5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 238

Prof. Dr. Sâdık K. Tural ile Edebiyat Sohbeti

Dördüncü Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: ‘Değişmeyen tek şey değişim arzusudur’ deniliyor. Dilimiz Türkçe, hayli değişikliğe uğratıldı. Edebî metinlerde de değişiklik oldu mu?

Prof. Dr. Sâdık K. Tural: Batı dillerinde metamorfoz diye bir kelime var, tam karşılığı ‘bir varlığın özü de dahil değişmesi, başkalaşmasıdır. F. Kafka’nın bu konudaki eseri mâlum. Değişmek kavramı özü reddeden bir başkalaşma ise, bu biyolojik ve psikolojik bakımdan mümkün olmayan fantasmagori dedikleri hayâl ötesi nitelikli uydurmalardır. Değişim, eksiğini tamamlayarak, çürümüş veya gereksiz parçaları atarak, var olanları destekleyip güçlendirip, yeni ihtiyaçları ekleyip zenginleştirerek devam et(tir)mektir. Değişimin bir kısmı dönüşümdür, ama başkalaşım değildir. Her toplumda bulunabilen,  bedenî, ruhî eğilimleri bakımından ayrıksı olan, marjinal denilen sapma ve sapıtma bir kenara bırakırsak, başkalaşım sosyolojik olarak da mümkün değildir.  Zevk nitelikli yönelişlerde, sanat ve edebiyat hayatında dikkate değer değişmeler olabilmektedir. Türk soylu halklarda edebiyat sayılan metinlerin 200 yıl önceki örneklerinin büyük çoğunluğunda, ahlakî, millî ve dinî değer kazandırıcılık özelliği ön planda idi. 1800’lü yılların ilk çeyreğinden sonra devlet, millet, siyâset, iktisat, askerlik ve idâre ile öğretim, eğitim hayatında, yeni model arayışları resmîleşti. Bu model arayış ve tartışmaları sosyal ve kültürel depremlere de yol açtı. Arayışların türü ve şiddeti zaman zaman değişiyor. Bazı hırslı siyâsetçilerin ve bürokratların, siyâsetle oynaşmayı benimseyen akademisyenlerin istikrarı bozduğu biliniyor.  Bunlara basılı ve görüntülü iletişim araçlarının zihin bulandırıcı, istikrar bozucu, sorumsuz söz, yazı ve görüntüleri ile marjinal denilen ayrıksıların modalaşan bol reklamlı etkileyiciliklerini ilâve ediniz; bilmek ve bulmak üzere değil, bulandırmak ve karıştırmak üzere arayış içinde olanların yol açtığı istikrar düşmanlıklarını bunlara ekleyiniz… Bunların her biri ‘arayış’tan sayıldığı, değişme arzusu diye etiketlendiği için, tehlikeli olumsuzluklar üzerinde yeterince düşünülmüyor. Edebiyat eserlerinin yaygın eğitim araçlarından biri olduğu tartışmasızdır. Edep kavramını hizâya bakılan bir değerler topluluğu olduğunu kabul edenlerin eserleri aracılığıyla bir olumlu kültürleme oluşturdukları da gerçektir. Edebiyat metinlerinin özellikle 1960 sonrasında ideolojik taraftarlık ve militanlık yaratma işlevini öne çıkardığını unutmayalım. Millî bilincin, millî istikrarın ölçüsüz ve depremsi değişmelere kurban ettirilmemesi, edebiyatçı sayılan insanların ataların ruhuna, toprağın ruhuna saygı ve sevgi ifadesi olan eserler vermesine bağlıdır.  

Çetinoğlu: Edebiyat, bâzı sâhalarda yeni başlangıçlara önderlik etti mi?

Prof. Tural: Edebî eserler, fikir ve zevk kavramının üzerinde yükselir. Bilim ve teknolojideki yenilikler kadar edebî ve felsefî eserler de, kültürleri yapılandırmakta hattâ değişimlere önderlik etmektedir. Türk dünyasında ve Türkiye’de duygu, düşünce, hayal ve davranışlarla, zevk dünyasındaki arayışlara bağlı resmî, yarı resmî ve sivil tercihler ve uygulamaların bir kısmı edebiyatla başladı; bâzıları edebiyat aracılığıyla yaygınlaştı. Değer, davranış ve zevk değişmeleri edebiyattan hayata veya hayattan edebiyat eserine yansıyarak yayılıp yerleşti. Böylece edebiyat hayatı ve eserleri yaygın eğitim kurumları olma işlevini üstlendi. Hem nazma, hem nesre yeni konular, yeni motifler, yeni zevkler ile yeni türler ve şekiller girdi; bu yeni tür ve şekillerin girmesi başka, yaygınlaşması başkadır. Yeni edebî türler, duygu, düşünce, hayal, zevk ve yorumlardaki değişmeler kadar, ifâde tarzlarında da değişmelere yol açtı.

Kısalan cümle, süslenmemiş ifâdelerden oluşan kelime kadrosunu da beraberinde getirdi. Kelime ölçeğindeki dil ve söyleyiş değişmelerine bağlı, zıt gruplar hâlindeki arayışlar bugün de devam ediyor. Kelime kullanıma bağlı tercihler, yalnızca kültür tabakasına ait bir gösterge olmaktan çıktı, ideal ve ideoloji göstergesi haline geldi.   İnsanın günlük hayatından toplumu oluşturan değer ve davranışlara kadar bütün alanlarda, âile, hukuk ve eğitim-öğretim kurum ve anlayışında kısa sürelerle değiştirmeler bâzen edebiyattan siyâsî, idarî ve ictimâî hayata, bazen de onlardan edebiyata yansıdı. Siz pekiyi bilirsiniz ve bu mülâkatı okuyacaklar adına bir kere daha tekrar etmeme müsâade ediniz: Tanpınar’ın ünlü edebiyat tarihinin başındaki “Nev’ilerin Tekâmülü” adlı bölüm bu sorunuzun mükemmel nitelikli cevaplarından oluşmaktadır.  Değişme heyecanına bağlı arayış ve uygulamalar 1850-1950 arasında basılan edebiyat eserlerine yansıdı.

Çetinoğlu: Türk dünyası olarak adlandırılan sayısı 300 milyondan fazla soydaş ve dindaş kardeşlerimizle yakınlaşmanın  edebiyat eserleri aracılığıyla artırılması daha kolay ve etkili olmaz mı? Onların dillerini koruma mücadelelerini anlatan, roman, hikâye, tiyatro ve şiirlerden seçmeler yapılıp Türkiye Türkçesine aktarılsa çok faydalı olmaz mı? Türkiye Türkçesiyle yazılmış eserlerimizin de onların lehçelerine aktarılması temin edilemez mi? Bu meseleler başta olmak üzere, ortak edebî kültür ve ortak edebiyat tarihine ait ‘temeller’in gözden geçirilmesi konusunda neler söylemek istersiniz?

Prof. Tural: Tataristan, Kırım, Adige -Aphaz- Karaçay, Çeçen, Avar, Kumuk, Acara, Karay, Altay, Tuva Hakas, Çuvaş, Saha,  topluluklarına ve Türk Cumhuriyetlerine kadar çok geniş bir coğrafyada yaşayan kökleri aynı insanlar… Şimdilerde hem Türkiye ile hem de birbirleriyle ilgi ve ilişkiler soğumuş görünüyor. Sıcaklığın ve devamlılığın siyasî irade ile bağlantılı yanları çok önemli, sonraki adım akademisyenlerin ve sanatkârların yakınlık ve işbirliği. Sizin işaret ettiğiniz diğer meselelere de değinmek isterim:  C. Aytmatov ve B. Vahapzade’nin eserleri kitap olarak Türkiye Türkçesine 1990’dan önce de aktarılmıştı. AKM olarak TÜRK DÜNYASI ORTAK EDEBİYATI adlı 32 ciltlik çalışmanın ANTOLOJİ nitelikli ciltlerinde Türk cumhuriyet ve topluluklarından seçilmiş metinlerin Türkiye Türkçesine aktarılmasını sağlamıştık. Keşke o dev projenin Genel Sekreterliğini üstlenen Hüseyin Ağca Hocamız ile bu konuda bir mülâkat yapsanız. Diğer yandan Ahmet Yesevi Üni. Vakfi Sayın N. Kemal Zeybek’in gayretiyle bazı eserlerin Türkiye Türkçesine aktarılmasını sağlanmıştır.  AKM olarak bu işin düzenli ve devamlı hâle getirilmesi niyetiyle bir protokol hazırlatılmış ve buna bağlı olarak da Kazakistan’ın yaşayan büyük romancısı Abiş Kekilbayuğli’nin Ülker romanı Türkiye Türkçesine kazandırılmıştı. İşaret buyurduğunuz, ‘en eski metinlerden 15. yüzyıla kadar ortaklığı esas alan temelleri’ görmek ve benimsetmek… Bunun ilk adımı,  zihniyet ve zevk kavramlarına bağlı yansımalardan oluşan “temellere” dayalı ortak bir kitap hazırlanmasıdır. Bin dört yüz yılı başına kadar ortak bir edebiyat tarihi ve bunun tamamlayıcı metinler antolojisi… Bu iki ciltlik eserin,  Baku’da, Astana’da, Bişkek’te, Taşkent’te,  Aşkabat’ta ve Ankara’da aynı anda 10.000 adet herkes kendi lehçesinde ilk baskısı yapılabilse… 15. yüzyıl ve sonrası için herkes kendi yazı dilinin gelişmesinin yansımalarına dayalı olmak üzere, âzamî iki cilt edebiyat tarihi ile iki-üç cilt de antoloji hazırlayıp yayınlanması gerçekleştirilse… ardından da bu yayınlardaki bilgilerin birleştirilmesi sağlansa… Son basamak birleştirilmiş bu eserin, her cumhuriyetin kendi lehçelerinde yayınlanmasıdır. Bunların gerçekleşmesi için ortak bir çalışma grubu kurulması gerektiği açıktır. Sizin TEMELLER kavramıyla işaret ettiğiniz millî benlik, millî kimlik ve millî zevk kavramlarının dile yansımalarını ve kaybedilmiş ortaklıkları böyle beş ciltlik bir eser aracılığıyla görebilmiş olacağız. Bin beş yüz-iki bin yıl evvel atalarımız, insan, tabiat, Yaratan kavramlarını nasıl idrak edip hangi kelime ve ifadelerle dillerine taşımışlar? Farklı coğrafyalardaki ve rejimler altındaki Türk dili, hangi kelimeler ile edebiyat ve fikir nitelikli eserlere yansıtılmış? Bu aktarma çalışmalarının asıl faydası, Türk dili’nin imkânlarının öğrenilmesini sağlaması,  kavram, deyim ve atalar sözüne dayanan inceliklerin yeniden ortaklaştırılması olacaktır.  

Çetinoğlu: Edebî eserlerin târihi olması gereken ‘edebiyat târihi’ hangi anlayışla, nasıl, kimler tarafından yazılmalı?

Prof. Tural: Edebiyat bilimi adlı araştırma alanının hedefi, amacı, eserlerden hareketle edebiyat târihinin yazılmasıdır. Bunun ilk basamağı, eserler ve edebî şahsiyetler üzerinde yapılmış monografi saydığımız araştırmalardır. Edebiyat araştırması ile edebiyat eleştirisi nitelikli yayınların ortaya koyduğu değerlendirme metinlerinin, edebiyat târihi için kaynak oluşturacağı açıktır. Asıl mesele Türkiye ile sınırlı dahi olsa, kavram ortaklığının sağlanması, terim ve yöntem birliğine ulaşılmasıdır.Son kırk yıldır iyice anlaşılan bir hüküm var: Edebiyat tarihi bir kişinin tek başına yazabileceği bir eser değildir. Bu hüküm şu hükümleri de cevaplandırmayı gerekli kılar: Öncelikle, edebiyat târihi hangi terimlere dayandırılacak? Edebiyat eseri nedir, ne değildir? Eserlerin bölümlenmesi için, zaman mı, tür mü, yoksa muhteva mı esas alınacak? Yazılacak edebiyat târihi, edebiyat hayatının hangi türden ve hangi kültür tabakasındaki eserlerinin değerlendirilmesinin sonucu olacak? Gerek gelenekli ve anonim nitelikli eserlerin, gerekse yazarı bilinen eserlerin elimizde tam bir kütüğü olduğu söylenebilir mi? Bu edebiyat târihi içinde Türk dünyası edebiyat hayatı nasıl yer alacak? Türk Dünyası Ortak Edebiyatı adlı 32 cildi yayınlanmış bir projeyi oluşturup yönetmiş biri olarak yaşadığım olumsuzlukları unutmaya çalışırım. Başta bu meseleler olmak üzere bazıları şahsî, bazıları grup mantığı sayılacak farklılıkların doğuracağı anlaşmazlıklar öncelikle giderilmelidir. Bu işin erbabı olanlar ile 1955 sonrası doğmuş edebiyat bilimciler, şu görüşümü bizzat benden veya söylediğim arkadaşlardan duymuşlardır: Türk edebiyatı akademisyenlerinin, bu konudaki araştırıcıların ve Batı dilleri filologlarının çağırılıp bildiriler ve tartışmalarla katkı sağlayacağı, MEB’in temsilcilerinin mutlaka gözlemci olarak katılacağı ‘Edebiyat kavramları, terimleri ve yöntem şûrâsı’ toplamak gereklidir. 

Çetinoğlu: Farklı görüşler arasındaki anlaşmazlıklar böylece giderilmiş olacak mı?  

Prof. Tural: Her edebiyat araştırıcısının yetiştiği kurum ve hocalardan doğan farklıca sayılacak kavram, terim ve özellikle de yönteme bağlı benimseyişleri bulunmaktadır. Türk edebiyatçıların kendi arasında anlaşmalarını önleyen unsurları azaltmak ve ortadan kaldırmak için yapılacak birçok iş ve atılacak başka adımlar da var.

Çetinoğlu: Nelerdir, Lütfeder misiniz?

Prof. Tural: Arz edeyim: Orhun anıtlarındaki metinler taşa kazındığı târihte; Zebur, İncil, Tevrat ve Kur’ân-ı Kerîm’in -Çince ve Sanskritçe, İran’daki Darca ve eski Farsça ile eski Grekçe/Yunanca- dışında benzer bir yazılı metin yoktur. Atalarımızdan biri Kaşgarlı Mahmud, Türk Dilinin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu ortaya koymak için Divân ü lügat-it Türk adlı bir sözlük yazdığı tarihten günümüze kadar 951 yıl geçmiş… 951 yıl önce Avrupalı halkların hangisinin sözlüğü var? Fars diline sevdalanmaya karşı çıkan Ali Şîr Nevâî atamız iki dili karşılaştıran Muhakemetü’l Lügateyn adlı sözlüğü yaklaşık 600yılönce yazdı. Sonrasında büyük bir duyarsız 350-400 yıl… 150 yıldan beri Türk dilinin sözlükleri yayınlandı. TDK’nun seksen yıla yakın bir zaman önce yayınladığı halk ağzından yapılmış derlemelerden oluşan sözlük kaç araştırıcının başvuru eseridir? Ahmet Vefik Paşa’nın ansiklopedik sözlüğü başta olmak üzere, bütün yayınlanmış sözlüklerden yararlanıp en az üç yüz bin kelimelik bir sözlük yapılmalı. Sözlükler zekâya yardımcı olan kaynak eserlerdir.

Çetinoğlu: Ne tür sözlükler?

Prof. Tural: Bunları şu başlıklar altında sınıflandırabiliriz:

Genel Sözlükler, çeşitli bilim ve meslek dallarıyla ilgili Terim Sözlükleri,  Deyim Sözlükleri, Kişi adları sözlükleri, Türkçedeki Yabancı Kelimeler Sözlüğü. Bunların dayanacağı bir Köken Bilim/Etimoloji Sözlüğü yok. Ne yazık ki ansiklopedilerdeki, ansiklopedik sözlüklerdeki kavramları terim yapan tanım/târif sayılan cümlelerde bir ortaklık yok.

Çetinoğlu: Özür dilerim Efendim. Sözlüklere bir ilâve teklifim var: Türk dilbilgisi kaidelerine uygun ve de aykırı olarak türetilen kelimeler sözlüğü… Ne dersiniz?

Prof. Tural: Efendim, HüseyinAğca Hocamız, Türkçe ve edebiyat ders kitaplarını hazırlatma işlerini üstlenmiş, Tâlim Terbiye Kurulu üyeliği yapmış, konuyla ilgili Yazılı ve Sözlü Anlatımda Türkçenin Kullanımı adlı kitabı çok ilgi görmüş bir büyüğümüzdür. Mayıs ayında basımı tamamlanan, Sizin de bir makalenizin yer aldığı Ağca Armağanı’nın merkez şahsiyeti olan, Ağca Hoca’nın bir tespitini paylaşayım: ‘TDK’nun iki sözlüğü var. Birincisi Türkçe Sözlük, ikincisi Türkçedeki Batı Kökenli Kelimeler Sözlüğü. Boyutları ve harf seçimleri aynı olan bu iki eserden Türkçe Sözlük 2244 sayfa, diğeri 1639 sayfa.” Ağca Hoca ikinci eserin ‘her baskısında sayfa sayısı ve dilimize sokulan yabancı kelime sayısının arttığını’ söylüyor. Sizin teklifinize gelince: Tamamen haklısınız, TDK,  Türkçe dil bilgisine göre ‘türetilen yeni kavram ve kelimeler sözlüğü’ de hazırlayıp bastırmalı ki, hangi kelimelerin benimsenip yaygınlaşmış, hangilerinin hayata tutunamamış olduğunu öğrenelim.

Çetinoğlu: Türk dili konusunda memleketimizin yazı ve eğitim dilinin temeli olan hâlledilmediğini herkesin bildiği, sorumlu ve yetkili olanların da başarısız kaldıkları en mühim meseleleri  kısaca ifâde eder misiniz?

Prof. Tural: Haklısınız, konuşulması uzun sürecek, fakat hâlledilmesi elzem olan meseleler var. İnsanlar okumadığı için mi anlama melekelerinde bir kayıp var, yoksa anlama veya ifade etme konusundaki eksiklik,  zekâlarının çeşitli fakültelerinin zenginleştirilmeyişinden mi doğmaktadır? Her iki hâlin arkasında da, Türkçenin kazandırılmasında yeterince başarılı olunamadığı gerçeği yatmaktadır. Dinleme, okuma ve anlama ile eksiksiz anlaşma kavramlarına bağlı olumsuzluklar, her seviyedeki eğitim ve öğretimin başarılı sayılamayacağının da delilleridir.  Gerçekten de hâlledilmediğini görmekten üzüntü duyulacak diğer üç konunun başlıklarını söyleyeyim:   Öncelikle imlâ meselesi, yazım kuralları konusu: Türkçe kelimelerin ve Arapça veya Farsçadan alınmış olan, yaklaşık bin yıldır kullanılan kelimelerin yazımı; Batı dillerinden alınan kelimelerin yazımları; Özel isim sayılan ve yer adı veya kurum adı olarak kullanılan kelime ve kavramların imlâsı; noktalama işaretleri. Bu konuda ilgili ve yetkili paydaş  kurum ve kuruluşların sonuç alıcı çalışmalar yapmamış oluşu, akıl ve vicdan sahiplerini çok üzmektedir. Giderilmesini elzem saydığım mutlak ortaklığın göstergesi olması gereken diğer iki çok büyük eksiğimiz ise, Açıklamalı Dilbilgisi Kavramları Sözlüğü ile Etimolojik Sözlük’tür.     

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam. Sorumlu olanlar elzem meseleler için  netice alıcı gayret göstermeden makam ve unvanlarından ayrılmışlarsa bu konular açıldıkça mahcup ve mükedder olmaktadırlar sanıyorum. Yapılması gereken işler bitmemiştir… Açıklamalarınızın büyük faydalar sağlanmasına vesile olmasını dileyerek bu röportajı, yabancı dille öğretim – yabancı dil eğitimi tartışması ile bitirebilir miyiz? 

Prof. Tural: Yabancı dil öğrenmek ile yabancı dille yaşamak arasındaki farkı anlamakta tembellik gösteren aydın ve bürokratlar bizi, her gün biraz daha büyük bir çıkmazın içine düşürüyorlar: 1991 yılı Haziranı’nda Türk Edebiyatı dersi’nin liselerde seçimlik yapılması da aynı düşüncenin ürünüydü. Bu ders kaldırmanın arkasında hangi zihniyet vardı ve bu kararı aldırabilmişti? Bu dehşet verici karar şiddetli tepki görünce, dört ay sonra, uygulamadan büyük ölçüde vazgeçildi. Bu akıl tutulması örneği olan kararı imzalayan kimlerdi? Kararın gerekçesini kimler yazmış, MİLLÎ EĞİTİM sistemimizi bağlayan bir uygulama niçin gerçekleşmişti? İngiliz veya Fransız yahut Rus veyahut Arap dilini ve edebiyatını bilen, fakat Türk dilinin bin beş yüz yıllık dil ve zevk yansımalarından oluşan servetten habersiz bir Türk vatandaşı… Böyle bir sonucu kimler istemiş olabilir?

Hem Türk edebiyat bilimcilerini kendi aralarında; hem Türk olup yabancı dil ve edebiyatlarının araştırmalarını yapan filologlarla Türk edebiyat bilimcileri arasında; bu iki kitle ile Millî Eğitim Bakanlığı arasında uzlaşma, yardımlaşma olmayacak ise, edebiyat öğretmenleri ve kitap yazarları ne yapsın? Türkçe, Allah ile bizim aramızdaki yakarışlarımızın dili… Türkçe, edebiyat adı verilen duygu ve hayalin rahminde teşekkül eden tefekkürün dili… Türkçe duânın ve mûsıkinin, eğitim ve öğretimin dili… Türkçenin korunması da yaşatılması da edebiyattan sayılan eserlerin gücü ile doğru orantılıdır. Edebiyat eserleri, kültürü hem bilinçle koruyup zenginleştirir, hem de yeni değerler kazanılmasına yardımcı olur.

İnsan kendi dilini yeterince öğrenmez ise ne olur? Anlaşma, iletişim yeterince oluşmaz; bundan da önemlisi, zevk ve tefekkür inceliklerinin ifâde alanı olan şiir ve tahkiyeli eserler, işlev ve işlerliğini kaybeder. Başka bir dil bilmenin gereğine inanmayan yok; asıl hedef, Türkçe ile bilim yapmak, zevk eğitiminde bulunacak kadar Türk edebiyatı metinlerinin anlayarak okunmasını sağlamak olmalıdır. Rab, dil, âile, vatan ve devlet kavram ve kurumlarını yok saymaya, etkisizleştirmeye çalışanların, Türk olmayı benimsemeyenlerin çok yetkili makamlarda bulunmaları engellenmedikçe, Türkiye’nin ve Türk Cumhuriyetleri ile Türk kökenli toplulukların geleceği güvenli değildir. Edebiyat eseri verenler, Rab, dil, âile, vatan ve devlet adlı kavramlara bağlı değer ve kuruluşları yaşatıcı, benimsetici bir bilincin temsilcisi oldukları oranda Türk varlığı devam edecektir. Yabancı dil ve edebiyatların inceliklerini öğrenme kadar, hattâ ondan da önce, kendi dil ve edebiyatının değeri konusunda en az kırk cümle kuramayanlar, kendilerine yazık etmişlerdir. Yönetici ve/veya öğretmen olacakların Ömer Seyfeddin’in Ashâb-ı Kehfimizadlı uzun hikâyesini okumaları sağlanmalıdır. Edebiyat bilimcilerinin ulaştıkları ve uzlaştıkları hükümlerin, lisedeki öğretimin ve eğitimin temelini oluşturması gerekir. Edebiyat biliminin ulaştığı ve uzlaştığı kavram, terim, yöntem ve bilgilerin uygulamaya taşınması için Tâlim Terbiye Kurulu, müfettiş ve öğretmenler ile ders kitabı yazarlarının el ele vermesi gerektiği tartışılmaz bir gerçekliktir. Okullarda yabancı dil derslerini lise ve dengi okulların ilk yılına kadar kaldırmak gerektiğini düşünmekteyim. Lise ve dengi okulların ilk yılı, haftanın beş gününde Türkçe olarak iki saat ‘Türk mitolojisi’, iki saat ‘Türk bilgin ve bilgeleri’, iki saat, ‘Program yazma dil ve teknikleri’ verilmelidir. Bundan sonra (2×2) dört saat Almanca, geri kalan zamanlarda da İngilizce öğretilmelidir. Sonraki üç yılda ‘Uzay bilimleri’, ‘Robotik’, ‘Ülkeler ve rejimler’veya ‘İngiliz edebiyatı’ gibi derslerden birini seçmek şartıyla, sadece bu ders haftada iki saat İngilizce olarak verilmeli, diğer derslerin tamamı TÜRKÇE olmalıdır.  

Çetinoğlu: Hayatî önem taşıyan tekliflerinize, izniniz olursa bir ilâve yapmak isterim: Ortaokul ve liselerde yapılacak mezuniyet imtihanlarında, üniversitelerden gelecek Türk Dili ve Edebiyatı dalında Doçent ve Profesör unvanına sâhip öğretim üyelerinin iştirakiyle yapılacak imtihanda, 100 üzerinden 80 puan alamayan öğrenciye lise diploması verilmesin. Ne dersiniz?

Prof. Tural: Oğuz Beyefendi, Türkçe konusundaki duyarlılığınız için şükranlarımı sunuyorum. Bu konulardaki düşüncelerimin milletimize duyulmasına imkân verdiğiniz için teşekkürler ederim. Vallahi çok güzel bir teklif… Şu hâle getirerek ortak bir çığlığa dönüştürmek daha sonuç alıcı olmaz mı? Türk dili ve edebiyatı doktorası yapmış, hâlen bir yükseköğretim kurumunda çalışan bir kişi başkanlığında, diğer liselerden gelen üç kişi ile ev sahibi olan okulun üç öğretmeni toplam yedi kişilik bir ölçme değerlendirme kurulu uygun ve yeterli olur. Gerektiği durumlarda fazla sayıda kurul oluşturulabilir. Böyle bir yüksek duyarlılık, hem Türkçenin sağlığının ve işlerliğinin korunması hem de gençlerin zekâ bölümlerinin zenginliğinin oluşması bakımlarından çok faydalı sonuçlar verecektir.

Çetinoğlu:  Teşekkür ederim Efendim.

Tural: Estağfurullah Efendim. Zahmetleriniz için asıl ben Siz’e teşekkür borçluyum. Ayrıca bu röportajı okuyanlara ve okuduklarını çevrelerine yayanlara, edindiği bilgileri uygulayanlara saygılarımı sunmak istiyorum.  

Prof. Dr. SADIK KEMAL TURAL 1946 yılında Kırıkkale’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini aynı şehirde tamamlayıp fark derslerinin imtihanını vererek İlk öğretmen okulu diploması aldı. Atatürk Üni. Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu.  Ocak 1972’de, Hacettepe Üniversitesi’nde Türkçe dersleri öğretim görevlisi,1978’de Edebiyat Doktoru, 1983’de Doçent, 1988’de Profesör oldu. Kadrosu Hâcettepe Üni.de kalmak kaydıyla Devlet Plânlama Müsteşarlığı’nda, ardından da, bir  proje için10 ay Almanya’da bulundu. 1989’da geçtiği Gazi Üni. Fen-Edebiyat Fakültesinde Sanat Târihi ve Felsefe bölümleri ile Gazi TÖMER’in kurucu başkanlığını, TDE Bölümünün başkanlığını yaptı. Hacettepe, Selçuk,  Gazi ve Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde, lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi.  1989’da önce, Atatürk Kültür Merkezi üyeliğini, Eylül 1995’ten itibaren 3 Ocak 2002 târihine kadar AKM Başkanlığı’nı, 1996-2003 yıllarında UNESCO Türkiye Millî Komisyonu ‘Yönetim Kurulu Üyeliği ve Kültür Komitesi Başkanlığı’nı üstlendi.    Eylül 2000 târihinde tayin edildiği Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı unvanlı görevinden, Mayıs 2009’da alındı, 1 Mart 2011’de emekli oldu. Türkiye’de ve yurt dışında, yüzü aşkın millî ve milletlerarası paneller, sempozyumlar, kongre ve bilgi şölenleri düzenledi, bildiri verdi, tartışmacı olarak yer aldı, dergi yöneticiliği yaptı, toplantıların kitaplarını hazırladı. Ortaklaşa 4, kendi imzasıyla 12 kitap yayınladı. Eserleri ve çalışmaları sebebiyle kendisine Türkiye Millî Kültür Vakfı, Kayseri Sanatçılar Derneği, Türk Ocakları Genel Merkezi, Kazakistan Bilimler Akademisi, Motif Halk Oyunları Eğitim Derneği/Vakfı, Türk Folklor Araştırmaları Kurumu, Kazakistan Bilimler Akademisi, Kırgızistan Devleti Millî Devlet Üniversitesi, Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi, Türkmenistan Bilimler Akademisi, Dağıstan Bilimler Akademisi tarafından armağanlar, Sivil Toplum Kuruluşları Platformu, Türk Edebiyatı Vakfı v.b. kuruluşlar tarafından çeşitli ödüller ve unvanlar verildi. Ayrıca Kazakistan ve Kırgızistan Devlet Ödülü’ne lâyık görüldü. İLESAM’ın ve TEKAR’ın kurucularından ve Eğitim Dostları Vakfı’nın Mütevelli heyet üyelerindendir.  Kütüphanesindeki eserlerden 15.550 kitap, 11.100 adet süreli yayını Çankırı Karatekin Üniversitesi’ne, Eski Harfli Türkçe basma ve bazıları yazma 1450 kitap ile 250’ye yakın sözlük ve ansiklopedik sözlük gibi kaynak eserleri Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Millet Kütüphânesi’ne bağışlamıştır. . 

(BİTTİ)

Siyasete İlgi Azaldı

Bir haftalık Orta Avrupa gezimizin ilk durağı Budapeşte’de, rehberimiz Macaristan halkının siyasete alakasının Türkiye’deki gibi olmadığını anlattı. Kendisi bir Macar hanımla evli olan ve 12 senedir Budapeşte’de yaşayan birinin tespiti benim için önemliydi.

Yine rehberimiz Macaristan TV’lerinde siyasi haberlerin en fazla 3 dakika sürdüğü, bu haberlerin de ülkeyi ziyaret eden yabancı bir devlet başkanının gelmesi gibi konulardan oluştuğu, TV’lerde siyasi tartışma programlarının olmadığı ve seçimlere katılma oranının yüzde 70’in altında kaldığı bilgilerini de verdi.

Sevgili Türkiye’mde ise seçimlere katılma oranı yüzde 90’a yakındır. TV kanallarında haberlerin dörtte üçünü siyasi haberler oluşturur. Cumhurbaşkanının ve siyasi parti liderlerinin konuşmaları, gerekirse en çok izlenen TV programları bile kesilerek canlı verilir. Sonra da saatlerce yorumlanır.

“Macaristan’da siyasete ilgi neden bu kadar az?” diye anlamaya çalıştım.

Çünkü, Türkiye’de de -Mayıs 2023’te yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili genel seçimlerinden sonra- siyaseti takip eden vatandaşların önemli bir kısmında bir bezginlik, kırgınlık ve siyasi gelişmelere karşı bir ilgisizlik gözlemliyorum. Bu ilgisizlik siyasi tartışma programlarının izlenirliğini, köşe yazılarındaki siyasi içerikli yorumların okunurluğunu azalttığını düşünüyorum.

Türkiye’nin geleneksel yapısına pek uygun olmayan bir toplumsal değişim yaşıyoruz kanaatindeyim.

Acaba bu ilgisizlik devam edecek mi, ederse bunun siyasi gelişmelere etkisi nasıl olacak bilemiyoruz.

****************************

Değişim Talebi Olması İçin…

Macaristan parlamenter demokrasiye 1989 yılında geçmiş bir ülke. Son genel seçimler 3 Nisan 2022 tarihlerinde yapılmış. İktidardaki Fidesz- KNDP ittifakı %54,10 oy oranı ile üst üste dördüncü defa seçimleri kazanmış ve milletvekili sayısını bir önceki seçime kıyasla 133’ten 135’e çıkartarak Meclis’te anayasayı değiştirebilecek 2/3 çoğunluğunu muhafaza etmiş.

Altı partiden oluşan muhalefet ittifakı ise %34,46 ile beklediğinin çok altında bir oy almış ve 57 milletvekili çıkarabilmiş.

Macaristan ve Türkiye’nin yerel seçim sonuçları bakımından da ilginç bir benzerlik var.

Macaristan’da 13 Ekim 2019 tarihinde düzenlenen yerel seçimlerde, Budapeşte’nin dışındaki 23 büyük kentin (nüfusu 50.000 üzerinde olan) 13’ünde Belediye Başkanlığını Fidesz- KDNP koalisyonu kazanmıştır. Budapeşte dahil diğer 10 Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı ise muhalefetin oluşturduğu koalisyon elde etmiştir.

Tabii Macaristan toplumunun davranışlarını etkileyen faktörler ile Türk toplumun davranışlarını etkileyenler çok farklıdır.

Beni esas düşündüren konu Macar halkının bizim gibi fazla politize olmayan yapısı. Macaristan’da siyasi bir değişim talebi ile toplum neden heyecanlandırılamıyor?

2022 rakamlarıyla, Kişi başı milli gelir Çekya’da 44.650 dolar, Almanya’da 47.300 dolar ve Avusturya’da 52.265 dolar.

Macaristan Orta Avrupa’nın “en fakir” ülkelerinden ama Macaristan’ın Ekonomik açıdan temel göstergeleri bizi kıskandıracak rakamlarda.

Kişi Başına GSYİH 18.732 dolar olan Macarlar ortalama olarak bizden yaklaşık 2 kat zenginler.

Yıllık enflasyonu yüzde 7, işsizlik ise sadece yüzde 3,6 oranında.

Macar halkının hayatında eğlence önemli bir yer tutuyor.

9,7 milyon nüfuslu, Macaristan gibi bir ülkeye imreneceğimi on yıl önce aklıma bile getiremezdim. Fakat bu ekonomik göstergeler Türkiye için yakın zamanda erişilemez hedefler.

Macaristan’da ekonomi bu kadar olumlu seyrettiği için toplumda siyasete ilginin az olmasını, kitlelerde bir değişim talebinin olmamasını anlayabiliyoruz.

****************************

Türkiye’de Değişim Umudu Kayboldu

Türkiye’de Kişi Başı GSYİH 2022 sonu rakamlarıyla 10.600 dolar gözüküyor. Ancak gerçek rakam, vatandaş olarak kaydı bulunmayan ve ekonomiye katkısı GSYİH hesabına dahil olan, sığınmacı ve kaçakları da dahil edersek, 10 bin doların hayli altında.

Macaristan’daki yıllık enflasyonu biz bir ayda yaşıyoruz. Her 4 gencimizden biri işsiz. Gençlerimizin tek umudu yurtdışına kapağı atmak.

Bu bakımdan Türkiye’de bu kötü tablonun değişmesi için toplumsal bir değişim talebinin oluşması gerekirdi. Bu sebeple siyasete ilginin çok olması, demokratik yolla değişimin gerçekleşme ümidiyle siyasi haber ve tartışmaların toplumda ilgi uyandırması beklenen bir şeydir.

****

Seçim öncesi var olan heyecanın ve ilginin muhalif kanatta eksilmesi sürpriz değil. Muhalefette bir hayal kırıklığı yaşanmakta.

Fakat bu iktidarın ülkeyi içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtaracağına inanarak, iktidara tekrar oy veren kesimde de bir bezginlik ve siyasetten soğuma olduğunu görüyorum.

Çünkü onlarda da iktidarın ülkenin içinde bulunduğu pahalılık, beslenme, barınma, eğitim, sağlık, sığınmacılar ve diğer temel sorunları çözemeyeceğine dair bir kanaat oluştuğu kanaatindeyim. Seçim sonrası zafer konvoyları yapanlar bile heyecanını ve umudunu kaybetti.

Beslenme, barınma, ulaşım, sağlık ve eğitim giderleri için asgari geliri olmayan kitlelerin yaşama sevinçlerini ve umutlarını kaybettiği anlaşılıyor. Üstelik kendileri böyle derin bir yoksulluğa düşerken daha da zenginleşen, iktidar gücüyle dayanışma halindeki azınlık kesimin farkını görebiliyor.

Yüksek enflasyonun yıprattığı alım gücünü kısmen korumak için verilen zamların olumlu etkisi en fazla iki ay sürüyor.  Daha beteri, iktidar milyonlarca emekliye hiç zam yapmadı ve göz göre göre süründürüyor.

İktidar geleceğe dair umutsuzluk içindeki kitleleri “bir sene sonra, iki sene sonra daha iyi olacak” gibi bir ümit veremiyor. Daha 4,5 sene seçim yok ve muhalefet kanadı da dağınık, ümit vermiyor.

Böyle bir durumda siyasete ilgi azalıyor. Umutsuz kitleler bu ve benzeri yazıları okumak dahi istemiyor.

Adem-i  Kabul  –  Kabül-ü  Adem

     Adem-i kabul / kabulsüzlük başkadır,

     Kabul-ü adem / yokluğu kabul başkadır.

     Bu çeşit cezbe ve uzlet ehli veya işitmeyen ya da bilmeyen adamlar;

     Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler.

     O noktada cahil kalıyorlar.

     Marifet-i İlâhiyeye karşı

     Yalnız “Lâ ilâhe illallah” / “Allah’tan başka ilâh yoktur.” biliyorlar.

     Bunlar necat / kurtuluş ehli olabilirler. 

     Fakat Peygamberi işiten ve dâvâsını bilen adamlar onu tasdik etmez / onaylamazsa,

     Allah’ı tanımaz. Onun hakkında yalnız “Lâ ilâhe illallah.” kelâmı / sözü

     Necat / kurtuluş sebebi olan tevhîdi / Allah’ın bir oluş keyfiyetini ifade edemez.

     Çünkü o hal, bir derece özür sebebi olan cahilane adem-i kabul / kabulsüzlük değil,

     Belki o kabul-ü adem / yokluğu kabuldür. İşte bu inkârdır.

     Mucize ve eserleriyle kâinatın fahrı / övünç sebebi

     Ve beşer nev’inin / insanlığın şeref medarı / sebebi olan Muhammed’i inkâr eden adam,

     Elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz.

     Adem-i kabul / kabulsüzlük, kabul-ü adem / yokluğu kabulle iltibas olunur / karıştırılır.

     Adem-i kabul / kabulsüzlük için, sabit delil yokluğu onun delilidir.   

     Kabul-ü adem / yokluğu kabul, ademe / yokluğa delil ister.

     Biri şek / şüphe, diğeri inkârdır.

     Dalâlet yolu / yanlış ve sapık bir yol olduğu için, kolaydır.

     Tahrip ve tecavüz olduğu için, çoklar o yola sülûk ediyor / giriyorlar.

     Halbuki küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkilâtlı ve suubetli / zordur ki,

     Hiç kimse ona girmemesi lâzım. Çünkü girilmesi kabil ve imkân dahilinde değil.

     Oysa, iman / inanç ve hidayet yolu / doğru yol; o kadar kolay ve zâhir / açıktır ki,

     Herkes ona girmeliydi. Neden böyle olmuyor derseniz:

     Küfür ve dalâlet iki kısımdır.

     Bir kısmı amelle ilgili ve fer’î / teferruat ve ayrıntılarla alâkalı olmakla beraber,

     İman hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır.

     Hakkı kabul etmemektir; bir terktir, bir ademdir, bir adem-i kabul / kabulsüzlüktür.

     İkinci kısım ise, amelî ve fer’î olmayıp, belki itikadî ve fikrî bir hükümdür.

     Yalnız imanın nefyini / inkârını değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır.

     Bu ise bâtılı kabüldür, hakkın aksini ispattır.

     Bu kısım, imanın yalnız nefyi / inkârı ve nakîzi / zıt ve karşıtı değil, imanın zıddıdır.

     Adem-i kabul / kabulsüzlük değil ki kolay olsun. Belki kabul-ü adem / yokluğu kabuldür.

     Ve o ademi / yokluğu ispat etmekle kabul edilebilir.

   “El – ademü lâ yüsbetü.” kaidesiyle, adem / yokluğun ispatı elbette kolay değildir.

     İşte imtinâ / imkânsızlık derecesinde suubetli ve müşkilâtlı / güç ve zor olarak gösterilen küfür /

     İnançsızlık ve dalâlet bu kısımdandır ki,

     Zerre miktar şuuru / bilinci bulunanın bu yola sâlik olmaması / girmemesi lâzımdır.

     Hem bu yolun, o kadar dehşetli elemleri ve boğucu karanlıkları var ki,

     Zerre miktar aklı bulunan, o yola talip olmaz.

     Bu kadar elîm / acı ve karanlıklı, müşkilâtlı / zorlu yola

     Nasıl ekser insanlar giriyorlar?

     İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar.

     Hem insandaki nebatî ve hayvanî kuvveleri / his ve duyguları, âkıbeti görmedikleri,

     Düşünemedikleri ve o insandaki insanî lâtifelere galebe ettikleri için, çıkmak istemiyorlar.

     Hazır ve muvakkat / geçici bir lezzetle mütesellî oluyor / tesellî buluyorlar.

Uzmanlaşma Safsatası

Bahadır Yenişehirlioğlu, beğenerek yakından takip ettiğim yazarlardan biridir. Katıldığım son kitap fuarında da yine onu canlı canlı dinleme fırsatım oldu. Yazar dedim ama o sadece bir yazar değil. Bu benim ilgimi çeken tarafıydı. O aynı zamanda bir hukukçu, aktör ve milletvekili. Tabii Yenişehirlioğlu gibi birden fazla dalda rüştünü ispatlamış başka örnekler de var. Söyleşi boyunca kafamda şu sorular dolaşıp durdu: Neden çoğu insan tek bir mesleğin dar kalıplarında çırpınıp duruyor? Farklı ufuklara yelken açıp farklı uğraşları deneyimlemiyor? İşte yine burada da o methiyeler dizdiğimiz Batı medeniyeti devreye giriyor. Batı medeniyeti insanların hayatına iş bölümünü ve uzmanlaşmayı dâhil ederek onları tek bir alana sıkıştırdı. Bunun iyi bir şey olduğunu sürekli salık verdi. Tabii bu tezi Batı ortaya koyduysa doğrudur ve sorgusuz sualsiz kabul edilir. Böylece biz kısa zamanda bütün kapılara kilit vurarak büyük bir hevesle giderek daha çok uzmanlaştık, uzmanlık alanımızın dışındaki her şeyi gereksiz gördük ve beynimizdeki diğer odalar bomboş dururken tek bir odaya sıkışıp kaldık. Son derece tehlikeli olan bu durumun neticesinde insanın zihin dünyası küçüldü, yaratıcılığı köreldi, nefes aldığı alanlar azaldı ve psikolojisinde sıkıntılar oluşmaya başladı. Potansiyelini keşfedemeyen, keyifsiz, renksiz, sıkıcı, siyah beyaz insanlar bitiverdi.

Hâlbuki sözü edilen varlık yaratılmışların en donanımlısı olan eşref-i mahlûkattır. Onu bu kadar sığ ve yetersiz görmek normal mi? Allah insana çok büyük kabiliyetler vermiştir. Aynı anda birkaç alanda ilim tahsil edebilecek melekeye sahip kılmıştır. İnsan birden fazla işin üstesinden pek tabii gelebilir. Birbirine tezat gibi görünen mesleklere sahip olabilir. Mesleğini başarıyla yaparken sanatla da uğraşabilir. Hem bu uğraş alanları birbirini besler, büyütür. Dört mevsimin sefasını yaşatarak insanların ruhunda farklı iklimler yaratır. Olaylara, durumlara ve sorunlara bambaşka bir gözle bakılmasını sağlar. Üç öğün aynı yemeği yiyen damaklara farklı bir lezzet sunar.

Eskiden Türk- İslam âlimlerinde yedi tuğra vardı. Başarılarıyla sadece geçmişe değil günümüze de damga vuran bu bilge insanların meziyetlerinden, unvanlarından biri de yedi tuğra sahibi olmaktı. Onlar yedi farklı dalda zamanlarının profesörüydü. Biruni, İbn-i Haldun, İbn-i Sina, İmam Gazali, Farabi gibi âlimler edebiyatı tutup tarihi, felsefeyi bir köşeye atmadılar. Ya da ben hekimim diyerek müderrislik yapmayı, astronomiyle uğraşmayı bırakmadılar. Ayrıca tek bir alanda uzmanlık denilen safsatanın dışına çıkılma ve çok yönlü olma durumunu biz ecdadımızda, Osmanlı padişahlarında da görürüz. Mesela Muhibbi mahlasıyla şiirler yazan Kanuni Sultan Süleyman çok iyi bir şairken değerli madenlere şekil veren iyi bir kuyumcu, bir kunduracı ve aynı zamanda da fetihleriyle cihana damgasını vuran bir padişahtır. Osmanlı tarihinde bunun gibi o kadar çok örnek var ki saymakla bitmez.

Halihazırdaki bu uzmanlaşma durumunun özümsenmesinde iş verenlerin, yöneticilerin ve diğer paydaşların da katkısı yadsınamaz derecede büyüktür. Onlar adeta bu sistemin tetikçileridir. Çünkü bu paydaşlar için önemli olan yalnızca kendi kurumları ve kendi şirketleridir. Bir anlığına bile olsa başka bir daldaki çiçeğe gözü kayanlara hemen bir set olma durumu oluşur. Ve halihazırdaki işe bir adanmışlık, eşikte bir kapılanma, ruhunu ve kanını teslim etme beklentisi ortaya çıkar. Bırakın insanlar o güzel bahçede özgürce gezsin. Her türlü çiçeği görüp envai çeşit kokuyu ciğerlerine çeksin. Başka dünyaların var olduğunu da bilsin. Unutmayın ki o arının üreteceği baldan sadece bir kişi değil; bir nesil, bir nesilden bir medeniyet, bir medeniyetten tüm insanlık nasiplenecek. Tıpkı çivi misalinde olduğu gibi… Hani “Bir çivi bir nalı, nal bir atı, at bir komutanı, bir komutan orduyu, bir ordu koca bir ülkeyi kurtarır.” ya. Bu sebeple bir çiviyi, bir potansiyeli asla küçümsemeyin.

Prof. Dr. Sadık K. Tural ile Edebiyat Sohbeti

Üçüncü Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Sizin çalışmalarınızda işâret ettiğiniz bir husus da Türk târihi kadar Türk mitolojisinin de mühim bir bilgi kaynağı olduğu görüşüdür. ‘Türk mitolojisi yoktur!’ diyenler var…

Prof. Dr. Sâdık K. Tural: Çok teşekkür ederim, bu konudaki cümlelerimi söyleme imkânı yarattığınız için minnettarım. Efendim, semâvî dediğimiz vahyin bezediği kitaplarda, Allah’ın cin adlı varlıkları yarattığı bilgisi de yer almaktadır. İnsandan çok önce yaratılmış olan ve -muhtemelen farklı gezegenlerde de varlıklarını sürdüren- dünyâda daha ayrı boyutlarda yaşadığımız cinlerin kendilerine mahsus bir hayatları olduğu söylenebilir. Onların hayatına ve/veya insanlarla münasebet ve mücadelelerine ait olaylar Âdem Ata’dan beri binlerce yıldır insanların kulağına fısıldanıyor. Bu bilgilenmelerin bir kısmı insanların onları görebildiği döneme, bir kısmı ise onlarla bağ ve bağlantı kurabilenlerin sayısının çok olduğu dönemlere ait olmalı. İnsanlara ulaşan bu bilgi(?) verici fısıldamaların bir kısmı rüya denilen konumda, bir kısmı da kendinden geçme, esrük/esrik olma durumunda ortaya çıkıyor. Başka yollar bizi ilgilendirmiyor. Batıdaki eski kavimlerden Grekler ve Keltler,  cinlerin hayatına ve muhtemelen birçoğunun insanlarla daha kolay bağ ve bağlantılar kurduğu zamana ait olayları, fısıldamalar yoluyla elde edip, benimseyip anlata geldiler. Grek ve Kelt kökenli topluluklar,  hem dillerinin temel kavramlarını, hem de hayata ve öte kavramına yaklaşımını -Hristiyanlığın beşinci yüzyılına kadar- bu fısıltılara(?!) dayandırdılar. Bu olaylara bağlı bilgilendirme ve öğütlendirme sisteminemitologi denilmektedir. Büyük bir kısmı ahlâk ve edep ölçülerinin tam zıddı olan şahıslardan, olaylardan meydana gelen Grek/Yunan mitolojisi adlı veya nitelikli anlatmalar, iki bin yıla yakındır dünyayı dolaşıyor. Hicaz Yarımadası Arapları ile Mısır Arap ve Kıptileri, eski Grek ve Kelt topluluklarının anlattıklarına, Arapça, İbranice ve Aramice nakledilmiş, rivâyet edilmiş bu türden metinlere -Kur’ân’da da yer aldığı üzere- esâtîr-i evvelîn(en eski ustûreler-mitler) derler.

Önce şu hükmü tekrar söyleyelim: Her insan topluluğunun kendine özgü bir dili, kültürü ve bu kültüre ait söze veya davranışa yansıyan benzeştirici değerleri vardır. Bu değerlerin bir kısmı vak’aya dayalı anlatım dediğimiz metinlerle nesilden nesile aktarılmaktadır. Târihin en eski dil ve kültürlerinden olan Türk kökenli toplulukların hem mit, hem de masal, destan, efsane nitelikli metinleri vardır. ‘Türk mitolojisi yoktur, olamaz‘ diyenleri ciddiye almak zorunda değiliz. Mitoloji kavramıyla yalnızca, Grek ve Kelt kökenli metinleri anlayıp bu görüşü imanlaştıranlar da, Sovyetler Birliği’nin karanlıkta bıraktığı bir alanın aydınlanmasından sonra şunu öğrendiler, öğreniyorlar: Kendilerini topluluk hattâ uruk(kabile) veya aile ad yahut unvanlarıyla ifâde edip yaşayan ve yaşatan yüz milyona yakın Türk soylu topluluklar, mitolojik anlatmalar bakımından oldukça zengindir. Bu sayıya İran, Irak ve Kıbrıs Türkleri ile Türkiye Türklüğünü de eklersek iki yüz milyonu aşan Türk kökenli halkların hikâye edici metinlerine ulaşabiliriz. Anlatma, nakletme ihtiyacını bir vak’aya dayanarak karşılayan ifade bütünlüklerine ‘tahkiyeli’ metinler denilmesinden yanayım. 

Türk atanın çocuklarının en eski metinlerinden olan, hem mit, hem epos (destan) özelliği taşıyan iki büyük servetimiz var: Dede Korkut destanları (ki yalnızca 12 kol/boy elimize ulaşmıştır) ve Köroğlu ile keleşleri (yüze yakın kolu olduğu söylenmektedir). Bu iki metindeki insan ve insan üstülükleri dikkate alarak benzeşmeyi ve istikrarı artırıcı millî benlik ve millî kimlik yapılan(dırıl)ması gerçekleştirilebilir. 

Türk mitolojisi yoktur diyenlere en eski cevaplar, Ebul-Hayr’ın Saltuknâme adlı eseri ile Türk veya Uzun Firdevsî’nin Süleymannâme adlı eserlerinin bünyesindedir. Sûfi hayata ait,  Hacı Bektaş Veli, Kaygusuz Abdal, Ahî Evran, Dede Karkın ve Şücâ(eddin) Veli ile Pîr Hoca Ahmet Yesevi başta olmak üzere Türk Müslümanlığının yayılmasını sağlayıcı şahsiyetleri anlatan metinlerdeki insanüstü ve olağanüstü unsurlar, Türk mitolojisine ait özelliklerdir.

Fuad Köprülü başta olmak üzere son 150 yıl içinde bu yönde yapılmış çalışmaların en olgunu merhum Bahaeddin Ögel’e ait 2 ciltlik Türk Mitolojisi adlı eserdir. Sovyet rejiminin yıkılıp, Türk dünyasına ait bilgilere ulaşılmış olması, bilinenleri zenginleştireceği muhakkaktır. Türk kökenli toplulukların mitolojisini, efsânelerini, destanlarını, masallarını, menkıbelerini, velâyetnâmelerini karşılaştırmalı metinler ve değerlendirmeler hâlinde yayınlayabilecek, yetkin, yeterli, grup çalışmasına gönüllü genç bilginler çıkacaktır.

 Bilge kelimesinin hem hekim, hem hakem, hem hakîm, hem hâkim (yargıç), hem de üst yönetici anlamlarını taşıdığını gözden kaçırmazsak, Türk kökenli halkların meydana getirdiği kültür zenginliği ayrı bir anlam kazanacaktır. Devlet yetkililerinin bu açıdan baktıklarında önlerine başka kapılar açılacaktır. 

Çetinoğlu: Dil, gelişmek için değişen bir yapıya sâhiptir. Değişimler, edebiyatla birlikte yaşanıyor. Değişimin tahakkuk etmesi için teşebbüs edilen arayışları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Tural: Değerli büyüğümüz, yaşca ağabeyimiz Oğuz Bey! Bu sorunuza cevap vermeye kalkmak, en az üç ciltlik bir kitap yazmayı gerektirir. Bu ise, benim bilgimi, gücümü aşan bir durumdur. Edebiyat metinlerine yansıyan sosyolojik, etnolojik ve pedagojik değer ve davranışların çizelgesini, olay ve kişilerin temsil ettiği örtülü ve açık çağrı nitelikli mesajların tablosunu yapmak, yeni bir dirilişin yolunu açabilir. Böyle bir ‘durum tespiti’ dahi -bulguların değerlendirilmesinden şimdilik vaz geçiyorum- başka kültürlerin im ve izlerine teslim olan örgün ve yaygın eğitim bilgilendiriciliğindeki yanlışları düzeltebilecektir. İşte dört kavram: İm, iz, bel, tamk. Bunlar yazılı dilimizde özellikle de terim olarak yaşıyor mu? Hem evet, hem hayır. Bilgisayar yaygınlaşınca körsir adlı arayıcıya imleç denildi, çok sevindim. Program yerine izlek denildi ama yaşatılamadı. Çok belli anlamındaki belgin kavramı özellikle kız çocuklarının adı oldu. Belli kelimesindeki kalıplaşmış hâli bir kenara, uyarıcı işaret anlamındaki bel kelimesi ufkumuzda değil. Tamk, Arapçadan aldığımız harf kelimesinin anlamdaşıdır, başkalarının aynı anlamı yüklediği işaret demektir. Tamk yerine harf, işaret yaşadı, yaşıyor. Benzeşerek bütünleşmeyi sağlayan değer ve davranışlar, TV’dan önce duâ, şiir, mûsıkî ve atalar sözü adlı eserler aracılığıyla canlı kılınıyordu, zamandan zamana, mekândan mekâna taşınıyordu. Kelimler de, deyimlerin, atasözlerinin dua ve bedduaların, nazımların ve ezgilerin içinde yaşatılıyordu. Bu taşıyıcı ve aşılayıcı değer ve davranışları, hem bilen, hem de bilinmesini sağlayan öğretmenler ise zekânın bütün fakültelerinin işlek kalmasını sağlamanın yorulmaz emekçileri idi. 1946’dan bu güne, hem ders kitabı, hem öğretmen profili adına zaman zaman üç dört yıl süren millî duyarlılık yansımaları oldu. Her Millî Eğitim bakanı kendini Mesih gibi görüyor, görülmesini istiyor. Yetmiş altı yıldır, Türkiye’deki örgün eğitim ve öğretim hayatı, çoğunluğu yabancı devletler ile uzmanlarının ve onlara teslim olmuş bürokratların yönlendirmeleriyle, hem basit, hem verimsiz, hem de bilgi üretmeyen bir çabalar dizisidir. Dile dayanarak ortak benlik ve kimlik kazandırmayı, bilim üretme heyecanı yaratmayı ön şart saymayan eğitim ve öğretim  faaliyetlerinin sonu hayra çıkmamıştır, çıkamaz. 

Çetinoğlu: Çok korkutucu ve mühim bir tespit. Bu tespitin doğruluğunu idrak edenlerin, ikinci kurtuluş savaşını derhal başlatmaları îcap eder. 2023 yılı Haziranı’nda olduğumuza göre 76 yılın başlangıcı olan 1947 yılında neler oldu. Mümkünse kısaca lütfetmeniz mümkün mü?

Prof. Tural: 1939- 45 yıllarında yedi yıl süren yedi milyon insanın öldüğü II. Dünya Savaşı’na Allah’a şükür biz girmedik. 1940 sonrasında Türkiye’nin savaşa girmesi için İngiltere ve Fransa el altından, bazen nâzik, bazen tehdit dolu ifadeler ile Almanlara savaş ilan edip kendi yanlarında olmamızı istediler. Sonunda İngilizlerin ünlü siyaset adamı Winston Churchill Cumhur Başkanımız İsmet İnönü ile buluşmak üzere önce Adana’ya geldi, görüştüler, sonra Kahire’de buluştular. Mehmet Arif Demirer’in bu konuyu işleyen kitabı, gerçekten bilgiler kaynağıdır. Savaş bitince Churchill bizi Stalin’in önüne attı. ABD de ‘sizi ben kurtarırım deyip hem askerî yardımda bulunmak, hem eğitim sistemimizi yeniden yapılandırmak üzere, siyasî, askerî yönlendirmelerini artırdı. ABD, ülkelerindeki Ermeni ve Rum diyasporalarının yönlendirmesiyle oluşmuş politikaların sonucu olarak,  1946 seçimlerinden sonra baskılarını iyice artırdı. Emperyalist patronlara ve uşaklarına karşı verilen bir savaş sonunda Türk zaferi kazanılmıştı; ardından bağımsız Türk Cumhuriyeti kurulmuştu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bütünleşme adına,  eğitim seferberliği ile vatandaşlaştırmayı, çağdaşlaşmayı,  kalkınmayı ilke edinen programları hayata geçirmeye çalışıyordu.1947 yılında imzalanan  gizli ikili anlaşmanın eğitimle ilgili bölümü ve orada yer alan ortak ‘eğitim komisyonu’nun hedefi açıktır: Türk millî benlik ve kimliğinin güçsüzleştirilmesine ait stratejik projenin uygulamaya konulması… Başta ABD, sonra da İngiliz ve Fransız devlet politikalarının ardında, 1916’dan bu güne kadar şiddetini artırarak yürütülen Ermeni ve Rum diyasporasının etkili baskılarının olduğunu biliyoruz. Bu üç devlet,  dün Osmanlı,  yüz yıldır Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve vatandaşlarının, kendi olma, kendi kalma adına, sömürülmeme, yeni kapitülasyonlar vermemek için yürütülen politikaların,  kurumların ve uygulamaların ortadan kalkması için elinden geleni yaptı.

ABD’nde Ermeni diyasporasının lobicilik çabalarını, ünlü diplomat tarihçi büyükelçimiz Bilal Şimşir Bey’in TEKARVakfı yayını olan ABD’de Ermeni Lobisi adlı kitabından okumak gerekir. Oğuz Bey, Siz’e ulaştırıldığını bildiğim bu az sayfalı, fakat çok değerli, belgeli bilgilerden meydana gelen bu kitabı, her milletvekilimizin, vâlimizin ve bakanların mutlaka okumaları gerektiğini duyurmuş olayım. Sayın Çetinoğlu, sizin pek iyi bildiğiniz, sık sık tekrar edilerek, başkalarını da duymasını  isteyeceğeniz  bu konunun bir başka boyutuna işaret etmeme izin verir  misiniz?

Çetinoğlu: Onuncu köye hicretten korkmayan biri olarak, tabiî ki doğruları tekrar etmekten, edilmesine yardımcı olmaktan başka bir murâdım yoktur. Bazı doğruların tekrar edilerek, aydınımızın  tavır almasına sebep olmasını beklediğimiz  cümlelerinizi  lütfen  esirgemeyin?

 Prof. Tural: ABD, bazı ayrılıkçı topluluklara ve özellikle de Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığı yapan kişi ve topluluklara hayal enjekte etmeyi, politikalarının esası saymaktadır. Daha dün ABD başkanı Bill Clinton, “ABD kontrolünde bir halife  ile İslâm dünyasını yönetmek bizim için en masrafsız yoldur. Dinler arası diyalog tezi bizim beklentilerimizin gerçekleşmesini kolaylaştıracaktır.” demedi mi? Samimî ve bilinçli Müslümanlar, “Ilımlı İslâm”, “İbrahimî dinler”,”BOP”  kavram ve stratejilerinin nerede üretilip, kimler aracılığıyla Türkiye’de yayıldığını araştırıp ilân etmelidir. Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye ve Mısır’da mezhep ve tarikat destekleyiciğini ve kışkırtıcılığını uzaylılar mı yaptı? Bu ülkelerdeki iç savaş ve ayrılıkçı katliamları uzaylılar mı projelendirip uyguladı? ABD öncelikle Ermeni diyasporasını, Rum diyasporasını, onlarla işbirliği yapan diğer Türk düşmanı lobicilik yapanları, alenen –ve hattâ resmen– desteklemiyor mu?  ABD’nin kültür ve dolayısıyla eğitim alanındaki etkilerinden biri, II. Dünya Savaşı sonrasında Senatör J. William Fulbright başkanlığında 1946’da kurulan Fulbright Komisyonu’nun çalışmalarıdır. Türk basınında, bu çalışmalar konusundaki haberler 1948 yılına aittir. Türk dostu şeklinde tanıtılan Senatör J. William Fulbright’in teşebbüsleri ile Türk-Amerikan Kültür Anlaşması 1949’da imzalanmıştı. Öğrenci değişimi, burs sağlama gibi faaliyetlerle yükseköğretim kurumlarında bu işbirliği hâlâ devam etmektedir. Bir diğer çalışma, ABD Başkanı John Kennedy tarafından ‘soğuk savaş’ döneminde başlatılan Barış Gönüllüleri Programı’dır ve Türkiye’de de uygulanmıştır. Barış Gönüllüleri Programı; ABD uzmanlarının gittikleri ülke halklarını daha yakından tanımak, kalkınmakta olan ülkelerin yetişmiş insan gücü ihtiyacını karşılayacak programlar üretilmesine yardımcı olmak, gittikleri ülkede Amerikan halkını daha iyi tanıtmak, menfaatlerini korumak hedeflerini taşımaktaydı. 1962-1969 yılları arasında Türkiye’ye 1.201 Barış Gönüllüsü gelmiş ve bunlardan 803’ü İngilizce öğretmeni olarak faaliyet göstermişti. Bu öğretmenler çok zekî Türk öğrencilerin ABD’ne transferi başta olmak üzere birçok işler yapmışlardı. Diğer dört yüz uzmanın neler yaptığını yetkililerimiz açıklamalıdır. Abd’nin ‘uzman’ unvanlı kişilerinin MEB’in Tâlim Terbiye Kurulu ile Ölçme Değerlendirme kuruluşlarındaki etkileri ayrıca değerlendirilmesi gereken alanlardır. ABD’nin iktisadî ve askerî alanlara ait Truman Doktrini ve Marshall Yardımı gibi, içinde eğitim ve öğretim programları bulunduran plan ve programları ve uygulamaları çok geniş bir konudur. Bu planların ve projelerin olumlu ve olumsuz yanlarıyla siyasetimizi ve devlet kuruluşlarımızı biçimlendirme niyetleri,  yeni araştırmalarla hükme bağlanmalıdır. Bu tür faaliyetlerin eğitim alanında hiç bir fayda sağlamadığı söylenemez, tabiî ki, burs verilenlerden –çok az sayıda da olsa–  bazı bilgin ve sanatçılarımızın dehâlarının ortaya çıkmasına  katkıda bulunmuştur; ancak,  kâr zarar hesabı gözetilerek, öncelikle  yabancı uzmanların, donra da yabancı bursların sahne arkasında  neler elde ettikleri konuları üzerinde düşünmek, gerçek aydınların görevidir. 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Türk eğitiminin durumu konusunda devam buyurur musunuz?

Prof. Tural: Estağfurullah, arzedeyim. Öğretmen… Hoca… Bir okulda görevlendirilme hakkı kazanmış insan. Bir insana, bir öğrenci grubuna, bir topluluğa, dolayısıyla da bir millete bilgi, değer, davranış aktaran, aşılayan yetişkin ve yeterli insan… Ehliyet ve liyakat sahibi, bilinçli ve kararlı öğretmen, hoca unvan ve yetkisine sâhip insanlar saygıya ve sevgiye lâyıktır. Öğretmen/hoca, kendisine emânet olunan çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin düşüncelerinde, duygularında ve hayallerinde değişim ve dönüşümler yapacak. Onlar, insana en yakışır kıvamın oluşup korunmasına, toplumun istikrarına ve bütünleşmelerine katkıda bulunabilme bilincinin kazandırılmasına çalışacak. Öğretmen/Hoca, düzenli ve ısrarlı çabalar sonucunda, ahlâklı, erdemli,  onurlu ve mutlu vatandaşlar yetişmesi için bilgi ve eğitim verilmesinin sorumluluğunu üstlenecek insanlardır.  Öncelikle öğretmenin bilinçli olduğuna ve öğrencilere benzeştirme, bütünleştirme temelli bilgi ve eğitim verebilme sorumluluğunu alacak bir insan olup olmadığına bakılmalıdır. Öğretmen bu unvan ve göreve lâyık değilse ne yapılacaktır? Öğretmen kendisine teslim edilen öğrencilerin zekâsının en az üç fakültesinde uyarımlar yapmayı başarmalıdır. Öğretmen ahlâklı, erdemli ve Türk milletinin bütünleşme yükselme ve ileri gitme ideallerini kişiliğinin temelleri yapan vatandaşlar yetişmesinin öncüsü, örneği emekçisi olmayı benimseyip gereğini yapmalıdır. Bunlara sahip olmayan öğretmen Türklüğün geleceği adına zararlıdır.  Bilgi, şahsiyet ve mesleğinin bir yaşama biçimine dönüştürmesi gereken öğretmenin maddî refah seviyesi ile sosyal itibarının korunması başta TBMM olmak üzere Devlet’in öncelikli görevlerindendir.    

Çetinoğlu: Özür dilerim efendim! Bir ara soru daha sormam gerekiyor: ‘Zekânın üç fakültesi’ni isimlendirir misiniz?

Prof. Tural: Arzedeyim.  Zekâ kavramı, Arapçada tezkiye etmek, farklıyı, yanlışı ayıracak ölçülerde kavramak, anlamak, anladığının göstergesi olmak üzere, zihnî ve bedenî tepki vermek işlemlerinin genel adıdır. Zekâ, akıl, duygu, hayal, hafıza, inanç(iman), ilham, matematik, zevk, sezgi, muhakeme, tefekkür ve beyan(ifade) adlı ana merkezlerinden oluşmaktadır. Zekâ, zihnin ve bedenin gerekli enerjileri toplamasını ve kullanmasını sağlayan güç, işlev ve işlerlikler toplamıdır. Her türden bilgi bu ana birimlerden, fakültelerden en az birini doğrudan, diğerlerini farklı şiddette olmak üzere, uyarmaktadır. Bu uyarılar, hem hükme dönüştürülüp tepkiye aktarılmakta, hem de hafıza adlı saklama deposuna yerleştirilmektedir. Dikkatle dinlemeyen, okumayan; dinlediğini, okuduğunu anlayamayan, anladığını ifade edemeyen bir insanın zekâ adlı merkezler bütününün dil/ifade ana birimi gerektiği gibi çalışmamaktadır. Bu ana merkez hiç çalışmıyorsa veya çok az devreye giriyorsa diğer fakültelerin işlerliğinden söz edilemez.   Anne ve babamız ile kardeşlerimiz başta olmak üzere, yakın çevreden gelen sözlü, yazılı veya davranış biçimindeki bilgiler ve uyarılar, insan olma adına verilen imkân ve görevlere bağlı tercihlerimizi ve uygulamalarımızı hazırlıyor. Okunan, işitilen ve görülen o dili bilenin zekâ merkezlerinde bilgi kayıplarına yol açmaktadır. Doğru yanlış ayırımı yapmadan gerçekleşen bu kayıtlar, hüküm oluşturmaların, tepki vermelerin, hem sebebi, hem de sonucudur. İlk 14 yaştaki uyarımlara bağlı kayıtlar ise, çok önemli temel bilgilerin güçlü ve zor silinir uyarılara bağlı kayıtlardır. Öğretmen, hem bilgi aktarıyor(ta’lim) hem eğitim (terbiye) veriyor. Ahlâk ve vicdan da, iman ve güzellik duygusu da ilk 14-15 yıl içinde temelleri atılan insanlaştırıcı özelliklerdir. Kıvam kayıpları, kendi olma ârızaları bu yaşlarda yaşanan olumsuzlukların veya yanlış bilgilerin sonucudur. Mektep Arapça -bu gün- büro anlamında kullanılan bir kavram, biz okul diyelim. Öğretmen unvanı ve görevi taşıyan, bilgisi, ehliyeti, liyakati ve şahsiyeti bakımından çocuk, ergen ve genç emanet edilecek seviyede yetişmiş insan demek. Onun bilgisinde, şahsiyetinde bir eksiklik varsa, çocuklar, ergenler, gençler ondan ne alabilecek? Sağlık konusunda uzman hekime gitmeye dikkat eden insanların, öğretmenin kimlik ve kişilik bakımından yeterli olup olmadığına bakmaması gerçekten gariptir. Veliler bana itiraz edip ‘Orduya sınırlarımızı ve bağımsızlığımızı koruma görevi verirken ehliyet ve liyakat araştırması yapmıyoruz; çünkü bu, MSB’nin ve Genelkurmayın işidir. Evladımızı eğitimli ve bilgili kılmaları için emanet ettiğimiz öğretmenlerden ve müfredattan MEB ve Talim Terbiye sorumlu… Bunlar Devletimizin varlığını sağlayan parçalar değil mi? Devletimize bağlıyız ve güveniyoruz. Biz vergisini veren vatandaşlarız, Devlet kendisine düşeni yapmıyorsa bize düşen ne olacak?’ diye sorarlarsa ‘Medenî ve hukukî haklarınızı kullanın. Bunlardan biri de Anayasa Mahkemesine bu konularda dava açmaktır.’ derim, demeliyiz. Zekâsını ferdî ve millî meselelerini çözmek, millî bütünlüğü korumak için kullanmayan, bir grubun irâdesiz parçacığı olmakla yetinen insanların sayısı çok artmışsa, hastalık tehlikeli boyuttadır. Bu durum hem örgün eğitim, hem de yaygın eğitim kurumlarının Türkçe konusundaki yeterince duyarlı olmadığını göstermiyor mu? Siyasî irade ile onu denetlemesi gereken muhalefet de, bu konuda uyarılmalı değil mi? TBMM’nde Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasadan ve kanunlardan doğan irâdesini tartışmaya kalkan cümleler söylenebilmesi çok düşündürücüdür. Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu’nun delinmesi, tarîkat ve cemâatlerin Türk eğitim sistemini kendi hedefleri için yönlendirme çabaları karşısında, aydınların yarın adına ayağa kalkması gerekmez mi? Bu türden olumsuzlukların önlenmesi için, kamuoyunun uyarılması, medenî ve hukukî yolların işletilmesi elzemdir.   

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Parlak bir bilgi. Zekâ kelimesinde kalmıştınız…

Prof. Tural: Her insanın bütün merkezleri işletebildiğini söylemek mümkün değil ama zekâ,  -bence-  on iki ana birimli, fakülteli bir hazine. Bu konudaki fikirlerime katılmayan olabilir; fakat, izninizle bu noktada şunları da ifâde edeyim: Zekâ, insanın kendisini, yakın çevresindeki her türden varlığı, evreni ve Rabb’i öğrenme, kavrama, bilme, hak ve yetkisi kazandıran bir nimettir. Zekâ, sinir hücrelerinin işlevlerini yapabildiği ölçüde insanı kazançlı kılan ve besleyip öz-beni, öz-kimliği ile öz-erkini bil(in)ir kılan yüksek enerji ve yönetim merkezidir. Zekâ, on iki ana merkezin işlerliğinin sonucu olan, sözlü ve yazılı ifâdeler aracılığıyla bağlar ve bağlantılar kurmaya; zenginleştirildiği ölçüde, tefekkür etmeye; zamanında ve yerinde uygun davranışlar yapmaya; araç ve gereçler üretip geliştirmeye; üstün insan olmaya hazırlayıcı güç, işlev ve yeterlilik toplamıdır.

Duâ, şiir, mûsıkî ve yeterli olduğundan emin olduğumuz öğretmen, insanın zekâsının ana bölümlerine uyarımlar göndererek, hem yeni bilgiler kazandıracak, hem de yeni bilgi üretilmesini sağlamanın isteğini yaratacak… Bunu Türk dilinin imkânlarıyla yaratılmış kavram ve terimlerle yapacak… Devlet’in böyle bir hedefi, bu hedefe ulaşmayı sağlayıcı ısrarı ve denetimi yoksa, ödeyeceği fatura da ağır olacaktır. Devlet, geleceği gözetebildiği ölçüde, vatanını ve vatandaşlarını tehlikelerden korur. İnsana yapılan yatırım kârlılığı en yüksek yatırımdır. Bir büyük deprem taş üstünde taş koymayabilir, bir büyük yaygın salgın hastalık, gövde de, baş da bırakmayabilir. İnsana yapılmış yatırımlar işte bu zamanlarda ortaya çıkar. Düşmanlar târihin en ileri teknolojileriyle saldırabilirler, insana yapılmış yatırımın değeri işte o zaman anlaşılır. İnsana yapılmış yatırım, bilinçli, ısrarlı ve başarılıysa, mensubiyet duygusunun bilinç seviyesine çıkarılarak ortak erk’in bir parçası olma da sağlanmış olacaktır. Zekâ, insanın hem kendisini, hem mensup olunan milleti, bağlantılı sayılan vatanın ve devletin korunmasını ön şartlı ilke sayar.

Rab insana zekâ adlı serveti bağışlayarak özel bir konum kazandırmıştır. Melekler, kendilerine verilen görevler dışında zekâ fakültelerine mâlik değiller. Cinlerin,  insana verilen zekâ fakültelerinden hangilerine sahip olup olmadıklarını bilmiyorum; onların temel yapı malzemelerinin tamamen farklı olduğu herkes tarafından biliniyor. Onların da insanların kullandığı dillere çok benzeyen dilleri olduğunu çeşitli bilginlerden işitmiştim. Bundan sonrası konumuzun dışındadır. İnsan adlı varlık, vahye muhatap olduğu gibi dil sahipliği ve kendine mahsus kültür oluşturup geliştirmesi açısından diğer varlıklardan çok ayrıdır. Bu açıdan bakınca her dilin, onun sahibi olan halk tarafından geliştirme hakkı olduğu açıktır.

(DEVAM EDECEK)

Gazze – İsrail

Hamas‘ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, 7 Ekim 2023 Cumartesi sabahı İsrail’e “Aksa Tufanı” adıyla kapsamlı saldırı başlatırken, herhalde kendilerini sadece galibiyete odaklandırmış olmalılar. Oysaki yaptıkları işin önünü arkasını ve sonunu iyice düşünüp hesap etselerdi böyle akılsızca bir saldırı planını gerçekleştirmezlerdi.

                Gerçekleştirmezlerdi çünkü biz bu filmin benzerlerini daha önceden defalarca görmüştük.

                2 Ağustos 1990 yılında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalinde bir hastanenin çocuk kliniğinde çocukların gelişigüzel yerlere atılıp, ranza altlarında yerlerde sürünmeleri, aynı anda bütün dünya televizyonlarına servis ediliyordu. Bu servisi yapan kimdi diye soracak olursanız; ABD’nin Kuveyt Büyükelçisinin hemşire rolüne girmiş kızıydı.        

                *Bütün dünyanın gözü önünde Gazze şeridi yakınlarında İsrail gençlerince düzenlenen Müzik Festivaline baskın düzenleyip, 260 gencin ölümüne sebep olmak,

                *Öldürdükleri bir bayanı çırılçıplak soyup kamyonet arkasında halka teşhir etmek!

                Bu görüntülerin aynı anda bütün dünya televizyonlarında yayınlanması acaba hangi aklın ürünüdür?

                Bütün bu soruların cevabını bulmak için hafızamızı tazelememiz gerekiyor. Bugün Hamas güçlerinin İsrail’i bombardıman etmesini isteyen akıl kimden geliyor ise; Saddam Hüseyin’e Kuveyt’i işgal ettiren aklın sahibi de odur.

                Osmanlı’nın kanı, canı ve malı pahasına yüzyıllarca koruduğu Arap topraklarını Siyonistlere peşkeş çeken başta Mekke emiri Şerif Hüseyin olmak üzere birçok Arap şeyh ve emiri, İngilizlerle birlikte olup Kutsal Topraklarda Türk askerini arkadan vurmuşlardır. Bu ihanetlerinin bir bedeli olacaktı elbet. İşte o bedeli de o günkü hainlerin, bugünkü masum torunları ödüyor.

                Bizim Gazze de yaşanan olaylara bakış açımız; ümmet, din kardeşliği gibi duygularla yaklaşmaktan ziyade, tamamen insani bir bakıştan ibarettir. Bu kutsal topraklarda ölenler ister Yahudi olsun, ister Müslüman Arap. Yaşanan olaylar tamamıyla vahşet ve dramdan ibarettir.

                Türk Milletinin yüzyıllardır Filistin Müslümanlarına yaptığı onca fedakârlığa karşılık:

                *Bugün dahi  “Dost Filistin” dediklerimiz, sözde Ermeni Soykırımını tanıyan Filistin’dir. Filistin Yönetimi Lideri Mahmud Abbas’ın Filistin’de bir caddeye “Ermenistan” ismini verdiğinin de bilinmesi gerekir.

                *Filistin Kurtuluş Örgütü, Türkiye’deki Komünist hareketlerin en yoğun olduğu yıllarda(1970-1980 arası) o günün komünist liderlerini kamplarında eğitmiş, PKK’ya da kucağını açmıştır.

                *PKK’lı teröristlerin ve onlarca büyükelçimizi ve vatandaşımızı katleden ASALA terör örgütü üyelerinin eğitimlerinin verildiği, yetiştirildiği yerler Filistin kamplarıydı.

                *2009 yılında Filistin Yönetimi Lideri Mahmud Abbas, Kıbrıs Rum kesimini ziyaret ettiğinde Kıbrıs sorununda Rum tezlerini desteklediklerini açıklamıştı.

                *Türkiye’nin “Mavi Vatan” davasında Yunanistan’ın yanında yer alan da Filistin ve Arap dünyası olmuştur.

                *Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 09 Ekim 2019 tarihinde PKK/YPG ve DEAŞ terör örgütlerine karşı “ülkemizin güney sınırında oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek” amacıyla başlatıldığı Barış Pınarı Harekâtı’nı Arap Birliği ile birlikte kınayan da yine Filistin olmuştur.

                *13 Haziran 2023 tarihinde Filistin Yönetimi Lideri Mahmut Abbas Çin’i ziyaret ettiğinde, Uygur Türklerinden terörist olarak bahsetmiştir. Mahmut Abbas, Çin de bir Uygur soykırımı olmadığını, Çin hükümetinin terörizmle mücadele ettiğini ve Filistin halkı olarak Çin’i desteklediklerini söylemiştir.

                Sağlıklı günlerde kalmanız dileklerimle.

Prof. Dr. Sâdık K. Tural İle Edebiyat Sohbeti

İkinci Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Milletlerin dil adlı servetlerinin akislerinden meydana gelen edebiyat dünyâmızla ilgili görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Sâdık K. Tural: Oğuz Beyefendi, önce biraz farklıca şeyler söylememe izin veriniz, lütfen.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz Efendim…

Tural: Estağfirullah. Allah, insan denilen varlığı, cinlerden de, hayvanlardan da, bitkilerden de daha farklı bir yapı taşıyacak özelliklerle donatarak yaratmış. İnsana ayrı bir yazılım (kader, takdir, mukadderat) yüklemiş. Her insan, doğum zamanı ve atalarından aldığı olumlu ve olumsuzluklara bağlı ihtimaller, ana bilgisayarına kodlanmış olarak doğuyor.  DNA denilen bir ‘mikroçip’in içinde, kesin (muhkem) ve değişebilir (muallak) olacakların, olabilirliklerin, kısacası ihtimallerin hepsi yazılımlı. İnsan ihtimallerin içinden kendi irâdesi ile seçimler yapıp ömrünü tüketiyor. Bu konularda son beş yılda zekâsı uygun olanları sarsan nörolog Profesör Doktor İsmail Hakkı Aydın’ın eserlerinde çok değişik bilgiler var. Yaratan’ın sıfat isimlerinin anlamlarına ait bilgileri Allah’ı Tanımak ve Anlamak adlı kitabıyla aydına sunan tarla bitkileri genetiği profesörü Orhan Aslan gibi, Kur’ân-ı Kerîm’i anlam katmanlarıyla anlamaya ve anlatmaya çalışan İsmail Hakkı Aydın gibi bilginlere ihtiyacımız var. Bu iki bilgin gibi, bir cemaatin mensubu, temsilcisi, tarîkat sözcüsü olmayan fen ve tabiat bilimleri ile sağlık bilimlerinden haberdar olan insan sayısı yüzü aşmalıdır. Bu gerçekleşirse, İsrâ Sûresi’nin biyo-genetik bilgiler taşıdığını, Mürselât Sûresi’ne kodlanan evrendeki dönüşümlerin, Yâsin Sûresi’deki bazı âyetlerin gezegenlerin yörüngelerine ve ritmine ait sırları anlattığını öğrenmemiş olacağız. Kur’ân’ın öncelikle Rab, sonra da, insan ve evren bilgisi olduğunun anlatılmaması, çoğunluğu, merdiven altı din bilgisinin kucağına veya külliyen inkâr edip inanmazlığa itecektir. İnancı sömürülenler de, inkâr edenler de kendilerine yazık etmektedirler. Ateist, deist ve zekâyı dışlayan yobaz softalara teslim olmuşluk nasıl giderilecek? Bir yandan iman ve ibâdet baronlarının, bir yandan da bilgi ve teknolojide ileri ülkelerin, aklımızı, inancımızı, emeğimizi ve vatanımızı sömürmelerine karşı çıkılmasına işaret etmeye çalışıyorum.  

Çetinoğlu: Efendim, Cenâb-ı Allah sonumuzu hayreylesin. İlimden bahis açılınca içimi sızlatan bir mevzudan kısaca temas etmek ihtiyacındayım:

Konferans verilirken veya röportaj soruları cevaplandırılırken felsefe alanında; Sokrates (?-MÖ-399), Descartes (1596-1650), Spinoza (1638-1677), Kant (1724-1804), Nietzche (1844-1906); sosyoloji alanında Saint Simon (1760-1825), Comte (1798-1857), Durkheim (1857-1917), Weber (1864-1920) gibi âlimlerin ismi geçer. Türk olarak Felsefe alanında Farâbî (870-950), İbn-i Sîna (980 1037), eğitim alanında Nizamülmülk (1018-1092), Gazzali (1041-111), Geylânî (1077-1166) ve Mevlânâ (1207-1273) isimleri (muhtemelen İslâmî eğitimci oldukları için) nâdiren anılmaktadır. Ayrıca garip bir tecellidir ki son 5 isim, kesinlikle Türk olmasına rağmen, İranlılar tarafından, bizden daha fazla sâhiplenilmektedir. Bu mevzuda söyleyecekleriniz vardır mutlaka…

Tural: Bildiğinizi halkla paylaşmak için sorular yöneltip bizlere tekrar ettirdiğiniz için Allah Sizden râzı olsun.Felsefenin ve bilimin üstadlarının milliyetinden çok ezelî ve ebedî hikmetli hükümlere ne kadar yakın olduklarına bakmak gerektiğine inananlardanım.  İslâm’a hizmet etmiş Türk bilginleri meselesine gelince: Ben de sizin gibi düşünenlerdenim. Tebriz’den veya Horasan’dan gelen, Resulullah’ın sahâbesi ve dostlarından olan Selmân-ı Fârisî Türk, müçtehit Ahmed Bin Hanbel Türk Oğlu Türk… Zemahşeri, Buhârî, Tırmızî, Maturidî, Muhammed Farabî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Veli, Celâleddin Rûmi, Ahî Evren gibi Türk oğlu Türklerin milliyetlerini söylemek gerektiğini düşünenlerdenim. Emevî- Vehhâbî  Müslümanlığının ve onların aramızdaki Türklüğe saygı ve sevgi duymayan uzantılarının İslâm’ı Arapların millî dini, diğer Müslümanları mevâli sayan mahlûkatın faaliyetlerine  dikkat edilmelidir. 14. yüzyılın öncesine ait din bilginleri içinde Allah’ın hikmetiyle Türk coğrafyasına yayılan ehl-i beyt çocuğu kız ve erkeklerin torunları olan seyyid ve şerifler de dâhil binlerce Türk oğlu Türk ışıklı şahsiyet… Bir örnek sayın lütfen: İbnülemin Mahmut Kemal Merhum, Horasandan Malatya çevresine yerleşen ehl-i beytin kız alıp vermelerin sonucundaki hikmetlerle seyyid olan ailelerinden biri olduklarını anlatırmış. Türk kökenli büyük âlim, müçtehit ve hakiymlerin eserleriniArapça veya Farsça yazmış olmaları bir kenara, mensubiyetleri hakkında bilinenlerin söylenmemiş olması üzücü… Türk tarihçisive ilâhiyatçısı bu bilgilerin gündemde tutulmasını sağlamalıdır. Türk âlimlerinin, hakiymlerinin adlarını, hayat hikâyeleri ile eserlerini bilmek yeni bilgi ve buluşlara yol açabilir. MEB liselere seçmeli de olsa Türk bilgin ve bilgeleri konulu bir ders konulmasını düşünebilse… Sizin bu konudaki gayretleriniz için şükranlarımı tekrarlamış olmak isterim. İnsana, cinlere ve diğer yaratıklara ait sırlar ile hem dünyadaki, hem evrendeki varlıklara ve düzene âit fizik, kimya, botanik, astro-fizik sırları öğrenmek benim milletimin bilginlerinin de görevi olmalı. Başkalarının malını satan bezirgânlar değil, bilim ve teknoloji üreten Aliym ve Hakiym olanen büyük eğitimci ve öğretici RAB tarafından yaratılmış ölçülü düzenin (evzân) anlaşılmasına çabalayan bilginlerin sayısını artırmak için, siz de çağrı yapın lütfen. Sizin gibi kanâat önderlerinin,  bu konudaki çağrıyı sık sık tekrarlayarak gündemde tutması unvan ve şöhret şımarıklarını mahçup edebilir. (Unvanlı ve makam sâhibi birisi ‘Türkçe ile bilim yapılamaz’ diye açıklama yaptığında, on binlerce kişi dâvâ açsaydı, bu türden câhiller daha dikkatli olurlardı.)

İman ve ibâdet baronlarını bir kenara bırakarak Furkan olan Kitab’a tefekkür ederek yaklaşanlar, insanların hayrına olan adımlar atılmasını da sağlayabilecekler. Bana göre önümüzdeki on beş yıl içinde, şimdilerde, dünyâdaki bin kişinin düşünebildiği bilgi ve araç gereçler de,  istikrar sıkıntılarına yol açan olaylar da gerçekleşecek. Bu türden hükümleri kâhinler değil, durumu doğru değerlendirebilenler, çeşitli zeminlerde paylaşıyorlar. Onların diğer bir iddiası şu: Rab, aile, dil, devlet ve vatan kavramlarına karşı çıkan anlayış sâhipleri, Deccal ile el ele verecek, imânını, vahyin desteklediği bilimle sağlamlaştırmış olanlar dışındakileri çöküntüye sokacaklar. 

Rab insanın iyi ile kötü, güzel ile çirkin, hayır ile şer arasında seçimler yapabilmesini, öz-bilgisayarını kullanmasını, öz-benini şerden, çirkinden, kötüden, iğrençten uzak tutmaya çalışmasını istiyor. Rab, aramızdan seçtiği insanları elçi kılıp yarattıklarının düzeni konusunda yasaklar koyup sınırları belirleyip uymayanları cezalandıracağını bildirmiş. Rab, insanın ‘öz-erk’ini kullanarak toplumdaki istikrarın sağlanmasını, istikrar üzere olunmasını istiyor. Öz-erk kavramı Esmâ-i Hüsnâ’dan  mürîd adının karşılığı… İrâdesi olan ve irâdesini kendisinin ve diğer varlıkların yaratılış sebebine uygun ölçü ve biçimlerle devamının sağlanması konusunda üzerine düşeni yapma güç ve yetkisi mürîd sıfat ismini taşır. Müriyd olabilen insan, iman ve ibâdetini  grup taassubuyla yaşamayı seçenlerin parçası olmayı kabul etmez.

Çetinoğlu: Târihi, sür’atli bir şekilde film şeridi gibi zihnimizde canlandırdığımızda; büyük âlimler, büyük kahramanlar, şâirler, sanatkârlar yetiştirdiğimizi görürüz. Bir söz vardır: ‘Sabah kahvaltısı ne kadar kuvvetli yapılırsa yapılsın, öğle üzeri veya en geç ikindiye doğru insan acıkır.’ Bizler geçmişimizle öğünüp, ‘geçmişte yapmıştık, gelecekte de yaparız’ diyerek moralimizi diri tutmaya çalışıyoruz.  Gelecek nesiller, târihî müktesebâtımızı yeterince bilmiyor. Onlara hem târihimizi öğretemediğimiz hem de iftihar edeceği büyük isimler yetiştiremediğimiz için haksızlık etmiş oluyoruz. Kaşgarlı Mahmud’dan, Yunus Emre’den tevârüs ettiğimiz Türkçemizi de yaralı bereli bir şekilde devretmek mecburiyetindeyiz…

Tural:  İnsan, RAB ile İblis arasında geçici ile ebedî, doğru ile yanlış arasında beden ve ruh istikrarına zarar veren gel-gitler yaşıyor.  İnsan; aklını, ilhâmını ve fikrini edeb ve ahlâk ölçüleri ile arındırdığı, basîret, ferâset ve vecdini güçlendirdiği oranda öz-erki de dâima işleyişini devam ettirecek. Akıl, fikir, ilham ve beden insana verilmiş servetlerin önde gelenleri. Sak kelimesi; uyanık, enerjili, tetikte, gereken zaman ve durumlarda gerekli tepkiyi vererek varlığı hem koruma hem devam ettirme özelliği anlamını taşıyan üç bin yıllık bir Türk kelimesidir. Birer hazine sayılması gereken akıl da, fikir de beden de sak olmalı. Sakılık -günümüzdeki söyleyişle sağlık– hem kişi hem topluluk ölçeğinde bozulmuş ise, insan olmaya bağlı özellikler ve işlevler de yeterince işle(tile)miyor demektir. İstikrarın göstergesi sağlıklı iletişim ve uzlaşarak anlaşma. Anlaşmayı sağlayan dilin sağlığı ve güzelliği de korunması gereken bir servet. Dil, insanlaşmanın da, bir dilin etrafında benzeşerek bütünleşmenin ve bir özel topluluk oluşturmanın da temelidir.

Muharrem Ergin’in Türk Dil Bilgisi adlı anıt eserindeki tanımı ezberlemeliyiz: “Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî ve millî bir müessesedir.”

Bu tanımın parçalarını -birer ara başlık yaparak- açıklayan merhum Muharrem Hoca, dilin kültür denilen birikimin oluşumundaki, gelişimindeki ve geleceğe aktarılmasındaki işlevine ve gücüne işâret etmektedir.

Ayrıntıya girmeden şunları da izninizle söyleyeyim: Herhangi bir varlığın hem parçacıklarının hem de bütünlüğünün, en uygun, en anlamlı, en işlevli ve en güzel ölçü ve oranları bulmuş olmasına kıvam denildiğini bilirsiniz. Ölçünün, oranın ve terkibin de, görüntünün de en uygun kılınmışlığı ‘Allah’ adlı varlıklar üstü ‘mutlak erk’e özgü bir yetki ve yeterlilik. İnsanın diğer yaratıklardan üstünlüğüne işâret eden âyet Tîn Sûresinde… “İnsan ahsen-i takvîm (en güzel kıvam) üzre yaratılmış.” Bu yaratılışına aykırı yönde yürüyen İblis’i dinleyen insanın uyarılması gerekmez mi?

Bu insanı kemal noktasına taşımanın, asıl yapısı olan mükemmel kıvamını arayıp bulmasının hem sebebi, hem sonucu, beyan nitelikli söz bütünlükleridir. Beyan nitelikli söz bütünlüklerinin en muhteşemi ve en üstün olanı, vahiy adı verilen ve Rab dilinden bir insan topluluğunun diline aktarılmış olan hükümlerdir. O metinler, sıradan bir ifâde değil, hem anlam, hem de ses bakımından milyarlarca sırrı bünyesinde taşıyan beyan nitelikli hikmetli hükümlerdir. Rabb’in sahife/tablet veya kitap hâlinde vahiy adlı ifâde sistemiyle ulaştırdığı bilgi ve bildirimler, beyanın en özel ve güzel örnekleridir. Hikmetleri anlatırken tefekkürü zenginleştiren, istikrarın peşine düşüren, feyizlendiren bir beyan güzelliği… Vahiy adlı söz bütünlüklerinin hiç değişmeyen özel yanı bu.

Beyanın ikinci dereceden örnekler alanı ise,  felsefî metinler ile edebiyat metinleridir. Dil bu iki alanda imbiklenmiş olarak ifadeye taşınıyor. Başka dillerden fiil ve ek almamak şartı ile dilimizin bilim,ve edebiyat dili olarak yaşamasını istemek, her vatandaşın görevidir.  

Çetinoğlu: Edebiyatımız hakkında neler söylemek istersiniz?

 Tural: İnsan, güzel ifâde etmeye, güzel söylenmiş, yazılmış olana yakın duruyor. Söz adlı aracıyı en güzel, en etkili, karmaşaya ve yanlış anlamaya hiçbir şekilde yol açmayacak tarzda kullanılmasına genel olarak edebiyat deniliyor. Arapçadan aldığımız belâga(t) kavramını sekiz yüz yıla yakın bir zaman kullandıktan sonra, yaklaşık yüz elli yıldır edebiyat kavramınıterimleştirdik.

Edebiyat kelimesi, hem edebî eserleri, hem de bu kavramın içine giren metinlerin araştırılmasını karşılayan bir kavramdır. Edebiyat eserleri nazım, şiir ile her türden vak’alı anlatım türlerini de, oyun denilen piyesler ile senaryo metinlerini de içine alıyor. Edebiyat hayatı toplumdaki kültür katmanlarının ihtiyacını karşılarken, az çok değişen bir zevk ve ifâde yansıtıyor.  Edebiyat eseri sayılan metinlerde, hem sözün en seçilmişleriyle özel bir düzen elde edilmesini, hem de insana -ve topluma- ait edebin yaşatılmasını beklemek aydın olmanın şartlarındandır.

Edebiyat bilimi ise, yaratıcılığı değil araştırıcılığı, aydınlatıcılığı, yorumlayıcılığı, değerlendiriciliği esas alan bir faaliyettir; bu yola çıkana da edebiyat araştırmacısı, edebiyat bilimci denilmelidir. Edebiyat bilimi beş ana daldan oluşuyor: Kavram, terim ve yöntem bilgisine ait çalışmalar; edebiyat araştırması ve edebiyat eleştirisi sayılan metinler; edebiyat sosyolojisi (eserin gördüğü ilgi ve onu var edenin kimliği ve kişiliği); edebiyat târihi; edebiyatın eğitim ve öğretimi… Edebiyat bilimi, şahsî görüş ve yorumları azaltarak,  ortak bakışa bağlı yöntemlere dayanarak verdiği hükümlerle bir halkın kültür hayatına aynalık edebilecek bir alandır. Edebiyat bilimi, başta tarih olmak üzere çeşitli ilim dallarından ve dinî bilgiler alanlarından yararlanarak yürüdüğü oranda hükümleri sağlam olacaktır.

Çetinoğlu: ‘Bilim’ kelimesini ‘ilim’ yerine kullananlar büyük çoğunluğu teşkil ediyor. Sorulduğunda, ‘ilim’ Arapça, ‘bilim’ Türkçe… Gerekçesinin ardına sığınılıyor. Türkçe hassasiyeti olan bir dilci olarak siz ne diyorsunuz?

Tural: Oğuz Beyefendi, bilmek,fiilinden türeyen bilgi kavramının anlamı, okuyarak veya işiterek yahut yaşayarak elde edilen hüküm nitelikli kazançlardır.   Hüküm nitelikli bilgilerin kazanılma yol ve yöntemleri dikkate alınarak Türk dilinde çede var edilmiş kelimeler de var: Öğrenme, belleme, ezberleme,  anlama, kavrama, bilme… Arap dilinde alime (ilim, mâlum ve aynı kökten diğer kelimeler), akale (akıl vd.), fekere (fikir, tefekkür, efkâr vd.), arife (irfan, ârif vd), dereke (idrak vd.), hakeme (hüküm vd.), feraka (fark vd.), şeare (şuur vd.), feyaza (feyz vd.), fehime (fehm, mefhum vd); cerebe (tecrübe vd), derese (ders vd.), keşefe (keşf, kâşif vd) başta olmak üzere, fiil kökünden türemiş yeni filler ve kavram adları var. İman kelimesi de bir bilgilenme türüdür ve bilgilenme yollarına işâret eden kavram adları kurmaktadır. Bilgi edinmeyle ilgili üç yüzden fazla Arapça asıllı kelimeden günümüz Türkçesinde günlük dilde kırktan fazlası,  türevleriyle birlikte yaşıyor: Âlim, ilim; akıl, ma’kul; ârif, irfan; hâkim, hekim, hakem, hüküm, muhakeme… Bu kelimelerden birini, ilim kavramını alıp İslâm ve vahiy olan bilgiler ve bu bilgilere ait araştırma ve incelemeler olarak anlayan gruplar var. Yaklaşık yüz yıldır şu cümle çeşitli ses tonlarıyla halkımızın arasında yaşıyor, yaşatılıyor: ‘Bu asrî bilgilerden meydana gelen bilim dedikleri şeyler, ilmi susturmak, imansızlığı ve fitneyi yaymak içindir; çocuklarınızı ve gençlerinizi mekteplerin de, kitapların da bu tecâvüz ve tehlikesinden koruyun, mümkünse asrî mekteplere salmayın.’ Buradaki anahtar kelime ilim kavramıdır. Cehile fiili, Arapçada hem hiç bir şey bilmemek, hem de bildiğini yeterli saymak, hattâ bildikleri dışında kalan bilgilere karşı olmak, düşmanlık etmek anlamlarına geliyor. Benim kelimelerle kavgam yok, ilim de derim, yazarım, bilim de; zevksiz uydurukça denilecek türden olanlar dışında, Almanca veya Fransızca yahut İngilizce veyahut Arapça, Farsça yerine Türkçe olanı kullanmaya dikkat ediyorum. Son yirmi yıldır ise, daha çok dikkat ettiğimi söyleyebilirim. İlim, âlim, ma’lum kelimelerine, kavramlarına evet; ama, bilgi, bilim, bilgin, bilimlik bilgi kavramlarına karşı olunmamak şartıyla. Hikmet ve hakîm kavramlarına evet; ama bilge, bilgelik, bilgelik bilgisi kelime ve kavramlarını kullanmaya da duyarlılık göstererek… Zekâ karşılığı olarak dil bilgisi kurallarına uygun olarak üretilen, hattâ çok da zevksiz sayılmayacak olan anlak kelimesi ve kavramı yaşayamadı; zekî ve tezkiye kavramları yaşayışlarını sürdürüyorlar. Deyimler ve atasözlerinin içine yerleşmiş olan kelime ve kavramlar ile çok yaygın olan sevilmiş nazımlardaki kelime ve kavramlar, Arapça, Farsça veya Batı dillerinden de olsa yaşamaya devam ediyor. Bu gerçekliği dikkate alarak dilin kendine özgü bir zevk inceliğine dayanan, kendini koruma çabası var, onu yok saymak doğru değildir, demek istiyorum. Zorlama yerine bilinç göstermek diyelim; sizin Türkçe konusundaki duyarlılığınızın -okuyucunuz olarak- şâhitlerindenim.

Âriflerin, âlimlerin ve hakîmlerin hem vahyi doğru anlayıp anlatmaları, hem çağın idrakine söyleyip imansızlığı durdurmaları gerekirdi. Ne yazık ki, ilim adına anlattıkları ilmihal bilgisini aşmayanların, cennetteki verilecek hûri- gılman meselesiyle akıl ve fikirlerini meşgul edip toplumu bunlarla ifsat edenlerin çoğunluğu oluşturduğu açıktır. İslâmî ilimler, sağlık, fen ve tabiat ilimleriyle de beşerî ilimler de, işbirliği ve ortak hükümler üretmeyi benimsemedikçe, cehâlet ilim ile bilimi karşıt sayacak ve saydıracaktır. İlim kelimesine düşmanlık etmek de ayrı bir yobazlıktır. 

Çetinoğlu:Teşekkür ederim Efendim. Bu konudaki hassasiyetim, Arapça olduğu ileri sürülerek ‘ilmî’ kelimesi yerine ‘bilimsel’ kelimesini dilimize yerleştirmek maksadıyla ‘ilim’ kelimesini keenlemyekün addedilmesini önlemek ve Fransızcadan aparılan ‘sel’ – ‘sal’ takılarından dilimizi kurtarmaktır. ‘Yerine göre ilim ve bilim kelimelerinin ikisini de kullanmak mümkündür’ diye düşünüyorum. 

(DEVAM EDECEK)

Sağlık Hizmetleri ve Belediyelerimiz

Belediye başkanlarının görev tanımında “belde halkının huzur, esenlik, sağlık ve mutluluğu için gerekli önlemleri almak” olduğunu yazmıştım. Buradan halkın yaşadığı ortamdaki her şeyin; yol-sudan soluduğu havaya kadar günlük hayatımızda ki her unsurun daha iyi olması ve zarar verici olmamasına yönelik çalışmalar anlaşılır. Bir önceki yazımda önemli hizmetler veren ve sonra kapanan Yüzüncü Yıl Belediye Doğum Evi’ni tanıtmıştım. Bu yazımda da yerel yönetimlerimizin halen verdiği sağlığa dönük bazı hizmetlerinden bahsedeceğim.

Ambulans hizmetleri: Belediyelerimiz kuruluşlarından beri imkânları ölçüsünde 1-2 ambulansla da olsa bu alanda hizmet vermişlerdir. Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin bu alandaki çalışmaları ise son 20 yılda giderek artan yeterliliği ile tanımaya, tanıtmaya değer özelliktedir.

Ambulans hizmetleri Sağlık Bakanlığı’nın düzenlemeleriyle yapılır ve takip edilir. Burada iki tür ambulans hizmeti tarifi vardır. Birincisi acil tıbbi müdahale imkânlı ve kırmızı şeritle işaretli, alo

112 ile alınan ambulans hizmetidir. Diğeri ise mavi şerit işaretli taşıma ambulans hizmetidir.

Birincisi bizzat Sağlık Bakanlığına bağlı kamu ve özel sağlık kuruluşlarının bünyesinde çalışırlar.

Diğeri ise yerel yönetimler dâhil muhtelif kurum ve kuruluşların idaresinde hizmet verirler. Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin bu alandaki hizmetleri 2004 yılında yeniden yapılandırılmıştır. 2004’te ilçe belediyelerinden gelen 7 ambulans bir merkezde toplanıp tek merkezden yönetim şekliyle müracaat eden vatandaşlara hizmet başlamıştır. Sonra bu konuda hizmet veren Med-Line firmasından hizmet satın alma şekliyle çalışmaya devam edilmiştir. 2019’dan itibaren ise Belde A.Ş. üzerinden bu hizmet yürütülmektedir.

Taşıma ambulans hizmetlerinden yararlanabilmek için belirli ölçüler vardır. Bunlardan biri kişinin yatalak ama acil tıbbi ihtiyacı olmamasıdır. Tıbbi ihtiyacı olan durumlarda 112 ambulans sistemine müracaat edilmelidir. Tedavisi bitmiş fakat özel arabayla evine gitmesi zor olaninsanlar, diyaliz hastaları, tedavi için hastanelerde uygulama ihtiyacı olan kronik ve yatalak hastalar bu hizmetten yararlanmaktadırlar. Bu ve benzeri durumda olan insanlarımız 444 11 41 veya 153 nolu telefon aracılığıyla hizmet ihtiyaçlarını bildirerek bu hizmetten yararlanmaktadırlar.

Tabii ki vatandaşlarımızın bundan istifade edebilmeleri için sağlık kurumundaki randevu ve işlemlerini tamamlamış olmaları ve bir gün önceden ilgili birimden teyit almaları gerekmektedir.

Taşıma ambulans hizmetiyle ortalama ayda 3200 vatandaşımızın işi görülmektedir. 2022 yılında toplam 45 bin insanımız bu hizmetten yararlanmıştır. Taşıma ambulans hizmeti Kocaeli ili içinde bir ücret alınmadan yapılmaktadır. İl dışına gidişlerde ise belediye meclisinin belirlediği bir ücret alınmaktadır. Bu ambulans hizmeti Gölcük, Karamürsel, Başiskele, Gebze ve İzmit’te ki istasyonlarda konuşlanan ve tek merkezden yönetilerek sürdürülmektedir. Bu ambulanslarımız ayrıca yazın sahil bölgelerinde çalışan cankurtaranlar ile irtibatlıdırlar. Ayrıca şehrimizdeki muhtelif toplantı ve etkinliklerde yardımcı sağlık hizmeti vermek üzere sorumluluk almakta ve insanımıza güven vermektedirler.

Engelsiz taksi hizmeti: Şehrimizde yaşayan engelli insanlarımızın öncelikle sağlık sorunlarında ayrıca bir yerden bir yere gitme ihtiyacı durumunda yine alo 153 ila ulaşabildikleri bir hizmet imkânıdır. Engelli insanlarımızın tekerlekli araçları ile indirilip bindirilebildiği mekanizmaları da olan 15 adet özel araç ile bu hizmet yürütülmektedir. Bu çalışma ile 2022 yılında 15.499 hizmet yerine getirilerek vatandaşlarımızın ihtiyaçları giderilmiştir. Benzeri bir hizmet ayrıca İzmit Belediyemizce de verilmeye başlamıştır. İlçe belediyelerimiz büyükşehir belediyesinin yapmakta olduğu hizmetler yerine farklı alanlarda ve uyumlu şekilde eksik kalan veya yapılamayan alanlarda çalışmalar yapmasının daha uygun olacağını yazmadan geçemeyeceğim. Örneğin İzmit Belediyemizin okul öncesi eğitimine daha çok destek, mahalle kütüphanelerinin artırılması gibi…

Evde bakım hizmeti:

Sağlıkta kalın. (devam edecek)

İman Ve Namus Kıratları(!)

Yakın geçmişte Komünizm geliyor yaygarasıyla Türkiye’yi ürkütüp yarattığı Yeşil Kuşak İslami ile bizi Demir Perde’ye karşı bedava şövalye olarak kullanan Haçlı Batı, şimdide bir numaralı direnç noktası olabilecek değerleri yıkmak, Türkiye’nin omurgasını kırmak lazım. Omurga, Türkiye’yi farklı kılan ülkenin kurucu kadrosunun öngördüğü desteklediği Kemalist mirastır. Onu işe yaramaz hale sokmak gerekiyor.

Yöntem belli; Siyasi İslamı kullanarak ya da İslamı siyasi arenaya taşıyarak.

*

Bilindiği gibi Atatürk laikliği ‘’inançta körlüğe/dini darlığa’’ öncelik veren kafalar yüzünden getirmişti, Din ve Dünya işlerini ayırmak için, hür ve bağımsız, çağdaş düşünce sistemini gerçekleştirmek için‘’ Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir’’diyecekti ve kuracağı bağımsız Türk devletinde yüzünü Muasır Medeniyete çevirecekti.

*

İnanç körlüğü, ülkenin kuruluş normlarıyla ters düşen tek adama dayanan seçilmiş bir yönetimle özellikle ekonomik açıdan orta ve uzun vadeli stratejiler üretmeye fırsat bulamayan bir yönetim.  Sanırım rakiplerimizin istediği de biraz bu.

*

Hâlbuki millet olarak içtimai bünyemize kan kaybettiren nice maddi-manevi belaların, musibetlerin müptelasıyız. Hem içten hem dıştan kuşatılmış durumdayız. Siyasi ve ekonomik olarak uzun vadeli çalışmalara muhtacız; sürekli kısa nefesli olaylarla meşgul ediliyoruz.

*

Dini hayatımızın önemli bir bölümünün kuşatma altında olduğunun bilmem ki kaçımız ıstırabını duymak şartıyla farkındayız? Ranta yönelik Siyasallaşmış Cemaatler Tarikatlar işbaşında.

*

İslam’ın bütün değer hükümlerinin ancak sağlam bilinçli bir imanın üzerine tesis edilebileceğini nice tarihi tecrübeyle yaşamış olmamıza rağmen; hâlâ bu konularda ülfet ve ünsiyetten öteye geçmeyen kültür birikimleriyle iktifaya çalışmak nasıl bir gafletin, nasıl bir aymazlığının ifadesidir?

*

Siyasi iktidarları din adına yanıltarak devletin bütün birimlerine sızmış Türk düşmanı FETÖ denen bir cemaate yönetim kadrolarının kucak açması, birbirilerini beslemesi sonucu güçlenen bu ihanet çetesinin ülkeyi ele geçirme hamlesini birlikte yaşadık.

*

Nitekim iktidarın tutarsız ve ilkesiz davranışları sonucu FETÖ denen ihanet şebekesine milletin karşı durması gereken bir problem olması gerekirken, bilinen odaklarca ‘’Sen mi/ Ben mi(!)’’ çatışmasına indirgenerek düğümlenmek istenmiştir. Öyle ki yaşanan 15 Temmuz kanlı darbe girişimi sulandırılarak konunun vahametine gölge düşürülmeye çalışılmıştır.

*

İktidarın samimiyetinin test edildiği bu konuda henüz ülkemiz insanını dahi tümüyle ve istenen ölçüde bu büyük belaya karşı uyarabilmiş değiliz.

*

Millet-devlet el ele derken özellikle alınan yanlış politik kararlarla tıkanmış ekonomide orta ve uzun vadeli stratejiler geliştirmek zorundayız. Gündelik meselelerle yaka paça olmaya bir süreliğine de olsa ara vermemiz gerekiyor. Bu tedbir, en acil işimiz olsa gerek.

*

Yaşadığımız siyasal sosyal ve ekonomik problemlerden anlaşılan o ki;

Ülkenin ihtiyaç duyduğu yeniden tanımlanmış Demokratik Sisteme; diğer bir ifadeyle;

–Çoğulcu Demokrasi, Katılımcı Yönetim, Güçlü Meclis

–Kuvvetler Ayrılığı ve Güçlü Denetim

–Hukukun Üstünlüğü ve Tam Bağımsız, Tarafsız Yargı

–Devlette Liyakat

–İnsan Hakları ve Bireysel Özgürlükler, Güçlü Sosyal Devlet, Güçlü Sivil Toplum kuruluşları

–Özgür Basın

–Adil ve Özgür Seçimler

Aksatılmadan işlerliğe girmelidir.