18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 238

Fihriste

     Büyük bir kitap hükmünde olan kâinatı / evreni,

     Kim okumak istemez ki?

     Binbir cevabı içinde bulunduran böyle bir âlemi,

     Kim tanımak istemez ki?

     Her tarafını gezip görmeyi, her yöresinde bir süre kalmayı,

     Kim arzu etmez ki?

     Üstelik bunun için para pul da gerekmiyorsa,

     Böyle renkli bir seyahata kim çıkmak istemez ki?

     İşte ey meraklı, istekli ve binbir arzu yüklü;

     Madden küçük, mânen büyük azîz insan!

     Bütün bu meçhulleri açacak tüm anahtarlar;

     Sende mündemiç, sende mevcut!

     Tüm evren hazinelerinin kilitlerini açacak tılsımlı anahtarlar;

     Emrine âmâde.

     Çünkü kâinat, sende dürülmüş olarak bulunmakta;

     Hem de, maddî – mânevî bütün âlemler top-yekûn. Öyle ise,

   “Ey insan kendini küçük görme. Sende âlemler dürülmüştür.” diye Hz. Ali boşuna demedi.

     Yeter ki, ey insan kendini tanı, kendini bil ve senden istenilen ve beklenileni yapmaya çalış.

     Tüm engelleri yıkarak, kendinden kendine seyr-i sülûk denen seyahata hele bir çık.

     Taşa toprağa, ağaca yaprağa, canlı cansız; tabiat denen varlığa bürünen herşey;

     Esma-i Hüsna / Allah’ın Güzel İsimleri’nin birer minik minyatürü ve görünümü olarak;

     Bedeninde konuşlandırılmış müşahhas / somut örneklerini, kendinde gör.

     Bu görüş, bu seyir; büyük kâinatı görmekten, onda gezip tozmaktan başka bir şey değil.

     İşte ey insan! Sen Allah’ın Güzel İsimleri yani Esma-i Hüsna’nın görüntülerine bir FİHRİSTE.

     İlahî, kuşatıcı sıfatlarının bilinip fehmine / anlaşılmasına bir mikyas.

     Kevnî / yaratılış / oluş ilimlerini ve dış âlemdeki varlıkları anlamak için bir harita hükmündesin.  

     Ey Esma-i Hüsna’nın sayısız tecellîlerine FİHRİSTE olan insan! Bil ki:  

   “İnsan, milyonlarca tartı âletlerini ve fehim (anlayış) terazilerini müştemil (içeren)

     Bir makine gibidir.

     Bunlarla rahmet hazinesinin müddeharatı (birikimleri)

     Ve kenz-i hafi (gizli hazine) servetinin cevherleri tartılır.

     Öyle ki sadece dilinde, o dil sahibinin Cenab-ı Hakk’ın dakik nimetlerinin

     Envaını (çeşitlerini) hissetmesi için, yiyecekler sayısınca tartma cihazları bırakılmıştır.” 

     İşte insan; varlık piramidinin ortasında, tüm varlığı temsil eden bir mümessil.

     Üstelik, İlâhî emanetin hâmili / taşıyıcısı olduğu için,

     Hilâfet için seçilmiş, bu hususta üstün görülmüş ve mümtaz kılınmıştır.

   “Fatır-ı Hakîmin (hikmetle yaratıcı olan Allah’ın) senin vücudunda

     Bu havas ve hissiyatı (duygu ve hisleri) ve cihazları terkip etmesi,

     Ancak nimetlerinin envaını hissettirmek

     Ve esmasının (isimlerinin) tecellilerinin aksamını (kısımlarını) tattırmak içindir.

     Hayatının gayeleri ve hukuku, ancak onun isimlerinin tecelliyat eserlerini

     İzhar etmen (göstermen) ve o eserlerin garaibini (şaşılacak taraflarını)

     Mahlukat (yaratıklar) nazarlarında teşhir etmendir.

     İnsaniyetin ise, bu vazifeyi bilmendir.                                                                                                                                                 

     İslâmiyetin ise, bu mazhariyetin (bu zuhurun) iz’anında (şuur ve bilincinde) olmandır.”

           Ey insan sen neymişsin Ya Hû!

           Âlemler karşında edeple ser-fürû.

Siyasi Ahlak Yasası Ve Şengen Vizesi

“Siyasi Ahlak Yasası ile Şengen (Schengen) vizesi arasında ne alaka var?” diyebilirsiniz. Alakası olduğunu biraz sonra anlatacağım.

AB ülkelerine gitmek isteyen vatandaşlarımız haftalarca vize randevusu bekliyor. Randevu alabilenlerden yarısının vize talebi reddediliyor. Milletimizin aşağılandığı ve onurumuzun rencide edildiği bir süreçteyiz.

Öğrencisinden sanatçısına, iş adamından, esnafına her kesimden vatandaşımızın vize çilesini Türkiye’nin Siyasi Ahlak Yasası olmaması sebebiyle çektiğini biliyor muydunuz?

Hatta “Siyasi Ahlak Yasası” ile sığınmacılar sorunu, özgürlüklerimizin kısıtlanması ve devlet içine nüfuz etmiş çetelerin ihale, imar, rüşvet ve diğer yolsuzlukları arasında da doğrudan bir bağlantı olduğunu yetkili bir ağızdan dinledik.

Bu yetkili kişi Eski Başbakan ve halen Gelecek Partisi Genel Başkanı olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu.

****

Ahmet Davutoğlu, Fatih Altaylı’ya verdiği röportaj videoda, Başbakan olduğu döneme dair bakın neler anlattı:

“Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabul edilmesi için tamamlanması gereken (şu anda da bitmemiş) altı madde kalmıştı. Bunlardan en önemlisi Siyasi Ahlak Yasası idi. Diğerleri çok kolay yapılacak teknik iş birliği çalışmalarıydı. Terörle mücadele kapsamındaki bazı maddeleri de zamana yaymaya karar vermiştik.

Avrupa Birliği bize ‘siyasi ahlak yasası isteriz’ dedi. Çünkü bu Avrupa’daki şeffaflığın ana dokusu. Şeffaf olmayan bir sistemin Avrupa içine girmesi mümkün değil. Mesela Yunanistan’ın 2009 ekonomik krizinde yaşadığı problem istatistiklerinin şeffaf olmaması sebebiyle idi. Yani diyorlar ki, ‘siz bizim aramıza girecekseniz, verileriniz doğru olacak, bilgileriniz doğru olacak, süreçler belli olacak, yolsuzluk olmayacak.’

Ve aslında bunlar bizim değerlerimiz. Yani Batılılar bize bir değer empoze ediyor değil. Ya bu benim değerim.

Yerleşmiş, yolsuzluklarla artık bir network (ağ) oluşturmuş ekonomi- politik bir yapı vardı. Siyasetçiler ihalelere bulaşmış, herkes iç içe geçmiş. Ben bunu bir neşterle kırmak istedim. Bu neşterin adı ‘siyasi ahlak yasası’ idi. Ve bu aynı zamanda AB -Türkiye müzakerelerinin ana şartlarından biri idi.

‘Uygulamaya girmeden biz size serbest vize veremeyiz’ dediler. Dünyaya uyguladıkları da bu. Benim için de bu bir dayatma değil, benim istediğim de bir şeyi söylüyorsa “batı dayatıyor” diyemeyiz.

22 Nisan’da (2016) Siyasi Ahlak Yasasını Meclis’e gönderdik. Lütfü Elvan Başbakan yardımcısı olarak bunlardan sorumlu idi. ‘Cumhurbaşkanımıza da bilgi verelim’ dedim, ben de bilgi verdim. Fakat o andan itibaren ipler koptu.

Çünkü, ‘Siyasi Ahlak Yasası’ paketinin içinde İmar Yasası ve İhale Yasasının revize edilmesi, Siyasetin Finansmanı Yasası, hediye yasağı da gelecekti. Bütün bunlarla ilgili paket geçtiğinde bir anda siyaseti çıkar için yapanların yolları kapanmış oluyordu.”

*******************************

Siyasi Ahlak Yasası Nasıl Engellendi?

Ahmet Davutoğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine, bu yasa çıkarsa “ilçe başkanı bile bulamazsın Ahmet Bey” dediğini de söyledi.

Devamında Başbakanlıktan ve AKP Genel Başkanlığından ayrılmasına sebep olanları şöyle açıkladı:

“Avrupa Birliği karşıtlarının düşmanlıklarının birisi özgürlükler diğeri siyasi ahlak.  Kulvarın ikisi birden bana karşı geldiler.  

29 Nisan yani (Siyasi Ahlak Yasası’nın Meclis’e gelmesinden) bir hafta sonra bana karşı imza toplandı, tesadüf müydü bu? Ben de zannediyordum ki bunları herkes savunuyor. Bir gün yurtdışından geldim baktım 50 MKYK üyesinin 47’si aleyhime imza atmış.

Çok net söylüyorum… Eğer engellenmeseydim, 30 Haziran (2016) günü Schengen Vize serbestisi bütün T.C. vatandaşlarına uygulanacaktı. Siyasi Ahlak Yasası devreye girecekti ve bugün karşı karşıya kaldığımız o rencide edici muamele de olmayacaktı Avrupa tarafında. Bugünkü çürümüş siyasi ahlak da olmayacaktı. Onların önünde ben bir engeldim.”

Ahmet Davutoğlu AKP Genel Başkanı ve Başbakan iken kendisini engel gören iki çete olduğunu söyledi.

Davutoğlu’na göre bunlardan ilki, serbest vize hakkını almış, Avrupa Birliği’nin içine girmiş bir Türkiye’de darbe olamayacağını düşünen “FETÖ çetesi.”

“Diğeri ise Pelikan Çetesi. Pelikan çetesini organize edenler de Ak Parti’nin içinde yolsuzluklara bulanmış… Bu iki çete Türkiye’nin kaderini etkiledi.”

“Parti içinde darbe yapıldı, hem siyasi ahlak yasası engellendi, yolsuzlukların önü açıldı.”

*******************************

Ahmet Davutoğlu’nun AKP’den Tasfiye Süreci

1 Kasım 2015 seçimine, Ak Parti Ahmet Davutoğlu’nun Genel Başkanlığında girdi. Bu seçimde AKP en büyük oy sayısı ve %49,5 ile en büyük oy oranına sahip olarak TBMM’de tek başına çoğunluğu aldı ve Davutoğlu Başbakan oldu.

29 Nisan 2016 tarihinde yapılan AK Parti MKYK’sında, Erdoğan’a yakın üyeler tarafından alınan kararla, genel başkanın “il ve ilçe başkanı atama yetkisi” MKYK’ya verildi.

1 Mayıs 2016’da “Pelikan dosyası” adlı internet sitesinde Davutoğlu’nun Erdoğan’a ihanet ettiği ve istifa etmesi gerektiği savunuldu. 4 Mayıs’ta Erdoğan ile Davutoğlu görüştü.

Davutoğlu, Başbakanlığının daha 6 ayı yeni dolduğunda, 5 Mayıs 2016 günü “4 yıllık sürenin daha kısa sürmesi benim tercihim değildir, zarurettir” şeklinde bir açıklama yaptı. 22 Mayıs 2016 tarihinde Başbakanlık görevinden resmen istifa etti. Ak Parti’yi yeni genel başkan seçimi yapması için Olağanüstü Büyük Kongre’ye çağırdı.

Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığından ayrılması, askerî darbe, gensoru ve seçim mağlubiyeti gibi bir sebep olmadan gerçekleşmiş olduğundan, siyasi tarihimizde benzeri görülmemiş bir olaydır.

Davutoğlu’nun dünya görüşü ve izlediği politikalara birçok eleştirim vardır. Fakat Siyasi Ahlak Yasası paketini çıkarma için gösterdiği çabaya saygı duyuyorum.

“Saray Darbesi” veya “Pelikan Darbesi” gibi isimlerle anılan olayın arka planında “Siyasi Ahlak Yasası” paketinin çıkmaması amacı varsa bu başarıya ulaşmıştır.

Siyasi Ahlak Yasası paketi kapsamındaki İmar Yasası ve İhale Yasasının revize edilmesi, Siyasetin Finansmanı Yasası, hediye yasağıgibi düzenlemelerin yapılamamış olması Türkiye’ye çok pahalıya mal oldu.

Kaynama

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, üstün vasıflı bir ilim adamı olduğu gibi velût bir yazardır. 1976 yılından günümüze kadar geçen zaman içerisinde pek çoğu yüksek hacimli olmak üzere 31 adet kitap telif ederek kültür hayatımıza kazandırmıştır. Kitaplaştırılması gereken dergi, gazete ve internet sitelerinde yayınlanmış makaleler ve inceleme yazıları dâhil edildiğinde eserlerinin sayısının 100’e yaklaşacağı muhakkaktır.

2023 yılında yayınlanan ‘Kaynama’ isimli 16,5 X 24 santim ölçülerinde 424 sayfalık eseri ‘Söz Başı’ başlıklı yazı ile başlıyor. Bu yazı, Frenklerin  ‘manifesto’ olarak andıkları ‘beyannâme’dir. Eseri ve yazarını en mükemmel şekilde tanıtıyor. Kısa bir bölüm, tamamı hakkında yeterli bilgiye sâhip olmak için yeterlidir:

Altmış küsur yıldan beri Türk dili, târihi, edebiyatı ve destanları üzerine çalışıyorum. Altmış küsur yıldan beri kendimi Türkçü olarak kabul ediyorum. Türkçülük ve Türkoloji benim ruhumda ve zihnimde iç içe girmiş kavramlar. Bir akademisyen olarak ilmî çalışmalarımda ne kadar objektif olmaya çalışırsam çalışayım, duygu ve düşünce dünyamı oluşturan Türkçülük fikriyatının tesirinden büsbütün kurtulabildiğimi söylemem zordur. Elinizde tuttuğunuz yazılarda da elbette bilimin gerektirdiği ölçülere uymaya çalıştım. Ele alınan konular zâten Türkoloji ile ilgiliydi ve bu konularda yapılacak bir akademik çalışma için ayrıca duyguları işe karıştırmaya ihtiyaç yoktu. Ben de öyle yapmaya çalıştım.

Kitaptaki bazı yazıları ise yarı akademik olarak nitelendirebilirim. Bilim adamları, halktan kopuk fildişi kulelerde yaşamıyorlar. Özellikle sosyal ilimlerle uğraşan akademisyenler çalışmalarının sonuçlarını popüler bir dil ve yöntemle de kamuoyuna ulaştırmak sorumluluğundadır. Yarı akademik yazılarım bu sorumluluğun gereği olarak yazılmıştır. Yazıların bir kısmı ise akademik olmayan düşünce yazılarıdır. Onlar da tabîi olarak benim mensup olduğum fikir sisteminin bendeki yansımalarıdır.

Kitap 4 bölümden oluşuyor:

1-Destan, târih ve milliyetçilik

2-Dil yazıları  

3-Bizim dünyamızdan

4-Geleceğe bakmak.

Dikkat çeken alt başlıklar şöyle sıralanabilir:

*Türklerin yaratılış efsânesi ve ilk atalar. *Bilge Tonyukuk hakkında değerlendirme. *Turan kavramı ve Turancılık. *Türk dünyasının birliği. *Türk Dünyâsı Birliği hayâl değildir. *İçine kapanan milliyetçilik. *Türk kelimesindeki çok anlamlılık. *Türk dili. *İlk ve ana Türkçe çağı.*Çeğatay Türkçesi. *Türkiye Türkolojisi üzerine kısa bir değerlendirme. *Dilin doğuşu ve evrimi: Basamak teorisi.   *Sadri Maksudi Arsal… *Atsız’ın Atatürk ve Cumhuriyet hakkındaki görüşleri. *Irkımızın Kahramanlarından Nejdet Sançar. *Emine Işınsu. *Hızırbek Gayretullah. *Çâresizliğin şiiri. *Türk-Macar edebî ilişkileri. *Geçmişten geleceğe Dünyâ ve hayat.

Bölüm başlıkları muhteva hakkında fikir veriyor. Her biri dikkatle okunmaya sezâ metinlerdir.

78 yıl önce kurulmuş bir komplo (mu?)’ başlıklı bölümde, olağanüstü bir fevkalâdelikten bahsediliyor. 7 Eylül 1944 târihinde başlayan ‘Irkçılık Turancılık Dâvâsı’nda yaşanan olaylar, 1939 yılında Sabahattin Ali* tarafından yazılan, 1940 yılında yayınlanan bir romanda anlatılmaktadır. Prof. Ercilasun îkaz ediyor: ‘Alıntılar, romanın sonraki yıllarda yapılan baskılarında değil ilk baskısında yer almaktadır.’

Romanın yazarı Sabahattin Ali’nin müneccim ve kâhin olmadığı biliniyor. O halde???? Yazdığı roman 5 yıl sonra niçin ve nasıl aynen yaşanıyor?

Prof. Ercilasun mantıklı yorumuyla okuyucuyu aydınlatıyor. (s: 339-343) .

Eser, Kırk Anbar gibi. Türk Dünyâsı ve Türklük âşıklarını duygulandıracak, valizini hazırlayıp  Altay, Bahçesaray, Buhara, Kaşgar, Kerkük, Ötüken, Semerkant, Tanrıdağları’nı ve Türklüğün diğer mekânlarını kapsayacak bir seyahatin tatlı hayâlini yaşatacak satırlarla dolu. Gidemeyenler de gitmiş gibi olacak.

Geçmişten Geleceğe Dünyâ ve Hayatı’ başlıklı bölüm, sıra dışı bir yazı. Ulaşımda, iletişimde, ev hayatında kullanılan araç ve âletlerin gelişmesi yıllar itibâriyle veriliyor. 388. sayfadan îtibâren gelecekteki gelişmeler hakkında ilgi çekici satırlar var:

50-60 yıl sonra kara taşımacılığı büyük ölçüde ortadan kalkacak. İnsanlar uçan otomobillerle ve jetpacklerle (sırt jetleriyle / roketleriyle = SIRTJET / SIRTROK) şehir içi ve şehirlerarası ulaşımlarını sağlayacaklar. Şehirler ve ülkeler arası toplu taşımada hızlı trenler, transatlantikler ve uçaklar kullanılmaya devam edecek; ancak uzaya çıkıp inecek roket uçaklar sâyesinde dünyanın en uzak yerlerine dahi bir iki saatte gidilecek. Şehirler ve ülkeler arası taşımacılıkta yeni bir sistem daha devreye girecek: Hyperloop (havasız tüp aracı = HATA / HATPAR). İnsanlar havasız tüpler içindeki kapsüllerde, ses hızına yakın bir hızla taşınacak. Sistemin tasarlayıcısı Elon Musk, Los Angeles – San Francisco arasını (643 km) yarım saate indirmeyi düşünüyor. Yani jet uçağından da hızlı… 50-60 yıl sonra dünyanın birçok yerinde hyperloop ağı kurulacağını tahmin edebiliriz. Kara taşımacılığının ortadan kalkması karayollarının da sonunu getirecek ve otoyollar tekrar yeşil alanlara dönüşecek. Buna karşılık şehirlerin birçok yerinde uçan otomobiller için pist alanları inşa edilecek. Büyük binaların tepeleri de pist olarak kullanılacak. Şehir içi yollar da büyük ölçüde kalkacak ve birçok yerde yürüyen şeritler kullanılacak.

Önce savaş teknolojisinde kullanılan dronelar (İHA’lar) hızla ticârî ve sivil hayata girmeye başladı. Bir yazılımla ve uzaktan kumanda ile yönetilerek uçabilen bu vızıltıların boyutları, hız ve mesâfeleri durmadan çeşitlendiriliyor Haberleşme ve fotoğrafçılıktan sağlık ve taşımacılığa kadar çeşitli alanlarda kullanılmaya başlanan veya kullanılması tasarlanan dronelar (vızıltılar) 50 yıl sonra cep telefonları gibi herkesin elinde olacak.

50 yıl sonra insanların bir kısmı uzayda, ayda ve deniz içinde kurulan şehirlerde yaşayacak; 100 yıl sonra bu tür şehirlerin ve buralarda yaşayanların sayısı artacak. Fakat yer üstünde yaşayanlara oranla bunların sayısı yine de çok az olacak. Yüzlerce yıl sonra hatırı sayılır bir nüfusun uzayda yaşayacağını tahmin edebiliriz.

21. yüzyılın ikinci yarısında birçok eşya ve özellikle elbiseler nanoteknoloji ürünü olacak. İnsan kıyafeti bugünküne göre bir hayli farklılaşacak. Nanoteknoloji tıpta ve beslenmede de birçok değişikliğe ve kolaylığa yol açacak. Nanoteknoloji dışında üretilen birçok hap da beslenmede kullanılacak ve insanlar sadece zevk için yemek yapıp sofra kuracaklar veya restoranlara gidecekler. 50 yıl sonra şişmanlık problemi de kalmayacak.

2010’larda başlamış olan 3D yazıcılar önümüzdeki 50 yılda hızla gelişecek ve birçok eşya, hatta yiyeceği insanlar oturdukları yerden bilgisayarla ısmarlayacaklar ve 3D yazıcılarından kâğıt çıktısını alır gibi alacaklar.

30-40 yıl sonra bütün görüntülü teknikler yerlerini holograma bırakacak Filmleri, YouTube’da seyrettiğimiz her şeyi yanı başımızdaki boşlukta, üç boyutlu olarak seyredeceğiz. Uzaktaki arkadaşlarımızın, yakınlarımızın hologramı önümüzde olacak ve yüz yüze görüşüyormuşuz gibi görüşeceğiz.

21. yüzyılın ikinci yarısında yazılı basın ve kitap da kalmayacaktır. Her türlü kitap, dergi, gazete ekranlarda olacaktır. Hem yazılı hem sözlü hem görüntülü olarak… Bilgisayarlara da parmaklarımızla değil sesimizle kumanda edeceğiz.

Ve nihâyet makine tercümesi. 21. yüzyılın sonuna doğru bütün büyük diller arasında yazılı ve sözlü makine tercümesi yapılır hâle gelecek. Ve anlaşmayı engellemeyecek kadar az hatâ ile… Herhangi bir dildeki metnin istenilen dile tercümesi bilgisayarda kısa zamanda insanların önünde olacak. Birbirinin dilini bilmeyen iki yabancı kulaklarına takılmış veya vücutlarının herhangi bir yerine iliştirilmiş tercüme makineleri aracılığıyla anında konuşup anlaşabilecekler. Söz gelişi biri Türkçe biri İngilizce kullanan iki insan, makinelerinin anında yaptığı tercüme ile belki kısa duraklamalarla, karşılıklı olarak konuşabilecekler. Makine tercümesindeki bu gelişme yabancı dil öğrenmeyi de büyük ölçüde ortadan kaldıracak. Yabancı diller ancak çok spesifik çalışma ve araştırmalar için öğrenilecek.

Yukarıda sıralanan gelişmeler elbette birçok aşamadan geçtikten sonra ortaya çıkacak. Bazılarında sıkıntılar ve ârızalar da yaşanacak. Ben saydığım alanların uzmanı değilim; dolayısıyla gelecekle ilgili tahminlerim, ilgili alanların uzmanları tarafından yapılacak tahminlere göre çok basit ve kabataslaktır. Ancak yukarıdan ve toplu bir bakış açısını yakaladığımı sanıyorum.

Yalnızca bilgilendiren değil, akıl ve zekâyı geliştiren, yeni ufuklar açan muhteşem bir kitap. Eski bir Türk atasözünü hatırlatıyor: ‘Biliyorsan öğret, bilmiyorsan öğren.’

İyi okumalar efendim. Teşekkürler Sayın Ercilâsun

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

AHMET BİCAN ERCİLASUN: 1943’te İzmir’de doğdu. 1962’de İzmir İmam Hatip Okulunu, 1963’te Edremit Lisesi’ni bitirdi. 1963-1967 arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. 1965-1967 yıllarında Ömer Lütfü Barkan’ın yönettiği Türk İktisat Târihi Enstitüsünde uzman olarak çalıştı. 1967’de Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Türk dili asistanı olarak göreve başladı. ‘Kars İli Ağızları – Ses Bilgisi’ adlı çalışmasıyla 1971’de doktor oldu. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdârî İlimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak tâyin edildi. 1972-1973’te askerlik görevini yaptı. 1976 Haziran’ı ile 1977 Ağustos’u arasında ABD’nin Seattle şehrindeki University of Washington’da misâfir araştırıcı olarak bulundu. ‘Kutadgu Bilig’de Fiil’ adlı teziyle 1979’da doçent oldu. 1983-1986 yıllarında ek görevle Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’nün başkanlığını yürüttü. Bu görevi sırasında Türk lehçeleri üzerine yüksek lisans ve doktora tezleri yönetmeye başladı. 1986’da Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde profesör olarak vazifelendirildi. Aynı yıl bu fakültede Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kurdu. 1986-1990 yıllarında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Müdürlüğü yaptı. 1990 sonlarında bir yıl süreyle Kültür Bakanlığında görevlendirildi; Türk Dünyası’ndan çağrılan akademisyenlerle birlikte Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü hazırladı. 1993’te Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü’nü kurdu. 21 Eylül 1993 – 06 Kasım 2000 târihleri arasında Türk Dil Kurumu başkanlığı yaptı. 2001 yılında Türkiye – Kırgızistan Manas Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi dekanı olarak görev yaptı. 2004-2005 öğretim yılında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Girne Amerikan Üniversitesinde bir yıl çalıştı. 2010 yılının Şubat ayında Gazi Üniversitesinden emekli oldu. Ahmet B. Ercilasun, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı, Azerbaycan Kültür Derneği ve Millî Düşünce Merkezi üyesidir. Kitap olarak yayımlanan eserleri şunlardır: *Arpaçay Köylerinden Derlemeler (Selahattin Olcay ve Ensar Aslan’la birlikte. *Bu günkü Türk Alfabeleri. *Kars İli Ağızları – Ses Bilgisi. *Kutadgu Bilig Grameri – Fiil. *Dilde Birlik. *Başlangıçtan 13 Yüzyıla Kadar Türk Nazım ve Nesri. *Uygur Halk Masalları (Şekür Turan’la birlikte). *Örneklerle Bugünkü Türk Alfabeleri. *Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri. *Moğolistan ve Çin Günlüğü. *Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü 1-2 (ortak çalışma) *Türk Dünyası Üzerine İncelemeler. *Türk Dili 1-4 (Leylâ Karahan’la birlikte). *Gülnar (Roman). *Başlangıçtan 20. Yüzyıla Türk Dili Târihi. *Beden-Beyin Akımı (Roman). *Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Grameri – Fiil – Basit Çekim (ortak) *Makaleler: Dil-Destan-Târih-Edebiyat. *Türk Lehçeleri Grameri (ortak). *Kâşgarlı Mahmud – Dîvânu Lugâti’t-Türk – Giriş-Metin-Çeviri-Notlar-Dizin. (Ziyat Akkoyunlu ile birlikte) *Türk’ün Kayıp Kitabı – Ulu Han Ata (roman). Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları. *Atsız – Türkçülüğün Mistik Önderi.  *Nehir Destan Oğuzname (Oğuz Bitig) *Dîvânu Lugât’t-Türk’teki Şiirler ve Atasözleri. *Türklük Bilimi Yazıları. *Türkçülük Yazıları. *Türk Dili Temel Kitabı – Herkes İçin Türk Dili. *Bengü İl Tuta Olurtaçı Sen – Köl Tigin-Bilge Kağan-Tunyukuk Anıtları. *Kaynaklarda Türk ve Türkçe. *Kara Kam.

—————————-

 *Sabahattin Ali (1907-1948): Önce Komünizm propagandası yapmaktan hüküm giydi. Atatürk’ü metheden bir şiir yazdığı için affedildi. Daha sonra devlet büyüklerine hakaret ettiği için cezalandırıldı. Bulgaristan’a sığınmak istedi. Sınırı geçinde kendisine rehberlik eden şahıs tarafından parasına tamahen öldürüldü. 

Ayrılık Gayrılık

0

     Kimilerinin, kendilerini ayrı gayrı görmesine hiç gerek yok.

     Çünkü din dil bir ise, millet birdir.

     Din bir ise, millet yine birdir.

   “Dini anladık ama, dil bir değil!” diyenlere deriz ki:

     Doğuşta olmasa bile oluşta, Türk Milleti’nin mensubu ve parçası olan herkesin; kullandığı isim ve kelimeler; herkesi Türk Milleti’nin bir ferdi yapmaya yetiyor da artıyor bile.

     Kaldı ki, Türkçe kabul ettiğimiz fakat gramer ve kök yönünden bilhassa Arapça Farsça menşe’ ve kaynaklı olan kelimelere bakıp da, kültürümüzün temel taşları hükmünde olan kelimeleri ayrı gayrı görmek; çok yersiz ve o nispette çok anlamsız bir husus.

     Ayşe’yi Fatma’yı, Hasan’ı Ali’yi, mekteb’i, kalem’i; aslen Türkçe değil diye nasıl atmaya kalkışabiliriz?

     Her dilde yabancı kaynaklı kelimeler vardır. Fakat o kelimeler; o dilin gramer / dilbilgisi kaideleri gereklerine göre kullanılmakta ve ancak o şekilde, o dilde yer almaktadır.

     Üstelik aynı lûgat mânâsıyla giren kelimelere; lügat mânâsı dışında; geldiği yerde, o dilde karşılığı olmayan, yepyeni ve alanlarca verilmiş olan ıstılâhî mânâlar kazandırılır ki, artık o kelimeler; yeni mânâlarıyla girdiği lisan ve dilin aslî mensûplarından sayılır.

     Türk Milleti ise, Arapça Farsça menşeli kelimelere, ayrıca öyle farklı anlamlar vermiş ve yüklemişdir ki, bu mânâlar; o kelimelerin alındığı dildeki asıllarında yoktur.

     Öyleyse asıllarıyla değil ama, yeni anlamlarıyla o kelimeler artık öp öz Türkçedir.

     Ve artık onlara yabancı kelimeler gözüyle bakılmaz ve bakılmamalı.

     Tıpkı İngiliz; pamuğu Mısır’dan alır ve ondan öyle kumaşlar üretir ki, artık o kumaşlar İngiliz kumaşı olarak adlandırılır. Hiçbir İngiliz o kumaşın ham maddesine bakarak o kumaşı dışlamaz. Şayet dışlarsa, Mısırlının; kendi pamuğundan üretilen İngiliz kumaşını sahiplenerek, ona Mısır kumaşı demesi gibi, çok yanlış bir durum ortaya çıkmış olur!

     Türkçemizdeki, aslen Türkçe olmayan kelimeler; aynı zamanda Arab’ın, Fars’ın ve diğer İslâm ülkesi insanlarının da müşterek olarak kullandığı kelimelerdir.

     Onlara yabancı kelimeler muamelesi yaptığımız takdirde, aslında hem kendi kültürümüzde yer alan, hem de diğer İslâm milletlerinin kullandığı ortak kelimelere yabancı kalarak; İslâm ülkeleri arasındaki rabıta ve bağların en önemlilerini, kendi ellerimizle kesmiş olmaz mıyız?

          Bu nasıl görüş, bu nasıl bir düşünce?

          Fecî âkıbeti ve sonucu görürüz, ancak düşünce!

          Basîret odur ki, olmadan önce, olacağı görür.

          Yoksa bu menhus bakış; milleti felâkete götürür!

          Ey arkadaş! Yol yakınken, aklını başına devşir

          Yoksa pusuda bekleyenler gecikmeden başına üşüşür!

          Kullandığımız kelimeler İslâm kültür belgeleri

          İslâm kardeşliğinin; somut mu somut dengeleri

          Aman dikkat! Ey doğru düşündüğünü sanan kardeş!

          Üzülürsün, kaybedersen kelimelerden sayısız manevî eş

          Müşterek kelimeler ortak tarihin canlı şahitleri.

          Müşterek tarihin aramızdaki ölmez belirtileri.

Millet

Aynı din,

Aynı dil,

Aynı millet içinde;

Değilsen eğer,

Verilmez sana;

Beklediğin değer.

Öyleyse,

İyice bir düşün.

Ne ayrısı,

Ne gayrısı,

Ne beyazı,

Ne sarısı,

Millet bir, beyazı akıyla.

Kim demiş: “Doğuşuna bakıla?”

Değer verilir mi hiç bu akıla?

Olunca Yaratan bir;

Olmaz mı yaratılan bir?

Bir de bağlanınca;

Aynı dine.

Ey ayrılıkçı!

Kendine gel kendine.

Hele bir de,

Konuşuluyorsa aynı dil;

Işık için arama,

Başka bir kandil.

Çünkü, bu  milletin;

Allahı bir.

Birliğe çomak sokanlara karşı;

Âhı bir.

Velhâsılı kelâm;

Din, dil bir ise,

Gerisi boş vesselam.

Çünkü millet;

Doğuştan ziyade, oluştan ibaret.

Maddesinden çok,

Mânâsındadır keramet.

Ey milletinden;

Gayrı gören kendini!

Anlamamıştır henüz;

Millet denen cevheri.

Aynı vatan, aynı dil, aynı dinde;

Gören kendini;

Daha dünyada iken,

Bulmuş olur,

Cennetlerin cennetini.

Prof. Dr.ABDÜLHÂKİM YÜCE ile Hz. MEVLÂNA’NIN ÂİLE İLE ALÂKALI GÖRÜŞLERİ Hakkında Konuştuk.

(Evlilikte denklik, denklik, ferâgat, geçim)

Oğuz Çetinoğlu: Mevlâna Hazretleri’nin tasavvufî konularla olan bağlantısı bilinir ve özellikle de semâ ile alakalı yönleri konuşulur. Oysaki o, hep halk arasında ve halkla berâber olmuş, halkın bütün meseleleri hakkında fikir beyanında bulunmuştur. Bunlardan biri de âiledir. Bu kanodaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Abdülhâkim Yüce: Haklısınız.   Onun halkla bütünleşmesi, sahih İslâm kültürünü ve yorumunu, hem de halkın örf ve âdetlerini eserlerine aktarmasını sağlamıştır. Âile müessesesi her devirde ciddî sarsıntılar yaşamıştır. Mevlâna, batılı ülkelerde de çok okunan bir mütefekkirdir. Âilevî meseleler, batılı toplumlarda dâimâ gündemde ve ön plandadır.

Batı ile aramızda elbette kültür farklılığımız var. Ancak cihanşümul prensiplerde insanlık ortaktır. Öyle ise, bu eserlerde bulunan âile ile ilgili bazı konulara dikkat çekmek önemlidir. Zira ortada bir problem var, ilgi ile okunan eserler var ve bu eserlerde adı geçen probleme çözüm önerileri bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Konuyu biraz açar mısınız?

Prof. Yüce: Yüce Yaratıcı bütün varlığı olduğu gibi insanı da erkek ve kadın adlarıyla çift yaratmıştır.

Her şeyi çift yarattık ki düşünüp ders alasınız.’  (Zâriyât, 51/49) âyeti, bu gerçeği ifâde etmektedir. Öyle ki, zerrelerden kürelere, oradan sistem ve galaksilere kadar her yerde ve her şeyde bu gerçeği görmek mümkündür. İnsanlar ve hayvanlar çift çift olarak yaratılmıştır. Bitkilerin yaratılışı da aynı şekildedir. ‘Ne yücedir O Allah ki, toprağın bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeyleri hep çift yaratmıştır.’ (Yasin, 36/36) buyrularak daha önce icmâlî olarak verilen ‘çift yarattık‘ sözü, burada biraz daha tafsil edilmiştir (geniş açıklanmıştır). Bu âyette evvelâ her şeyin çift yaratıldığına dikkat çekilmiş, sonra da yerin bitirdiği, ot, çiçek, ağaç vs. gibi varlıkların hepsi dişi ve erkek olmak üzere bu umûmi kanunun şümulüne dâhil oldukları vurgulanmıştır.

Allah her şeyi çift yaratmakla kalmamış, birini değerine hem muhtaç, hem de müştak (özleyen hasretini çeken) yaratmıştır. Bir atomda bir birlerine muhtaç ve birbirlerini çeken parçacıklar yarattığı gibi, semada dev gezegenleri de bir birbirine muhtaç ve birbirlerini çeken özellikte yaratmıştır. Çift yaratılan insan da yani kadın ve erkekten her biri de diğerine muhtaç ve müştaktır; biri diğerini cezp etmektedir. Öyle ise biri diğerinden müstağni (ihtiyacı olmaksızın) yaşayamaz.  Biri diğerinden üstün de değildir. Ancak bütün varlıkta olduğu gibi aralarında iş bölümü yapılmış ve tabiattaki gibi mükemmel bir düzen oluşturulmuştur. Ne zaman ki insan eli bu düzene karıştı ve keyfi uygulamalar başladı, o zaman da maalesef günümüzde olduğu gibi, düzen bozuldu.

Çetinoğlu Mevlâna bu konuda ne diyor?

Prof. Yüce: Diyor ki: ‘Âlemde her cüz’ muhakkak kendi çiftini ister. Kehrüba (kıymetli bir taş) nasıl saman çöpünü çekerse her cüz’ muhakkak kendi çiftini çeker.

Gökyüzü yere ‘Merhaba’ der

Demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle öyleyim

 Gökyüzü aklen erkektir, yer kadın. Onun verdiğini bu besler yetiştirir.

Yerin harâreti kalmadı mı gök harâret yollar, rutubeti bitti mi rutubet verir.…

Bu yeryüzü, hanımlıklar etmekte, doğurduğu çocukları emzirip yetiştirmektedir.

Şu halde yerle göğün de aklı var, böyle bil. Çünkü akıllıların işlerini işliyorlar.…

Yer olmasa güller, erguvanlar nasıl biter, gökyüzünün suyu, harâreti olmasa yerden ne hâsıl olur? Dişinin erkeğe meyli ikisinin de işi tamamlansın diyedir

Bu birlikte âlem baka bulsun diye Allah erkekle kadına da birbirlerine karşı meyil verdi.…

Gece de böylece gündüzle sarmaş dolaş olmuştur. Geceyle gündüz görünüşte birbirine aykırıdır, fakat hakikatte birdir.

Çetinoğlu: Mevlâna Hazretleri evlilik hakkında ne diyor?

Prof. Yüce: Başlangıçta söylediğim gibi Allah insanları çift yaratmış ve ‘biri diğerinin eşi’ anlamında ‘zevceyn’ diyerek âdeta evliliğe teşvik etmiştir. İlâhî vahyi insanlara ulaştıran son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) de evliliği teşvik etmiş ve kendisi de evlenmiştir.

İnsanlar ilk günden beri, zarûrî birçok şeye gösterdikleri hassasiyetlerden daha fazlasını bu konuda göstermişler ve evliliği insanlığın ortak sünneti hâline getirmişlerdir.

Buna rağmen her fert için evliliğin dinî bir gereklilik (farz) olduğu hükmü verilmiş değildir. Bu arada târih boyunca, sayıları az da olsa, evlenmeyen kişilere rastlanmış; evlenmemeyi sistemleştirerek hayat tarzı hâline getiren râhipler ve benzerleri ise hayatla çeliştikleri için tenkit edilmişlerdir.

Çetinoğlu: Kimilerine göre evlilikte bir takım problemlerle karşılaşmak söz konusudur…

Prof. Yüce: Doğrudur. Evlilik berâberinde bir dizi sorumluluk ve ağır yük getirmektedir. Dolayısıyla hakkıyla bir evlilik herkes için mümkün olmayabilir. Kul hakkı, helal kazanç, çocuk terbiyesi ve benzeri âilevî mükellefiyetleri gereğine uygun yerine getiremeyeceğini düşünen bazı kişilerin evlilik konusunda rahat davranmadıkları bilinmektedir. Efendimiz (s.a.s.) de bu mükellefiyetlere gücü yetmeyenlere oruç tutma, az yeme, yoğun bir ibâdet hayatı vb. tedbirlere mürâcaat etmelerini tavsiye etmiştir.

Çetinoğlu: İslâmiyet’in bu hükümlerine Mevlâna’nın katkıları var mı?

Prof. Yüce: Var. İslâm kültürü ve insanlığın ortak değerleriyle beslenen Mevlâna da konuyu aynı çizgide ele almakta ve şöyle demektedir: ‘Peygamber (s.a.s.)’in yolu, kıskançlığı törpüleme (def’etme) zahmetini içerdiği, kadının yeme, giyme vb. isteklerine ve rencide edici söz ve davranışlarına katlanma zorluğunu taşıdığı için meşakkatli yoldur. Ama ancak bu yolla Muhammedî alâmet ortaya çıkar. İsa (a.s.)’ın yolu ise mücâhede çalışma, didinme) ve halvet (çevre ile her türlü ilişkiyi kesmek) şehvetten kaçınmaktır. Mademki Muhammed’in yoluna gidemiyorsun bari İsa’nın yoluna git ki büsbütün mahrum olmayasın.  Öyle ise ya evlenmeli veya engin bir ibâdet ve zühd hayatı yaşanmalı; üçüncü bir yol tercih etmek şehvete mağlubiyeti beraberinde getirecektir ki o da şeytanın ağına düşmek demektir.

Çetinoğlu: Mevlâna şehvet konusunda neler söylüyor?

Prof. Yüce: Mevlâna, şehvet konusunu uzun uzun anlattıktan sonra sözünü şöyle bağlıyor: ‘Evlilik, (şeytanın ağına düşmemek için) ‘lâhavle’ çekmeye benzer; mademki yeme-içmeye düşkünsün vakit geçirmeden evlen de şehvet seni belâya düşürmesin. Aksi takdirde bil ki kedi gelir, yağlı kuyruğu kapar.

Çetinoğlu: Evliliğin temel prensipleri hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Yüce: Peygamber Efendimiz; ‘Bana dünyadan üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadınlar ve gözümün nûru olan namaz.’ Buyurmuş.

Evlilik, sâdece bir kadın ve erkeğin nikâhlanıp yuva kurması değildir; o aynı zamanda birçok kişiden oluşan iki âilenin akrabalık bağlarıyla birbirlerine bağlanmaları, bâzen birbirlerinden sorumlu olmaları, aynı tasa ve sevinci paylaşmaları, ortak veya sık sık çakışan bir hayat yaşamaları ve birbirleri yüzünden değer veya değersizlik kazanmaları demektir. Öyle ise evlilikte sâdece kız ve erkeğin bu işe karar vermeleri yeterli değildir. Âilelerin, özellikle de kız tarafının onayı alınmalıdır. Zîra ortaya çıkacak yeni durum onları da yakından ilgilendirmektedir. İşte evlilikten söz eden İslâmî eserlerde, özellikle de fıkıh kitaplarında dile getirilen denklik (küfüv) konusu bu meseleyi işlemektedir.

Çetinoğlu: Hangi meseleye hangi çözümler getiriliyor?

Prof. Yüce: Denklik, evlenecek kız ve erkeğin din, ahlâk, karakter, soy, fizik, yaş, servet ve meslek gibi konularda mümkün mertebe birbirine yakın değerler taşıması demektir. İslâm hukukunda denklikten maksat, evlenecek eşler arasında dînî, ekonomik ve sosyal seviye bakımından yakınlık ve denklik bulunmasıdır. Bu denkliğin, hem çiftler arasında, hem de yeni akrabalar arasında saâdet, huzur ve sevgiye vesile olacağı düşünülmüştür. Görüş farklılıkları olmakla birlikte, denklik konusuna, nikâhı bozma yetkisini kızın velisine verecek kadar önem atfedilmiştir. Dikkat edilirse denklik, erkeğin değil, kadının menfaatine yönelik bir haktır. Öyle ise evlilikte denklik, kadınlar için erkekte aranır. Yâni bir erkeğin, evleneceği kadına, din, ahlâk, meslek ve zenginlik gibi niteliklerde denk durumda bulunması gerekir ki, bu durum kadını korumak içindir. Zîra denkliğin olmamasından doğacak sıkıntılar daha çok kadını ve onun akrabalarını etkileyecektir. Denklik aynı zamanda huzur ve saâdetin de olmasa olmazıdır. Nitekim Efendimiz de ‘Kadınları denkleriyle evlendirin, onları velileri evlendirsin…’ buyurmuştur.

Çetinoğlu: Mevlâna’nın bu konuda görüşlerini lütfeder misiniz?

Prof. Yücel: Mevlâna da kadın-erkek denkliğine vurgu yapar ve güzel benzetmelerle konuyu şöyle işler: ‘Eşlerin birbirine benzemesi lâzım; ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak! Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar gelirse ikisi de işe yaramaz.’ ‘Ormandaki aslana kurdun eş olduğunu hiç gördün mü?’ ‘Bir gözü bomboş, öbürü tıka basa dolu olsa hurç devenin üstünde doğru duramaz.’ ‘Kapının bir kanadı tahtadan, öbürü fildişinden… böyle şey olur mu hiç? ‘Nikâhta iki çiftin birbirine eşit ve denk olması lâzım, yoksa iş bozulur, geçim olmaz.’

Çetinoğlu: Evlilikte bâzı tercihler de söz konusu olmalı…

Prof. Yüce: Âile saâdeti için evlenilecek kızın bakire olması öteden beri ve hemen her toplumda üzerinde durulan bir husustur. Elbette belli bir yaştan sonra veya bazı şartlardan ötürü dul insanla da evlenilebilir. Hatta bâzı çevrelerde dul kalmış kadınların evlenmelerine iyi gözle bakılmamasının yanlışlığına da işâret edilmelidir.

Gelişmiş ülkelerde evlilik öncesi cinsel hayatın yol açtığı tahribatın boyutları büyük olmalı ki, şu türden haberler basına düşmeye başladı: Gelişmişler liginde dini en çok önemseyen ülke olan ABD’nin muhafazakâr Hıristiyanları, öbür ligdeki ülkelerde bile zor rastlanacak yeni bir gelenek îcat etti: Küçük kızlar için bekâret yemini baloları… Düğün atmosferinde düzenlenen  ‘iffet baloları’nda, on dört yaşına girmiş kız çocukları babaları önünde, evlenene kadar bâkire kalacaklarına dâir yemin ediyor.

Bir yıl içinde çoğu Amerika’nın güney ve orta batı bölgelerinde olmak üzere 1400 iffet balosu düzenlenmiş. Sonraki yıllarda sayının ikiye katlanması bekleniyor. Balolarda düğünlerde olan her şey var. Smokini içinde gururlu baba, beyaz katlı pasta, limuzinler ve yemin töreni. Fakat dâmat yok ve uzun elbiseli genç kız da gelin değil. Baba, kızının bekâret yeminine karşılık, evladının iffetini korumak için lekesiz bir hayat süreceğine dâir sözleşme imzalıyor. Sonra baba kızına bekâret yüzüğü veya iffet bileziği adları verilen mücevher takıyor ki, kızı da gerdek gecesi bekâretinin simgesi olarak bunları kocasına teslim edebilsin…

Çetinoğlu: Mevlâna bu konuda fikir beyan etmiş mi?

Pof. Yüce: Var. Kendisini deli gösteren bir velinin sözlerini aktararak meseleyi anlatıyor: Dünyâda üç türlü kadın vardır, ikisi zahmet ve mihnetten ibârettir, birisi dâimî bir hazinedir. Onu alırsan tamamıyla senin olur. İkincisinin yarısı senin olur, yarısı senden ayrı kalır. Üçüncüsü ise hiç sana yâr olmaz. Bâkire, tamamıyla sana mal olur, gamdan kurtulursun. Yarısı senin olan ise duldur.

Çetinoğlu: Âilede geçim, bir başka ifâde ile karşılıklı anlayış da önemli…

Prof. Yüce: Âilede saâdet ve huzurun yakalanması ve bunların bir ömür devam ettirilebilmesi evliliğin esaslarındandır. Hem Kur’ân-ı Kerîm, hem hadis-i şerifler hem de hayat tecrübelerinin imbikten geçirilmiş şekli olan ahlâk ve adâb-ı muâşeret kitapları bu konu üzerinde durmaktadır.

Âile saâdetinin birçok unsuru bulunmaktadır, ancak güzel geçim bunlar arasında hep birinci sırada zikredilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, eşler arasında güzel geçim saâdet için olması gereken diğer unsurların zeminini hazırlamaktadır.

Aksi durum, yâni güzel geçimin olmadığı yerde diğer unsurlar âdeta ruhsuz kalacaklarından yetersiz olacaklardır. Öyle ise ‘güzel geçim âile saâdet ve huzurunun ruhudur’ denilebilir.

Güzel geçim, değişik târihî, sosyal, psikolojik ve fizikî sebeplerden ötürü daha çok erkekten beklenir; oturduğu zemin ise güzel ahlâktır. Kadının da güzel ahlâklı olması hem işi kolaylaştırır hem de saâdet ve huzur seviyesini yükseltir. Güzel ahlâkın âile saâdetindeki önemine Mevlâna erkeği merkeze alarak, şöyle değinir: ‘Hz. Peygamber buyurdu ki: Kadın, akıllı kişilere ve gönül ehline fazlasıyla galip olur. Fakat câhiller kadına galip gelirler. Çünkü onlar, sert ve kaba muamelelidir’.

Prof. Dr. ABDULHÂKİM YÜCE 1962 doğumlu olan Abdulhâkim Yüce, 1986’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. İki yıl boyunca, alanında araştırma yapmak gayesiyle görev almayıp, özel dersler aldı ve ilmî araştırmalar yaptı. 1988 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doktora çalışmalarına ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde vaizlik görevine başladı. Başkanlığın görevlendirmesiyle, Almanya’nın Köln ve Fransa’nın Paris şehirlerinde belli sürelerle görev yaptı. 1992’de, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Tasavvuf Anabilim Dalı’na, asistan olarak tâyin edildi.  Aynı yıl, ‘Razî’nin Mefatîhu’l Gayb Adlı Tefsiri’nin İşârî Yönü’ başlıklı tezini bitirerek, alanında doktor oldu. 1993 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalına Yar. Doç. Dr. olarak göreve başladı. 1997’de Doçent, 2003’te Profesör oldu. İngilizce ve Arapça bilen Yüce, hâlen bu görevine devam etmektedir. Yayınlanmış kitaplarından bâzıları: *Razi’nin Tefsirinde Tasavvuf: Nil Yayınları, 1996. *Kalb Hayatı (Muhâsibî’den çeviri): Işık Yayınları, 1997.  *Gece İbâdeti: Işık Yayınları, 1999. *Şehitlik ve Şehitlerin Hayatı: Kaynak Kitaplığı, 2001. *Tasavvuf ve Bid’at: Nil Yayınları, 2001.*Konuşma Sanatı ve Hitâbet: Işık Yayınları. *İtikâf: Işık Yayınları. *Bizim Yuvamız: Işık Yayınları. *Tesbihât: Işık Yayınları. *Efendimizin Bir Günü: Işık Yayınları. 

Hayat Pahalılığı, Kıbrıs Konusunu Unutturmamalıdır…

       Ülkemizdeki hayat pahalılığının geçim sıkıntısını giderek büyütmesi, milyonlarca işçi, memur ve emeklinin her geçen gün gelen zamlar altında ezilmesi, sağlıktan eğitime, ticaretten turizme kısacası yaşam mücadelesi verilen her kesimde büyük sarsıntılar yarattı. Pek çok iş yeri kepenk kapattı. İnsanlar geçim sıkıntısı karşısında ne yapacağını şaşırmış durumda.

      Üstüne üstlük paramızın dolar ve avro karşısında her geçen gün biraz daha değer kaybetmesi, akaryakıt fiyatlarına yapılan büyük zamların iğneden ipliğe her şeye yeni bir zam olarak yansıması yaşam mücadelesi veren milyonları adeta nefes alamaz hale getirdi.

      Giderek güçleşen bu hayat şartlarına tepki veren halkımızın sesi olması gereken muhalefet partilerinin cumhurbaşkanlığı seçimi yenilgisi sonrasında neler yaşadıkları ortada.

      Üstüne üstlük bir de ana muhalefet partisinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yenilgisiyle başlayan yapısal değişim hamlelerinin yanı sıra parti genel başkanlığı değişikliğinin de gündeme gelmesi; ülkemizin politik konularını da sadece şu iki şeye kilitledi.

      Hayat pahalılığı ve muhalefet partisinin yapısal değişimi…

      İç politikada yukarıda özetlediğim konular yaşanırken ülkemizin dış politikasının en önemli konularından biri olan Kıbrıs konusunu adeta unutuldu, konuşulmaz oldu!

     2017 yılında Crans Montana da taraflar arasında yapılan son görüşmede Türk tarafının yapmış olduğu tüm önerileri ret eden Rum ve Yunan ikilisinin masadan kalkmasıyla birlikte 1968 yılından beri konuşulan ‘’federasyon çözümü’’ de bir daha masaya gelmemek üzere kalkmış oldu.

    Pekiyi aradan geçen 6 yıl boyunca adada neler oldu? Ne yaşandı?

    Kıbrıs’ta ne yazık ki değişine hiç bir şey yoktur!

    Ada 1974 sonrasında nasılsa şimdi de odur.

    Kuzeyinde Türkiye dışında hiçbir ülkenin tanımadığı KKTC…

    Güneyinde uluslararası arenada Kıbrıs’ın yasal hükümeti olarak tanınan Rum kesimi! Hem de AB üyesi…

    Ve adanın yarı buçuğunu temsil eden Rum tarafı o küçücük yapısıyla Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine engel olmaya devam etmektedir.

    GKRY ( güney Kıbrıs Rum yönetimi ) sadece Türkiye’nin Avrupa’ya üyelik sürecini mi engellemektedir? Tabii ki hayır!

    Mavi vatan dediğimiz Akdeniz’deki enerji yataklarının münhasır bölgelerimizdeki milyarlarca metreküp doğal gaz ve petrol rezervlerinde hakkımız olanı engellemek için Yunanistan’la birlikte bölge ülkeleriyle iş birliği yapmanın yanı sıra ABD ve diğer dünya devlerini de konuya dâhil ederek ülkemizin önünü kesmeye, sondaj çalışmaları ile bölgede üstünlük sağlamaya çalışmaktadır.

     Rum tarafı sadece bunları mı yapmaktadır? Ya KKTC de yaşayan kardeşlerimize uyguladıkları insanlık dışı ambargolara ne demek gerekir?

    Sıralayalım:

    Adanın kuzeyine Türkiye hariç hiçbir yabancı ülkeden uçak inemez, limanlarına yabancı bandıralı gemi uğrayamaz,  dolayısıyla turist de gelemez!

    Adanın kuzeyinden ne hava yolu, ne de deniz yolu ile KKTC de üretilen hiç bir şey ihraç edilemez, aynı zamanda Türkiye’den gelenler hariç hiçbir mal da bu bölgeye gelemez!

    Adanın kuzeyinde kurulu KKTC’ni devletini temsilen herhangi bir spor takımı Türkiye hariç hiçbir uluslararası müsabakaya katılamaz, yine Türkiye hariç ( eskiden de olsa bazı takımlarımız adaya gelip KKTC takımları ile futbol karşılaşması yapıyorlardı. Ancak yıllar var ki uluslararası federasyonlar buna müsaade etmemektedirler.) diğer ülkeleri temsil eden spor takımları adanın kuzeyinde müsabaka yapamaz.

     Adanın kuzeyinde uluslararası sanat alanında tanınmış bir ünlü KKTC’de herhangi bir konser veremez, sergi açamaz vd konularda faaliyet gösteremez. Eğer böyle bir girişimde bulunursa Rum tarafınca aforoz edilir, büyük bir tepki alırlar. 2010 yılında dünya starı; Julio İglesias’ın vereceği konseri nasıl iptal ettiği en çarpıcı örnektir. Ondan sonra da hiçbir dünya starı adanın kuzeyine gelmemiştir. Kısacası adanın kuzeyinde kurulu KKTC ye sadece Türkiye’nin ünlü sanatçıları gelir, konserlerini verir, bir hayli de yüklü para alıp dönerler.

     Rumların adanın kuzeyine uyguladıkları ambargolara baktığımızda turizmden ticarete; ulaşımdan sanata, müzikten spora her türlü faaliyetin onların kontrolü altında olduğu görülür.

    Bu arada Kıbrıs adasına yapılan tüm uluslararası yardımların sadece GKRY ne yapıldığı, daha da önemlisi ABD’nin Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunun bu yıl kaldırıldığı unutulmamalıdır!

    Bu haksızlıkları sorguladığınızda adanın kuzeyinde kurulu KKTC vatandaşlarının yaşam hakkının böylesine hak hukuk tanımaz uygulamalarla daha ne kadar süreceğini kestirmek güç değildir. Çünkü adadaki sorun çözülmediği sürece Rumların bu insanlık dışı uygulamaları devam edecektir.

    Pekiyi 1974’te uğruna Yunanistan’la savaşmayı dahi göze alıp, adada ki Rum-Yunan darbesine karşı çıkarak garantörlük hakkını kullanarak adaya çıkan, Kıbrıs Türk’ünü hürriyetine kavuşturan Türkiye bundan sonra ne yapacaktır.

    Bugüne değin Rumların onca ambargosuna karşın yapmış olduğu ekonomik yardımlarla ada Türklerinin yanında olan, onları hiçbir zaman yalnız bırakmayan Anavatanın bundan sonra yapacağı yegâne şey KKTC’nin uluslararası arenada tanınması yönünde atacağı adımlardır.

   Türkiye atacağı bu adımlarla sadece ada Türklerine uygulanan insanlık dışı ambargoları kırmakla kalmayacak, Akdeniz’de kurulan bu son Türk devletinin dünya devletlerince de tanınmasıyla birlikte mavi vatanda gücüne güç katacaktır.

Milliyetçiler Nasıl Birleşir?

14 Mayıs’ta yapılan seçimde kendisini “Türk Milliyetçisi” olarak tanımlayanların oy verdiği partilerin (MHP, İYİ Parti ve Zafer Partisi’nin) oy toplamı yüzde 23’ü aştı. Bunlara ilaveten yüzde 1 oy alan Büyük Birlik Partisi (BBP) de “milliyetçi / ülkücü” bir parti.

Bu sonuçlar dünyanın birçok yerinde olduğu gibi “Türkiye’de de milliyetçilik yükselişte” yorumlarına sebep olmakta.

Aslında bu değerlendirme pek doğru değil.

Çünkü eğer milliyetçi duyguların öne çıkması diyorsak bu partilerin dışındaki partilere oy veren vatandaşlarımızın da çoğu milliyetçi ve/veya Atatürkçüdür.

“Atatürk’ün en büyük Türk Milliyetçisi olduğunu” da dikkate alırsak toplumumuzdaki her üç kişiden ikisinin en azından duygusal olarak Türk Milliyetçisi olduğunu kabul edebiliriz.

AKP, ağır ekonomik tabloya rağmen, bu damardan girerek seçimi kazandı.

Kalan üçte birin içindeki siyasal İslamcı ve Kürtçü ideolojilere inananların vatan ve millet algısı farklıdır. Fakat belli konularda Türk Milliyetçileri ile ortak değerleri olan kitlelerdir.

MHP 1 Kasım 2015’teki genel seçimde yüzde 11 oy almıştı. Daha sonra MHP’den kopan bir grup İYİ Parti’yi kurdu. İYİ Parti’den ayrılan Ümit Özdağ ve arkadaşları da Zafer Partisi’ni kurdular.

Bu bölünmelerden sonra bu üç partinin toplam oy oranının yüzde 23’ü aşmış olması Milliyetçi/ Ülkücü camiada birtakım arayışlara sebep oluyor.

“Türk Milliyetçileri birleşirse iktidar adayı olabilirler” düşüncesini dillendirenler çoğalmaya başladı. Özellikle 60-70’li yaşlarda olup geçmişte ülkücü hareket içinde etkili olan bazı ağabeyler “böyle bir birleşme zemini bulunabilir mi?” diye arayışa girdiler.

*******************************

MHP, İyi Parti, Zafer Partisi ve BBP Birleşmesi

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin İYİ Parti’ye yönelik “yerel iktidarda komşu olalım” teklifi bahsettiğim “ağabeylerin” iyi niyetli arayışıyla alakası yok.

MHP’nin teklifi İYİ Parti içinden bir parça kopartma gayretinin taktik hamlesinden ibaret.

Türk Milliyetçilerinin güçlü bir iktidar olabilmesi için MHP, İYİ Parti, Zafer P. ve BBP’nin birleşmesi gerekli ve yeterli midir?

Diyelim ki gereklidir. Bu partiler birleşmiş olsalar, onlara oy verenlerin hepsi o çatının altında toplanırlar mı?

Bölündükçe büyüyen milliyetçi oy toplamında, partiler birleşince nasıl bir değişim olur. Artar mı, yerinde kalır mı veya eksilir mi?

Bu sorunun cevabı öncelikle birleşmenin daha geniş kitleleri kuşatacak bir kapsayıcı milliyetçilik anlayışı ve ciddi inandırıcı bir program çerçevesinde yapılabilmesine bağlı.

Çünkü halen MHP ve BBP seçmenleri daha çok kırsal karakterli ve muhafazakarlığı öne çıkan kitle. İYİ Parti ve Zafer P. ise seküler/ Atatürkçü/ milliyetçi olan şehirli ve kültürlü kesimden oy alıyor. Bu partilerin bölündükçe oylarının artması sosyolojik tabanlarının farklılaşmakta olmasından kaynaklanıyor.

MHP’ye oy veremeyen seküler, şehirli, kültürlü milliyetçiler İYİ Parti’ye, bu partide de aradığını bulamayanlar Zafer Partisi’ne oy verdiler.

Ak Parti içindeki milliyetçiler bu parti içinde umduklarını bulamadığında, daha çok MHP’ye oy verdikleri için MHP oyları yüzde 10 mertebesinden aşağı düşmedi.

Milliyetçiler farklı parti kimlikleriyle, farklı seçmen bloklarına arz çeşitliliği getirdiler. Tercih seçenekleri sundukları seçmenlerden bir kısmını kazandılar.

Bu partilere oy veren “milliyetçiler” partilerin liderlerinde gördükleri farklı özelliklere göre de tercih yapıyorlar.

Yani bu partilerin birleşmesinin başarılı olması için önce ortak bir program oluşturmaları ve geniş bir tabana birlikte hitap edebilmeleri gerekiyor. Ayrıca birleşme sonunda yönetimin kim/ kimlerde olacağı da önemli.

Bu sebeplerle birleşme çağrılarıyla yapay bir birliktelik oluşturmak yakın zamanda gerçekleşemez. Farz edelim ki böyle bir birleşme olsa bile, bana göre, milliyetçilerin toplam oy oranını eksiltecektir.

*******************************

“Milliyetçilerin Toplam Oy Oranı” Kavramı Sorunlu

“Milliyetçilerin toplam oy oranı” kavramının sorunlu olduğunu biliyorum. 

Çünkü Türkiye’nin “yönetim sistemi, ekonomi, hukuk, eğitim, dış politika, güvenlik” gibi bütün temel konularında MHP, AKP’nin politikalarına kayıtsız şartsız destek olmakta. “Devletin başına Devlet gelecek” sloganı bile terk edildi. “Türk Milliyetçiliğini ayakları altına alanların” iktidarını sürdürmeleri amaçları oldu.

Sığınmacı sorunu gibi temel, andımızın okullarda yeniden okutulması gibi sembolik konularda bile MHP varlığını gösterememekte. MHP’nin iktidar olma hedefi dahi yoktur.

Oysaki İYİ Parti bu konularda AKP+MHP ikilisinden çok farklı bir program ortaya koydu. Bu programı yürütmek üzere de liyakatli bir kadro oluşturdu. 6’lı Masa olarak hazırlanan “Ortak Mutabakat Metni” içinde İYİ Parti’nin katkısı çok büyük oldu. Seçim kaybedildiği için şimdi bu metin rafa kalkmış olsa da MHP ile İYİ Parti arasındaki görüş farkını buradan anlayabiliriz.

Zafer Partisi program olarak İYİ Parti’ye yakın olmakla beraber daha radikal milliyetçi söylemlerle etkili oluyor.

Şu an itibarıyla 4 milliyetçi partinin arasında tüzel kişilik olarak birliktelik mümkün görünmüyor.

Ama bu partilerden biri programı, kadroları ve lideri ile en geniş anlamdaki Türk Milliyetçilerine yani toplumun yüzde 60’ına hitap edecek bir performans gösterirse, tabanlar bu partide kendiliğinden birleşebilir. Bu parti büyürken diğerleri küçülerek hayatiyetini devam ettirmeye çalışır.

*******************************

Sivil Arayışlar

Milliyetçi partilerin tabanlarının duygusal ve fikri açıdan birleşmesi önemli. Milliyetçi seçmenin kafa karışıklığının giderilmesi lâzım.

Bunun için dağınık durumdaki milliyetçi/ ülkücülerin içinden sözü olanların, “Türk Milletinin hak ve menfaatlerini korumak ve kollamak niyetinde olan” milliyetçilerin ortak ilkeler tespit etmesi gerekiyor.

Bu konuda çalışmalar yapan Demokratik Değişim Hareketi’nin “Akıl, Bilim, Hukuk, Demokrasi” ilkelerini önceleyen tavrı bir örnek olabilir. Yeniden Aydınlanma Derneği de fikri açıdan başarılı çalışmalar yapıyor.

Ali Baykan’ın öncülük ettiği farklı bir örgütlenme çabası var. Burada “ülkücü hareket bünyesindeki mazisi ve donanımı sebebiyle itibar kazanmış isimlerden” oluşan bir grup oluşturulmak isteniyor. Bu ekibin “ORTAK AKIL ile ülkücüleri ilgilendiren tüm siyasi ve ideolojik konuları tartışıp, çoğunluk kararını gerekçeleriyle kamuoyuna duyurması” hedefleniyor.

Bu çabaları önemsiyorum. Bu tür sivil hareketlerin organizasyonu kolay değildir ama başarılı çalışmalar yapılabilmesini diliyorum.

Çünkü milliyetçi/ ülkücülerin birlik içinde ve kalıcı olması, Türkiye’nin sorunlarına -akıl ve bilim ışığında- güncel çözümler üretilebilmesine bağlı.