Gençler! Gençlik, hiç şüphesiz gidecek!
Nasıl ki, yaz güze ve kışa dönüşüyor!
Gündüz akşama ve geceye bürünüyor!
İşte bu kat’iyette, gençlik de, ihtiyarlık ve ölüme evrilecek!
Eğer bu fanî / geçici gençliği; namus ve dürüstlük doğrultusunda
Geçirdiğin takdirde, ebedî / bâkî ve kalıcı bir gençlik kazanacaksın!
Sizdeki gençlik; eğer meşru dairede kalmazsanız, zayi olacak!
Üstelik başınıza hem dünya, hem kabir, hem âhirette;
Kendi lezzetinden çok ziyade, belâ ve elemler getirecek.
Eğer İslâm terbiyesi ile o gençlik nimetine karşı, bir şükür olarak
İffet, namusluluk ve taat / ibadette sarfetsen;
O gençlik mânen bâki kalacak / kalıcı olacak;
Ebedî / sonsuz bir gençlik kazanmanı
sağlayacak.
Fakat hayat, eğer iman / inanç olmazsa,
Ya da Allah’ın buyruklarına isyan ile, o iman tesir etmezse,
Hayat, zahirî / görünüşte kısacık bir zevk ve lezzetle beraber,
Binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elem, hüzün ve keder verecek.
Çünkü insanda akıl ve fikir var.
Hayvanın aksine, şimdiki zamanla beraber, geçmiş ve gelecekle de,
Fıtrat ve yaratılışı gereği ilgilenir.
O zamanlardan da, hem elem, hem lezzet alabilir.
Eğer iman hayata hayat olsa, o zaman hem geçmiş, hem gelecek zamanlar;
İmanın nur ve ışığıyla aydınlanır.
Her ikisinden yararlanma, imkân dâhiline girer.
Gençler! Hayatın lezzet ve zevkini isterseniz;
Hayatınızı imanla hayatlandırınız,
Farzları yerine getirmekle ışıklandırıp süsleyiniz.
Ve tabii, günahlardan çekinmekle muhafaza edip koruyunuz.
Aziz gençler! Gençlik gidecek!
Sefahette gitmişse; hem dünyada, hem âhirette
Binler belâ ve elemler netice verdiğini
Ve öyle gençler ekseriyetle kötü alışkanlıkları yüzünden,
Aşırı gidişatları ve kurdukları vehimlerle düştükleri rahatsızlıklarla hastahanelere,
Taşkınlıklarıyla hapishane ve sefalethanelere
Veya mânevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere
Düşeceklerini anlamak isterseniz,
Hastahanelerden,
Hapishanelerden,
Kabristanlardan sorunuz.
Sevgili gençler!
Gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler.
His ve heves ise, kördür. Âkıbeti görmez.
Bir dirhem hâzır lezzeti,
İleride bir batman lezzete tercih eder.
Sevgili gençler!
Nasıl ki bu yaz ve güzün sonu kıştır.
Gençlik yazı, ihtiyarlık güzünün arkası da,
Bilin ki kabir ve berzah kışıdır.
GENÇLER !
Kocaeli Şehir Hastanemiz ( 3 )
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”
Kanuni Sultan Süleyman
Hastanemizin acil bölümüyle ilgili bilgilerde 7 gün 24 saat hizmetin sürdürüldüğünü
yazmıştım. Verilen bu hizmet ile kişinin sağlık sorunları giderilmiş ise iyileşmiş olarak geri
gönderilir. Aciliyeti olmayan ama ileri tetkik gerektiren bir durum var ise uygun polikliniğe gelmesi
yönünde bilgilendirilir. Ama kişinin durumu yatarak, tetkik ve tedavi gerektiriyorsa ilgili servisin
nöbetçisinin de onayı alınarak kişi o servise yatırılarak takibi sağlanır.
Bu hastanemiz üçüncü basamak sağlık kurumu olup aynı zamanda eğitim ve araştırma
hastanesidir. Derince Eğitim Araştırma Hastanemiz ikinci basamağa çekilmiş ve bu kadrolardaki
hekimlerimiz burada çalışmaya başlamışlardır. Bu özelliği ile bazı bölümleri hocası, uzman ve
asistan hekimleriyle sağlık hizmeti vermekte, ayrıca uzman hekim yetiştirmektedir.
Eğitim kliniği özelliği olan dahiliye ve kardiyoloji bölümleri girişimsel müdahaleler de
yapabilme özelliğiyle tıbbi hizmet imkan ve gücü oldukça yeterlidir. Derince hastanemizdeki
çalışma ve hizmetlerinden tanıdığımız Prof. Dr. Hüseyin Şaşkın başkanlığındaki kardiyovasküler
cerrahi bölümü de yer ve teknik imkanlarıyla birçok kalp damar ameliyatını yapıp takip edecek
özelliktedir. Yine Derince Hastanesi’nden tanıdığımız, şehrimizin yetiştirdiği Doç. Dr. Alper
Gültekin’in de içinde bulunduğu ortopedi ve travmatoloji kliniği eğitim ve hasta tedavi
hizmetlerini sürdürmektedir.
Önemli bir kalp sorunu olunca seksenli yıllarda aklımıza Amerika, İngiltere gibi ülkeler
gelirdi. Nitekim o yılların başbakanı Turgut Özal Amerika’da kalbinden baypas ameliyatı olmuştu.
Şimdi ise kalp hastalıkları ve birçok diğer hastalıklar için teşhis, tedavi ve ameliyatta ülkemiz ve de
Kocaeli’miz bilinen, müracaat edilen adreslerdendir .Tıp fakültemiz, şehir hastanemiz ve bazı özel
hastanelerimiz hem halkımıza hem de yurt dışından gelen ihtiyacı olan insanlara her alanda
güvenilir sağlık hizmeti verme imkan ve kadrolarına sahiptir. Geçen haftalarda bu
hastanemizde yaşanan şu olay bu bakımdan övünç verici özelliktedir. Ekibiyle bir kalp ameliyatı
yaptığı sırada rahatsızlanan Dr. Hüseyin Şaşkın kalp krizi ön teşhisiyle kardiyoloji bölümü
tarafından muayene edilmiş, yapılan anjiyo ile ve daha sonra takılan stentle takibe alınmıştır.
Yaptığı ameliyat ise ekibi tarafından tamamlanmış ve her ikisi de şifa ile taburcu edilmişlerdir.
İnmede çare erken müdahaledir. İnme beyne pıhtı atması ile olan bir hastalık halidir.
Ölümcül olabildiği gibi çoğunlukla bıraktığı sakatlık ile insan hayatı için önemli bir sağlık sorunu
olmaktadır. Bunlarda Embolektomi denilen yeni bir müdahale ilk altı saatte yapılabildiğinde ciddi
ve önemli bir tedavi imkanıdır. Bu müdahalenin Şehir hastanemizdeki Dr. Serhan Yıldırım ve ekibi
tarafından yapılıyor olması güven vericidir. Nöroloji kliniğimizde ayrıca elektronörofizyoloji yan dal
uzmanı ile EEG, EMG gibi teşhis imkanları da bulunmaktadır. Hocası ve 10 uzmanı ile bu
bölümümüz asistan doktorlarının da gelmesiyle hizmet imkanları çok daha yeterli hale gelecektir.
Bu bilgilendirme yazılarımız devam edecek olup sağlıklı olmanız, sağlık sorununuz
olduğunda ise hekim ve yer imkanlarının güvencesi içinde yaşamanız dileklerimle…
Not : Bu konulara ilgi duyuyorsanız devlet hastanemizde 1985-2005 yıllarından genel cerrah olarak
çalışan Ahmet Durukal’ın “Neşterden kaleme “ kitabını okumanızı tavsiye ederim.
Dr.H.İbrahim KAHRAMAN
ADALETİN KILICI
Hz. Ömer’in adaletiyle ün yapmış bir Halife olduğunu biliriz ilgili kaynaklardan. Yaşanmış onca fiillerden sadece iki örnek verelim:
Şikâyet üzere gelen bir Yahudi, arsasının bir bölümünü de içine alan yere cami yapıldığını söyler; Hz. Ömer’in cevabı nettir: ‘’Camiyi yıkın, ama adaleti yıkmayın.’’
Yine, arkadaşlarına, yanlış yapacak olursam ne yaparsınız, diye sorar. Sahabeden biri kılıcını göstererek ‘’Seni eğri kılıcımla doğrulturum.’’ Der. Aldığı cevaptan memnun kalan Ömer, Allah’a yüzlerce kez şükreder; yanlış yaptığında kendini uyaracak insanların var olduğunu görerek. İşte o kılıç bugün hukuktur.
Şimdi soralım; hangi İslam ülkesinde, herhangi bir yöneticiye bunu söyleyebilecek bir babayiğit çıkabilir? Velev ki çıktı diyelim, başına neler gelebileceğini bir düşünün…
*
Teokratik sistemle yönetilen Osmanlı Türk devletinin en parlak döneminde devletin yönetim şekline ‘’adaletin kılıcı mutlak hâkimdi’’.Yani’’ Mutlak/tavizsiz Hukuk Sistemi’’
*
Osmanlı yönetimine mührünü vuran yaşanmış bir örnekle konuyu taçlandıralım:
Cihan Padişahı Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un fethinden on yıl sonra Rum asıllı Mimar Atik Sinan’a, kubbesi Ayasofya’dan daha büyük bir cami yapması için emreder. Atik Sinan her ne kadar bu işe ‘’Emrin başım Üstüne’’ diyerek başlasa da yaptığı cami Fatih’in istediği ölçüde heybetli olmaz.
Fatih, yeni yapılan camiyi görünce ‘’Kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun…’’’emrine neden uyulmadığını sorar.
Ayasofya’dan daha küçük yapma zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.
Fatih, mimarın hem Ayasofya’yı özellikle kayırdığını düşündüğü için, hem de kendinden izin alınmadan böyle bir işe kalkıştığı için ‘’Mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi’’ emrini verir…
Kolu kesilen mimar Osmanlı adaletine güvenir ve ‘’İstanbul’u fetheden, fatihler fatihi, Padişah Fatih Sultan Mehmet’i mahkemeye verip hakkını aramak için Kadı Hızır Bey’e şikâyet eder.
*
Bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından atanmış, Osmanlı adaletini simgeleyen Kadı Hızır Bey, mimarı dinleyip dava açılması için haklı sebep olduğuna kanaat getirir ve Fatih Sultan Mehmet’in mahkeme edilmesine karar verir…
Fatih, mahkemeye gelir ve duruşma başlar. Fatih Sultan Mehmet Mahkeme olmadan kendi cezasını verdiği için suçlu bulunur ve kadı kararını açıklar:
‘’Padişahın mühür vurduğu sağ eli kesilecek’
*’.
Fatih Sultan Mehmet, karara tepkisiz kalır bir tek cümlesine bile karşı gelmez. Bunu duyan Mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve kadıya yalvararak şikâyetini geri çeker. Kadı; bunu göz önünde bulundurarak, cezayı maddi tazminata çevirir ve mimara yüklü bir miktarda para verilmesine karar verir…
Mimar Atik Sinan huzurdan çekilince, Fatih ‘’Eğer ki benim padişahlığıma aldanıp farklı bir karar verseydin kafanı kılıcımla koparırdım’’ der.
Kadı Hızır Bey, Fatih Sultan Mehmet’e dönerek’’ Eğer padişahlığına güvenip de benim verdiğim karara karşı gelseydin şu gördüğün topuzla senin kafanı ezer seni oracıkta öldürürdüm’’ der…
*
Yukarıda yaşanmış örneğini verdiğim Osmanlı’nın adaletine öykünecekseniz İnsanlık tarihine bakacaksınız… İnsanlık tarihi, aslında adaleti sağlama mücadelesi tarihidir. Bütün peygamberler adaleti sağlamak için görevlendirilmiştir. Bütün düşünürler, adalet peşinde koşmuşlardır. Adalet üzerine yazılan şiirler, öyküler, romanlar…
Yani hayatın her alanında insanoğlu bir haksızlığa uğradığı zaman bir adalet arayışı içine girmiştir. Adaleti ararken veya adaleti savunurken veya Adalet olması gerektiğini söylerken ne kimliğimizi ne inancımızı ne de yaşam tarzımızı öncelememiz gerekiyor. Bunlar ayrı şeyler; bunlar bizim özel dünyamız ama kavram olması gerekir.
*
Kendi iç dinamikleriyle kurumlaşarak kendi kendini denetleyen Adalet kavramının ‘’Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne dönüşmesi neyi yaratır?
Bu sisteminde öne çıkan Medya ve İktidar ilişkileri, toplumun belli bir siyasal görüş tarafından tek yönlü olarak biçimlendirilmeye çalışılması ile karşı karşıya kalırız. Karşı fikir insanları sözde hukukun kırbacıyla susturulmaya çalışılır;
Toplumun denetimi, egemen güçler tarafından en çok arzulanan şey; bu durum gücünü sürdürmek isteyen siyasetin arzusu olabilir.
*
Hukukun Üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter Sistemlerin ortak paydasında eğitimini tamamlamış modern toplum; sorgulayan, eleştirel düşünmeyi beceri haline getiren, öz saygı ve öz yeterliliklerini kazanmış bireyler yetiştirmeyi amaçlayan, körü körüne itaat etmeyen, yanlışa doğru demeyen, adil, ahlaki seviyesi yüksek bireylerden oluşan toplumdur.
Böyle bir toplum ve onun kültürünü benimsemiş insanlar ancak hukuk devleti kurabilir ve adil bir toplum olarak yaşayabilir.
A.Kemal GÜL
( 05.Temmuz.2023 )
EMEKLİ ZATEN MÜREFFEH
Açıklandı Temmuz zammı
Ölçü TÜİK’in rakamı
Görelim Haleb’i Şam’ı
Emekli zaten müreffeh
Memur enflasyon farkı
Üstüne de refah payı
Emekli neylesin çayı
Emekli zaten müreffeh
Memura var bize yok mu?
Memur aç emekli tok mu?
Hükümet yaptığın hak mı?
Emekli zaten müreffeh
Refah payı sekiz bindir
Emekli zaten zengindir
Ona verme cebe indir
Emekli zaten müreffeh
Kılıçdar bayram parası
Tam on beş bin Türk lirası
Almadı emekli pası
Emekli zaten müreffeh
Ağlamasına bakmayın
Ona ağıtlar yakmayın
Cebine para sokmayın
Emekli zaten müreffeh
Fazla para ahlak bozar
Gayri meşru yolda tozar
Belki azar içer sızar
Emekli zaten müreffeh
Ekmeği var soğanı var
Katığı yok yavanı var
Üçü bir övünle savar
Emekli zaten müreffeh
Bırakın refah payını
Verin ekmekle çayını
Bozmayın güzel huyunu
Emekli zaten müreffeh
Hayalinde sofra kurar
Çeşit çeşit tatlar koyar
Yemeden de karnı doyar
Emekli zaten müreffeh
Sakin Öner
YANLIŞ VERİ İLE DOĞRU POLİTİKA OLMAZ
“Politika tartışmalarını veri bazlı yap.”
Bu sözChicago Üniversitesi Öğretim üyesi olan Türk bilim insanı Prof. Dr. Ufuk Akçiğit’e ait. “Verimli ve rekabet edebilir bir Türkiye için” ilk yapılması gerekenlerden biri olarak bu tavsiyeyi yapmıştı.
Çünkü doğru ve güvenilir verilere dayanmayan tartışmalar gerçekler üzerinden değerlendirmelere imkân vermez; duygulara, ön yargılara, sempati veya antipatilere dayalı hale gelir.
Böyle olunca çevresinde gördüğü araba sayısı, dolu lokanta ve otellere bakarak “ekonomide işler tıkırında” zannedenler olur. Türkiye’yi, ekonomik büyüklük açısından, Dünya sıralamasında 17’ncilikten, 21’inci sıraya düşüren yönetimi başarılı bulanlar çıkar.
****
Modern işletmeler bu yüzden rekabet piyasasında başarılı olabilmek için doğru ve güvenilir veriler üretmeye ve bu verileri analiz etmeye çalışırlar. Böylece gelecek için çizdikleri doğru rotada, doğru politikalarla, rakiplerinden daha verimli yöntemler uygulayarak yol alırlar.
Devletler için de aynı durum geçerlidir. Bu bakımdan gelişmiş ülkelerde İstatistiksel verileri üreten kurumlar -aynı Merkez Bankaları gibi- bağımsız statüde olurlar.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) da son yıllara kadar hem yasal olarak bağımsız ve hem de kurumsal kültür olarak Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği normlara göre veri üreten bağımsız ve güvenilir bir kurumumuzdu.
2011- 2016 arası görev yapan Birol Aydemir TÜİK’in son bağımsız Başkanı idi. (Halen İyi Parti Genel Başkan Başdanışmanıdır.) O döneme kadar üçlü kararname ile gelen TÜİK Başkanları 5 yıl görev yapardı. Bu sürede görevlerini bağımsız, tarafsız, bilimsel yöntemlere uygun ve şeffaf olarak yaparlardı. Bu yüzden TÜİK en güvenilir kurumlarımızın başında gelirdi.
Ancak 2016 yılından sonra TÜİK Başkanları sık sık değişir oldu. Aydemir’den sonra TÜİK’te 4 defa Başkan değişti, mevcut başkan 5. Başkan durumunda. Aynı dönemde T.C. Merkez Bankası da beş başkan değiştirdi.
Artık yeni TÜİK yönetimleri, Birol Aydemir’in ifadesiyle, “BM normlarına göre değil, yukarıdan gelen talimatlara veri yayınlamakta.”
**************************
TÜİK’İN ENFLASYON RAKAMLARINA İNANAN VAR MI?
Şimdi son enflasyon rakamlarına bakarak “TÜİK’in talimata göre veri açıkladığı” iddiasının doğruluğunu test edelim.
TÜİK, Haziran 2023 itibariyle, yıllık enflasyonu yüzde 38,21 olarak verdi. Bağımsız ekonomistlerden oluşan ENAG’a göre ise yıllık enflasyon yüzde 108,21 olarak gerçekleşti. Aradaki fark neredeyse 3 kata yakın. Hiçbir bilimsel açıklaması olmayan bir sonuç bu.
Bazı kalemlerde bu fark daha da korkunç. Giyim fiyatları TÜİK’e göre bir yılda yüzde 21 artarken, ENAG’a göre yüzde 226artmış. İnanılır gibi değil ama neredeyse on kata varan bir fark söz konusu.
Vatandaşlar olarak kendi gözlemlerimiz ENAG’ın rakamlarının daha gerçekçi olduğunu gösteriyor.
**************************
TÜİK’İN BAĞIMSIZLIĞI ÇOK ÖNEMLİ
TÜİK Eski Başkanı Birol Aydemir çok önemli bir tespitler yapıyor:
“TÜİK’in bağımsızlığı Merkez Bankası’nın bağımsızlığından daha önemlidir.”
“İktidarın ve Mehmet Şimşek’in yapması gereken ilk iş TÜİK’e bağımsızlığını geri vermesidir. Hesaplamalarda yaptıkları yanlışları, manipülasyonları düzeltmektir. Ve gerçek enflasyonu (özellikle son iki yılı) yeniden hesaplattırmaktır.”
Peki, iktidar bu düzeltmeyi yapabilir mi?
Bazı ekonomistler doğru rakamların açıklanmasının sağlayacağı güven ortamı ve faydanın, yaratacağı sakıncalardan fazla olacağını söylüyorlar.
Ancak iktidarın hemen doğru rakamları açıklayabileceğini, hele hele geçmiş yıllara dönük düzeltme yapacağını hiç sanmıyorum.
Çünkü şimdiye kadar TÜİK’in tartışılan rakamları esas alınarak memur, işçi ve emekli maaşları hesaplandı.
Bu yüzden sadece 2023 yılının Ocak ayından Haziran’a kadar bir memurun reel geliri yüzde 12 düştü.
Asgari ücrete yapılan “yüksek oranlı” zamlar sonrasında bile, asgari ücret hala açlık sınırının altında. Daha da kötüsü çalışanların yüzde 60’ından fazlası asgari ücret veya çok yakınında ücret alıyor.
Gerçek enflasyon açıklanırsa, TÜİK enflasyonuna göre yapılan maaş artışlarının gerçek enflasyonun altında olduğu ortaya çıkacak. “Çalışan ve emeklilerimizi enflasyona ezdirmedik” sözünün doğru olmadığı anlaşılacak. Milyonlarca insan aradaki fark kadar cebinden çalındığını fark edecek ve bu hakkını talep edecektir.
Mevcut maaş artışlarını bile, enflasyonu azdırma pahasına, para basarak karşılayan iktidar bunu göze alamayacaktır.
Ama hiç olmazsa bundan sonra doğru ve güvenilir veriler açıklamaya başlamaları elzemdir. Çünkü TÜİK’in güvenilir bir kurum haline getirilmemesinin maliyeti daha ağırdır.
**************************
CÜZDANA BAKIYOR ZEKÂTA MUHTAÇ
İlhan Kesici’den duyduğum bir fıkrayı hatırlamanın tam zamanıdır:
Erzurumlu bir esnaf “hesabı kitabı denkleştireyim, bir hacca gideyim” diye niyetlenir. Önce mali durumunun hac masraflarını karşılamaya yetip yetmeyeceğini öğrenmek için muhasebecisine hesapları gözden geçirmesini söyler. Muhasebeci hesaplarını yapar, esnafın “mali durumunun gayet iyi olduğunu, hac masraflarının kendisine fazla bir yük oluşturmayacağını” kendisine anlatır.
Fakat adam bir de kendi cüzdanına, yani elinde mevcut olan harcanabilir maddi varlıklarına bakar. Ve kendi kendine şöyle söylenir:
“Hesaba bakırem hac lazım olmuş, cüzdana bakırem zekâta muhtaç.”
****
TÜİK, Erzurumlu esnafın muhasebecisi gibi çok iyimser raporlar veriyor. TÜİK’in verdiği rakamlara bakarsak bütün vatandaşlarımız “enflasyonun üzerinde bir gelir artışı sağlamış” durumda.
Dolayısıyla, TÜİK verilerini kullanan iktidara göre, “bir miktar enflasyon var ama hayat pahalılığı yok.”
Ama gerçek duruma bakınca toplumda orta tabaka fakirleşerek eridi. Alt ve orta gelir grubundaki toplumun üçte ikisini teşkil eden milyonlar derin bir yoksullaşmanın etkisi altında. Bu kesimler en temel ihtiyaç kalemlerine erişmekte bile güçlük çekiyor. On milyonlarca insan sosyal yardımlara, sadaka ve zekâta muhtaç halde.
Ruhittin Sönmez
06 Temmuz 2023
KUR’AN-I KERÎM
Kur’an, kâinatın projesidir.
Kur’an, insanlık için bir öğüttür.
Kur’an, kurtuluşa erdiren bir kitaptır.
Kur’an, iyiyi kötüden ayırır.
Kur’an, hayata ve hayatın içindekilere ölçüler getirir.
Kur’an, vahiyle gelen bilginin zarfıdır.
Kur’an, içindeki âyetler, her devrin ihtiyacını karşılayacak vasıf ve niteliktedir.
Kur’an, seven Yaratıcı’dan, sevilen Kul’a gönderilen bir mektuptur.
Kur’an, Ahiret manzaralarının sergilendiği bir ekrandır.
Kur’an, Allah ile İnsan arasındaki sözleşmedir.
Kur’an, yaratılan kâinatın yazılan kitabıdır.
Kur’an, inanmaya zorlamaz, ikna etmeye çalışır.
Kur’an, sorular sorup düşündürerek;
Akla kapı açar, fakat tercih ve seçimi kula bırakır.
Kur’an okumak aslında;
Allah ile İnsan arasındaki sözleşmeyi okumaktır.
Kur’an, lâfzıyla belli bir zamanda inmiş,
Mânasıyla Kıyamete kadar inmeye devam edecektir.
Kur’an, Hz. Muhammed’in kılavuz kaptanı hükmündedir.
Kur’an, hayatı okuyan;
Allah’ın yazılı / sözel kitabıdır.
Kur’an, Allah’ın isim ve sıfatlarının taşa toprağa bürünerek;
Kâinat / evren denilen görsel olarak yarattığı kitabın;
Harf, kelime ve cümlelere bürünerek sözel olarak ifadesidir.
Kur’an, aklın sürekli olarak aktif ve faal olmasını ister.
Kur’an, Hz. Muhammed’in hayatının son 23 yılının mimarı ve yol göstericisidir.
Kur’an, herkesin kendine inmiş gibi okuması gereken,
İlâhî kutsal bir mesajlar kümesidir.
Kur’an, Allah’ı insanlara tanıtmak isteyen bir rehberdir.
Kur’an, kâinatın kendisiyle dile geldiği ve bizlere seslendiği bir kitaptır.
Kur’an, aynı zamanda insanlığın tarihini de, ele alarak bizlere yol gösterir.
Kur’an, her zaman ve her yerde insanlığa hitap eden;
Cihanşümul / evrensel bir kitaptır.
Kur’an, nerede, ne zaman ve kim tarafından okunursa okunsun;
Kur’an, onun içine inmeye devam eden ve edecek olan bir kitaptır.
Kur’an, lâfzında sınırlı, mânasında sınırsızdır.
Kur’an, okuyanı sâkinleştirip rahatlaştırır.
Kur’an, geçmiş üzerinden bizleri geleceğe hazırlar.
Kur’an, görünende görünmeyeni gösterir.
Kur’an, kısaca demek lâzımsa,
Mânevî bir güneştir vesselâm.
x
Daha bunlar gibi sayısız gerçeklere ışık tutan Kur’an’ı ve içindekileri keşfetmek istiyorsanız;
Açıklamalı Bir Meal olan, Sn. Veli Tahir Erdoğan’ın uzun yıllar, büyük emekler vererek hazırladığı,
gerçekten muhteşem bir eser ve ilmî bir çalışması olan; daha şimdiden 28.nci baskıya ulaşan: KUR’AN
BANA NE DİYOR? Adlı özlü bir meal-tefsir olan eserini hararetle tavsiye ediyor ve eser üzerinde derin
derin düşünmemiz gerektiğini, haddim olmayarak herkese duyurmak ve bildirmek istiyorum.
AĞAÇLARIN GÖLGESİNDE
Ağaç, kültürümüzde çeşitli isimlendirmelerle anılan ve maddî olduğu gibi mânevî değerlere
de sâhip olan bir tabiat varlığıdır. Hayatın, güzelliklerin, canlılığın, ölümsüzlüğün, bolluğun,
bereketin, ümidin, doğurganlığın, üremenin, zenginliğin, sağlığın ve hatta ruh sükûnetinin
sembolü olarak kabul edilir. Türk kültüründe önemli bir yere sâhiptir. Eskilerin tâbiri ile
ağacın tedâi ettirdikleri (akla getirdikleri) de zengindir: ‘hayat ağacı’, ‘dilek ağacı’, ‘şifa
kaynağı’, ‘mukaddes ağaç’ gibi isimlerle anılan türleri vardır.
Ağaç, şarkılara, şiirlere de girmiştir: ‘Gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz o ağacın altını
şimdi hatırlıyor musun’ mısraı ile başlayan Yusuf Nalkesen’in (1923-2003) Hicaz
makamındaki şarkısını hatırlayanlar, ‘hayâli cihan değer…’ günlerini tekrar yaşarlar ve
gözlerini kapatıp uyanıkken gördükleri rüyâlarla mes’ut olurlar.
Edebiyat, kültür ve sanat dergilerinde imzâsına rastlanan Hülyâ Günay’ın muhtemelen
yayınlanan ilk kitabı olan Ağaçların Gölgesinde isimli eseri 13,5 X 23 santim ölçülerinde 88
sayfadır. ‘Ağaçnâme’ olarak da isimlendirilebilecek ‘Ön Söz’de yazar, ağaçla ilgili
duygularının tablosunu çiziyor. Ağaca sunulan ilân-ı aşk mektubu; insanları ağacı sevmeye,
korumaya, çoğaltmaya yönlendiren bir metindir. Frenklerin ‘manifesto’ dedikleri bu yazı türü,
yerli ve millî ifâdesiyle ‘bildirge / beyannâme’dir.
Yazar aynı zamanda ressamdır. Hayâlindeki tabiatı, ağaçları, kelimelerle resmediyor. Üretken
bir zekâya sâhıp olması sebebiyle kısa zamanda bilinen, okunan bir yazar grubunun üst
sıralarında yer alacaktır.
Yazarın selis Türkçesi ve sıcak üslûbu sebebiyle, kolay anlaşılır ifâde tarzı var. Devrik cümle
kullanmadan edebiyat yapılamayacağını düşünenlere itibar etmediği, Türkçe dil bilgisi
kaidelerine aykırı olarak türetilen daha doğrusu uydurulan; betimlemek, karşın, konuk, koşul,
özgür, sürdürmek, tüm, ulus, umut, yaşam, zorunda… gibi omurgası kırık; anıtsal, dinsel,
duygusal, fiziksel, görsel, kentsel, kutsal, sanatsal, şiirsel, yöresel… gibi sallara yüklenip
sellere bırakılan kelimeler kullanılmasa yazarın içerisinde bulunduğu seçkinler gurubu
tarafından daha kısa zamanda, daha çok beğenilecek, daha çabuk yükselecektir.
Buna rağmen eserinde dikkat çeken satırlar ve sayfalar hayli bol:
‘Ekim Erguvanı’, s: 23’ten:
‘Bana, hüznün içinde saklı neş’eyi anlatıyor. Başlangıcı ve sonu olan her şey gibi hüznün
de bir süresi var. Başı ve sonu… Onu anlıyorum. Anlıyorum ki anlaşıyoruz. Hiçbir şeyin
sebepsiz olmadığı dünyada hüznün de bir görevi var. İşlerin kötüye gitme ihtimaline karşı
bizi uyarmaktadır. Bâzen de yaşadığımız keşmekeş ortamından uzaklaşıp, öfkeye
yenilmemeyi, sükûta yönelmeyi kulaklarımıza fısıldar. Olumsuz tecrübelerin yorgunluğu,
duygu yüklerini omuzlarımızdan atıp, kendimize dönerek hürleşmemizi sağlar. Erguvanın
gölgesinde özgürleşiyorum hür oluyorum.’
Merhum Yahyâ Kemal Beyatlı’ya ‘Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir’ dedirten
kelimelerle donatılmış sayfalar okuyucuya Türkçemizin haşmetini hatırlatıyor, okuma zevkini
tattırıyor. 41-43. sayfalar, esere Karun zenginliği kazandırıyor:
Millî zevkimizde bahçenin, ağacın, çiçeğin özel bir yeri olmuştur. Hayatımızın içinde
ailemizden bir parça gibi görülmüştür. Eski İstanbul’u yaşama bahtiyarlığına erişenlerin
bildiği üzere, bahçesiz ev olmadığı gibi bahçesi olmayan, apartmanlarda yaşayan şehir
sâkinleri balkonlarını, pencere kenarlarını rengârenk çiçekler süslemiştir.
İstanbul târihinin ve medeniyetinin tamamlayıcı parçalarından birisi de çitlembiktir. Târihî
eserlerin içine adı ile müsemma, göze batmadan boy gösterdiği mekânın değerine değer
katan karakteristik bir ağaçtır. Tekke-türbe ağacı olarak kabul görmüşse de câmi
hazireleri, mezarlıkları aşan çitlembik; İstanbul’un büyük park ve bahçelerinde de arzı
endam etmektedir.
İstanbul çitlembiklerini doyumsuz bir görüntü şölenine dönüştürmek isteyenler mutlaka
târihî mekânları ziyâret etmelidir.
Beyazıt’ta Kaptan-ı Derya İbrâhim Paşa Camii civârı, İstanbul Merkez Kütüphanesi yanı,
Ümit Doğanay Sokağı civârındaki ağaçlar, burayı târihî bir çitlembik merkezi hâline
getirmiştir.
Yazının devâmında İstanbul’da çitlembikle güzelleşen mekânlar hakkında kısa fakat doyurucu
bilgiler var. Bu sayfaları okuyanlar, çitlembik ağacını büyük bir ihtimalle; ‘şifa ve güzellik
ağacı olarak’ anacaklardır.
Şâir, muharrir ve devlet adamı Halil Nihat Boztepe (1880-1949), 1931 yılında yayınladığı
‘Ağaç Kasidesi’ isimli kitabında, ağacı sembol olarak kabul edip; dil devriminin ve dilcilerin
yanlışlarını belirterek onları ince esprilerle tenkit etmiştir. Uzun yıllar üzerinde çalışarak
meydana getirdiği bu manzumeyi ilk neşrinden sonra genişletmiş, inkılâpların çeşitli
yönlerini, adâlet mekanizmasının bozukluğunu, kılık-kıyafet inkılâbının gülünç taraflarını,
mâzi ve gelenek düşmanlığını, inkılâpçılık adına yapılan yanlışları hicveden 1500 beyitlik bir
eser hâlinde daha sonra yeniden neşretmiştir (İstanbul 1947). Bu baskının sonuna eklediği
‘Anahtar’ bölümünde metinlerin anlaşılmasını kolaylaştırmak maksadıyla bazı yabancı
kelime ve tâbirlerle şahıs ve eser adlarına yer vermiştir.
Hülyâ Günay Hanımefendi’nin ‘Ağaçların Gölgesinde’sine dönersek efendim; botanik
dersleri için yardımcı ders kitabı olabilecek özelliklere sâhıp. Aynı zamanda ilaç sanayii ile
alakalı bilgiler de var: Hangi ağacın hangi bölümünün hangi derde devâ olacağını açıklıyor.
İnsan sağlığı ile birlikte kozmetik ihtiyaçlar da ihmal edilmiyor.
Ağaç sâdece insanların değil; uçan, gezen ve sürünen hayvanlara da faydalı olacak özelliklere
sâhiptir.
Kitapta yer alan bazı bölümler, eğiticidir:
Bu konuda anlatılan bir hikâyeye göre, bir Müslüman ile bir Yahudi arasında borç
meselesi vardır. Borcunu inkâr eden Yahudi, servinin altına getirilir. Zincirli Servi’nin
özelliğini bilen adam, ağacın altına gelmeden önce borçlu olduğu altınları bastonunun
içine koyar ve bir süre tutmasının isteyerek elindeki bastonu alacaklısına verir. Ağacın
altına geldiğinde de borcunu ödediğine dâir yemin eder. Beklerler ancak zincir hareket
etmez. Yahudi bastonunu geri istediği vakit alacaklı durumdan şüphe eder ve bastonu
açar içindeki altınları alır.
Bir başka rivâyet, efsâne mâhiyetindedir:
Hz. Hüseyin Efendimiz’in kızları denizyoluyla Mısır’a gönderilir. Ancak gemi korsanların
saldırısına uğrar ve içindekiler esir edilip İspanya’ya götürülür. İspanya Kralı esirler
arasından seçtiklerini Bizans İmparatoru Dördüncü Konstantinos’a gönderir. Bunların
arasında Hz. Hüseyin’in kızları da vardır. İmparator bu cariyelerin Hz. Hüseyin’in kızları
olduğunu öğrenince diğer esirlerden ayırır ve bugünkü İstanbul’un Kocamustafapaşa
sentindeki Câmii’nin bulunduğu yerdeki Hagios Andreas Manastırı’nda misâfir eder.
İmparator kızları kendi oğullarıyla evlendirmek ister. Bunun üzerine kızlar kendilerine
yapılan evlenme teklifine ancak kırk gün sonra cevap vereceklerini söyler. Süre bittiğinde
cevabı almaya gidenler kardeşlerin birbirine sarılmış, üzerlerine nur inmiş cesetleriyle
karşılaşırlar. Bunun üzerine ‘Tahire-i Muhteremeler’ diye adlandırılan iki kız kardeş,
caminin avlusuna Zincirli Servi’nin yanına gömülür. Ancak zaman içerisinde mezar yeri
kaybolur.
Sultan İkinci Mahmud Han (saltanatı: 1808-1839) kendisine nakledilen rivâyetlere ve
gördüğü rüyâlara dayanarak Zincirli Servi’nin altına tunç şebekeli bir açık türbe yaptırır,
üzerine de devrin ünlü hattatı Yesârizâde Mustafa İzzet Efendi’nin talik yazılı kitâbesini
koydurur.
Zincirli Servi yaşlanıp üzerindeki zinciri taşıyamaz olunca, kopup düşmesini önlemek
amacı ile İstanbul Belediye Müzesi’ne kaldırılmıştır.
Ağaçların Gölgesinde isimli kitaptan, ağaç sevgisini… hayır sevgisini değil kara sevdasını
veya aşkını târif eden, gönüllere yerleştiren, ağaç kitâbesi olarak kabul edilebilecek Hülyâ
Günay’ın eserinden hârika bir bölüm daha… Prof. Dr. Halûk Dursun (1957-2019) yazıyor:
İstanbul’da neredeyse özdeşleştiğim, sanki bir âile büyüğüm, sanki ilimde üstâdım,
teşkilatta reisim, tasavvufta postnişim gibi hürmetle ziyâret ettiğim bir özel meşe vardır.
Bu ‘benim meşem’ Çubuklu sırtlarında Hidiv Kasrı’nın bahçesindedir. Korunun hemen
girişinde olmasına rağmen, bütün meşeler gibi biraz geride kalmayı tercih etmiş, ama
kendisini keşfedene, görene ne güzel manzaralar, ne hoş ışık oyunları, ne çekici yaprak
renkleri sunmuştur, bir bilseniz…
Çok güngörmüş, çok ömür sürmüş, nice devirler geçirmiş bu târihî meşe neredeyse
yıkılmak üzereyken bir hayır sâhibi çürüyen gövdesine toprak doldurarak ve sıvayla
kapatarak ona bir nebze daha hayatiyet kazandırmış. Dikkat buyurunuz, ‘hayat’ demedim
‘hayatiyet’ dedim. Çünkü hayat vermek Allah’a mahsustur.
Efendim, bu benim ihtiyar meşem iki büklüm hâline rağmen yine de ayakta durmaya
çalışmakta, porsumuş, pütürlü, hafif yosunlu derisi, yâni kabuğuyla çayırlıkta kala kalmış;
fakat iri yaprakları, koyu sarı hâle geldikçe dibindeki yeşil çimenlerle ortaya öyle bir
armoni çıkarıyor ki al gözüm seyreyle…
Her sene en güzel zamanında onu ziyârete gittiğimde yanımda mutlaka onunla
tanıştıracak bir genç götürürüm. Çünkü bilirim ki, o iki büklüm hâline rağmen benden çok
yaşayacak, derisi daha çok pörsüse, kabukları kalınlaşsa bile yine Yaratıcı’nın ona ağaç
olarak vermiş olduğu ömür, bize insan olarak verdiği ömürden uzun olacak. Ben toprak
olduktan sonra da kendisine götürüp tanıştırdığım gençler hep İstanbul’un en yaşlı, bu en
güzel meşesini bilecekler, görmeye gidecekler.
AKIL FİKİR YAYINLARI:
Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon:
0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com www.akilfikiryayinlari.com
KUR’AN ÇOCUKLARA NE DİYOR?
Çok değerli, birbirinden güzel telif ve tercüme Kur’an tefsirlerimiz var. Çok güzel binbir emek
harcanmış, çok kıymetli Kur’an mealerimiz var. Bütün bunları yazanlara şükran borçluyuz. Kur’an; öyle
kaynayan bir mâna gözesi ki, Kıyamete kadar daha nice eserler yazılacak.
Fakat günümüzde, Sayın Veli Tahir Erdoğan’ın çok enteresan, takdire şayan ve çok dikkat çekici bir
eseri neşredildi:
“114 Sûrede KUR’AN Çocuklara NE DİYOR?”
Bu eser beni çok heyecanlandırdı. Ve tabii bir o kadar da düşündürdü. Öyle ki, samimî ve içten gelen
his ve duygularımı kaleme almaktan kendimi alamadım.
Bu kitap karşısında çocuktan farkımız yok. Çünkü akıl yaşta değil baştadır. Bilmediğimiz husus
karşısında çocuk hükmündeyiz. Kaç yaşında olursak olalım, bilmediğimiz konularda çocuk sayılırız. Bu
bakımdan bu kitap, çocukların şahsında hepimize hitap etmektedir.
İslamî literatürde devrim yapan bir eser. Çünkü Allah’a inanıyoruz fakat onu doğru dürüst bilmiyoruz!
Peygambere inanıyor, onu seviyor sayıyoruz fakat lâyıkıyla tanımıyoruz!
Oysa tanımak, sevmek ve gereğini yapmak için; bilmek, olmak ve yapmak lâzım.
Elbette biliyor ve inanıyoruz. Ama tam olarak anlamış değiliz. Çünkü malûmat ilim değildir. İlim ise
idrâkten, içselleştirmekten geçer.
Çünkü bakmak, görmek, duymak, işitmek, bilmek lâyıkı veçhile anlamak değildir. Anlamak için
Allah’ın inayet ve yardımına da, özellikle ihtiyaç var. Samimî ve içten olmak ancak, insanı anlamaya
mazhar eder.
Gelişmemizi ve bilgimizi artırmayı engelleyen en büyük husus; yeteri kadar bildiğimizi sanmamızdan
kaynaklanıyor. Yeni bilgi ve açıklamalara, her an ihtiyaç duyduğumuzu bilmemiz; bizleri yeni arayışlara
sevkeder. Bu hususta “Hel min mezid?” / “Daha yok mu?” demeli ve arayışlarımıza devam etmeliyiz.
Her zaman, iyinin en iyisi olabileceği gibi, her bilişin ve her bilginin de üstünde yepyeni bilgiler, taze
bakışlar ve bunları gerçekleştiren kişiler vardır.
İşte bu esere, bu açılardan bakarak, yepyeni açılımlara hep ihtiyaç duyacağımızı düşünerek; her
hususta ileri, daha ileri gitmemiz gerektiğini unutmamalıyız. 7’den 70’e bu bakışı edinmeli ve gereğini
hemen yapmalıyız.
İşte bu eser; çocuklar için hazırlandığı halde; birçok hususta, çocukların bilgi seviyesinde kalan bizlere
de, eksiklerimizi tamamlama imkanını, biz büyüklere veriyor.
Hitap çocuklara ise de, aslında birçok mes’elelerde çocuk seviyesinde kalmış olan bizlerin anlayış ve
yorumlama boşluklarını da, doyuracak ve giderecek mahiyettedir.
Üniversitede yıllaca hocalık yapmış olan bu fakire; yeni bilgi, yeni bakış ve yeni algılayışlar sunan bu
eser; okuyan herkese belki yeni şeyler öğretmeyecek, zira bildiğimiz konuları sunuyor.
Fakat bildiklerimize yeni bir bakış, farklı bir anlayış, değişik bir yorumlayış katarak; bildiklerimizle;
çok daha renkli, çok daha heyecanlı bir şekilde karşılaşma ve tanışma imkanı veriyor.
Mânevî bambaşka bir atmosferle, heyecanlı bir soluklanmayla bizleri başbaşa bırakıyor.
Öyleyse hep beraber
Çocuklarımızla el ele
Edinelim yepyeni
Haber üstüne haber
Teşekkürler
Püfür püfür estirilen
Bizlerden yana
Bilgilerden yele
Türkçe Sevdalısı İlâhiyatçı Prof. Dr. MAHMET MAKSUDOĞLU ile Türkçe’nin Problemleri Hakkında Konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: Matematik kitabı Türkçe kitabına: ‘Ne çok probleminiz var?’ demiş. Şüphesiz
Türkçemiz mâsumdur. Söz konusu problemleri kim veya kimler çıkarıyor?
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Dille oynayanlar çıkarıyor. Dille oynanmaz; oynanılmamalıdır.
Fransız Devriminde (1789) ayların adı, birçok şey değiştirildi, Fransız Akademisi’ne dokunulmadı,
deniliyor. Stalin, Mao, devrimler yaptılar, dile dokunmadılar, deniliyor.
Problem, imlâ konusu, hepsi dille oynanmış olmaktan kaynaklanıyor. Böyle ‘imâl edilmiş’ olanlar,
diploma hâmili oldukları için kendilerini ‘aydın’ zannedenler, yanlış temel üzerindeki bu konuda
uğraşıp duruyorlar.
Çetinoğlu: 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla kurulan Türk Dil Kurumu hangi
hedeflere ulaşmak için çalışmalarına başladı? Bu konuda 91 yıl içerisinde vazifesini lâyıkıyla
yapabildi mi?
Prof. Maksudoğlu: Tanzîmâttan beri gelen zemîn yanlış. İlk düğme yanlış iliklendi. Bize ‘çok iyi,
atılım’ diye okutulan, öğretilen Tanzîmât’a bakıyorsunuz: en ümitsiz, en zayıf ânımızda, Devletin
ikiye bölünmesi veya başa Kavalalı hânedânının geçmesi şıklarından birinin hayâta geçmesi
durumunda, baş emperyalist; sömürdüğü, hükmü altına aldığı topraklarda güneş batmayan
İngiltere’nin, mason sadrâzam Mustafa Reşid Paşa’ya dikte ettiği konuların, o paşa tarafından yeni
padişah olmuş 16 yaşındaki toy Abdülmecid’i gizli oturumlarla ikna ederek ilân ettirdiği ‘Gülhâne
Hatt-ı Hümâyûnu’! Bir yıl önceki Baltalimanı anlaşmasıyla Osmanlı ülkesini İngiliz’e açık Pazar
yapan maddeler de garantiye alınmış!
1839 da yanlış iliklenen ilk düğmeyi anlayınca, sonraki olayları değerlendirmenin anlamsızlığı
meydandadır.
Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu aldığı bir kararla; Dünya, Güneş ve Ay kelimeleri astronomi terimi
olarak kullanılıyorsa özel isim olduğunu, büyük harfle başlaması gerektiğini, deyim içerisinde
veya mecâzî mânâda kullanılıyorsa cins isim olduğu için küçük harfle yazılacağını açıkladı.
Ancak astroloji terimi olarak kullanılan kelimenin ek alması hâlinde Dünyanın, Güneşten ve
Aya kelimelerinin üstten virgülle ayrılmasına gerek olmadığını belirtti. Özel isim olduğu için
Ahmet’in şeklinde yazılırken neden Dünyanın şeklinde yazılacağının mâkul bir izahı bulunabilir
mi?
Prof. Maksudoğlu: Haklısınız; bildikleri gibi oynuyorlar.
Kendi imlâmı kullanıyorum; çünkü oradakilerin, dilimi benden daha iyi bildiklerini sanmıyorum.
Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu; ‘Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’ sözünü; ‘Egemenlik
Koşulsuz Olarak Ulusundur’ şeklinde değiştirilmesine göz yumdu. Günün birinde ‘Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ ismini her bir kelime için gerekçeler uydurarak ‘Anadolu Büyük Ulus
Kamutayı’ şeklinde değiştirilmeyeceğinden yana endişeniz var mı?
Prof. Maksudoğlu: O maskaralıklara cevap yetişmez ki! Abesle iştigal.
-Şart koşmak’tan: koş-ul; gayrı meşru.
-Egemenlik: ‘hegemonya’ gâvurcasından bozma.
-Ulus: Türkçe zannettikleri Mongolca.
-Ulusal: komik kare de değil, komik küp veya komik üstü 10.
Çetinoğlu: Türkçede mevcut her üç kelimeden biri 1930’lardan beri resmî metinlerden
çıkarılmış, halk dilinde de kullanılmaz hâle getirilmiş, bunların yerine batı dillerinden kelimeler
alınmış veya Türk Dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak kelimeler uydurulmuştur. Bu çalışmalar
‘ihânet’ten başka kelime ile ifâde edilebilir mi? Ve bu ihânetin nerede duracağı ve ne kadar
büyük felâketlere sebebiyet vereceği bilinir mi?
Ahmet Kabaklı merhum; ‘Dinde, ahlâkta, mûsıkîde, kültürde ve onun aslî unsuru olan dilde
devrim olmaz’ diyordu. Bu hakîkatı, kelinenin iki mânâsı itibâriyle de batıcı (hem körü körüne
batı taraftarı hem de diken gibi batıcı) kafalara yerleştirebilmenin çârelerini bulmak
mecbûriyetindeyiz. Siz çârelerini düşünmüş ve bulmuşsunuzdur. Lütfeder misiniz?
Prof. Maksudoğlu: Ahmet Kabaklı merhûm doğru söylüyor. Çâre, İslâmla aramızdaki mesâfeyi
kapatmaktır. Gerçek Müslüman olursak, ‘Lâ ilâhe İllallah’ı gerçekten, anlayarak, gönülden
söylersek, zâten adam gibi adam oluruz.
Estağfirullah: bu, benim bulduğum bir şey değildir; târih gösteriyor:
İslâm’la yükseldik, Yeryüzünün en Büyük Devleti olduk. İçimizdeki İslâm pörsüdü, içten çürüdük,
İslâm’dan uzaklaştıkça şaşkınlar sürüsü hâline geldik, kimi taklîd edeceğimizi şaşırdık.
Son birkaç yılda kendimize gelmeğe başladık; dünyâ hop oturdu, hop kalktı, kurdukları dengeler
bozuluyor diye ödleri kopuyor, önlemleri, çeşitli yollarla, şekillerle alıyorlar.
Olaylar öyle gelişti ki; Türkiye ve Türklük, yalnız Türklerin ve Müslümanların değil, Yeryüzündeki
haksızlığa uğramış, mazlûm, çâresiz, hayattan ümidini kesmiş duruma gelmiş olan bütün
toplulukların ümitle baktığı duruma gelmiştir.
Bize düşen, kendimizi düzeltmemiz, târihin yüklediği göreve hazırlıksız yakalanmamaktır.
Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU
Akademisyen, İlahiyat Profesörü, Dekan, Araştırmacı yazar. Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde
1939 yılında doğdu. İnkılâp İlkokulunu (1950), Eskişehir Lisesini (1956) ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat
Fakültesini (1960) bitirdi.
İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti.
Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu (Temmuz 1961).
Tunus’ta (1961-63) doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça’nın pratiğini yapmak
imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü
bitirdi.
Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi, 1966 yılı Mart ayında ‘ Tunus’ta
Osmanlı Hâkimiyeti’ konulu doktorasını verdi.
İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de (1967-70), Türkçe öğretti,
orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü.
Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı,
askerlik görevini Yedek Subay olarak yaparken bir askerî okulda Târih ve İngilizce öğretti (1970-73).
İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yaptı (1973-82), İslâm Târihi ve Arapça öğretti.
Askerlikte öğrendiği ‘dili, hep bir ağızdan tekrarlama’ metodunu, yazdığı Arapça kitaplarında uyguladı.
Marmara Üniversitesi’nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu.
İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet
Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite
tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı.
Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir
Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehir’e gitti. 28 Şubat 1997 olayı
gölgesinde YÖK tarafından öğrenci verilmeyen fakülteye Türk Dünyâsından (Kırgızistan, Kazakistan,
Türkmenistan, Âzerbaycan, Kırım, Tataristan’dan 5’er erkek) öğrenci getirilmesi, bu öğrencilerin
Eskişehir’de tatarca olarak eğitilmesini isteyen 4,5 sayfalık rapor-dilekçesini, akla gelebilecek bütün
yetkili makamlara resmî yazı olarak gönderdi. Böylece, misyonerlerin ve mahzurlu görülen İslâmî
görüşleri temsîl edenlerin faaliyetlerine karşı, Türk Dünyâsında İslâm’ın, Türkiyedeki gibi anlaşılması
yolunda sağlam adım atılmış olacaktı.
2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî
Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. 2006 yılında yaş haddi sebebiyle emekli
oldu. Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.
Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:
Hz. Muhammed Aleyhisselam (2010), Osmanlı History and Institutions 3 (2011), Uygulamalı Arapça
(Mustafa Seçkin ile (2012), Arabic in English – Student’s Book (2013), Arapçayı Öğreten Kitap (2013),
Arapça Uygulamalar Kitabı – Dile Hâkim Olmak İçin Alıştırmalar (Mustafa Seçkin ile, 2014), Herkes İçin
Arapça – 1 (2017), Arapça Dilbilgisi (2017), Açıklamalı Kolay Arapça – (Cemal Muhtar ile (2019), Herkes
İçin Arapça – 2 (2019), Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın Hayatı (2019), Kendi Kendine Pratik Arapça
Konuşma Kılavuzu 3 (2019), Analitik Osmanlı Târihi (2020), Osmanlı’dan Günümüze Değişme Mâceramız
(2020), Arapça-Türkçe Öğretici Sözlük 3 (2021), Hatırladıklarım (2021), Osmanlı Devrinde Tunus
(2021), Kırım Türkleri (2021), Herkes İçin Arapça – 3 (2021), Herkes İçin Arapça – 4 (2021), Osmanlı
Târihi 1289-1922 (2021), Arapçayı Öğreten Kitap 3 (2021), Arapça Okuma Kitabı 3 (tsz).
DEMOKRASİYİ TERÖRE YENİK DÜŞÜRMEK…
Önce şunu belirtelim ki; Filistin Başkanı Abbas Efendi’nin gerek
Yunanistan ziyaretinde ve son olarak da Çin’de Uygur Türklerini teröristlikle
suçlama küstahlığını hayretle izledik. Soydaşlarımıza ve dindaşlarımıza yapılan
ve Türkleri yaralayan sözleri açık bir saygısızlık, diplomatik nezaketsizlik ve
Türkiye’ye karşı affedilmeyecek bir vefasızlıktır. Uygur Türkleri vatanlarında
yıllardır Çin zulmüne uğramış, insan hakları ayaklar altına alınmış, bunların
evlerini bile Çinli milisler işgal etmiştir. Bu densizliği ve alçaklığı nefretle kınarız.
Açık ve kapalı Çin hapishanelerinde ve kamplarda ölümü bekleyen bu
insanlarımıza karşı bu çirkinlik sergilenmemeli idi. Kaldı ki Türkiye maddi ve
manevi fedakarlıkları Filistin’e yapmış bir ülkedir. Ne diyelim; insanda biraz
utanma olur.
Gerek anayasayla ilgili yazı ve konuşmalarımızda, gerek terörle ilgili
değerlendirmelerimizde zaman zaman teröre verilen tavizler karşısında hep
endişe duymuştuk. Endişemiz demokrasinin teröre yenik düşürülmesiydi.
Maalesef terörlü ve karmaşa yıllarında yargı ile yönetmenin birbirlerini rakip
konumuna soktuklarını yaşamıştık. Rahmetli Demirel’in iktidarda ve Başbakan
olduğu bir dönemde rejimi devirmek için aşırı sol guruplarca organize bir miting
ve yürüyüş düzenlenmişti. Hükümet rejime örtülü bir saldırı olan bu toplantıya
izin vermemişti. Bir cumartesi günü yapılacak olan bu toplantı için aşırı sol
ittifak cumartesi mesaisinin bitimine yakın Danıştay’a başvurmuş ve yürütmeyi
durdurmuştu. Toplantı da böylece yapılmıştı. Bu örnekler çoktur.
Türkiye’nin Anayasa sistemini yıkmak, rejimi değiştirmek, milli birlik ve
bütünlüğünü dinamitlemek, ülkeyi bölüp parçalara ayırmak, etnik çatıştırmaları
darbe sürecinde kullanmak isteyen zaman zaman siyasetçiden tavizler alan aşırı
sol ve bölücü ittifakı hem fikirleri, hem de eylemleri ile ortaya çıkmışlardır.
Bunların anayasa suçu işledikleri Türk milletini kalabalıklaştırarak milli birliği
bozma peşinde oldukları çok açık ve nettir. Bu durumda cezasız bırakılmayacak
suçlar işlenmiştir. Hukukun ufku sadece kalın hukuk kitaplarının içine
hapsedilemez. Bölücü ve ırkçı terör örgütleriyle iç içe olan demokrasimizin
defosu olan partiler de görülmüştür. Bunlar sırtlarını açıkça örgüte dayadıklarını
söylemişler ve birbirleriyle karşılaştıkları durumlarda birbirlerine sarılmayı ve
öpüşmeyi ihmal de etmemiştirler. Bunlardan devamlı parti doğumları olmuş
seçime girmemiş malum bir partiye para yardımı yapıldığı görülmüştür.
Hazinemiz bir çiftlik olmadığına göre, bu yardım neyin karşılığıdır? Son kırk
seneden bugüne rejimi devirmek için dağa çıkan veya kaçırılıp çıkarılan
militanlaştırılan insanlarımız devletin güvenlik güçleriyle çatışmıştır ve
çatışmaktadır. HDP’nin kapatılmasının geciktirilmesi hangi gerekçelere
dayanmaktadır? Alınan bazı kararlarda dış siyasi baskı var mıdır? Her ülke
teröre karşı kendini korumakla yükümlüdür. Bu haklı mücadele hukukun
bağımsızlığı ve tarafsızlığını ortadan mı kaldırıyor? Sözde dost ve
müttefiklerimiz neden iç işlerimize bu kadar fazla karıştırılmaktadır? Anayasa
Mahkemesi’nin hakimleri TC vatandaşlarıdır ve terörün hangi tehlikeli noktalara
uzandığını takdir edecek yaştadırlar. Terörle mücadelede asker, polis, kamu
görevlisi, korucu şehitlerimiz vardır. Böyle bir ortamda terörle iç içe olan bir
siyasi partiyi teşvik edici bir karar kabul edilebilir mi? Teröre harcanan maddi
kaynak ortadadır. Eğer anayasa mahkemesinin partiyi kapatma kararı
geciktiriliyor ise, o zaman İspanya’da Batasuna Partisini kapatan iç hukuk ve bu
kapatmayı uygun bulan AİHM’nin kapatma kararları yanlış mı olmuştur? Bu
özgürlükçü bir bakış tarzı mıdır?
Yasaların toplumda fonksiyonel sosyal değerleri göz önüne alınmalı
sadece çıplak yasa maddelerine teslim olunmamalıdır. Ayrıca ülkemize göre
itibari değerlendirmeler yapılabilmelidir. Toplumu işleten fonksiyonel bir değer
taşıyan hukuk kurumunun toplumla yabancılaşması doğru kararların çıkmasını
engelleyebilir. Yazılı hukuk kararlarıyla yazısız hukuk çelişmemelidir. Hukuku
bizzat hukukçular yıpratmamalıdır. İktisatçı gibi hukukçu da gerektiği
durumlarda bir sosyolog gibi konulara yaklaşabilmelidir. Toplum hekimliğine
soyunabilmelidir. İktisatta “iktisadi insan” fikri nasıl ki iktisadın sosyal arka
planını ihmal etmemeyi gerektirirse; hukuki adamın (homo juridicus) da aynı
şekilde hareket edip içtihada ve toplum gerçeğine kapalı olmamalıdır. Meslek
ve branş asabiyetini aşabilme uygun olabilir. Türkiye’de ihanet odaklarına
kaliteli gübre atılması kabul edilebilecek bir şey değildir. Yakın tarihimiz yargı ve
yürütme çekişmelerinin doğurduğu faturaları ödemekle geçmiştir.

