5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 237

Konudan Konuya  (36)

    – Son zamanlarda doğan erkek çocuklarına “Muhammed” ismini koymak sanki moda oldu! Çocuk kavgalarında veya bu ismi taşıyan kişilere  kızıldığında hitap ediş tarzlarında, kasıtsız ve şuursuzca: “Ulan M…!” gibi bu isme yakışıksız sıfatlarla hitap ettiklerini bir düşünüp titreyelim.

     İşte bu endişeden olsa gerek, bu millet çok hassas ve ince düşündüğü için ve Hz. Muhammed’e sonsuz saygı ve hürmetinden dolayı; bu ismi “Mehemmed” veya umumiyetle “Mehmed” şekline çevirip, öyle telâffuz ederek; istemiyerek de olsa, yapılacak hitap hatâlarından kendilerini uzak tutmasını bilmişler.

     Nitekim: Osmanlı Padişahlarından I. Mehmed (1413 – 1421), Fatih Sultam Mehmed (1451 – 1481), III. Mehmed (1595 – 1603), IV. Mehmed (1648 – 1687), Mehmed Reşad (1909 – 1918), Mehmed Vahdeddin (1918 – 1922) gibi Padişahlar; “Muhammed” olarak değil “Mehmed” olarak isimlendirilmişler; “Muhammed” isimleriyle yadedildikleri takdirde, beklenmedik tahkir edici hitaplardan, “Muhammed” isminin yani Hz. Muhammed’in adının, dolayısıyla O’nun zâtının lekedar olmasına, nazik bir şekilde sed çekmesini bilmişler.

     – “Susamış bir adamın ilk yudum suda bulduğu lezzet son yudumunda yoktur. Büyük bir ikbal veya zaferin ilk neşesi gittikçe azalır. Nihayet duyulmaz olur. Aynı nimet veya sıkıntı içinde bulunan insanlar, her zaman sevinç ve kederde müsavi (eşit) değildirler.” (M. Hamdi Yazır)

     – “Dünyanın başına, dünyada gözü olmayanlar getirilmelidir.”

     – Söz kuvvetini nisbetinden aldığı gibi, kişi de kuvvetini yine nisbetinden almalı.

     – İlim bir hucce-i bî sahildir.

        Anda âlim geçinen câhildir. (Nâbî)

     – İsrail – Filistin savaşı (2023), Makyavel’in “Gaye için herşey meşrudur!” menfî fikrinin; İsrail tarafından her zaman olduğu gibi, nasıl benimsendiğinin müşahhas / somut bir şekilde gözler önüne serilmiş hâlidir.

     – Nice insanlar var elbisesiz! Nice elbiseler var insansız!

     – Bazan umulmayan kimselerden güzel söz ve fikirler sâdır olabilir / çıkabilir. Fakat söyleyenden dolayı güzel, yerinde ve doğru bir sözü reddetmemeli.

– Dini yanlış anlayan dindarlara bakarak, din suçlanmalı mı?

  Hatâlı doktorlar yüzünden Tıbba cephe almak doğru olur mu?

  Hukuku yanlış uygulayan avukat ve hakimlerden ötürü, Hukuka sırt çevirmek yakışık alır mı?

– İki uzaylı konuşuyor:

   Uzaylı x: Dünya denen bir gezegen varmış! Orada insan denen topraktan varlıklar yaşarmış.

   Uzaylı y: Ne yiyip içerlermiş?

   Uzaylı x: Toprak!

   Uzaylı y: Toprak toprağı yer mi?

   Uzaylı x: Bir şeyden herşeyi, herşeyden bir şeyi yaratan Allah yedirir.

   Uzaylı y: Tıpkı bizlerin, uzayda olup, uzayda yaşadığımız, uzaydan yiyip içtiğimiz gibi desene. 

   Uzaylı x: Ha şunu bileydin.

–  Nereden geldim?

   Beni kim getirdi?

   Ve neredeyim?

   Beni kim burada, niçin tutuyor?

   Ve nereye gideceğim?

   Beni kim? Niçin buradan götürecek?

   Sorularını her insan kendine sormalı,

   Kendini sorgulamalı,

   Mutlaka bir çözüm bulmalı.

   Var oluş keyfiyetinin hikmetine,

   Mutlaka vâkıf olmalı.

Büyük İsrail Projesi

Hamas’ın İsrail’e yaptığı operasyonla başlayıp, İsrail’in insanlık dışı ve uluslararası hukuka aykırı olarak Gazze’de giriştiği katliamın adına “İsrail- Filistin Savaşı” demeyi pek doğru bulmuyorum.

Bu hareketiyle Hamas, Gazze’de yaşayan Filistin halkını, İsrail’in zulüm ve vahşetinin önüne atmakla kalmadı. Bu bölgede ABD+İsrail’in ortak projeleri olan Büyük İsrail Projesinin bir etabını gerçekleştirmesi için fırsat yarattı.

Bugün İsrail’in orantısız saldırıları ile ona destek veren ABD’nin Gazze açıklarına 2 büyük uçak gemisi ve 300 modern savaş uçağı ile konuşlanmasını anlamak için üç projeyi hatırlamamız gerekli.

Bu sayıda ve nitelikte hava gücü bölgedeki hiçbir devlette yok. ABD bu uçak filosunu Hamas’ın olmayan hava ve kara kuvvetlerine karşı kullanmayacağına göre başka maksadı olmalı.

****

Bizim yakın coğrafyamızda uygulanmak istenen, birbiriyle örtüşen ve birbirini bütünleyen 3 önemli proje vardır: BÜYÜK İSRAİL- BÜYÜK ORTADOĞU- BÜYÜK KÜRDİSTAN PROJELERİ.

  1. Büyük İsrail Projesi (BİP). “İsrail’e yönelik bütün ciddi tehditlerin ortadan kaldırılması, bölgenin mezhep savaşlarıyla güçsüz devletçiklere bölünmesi, İsrail kontrolünde Kürt devleti gibi yeni devletçiklerin oluşturulması ve bölgede hiçbir güçlü ulus devlet bırakılmaması projesidir.”

Uzun vadedeki hedefi, Tevrat’ta bahsedilen, İsrail’in Nil’den Fırat Nehrine kadar olan “vaat edilmiş topraklara” sahip olmasıdır.

2-            Büyük Orta Doğu Projesi (BOP). Bu projenin gayesi: “• ABD’ye rakip olabilecek muhtemel gücün oluşmasını engellemek. • Petrol, doğalgaz, bor ve toryum gibi değerli kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak. • İsrail’i emniyet altına almak. • AB, Çin, Rusya ve Japonya gibi ülkeleri bu kaynaklardan uzak tutmaktır.”

3-            Büyük Kürdistan Projesi. Bu proje (dünyanın en önemli petrol merkezinde) ilk iki projenin uygulanmasının ilk aşamasıdır.

“Bu projelerin ilk amacı Büyük Kürdistan’ı kurmak suretiyle Akdeniz’e kadar uzanan alanda petrol boru hatlarının da üzerinde geçtiği alan kontrol edilecektir. Ayrıca İsrail’e tehdit oluşturmayan/ İsrail tarafından yönlendirilen bu devlet aracılığıyla Fırat’a kadar olan bölgeyi kontrol etmek mümkün olacaktır.

Cumhuriyet tarihimizin en önemli problemi olan PKK meselesinin adının “Kürt Sorunu” olarak tanımlanması da bu narko-terör örgütü vasıtasıyla onbinlerce vatandaşımızın kaybı, milyarlarca dolarlık ekonomik kayıplara sebep olan saldırıları da tesadüf değildir.

Bu mesele bahsettiğimiz üç ana projenin bir ARACINDAN ibarettir.

Prof. Dr. Hasan Köni şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ortadoğu’da ABD ve İsrail’e karşı olmayan bir yapılanma peşindeler. NATO Kürt devleti istiyor. İsrail’in korunması esas alınıyor. ABD, Asya ve Çin planlarında kullanmak istediği Türkiye’ye yeni ilişkiler dayatıyor. Federasyon mu yoksa konfederasyon mu olacağına büyük patron olarak, ABD karar verecek. Plan bu. Planın tutup tutmayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.”

*********************************

Projeler Devam Ediyor

Yaklaşık 9 yıl önce yazdığım köşe yazılarımda ve bazı toplantılardaki sunumlarımda dile getirdiğim üç proje günün şartlarına göre yapılan bazı değişikliklerle devam ediyor.

Projelerin “Kürdistan devleti” kurulması etabında önemli mesafeler alındı. “Açılım süreci” ile ülkemiz neredeyse “Anadolu Federasyonu” haline getirilip, topraklarımızın bir bölümünde “Kürdistan Federe Devleti” kurulmasına ramak kalmışken, Türkiye son anda uyandı. Ortadoğu’da IŞİD adlı yapay bir örgüt oluşturulup Irak ve Suriye’de Kürdistan devletçikleri oluşturmaya öncelik verildi. Bu projenin Türkiye ayağı şimdilik ertelendi.

Irak’ta Barzani’nin Kürdistan’ı devletleşip, meşrulaştı. Suriye’de, ABD kontrol altına aldığı bölgede PKK/PYD devletinin alt yapısını tamamlamak üzere.

ABD için İsrail’in güvenliğini sağlamak çok önemlidir. Bölgenin mevcut dengeleri içinde İsrail’i tehdit edebilecek bir devlet kalmadı. Hatta yıllardır İsrail ile husumet içinde olan Arap devletleri ve ilişkileri soğutmuş olan Türkiye, İsrail ile normalleşme adımları atmıştı. Şimdilik İsrail’le normalleşme çabaları kısmen dondurulacaktır. Ama bu devletlerin İsrail’e tepki göstermekte son derece temkinli davranacakları görülüyor.

Hamas’ın İsrail’e saldırısı ABD’nin 11 Eylül’üne benzetiliyor. El-Kaide’nin 11 Eylül 2001’de ABD’nin ekonomik ve askeri gücünün sembolleri olan önemli noktalarına yaptığı saldırılarının bahane edilmesiyle dünyayı sarsan büyük gelişmeler yaşanmıştı.

11 Eylül 2001 saldırısından sonra, ABD terörle mücadele bahanesiyle Afganistan’ı işgal etti. Kimyasal silah iddiasıyla Saddam’ın Irak’ını işgal etti. IŞİD diye bir örgüt türedi. ABD Suriye’nin bir bölümünü PKK/PYD’ye verdi, burada bir devlet yapılandırmaya çalışıyor. Suriye’ye Şam rejiminin yanında müdahil olan Rusya ilk defa sıcak denizlere (Akdeniz’e) indi.

Türkiye’ye 13 milyon civarında sığınmacı ve kaçak yerleştirildi.

****

Şimdi Hamas’ın İsrail’e saldırısı bahane edilerek böyle büyük olaylar yaşatılabilir. Sıra İsrail’in “vaat edilmiş topraklardan” bir kesimini daha alarak genişlemesine gelmiş olabilir.

İlk etapta Gazze’nin bir bölümü veya tamamının, Lübnan’ın ve Suriye’nin İsrail’e komşu birer bölümünün İsrail topraklarına katılması planlanıyor gibi.

Bu projelerin en zorlu iki etabı İran ve Türkiye’ye yönelik hedeflerdir. Bu iki devlet köklü ve büyük devletler olduğu için projelerin bu bölümleri en sona bırakıldı kanaatindeyim. Bu iki ülkenin halkı, kaynar suya atılan kurbağa gibi, refleks gösterdiğinde emperyal planların uygulanmasına izin vermez.

ABD/ İsrail Projeleri, ılık suya atılan kurbağanın suyunun yavaş yavaş ısıtılarak tepki vermeden haşlanması gibi bir yöntemle uygulanırsa başarı şansı olur. İran ve Türkiye için geliştirilmiş sofistike planlardan asla vaz geçmediklerini ve zamana yayarak uygulanması yöntemini benimsediklerini düşünüyorum. FETÖ ve PKK benzeri araçları mı kullanırlar, yoksa sığınmacılar ve kaçakların kullanılacağı başka yöntemler mi geliştirmişlerdir, bilemiyorum.

İskender Öksüz Cumhuriyet’in 100. Yılı Etkinliklerinde Yer Alacak

Milli Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi, sitemiz yazarlarından Prof. Dr. İskender Öksüz, İskender Öksüz Cumhuriyet’imizin 100. yılına özel olarak düzenlenen etkinliklerde yer alacak.

Millî Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu üyemiz ve yazarımız İskender Öksüz, Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılı kapsamında 29 Ekim’e kadar bazı etkinliklerde yer alacak. Bu etkinlikleri sırasıyla aşağıda paylaşıyoruz.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin konferans salonunda İskender Öksüz, İsmet Paşamızın kızı Özden Toker ve Kâzım Karabekir Paşamızın kızı Timsal Karabekir Hanımefendilerle sohbet gerçekleştirecekler. ABB’nin twitter paylaşımını görmek için tıklayınız.

İstanbul, Fatih’te, Kalenderhane Mahallesi, Cemal Yener Tosyalı Caddesi Nu: 4 adresinde Töre-Devlet Kitabevi’nin açılışı var. İskender Öksüz ile birlikte Prof. Dr. İsmail Yakıt ve Mahmut Yaraş, kitaplarını imzalayacaklar. İskender Öksüz’ün twitter paylaşımını görmek için tıklayınız.

Kitapevi açılışından sonra saat 16:00’da Kubbealtı Vakfı’nda, Kubbealtı Sohbetleri’nin konuşmacısı İskender Öksüz olacak. İskender Öksüz’ün twitter paylaşımını görmek için tıklayınız.

İskender Öksüz, 22 Ekim Pazar günü saat 14:00’te, Artİstanbul, Feshane’de, Naile Akıncı Kütüphanesi’nde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin misafiri olacak. Aspay Cebeci Sener Hanım’ın moderatörlüğünde söyleşi gerçekleşecek. İskender Öksüz’ün twitter paylaşımını görmek için tıklayınız.

27 Ekim Cuma, Millî Düşünce Merkezi ve Ankara Büyükşehir Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği 100. Yıl Paneli olacak. Emekli Genel Kurmay Başkan Orgeneral İlker Başbuğ, Emekli Büyükelçi Halil Akıncı, Emekli Anayasa Mahkemesi Üyesi Vali Mustafa Yıldırım, Millî Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu üyesi ve yazarı İskender Öksüz ve Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı Hakan Paksoy konuşacaklar. İskender Öksüz’ün twitter paylaşımını görmek için tıklayınız.

Parayı Bastır Yazar Ol

Döviz ilk arttığında bunu umursamayanlar “Ekmeği dolarla mı alıyorsun?” diyordu. Sonradan herkes anladı ki meğer ekmeği de eti de soğanı da dolarla alıyormuşuz. Daha neleri…

Acı da olsa hatırlayalım: Yanlış para politikalarından sonra Türkiye’de Türk Lirasından dövize kaçış başladı. Ne demek dövize kaçış? İnsanlar hisse, tahvil, mevduat vs., bankacı deyimiyle, “TL konuşan” ne varsa satıp dövize çevirdi. Yabancılar dövizi dışarı çıkardı. Yerlilerin bir kısmı da öyle yaptı; içeride tuttuklarını da döviz cinsinden tuttu. Satılan şeyin değeri düşer, alınanın yükselir. TL satılıp döviz alındı. TL’nin değeri düştü, döviz yükseldi. Döviz yükselince bütün fiyatlar da onu izledi. Çünkü üretimde geniş çapta ithal mal kullanmakla kalmıyor, her türlü üretim ve ticarette ihtiyaç duyduğumuz enerjiyi de dövizle alıyorduk.

Kitabı dövizle mi alıyorsunuz?

Ne neyi nasıl etkiledi? Ekonomi karmaşık bir bilimdir. Gerçi anlamayana bütün bilimler karmaşık gelir ya. Dostum İbrahim Kahveci ekonomide olan biteni ne güzel anlatıyor. Ben, bir sektörde, yayıncılıkta olan biteni size anlatacağım. Kültür hayatımızın ana direğidir dediğimiz kitap yayıncılığına bakalım bu olup bitenin etkisi ne olmuş?

Ne etkisi olacak, kitabı dövizle mi alıyorsunuz?

İşin gerçeği şu ki aslında kitabı da dövizle alıyorsunuz. En pahalı bileşen, kitabın üzerine basıldığı kâğıt, dövizle alınıyor. Türkiye kitap ve gazete kâğıdı üretmiyor. Filmine, mürekkebine, elektriğine ve her şeyi pazarına taşıyan nakliyesine hiç girmeyeyim. Peki anladık. Döviz arttı. Kitap fiyatları da artar, tıpkı et ve soğan fiyatı gibi ve yayıncılık yine yürür, değil mi? Soğan pahalandı diye yemeklere soğan koymaktan vaz geçmedik ya. Gerçi kitapları pahalılaştıranların, kâra doymayan kitapçı dükkânları olduğu söylenecektir ama… Bu hengâmede kaçı hayatta kalabildiyse. Çoğu oyuncak ve kırtasiyeye döndü zaten.

Vade zinciri kopunca

Aslında yayıncılığın başına gelen daha beter bir şey. Kitap piyasası vadeli olmak zorundadır. Çünkü bugün ürettiğiniz kitabın satılıp parasının size dönmesi ortalama bir yıl sürer. Eğer kitabınız orta karar satan bir kitapsa.

Bir üretim-tüketim zincirinin vadeli olabilmesi için fiyat istikrarı şarttır. Fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı kalacak ki bugünkü alacağınızı ertelemeye, üç ay, altı ay, bir yıl sonra almaya razı olasınız.

Kitap genellikle biner biner basılır. Eğer bir yıl içinde birkaç bin satacağından eminseniz birkaç bin basabilirsiniz ama bin, iyi bir sayıdır. Bin kitap üzerinden de yazara telifini ödersiniz. Bin kitabı bastınız; paranın dönmesini bir yıl bekleyebilmeniz, bir dizi vadeli satışla mümkün olur. Kâğıdı, üç ay, altı ay vadeyle alırsınız; matbaaya ücretini vadeyle ödersiniz. Dağıtıcı sizden kitapları vadeli alır, o da kitapçıya vadeli satar… Vadeli zincirin çalışabilmesi için insanların vadeli sattıkları malı yarın, bir ay sonra, altı ay, bir yıl sonra kaça alabileceklerini bilmeleri lazımdır. İşte Türkiye’de bilinmez hâle gelen buydu.

Fiyat parayla ölçülür. Fiyatı bir uzunluk olarak düşünün; para onun metresidir, mezurasıdır, cetvelidir. Bu masanın genişliği 1 m ise ben yarın da öbür gün de 1 m olacağını bilirim. Peki ya elinizdeki metre her an kısalıyorsa! Yayımlayacağım kitabın maliyeti bugün 100 TL ise yarın, öbür gün 100 TL olmayacak, çünkü TL durmadan “kısalıyor”.

Son birkaç yılda Türkiye’de döviz çıldırdı. Bir yıl değil, üç ay, altı ay; bir hafta sonra ne olacağı belirsiz hâle geldi. Dolayısıyla başta kâğıt olmak üzere kitabı kitap yapan her şeyin fiyatının birkaç ay içinde ne olacağı da muamma oldu. Kâğıtçılar, “Para bir yana, kâğıt bir yana.” diye satış yapıyor. Daha doğrusu “Euro bir yana, kâğıt bir yana.” diye. Bu şartlarda vadeli piyasa mümkün mü? Kitap piyasası mümkün mü?

Yazarlık meslek mi?

Vadeli zincirin bir halkası kopunca zincirin tamamı dağıldı. Vadeli kâğıt alamayan yayıncı dağıtımcıya, dağıtımcı kitapçıya nasıl vadeli satış yapacak? Diyelim ki 100 farklı kitabı piyasada tutmak için yayıncının eskiden 10.000.000 TL’ye ihtiyacı vardı. Şimdi 50.000.000 TL’ye ihtiyacı var ve bu parayı kitaba değil de dövize veya şimdi artan faizlere yatırsa daha güvenli ve daha kârlı bir iş yapacak.

Kitap fiyatlarındaki artıştan dolayı azalan talep de cabası.

İnsanı insan yapan dildir. Dilin anlattıklarını nesillerden nesillere aktaran, yani medeniyeti yaratan yazıdır. Yazıyı size ulaştıran, kültürü yükselten yayındır. Sizin yayıncılığınız geriliyorsa kültürünüz geriliyor demektir.

Bu arada asıl üzülen, ağzını bıçak açmayan yeni yazarlardır. Daha önce kitabı yayımlanmışlar bir çıt daha iyi. Fakat yeni bir imzanın yazdığı kitabı yayımlamak, bu piyasada, yayıncı için kumar demektir. Son yıllarda yepyeni bir piyasa doğdu: “Parasını ver, kitabını basalım.” diyen “yayınevleri”. Son cümledeki “yayınevleri”ni tırnak içinde yazdım, çünkü bu yayıncılık değil, çantalı matbaacılıktır.  Biraz ayıp bir şey.

“Yazdıklarımla para kazanayım ve bunu meslek edineyim.” mi diyorsunuz? Hangi ülkede? Hangi dille? Velhasıl hangi kültürde? https://millidusunce.com/parayi-bastir-yazar-ol/

 Kerkük Güldestesi

(İkinci Bölüm)

Irak Türklerinden Yüksek Mimar Prof. Dr. Suphi Saatçi bu şâirlerin sanat değeri yüksek şiirlerini ‘Kerkük Güldestesi’ isimli kitapta topladı. Prof. Saatçi, Irak’ta geniş bir bölgeye yayılan Irak Türklerinin bir şehri olan Kerkük adı altında toplanmış olmasını şöyle açıklıyor:

Kerkük; Irak Türklüğünün bir sembolü, bir özdeşi olarak benimsenmiştir. Başka bir deyişle Kerkük, Bağdat, Erbil, Musul, Telafer, Tuzhurmatu, Kifri, Hanekin, Kızlarbat, Karatepe, Mendeli, Dakuk (Tavuk), Altunköprü, Tazehurmatu, Tisin, Beşir, Leylan, Kümbetler, Yayçı, Çardağlı, Amirli, Bastamlı ve Çardağlı gibi yerleşme birimleri; Dicle, Fırat, Hasa Çayı, Aksu ve Zap gibi akarsular; Babagurgur, Taşköprü, Kale, Kışla, Meydan, Ağalık, Topkapı, Yedikızlar, İmam Kasım, Korya, Oyaka, Buyaka, Musalla, Seyidkızı, Piryadı, Çukur, Çay, Şaturlu, Begler, Cirit Meydanı, Molla Abdullah Tepesi, Danyal Peygamber, Helvacılar, Ağa Bağı, Şıh (Şeyh) Bahri, Sona Gölü, İmam Ahmet gibi mahalle, semt, cami, yatır, mezarlık ve mesire yeri gibi târihî ve folklorik adların hepsinin, Kerkük’ü sembolize eder. Nitekim şiirlerde geçen bu özel adların, mahallî deyimlerin hepsi, kitabın sonunda alfabetik olarak açıklanmıştır.

Kerkük’ün benimsenmesinin ikinci bir önemli yanı da Irak Türklüğünün kültür merkezi ve kalbi olan bu şehrin üzerinde oynanan oyunlara karşı, bu sembolü daha bir kalın vurgulayarak, öne çıkarmaktır. Önemli petrol yataklarına sâhip olan bu şehrin başına gelenler ve orada yaşayan Türkmenlerin günümüze kadar bitmeyen çileleri, dost ve düşman diye bilinen pek çok gücün tasallutundan kaynaklanmaktadır. Özellikle Kerkük’ün adını ve orada yaşayan insanların Türklüğünü haritadan silmek ve ortadan kaldırmak isteyenlere karşı Kerkük, aynı zamanda bir direnişin de simgesi olmaktadır.

Toplanan şiirlerin hemen hemen hepsi, denilebilir ki, genellikle Irak, özellikle de Kerkük için dile getirilen hasret, ayrılık, hicran, ilgi, sevgi, şefkat, çaresizlik, umutsuzluk, ağlayış, mâtem, feryat ve isyandır.

Irak Türklüğüne yananlar, yâni Kerkük için ağlayanlar, ona gözyaşı dökenler, Türkmenlerin en sıkıntılı günlerinde yanlarında yer alıp dertlerine ortak olanlar, hiç şüphesiz, herhangi bir karşılık beklemeden, bu dâvâya gönül veren en samîmi, en duyarlı ve kara gün dostu diyebileceğimiz binlerce insanın temsilcileri olan vefalı ve yiğit kişilerdir.

Bu güldestede yer alan bazı isimlerin, belki hiçbir zaman şâirlik iddiaları da olmamıştır. Ancak burada yer alan mısralar, samîmi ve içten gelen duygularla ifade edildikleri için, hepsi de birbirinden sıcak ve içli deyişlerdir.

KERKÜK KATLİÂMI: (Ayhan İnal 1931-2021

Irak’ta, Barzanî’nin Rusya’dan dönüşünü kutlamak üzere kızıllar, Türkleri katletmek suretiyle bir eğlence (!) düzenlediler.

Euvelâ Türk kahvelerine baskın yaparak,

Atatürk’ün fotoğraflarına saldırdılar Böylece 14 Temmuz 1959 günü saat 19.30 sıralarında başlayan korkunç katliam üç gün aralıksız devam etti. Aşağıda bu yüz kızartıcı olayın kısa bir hikâyesini okuyacaksınız.

Önce kahvede koptu kıyamet  

Kızıllar köpek sürüsü gibi saldırıyordu

Üzerine her Türk’ün

Kanla yeniden yazılmaktaydı

Kaderi Kerkük’ün

İlk şehid Osman Bey oldu

Sonra İhsan Bey’i vurdular alçakça

Türk’ün asîl evlâdı

Binbaşı Ata Hayrullah’ı hiç sormayın

Ters yönde giden iki cipe bağladılar

Sürüdüler yetmedi öldürdüler yetmedi

Sonunda bir ağaca astılar

İhtiyar demediler suçsuz demediler

Milliyetçi diye oydular gözlerini

Gözlerini oydular Hacı Necim’in

 Hasta yatağından kaldırıp

Katlettiler Âdil Hamit’i

Gayri bilinmiyordu

Bu başlar kimin başı

Ya bu eller ayaklar kimin?

Bir mahalleye karşı koyarak

Kahramanca can verdi 

İbrahim Ramazan Emel, Nihat, Cihat

Üç kardeşi bir nefeste öldürdüler

Emelcik on dördüne yeni giriyordu

Birbirine sarılarak can verdi

Nice yavrular

Sokaklar kan kusuyor

Analar bağrına taş basıyordu

Nurdan birer ampul gibi sallanıyordu

Elektrik direklerinde çıplak cesetler

Öyle bir haldeydi ki vahşeti köpeklerin

Sabır taşı olsa çatlardı kahrından

Tutulurdu dili olsa göklerin

Ne korkunç katliam ki

 Üç gün üç gece sürdü

Barzani… hâlâ kan istiyordu

Beşerin yüz karası silinmez bir lekeydi

Kısacası

Vahşetten de öteydi vahşetin bu türlüsü

Ben

Dudaklarımda yamyamlara hürriyet türküsü

Viskimi yudumluyordum

Heyhat! Ne olmuştu bana

Nerde benim Kürşadlarım hani Bozkurdum

Bırakın sahipsiz Kerkük’ün yetim çocuklarını

Beni parçalayın en keskin baltalarla

Atın beni ateşlere biraz da ben yanayım

Oyun benim gözlerimi oyun Allahsızlar

Yeni Mustafa Kemallerle yeniden şahlanayım

KERKÜK AĞITI: (Yavuz Bülent Bâkiler 1936) –Suphi Saatçi kardeşime

Bütün minârelerde sustu ezan sesleri

Artık yaşamak zordu

Zehir zıkkım bir rüzgâr esiyordu Irak’tan

Ölüm sokaklarda kol geziyordu

Bir gece Kerkük’te vurdular beni

Geçti sokaklardan bir kızıl ordu

İslâm’ı ve Türk’ü vuruyordu kurşunlar

Peygamber kabrinde ağlıyordu

Bütün hadis-i şerifler Âyet-i kerîmeler

Yüreğimdeki kordu

Ama çıplak ayaklı ve çıplak kafalı adamlar

Beni sokak sokak sürüklüyordu

Benim kafam kanıyordu kaldırım taşlarında

Evim barkım yanıyordu

 Ve benim cesedim kanlı bir bayrak gibi

 Demir direklerde sallanıyordu

Artık yaşamak zordu

Ölüm sokaklarda kol geziyordu

Evim barkım yanıyordu

Peygamber kabrinde ağlıyordu

Vurdular mı Süleyman’ı arkadan?

Yıktılar mı Taşköprü’yü bir gece?

İçimde her sabah şimdi gizlice

Efkârdır hasrettir durmadan akan

Bir gömlek yaptırsam Bursa şalından

Semerkant’tan nakış koysam üstüne

Bir şeyler getirsem dünden bugüne

Çeksem kılıcımı gümüş kınından

Ok olsam hedefi ikiye bölen

Bir tüylü börk olsam yiğit başlarda

Kışta kıyamette tipide karda

Türkü olsam dudaklarda söylenen

Ses versem bir sabah Bozkurt sesine

Aksa yollarına içimdeki kan

Ya tutup kaldırsam sizi oradan

Ya düşsem toprağa erkekçesine

HOYRAT: İclâl Akkaplan (1949)

Varsın kibritsiz lamba yaksın

Diyarbakır kızları

O yakan sevdalar kimin umurunda  

Bir Karabağ ağıtında üşürüm

Bir Kerkük hoyratında yanar içim

Ah yanar ki o biçim

Gönlüm Dicle gözyaşım Fırat olur

 Bir hoyrat kanatır dudağımı

Göçmen kuşlar gönlümden azat olur

Sen bilirsin bunu ceyran

Hoyratlar hoyrat olur

Turnalarla yollarım selamımı

Bu hasret cihan yakar

 İki gözü iki çeşme hâlinde

Mardin Musul’a bakar

Sen anlarsın türkülerin dilinden

Nice gönül virânma sebep

Deli bir inat olur

Bekle desmalın* verim ceyran  

Bu türkü burda bitmez balam

Sen bilirsin türkümüzü

Hoyratlar hoyrat olur

*Mendilin

KERKÜK’ÜM: (İlhan Esen (1959)

Terimizde yoğruldun gönlümüzle sarıldın

 Türklük adlı ağaçta bir körpe daldın Kerkük

Sâhibin gafletteydi zâlimce koparıldın

Gövdeden uzak düştün sarardın soldun Kerkük

Ananın terk ettiği garip yavru ceylandın

Hoyratlara sarıldın masallara inandın

Bırakıp gidenleri geri gelecek sandın

Bin defa katledildin bin defa öldün Kerkük

Yıllar yılları yedi zaman umudu yıktı

Hoyratlar ağıtlaştı ufkuna kâbus çöktü

Her gelen sana vurdu her gelen seni yaktı 

 Öz evlâda yabancı, girilmez yoldun Kerkük

Ekmeğimi yiyenler düşman olup bakıyor

Nereye el uzatsam hep elimi yakıyor

Dağın mayın eşeği sana sâhip çıkıyor

Türkmenle dopdoluydun hırsızla doldun Kerkük

Vatanımsın gülümsün kara bahtı gülmeyen

Kimseye yâr olmasın Türkemen’e yâr olmayan

Soyumun yüzkarası dar günde soy bilmeyen

Aslını inkâr eden soysuza kaldın Kerkük

Kucağından uzakta her gece üşüyorum

Bir tutam toprağını boynumda taşıyorum  

Zannetme ki canlıyım zannetme yaşıyorum

Ayrılırken canımı çekip de aldın Kerkük

Uğruna çektiklerim helâl olsun sevdiğim

Etle tırnak gibiyiz dünya bilsin sevdiğim

Havlayan köpeklerle çevren dolsun sevdiğim

Türk’sün Ergenekon’u kaç kere deldin Kerkük

Güneş benim tapumdur gn doğdukça benimsin

Deniz dalgalandıkça kar yağdıkça benimsin

Ölsem de mezarıma yel değdikçe benimsin

Kıyâmete kadar sen Türkmen’in oldun Kerkük

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Prof. Dr. Yüksek Mimar SUPHİ SAATÇİ

Kerkük’te doğdu (1946). İlk ve ortaöğrenimini Kerkük’te tamamladı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin (bugünki Mi­mar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bi­tirdi (1974). Bir süre târihî çevre ve restorasyon alanında serbest çalıştı. ‘Kerkük Kenti ve Ev Mimarisi’ konulu teziyle doktor (1993), daha sonra doçent oldu (1994) ve daha sonra profesörlüğe yükseldi. Mimar Sinan Gü­zel Sanatlar Üniversitesi’nde rektör yardımcılığı yaptı ve emekli oldu (1 Temmuz 2013). Halen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Saatçi, evli ve bir çocuk babasıdır. Mimar Sinan ve Osmanlı mimarisi, şehir ve medeniyet üzerine çalışma­lar yaptı. Meslekî konulardan başka, Irak Türkmenlerinin kültür tarihi ve folkloru üzerine eserler yazdı. Bu alanda inceleme, bildiri, araştırma ve makaleleri yayınlandı.

Kitap hâlinde yayımlanmış eserleri şunlardır: Kerkük Çocuk Folkloru (İstanbul, 1984); Mimar Sinan (İstanbul, 1987); Mimar Sinan ve Tezkiretü’l-Bünyan (Türkçe ve İngilizce, İstanbul, 1989); Irak Muasır Türk Şâirleri Antolojisi, (Ankara, 1991); Kerkük’ten Derlenen Olay Türküleri (İstanbul, 1993; 2. Baskı 2019); Târihî Gelişim İçinde Irak’ta Türk Varlığı (İstanbul, 1996), Kerkük­lü Mehmet Rasih Öztürkmen (İstanbul, 2001), Başlangıcından Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi (Ankara, 1997), Târihten Günümü­ze Irak Türkmenleri (İstanbul, 2003), Kerkük Evleri (İstanbul, 2003), Altun- köprü (İstanbul, 2004), Hasretin Adı Kerkük (İstanbul, 2004, 4. Baskı 2022); Bir Osmanlı Mûcizesi Mimar Sinan (İstanbul, 2005; 5. Baskı 2016), Kerkük’ün Sönmez Ateşi İzzettin Kerkük Armağanı (İstanbul, 2006), The Urban Fabric and Traditional Houses of Kirkuk (İstanbul, 2007), Kent Dokusu ve Geleneksel Evleriy­le Kerkük (İstanbul, 2007), Irak Türkmen Boyları Oymakları ve Yerleşme Bölgeleri (İstanbul, 2009; 2. Baskı, 2014), Osmaneli ve Geleneksel Evleri (İstanbul, 2009) (Ortak Yayın),(Kerkük ve Hüviyetüha’l-Umraniyye) (İs­tanbul, 2009; 2 Baskı 2010), (Al-Kabail ve’l-Aşairü’l-Türkmaniye fı’l-Irak ve Manatık Süknahüm) (İstanbul, 2010), Kerkük’ün Sesi Abdülvahit Küzecioğlu (İstanbul, 2012; 2. Baskı, 2013), Evliya Çelebi Kerkük’te (İstanbul, 2013), Sinan The Architect (İstanbul, 2014), (El-Mimariy Sinan) (İstanbul, 2014), Başımın Tacı Kerkük (İstan­bul, 2014), 30*^ ^ jüüi (El-Kiyan el-Turkmani fı’l-Irak) (İstanbul, 2014), İmparatorluğun Mimari Dehası Sinan Atlası/The Atlas of Sinan Architec- tural Genius of an Empire (İstanbul, 2015), Kırklareli ve Geleneksel Evleri (İstan­bul, 2016) (Ortak Yayın), Darağacında Sallanan Bayraklar (İstanbul, 2016), Sinan’ın Ayak İzlerinde Bir Payitahttan Diğerine Yolculuk (İstanbul, 2017), Mar­mara’nın Mimarı Sinan/Sinan The Architect of Marmara (İstanbul, 2020), Yurt Özlemi, Abdülhekim Mustafa Rejioğlu, Hayatı ve Eserleri (İstanbul 2021). Mimar Sinan Gezi Rotaları (İstanbul, 2022)

Kerkük Güldestesi

(Birinci Bölüm)

Irak sınırları içerisinde bulunan Kerkük, kadim Türk Yurdudur. Günümüzde Irak olarak bilinen topraklar, 642 yılında Arapların Basra ve Şattül-Arap bölgesine yerleşmeleriyle önem kazandı. Türkler, bölgeye ilk insan yerleşiminden 33 yıl sonra Türkistan’dan geldiler. Irak ismi, ilk defa dokuzuncu yüzyılda çizilen bölge haritasında kullanıldı.

19. yüzyıla gelindiğinde Irak, kültür merkezi olarak bölgenin önemli şehirleri içerisine alan bir bölge hüviyetine bürünmüştü. Bölge topraklarında petrol bulunduğunun tespit edilmesiyle batılı devletlerin ilgi alanı hâline geldi,

Irak’taki Türk varlığı, üç milyona yakın Türkmen’den oluşur.  Türkmen tâbiri, siyasî bir isimlendirmedir. Onların soy ve ırkî köken itibariyle Anadolu Türklerinden hiçbir farkları yoktur. Bir kısmı, batılıların Orta Asya dedikleri Türkistan’dan gelmiştir. Geri kalanlar da Osmanlı Devleti döneminde, Anadolu’dan bölgeye nakledilen Türklerdir.

Irak Türkleri, binlerce yıllık târihî süreç içerisinde meydana getirdikleri kültür değerleriyle Irak’ta Türk varlığı kavramını oluşturdular. Radyo ve televizyonlarımızdan yayınlanan yüzlerce türkü, Kerkük yöresinden derlenmiştir. Renkli ezgileri ile ilgi çeken horyatlar; ezilmişliğin, zulmün ve yaşama mücadelesi veren insanların feryatlarıdır, O feryatlar, 80 yılı aşkın bir süre içerisinde defalarca katliama maruz kalmış mâsum insanların dünyaya seslenişidir.

Bir türküde şâir;

Yumdu ol ala gözlerini yar uyanır mı?

Canım gidiyor, firkatine can dayanır mı?

Rüya mı acep hiç buna insan dayanır mı

 Cananım ile vuslatımız mahşere kaldı.

Diye feryat ediyor. Bir başka türkünün sözleri de söyle;

Mezar yerinde harman olur mu?

Kurşun yarası derman bulur mu?

Kâzım’ı vuranda din – iman olur mu?

Irak’ta Türk Hâkimiyeti Selçukluların 23 Mayıs 1040 târihinde Dandanakan Savaşı’nı kazandıktan sonra. Tuğrul Bey’in 1055 yılında Bağdat’a gelişi ile başladı. Türkler bölgede artık nüfus itibâriyle de üstünlük kurmuşlardı. Halife’nin dînî otoritesine saygı gösterdiler. İslâm’ın bayraktarlığnı Türk Selçuklular üstlendi.                                                                                                                    

Selçukluların bölgedeki hâkimiyeti, Atabeylikleri ve Kıpçak Beylikleri de dâhil edilirse, 1258 yılına kadar devam etti. 1258 – 1344 yılları arası, İlhanlılar dönemidir. Karakoyunlulardan sonra, 1534 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nin yönetimine geçti, Anadolu’dan pek çok Türk ailesi Irak’a yerleştirildi.

Irak, Osmanlı yönetimindeki 386 yıl boyunca bir Türk Yurdu olarak târihinin en huzurlu, güvenli ve bayındır dönemini yaşadı.

Osmanlı Cihan Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup ilân edilince 1920 yılında İngilizlerin oldu-bittisiyle Osmnlı eyâletleri olan Musul, Bağdat ve Basra, Fırat-Dicle Havzası’nda Irak kırallığı kuruldu.

O târihten sonra Irak Türklerinin katran karası günleri başladı. Günümüzde devam ediyor.

Vatan sevgisi, öz vatanında esir hayatı yaşayan insanları şiire yönlendirir. Bu sebeple Irak Türkmenleri arasında çok sayıda üstün vasıflı şâirler yetişmiştir.

Güldeste’den seçilmiş şiirler:

KERKÜKLÜ: (Necmettin Esin 1912-1987)

Orhun’dan kopup geldin on iki asır evvel

Sırmalı çadırınla beşiğinle Kerküklü

Cihat ufuklarında yıldırımlaşan bir el

Târihini yazıyor bak ve dinle Kerküklü

Kır atların mızraklı şehsuvarları sensin

Sıra sıra dağların erimez karı sensin

Bir milletin şöhreti şerefi varı sensin

Altaylar’dan geldin bir yüce dinle Kerküklü

Çin şeddini heybetli gücünle parçaladın

Salip seferlerinde arşa yükseldi adın  

Muhteşem bir âtisin ve mazisin Kerküklü

Alnın göklere değmiş bakışlarında gurur  

Kâinat huzurunda el pençe divan durur

Bahadırlıkta şanlı bir Gazisin Kerküklü

Korkma uzat elini büyük Allah’ına ver

Dâvânda seninleyim Cenab-ı Mustafa der

Unutmaz bir gün alır hakkını hançer hançer

Dumanlı yaylaların yılmaz kurdu Kerküklü

Damarında devletler kurmuş bir soy kanı var

Kükremiş arslan gibi tehlikelere dalar

Bir gün karargâhında coşarak mehter çalar

Donanır al bayrakla yiğit yurdun Kerküklü

Semâyı süngüsüyle ayakta tutan sensin

Ümit sensin kuvvet sensin ışık sensin tan sensin

Yüksel… Seni yıldızla Hilâl görsün Kerküklü

Tunalar Sakaryalar Vardarlar gibi seni

Elinde yalın kılıç serdarlar gibi seni

Gazâ meydanlarında Kemal görsün Kerküklü

ERBİL HASRETİ: (İhsan Doğramacı 1915-2010)

 Gidin dostlar gidin doğduğum yere

Erbil Kalesinde mor sümbül vardır.

 Kunyan’ın  içinde akar bir dere

Dere kenarında sarı gül vardır.

Erbil mektebinde geçti günlerim

Orada yeşerdi millî hislerim

O demleri anıp şimdi inlerim

‘İçimde oralı bir bülbül vardır’

Şimdi kalan tek şey mezar taşları

Umutsuz ninelerin gözyaşları

Meyus dedelerin çatık kaşları

O yangın yerinde soğuk kül vardır

Hey İhsan kederin başından aşkın

 ‘Bitip tükenmeyen elem-i aşkın’

 Aynaya baktıkça olursun şaşkın

Karşında bir mahzun bir melül vardır

Umudunu kesme gerek yok yasa

Sindirilmiş Erbil tekrar uyansa

 Erbil dilinde mektepler açılsa

Destek olacak bir gönül vardır

Kendini Yakan Kerküklü Türkmen Kızı Zehra’ya Ağıt

(Fahri Ersavaş 1920-2012)

Yıllardır bitmek bilmiyordu

Kerküklü Türklerin çilesi

 Zulüm işkence sürgün ölüm

Olmuştu alınlarının yazısı

Günlerden bir gün Kerkük’ün

Tisin köyünden Bektaş Ali Feyzullah’a gelmişti sıra

Evini köyünü terkedecekti Güney Irak’ta bilmediği

Tanımadığı bir yere Göç edecekti

Böyle buyurmuştu çünkü

Gaddar Saddam’ın adamları

Üç gün mühlet vermişlerdi Bektaş Ali’ye

Bunca zulüm bunca horlanmadan sonra

Bu da mı gelecekti

Bektaş Ali’nin başına

Ne bitmez çileydi bu

Irak İran savaşında

Askere alınmıştı Bektaş Ali’nin

İki oğluyla damadı

Savaş biteli yıllar olduğu hâlde

Hâlâ dönmemişlerdi geri

Duyduklarına göre

Oğlunun esir düşmüştü biri

Diğeri de kaybolmuştu

Damadından ise hiç haber yoktu

Bektaş Ali ve karısı

Savaştan dönmeyen oğullarına mı yansın

Yoksa yetim kalan torunlarına mı

İşte bu acılar içindeyken

Dayandı Saddam’ın adamları kapıya yine

24 saatte bu köyü terket diye

Bektaş Ali direndi

Köyümü yurdumu terk etmem dedi

O direndikçe de coplayıp tekmelediler

Öfkelerini yenemeyen katiller

Sonunda karakola götürüp

Daniskasını yaptılar ona işkencenin

Anasından emdiğini

Burnundan getirdiler Bektaş Ali’nin

Artık ister istemez

Boyun eğecekti zulme  

Fakat tam o sırada

Zehra çıktı ortaya

Bektaş Ali’nin küçük kızı Zehra

Kükredi Saddam’ın adamlarına  

Bağırdı karşı koydu direndi  

En sonunda gürledi Zehra

‘Ey ahâli’ diye başladı söze:

’Ben Kerkük’ün kızıyım

Vatanımı asla terketmem

Kerkük Türkmen toprağıdır

Bu topraklarda büyüdüm

Anam babam da 

Bu topraklarda doğup büyüdüler

Atalarım da bu yerlerde yaşayıp öldüler

Bu insanlık dışı zulmü

Protesto etmek için 

Türkmen kimliğimi yüceltmek için

  Şimdi kendimi yakacağım’ diye haykırdı

Ve yanında bulundurduğu bir bidon gazı

Döküp üstüne   

Ahalinin ve Saddam’ın adamlarının

Şaşkın bakışları arasında

Çakıp kibriti yaktı kendini  

Zehra Anasıyla babası mahvoldu o an

Taş kesildi Tisin köylüleri

 Bakakaldı Saddam’ın o domuz adamları

Hayretler içinde

Hâlbuki Zehra

Henüz baharındaydı ömrünün

Ona kefen değil  

Gelinlik yakışırdı bu yaşta

Ama olmadı

Yakarak kendini son verdi hayatına

 O gün takvimler 1995’in

Ekim ayının  

16’sını gösteriyordu

Verdiği sözde durdu

Yurdunu terketmedi Zehra  

Gelenek gereği Kerkük’te

Kadınlar gitmezdi mezarlığa

Anası da gitmedi töreye uyup

Bağrı yanık çileli ana

Seslendi cenazenin ardından:

 ‘Kızımı mezarına yavaşça indirin

Rahat yerleştirin yerine’

Diyebildi ancak

Zehra’nın ölümü de yumuşatamadı

Zâlim Saddam’ın adamlarını

Hiddetle bağırdılar Bektaş Ali’ye

‘Üç gündür’ dediler mâtem günün

Dördüncü gün

Toplayıp pilini pırtını

Terkedeceksin bu toprakları

Ve terkettiler sonunda

Bektaş Ali ile karısı

Doğup büyüdükleri

Bu ata yadigârı toprakları

Ölmüşlerini ve mallarını bırakıp

Ayrıldılar akrabalarından

Ayrıldılar

O cennet misâli köylerinden

Arkalarına bakamadan gittiler

Bir meçhule doğru

Şimdi kimbilir

Neresindeler Güney Irak’ın

Hangi çöltinde hangi yöresinde

Yaşıyorlar mı bilinmez

Kerkük Türk’ünün alın yazısıdır bu

Bir türlü silinmez

Gün gelir devran değişir Saddam

Komayız yanma senin bu gaddarlığı

Yıkarız başına dünyayı

Binlerce şehit adına

Yiğit kız Zehra adına 

Alırız senden intikam Alacağız senden intikam         

Devam Edecek                                                            

Gazze Dramı

Gazze’nin kontrolünü elinde tutan El Kasım örgütünün, roket dahi geçirmeyen “Demir Kubbe” yi aşarak İsrail’e saldırması, dünyayı ve en çok da İsrail’i şaşkına çevirdi. İsrail’e, “Bu bizim 11 Eylül’ümüz” dedirtti. Kendisini dev aynasında gören Batının ukala ve şımarık kan emcisi İsrail, “Orta Doğu haritasını değiştireceğiz” sloganıyla Gazze’ye ölüm kusmaya, çocuk-kadın demeden sivil kıyımına başladı.

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, BM’de “Filistinsiz İsrail haritası” göstermesinden sonra El Kasım’ın, bu saldırıyı başlatması, İsrail’in işine yaramıştır. Filistin halkının soykırıma uğramasına neden olmuştur. O bakımdan El Kasımın bu saldırısı, düşündürücü ve manidardır.

ABD, İngiltere ve pek çok Avrupa devleti bu kıyıma sevinmiş ve onaylamıştır. Filistinlilere destek yürüyüşlerini yasaklamış, sosyal medya paylaşımlarına da sansür koymuştur.

İsrail tarafından Gazze’ye düzenlenen saldırılarda en az 1.800 Filistinli ölmüş, 6.500 Filistinli yaralanmıştır. 1,1 milyon Filistinli, panik ve korku içinde katliama uğramamak için kaçmaya çalışmaktadır.

İsrail, Gazze’yi tamamen abluka altına aldı. Elektriği, suyu, gazı ve son anda interneti de kesilen kent, havadan ve karadan sürekli bombalanmaktadır. İsrail tarafından sivil halka, Gazze’nin kuzeyini boşaltmaları için verilen 24 saatlik süre doldu. Bölgeden kaçmaya çalışan sivil Filistinli konvoyunu vuran İsrail, 70 kişiyi daha şehit etti.

Gazze’deki insani dram, İsrail’in şimdiye kadar işlediği katliamları unutturacak seviyededir. Başta ABD olmak üzere, tüm Batılı devletlerin İsrail’in arkasında “ön şartsız, sorgusuz” yer alması, en büyük utançtır. Batının gerçek yüzünü göstermektedir. Bu destekten cesaret alan İsrail, Gazze’yi insafsızca, acımadan  bombalamakta ve “savaş suçu” işlemekten çekinmemektedir.

İsrailli bir Bakan kendi askerlerine, “HAMAS’la savaşırken yaptıkları hiçbir vahşetten hukuk önünde sorumlu tutulmayacakları” garantisini vermiştir. Cumhurbaşkanı Herzog da, “hiçbir Gazzeli’ nin masum olmadığını” büyük bir nefretle höykürmüştür. Eski İsrail dışişleri bakanı Ayalon, Gazzelilere Sina Çölünü adres göstermiştir. Bazı İsrailli Vekiller ise, “nikleer saldırı”isteyecek kadar çılgınlaşmıştır.

İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu ise, “İsrail’in uluslararası muazzam destek topladığını, düşmanlarının bedel ödemeye başladığını, yapılanların sadece başlangıç olduğunu” ifade ederek, ne denli kana susadığını arsızca ifade etmiştir. Bu söylemler, Gazze için daha dramatik sahnelerin yaşanacağını göstermektedir.

Bu yüzden İsrail, sivil ya da HAMAS ayrımı yapmadan Gazze’yi “toplu cezalandırma” yolunu seçti. 1970’lerden bu yana uluslararası sözleşmelerle yasaklanan “fosfor bombasını”, kameraların görüntü aldığı bir ortamda sınırsız bir cesaretle kullandı.

BM Genel Sekreterinin ve Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Federasyonunun ısrarlı taleplerine rağmen, Gazze’ye insani koridor açılmasına izin vermedi. Refah sınır kapısından Mısır’a kaçmak isteyen sivilleri bomba yağmuruna tuttu.

İsrail saldırılarında ölen çocukların tanınabilmesi için, çocukların ellerine isimleri yazılmaktadır. Bu yaşananlar insanlığın utanç tablolarıdır. Öldürdükleri Reuters ajansı muhabiri İssam Abdullah için sorumluluk bile üstlenmemişlerdir. Muhabirler tartaklanmakta, tehdit edilmekte, katledilen sivil, kadın ve çocuk resimlerini çekmemeleri için katliam bölgelerine girmeleri engellenmektedir.

Dünyanın arsızca izlediği Gazze’deki bu dram, Haçlı Seferleri’nin daha da vahşileşen yeni bir uygulamasıdır. Kara harekâtı başlatacağını açıklayan İsrail yetkilileri, nedense bunu sürekli ertelemektedir. Bu tutumlarının da sinsi bir planın neticesi olduğu tahmin edilmektedir.

Hastanelerde yaralılara müdahale edilemiyor. Acil müdahaleyi bekleyen hastalar,  açıkça ölüme terk edilmiştir. Morglarda yer kalmamıştır. Bomba yağmurundan ötürü cenazeler gömülememektedir. Gıda stokları tükenmek üzeredir. İlaç, temiz su, elektrik ve yakıt bulunmamaktadır. Bu uygulama İsrail’in acımasızlığının, kininin ve vahşete nasıl susadığının kanıtıdır.

ABD’ nin, İsrail’e destek bahanesiyle, aceleyle uçak gemisini göndermesi, bazı kesimleri doğrudan, Türkiye’yi de dolaylı tehdit maksadı taşımaktadır.

Uzun süredir Türkiye’yi dizayn edemeyen, bin bir entrika ile sinsi planlarını uygulayamayan ABD, insanlık dramının işlendiği bu olayı çözmek yerine, gövde gösterisine soyunmuştur. Fakat asla umduğunu bulamayacaktır.

Bir zamanlar ABD’nin sıkıştırdığı, ambargo uyguladığı İran’a, o yıllarda bağrını açan tek ülke Türkiye idi. Şimdilerde İran medyası, Türkiye aleyhine kara propaganda başlatmıştır. Türklere nankörlük edenler, kısa zamanda hüsrana uğramıştır. İran da bir gün bu vefasızlığının pişmanlığını yaşayacaktır.

Batılı global güçlerin cesaretlendirdiği İsrail, HAMASI tamamen yok etme, Batı Şeria da  her türlü ticari, ekonomik ve sosyal ilişkileri tümüyle kesme, HAMAS’ı en büyük suçlu göstererek  halkı gözünden düşürme, El Fetih ile HAMAS arasındaki  iş birliğini tamamen kesme, Gazze’yi işgal etme peşindedir.

İsrail, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurulmasını asla istememektedir. O yüzden işgal altındaki topraklara Yahudi yerleşimcileri sevk etmeyi hızlandıracaktır. Mescid-i Aksa’yı hedef alan eylemlerini artıracaktır.

Dünya kamuoyunda, Yahudilerle Filistinlilerin yan yana yaşayamayacaklarını,  Filistinlilere başka bir yerleşim alanı bulunmasının zamanının geldiğini sağlamaya çalışmaktadır. Filistinlileri, Ürdün, Suriye ya da Mısır’a göndermenin planlarını yapmaktadır.

İçimizi yakıp kavuran mazlumların feryadını, insanlığımızdan utanarak, gözü yaşlı çaresizce izlemekteyiz. Vahşi Batı, Müslüman kıyımı için, yeni bir “11 Eylül” kurgulama peşindedir. Fakat zulüm asla payidar olamayacaktır.

Sevgiyle kalın…

Kavimler Kabristanlığı

Dün Osmanlıyı çökerten dönme ve devşirmelerin torunları son yıllarda ”Osmanlıcılık” kisvesine bürünerek bu sefer de Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmanın peşindeler!

*

Bunların gerçekten samimi birer Osmanlıcı olduğuna inanmamız için, o mel’un dedelerinin mezarları başına giderek ”Ey dede, sen ne aşağılık bir şerefsizmişsin ki, sizi yedirip barından koca Osmanlı’ya puştluk yaparak içeriden çökerttiniz” demelerini bekliyoruz.

*

Derler mi?

Asla demezler!

Çünkü yeni Osmanlıcılar da en az dedeleri kadar puşt ve alçaktırlar

*

638 YILLIK OSMANLI DÖNEMİNE BAKILDIĞINDA;

215 Sadrazamdan;

78 i Türk,

137 si Ermeni- Rum- Sırp vesaire.

161 Kaptan-ı Deryadan;

48 i Türk,

118 i dönme ve devşirme.

166 Baş Defterdardan (Maliye Bakanı)

24 ü Türk,

142 si Ermeni- Rum vesaire.

*

NE BÜYÜK BİR GAFLETTİR Kİ;

1453 den sonra ki 469 yıl dönmelerin devridir.

TÜRK KELİMESİ AŞAĞILIK SIFATI İDİ.

*

Atatürk’ün ”Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünü söylemesine kadar ki geçen zaman süresince, Osmanlıyı kuran milletin adı olan Türk kelimesi, imparatorluğa sızan dönme- devşirmeler ve şımaran azınlıklarca ”AŞAĞILIK SIFATI” olarak kabul ediliyordu.

*

TÜRKLERE REVA GÖRÜLEN AŞAĞILIK SIFATLARI;

Pis Türk- Kokar Türk- Hırsız Türk- Namussuz Türk- Beyinsiz Türk- Akılsız Türk.

*

Şimdi anladınız mı ”Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünü dağlardan taşlardan, kitaplardan silmeye kalkanların soylarını cibilliyet ve ne denli hain olduklarını?

*

Elin Gâvuru Ve İçimizde Ki Hainler!

Sözlerime önce, ünlü bir Alman Düşünürünün şu sözleriyle başlamak istiyorum;

‘’Şu Türkler keşke Almanya’yı da alsalardı, ancak bu sayede insanca bir hayat yaşayabilirdik’’

*

Bugün üzerinde yaşamış olduğumuz Anadolu coğrafyasından gelip geçmiş olan irili ufaklı kavimlerin hayatlarını en ince teferruatlarına kadar anlatan ‘’ANADOLU KAVİMLER TARİHİ’’ yazılarak bir kitap hâlinde okumamız için elimize verilseydi; inanıyorum ki daha kapağını açar açmaz etrafa yayılacak olan iğrenç ve ağır ceset kokularından burnumuzun direği kırılır.

*

Çünkü okumak için elimize aldığımız bu kitap; sayfa araları irili ufaklı onlarca millet, devlet ve kabile cesetleriyle dolu olan bir milletler kabristanlığından farksızdır….

*

İrili ufaklı bir ‘’KAVİMLER KABRİSTANLIĞINDAN’’ ibaret olan Anadolu coğrafyasında huzura hasret bir şekilde yaşayan, çeşitli dilleri konuşan ve farklı soylara mensup olan halk tabakaları, Türklerin Selçuklular olarak Anadolu’ya gelmelerine kadar geçen çok uzun seneler içerisinde; kan, gözyaşı ve tarifi imkânsız acılarla kıvranarak çok büyük işkencelere katlanmışlardır…

*

Önce Selçuklu, daha sonraları Osmanlı Türkü’nün hâkimiyet sahasına dâhil olan Anadolu toprakları asırlar süren Türk hâkimiyetinin sonucunda, daha önceleri büyük acılar içinde kıvranan gayr-i Müslim kavimler için bile sulh ve  sükûn içinde, MAL, CAN ve NAMUS EMNİYETİ SAĞLANMIŞ OLARAK insan haysiyet ve onuruna yakışır bir hayat sürmeye müsait ve müstesna bir ortama dönüştürülmüştür…

*

Böylesine âdil ve merhamet ehli bir millete, bu milletin devletine, kimliğine, tarihi ve kültürüne düşman olabilmenin tek bir sebebi vardır ki bu sebep de iman fukaralığı, alçaklık ve soysuzluktur!

*

Hiç kimseden;

Nimetini,

Şefkatini,

Merhametini

Ve de adaletini esirgememiş böylesine asil ve soylu bir milletin kurmuş olduğu, Selçukluyu da içine alan Osmanlı’nın devamı niteliğindeki Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve bu devleti kuran başta Atatürk ve bütün Komutanlarına düşman olan, kin ve husumet besleyen kişilerin damarlarında mutlaka başka bir milletin necis kanı, gönlünde ise İslâm’dan başka bir dine iman vardır.

*

TÜRK’ÜN EN BÜYÜK HATASI;

Türk’ün halen daha devam eden en büyük hatası ki bu aynı zamanda Türk’ün kendi kendine de ihanetidir; gayri millileri ve gayri Müslimleri devletin içine sokmalarıydı. Gayri milli ve gayri İslâmi olanlara adaletinin, merhametinin, nimetinin dışında devlet içinde en küçük bir görevi dahi vermemeliydi.

*

Osmanlı Türk İmparatorluğu’nu işte bu hatası yıkmıştır.

Osmanlıyı çökerten bu hata Atatürk ile son bulmasına rağmen, Atatürk’ten sonra Osmanlının bu hatasını işlemeye devam ettik.

*

Yusuf Halaoğlu’nun tespitleri bunun en güzel delilidir.

Halaoğlu, zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün makamına çıkarak kendisine ”Bakanlar Kurulunda TÜRK OLAN sadece iki kişi mevcut” demişti.

Daha söylenecek söz mü kaldı ki?

*

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Osmanlıcılık gibi bahanelerle tasfiye etmek isteyenlerin her biri, dün koca Osmanlıyı çökerten gayri milli çetelerin gayri mili ve gayri insani torunlarındır.

*

Ey Allah’ın dini İslâm’a iman edenler!

Ey haysiyet ve şeref sahibi olduğunu söyleyenler!

Ey vatanını sevip, karısının- kızının ırzını ve namusunu düşünenler!

Türkiye Cumhuriyeti Devlet’inin de, Osmanlı Türk İmparatorluğu gibi gayr i milli hainler tarafından çökertilmesine dur demek için tek çaren var!

O çare;

Mili birlik ve beraberlik şuuru ile kenetlenerek, başına geçireceğin insanların kanlarının Türk kanı olmasına( Türk Kültür Genleriyle beslenmiş, kıvam bulmuş…) dikkat etmek üzerine vacip olan ana görevindir.