Havacılık konusunda yazı ve programlarıyla tanıdığımız Güntay Şimşek, Habertürk’teki son yazısında, “uçağa bindiğinizde neden uykunuz gelir?” sorusunun cevaplarını verdi.
Gerçekten “yolculuk öncesi iyi bir şekilde uykunuzu almanıza rağmen, henüz rutin uyku saatinize de epeyce zaman varken” bile çoğu zaman uçakta uykunuz gelir. Güntay Şimşek bunun sebeplerini şöyle açıklıyor:
İlk ve en önemli sebep “düşen kabin basıncı” imiş. Düşük kabin basıncı uykunuzu getirirmiş.
“Pilotlar bazı hava muhalefeti durumunda uçakların irtifasını sert bir şekilde düşürüyor. Özellikle son dönemlerde yaşanan küresel ısınmadan kaynaklanan türbülanslar pilotları bu duruma sevk etmeye başladı. Pilotlar uçuş güvenliği için bunu yaparken bu durumda yolcuların içi çekiliyor ve uykuları geliyor.İrtifa düşüşlerinde de uykunuz gelebilir.”
Yolcuların uykusunu getiren başka bir sebep ise uçuş yönünün güneşin doğuşu yönünde olması imiş. “Cam kenarında, güneşin geldiği taraftaysanızmayışıp uyur kalırsınız.”
Uçakların bazen “koltuklarının tasarımı, renk uyumu ve kabin içi atmosferi o kadar rahat olabilir ki” yolcuları adeta uykuya davet eder.
Eğer uzun uçuşlar öncesi uykunuzu almadan uçağa bindiyseniz daha çok uyuyabilirsiniz.
Korku veya hastalık gibi sebeplerle, yolculuğa başlamadan uyku ilacı aldıysanız, yine uzun süreli bir yolculuğun çoğunu uykuda geçirerek daha rahat ve konforlu bir yolculuk yapabilirsiniz.
****
Bu havacılık bilgilerini okudukça benim aklıma “Türkiye uçuyor” sloganı ve bu sloganla avutulan kitleler geliyor.
Bir kesim Türkiye’nin uçtuğuna ve konforlu bir yolculuk yaptığına inanıyor.
Bir başka kesim ise, “Türkiye uçuyor” sloganının bir safsata olduğuna ve uçuyorsak bunun bir uçurumdan aşağı uçuş olduğuna inanıyor.
Türkiye uçağının kaptan pilotu “uçuyoruz” anonsları yapıyor.
“O dediyse doğrudur.”
Tamam uçuyoruz ama nasıl, hangi şartlarda ve nereye kadar?
*******************************
TÜRKİYE UÇAĞINDA YAŞANAN SORUNLAR
Türkiye uçağı uçuyor ama çok ciddi sorunlar yaşamakta:
Çok önemli hava olayları olmamasına rağmen, uçak çok şiddetli türbülanslar içinde uçuyor ve zaman zaman ani sert irtifa kayıpları yaşıyor. Kaptan pilotun daha önce hiç denenmemiş manevralarıyla uçak sık sık savruluyor, yön değiştiriyor.
Diğer taraftan uçağın yakıtı bitmek üzere. En yakın havalimanına gidebilmesi mümkün ama o yabancı havalimanı ile irtibat ve güven sorunları yaşanmakta. Kaptan pilotun inmeye razı olacağı havalimanları ters yönde ve mesafe yakıtın yetmeyeceği kadar uzak. Kaptan pilot bu bilgileri yolcularla paylaşmıyor.
Kaptan pilot havada yakıt ikmali yaptırma hayali içinde idi. Fakat uçak sağ salim en yakın yabancı havalimanına indirilmeden yakıt ikmalinin mümkün olmadığı anlaşıldı. Bunu gören kaptan pilot uçağı en yakın yabancı havalimanına indirip, yakıt ikmali yapması için eski yardımcı pilota kokpiti devretmek zorunda kaldı.
Uçakta iki bölüm var. Birinci bölümdeki yolcuların “koltuklarının tasarımı, renk uyumu ve kabin içi atmosferi çok rahatlatıcı.” Yemek ve içecek servisleri harika. Bu bölümdeki yolcuların yeme içme dışındaki zamanlarda konforlu bir uyku içerisinde seyahat ettikleri için türbülanslardan ve tehlikelerden habersiz huzur içinde uykularına ve yolculuklarına devam etmekteler. Bunların uçaktan ve kaptan pilottan hiç şikayetleri yok.
Ancak uçağın diğer bölümündeki yolcuların koltukları rahatsız, kabin içi atmosferi kötü ve yemekler bu bölümdeki yolcuların alamayacağı kadar yüksek fiyatla satılmaktadır. Türbülanslar sırasında bu yolcular şiddetle sarsılmaktalar.
Fakat bu yolcuların bir kısmıani irtifa kaybı ve düşük kabin basıncı sebebiyle adeta içleri çekilmiş ve uykuya dalmış durumda.
Uçağın uçuş yönü sürekli doğuya doğru olduğundan, cam kenarındaki güneşin geldiği yöne bakan yolcular da mayışıp uyumuş durumdalar. Bu uyuyan yolcular da yaşanan olumsuzlukların farkında değiller.
Yolculuk başlamadan kendilerine uyku ilacı içirilen yolcular da olan bitenden habersiz uykularına devam etmekteler.
İkinci bölümdeki yolcuların diğer kısmı ise (bunlar tüm yolcuların %48’i kadardır) yaşanan sarsıntılar ve uçağın şiddetli manevralarının yarattığı korku yüzünden bir türlü uyuyamamaktalar.Beti benzi solmuş, endişe ve korku içinde beklemekteler.
****
Türkiye uçağının sevgili yolcuları… Siz bu uçağın içindeki hangi tür yolculardansınız?
Bütün türbülans ve tehlikelere rağmen uyku içindeyseniz ve konforlu bir yolculuk rüyası görmekte iseniz, ne mutlu size…
Bu sert yolculukta -benim gibi- bir türlü uyuyamamış ve olan bitenin farkında olan yolculardansanız, hepimize Allah kolaylık versin. Hayırlı yolculuklar diliyorum.
-Kur’an’ın esas / temel maksatları ve asıl unsurları dörttür. Bunlar da TEVHİD / bir Allah’tan başka ilâh olmadığına inanma, RİSALET / nübüvvet, peygamberlik ve elçilik, HAŞİR / kıyamet sonrasında ölen insanların toplanması keyfiyeti ve UBUDİYET / kulluk; ve onunla beraber ADALET’tir. Sair / diğer mes’eleler ancak şu dört âlî / yüksek talep ve maksatlara birer vesile hükmündedir. Vesileleri fazla tafsîl / açıklama ile derinleştirmemek kaidedir. Ta ki, mâlâyâni / boş şeylerle uğraşırken bahis dağılıp, esas maksat zâyi olmasın.
İşte bundan dolayıdır ki, Kur’an, bazı kevnî / yaratılış mes’elelerinde; bazen ibham / kapalı, belirsiz, bazen ihmal, bazen de icmal ediyor / özetliyor, konuyu kısa geçiyor.
-Kelâmın / sözün mertebesindeki yükseklik, kuvvet, sözün; hüsün, cemal ve güzellik tabakalarının menba ve kaynakları dörttür.
1- Mütekellim: Kim dedi?
2- Muhatap: Kime dedi?
3- Maksat: Ne için dedi?
4- Makam: Hangi makamda söyledi?
İşte bir sözün anlaşılabilmesi için, bütün bunların nazarı itibara alınması gerekir.
-Dört şey için dünyayı kesben / çalışmamak şeklinde değil, kalben terk etmek lâzımdır.
1. Dünyanın ömrü kısa olup, sür’atle zevale / yokluğa ve guruba / batmaya gidiyor. Zevalin / yokluğun elemiyle, visalin / kavuşmanın lezzeti zeval buluyor / yok oluyor.
2. Dünya’nın lezzetleri zehirli bala benzer, lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
3. Seni intizar etmekte / beklemekte ve senin de sür’atle / hızla ona doğru gitmekte olduğun kabir; dünyanın ziynetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü, dünya ehlince güzel addedilen / sayılan şey, orada çirkindir.
4. Düşmanlar ve sokucu, can yakıcı haşerat / küçük zararlı böcekler arasında bir saat durmakla, dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki fark; kabir ile dünya arasındaki aynı muvazene / aynı karşılaştırma gibidir. Bununla beraber, Cenab-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et / uy ve katıl.
-Şu esaslara dikkat lâzımdır:
1. Allah’a abd / kul olana her şey musahhar / emrine âmâde. Olmayana her şey düşmandır.
2. Her şey kader / İlahî program ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.
3. Mülk Allah’ındır, sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip / devamlı kılıp, senin için muhafaza edecek; sende kalırsa, karşılıksız olarak zail / yok olup gidecek.
4. Devamı olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâil / geçicisin, dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu hazır şekli de zâildir. Bunlar saniye, dakika, saat ve gün gibi birbirini takiben zevale / yokluğa gidiyorlar.
5. Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.
-İnsan; nisyan / unutmak’dan alındığı için, nisyana / unutmaya müpteladır. Nisyanın en kötüsü de, nefsin unutulmasıdır. Fakat, hizmet, say’ / çalışma, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir / çok yanlış bir tutumdur. Hizmetler görüldükten sonra, neticede, mükafat zamanlarında nefsin unutulması kemâl / güzel bir davranıştır. Bu itibarla, ehl-i dalâl / yanlış yolda olanlar ile ehl-i kemal / doğru yolda olanlar, nisyan / unutma ve tezekkür / hatırlamada birbirine zıt durumdadırlar. Evet dâl / yanlışta olan kimse, bir iş ve bir ibadet teklifinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır, lâkin mükafatın, menfaatin tevziinde / dağıtılmasında; bir zerreyi bile terk etmez. Amma, nefsini unutan ehl-i kemal; say’ / çalışma, tefekkür, süluk / yolda oluş zamanlarında her şeyden evvel nefsini ileri sürer. Fakat neticelerde, faydalarda, menfaatlerde nefsini unutmakla en geri bırakır.
Bu insan zannediyor mu ki, başı boş bırakılacak ve yarın hesaba çekilmeyecek, kella / asla! Belki, az çok bütün amellerinden hesap vermek üzere haşir ve ebede gidecektir
Yazar Dursun Kuveloğlu 13 x 20 santim ölçülerindeki 256 sayfalık eserinde, Osmanlı Cihan Devleti’nin son dönemlerinden İstanbul’un fiilen işgaline kadar olan zaman diliminde yaşanan olayları, Teşkilât-ı Mahsusa’nın çalışmalarını merkezi olarak roman üslûbu ile anlatıyor.
Sudan vatandaşı genç Musa, Kahire’de yaşamaktadır. Millî ve mânevî değerlerine ve öz vatanı olarak kabullendiği Osmanlı Devletine sıkı sıkıya bağlı vatansever bir Müslüman’dır. Bölgedeki diğer Müslümanların gayrimüslim devletlerle işbirliği içerisinde bulunmasını aslâ hazmedememektedir.
Tahsilini tamamlayıp medrese hocalığına başlayan Musa, çalışmakta olduğu okuldaki meslektaşlarının İngiliz taraftarlığı ve Türk aleyhtarlığına tahammül edemez. Kahire’den ayrılmayı kararlaştırır.
Yarıdan biraz fazlası tüccar, diğerleri medrese talebesi olan bir kervana katılıp Libya’ya gitmek üzere yola çıkar. Libya’da Seyyid Ahmed el Şerif es Sunusi* adında bir şeyhin olduğu öğrenilmiştir. Şeyh Sunusi, Müslümanlara önderlik edip Libya’yı İtalyanların istilâsından korumak için harekete geçmiş, cihada katılmak isteyenlere askerî eğitim veren bir kamp oluşturmuştur.
Sudanlı Musa, Libya’da sonradan ‘Enver Paşa’ olarak tanınacak olan Binbaşı Enver Bey’in vazifelendirdiği Kuşçubaşı Eşref’in koruma görevlisi olur. Kuşçubaşı’nın vazifesi, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu olarak istilacılarla mücâdele eden Müslümanlara silâh ve para yardımı ulaştırmaktadır. Musa de böylece teşkilâtın mensubu olur.
Kuşçubaşı Eşref (Sencer) (1873-1964), Sudanlı Musa, Şerif Hüseyin (1908-1931) , İngiliz casusları Thomas Edward Lawrens (1888-1935) ve Gertrude Bell (1868-1926), İngiltere’yi temsilen Bağdat’ta görevli olarak bulunan Mark Sykes (1879-1919), Fransa’yı temsilen bölgeye gelen avukat ve diplomat François Georges Picot ( 1870-1951) romanın başlıca kahramanlarıdır.
Roman kahramanlarının isimleri ve esere konu olan olaylar sebebiyle ‘Siyah Meşale’ tam anlamıyla bir târihî romandır.
Az da olsa târih bilgisi olan dikkatli okuyucu hatırlayacaktır: Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı Devleti topraklarının İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan dönemin üç büyük devleti arasında ne şekilde paylaşılacağını tespit etmektedir. İtalya da payına düşeni almak çabasındadır.
Dursun Kuveloğlu, durumu eserinin sayfalarına söyle aksettiriyor:
Keyifle purosunu tüttüren Mösyö Picot’un gözü, duvardaki haritaya kaydı. Bakımlı ve uzun tırnakları, bir hanımın eli kadar zarif ve uzun parmakları ile duvardaki haritayı işâret ederek,
–Vaziyete bakılırsa Osmanlının taksimi işi hemen hemen tamam gibi görünüyor Sör Sykes.’ dedi.
–Keşke iş, harita üzerinde işaretlemek kadar kolay olsaydı. Osmanlı, bataklığa saplanmış,
çırpınıyor. Bizim teklif edeceğimiz her şeyi kabul etmek mecbûriyetinde. Aksi hâlde, düştüğü bataklıkta çırpına çırpına boğulacaktır.
–Osmanlı’ya yapılacak teklif var mıdır Sör Sykes? İmparatorluklarıyla birlikte Türkleri Anadolu’dan kazıyıp atmakta kararlı değil miyiz?
‘Elbette!’ dedi Mark Sykes. ‘Şu anda sâdece yaralı hâldeler. Bilirsin ki en tehlikeli an, avın yaralı olduğu andır. Hele can çekişme aşamasına gelsinler. Bizim mandalığımızı bile gönüllü kabul edeceklerdir.’
Mösyö Picot kafasını iki yana salladı:
Üzülerek size katılamadığımı söylemek durumundayım Sör Sykes. Oysa Türkleri en az benim kadar iyi tanırsınız. Onların istiklâl hâricinde hiçbir plânı olmaz. Kısa bir süreliğine de olsa Türkler, bağımsızlıklarından vazgeçmezler.
-Hürriyetlerine düşkünlüklerini gayet iyi bilirim. Ama kötürüm olmuş bir hastanın da himâyeye ihtiyacı olacağı malûmunuzdur.
Mösyö Picot keyifle güldü. Şampanyasından büyükçe bir yudum alarak bitirdikten sonra purosundan derin bir nefes çekti
-Sizinle ne zaman konuşsam, keyfim yerine geliyor, farklı ve husûsi zevkler tatmış gibi oluyorum Sör Sykes. Hasta adamın cenâzesini kaldırmak şerefinin bizlere kalması ne büyük bir mutluluktur. Mezopotamya’da târih yeniden yazılıyor ve biz bunun bir parçasıyız.
–Bu kadar mütevazı olmaya hiç lüzum yoktur. Mezopotamya tarihinin bir parçası değil, yazanıyız. diye karşılık verdi Mark Sykes. François Picot’un gözleri arzuyla parıldadı. Sir Sykes devam etti:
–Payitahttakiler de işimizi epeyce kolaylaştırıyor doğrusu. İmparatorluğu yönetenlerin yarısı bize çalışıyor. Kalanı cephelerde ölüyor. Her durumda kazanan bizler olacağız. İşbirliğimizi sağlam temeller üzerine inşa edersek, Dünyânın merkezini yönetmek, sonsuza kadar bize kalacaktır.
***
Romanda Sudanlı Musa’ya veciz sözlerle moral veren mütefekkirler de var. Onlardan biri olan Şeyh Ziya Efendi konuşuyor:
–Senin gibi delikanlılar, sâdece yiğitlikleri sebebiyle değil, kendisini var eden cemiyete lâyık oldukları için bir kat daha kıymetlidirler. Yaradılış gayelerine lâyıktırlar. Kendine, kendi özüne yahut fıtratına lâyık olmayan, cemiyete de insanlığa da Hakk’a da lâyık değildir.
–Allah ondan razı olsun. Küçük yaşta yetim kaldım, dedem bana kol kanat gerdi. Nenem gözünden sakınarak büyüttü. Onları bir başına bıraktım. Onlar da kimsesiz, ben de kimsesizim…
–Allah var, gam yok evlât! Allah varken kimse kendine kimsesiz demesin. Hele can emânet ettiğin, sana can emânet eden dostların var. Kader birliği yaptığın silah arkadaşların var. Senden benden zengini mi var Musa!
Diyerek konuşmasını kesti. Musa başını sallayarak Ziya Efendiyi tasdik etmekle yetindi.
–Bu hayatta evvelen kalbine, devâmında aklına güvendiğin bir dosta rastlamışsan öksüzlük, yetimlik, yalnızlık biter. Ebubekir gibi dost olmalı; mümkün değil amma Allah gönlümüze göre bizlere de dost verir. Dost bellediğimizi gönlümüz çağırır. Gönlümüzde ne beslemişsek, oraya dâvet ettiğimiz de öyle olur. Bunu asla unutma evlat!
Ziya Efendi. Önündeki maşrapadan bir yudum su içerek boğazını rahatlattıktan sonra konuşmasına devam etti:
-Bizim gibiler ruhlarının sınırlarında, uçurumun kenarlarında yaşamayı tercih eden ve bundan dolayı da mesut olan insanlarız. Bunun için ölümden korkmayız. Sâdece güzel ölmek isteriz. Öylesine güzel ölmek isteriz ki, kanımızla suladığımız vatan topraklarında, yeni hayatların filiz vermesini arzu ederiz. Tam da bu yüzden ölüm bizim için yok oluş değil, ebedî diriliştir.
***
Yazarın tasvir kabiliyeti de dikkat çekiyor. Şam şehrini öyle bir anlatışı var ki okuyucu orada yaşıyormuş gibi oluyor.
254 sayfalık eserin 100. Sayfasında geldiğinde okuyucu artık sayfalar değil, satırlar arasına gömülüyor. Mâcerâ başlamıştır. Son sayfaya kadar aynı tempo ile devam ediyor. Dizi filmler için senaryo arayanlara buradan bir kapı aralamış olayım.
***
Siyah Meşale, 118. Sayfada tam bir casusluk romanı hüviyetine bürünüyor. Birbirilerinin kim olduğunu bilen roman kahramanları çifte şahsiyetleri ile okuyucuya hayranlık uyandıran sürprizler sunuyor. Tam bir zekâ oyunları geçidi… 119. Sayfada gerçek hayattan bir kişi daha kadroya dâhil oluyor: İsrail Devleti’nin kurucusu ve ilk başbakanı David Ben-Gurion (1886-1973)…
***
İki ajan Lawrens ve Gertrude Bell arasındaki konuşmalar, o dönemde dünya siyasetinin nasıl yürütüldüğü hakkında bilgi veriyor:
Lawrens:
-Ayrıca Fransa ile yapılan anlaşma var: Fransa’ya, Filistin Bölgesinin milletlerarası bölge olacağı sözünü verdik. Bu kadar basit değil Leydi Bell! Herkese duymak istediğini söylemek politika değildir!
–Tam tersi, herkese duymak istediğini söylemektir politika Mr. Lawrence! Neden biliyor musun? Tarafların her biri, zamanı geldiğinde karşısındakine değil de kendisine verilen sözün tutulma ihtimaline inanır ve onun hayaliyle işbirliğine devam eder.
–Bu coğrafyada işler bu kadar basit yürümüyor Leydi Bell! Keşke dediğiniz kadar kolay olsaydı.
–Boşuna endişe ediyorsun Mr. Lawrence. diyen Gertrude Bell, elini Lawrence’nin elinin üstüne koydu: “Sana bir soru: Osmanlı Devleti’ni tasfiye ettikten sonra, senin Şerif’e, ‘Sınırların şuradan şuraya kadar olan bölümdür. Bu devlet senindir!’ dediğimizde itiraz edip, daha fazlasını alabilecek durumda mıdır? Yâni İngiltere’ye rağmen, verdiğimizden fazlasını isteyecek ve alacak güçte midir?”
Lawrence belli belirsiz bir tebessüm ettikten sonra, ‘Pek tabîi ki değildir. Benim endişem bugüne dâir. Büyük bir yangın başlattık. Bu yangını kendi ellerimizle zayıflatıp, düşmana yardımcı olmayalım’ diye karşılık verdi.
–Thomas Edward Lavvrence! Hiç endişen olmasın. Bu saatten sonra bu yangını bizden başka söndürecek güç kalmamıştır. Kime karşı olursa olsun: Bir bedevînin öfkeyle soluması devam ettiği müddetçe buradaki yangın büyümeye devam edecektir. Bizim işimiz de Bedevî’nin öfkesini istediğimiz tarafa yönlendirilmesini sağlamaktır.
Lawrens: Tamam bunu yapabiliriz.
Bell: Hicaz ve Suriye’yi kaybeden Osmanlı’yı hiçbir güç İngiltere’nin elinden kurtaramaz. Hicaz ve Suriye, Osmanlı’nın şah damarıdır. Bunların kopması demek, ‘Hasta Adam’ın ölmesi demektir.:
Lawrens, Alaycı bir gülümsemenin eşliğinde, ‘İhtiyaç olan yere medeniyeti götürmek de bizim işimizdir.’
Leydi Bell aynı alaycılıkla karşılık verdi: ‘Kendi medeniyetini ayakta tutamayanların varacağı nihâi aşama, İngiliz medeniyetine biat etmektir. Üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk olmak bunu gerektirmez mi?’
Lawrens: Kesinlikle katılıyorum Leydim!
–Hep aklımı kurcalamıştır. Bunlar arasında din bağı vardı. Nasıl oldu da Osmanlıyı istemeyenlerle biz, bir araya geldik?
–Çok kolay Leydi Bell. Osmanlı bunlara ahlâktan başka bir şey vermedi. Biz ise onlara altın verdik. Altına aç olan Bedevî’yi ahlâk ile tutmak mümkün değildir.
Ve… Lawnens’ten bir büyük lâf daha:
Buralarda Kur’ân okuyabilenler binde bir bile değildir. Kur’ân ile Arapça arasında birtakım müderrisler vardır ki, onların da pek çoğu câhil, paraya ve kadına düşkündür. Onların halka anlattığı İslam’ın Kur’ân ile mutabık olduğunu zannetmiyorum. Ama Araplar da Kur’ân’a bilerek uymak yerine, aracılara uymayı daha çok benimsiyor. Bunların imanları da ibâdetleri de taklide dayalıdır. Bilgi ve inceleme daha çok Türk Müslümanları arasında yayılmıştır.
Bu sözler alıntı değil de Sayın Kuveloğlu’na aitse, birincisi bu eseri yazmış olması, ikincisi de bu isâbetli teşhisi sebebiyle iki defa tebrik edilmeyi hak etmiştir.
Eser seçme sözlerle devam ediyor.
On iki bin şamdanlı câminin hikâyesi, gözpınarlarınıza dâvetiyeler gönderecektir.
Sonraki sayfaları okumaya devam edecekler, ellerinde mendillerle, yalnız kalacakları kuytu bir köşeye yerleşmeliler.
*Millî mücadele yıllarında Türk vatanının işgallerden kurtarılması ve milletin bağımsızlığının sağlanması için birçok din adamı önemli hizmette bulunmuştur. Bunlardan biri de Trablusgarp Savaşı’ndan beri Osmanlı Devleti yanında mücâdele başlatan Şeyh Senûsî’ydi. Mütâreke yıllarında Ankara Hükümeti’nin gerek Anadolu, gerekse Ortadoğu’ya karşı yaptığı propaganda faaliyetlerinde Şeyh Senûsî çok önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Türkiye, Libya’yı Trablusgarp Savaşı’yla kaybetse de buraya ilgisi hiç eksilmemiştir. Nitekim Şeyh Senûsî’nin Türkiye’deki varlığı dahi İtalyanları endişeye sevk etmişti.
Şeyh Senûsî: (1873-1933) Senûsî Tarîkatı’nın kurucusu Muhammed Ali Es Senûsî’nin torunudur. Özel hocalardan çok mükemmel bir eğitim gördü. 1902 yılında tarikatın lideri oldu. Senûsîler 1912 yılına kadar Büyük Sahra’da Fransız işgaline karşı muazzam bir direniş gösterdi. Aynı ekip, 1911 yılından îtibâren Trablus’un işgali üzerine Enver (Paşa), Fethi (Okyar), Mustafa Kemal (Atatürk), ve Süleyman Askerî gibi genç Osmanlı subayları ile birlikte İtalyanlara karşı savaştı. Osmanlı Devleti ona ferik (korgeneral) rütbesi verdi ve Trablus’a vâli olarak tâyin etti. Bölgede yaşayan Müslümanların cihada katılmasını temin etti.
DURSUN KUVELOĞLU Rize’de doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Mezunudur. Bir süre gazetecilik yaptıktan sonra başladığı kamu hizmetine hâlen devam ediyor. İlk yayımlanan eseri, turizm@gelecek.tr ismiyle yayınlanan deneme kitabı oldu. Ardından; 2004 yılında Soylu Sessizlik, 2006 yılında Batum Çıkmazı, 2012 yılında Şahsenem, 2014 yılında Koyu Gri Seneler, 2016 yılında Ben Hain, 2018 yılında Ney ve Mey isimli romanları yayınlandı. Siyah Meşale, yazarın yedinci romanıdır. 2009 yılında Devlet Tiyatroları repertuarına kabul edilen ‘Ârıza Aşklar’ isimli bir de tiyatro oyunu olan yazarın, Ata Taha ve Melisa Nur isminde iki dünyası vardır.
Okullar, uzun bir yaz tatilinin ardından yakında açılacak. Öğrencilerimiz, geleceklerinin teminatı olan, mutluluk yuvaları okullarına, özledikleri değerli öğretmenlerine, biricik arkadaşlarına “merhaba” demenin heyecanı içindeler. Hatta birinci sınıflar bu şevki tattı bile.
Fakat çocuklardaki bu tatlı heyecan, okul masraflarındaki aşırı artıştan ötürü, velilerde endişeye dönüşmüş durumdadır. Özel okullara çocuğunu gönderen veliler bile tedirgin. Eğitim öğretim ücretlerinin başını alıp gitmesinin yanında, okul formaları, yemek ücretleri ve servis ücretleri büyük bir meblağ oluşturmaktadır.
Devlet okullarında ise, “en iyi okul en yakın okuldur” projesi istenilen düzeyde hayata geçirilemediğinden, yine uzaktaki marka okullara rağbet devam etmektedir. Bu yüzden birçok devlet okullarının önü servis garajını andıracaktır. Çocuklarımız yaya gitmesi gereken okullarına yine servislerle taşınacaktır.
Devam eden bu sorunların yanında, en büyük çıkmaz da ders kitaplarında yaşanan sıkıntılardır. Milli Eğitim Bakanlığı, uzun bir süredir ders kitaplarını her yıl ücretsiz olarak öğrencilere sunmaktadır. Bu nedenle kaynak kitap alınması Bakanlıkla yasaklanmıştır. 2007’ li yıllarda okullar ve öğretmenlerin öğrencilere kaynak kitap aldırmaması için Müfettişler tarafından okullar sıkı denetimden geçirilmekteydi.
Fakat zamanla bu denetimin kaldırılmasıyla eğitim kurumlarında kaynak kitap alınması hızlandı. Veliler ayrı bir masrafa sevk edildi. Gerekçe olarak, “devlet kitaplarının kalitesiz” basılması gösterilmektedir.
Bu haberler üzerine Milli Eğitim Bakanlığı geçen yıl ders kitaplarını tekrar gözden geçirerek iyileştirme ve kaynak kitaplar ilave etme yoluna gitti.
Bu çalışmaları yetkililer olumlu bulsa da, eğitim kurumları yine de kaynak kitap aldırma hususunda kararlılar. Geçen gün internete düşen bir haberde; “bazı özel okulların devlet kitaplarını kilo ile geri dönüşüme yok pahasına satarak, fahiş fiyatlarla kendi bastırdıkları kitapları velilere sattığı” iddiaları yer aldı.
Bu haberin doğru olup olmadığının elbette araştırılması gerekir. Fakat şu kadarı bir gerçek ki, Bakanlığın bastırdığı devlet kitaplarının önemli bir kısmı okullarda okutulmamaktadır ve geri dönüşüme gitmektedir.
Yapılabilecek öncelikli iş, iki masraftan birinin kaldırılmasıdır. Bakanlık ya ücretsiz ders kitabı vermekten vaz geçmeli, ya da bu devasa masrafın boşa gitmemesi için ders kitaplarına yönelik yakınmaları ortadan kaldırarak, bu projeyi devam ettirmeli ve kaynak kitap alımını tamamen yasaklamalıdır.
Zaten bu eğitim öğretim yılı için yeni iyileştirmelerin yapılması mümkün olmadığından, acilen kaynak kitap satımını önlemeli, velileri büyük masraflardan, devleti de israftan kurtarmalıdır.
Eğitimin önemi ve değeri dikkate alındığında, gerektiğinde her türlü yatırımdan elbette ki kaçmamak gerekir. Fakat israf da yapılmamalıdır. İsraf, eğitimin öncelikli sorunlarından ve çözülmesi gereken en önemli konularından da biridir.
İYİ Parti lideri Meral Akşener’in 26 Ağustos’ta Kocatepe’de yaptığı konuşmada, partisinin siyasi çizgisi hakkında da yeni açıklamalar yapacağını söyleyenler vardı. Oysaki Akşener İYİ Parti kimliği üzerine ne “3. Yol”, ne “Merkez Sağ” ne de “Milliyetçi parti” gibi herhangi bir etiketleme yapmadı.
Esasen daha kuruluşu üzerinden 6 yıl bile geçmemiş bir partinin kimliğinin tartışılması doğru olmazdı.
Çünkü bir partinin kimliğini belirleyen unsurlar o partinin tüzüğünde belirlenir ve programında detaylandırılır. İyi Parti’nin Tüzüğünde de partinin kimliğini belirleyen ilkeler bellidir. Partinin lideri değişmediği, teşkilatlar ve tabanında keskin bir farklılaşma olmadığı için ilkelerde bir değişim söz konusu olmayacaktır.
****
Şimdi “İYİ Partİ mİllİyetçİ bir partİ mİdİr, değİl mİdİr?” sorusunun cevabını arayalım.
Bunun için günümüzde Türk Milliyetçiliğinin temel ilkelerinin ne olduğunu ve İYİ Parti tüzüğündeki tanımların bu ilkelerle ne ölçüde uyuştuğunu incelememiz gerekir.
M. Akif’in “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” mısraından ilhamla ben de zaman zaman dile getiriyorum:
“Türk Milliyetçiliğini de asrın idrakine söyletmemiz gerekmektedir.”
Sözcü Gazetesi yazarı İlahiyatçı Ayşe Sucu bu konulara kafa yoran değerli bir aydındır.
Ayşe Sucu da “21. yüzyıla gelindiğinde Türk milliyetçiliğinin çağın ihtiyaçlarına uygun cevapları ihtiva eden öğretiler üretmediği aşikardır. 21. Yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Esasları belirlenmeli ve öncelikle Türk milliyetçiliği kendini tanımlamalıdır” görüşünde.
“Önceki iki yüzyılda romantizm akımındanetkilenen milliyetçilik ideolojisi, 21. yüzyılda bu etkiden kurtulmalı ve rasyonel temellere oturtulmalıdır.”
Bu bakımdan “Türk Milliyetçiliği ‘gerçekçi’ olmalı ve sürekli kendisini yenileyen ‘ilerici’ bir fikir akımı olmalıdır.”
“Türk milliyetçiliğinin ruhu bilimdir. Türk milliyetçiliğinin birincil hedefi olan milletin çıkarlarının muhafazası ancak bilimsel bir bakış açısıyla mümkün ve sürdürülebilirdir.”
“Türk milletinin itaat etmesi gereken tek (beşerî) kudret bilgidir.Biat kültürü (lidere gösterilen kayıtsız şartsız itaat) her türlü fikir hareketini ve maddi üretimi yozlaştırır. Fertlerin, topluma ve yöneticiye olan sadakatleri erdemli bir davranıştır. Ancak itaat buyruk altına girmektir ve ne insanın varoluşuna ne de Türk milletinin karakterine yakışır. Türk milliyetçiliğinin bir esası da liyakatçılıktır.”
Ayşe Sucu Türk Milliyetçiliğinin “salt devletçi olmadığını” söylüyor: “Türk milliyetçiliği ‘insanı yaşat ki devlet yaşasın’ görüşünü benimser. Hukuk devleti olmayan bir devlet, Türk milliyetçiliği adına savunulamaz. Türk milliyetçilerinin devleti; hukuk devletidir, adaletle yönetilir ve egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
“Türk Milliyetçiliği etnikçi değildir. Kendisini Türk hisseden herkesi Türk kabul eder. Her milleti kutsal kabul eder, diğer milletlerle eşit ilişkiler kurar.”
“Türk Milliyetçiliği yalnızca kültür birlikteliği değildir. Aynı zamanda ortak hedef birlikteliğidir. Kültür kadar milletinin ekonomik refahını da önemser. Milletinin refahı için çalışır.”
“Türk Milliyetçiliği sadece milli duygulardan ibaret değildir. Milli duygular Türk milliyetçiliği için önemlidir. Ancak Türk milliyetçiliği bir duygudan daha fazlasıdır. Entelektüel birikim, gelişen bir düşünce sistemidir.”
“Türk milletinin ürettikleri yerelle sınırlı kalamaz, dünya mirasına katkı sunmalıdır.”
***********************************
İYİ Parti Tüzüğü’ndeki Parti Kimliği
Bilim insanı Ayşe Sucu’nun 21 Ağustos 2023 tarihli makalesinde kullandığı ölçütleri kullanarak İYİ Parti Tüzüğü’ndeki ilkeleri karşılaştıralım.
Ben İYİ Parti’nin kuruluş aşamasında, Hayrettin Nuhoğlu başkanlığında çalışarak parti tüzüğünü yazan komisyonda görev yaptım. Tüzüğün en çok 2. maddesiüzerinde tartışıldı. Çünkü bu madde ile partinin kimliğini belirleyen ilkeler tespit ediliyordu. Çeşitli çalışmalardan ve yazılan taslaklardan sonra benim yazdığım metin, bir cümle ilavesiyle, aynen tüzüğe girdi.
Ayşe Sucu da İYİ Parti’nin Kurucular Kurulu üyesi. Halen Genel Başkan Yardımcısı ve Parti İçi Eğitim Başkanıdır. Ben de partinin kurucularından olduğum için çeşitli toplantılarda gördüğüm fakat uzun süreli sohbet imkânı bulamadığım bir arkadaşımız. Ancak yazılarının çoğunu okumaya çalışıyorum.
Şimdi Ayşe Sucu’nun yukarıda özetlediğim “21. Yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Esasları”ile İYİ Parti Tüzüğünün 2. maddesindeki şu cümleleri karşılaştırınız:
“İYİ Parti, Türkiye Cumhuriyeti’ni milletler topluluğunun bağımsız, egemen, şerefli ve itibarlı bir üyesi olarak etkin bir bölgesel güç̧ ve lider ülke yapmayı; böylece, bölge ve dünya barışına katkıda bulunmayı amaç̧ edinir.
Demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik, özgür düşünce, hür irade, liyakat, bağımsız ve tarafsız yargı, denge ve denetim sistemleri gibi demokratik hukuk devletlerinin temel kavram ve ilkelerini benimser.
Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu, kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, hukukun üstünlüğü ilkesinin özümsendiği bir devlet yapılanmasını zaruri görür. Bunun için çok partili demokratik parlamenter sistemin geliştirilerek uygulanması gerektiğine inanır.
Milli geliri artırarak refah seviyesini yükseltmeyi, gelir dağılımındaki dengesizliği ortadan kaldırarak adil paylaşımı ve toplumsal huzuru sağlamayı hedefler.
Milli ve manevi değerlerimizi yaşatmayı, evrensel değerlere katkıda bulunmayı, bilim, sanat, estetik gibi medeni değerleri geliştirmeyi, siyaseti ahlak kuralları çerçevesinde yapmayı, devletin temeli olan adaleti sağlamayı ve bu ilkelerle ülkemizi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkararak insanların daha mutlu, huzurlu ve özgür yaşamasını temin etmeyi hedefler.”
Görüldüğü gibi “21. Yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Esasları”olarak belirlenebilecek temel hususların hepsi İYİ Parti Tüzüğü ile parti tarafından kabul ve ilan edilmiştir.
İyi Parti’nin siyasi yelpazedeki konumu bu ilkelerle belirlenmiş olup, bunlar Türk Milletinin en az üçte ikisinin tereddütsüz benimseyebileceği ilkelerdir.
İYİ Parti’nin bu kapsayıcı ve kuşatıcı ilkelere rağmen toplumun sadece yüzde 10’undan oy alabiliyor olması ilkelerin yanlışlığından değildir.
Oy oranının beklenin altında kalması konjonktürel şartlar, bir kısım milliyetçilerin sadece duyguların ve içgüdülerin yüceltildiği “romantik milliyetçilik” etkisinde olmaları ve İyi Parti’nin ilkelerini uygulamalara tam olarak yansıtamaması ile açıklanabilir.
Eşsiz Lider ve Onun güçlü kadrosunun önderliğinde, inanç ve direnişle kazanılan kutlu zafer, 30 Ağustos bayramımızın 101.Yılını sonsuz yıllara taşımaya and içerek kutluyoruz. Türk’ün son devletinin kurulmasını sağlayan Zafer Bayramımız İslam Âleminin örnek alabileceği bu Bağımsızlık Savaşımız, aynı zamanda bağımsızlıklarını kazanmalarında mazlum milletlere örnek teşkil etmiş bir zaferdir.
Türk tarihinin zaferler ayı olarak bilinen Ağustos ayında irili ufaklı 62 zafer kazandığımızı tarihler kaydeder. Bu büyük zaferimizin en kesin sonuçlusu olan 30 ağustos Büyük Türk Zaferi aynı zamanda bütün Batılı ülkelerin de yenilgisi mahiyetinde idi.
Bu Türk zaferi sonucunda ortaya çıkan durum, tarihe yepyeni bir Türk devletinin, tamamıyla milli ve dipdiri bir Türk devletinin doğmasını sağlamıştır. Avrupalı emperyalist güçlerin tam bir oyunu olarak ortaya çıkan ve Sevr’in zorla Türklere kabul edilmesi için tertip edilen bu Anadolu seferi, onların oyuncağı olan ve kendi küçük ülkesinin ulaşamayacağı bir serüven halinde başlayıp sona eren Yunan macerası, aynı zamanda tarihin bir dönüm noktasıdır. Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgeler devrinin de sonunu ilan eden bir Türk zaferidir. 26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun kapılarını İslam’a açan Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle sonuçlandıran Türk zaferi, aynı zamanda, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun kapılarını Hıristiyan Emperyalist düşmanlara kapatan Baş Komutanlık Meydan Muharebesini kazanmış bir Türk zaferidir.
Kazanılan bu Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferi sonucudur ki, Batılı ülkelerin demir pençeleri altında inleyen esir ülkelerin ayaklanması ve milli devletlerini kurmak için savaşmaları dönemini de başlatmıştır. Artık her zincirin kırıldığının başında Anadolu mücadelesi, Türk Kurtuluş Savaşı ve sonuçları anılacaktır.
30 Ağustos’ta bizzat Türk orduları Başkomutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetildiği için Başkomutanlık Meydan Savaşı adını alan çarpışmalar başlamıştır. Bu çarpışmalar sonucunda, boğaz boğaza yapılan amansız bir savaş sonucunda düşmanın ana kuvvetleri büsbütün yok edildiler. Geri kalanların büyük bir kısmı da esir edildiler. Savaş alanının büyük bir kısmındaki Türk kasabaları ve köyleri ise büyük bir katliama uğrayarak halkı vahşice öldürülüp evleri yağmalandıktan sonra ateşe veriliyordu. Bazı yerleşim birimlerinde sivil halk, kadınları, çocukları ve ihtiyarları ile beraber ahşap köy camilerine doldurularak gaz yağı döküp ateşe veriliyordu. Can havliyle yangından kaçanlar ise camilerin önüne dizilen mitralyözlerin ateşi ile öldürülüyorlardı. Bu köyleri yakmak emrini veren Yunanlı subaylar_ başlarında General Triko pis olduğu halde_Türk ordusunun esirleri durumuna düşmüşlerdir. Bu esir Yunan generallerini karşılayan Türk Ordusu Kurmay Başkanı General Asım Gündüz’ün onlara Türkçe ilk hitabı bir tokat gibi suratlarında şaklamıştır:
‘’Sizleri medeni bir ordunun mensupları olarak mı, yoksa bir eşkıya sürüsünün temsilcileri olarak mı karşılayacağımdan mütereddidim.’’
Yunanlı esir komutanlar kendilerine bir araç sağlanmasını, iskân edilecekleri yöreye yaya gönderilmemelerini istediklerinde ise;
‘’_Şu anda sizin emirleriniz doğrultusunda askerleriniz Türk şehirlerini ateşe vermekle meşguldürler. Bütün araçlarımız ordunuzun peşinde süratle bu cinayetlere engel olmak için seferber edilmişlerdir. Gideceğiniz yere kadar sizde bizim gibi yaya gitmek zorundasınız’’deniliyordu.
Yine de onları Türk asaletine sığacak şekilde, kimsenin tacizine uğramadan uzun zaman Anadolu’da iskân ettik. Ülkelerine sağ salim gönderdik. Bu Yunanlı generallerden çoğu kendi ülkelerinde yargılanarak kurşuna dizildiler. Suçlanma sebepleri ise ‘’Anadolu’daki başarısızlıkları’’idi. Oysa bu sonuç daha Anadolu istilasının başladığı günlerde, Anadolu’da zaferden zafere koştukları anlarda bile belli olmuştur.
Kurtuluş Savaşımızı sona erdiren bu büyük ‘’Türk Zaferi’’ öyle bir zaferdir ki, Viyana’dan başlayan bozgun, Ankara önlerine kadar gelmişti. Türk bayrağı eski şahsüvarların kavukları üzerinde bir kızıl gül gibi zaferden zafere koştuktan sonra çocuklarının başına bir yas çevresi gibi düşüyordu. Fakat Anadolu bozkırlarındaki bir avuç büyük mazlumun direnmesi sonunda yeniden doğdu. Bir kızıl yele gibi göklere doğru savrulmaya başladı. Ankara önlerinde Sakarya’da durdurulan ve geri atılan bu zaferimizde biz yeryüzündeki ‘’ Son Türk Devleti’nin Kalesini savunduk’’
Değerli okur, Türk Milleti olarak Başkomutanlık Meydan Muharebesini ve diğer zaferlerimizi hatırlamalıyız, hatırlatmalıyız. Tarihimize giderek, ondan aldığımız güçle bugünümüzü ve geleceğimizi inşa etmeliyiz. Bizi başarılı kılan, zaferlere ulaştıran ruh ve manayı anlamaya çalışmalıyız; bundan yüksek bir şuur elde etmeye gayret etmeliyiz.
Bu zaferler ayında büyük milletimize düşen, zaferlerle övünmekten daha çok, bu zaferlerin nasıl elde edildiğini, zaferlerin arkasındaki yüksek inanç ve ruhu iyi kavrayabilmektir. Bugün de aynı iman ve teslimiyete sahip olup olmadığımızın muhasebesini yapabilmektir.
Hepimizin bildiği gibi, İslam coğrafyasında olduğu gibi, son kalemiz olan güzide ülkemizin bugünlerde maruz kaldığı PKK zulmü, adi FETÖ kalkışması demokratik ve laik cumhuriyetimize yönelik aşağılık darbe denemeleri, zorbalık, haksızlık ve kötülükler, zaferlerimizi ve bu zaferlerin arkasındaki ruhu yeniden anlamaya olan ihtiyacımızı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Ve biliyoruz ki, 100 yıl önce Türk milletini devletsiz bırakmaya karar veren Batılı emperyalistler, 100 yıl sonra bugün de takip ettikleri, “BOP coğrafyası” ve “stratejik göç mühendisliği” projeleri ile Türkiye’yi karıştırmak ve bölmek istiyorlar. Ama milletçe uyanık olur, bu oyunları sezer ve vatanımıza sahip çıkarsak, 100 yıl sonra da başaramayacaklardır…
Yeter ki kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini içselleştirmiş (dindar ya da değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla suçlama şovuna soyunanların değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara her durum ve şartlarda daha çok ihtiyacımız var olduğunu bilelim. Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.
Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.
Biliriz ki, asıl zafer insanın gönlünü kazanmaktır. Asıl fetih, bir kalbi hakikate açmaktır. Zafer, egemen olma hırsına kapılmadan güzelliği herkesin avucuna bırakmaktır. Fetih, insan iradesini incitmeden, baskı ve zorlama yapmadan, iman gücünün gönüllere nakşedilmesidir. Zaferlerin arkasında hep aynı ruh vardır. Bedir’de de aynı ruh vardır, Malazgirt’te de… Mekke’nin fethinde de aynı ruh vardır. Çanakkale Zaferinde de… İstanbul’un Fethinde de aynı ruh vardır. Kurtuluş Savaşında da… İşte bu ruh, İstiklal Şairimizin:
‘’Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var,
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘’ Medeniyet’’ dediğin tek dişi kalmış canavar?’’
Dizelerinde ifade ettiği fetih ruhunun ta kendisidir.
Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak iki veciz ifadeleriyle yazımızı sonlandıralım:
‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için! Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’
Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır.
Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların iradesini, milliyetçi iradenin önemini Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında son yaşanan melanetten görmeliyiz.
En cahilinden bilginine kadar insanları beşine takarak koyunlaştıran ‘’Sahte Din Soslu’’ iki sihirli kelime yeterli olabildi: ‘’Diyalog’’ve ‘’Hoşgörü’’!
Çocuklarımız, Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.
Tarih boyunca bizlere zaferler kazandıran bütün büyüklerimizi, ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla yâd ederken;
Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız, bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.
Emanetiniz 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
GİRİŞ: ] Dilin ‘benimdir’ dediğini [tasfiyecilikle, uydumacılıkla, yakıştırmacılıkla] elinden almak uzviyetin hazmettiği gıdayı bünyeden çıkarmaya kalkmak demekse, dilin ‘istemem’ dediğini ona zorla vermek de dili beslemek değil, onları atacağı için, dili beyhude yere zayıf düşürmektir. Yani iyilik namına kemlik…Almanya’da ‘dil ilmi’ tahsil eden Tahsin Banguoğlu, 1941’de neşrettiği ‘Dil Bahisleri’ broşürünün 35’inci sahifesinde, dil dâvâmızın bu en aksak tarafını şu satırlarla formülleştirmişti: ‘Dil, bünyesine zorla sokulan ve az-çok cebirle muhafaza olunan yanlış ve zevksiz maddeler karşısında, tıpkı bir uzviyet gibi hareket eder: Dil için, yanlış kelime, yabancı kelime hükmündedir.’ İşte doğrular doğrusu olan söz buna denir!‘Yanlış kelime’, yani uydurulan ve yakıştırılan tâbir… Onu halk tanımaz! ‘Halkın sözü ki hakkın sözüdür’… ‘Onu ilim tanımaz! İlim ki ‘en hakikî mürşiddir’… İkisinin de tanımadığını yalnız [T. Dil] Kurumcular tanır! Günah olan da budur! (İsmail Habib Sevük 1949: 71)
Oğuz Çetinoğlu: Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak türetilen kelimeleri haklı olarak ve şiddetle reddediyorsunuz. Sizi bu şekilde hareket etmeye sevkeden sebepler nelerdir?
Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: Uydurma her kelimeyi ve 27 Mayıs Darbesiyle resmî dil yapılmış Uydurmacayı topyekûn reddetmemizin başlıca dört sebebi var: Birincisi, uydurma kelimeler, Türkçenin mantığını altüst ve bünyesini ifsat eden virüsler mesabesindedir. İkincisi, onları dilimize musallat eden Dil İnkılâbı, Târihî Türkçemizin yerine Frenk mukallidi sun’î bir dil ikame etme emelindeydi; ki buna cebren ve hileyle artık muvaffak olmuş bulunuyor. Binaenaleyh Dil İnkılâbının meş’um maksadına hizmet eden her ne varsa, bizce peşinen merduttur*. Üçüncüsü, millî irâde, milletin rızâsı hiçe sayılarak dil üzerinde böyle bir tasarrufa tevessül* edilmiştir. Diğer tâbirle, Milletimize revâ görülen kültür jenosidinin* en mühim rükünlerinden* biri olması hasebiyle, ona rızâ, zulme, daha doğrusu jenoside rıza demektir. Dördüncüsü, Uydurmaca, bizi mâzimizden ve millî kültürümüzden koparmanın en mühim bir vasıtasıdır.
Dilimizi ve dinimizi kaybetmemiz demek, millî varlığımızın izmihlâli* demektir. Bu bakımdan, uydurma dil kanserini son unsuruna kadar dilimizden ve kültürümüzden tasfiye edip memleketimizde bütünüyle Târihî Türkçeyi kaim kılmak bir hayat-memat meselesidir.
Çetinoğlu: Merhum Ahmet Kabaklı (1924-2001) dinde, dilde mûsıkîde ve ahlakta inkılâb olmaz diyordu. Aynı kanaattesiniz ve eserlerinizle makalelerinizle, beyanlarınızla yapılan yanlışlıkları tel’in ediyorsunuz. Tel’inde kullandığınız ilmî mülâhazalarla tespit ettiğiniz yanlışlıklar hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Dr. Yasa: İşte size ‘-t’ ekiyle türetilmiş gibi görünen bir yığın uydurma: ‘boyut, dikit, eşit, kanıt, karşıt, komut, konut, koşut, oyut, özet’, somut, yanıt.
Zikrettiğimiz bütün bu uydurma kelimeler, Dil İnkılâbı çerçevesinde, 1930’lu senelerde tedâvüle sokulmuştur. Bunlar yanlış eklerle türetilme, kök-ek mânâlarının uyumsuzluğu (ki bu iki husus, kaidesizlik veya türetme kaidelerine mugayirlik* başlığı altında toplanabilir), Fransızca veya Arapçadan bozma oldukları halde -akla ziyan- ‘Güneş-Dil’ mantığıyla ‘Öztürkçe’ kabul edilme, Fransızcadan ithal bir ekle teşkil edilme ve Türkçede zâten karşılıkları varken sırf dilden İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeleri temizleme gibi sapkın bir ideolojik saikle dayatılma gibi sebeplerle uydurma veya bir lisaniyat tâbiriyle ‘barbarca (barbarisme)’dir.
Çetinoğlu: Hangi kelimeler?
Dr. Yasa: Bunlardan ‘karşıt’, 1935 senesine âit Osmanlıcadan Türkçeye Karşılıklar Kılavuzu’nda (s. 157: ‘tezat: karşıtlık’) ve Osmanlıcadan Türkçeye, Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzları’nda (s. 369: ‘zıddiyet: karşıtlık’; s. 182: ‘karşıt: mütezad*, mütebayin*, zıd, mugayir*, münafi*, hilâf*, muzad*; karşıtlar: ezdad*; karşıtlık: mugayeret*, tezad*, zıddiyet’) ‘zıt’ kelimesinin mukabili olarak yer alıyor ve kelime teşkillerinde kaidesizliğin hâkim olduğu 1930’larda, ‘karşı’ ismine (isimden isim teşkil eden) ‘-t’ türetmeliği getirilerek teşkil edilmiş görünüyor. (Korkmaz 2003: 66; Zülfikâr 1991: 144; Gülensoy 2007: I/471. Banguoğlu ise ‘karşıt’ı fiilden türemiş olarak gösterir -2000: 263-.) Kaide dışı olmasının sebebi, fiilden isim türeten ‘-t’nin, ve isimden sıfat türeten (birincisinin sesdaşı) ‘-t’nin mantığına uymamasıdır. (Buna mukabil, o zamanlar örnek alınan Fransızcanın türetme mantığına uygundur.)
Çetinoğlu: Mahzurları hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?
Dr. Yasa: Bahis mevzuu ‘-t’, her iki halde de işlek olmayan, hattâ ikinci halde ölü bir türetmeliktir. İsimden sıfat türeten bir ek olarak (işlek olarak) sâdece ‘yaş-ı-t’ kelimesinde karşımıza çıkıyor. Bu misalden anlaşılan, kelime köküne aynı olma mânâsı kazandırdığı, yani ‘-daş’ türetmeliğiyle aynı vazifeyi gördüğüdür. (Nitekim Anadolu’nun bazı mahallerinde ‘yaş-daş’ da deniyor.) Bu tesbite nazaran, ‘karşı-t’, Türkçenin mantığı bakımından saçma bir teşkildir; çünkü ‘karşı-daş’ mânâsına gelen bir kelime ‘zıddın’ mukabili olamaz.
Fiilden isim türeten ‘-t’ türetmeliği ise, Târihî Türkçede, şu birkaç canlı örnekte yaşıyor: ‘geç-i-t, öğ-ü-t, ‘bin-i-t’… Bu kelimelerde kelime köküne kattığı mânâ, fiil kökünün belirttiği işi yapmayı mümkün kılan şeydir. ‘Yoğ-u-r-t, kuru-t, kav-u-t, iç-i-t’ misallerinde ise, fiil kökünün belirttiği işin neticesi anlaşılmaktadır. ‘Karşı’, fiil kökü olmadığına göre, ‘karşı-t’ yapı ve mânâ bakımından bu türetmelikle de izah edilemez. (Buna karşılık, Târihî Türkçede mukabilleri olmayan mefhumları ifade eden ve kaideli türetmeler olan ‘taş-ı-t, ak-a-r yak-ı-t’ makbul kelimelerdir.)
Çetinoğlu: ‘Karşıt’ kelimesinin Dîvân Lugati’t Türk’de yer aldığını biliyorsunuzdur…
Dr. Yasa: Evet, ‘karşıt’ kelimesi, Dîvânu Lugati’t-Türk’de (galiba sâdece orada) zikredilen bir kelimedir. Aynen ‘karşı’ gibi ‘zıt’ mânâsına geldiği kaydedilmiş. (‘Karşı’, aynı zamanda, ‘iki bey arasındaki uyuşmazlık’, ihtilâf ve ‘hakan sarayı, köşk’ mânâlarına da geliyor.) Daha doğrusu, yaklaşık mânâsı böyle… Zira her ne kadar Besim Atalay (keza Ercilasun ve Akkoyunlu), onun Dîvân’daki izahını ‘gece ve gündüz gibi zıt olan’ şeklinde tercüme ediyorsa da, Sadri Maksudi Arsal onu Fransızcadaki ‘contraste’ın mukabili olarak gösteriyor. (Atalay I/451, I/423, I/424, I/255; Ercilasun ve Akkoyunlu 2015: 197, 183; Arsal 1930: 331) ‘Contraste (kontrast)’ ise, ‘biri diğerini tebârüz* ettiren iki şey arasındaki tezat’ mânâsına geliyor. Renklerdeki kontrast* gibi… (Le Petit Robert 2009) Nitekim Dîvân’da da ‘karşut’, ‘gündüz ile gece arasındaki tezadı’ ifade ediyor.
‘Karşı (< karşu < kar-u-ş-u)’ ve ‘karşıt (< karşut < kar-u-ş-u-t)’ kelimeleri ‘kar-ı-ş-mak (< kar-u-ş-mak)’ fiilinden türemiş olsalar gerek. Eski Türkçede ‘kar-mak’, karşı durmak mânâsına geliyor. (Gülensoy 2007: I/471) ‘Kar-ı-ş-mak’ ise, birbirine karşı durmak, birbiriyle karşı karşıya gelmek, birbiriyle karşılaşmak, çarpışmak, savaşmak demek. Karahanlı Türkçesindeki -10. asra ait- Meâlde bu suretle kullanılıyor: ‘Bütünlükin anlar kim yüz ewürdiler sizdin, ol kün kim karıştı iki öğür, bütünlükin tayındurdı olarnı yek: Muhakkak ki onlar ki yüz çevirdiler sizden, o gün ki savaştı iki topluluk, muhakkak ki kandırdı onları şeytan’. (Ata 2004: 425, 25) ‘Karşıt’ kelimesinde, ‘-t’ türetmeliğinin karşı karşıya gelişin, zıtlaşmanın, çarpışmanın neticesi olan hâli ifâde ettiği anlaşılıyor. Nitekim gece ile gündüz de birbiriyle adeta çarpışarak biri diğerinin yerini alıyor. Yâni aralarında ‘tezat’, çatışma, ‘karşıt’ var.
Binaenaleyh Uydurma Dilcilerin ‘karşıt’ı, sâdece sesdaş olan her iki ‘-t’ türetmeliğine göre de, yanlış teşkil edilmiş ve kendisine yanlış mânâ atfedilmiş bir kelimedir. Üstelik, 1935’te, ‘zıt’ mukabili bir sıfattı. (Onun için ondan bir de ‘mugayeret, tezad, zıddiyet’ mukabili olarak ‘‘karşı-t-lık’ kelimesi teşkil edilmişti.) Şimdilerde ise, o, pek tuhaf bir şekilde, hem ‘zıt’, hem ‘muârız’, hem ‘muhalif’, hem ‘aleyhdar’ yerine kullanılıyor…
1935’te ‘muhalif, muarız, aleyhdar’ mukabili olarak ‘karşı-n’ı uydurmuşlardı. O, aynı zamanda ‘rağmen’ demekti. Yani hem isim, hem zarf… ‘Karşınlar’, ‘aleyhte olanlar’ demekti. (Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu 1935: 182) Bu da uydurmacı zihniyetin çarpıklığını gösteren bir başka misâl! Türkçemizde bir ‘-n’ zarf türetme ekimiz var; fakat o, zaman bildiren zarflar türetiyor: ‘Kış-ı-n, an-sız-ı-n’ gibi… Halbuki ‘rağmen’ zarfı zaman mı bildiriyor? O halde ‘karşı-n’, nasıl ‘rağmen’ mânâsına gelebilir? Türkçemizde bu ötekinin sesdaşı olan bir ‘-n’ türetmeliğimiz daha var. Fakat o da, fiilden, yapılan işin neticesini bildiren isimler türetiyor: ‘ekin, düğün, sökün, tütün’ gibi… ‘kar(-ı)-ş-ı-n’ı bu ekle izah etsek, o zaman da savaş, çarpışma, karşılaşma gibi bir mânâ ifâde etmesi lâzım gelirdi.
Bu tesbitler bir tarafa, büyük dalâlet, Türkçede zâten mukabili olan mefhumlar için (onların yerini almak üzere) güya ‘Öztürkçe’ iddiasıyla kelime uydurmak veya (kaideli surette) türetmektir. Bu tavır, Türkçedeki ‘İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeler’in şahsında İslâm’a düşmanlık dalâletinin bir tezahürüdür. Bir başka dalâlet, (Dîvân’da geçen) ölü bir kelimeyi (yine aynı İslâm düşmanlığı saikiyle) canlandırmaya kalkışmaktır. Hâlbuki Ziya Gökalp, bu hususla alâkalı kaideyi ne güzel tesbit etmişti: ‘Uydurma söz yapmayız / Yapma yola sapmayız / Türkçeleşmiş, Türkçedir / Eski köke tapmayız.’
Keza, değerli bir edebiyat târihçimiz, muharririmiz ve pek şuurlu bir ‘Târihî Türkçe’ müdafii olan İsmail Habib Sevük de aynı hususta esaslı bir tesbitte bulunmuştu. Onun 1949’da neşredilen Dil Da’vâsı kitabından iktibas ediyoruz:
Türkçeden bütün yabancı kelimeler atılınca, onların bıraktığı boşlukları öz türkçe kelimelerle doldurmak için tuttukları iki yoldan biri [diğeri uydurmacılık], bin yılın ötesinde, yani İslâmiyet’ten önceki orta Asya lehçelerindeki kelimeleri diriltmek oldu. […Halbuki] Türkçenin esas bünyesi, bin yılın ötesindeki daha öteden, yâni mâzinin ezelinden geliyor. Kaynağı meçhullere karışmış bir nehir gibi akıp gelen dilin getirdikleri nasıl kendininse, getirmedikleri de artık kendinin değildir. Bizim [Dil] ‘Kurumcular’, dillerdeki bu değişmez kanunu düşünmediklerinden tenâkuza düştüler. Düşünülmedi ki dile mâl olmak diri olmaktır; mâl olanların kökü yabancı da olsa onlar diri kalıyor. Bunun tersine kökü en öz Türkçe olsa bile dilin mâl etmek istemediği ölüdür; ne kadar uğraşsak dirilmiyor: Peygamber yerine ‘yalvaç’, hâkim yerine ‘yargıç’, Allah yerine ‘çalap’, kitab yerine ‘bitig’, mezar yerine ‘sin’, can yerine ‘tin’, şeytan yerine ‘yik’… Hayır, bunları İsâ’nın nefesi bile diriltemez! Onların üstüne İslâm kültürü bin yıl ağırlığında bir kapak örttü. (Sevük 1949: 69)
Üçüncü bir dalâlet*, pervasızca, Türkçenin irsiyetini (‘genetiğini’) bozan kelimeler teşkil etmektir. Dördüncüsü, Târihî Türkçedeki yakın mânâlı birkaç kelime yerine ne idüğü belirsiz tek bir kelime ikame ederek zengin bir dili fakirleştirmek, (düşüncenin bu başlıca âletini fakirleştirerek) onunla düşünen insanların fikir kapasitesini daraltmaktır. Beşincisi, uydurma kelimelerle, asırlarca işlene işlene fevkalâde zarif, fevkalâde mûsıkîli bir dil hâline gelmiş Türkçemizi kulak tırmalayan yavan, yeknesak, iptidâî bir dil derekesine* düşürmektir. Altıncısı, resmî cebir ve hileyle bunları Millete dayatmak, dilde inkılâp yaparak binlerce sene geriden süzülüp gelen hâlis millî dil yerine sun’î bir dil ikame etmeye, bu suretle Milleti mâzisinden koparıp Avrupa’ya temessül* etmeye müstait* şahsiyetsiz bir kitle haline getirmeye kalkışmaktır.
Zâten kendini mürâice ‘Öztürkçecilik’ olarak takdim eden Uydurmacılık, baştan sona dalâlet değil mi?
…………………..
LÜGATÇE:
*merdut: Kabul edilmemesi gereken.
*jenosid: Soykırım, topyekûn yok etmek
*rükün: bir şeyin en önemli kısmı. *izmihlâl: Yok olma, bitme, kaybolma.
*mugayirlik: Muhaefet etme işlemi.
*mütezad: Kolay yapılan, kolayca meydana gelen.
*mûtebâyin: Birbirine uymayan.
*mugayir: Uyumlu olmayan, aykırı.
*muhalefet: Başka türlü olmak, uymam
*münafi: Aykırı olmak, uyumsuz.
* Ak hilâf: Ters, aykırı.
*muzad: Muhâlefet etmek.
*ezdad: Birbirine zıt olan şeyler
*mugayeret: Başka türlü.
*tezat: Aykırı.
*tebârüz: Ortaya çıkmak, belirmek.
*kontrast: Zıt, zıtlık.
*muârız: İtiraz eden, muhalefet eden.
*dalâlet: Doğru yoldan ayrılmak.
*dereke: Maddeten veya mânen aşağı derece.
*temessül: Belli bir şekil veya surete girme.
*müstait: Bir işi veya bir şeyi yapabilme kabiliyetine sâhip olma.
*müraice: İkiyüzlülük, riyakârlık.
*dalâlet: Doğru yoldan ayrılma
KAYNAKLAR:
Arsal, Sadri Maksudi (1930), Türk Dili İçin, Türk Ocakları İlim ve Sanat Heyeti Neşriyatından.
Ata, Aysu (2004), Türkçe İlk Kur’an Tercümesi (Rylands Nüshası). Karahanlı Türkçesi. Giriş, Metin, Notlar, Dizin, Ankara: T. Dil Kurumu Yl.
Atalay, Besim (2013), Dîvânu Lugati’t-Türk (Tercümesi), Ankara: T. Dil Kurumu Yl., 2 cilt içinde 4 cilt.
Banguoğlu, Tahsin (1987), Dil Bahisleri, İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı.
Banguoğlu, Tahsin (2000), Türkçenin Grameri, Ankara: T. Dil Kurumu Yl.
Ercilasun, Ahmet B. ve Akkoyunlu, Ziyat (2015), Dîvânu Lugati’t-Türk. Giriş, Metin, Çeviri, Notlar, Dizin. Ankara: T. Dil Kurumu Yl.,
Gülensoy, Tuncer (2007), Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözlüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, Ankara: T. Dil Kurumu Yl., 2 cild.
Korkmaz, Zeynep (2003), Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi), Ankara: T. Dil Kurumu Yl.
Sevük, İsmail Habib (1949), Dil Da’vâsı, İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
Zülfikâr, Hamza (1991), Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları, Ankara: T. Dil Kurumu Yl.
YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA: 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazasında doğdu. Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsmdan, Hoca Ahmed Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfetilidir. 1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsili maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsilini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsilini yarım bırakmak mecbûriyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletlerarası siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak oldu. Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve -hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu Fakültenin İktisâd Bölümü’nden mezûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek Lisans Tezi ve aynı Bölümde 2009 Haziranında Doktora Tezi kabul edilerek tahsil hayatını tamamladı. Hâcettepe Üniversitesi’nin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi sonuna kadar evvelâ ‘Araştırma Görevlisi’, sonra ‘Öğretim Görevlisi’ sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletler arası kuruluşlar, gazete dili gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay kadar Abant İzzet Baysal Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı ve orada matbûat târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye sevk edildi. 2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli edebiyat ve Fransız edebiyatı ile alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde- 18 makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, kitap bölümü, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu tebliğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif, gibi ve daha başka münteşir akademik çalışmaları mevcûddur.
Eski Müftümüz Mehmet Sönmezoğlu sosyal medya hesabında bir hadis paylaşmış. Yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmanın büyük günahların en ağırlarından olduğunu anlatan bu hadisi ürpererek okudum:
“Hz. Peygamber büyük günahların en ağırlarının ‘Allah’a şirk koşmak, anne-babaya itaatsizlik etmek’ olduğunu buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve “İyi dinleyin, bir de Yalan Söylemek ve Yalancı Şâhitlik yapmak” buyurdu. Bu sözü durmadan tekrarladı. Daha fazla üzülmesini istemediğimiz için keşke sussa, diye arzu ettik…”
Muteber hadis kitaplarının çoğunda yer alan ve Kur’an buyruklarıyla son derece uyumlu bu hadisin sahih olduğundan kuşkum yok.
****
“Yalan, insanın bilerek, iradesi ile gerçeğe aykırı söz söylemesidir. Yalan, uydurma ve asılsız şeylerle başkalarını aldatmaktır.”
İslâm dininin temel kaynağı olan Kur’ân da yalan söylemeyi yermekte ve şiddetle yasaklamaktadır: “Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allahü teâlânın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.” (Nahl 105)
“Allah’a itaatsizlikten sakının ve doğru söz söyleyin.” (Ahzab 70/71)
“Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin.” (Bakara, 42)
****
İslam’ın yalan söyleyenleri böyle şiddetle kınamasına rağmen “Müslümanların” durumu üzüntü vericidir.
Toplumumuzda kişiler arası ilişkilerde, kişilerin devletle ve toplumla ilişkilerinde yalan çok yaygındır. Devleti yönetenler ile yönetmeye talip olanların vatandaşlara karşı söylemlerinde de yalan çok önemli bir yer tutmakta.
Bu yüzden aile içinde, arkadaşlar arasında, ticari hayat ve siyasi faaliyetlerde yaygın YALAN kullanımının yarattığı derin bir GÜVENSİZLİK SORUNUMUZ var.
Yalan söyleyen bir kişinin diğer meziyetlerinin de gerçek olduğuna inanmamız mümkün değildir.
Demokrasisi gelişmiş ülkelerde devleti yönetenlerin çoğu kusuru hoş görülebilir fakat kamuoyuna “yalan söylemesi” asla affedilmez. Onların dürüst olmadıklarını gösteren bir yalanı tespit edildiğinde ya makamlarını kaybederler veya siyasi hayatları sona erer. Toplum huzuruna çıkamaz hale gelirler. Çünkü bu konuda yalan söylediyse devleti hukuk ve ahlak kuralları içinde yönettiğine dair her söz ve davranışının da yalan olması ihtimalini düşünürler.
*******************************
Tarihi Yalanlar
“Lozan’ın gizli maddeleri” yalanı ile on yıllarca Atatürk ve İsmet İnönü aleyhine propaganda yapıldı…
33 yıllık saltanatı boyunca bugünkü Türkiye’nin 2 katı (1 milyon 560 bin km2) toprak kaybettiğimiz “2. Abdülhamit Han döneminde bir gram toprak kaybetmedik” dediler…
4 yıl 10 ay 23 gün İngiliz bayrağı altında esir kalan İstanbul’dan İşgal kuvvetlerini çıkararak bu mübarek şehrimizi 2. defa fetheden Mustafa Kemal Atatürk’e “İngiliz planını uygulayan adamdır” diye iftira ettiler…
“Ege’deki adaları Atatürk ve İnönü Lozan’da verdi” dediler.
Oysaki, Ege Adaları ve 12 Ada, 1923 yılındaki Lozan Antlaşması’ndan yaklaşık 10 yıl önce 1912-1914 arası Osmanlı Devleti döneminde kaybedildi. Sevr Antlaşması’na göre tüm Ege adaları Yunanistan’a, 12 Ada ise İtalya’ya bırakılıyordu. Lozan Antlaşması’nda ise Türkiye, Ege’de ada kaybetmedi.
AKP döneminde Yunanistan Ege’de bulunan 20 adamızı işgal ve ilhak etti.
*******************************
Ekonomik Yalanlar
TÜİK’in enflasyon ve işsizlik gibi temel verileri son yıllarda bağımsız kurumlarınki ile ve hayatın gerçekleriyle bağdaşmıyor. Çalışan sayısı azaldıkça işsizliğin azaldığı, barınma, gıda, enerji fiyatlarının yüzde 100 civarında arttığı bir ortamda enflasyonun yüzde 40’ta kaldığı gibi garip sonuçlar çıktı. Devlet vergilerindeki artışı belirlerken kullandığı Yeniden Değerleme Oranının tespitinde TÜİK rakamına uymazken, çalışan ve emeklilerin ücret ve maaşlarını TÜİK rakamlarına göre belirleyerek sabit gelirlileri fakirleştirdi.
“Karadeniz’de doğalgaz çıktı, halkımıza bedava veriyoruz” dediler. Gazın henüz testlerinin devam ettiği ve dağıtım hatlarına bağlanmadığı ortaya çıktı.
Gabar’da üretime başlandığı söylenen ve “rafine edilmeden traktöre konup çalıştırılabilir” denilen petrolden yeni haber çıkmadı.
“Yerli ve Milli Uçağımız Göklerde” sloganının kullanıldığı seçimler çok geride kaldı. Uçaklardan hala haber yok.
“Almanya’da, ABD’de marketler boş, mal bulunmuyor. Batı bizi kıskanıyor” dediler. Bizden 8-10 kat zengin olanların bizi kıskandığına inananlar oldu.
“Faizler inecek. Nass var nass, size bize ne oluyor?” dediler. Faizleri artırmak için Mehmet Şimşek’i Londra’dan getirip bakan yaptılar.
“Kur Korumalı Mevduat asrın buluşu, devam edecek” dediler. KKM’nin felaket olduğunu söyleyemeden kaldırmak için harekete geçtiler.
*******************************
Siyasi Yalanlar
CHP Genel Başkanını PKK lideriyle dağda halay çekerken gösteren “montaj video” miting meydanında izlettirildi.
“Camide bira içtiler, görüntüleri var” dediler. “Türbanlı bacımızın üzerine işediler” dediler. Yalan olduğu ortaya çıktı. Bir dava dahi açılmadı.
Bunlar gelirse Öcalan’ı serbest bırakacaklar; camileri, kursları kapatacaklar, erkek erkekle, kadın kadınla hatta hayvanla insan evlenecek” dediler.
Yalanlardan sadece bir kısmı bunlar. Gerçekleşmesi mümkün olmayan seçim vaatlerini yazmıyorum bile.
Bütün bu yalanları meşru görenlerin bir kısmı “siyasal İslamcı.” Bunlar Türkiye’yi “Darül Harp” yani düşman ülkesi görüyor. Yalanı mubah, devletten milletten çalınanı helal görüyorlar.
Bunların “Yolsuzluk hırsızlık değildir.” “İktidara zarar verecekse, şikâyet etmek, doğruları söylemek caiz değildir” diyen;
Devletten ihale alan iş adamlarının, yandaş vakıflar üzerinden verdiği rüşveti meşru gösteren fetvacı profesörleri var.
Fakat destek verenlerin çoğu saf ve iyi niyetli Müslüman. Bunlar da bu yalanlara/ yalancılara güvenlerini arz ederek şahitlik yapıyor.
Bu kesimlerin tutum ve davranışları yukarıda alıntıladığım ayet ve hadislere göre İslami açıdan çok sıkıntılı görünüyor.
“Şıracının şahidi bozacı” tabirine uymayan gerçek hocalara sorarsak bu sorunun tam cevabını alabiliriz ümidini korumak istiyorum.
Yoksa onlar da “Tek başıma olsam şeh-i devrana kul olmam/ Viran olası hânede evlâd-ü iyâl var” yani “Tek başına olsam zamanın sultanına kul olmam / Yıkılası evimde çoluk çocuk var” mazeretine sığınıp, susarlar mı?