5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 236

Genç İlim İnsanı Dr. BETÜL GÜÇLÜ’den Seçkin İki Eser:

1-İbnü’l Meylak’tan İHLÂS SÛRESİ TEFSİRİ Tercümesi 2-Molla Fenârî’nin VARLIK VE BİLGİ ANLAYIŞI

-1-

İbnü’l Meylak (Mısır, 1331 – Mısır, 1395 veya 1405) ilim öğrenmek için birçok zorlukla mücâdele ederek kendini yetiştiren bir sûfîdir. Fıkıh ve hadis ilimlerinde döneminin tanınmış âlimlerindendir. Hoca olarak büyük âlimiler yetiştirmiştir. Zamanının en büyük kadısı ve güçlü bir hatibi idi.

Dr. Betül Güçlü (sonraki yıllarda Doç. Dr. Betül Gürer) Hoca Hanım, tercüme ettiği eserin asıl konusuna girmeden önce kılı kırk yararak, âdetâ iğne ile kuyu kazarak kitap ve yazarı hakkında bilgiler veriyor. Eser ve yazarı hakkında yazılanlarda tespit ettiği hatâları deliller göstererek düzeltiyor.

Eserin adı Türkçe ifâde ile; ‘Havâs Ehlinin İhlâs Sûresi’nin Maksatları Hususunda Gönlüme Doğan İlhamlar’ şeklinde belirtiliyor. Eserin tanıtımı 38-45. sayfalarda; Kitabın Adı, Nüshaları, Yazılış Sebebi, Muhtevâsı, Kaynakları, Üslûbu gibi ara başlıklar altında ve 6 bölüm hâlinde okuyucuya sunuluyor.  

Eserin mütercimi, İhlâs Sûresi hakkında veciz sözlerle ve selis bir Türkçe ile şu bilgileri veriyor:

Kur’ân-ı Kerîm’in yüz on ikinci sûresi olan İhlâs-ı Şerîf, Allah Teâlâ’nın birçok kelâmında olduğu gibi mûcizevî özellikler taşır. Çünkü dört âyetten oluşan sûre, kısalığına rağmen Cenâb-ı Hakk’ı bilme konusundaki yanlış düşünceleri reddeder ve O’nu tanımak isteyeni doğru düşünceye sevk eder. Cenâb-ı Hak bu sûrede denklik, doğurmak ve doğurulmak gibi hususları reddederek kendisini bir varlığa nispet edilmekten tenzih etmiş ve gerçek mâhiyetini açıklamıştır.

Kendisinden önce ve sonraki sûrelerle ilişkili olarak ele alınırsa mucize olma özelliği yine dikkat çeker. Nitekim kendisinden önceki Kâfirûn Sûresi küfür ve şirkin bütün çeşitlerinden arınmayı konu etmektedir. Bu sûre kemâl sıfatlarla muttasıf, şirkten münezzeh Allah Teâlâ’yı birlemeyi işlemektedir.  Yine Kâfirûn Sûresi’nde Allah Teâlâ, Rasûlullah’a ibâdet ve din konusunda kâfirlerden ayrı olduğunu ilân etmesini emrederken İhlâs’ta ise Peygamberimizden ibâdet etmekte ve inanmakta olduğu ilâhının sıfatlarını dile getirmesini istemiştir.  İhlâs Sûresi’nden bir sonraki sûre olan Felak’ta ise İhlâs Sûresi’nde tevhidî özellikleri vurgulanan yaratıcının yarattıkları üzerindeki gücüne, onun gücü karşısında mahlûkatın güçsüzlüğüne vurgu yapılarak mahlûkatın mertebeleri konu edilmekte ve sûreye ‘De ki: sabahın Rabbine sığınırım….’  sözleriyle başlanmaktadır. Çünkü mâdem ki mahlûkatın esâsı ademdir ve ademin karanlıkları da sonsuzdur, işte Allah Teâlâ var etme ve yaratmanın nûruyla bu karanlıkları aydınlatmıştır ve aydınlatmaktadır.  Yâni Felak ve Nas sûrelerinde de yaratıcının gücüne güvenme vurgulanmak sûretiyle İhlâs Sûresi’ndeki tevhid pratik hayata yansıtılmaktadır.

İbnü’l-Meylak İhlâs Sûresi’ni tefsir etme maksadını açıklarken bu sûrenin özelliklerine atıf yapmadan geçemez. Nitekim Mevârid adlı eserin ilk sayfasında İhlâs Sûresi’nin Kur’ân’dan çıkarılması mümkün olan maksatların tamamını taşıdığını ifâde eder. Her bir kelime ve terkib üzerinde özellikle durarak otuz üç ana, atmış altı alt maksat hâlinde toplamda da doksan dokuz maksat şeklinde bu sûreyi incelemiştir.

Sûrenin nüzul sebebi ve İhlâs Sûresi’nin, Kur’ân’ın üçte birine denk olması ile alâkalı bilgiler eserin 48 ve 49. sayfalarında yer alıyor.

55-71.sayfalarda; ibâdet, ihlâs, duâ, zikir, zühd, Seyr u sülük, mücâhede, uzlet, ledünnî ilim, vahdet-i vücûd kavramları açıklanıyor.

‘Sonuç’ başlıklı bölümde tasavvuf ve tasavvuf âlimlerinin görüşleri veriliyor.

Eserin 77. sayfasında ‘Mevârid’in Tercümesi’ başlıklı İkinci Bölüm başlıyor.  Bu bölümün 106. sayfasında ‘İhlâs Sûresinin Maksatları’ başlığı dikkat çekiyor. Bildiriliyor ki: ‘Kul’ kelimesinde 6, ‘Hüvallah’ kelimesinde 4, ‘Ehad / Bir tek’ kelimesinde 4,  ‘Allahü’s-Samed’ sözünde 4, ‘lem yelid velem yûled: doğurmamış ve doğulmamış’ sözünde 10, ‘ve lem yekûn lehû küfüven ehad: hiçbir şey O’na denk değildir’ sözünde 5 maksat vardır. Maksatların açıklamaları ise: 108-215. Sayfalarda yer alıyor.

Kitabın 216 ve 217 numaralı yaprakları, vedâ sayfalarıdır:

Buradaki mükâfât bir gerekliliktir, hatta müstehaptır. Bir Müslümanın selâmı bir Müslümana ulaştığı zaman onu alması müsehap olmuştur. Onların her ikisi için de mükâfat vardır. Çünkü selâm veren selâmı ulaştırmış, alan da ona karşılık vermiş durumdadır. Anne babaya iyilik de bu başlık altında değerlendirilebilir. Onda da iki yönlü mükâfat vardır; güzel terbiye karşılığında bu iyilik yapılmıştır. Sıla-yı rahimde yine akrabaların ödüllendirilmesi vardır. Kölenin itaati de bu şekildedir; köle ve efendi birlikte mükâfat alır. Netice itibâriye bütün mükâfatlar icmâl ve tafsil üzere ihsandır. Yine âcizin ihtiyaç sâhibi duâsı mükafâttır. Nebî (s.a.v.)’in buyurduğu gibi ‘Bir ihtiyaç sâhibi size gelirse ona ihsanda bulunun. Eğer gücünüz yetmezse ona duâ edin. İkinciye gelince düşmanlığa karşılık mükâfattır. Allah Teâlâ kendisine karşı düşmanlık edene düşman olmayı mübah kılmıştır. Nitekim âyette ‘O hâlde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın, (fakat ileri gitmeyin). Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zâlimleri sevmez’ ve bu mânâdaki diğer âyetler zikredilebilir.

Bu te’lifde, bu sûre-i şerîfin maksatlarının asıllarına şerhe girmeden dikkat çekmeye çalıştım. Gerekli olan bütün hüküm ve hikmetlere girmedim, çünkü ben anlayışları irşâd etmeyi, hükmü açıklamayı kastettim. Onun bütün ayrıntı, mevzû ve sırlarının keşfedilip sınırlandırılması zâten imkânsızdır. Bu sûrenin esrarına, ilginç taraflarına ve gizliliklerine bakmak isteyen kimsenin uyanık kalması ve Kur’ân ilimlerini gücü yettiğince tahsil etmesi, ihlâs bineğine binmesi gerekir. Bakışım mühim yüce anlayış yoluna yönlendirmesi gerekir. Allah’tan kendisini anlayışa ulaştırmasını istemelidir. Te’lifimi mağfiret için duâ ederek, emele ulaşmayı isteyerek arz ederim.

Allah bize yeter, O ne güzel vekildir. Salât selâm efendimiz Muhammed O’nun âli ve ashabına olsun. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah’a hamdolsun onun bu lutfuna muhtaç kulunun Kahire’de Cevderiyye’de iskân eden Ahmed b. Muhammed b. Muhammed b. Osman el-Hatîb et-Tûsî’ye yardımı ve hüsn-i tevfîki ile tamamlandı. Allah onu, anne babasını, kardeşlerini ve bu kitabın sâhibini, onu sevenleri, arkadaşlarını ve mağfiretleri ve İslâm üzere ölümleri için onlara duâ edenleri bağışlasın. Müellife rızâ ve rahmet için duâ eden kimseyi, bütün Müslüman erkek ve kadınları, bütün mü’min erkek ve kadınları, onların ölmüş ve hayatta olanlarım bağışlasın. Bu nüshanın bitiş târihi 797 yılının cemâziye’l-evvel ayının on yedinci günüdür.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 232 sayfalık eser, 2015 yılında yayınlanmıştır.

Yayınlayan: İLK HARF YAYINEVİ  

Genel Dağıtım: ÇELİK YAYINEVİ:

 Ticârethâne Sokağı Nu: 19/a Cağaloğlu. Fatih-İstanbul Telefon: 0.212-511 28 11  

Belgegeçer:: 0.212-511 28 12 e-posta: info@celikyayinevi.com  www.celikyayiinevi.com.tr  

-2-

İkinci eser, ‘Molla Fenârî’nin Varlık ve Bilgi Anlayışı’ adını taşıyor. 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 500 sayfalıdır. Birinci baskısı 2016 yılında, ikinci baskısı 2020 yılında okuyucuya sunulmuştur.

Eserin müellifi Dr. Betül Gürer, ‘Ön Söz’ başlıklı yazısında eserin yazıldığı devir hakkında şu bilgileri veriyor:

13. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında İslâm potasında bir kültür, medeniyet, ilmî gelenek, düşünce hayatı ve bir sistem oluşturan devlet Osmanlı Devleti’dir. Osmanlı Devleti’nin bu süreçte en büyük ilhâm, güç ve birikim kaynağı, İslâm’ı en güzel anlama ve yaşama çabası olarak telâkki edebileceğimiz tasavvuf ilmi ve onun amelî boyutu olmuştur. Buna bağlı olarak, Selçuklular’dan gelen ilmî ve kültürel mirasın üzerine inşâ edilmiş bir sistem olma özelliği taşıyan Osmanlı düşüncesi, tasavvufî anlayışla mezcolmuş, ondan azamî noktada istifâde etmiş ve nihâyet tasavvufî bakış açısıyla kendi şeklini ve tarzını kazanmıştır. Bu noktada, Osmanlı düşünce, kültür ve medeniyetini inşâ eden unsurların çok kaba bir tasnife göre, en başta medrese daha sonra varlık konusunun çok yüksek seviyede tartışıldığı tekke ve son olarak fütüvvet teşkilâtı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Osmanlı ilim ve düşünce geleneğinin en etkili ekolü ise kuruluşundan itibâren, İbn Arabî-Mevlânâ-Konevî-Molla Fenârî-Ismail Rusûhî Ankaravî çizgisi şeklinde tezâhür etmiştir.

İşte bu çizginin önemli isimlerinden biri ve Osmanlı Devleti’nin ilk şeyhülislamı olan Şemseddîn Muhammed b. Hamza el-Fenârî veya meşhur adıyla Molla Fenârî, Dâvûd-ı Kayserî’den sonra Anadolu’daki İslâmî ve tasavvufî düşünceyi, diğer tasavvufî ve İslâmî birikimlerin yanında daha çok Ekberî ekolün anlayışıyla şekillendirmiş muhakkik sûfîlerden biridir. O aynı zamanda İslâmî bilimler târihinde tefsir, kelâm, fıkıh, fıkıh usûlü, mantık, tasavvuf gibi pek çok sâhada eserler yazıp, bunlarla ilgili alanın otoritesi hâline gelmiş nâdir müelliflerdendir. Fenârî’nin İlmî yönünden bahsederken üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan birisi, onun tasavvuf ilminin formel bilimler arasında yer alması noktasında sağladığı katkısıdır. Zira her ne kadar bu çaba daha önce Sadruddîn Konevî tarafından, bilhassa Miftâhu’l-gayb’la birlikte ortaya konmuş ve bu alanda önemli bir mesâfe kat edilmiş olsa da, Fenârî’nin bu eser üzerine kaleme aldığı şerhi olan Misbâhul-üns, Konevî ile başlayan bu çabayı hedefe ulaştırmıştır.

Fenârî’nin tasavvuf ilmine yaptığı bu sistematik katkıdan başka bir de Ekberiyye geleneğine yaptığı tesire değinmek gerekir. Nitekim İslâm dünyâsında Ekberî fikirler iki kanaldan yayılmıştır. Bunlardan birisi İbn Arabî’nin Fusûsu’l-hikem‘inin şerhleri vasıtasıyla intişâr eden kanaldır. Diğeri de Konevî’nin Miftâhul-gayb’ından beslenerek yayılan kanaldır. İşte Miftâhu’l-gayb vasıtasıyla yürüyen bu silsileyi, bu eser üzerinde, ilk şerhi yazarak başlatan isim Molla Fenârî’dir. Onunla Miftâhul-gayb şerhçiliği, bir usûl kazanmıştır. Başka bir ifâdeyle, tasavvufî düşünce alanında mühim bir isim olan Fenârî üzerinde, tasavvuf sâhasında çalışma yapmanın gerekliliği ortadadır. Oysa Molla Fenârî, bıraktığı eserler ve tesirleriyle tasavvuf târihinde çok önemli bir yere sahip olmasına rağmen, onun tasavvuf anlayışı üzerinde bu dalda, makale hacmini aşan tek bir çalışma bulunmaktadır. Bu çalışma, Mustafa Aşkar’a ait ‘Molla Fenârî ve Vahdet-i Vucûd Anlayışı’ (Ankara 1993) adlı yüksek lisans tezidir. Fenârî’nin vahdet-i vucûd görüşünün değerlendirildiği bu tez, tasavvuf anabilim dalında tez formatında yapılan ilk ve tek çalışmadır. Hem tasavvuf hem Osmanlı düşüncesinde bu kadar mühim bir şahsiyet olan Molla Fenârî hakkında özellikle tasavvuf sâhasında yapılan çalışmalar, Fenârî’nin tanınması ve görüşlerinin bilinmesi noktasındaki ihtiyaca cevap verir nitelikte değildir. Dolayısıyla bu husus bizim bu konuyu çalışma sâhası olarak seçmemizin en büyük sebeplerinden birisi olmuştur. Molla Fenârî’nin tasavvufla ilgili görüşlerinin daha çok nazarî ve teorik sâhada bir başka deyişle vahdet-i vucûd çizgisinde olması sebebiyle, çalışmamız onun hayatının yanı sıra varlık ve bilgi anlayışı çerçevesinde şekillenmiştir.

Eser, yüksek hacimli olmasına rağmen öz bilgiler ihtiva eden mısra-ı berceste mâhiyetindedir. ‘Tadımlık’ olarak iktibas edilecek paragraflarla, diğer sayfalara haksızlık olacağından bu tanıtım yazısında, ancak ‘içindekiler’ sayfasından seçmelerle iktifa etmek mecburiyeti doğmuştur.

*Molla Fenârî’nin Hayatı, Eserleri ve Misbâhu’l-Üns. *Eserleri Hakkında (efrâdını câmi ağyarını mânî ölçüsünde) Bilgiler. *Osmanlı Medrese Geleneği ve Tasavvuf Düşüncesindeki Tesirleri. *Molla Fenârî’nin Varlık Aanlayışı. *Varlıkla İlgili Bâzı Terimler. *Bir ve Çok İlişkisi. *Varlık Mertebeleri. *Yaratma İle İlgili Semboller. *İlm-i İlâhî ve Molla Fenârî’nin Bilgi Anlayışı. *Bir İlim Dalı Olarak İlm-i İlâhî. *İdrak.

‘SONUÇ’ bölümünde Molla Fenârî’nin, eserlerinin, Osmanlı Cihan Devleti’nin kültür hayatına katkıları, tasavvufun İslâmiyet’teki yeri ve önemi hakkında bilinmesi gereken hususlar yer alıyor.

Eseri husûsen, tasavvuf aleyhtarlığı yapan ilâhiyatçıların okuması gerekiyor. Bibliyografya bölümünde faydalanılan 238 âlim ve yazara âit 363 adet eserin isimleri yer alıyor.                                                   

Ekler bölümünde ise yazma nüshalardan 34 sayfanın fotokopisi, Molla Fenârî’nin kabri ile adına inşa edilen caminin fotoğrafı, son 20 sayfada Fransızların’ ‘İndeks’ dedikleri ‘Dizin’ veya ‘Arama-Bulma Cetveli’ diyebileceğimiz liste var.  

İNSAN YAYINLARI:

İstiklâl Caddesi Nu: 96 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-24955 55 Belgegeçer: 0.212-249 55 56

e-posta: insan@insanyayinlari.com.tr  //  www.insanyayiinleri.com.tr      

Doç. Dr. BETÜL GÜRER: 2006 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 2009’da Sadreddin Konevî’ye Nispet Edilen ‘Mevâridü Zevi’l-İhtisâs İlâ Makâsıdı Sûreti’l-İhlâs’ Adlı Eserin Tahkik ve Tahlili başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı. Yüksek lisans eğitimi sırasında adı geçen fakültenin Tasavvuf Ana Bilim Dalında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2014’te ‘Molla Fenârî’nin Bilgi ve Varlık Anlayışı’ adlı tezini tamamlayarak ‘doktor’ unvanı aldı. Hâlen Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalında Doçent unvanı ile öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli ilmî toplantılarda sunulmuş tebliğleri, millî ve milletlerarası dergilerde yayımlanmış makaleleri ve çeşitli yayınevlerinden çıkmış kitapları bulunmakta, İngilizce ve Arapça bilmektedir. Yayınlanmış kitapları: İbn Ata Tefsiri Gönül Gözüyle Kur’ân: H Yayınları-2018. Bir Osmanlı Entelektüeli: Molla Fenari. İnsan Yayınları-2019. Muhammedî Nurlar: Seyid Muhammed’den Tercüme (Burak Anılır ile birlikte) H Yayınları–2020.Molla Fenârî’nin Varlık ve Bilgi Anlayışı: İnsan Yayınları-2020

Savaş Suçu İşleniyor Ama Cezalandırılamaz

Hamas’ın 07 Ekim’de İsrail’e karşı yaptığı saldırı sonrası, İsrail’in Gazze’yi bitirmeye yönelik eylemleri bir devletin yapacağı şeyler değil.

E. Büyükelçi Tugay Uluçevik’in ifadesiyle “Terör örgütleri saldırılarında hedef bakımından asker sivil ayırımı yapmaz, amacına uygun olan hedefi vurur.

Devletler ise terörizmle mücadelede sadece teröristi ve teröristlerin kullandığı malları, silâhları, yapıları kullandığı vasıtaları hedef alırlar. Devletler terörizmle mücadelede esas itibariyle Uluslararası İnsancıl Hukuka uygun hareket ederler.

İsrail, ABD ve AB Hamas’ı terör örgütü kabul etmişlerdir. Bu durumda bir devlet olarak İsrail’in de Hamas ile mücadelesinde sırf Hamas unsurlarını hedef alması gerekirdi.

Oysa İsrail, on yıllardır yaptığı uygulamaları bir yana bıraksak da, sırf 7 Ekim sabahından bu yana Hamas’ın saldırısına gösterdiği mukabeleyi dikkate aldığımız zaman, sivil halkı da hedef almaktan kaçınmadığını görmekteyiz. İsrail BM Yasası’nın temel ilkelerini ve Uluslararası İnsancıl Hukuku pervasızca çiğnemektedir. Bu tutumuyla İsrail bir ‘terör Devleti’ hüviyetine bürünmektedir.”

********************************

Uluslararası Hukuk Emekleme Çağında

Hukuk fakültesinde okuduğum yıllarda, hocalarım “Devletler Hukuku veya Uluslararası Hukukun emekleme çağında olduğunu” söylerlerdi.

Aradan geçen on yıllarda bu konuda birtakım gelişmeler sağlandı. Ancak güçlü devletlerin ikiyüzlü yaklaşımı devam ediyor. Bu sebeple Uluslararası Hukuk halen güçlü devletlerin lehine işleyen bir mekanizmadır.

Mesela CB Erdoğan’ın zaman zaman “dünya beşten büyüktür” diyerek karşı çıktığı husus yani beş devletin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarını veto yetkisi olması değiştirilemedi. Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 27. Maddesi gereğince, Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve ABD’ye tanınan veto yetkisinin haksız ve adaletsiz olduğu açık. Ancak bu durumun yakın bir gelecekte değişmesi de mümkün değil.

Bunun haricinde diğer hukuki mekanizmalar ve kurumlarda da benzer durum vardır. Güçlü devletler ne kadar haksız olsalar da aleyhlerine karar alınması mümkün değildir. Veya kazara böyle kararla alınmış olsa da uygulanamaz.

********************************

Birleşmiş Milletler’in İsrail Aleyhine Kararları

BM çeşitli tarihlerde İsrail ve Filistin hakkında kararlar aldı. Bunların hiçbirini İsrail uygulamadı.

1947’de Birleşmiş Milletler, Filistin toprakları üzerinde biri Arap, diğeri Yahudi olmak üzere, iki bağımsız devlet kurulması kararı aldı. İsrail bu karara uymadı.

1949’da İsrail- Arap Savaşı’nın ardından Birleşmiş Milletler, Filistinlilerin göç etmek zorunda kaldıkları topraklara geri dönmesi ve Kudüs’ün uluslararası bir yönetime kavuşması kararı aldı. Ancak bu karar da hiç uygulanamadı.

1967’deki Arap-İsrail Savaşı’nda, İsrail’in işgal ettiği Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Golan Tepelerinden çekilmesi kararı aldı. İsrail bu karara da uymadı.

Bunlar gibi çok sayıda kararın uygulanabilmesi için BM Güvenlik Konseyi’nin kararların uygulanması için diretmesi ya da sert yaptırımları gündeme getirmesi gerekiyordu.

Fakat ABD İsrail aleyhine tasarıların hepsini veto etti. ABD veto hakkını en çok Filistin meselesinde kullandı. Bu vetolar nedeniyle İsrail aleyhine tasarıların kabulü mümkün olamadı.

********************************

İsrail Hukuken Savaş Suçlusu

İsrail’in Gazze’yi abluka altına alıp, elektrik, su kesintisi yapması, gıda kanallarını kapatması; cami, kilise, hastane demeden bombalaması; sivil, kadın, çocuk demeden öldürmesi, fosfor bombası kullanması; İsrail’in Başbakanı, Savunma Bakanı ve yetkili isimlerinin “Gazze’yi boşaltacaklarını, orada yaşayanları çöle sürgüne yollayacaklarını” açıklamaları gibi eylemlerinin hepsi SAVAŞ SUÇUDUR.

Cenevre Sözleşmesi hükümleri ile Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) tanımlarına göre de bu eylemler “Savaş Suçu” olarak kabul edildiğine göre İsrail cezalandırılabilir mi?

İşte burada da uluslararası hukukun zayıf tarafı ortaya çıkıyor.

Roma Sözleşmesi ile 2002’de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bir devletin yargılanabilmesi için ülkelerin sözleşmeye taraf olması gerekiyor.

Fakat İsrail bu sözleşmeye imza atmış değil.

(Türkiye de İsrail gibi bu sözleşmeye taraf değil. ABD, Bill Clinton döneminde 2000’de UCM Sözleşmesi’ne imza koydu. Fakat 2 yıl sonra göreve gelen Başkan George W. Bush döneminde sözleşmeden çıktı. Rusya da aynen ABD gibi önce imzaladığı sözleşmeden daha sonra çıktı.)

****

Peki, İsrail’in veya üst düzey yöneticilerinin savaş suçu ile yargılanabilmesi için Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) Kararı çıkabilir mi?

Buna İsrail’e tam destek veren ABD ve AB ülkeleri izin vermez. Hatta Kahire’deki Barış Konferansına katılan ülkelerin çoğu İsrail aleyhine oy kullanmaz.

O halde İsrail’in savaş suçları işlemesini durduracak bir uluslararası hukuk mekanizması maalesef yok.

Kısaca, Mümtaz Soysal’ın ifadesiyle, “en son yaptırım olarak kuvvete başvurmanın kaçınılmaz olduğu bir uluslararası düzenden uzaklaşmış değiliz.”

Siyasi açıdan da, İsrail soykırım da yapsa, dünya ekonomisini sarsan bir durum söz konusu olmadığı için, hiçbir ülkenin etkili bir müdahale çabası içinde olacağını sanmıyorum.

Filistin, Siyonizm ve İsrail Tarihçesi -1*

Bugün cehennemi yaşayan Filistin halkını ve cehennemi bu insanlara yaşatan İsrail gerçeğini anlayabilmek için tarihin arka sayfalarını çevirmemiz gerekiyor.

                “Siyonizm” teriminin esas kökünü oluşturan “Siyon” sözcüğü, Musevi tarihinin ilk çağlarından beri Kudüs ile eşanlamlı olarak kullanılagelmiştir. Bu kelimeye Filistin’deki 1. Musevi tapınağının Babilliler tarafından yıkılmasından sonra özel bir anlam verilmiş, “Siyon” yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının Filistin’e dönme arzu ve özlemiyle bir duygu hazinesi oluşturmuştur.

                Musevilerin Siyon dedikleri Kudüs ve dolaylarına tekrar geri dönme hayali ve o kutsal topraklarda Süleyman (Salamon) tapınağını yeniden inşa etme hülyası, Eski Ahit’in ana prensibini oluşturur.

                Eski Ahit’e göre Tanrı, (Yahuda) kutsal toprakları kıyamete kadar tasarrufunda bulundurmak üzere İbrahim (Abraham) peygamber ve ümmetine adamıştır. Bu inanç Yahudilerin benliklerine öylesine kazınmıştır ki, dünyanın dört bir yanına dağılmış ümmetini Kral Davut’un altı köşeli yıldızı etrafında toplayacak ve onlara kutsal topraklara kadar önderlik edecek bir Mesih’in gelmesini büyük bir sabır ve tevekkülle beklemeye razı edecektir.

                1800’lü yılların ikinci yarısında milliyetçilik akımları Avrupa’da tesirini gösterirken, aynı kıtada ancak değişik ülkelerde yaşayan Musevilerin fikri gelişiminin de bu akımın etkisinin dışında kalması düşünülemezdi.

                (1795-1874) yılları arasında yaşamış, Hahamlık yapan Prusyalı aydın bir din adamı Zevi Hirsch Kalischer: “İtalyan, Polanyalı ve Macarlardan örnek alalım. Diğer halklar ulusal gururları için uğraşırken biz Tanrı adına Siyon’u ele geçirme davasına başlamakta daha ne kadar bekleyeceğiz?” diyordu.

                Yahudiler, Avrupa’da hangi ülkede yaşarsa yaşasın, hangi ülkenin vatandaşı olurlarsa olsunlar yine de hor görülüyor 2. Sınıf vatandaş muamelesi görmekten kurtulamıyorlardı. Odesa da doğmuş, Kırım savaşındaki çalışmalarından dolayı Rus Çarı tarafından ödüllendirilmiş olmasına rağmen Doktor Leib Pinsker, (1821-1891) doğuda ve batıda bunca aşağılanma ve hor görülmelere tepki olarak: “Kendi Kendine Kurtuluş” kitabını yayınlamıştır.

                Dr. Pinsker kitabında, Yahudi sorununun çözümü konusunda Filistin’de Kolonizasyon’un şart olduğunu, bunun içinde Batılı ülkelerde “Kolonizasyon” diplomasisi yürütülmesini savunuyordu. Bu diplomasinin temel amacının batılı diplomatları Siyonizme inandırmak, Filistin’de Yahudilere ulusal bir yurt kurmak için Batılı ülkeler ikna edilmeliydi. Batı’nın Siyonizmi kabul etmesi demek; Avrupa’nın üzerinde nüfuz sahibi olduğu Osmanlı Devletine Filistin’de Siyonistlerin isteklerine kavuşabilmeleri için gerekli baskıyı yapması demekti.

                Pinsker’in düşüncelerini benimseyen Musevi toplulukları kısa zamanda mahalli cemiyetler kuracak ve bu cemiyetler adını Tarihe: “Siyon Aşıkları” olarak yazdıracaklardır. Rusya ve Doğu Avrupa’da hızla yayılan bu derneğin: 1882-1883 yıllarında sayıları 12 iken, 1889-1890 yıllarında sayılarını hızla 138’e çıkarmışlardır.

                Pinsker, dağınık dernekleri tek merkezde toplamak ve ortak bir eylem planı çizmek amacıyla 6 Kasım 1884 te Slezya’nın Katoviçe kentinde 5 gün sürecek bir Kongre topladı. Kongreye Batı’dan biri Paris’ten, ikisi Londra’dan 3 kişi katılmıştı. 30 delegeden oluşan diğerleri Doğu Avrupa ve Rusya’dan gelmişlerdi. Bu kongrenin haricinde Avrupa’nın değişik bölgelerinde 3 Kongre daha yapılmış üç Kongrede de cemiyetin maddi sorunlarının haricinde başka konu görüşülmemiştir.

                Şunu akıldan çıkarmamak lâzımdır ki, Filistin’den kovulup dünyanın dört bir yanına dağılmış Museviler, Filistin’le bağlarını hiçbir zaman koparmamışlardı.

                *Not: Bu yazı serisinin hazırlanmasında Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin: (Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar) kitabı ile Tarihçi Mustafa Armağan’ın: (Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı) kitaplarından faydalanılmıştır.

Devam Edecek

Yahudiler Hakkında

     “Sen onları, hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun.” (Bakara: 96)

     “Onların çoğunun günaha, zulme ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Ne kötü bir şeydir o yaptıkları!” (Maide: 62)

     “Onlar yeryüzünde hep bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” (Maide: 64)

     “İsrailoğullarına Tevrat’ta şöyle bildirdik: ‘Siz yeryüzünde iki kere fesat (karışıklık) çıkaracaksınız.’ ” (İsra: 4)

     “Bozgunculuk yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.” (Bakara: 60)

     Yahudilere müteveccih / yönelik şu iki Kur’an hükmü, o milletin insanın sosyal hayatında hile ile çevirdikleri şu iki müthiş / dehşetli genel prensibi tazammun eder / içerir: İnsanın içtimaî / sosyal hayatını sarsan; çalışma ve ameli sermaye ile mübareze ettirip / çekiştirir! Fukarayı zenginlerle çarpıştırır! Ribâ / faizle çalışan bankaları tesise / kurmaya sebebiyet verir! Velhasıl hile ve hud’a ile mal toplayan o millettir. Mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için, her çeşit fesat komitelerine katılır olmuşlardır! Her nevi / her çeşit ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu, bu iki âyet ifade ediyor.

     Meselâ “Haydi ölümü isteyin.” (Bakara: 94)

     “Eğer doğru iseniz mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.”

     İşte bu âyet Hz. Peygamber’in meclisinde, küçük bir cemaatin, cüz’î bir hâdise ünvaniyle, milletler içinde hayat hırsı ve ölüm korkusuyla en meşhur olan Yahudilerin; ta kıyamete kadar lisan-ı hâlle mevti / ölümü asla istemeyeceklerini ve hayat hırsını bırakmayacaklarını ifade eder.

     Meselâ “Onların üzerine bir zillet ve yoksulluk damgası vuruldu.” (Bakara: 61) Şu ünvanla, o milletin istikbaldeki mukadderatını, umumî bir surette ifade eder. İşte, şu milletin seciyelerinde ve mukadderatında münderiç / içine konmuş olan böyle müthiş düstur ve prensipler içindir ki, Kur’an onlara karşı pek şiddetli davranıyor, dehşetli te’dip sillesi vurup / hadlerini bildiriyor.

     Kur’an’daki Hz. Musa kıssasında, Yahudiler tevbih edilmekte / azarlanmaktadır. 

     Pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyete girmeleriyle, birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve fikirler birbirine karıştığı için, Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o zamanlar; o içtimaî halden istifade ettiler!

     İşte İsrail – Filistin Savaşı’nda, İsrail’in gösterdiği insanlık dışı hareket ve vahşetler; Yahudiler hakkında, Âyetlerin tespitlerini ve söylediklerimizi teyit eder ve doğrular mahiyetdedir.

     Hırs, mahrumiyete sebeptir. İllet ve zillettir. Mahrumiyet ve sefalet getirir. Evet, her milletten ziyade hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme kesin bir şahit ve tanıktır.

     Evet, hırs; canlılar âleminde en geniş bir daireden tut, ta en küçük bir ferde kadar kötü etkisini gösterir.

     Hem insanlık dairesi içinde, her milletten ziyade hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile dünya hayatına bağlanan Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-i meşru bir riba / faiz serveti ile, bütün milletlerden yedikleri zillet sillesi ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs zillet ve hasâretin / zarar ve ziyanın kaynağıdır.

     Hem dünyada, milletler içinde şiddetli hırsla meşhur olan Yahudi milletinden daha ziyade rızık peşinde koşan yok!

     Hâlbuki zillet ve sefalet içinde, istenmeyen en kötü sonuçlara, en çok onlar maruz kalıyorlar! Onların zenginleri de süflî / aşağılık bir hayat yaşıyorlar.

     Zaten riba / faiz gibi gayr-i meşru yollarla kazandıkları mal, helal rızık değil ki mes’elemizi çürütsün.

     İşte İsrail – Filistin Savaşı’nda (2023);

     İsrail’in Filistinli masumlara karşı işlediği ve sergilediği insanlık dışı canavarlıklar; yukarıda zikredilen âyet-i kerimelerle; Yahudiler hakkında yapılan açıklamalar ve onlara karşı insanlığın dikkatini çeken hakikatler; düşünmeye değer gerçekler olup, doğru ve yerindedir.

Atatürk’ün Mazhar Osman’ı Ziyareti

Bir gün Atatürk, İsmet Paşa ve birkaç arkadaşı Bakırköy Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesini ziyaret ederler, nüktedan ve renkli kişiliği, uyguladığı tedavi metotları ile dünya çapında meşhur olan ünlü Doktor Baştabip Mazhar Osman Bey ile sohbet ederler. Bu arada Atatürk, sohbet esnasında Mazhar Osman Bey’e sorar:

– Osman Bey, bu delilik nasıl bir şey?

– Gazi Paşam az da olsa herkeste bir parça vardır, deyince Atatürk:

– Ne demek istiyorsun, bende de mi var? Hoşsohbet ve sözünü esirgemeyen biri olan Mazhar Osman;

– Ooooo Sizde herkesten bin beter var. İçeride ve dışarıda dört iklim, yedi cihana kafa tutmak akıllı adamın yapacağı iş mi? der.

Atatürk, İnönü ve yanındaki arkadaşları bu söze dakikalarca katıla katıla gülerler.

*

Evet, Anadolu’da yürekli cesur atak gözü kara insanlara ‘’deli’’ derler.

*

Atatürk’ün verdiği kurtuluş savaşından bir anı;

26 Ağustos 1922 gece vakti Atatürk’ün Kocatepe’ye çıktığını gören Postacısı Çorumlu Musa Çavuş, arkasından kendisi de tepeye çıkar. Atatürk’ü, ellerini açmış dua eder vaziyette görünce yaklaşıyor ve Atatürk’ün hıçkırıklarını duyuyor. Biraz daha yaklaşınca anlıyor ki Mustafa Kemal Paşa hıçkırıklarla ağlayarak dua ediyor.

*

Atatürk Kocatepe’de ki duasında;

“Allah’ım! Bu yüce Türk Milletine giriştiği bu kutsal davada yardım et, onun bu kutsal davasını başarıya eriştir. Bu millet büyük, asil bir millettir. Bu milleti giriştiği bu davada muzaffer eyle. Sen Türk ordusunu muzaffer et. Türklüğün, Müslümanlığın düşman ayakları altında esaret zinciri altında kalmasına müsaade etme!” diye yakarıyor.

*

Atatürk’ün imzasıyla 28 Nisan 1920’de yayınlanan TBMM’nin Memlekete Bildirisi aşağıda ki dua ile biter;

Ta ki, son din yurdunu yitirmesin, ta ki, milletimiz köle olmasın.

Allah’ın lâneti düşmana yardım edenlerin üzerine olsun. Allah’ın yardımı ve tevfiki milletimizi ve yurdumuzu kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.

Ve bu şehamet (cesaret ve yiğitlik) meydanlarında rahmet-i Rahman’a kavuşan şehitlerimizin muazzez ervahına (aziz ruhlarına) hep beraber Fatihalar ithaf edelim…

*

TÜRK- İSLAM KÜLTÜRÜYLE MİLLİ VE MANEVİ KİMLİĞİNİ OLUŞTURAN O DEHA İNSANA YAHUDİ/ SABETAY OLDUĞU İFTİRASINI ATAN, AYYAŞ DİYEN DİNDAR GÖRÜNÜMLÜ DÜZENBAZLAR!

 Atatürk’ü itibarsızlaştırmanın, daha dün Türk’ün tokadını yiyen emperyal güçlerin projesi olduğunu biliyor musunuz?

*

Bu güçlerin ülkenin üniter yapısını bozarak Federasyona dönüştürmek olduğunu; arkasından ülkeyi parçalamak amaçlı niyetlerini biliyor musunuz?

*

Bilemezsiniz.

Çünkü sizin gibi milliyetsiz, vatansız münafık Emevi devşirmelerinin icraatları

 Haram yemek, yalan konuşmak, iftira atmak, hazineye el uzatıp fukara hakkı yemekten ibaret!

*

Başbuğ Atatürk’ün Türklük şuurunu her zeminde zinde tutması, Türk Dünyasının yeniden organize olması, güçlenmesi hayali, projesi ile siz asalakların derdi olmadığını biliyoruz elbette.

Kıbrıs Gazze Olur mu?

     (Bu yazım varsayımlara dayanarak değil, tarihi gerçeklerin sonuçlarına göre kaleme alınmıştır.)

       Bundan 14 yıl önce bazı köşe yazarları 2009 yılında Filistin Gazze’de yaşanan İsrail mezalimine bakarak Kıbrıs ‘ta da böyle bir süreç yaşanır mı? Endişelerini dile getiren yazılar yayınlamışlardı…

         Bu insanlık ayıbından önce Bosna Hersek Hocalı soykırım işbirlikçisi; Darfur ile Somali soykırımlarının destekçisi ABD-AB ikilisinin sıralamış olduğum bu insanlık ayıplarına seyirci kalmalarını, Amerika ve İngiltere’nin Irak’ı işgali sırasında sivil halka uygulamış olduğu akla hayale gelmeyecek baskı ve işkencelerini hafızalarımızda canlandırdığımızda, bu ülkelerin yarım asırdır barışın var olduğu Kıbrıs’ta günün birinde kendi menfaatlerini gerçekleştirmek uğruna böyle bir cehennemi yaşatmayacaklarını hiç kimse iddia edemez!

      Kaldı ki, adada yaşanabilecek böyle bir kargaşada maşa olarak Rum’ları ve Yunanistan’ı kullanacakları kesindir. Tarih sayfalarımız bu ülkelerin bizler için planladıkları Bizans oyunları ile doludur…

        Günlerdir Gazze de yaşayan iki milyon Filistinlinin çoluk, çocuk, yaşlı, hasta demeden İsrail’in o acımasız bombardımanı altında neler yaşadığını ve bu insanların çaresizliğini, yardım feryatlarını içimiz parçalanarak yaşlı gözlerle izliyoruz.

     Hamas’a yönelik gerçekleştirildiği söylenen İsrail saldırılarında kullanılan silahların hedefinde sivil halkın olması tek kelime ile tüm dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen bir soykırımdır.

       Televizyon ekranlarından canlı olarak yayınlanan bu insanlık trajedisi işte tam da bu noktada 1963 yılında Kıbrıs’ta Rum’lar tarafından Türk’lere uygulanan toplu katliamlarla bire bir örtüşmektedir. (21 Aralık 1963 tarihinde 103 Türk köyü Rumlar tarafından bir gecede yerle bir edilmiş, yüzlerce Türk katledilmiş, binlercesi yaralanmış, on binlercesi göçe zorlanmıştır.)

     Ancak o acılı dönemde böyle canlı yayınlar yapan televizyonlar ve olayları izleyen savaş muhabirleri yoktu ki! Rum’ların bu insanlık ayıbını tüm dünyaya göstersin ve duyursun.

     Ama o günleri yaşayan tanıklar, tarihi belgeler, günümüzde ortaya çıkarılan kayıp Türk’lerin toplu mezarları yapılan bu katliamların en önemli kanıtlarıdır.

         Filistin de halen devam eden bu insanlık ayıbı yaşanırken, İslam âleminden sadece Türkiye ve İran’ın bu katliamlara tepki göstermesinin; Türkiye’nin durumdan vazife çıkararak ateş kesin sağlanabilmesine yönelik gayretinin, Lübnan ve Mısır’ın dışında ABD uydusu olan diğer Arap ülkelerinin bir kınama mesajını bile yayınlamamaları; bu olayın en önemli boyutu ve Amerikan emperyalizminin gerçek yüzüdür.

     Bir İslam ülkesinde Müslümanlar top yekûn katledilmektedir. Ancak aynı dine mensup ülkelerin çıtı çıkmamaktadır!

     İşte Filistin’in eski devlet başkanı rahmetli Arafat’ın ölümünden kısa bir süre önce rahmetli Denktaş’a söylediği şu cümle şimdi çok daha iyi anlaşılmaktadır:

   ’’ Ne mutlu sana ki başın sıkıştığı zaman sana yardım edecek bir Anavatanın var. Ama ne yazık ki benim gömülecek bir karış toprağım bile yok…’’

         Sevgili Kıbrıs Türk’ü:

         ‘’Vatanım denebilecek bir karış toprak parçasına olan özlem ve başın sıkıştığı zaman sana koşup yardım edecek, seni sarıp sarmalayacak olan Anavatan hasreti.’’ Rahmetli Arafat’ın bu söylemi ile ancak bu kadar çarpıcı bir şekilde anlatılabilir.

        KKTC’de yaşayan Kıbrıs Türk Halkını Anavatanından soğutmak ve kopartmak isteyenlerin bugün Gazze’de yaşayan insanların karşı, karşıya kaldıkları felaketlere bakarak bir vicdan muhasebesi yapmaları gerekmiyor mu?

      Şu anda Anavatan Türkiye’nin garantörlüğü, koruma ve kollaması olmasaydı; bazı kafadan bacaklıların Rum ağzı ile konuşarak yabancı askerler adayı terk etsin dedikleri Türk Askeri 1974 den beri adada barışı sağlamasaydı, bu gün Kıbrıs’ta 40 yıldır yaşayan bir Türk devleti ve bu devletin tüm nimetlerinden istifade eden bunca siyasetçisi olur muydu?

    Hele ki, Talat-Akıncı ikilisinin KKTC Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde kırmızı plakalı Mercedeslere kurularak caka satan bakanlarının, sadece kendi yandaşlarına hizmet üreten milletvekillerinden oluşan bu iktidarların adada ki çözümü Kıbrıslılar gerçekleştirecektir dayatmasına sessiz kalarak; ‘’tek devlet, tek kimlik ve tek egemenliği’’ kabul ederek! Kol, kola girdikleri Rum yoldaşları ile birlikte Birleşik Kıbrıs projesine onay veren ve her geçen gün biraz daha  ‘’Girit Sürecine’’ yaklaşıldığını görmezden gelen müzakerecilerimiz olur muydu?

         Ancak şundan hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Kıbrıs Türk Halkı tarihin hiçbir döneminde Anavatanından ve desteğinden ayrı kalmamıştır.

     Onun içindir ki! Kıbrıs Türk Halkı bugün Gazze’de yaşanan insanlık dramı ile asla karşı karşıya kalmayacaktır. Yazımın başında da belirttiğim gibi adada ki emperyalist menfaatleri adına günün birinde böyle bir çılgınlığı yapmaya kalkacaklara hatırlatmak istediğim tarihsel bir gerçek önümüzde tüm canlılığı ile durmaktadır.

    1974 yılında da böyle bir çılgınlığı bugünün soykırım seyircilerinin onaylarını alarak başlatan Bizans Maşaları! Karşılarında, Türk Milletinin kararlı duruşunu ve onun sinesinden çıkan Türk Ordusunun gücünü bulmuşlar ve hak ettikleri cevabı da almışlardır.

     Kıbrıs’ta son dönemde oynanan oyunlar, Türkiye’nin yeniden böyle bir çılgınlık ile karşı karşıya kalmasına neden olursa! Bu oyunun aktörleri kim olursa olsun karşılarında bu defa çok daha güçlü bir Türkiye’nin yanı sıra; çok deneyimli, en modern silahlarla donanımlı Kahraman Türk Ordusunu bulacaktır.

      Türk Milleti’nin vatan sevdasına olan bağlılığı tarihin her döneminde girdiği bütün sınavlardan başarı ile çıkmıştır. 

     Amerika bu gerçeğin bilincinde olduğu içindir ki bu sorunu masa başında çözmenin peşinde olup, her türlü Bizans oyununa onay vermektedir.

          Kıbrıs’ta her geçen gün Rum’un biraz daha ağırlığının hissedildiği bir süreç giderek artmaktadır!

       Ekonomik yönden Rum kesimi maksatlı olarak cazibe merkezi haline getirilmektedir. Güney de pek çok eşyanın daha ucuz olması, sağlık hizmetleri ve ilaçların bu hizmetten yararlanmak isteyen Kıbrıs Türk Halkına ücretsiz olarak sağlanması, Güneyde iş yeri açmak isteyenlere Rum’un para desteği sağlaması. Güneye yerleşmek isteyen Türklere eskiden bıraktıkları evin arsası üzerinde yeni konut yapımı vaadinde bulunulması. Rum’lar kuzeyde bıraktıkları arazilerini, mal ve mülklerini geriye almak için davalar açıp kazanırken, Kıbrıs Türk Halkının güneyde bırakmış oldukları arazi, mal ve mülklerine sahip çıkılmaması. Okullarda ki eğitim de yaşanan olumsuzluklar! Kıbrıslılık kimliksizliği ile akılları karıştırılan gençler…

         Yukarıda sıraladığım tüm olumsuzluklar Gazze’de yaşananlarla mukayese dahi edilemez. Ama bir milletin yaşamı için gerekli olan her şeyin tekrar sorgulanarak tüm kazanımlarının yeniden sınıflandırılması hangi insanlık kalıbına sığar?

          Sevgili Kıbrıs Türk’ü;

          Unutmayınız ki, ölü çocuklar büyümez!

           Babalarınız sizlere özgürce yaşamanız için bağımsız bir vatan bırakmak adına kendilerini feda ettiler. Beşparmak dağlarına egemenliğinizi simgeleyen Ay Yıldızlı Bayrağınızı diktiler. Bu değerlere sahip çıkarak çocuklarınızın geleceğini ve kendi yaşamınızı Birleşik Kıbrıs oyununa feda etmeyiniz. 1963 yılında, 1974 yılında Rum’ların sadece Türk oldukları için hunharca katletmiş olduğu çocuklarınız,  özgürce soluduğunuz vatan topraklarınızda güle oynaya büyüyemediler.

        İsrail’in bombaları ile hiçbir günahı yokken öldürülen çocuklar da ne yazık ki bu gün Gazze’ de aynı kaderi paylaşıyorlar.         

        Kıbrıs asla bir Gazze olmaz!

        Ancak Rum’la yapılan görüşmelerde; Kıbrıs Türk Halkının adada elde etmiş olduğu tüm kazanımlar birer, birer kaybedilecek olursa!

      Unutulmasın ki, önümüzde ki dönem Girit sürecini hatırlatacak gelişmelere neden olabilir.

Kabul-Ü Adem  –  Tasdik-İ Adem

     Eğer denilse: Dalâlet / bâtıl ve boş inançta öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir; değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı. Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz / sayısız eşyaya / şeylere müştak / çok istekli ve hayata âşık olduğu halde; küfür vasıtasıyla, mevtini / ölümünü bir idam-ı ebedî / sonsuz yokluk ve bir firak-ı lâyezalî / sonsuz bir ayrılık ve zevâl-i mevcudatı / varlığın sona ermesini ve ahbab ve sevdiklerinin vefatlarını ve bütün sevdiklerini idam / yok olmuş ve müfarakat-i ebediye / ebediyyen ayrılık suretinde, gözü önünde, daima küfür / inançsızlık vasıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?

     İmana karşı mübareze eden / çekişen ehl-i küfür / inançsız kişiler; gayet müşkülât / zorluklarla  menfî itikatlarını kabul-ü adem / yokluğu kabul ve tasdik-i adem / yokluğu tasdik suretinde ispat ve kabul etmeye çalışsalar; o küfür / o inkâr bir cihette yanlış bir ilim ve hattâ bir hüküm sayılabilir. Yoksa, irtikâbı / işlemesi çok kolay olan, yalnız adem-i kabul / kabulsüzlük ve inkâr ve adem-i tasdik / tasdiksizlik ise, cehl-i mutlak / tam bir cehalet ve hükümsüzlüktür.

     Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabul / kabulsüzlük bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve cahilâne / cahilce bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal / imkânsız şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz.

     Amma inkâr ise, o adem-i kabul / kabulsüzlük değil, belki o kabul-ü adem / yokluğu kabuldür, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur. O halde, senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur.

     Hem, ey Şeytan! Bâtılı hak ve muhali / imkânsızı mümkün / olası gösteren gaflet, dalâlet,  safsata, inat, mağlata / saçmalık, mükâbere / büyüklenmek, iğfal / aldatma ve görenek gibi şeytanî desîseler / hilelerle; çok muhalâtı / imkânsızlıkları intaç eden / doğuran küfür ve inkârı, o bedbaht, insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun!

     Elhasıl, itikad-ı küfriye / inançsızlık, iki kısımdır. Birisi: Hakaik-i İslâmiye / İslâm hakikatlerine bakmıyor. Kendine mahsus yanlış bir tasdik ve bâtıl / hurafe bir itikat ve hatâ bir kabuldür. Zâlim bir hükümdür.

     İkincisi: Hakaik-i imaniyeye / iman gerçeklerine karşı çıkar, muaraza eder / sözlü mücadelede bulunur. Bu da iki kısımdır.

     Birisi: Adem-i kabul / kabulsüzlüktür. Yalnız, ispatı tasdik etmemektir. Bu ise bir cehildir. Bir hükümsüzlüktür ve kolaydır.

     İkincisi: Kabul-ü adem / yokluğu kabuldür. Kalben, ademini / yokluğunu tasdik etmektir. Bu kısım ise bir hükümdür, bir itikad / bir inançtır, bir iltizam / bir gerekli bulmadır. Hem iltizamı / gerekliliği için nefyini ispat etmeğe mecburdur.

     Neden bir cüz-ü hakikat-i imaniyeyi / iman hakikatinin birini inkâr eden kâfir olur ve kabul etmeyen Müslüman olamaz. Halbuki, Allah ve âhirete iman, bir güneş gibi o karanlığı izale etmek / gidermek lâzım geliyor. Hem neden bir rükün / bir esas ve hakikat-i imaniyeyi / iman hakikatini inkâr eden mürted / dinden çıkmış olur, küfr-ü mutlaka / tam bir inançsızlığa düşer ve kabul etmeyen İslâmiyetten çıkar? Halbuki sair / diğer erkân-ı imaniyeye / iman esaslarına imanı varsa, onu küfr-ü mutlak / inançsızlıktan kurtarmak lâzım geliyor.

     İman, altı rüknünden / esasından çıkan öyle bir vahdanî / Allah’ın birliği ile alâkalı hakikattir ki, tefrik / birbirinden ayrılmayı kabul etmez. Ve öyle bir küllî / bütündür ki, tecezzî / bölünmeyi  kaldırmaz. Ve öyle bir küll / bütündür ki, kabil-i inkısam olmazlar / kısımlara ayrışmayı kabul etmezler. Çünkü, herbir rükn-ü imanî / iman esası, kendini ispat eden hüccet ve delilleriyle, sair  / diğer erkân-ı imaniyeyi / iman esaslarını ispat eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet-i âzam / en büyük delil olur. Öyleyse, bütün erkânı /rükünleri bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl / bâtıl bir fikir, hakikat nazarında birtek rüknü / esası, belki bir hakikati iptal edip inkâr edemez. Belki adem-i kabul / kabulsüzlük perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr-ü inadî / inadî bir inançsızlık yapabilir. Git gide küfr-ü mutlaka / tam bir küfre düşer, insaniyeti mahvolur, hem maddî hem mânevî Cehenneme gider.

İlahiyatçı – Felsefeci Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, Nevzuhur Devrimbaz İlâhiyatçıları Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Günümüzde potansiyel bir güç olarak kendi kabuklarına sinmiş olsalar da ilk fırsatta ortaya çıkıp dinde inkılap… kendi isimlendirmeleriyle ‘devrim’ yapmak sevdasından vazgeçmeyen ilâhiyatçıların varlığı biliniyor. Umûmî bir değerlendirmenizle mülâkatımıza başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Nevzuhur bâzı ilâhiyatçılar,  Allah’ın kitabı asırların anlayışına göre değiştirilecekse o zaman ilâhî din diye bir şey kalır mı? O dinin sağlam ve sâbit mü’minleri olur mu? Her devirde birilerinin aklına göre uydurma metinler âyetlerin yerine geçecekse, her yeni gelen öncekinin uydurmalarını beğenmeyip, yenilerini ekleyecekse orada mukaddeslik ve ilâhîlik kalır mı?

Böylelikle Kur’ân da modern ve beynelmilel mi olacak?

Oğuz Çetinoğlu: Siz de biliyorsunuzdur. Aklı başında bir ilâhiyatçının bu sorulara müspet cevap vermesi mümkün değil. Bunu onlar da biliyorlar. Ayrıca bilmeleri gerekir ki; dinde, dilde ahlâkta ve mûsikîde devrim olmaz. Buna rağmen târihte benzer düşüncelere rastlanmıyor değil…

Prof. Dr. Bolay: Evet! Max Weber’in ifâdesiyle Rönesansla birlikte eski Yunan’ın putları mezarlarından hortlatıldı. Böylece sahte ilâhlar ortalığı kaplayınca İnsanların Allah ile olan bağları koptu. Sahte tanrılar ortalığı kaplayınca bilhassa gençler neye tapacağını bilemediler. Bu karmaşa Avrupa’da mânevî huzursuzluğu artırdı; toplumlar karıştı. Bu karmaşayı Batılı bir kısım filozofların farklı görüşleri de hızlandırdı. Fakat en büyük etkiyi, Karl Popper’ın tenkidçi tahlilleri dikkate alınacak olursa, Schleirmacher (öl. 1834) ve Hegel (öl.1831) ve onu takip eden idealist (Dilthey ve tâkipçileri) veya materyalist (Feurbach, Karl Marx ve tâkipçileri) filozoflar yanında pozitivist ideolojiye mensup filozof ve sosyal bilimcilerin gerçekleştirdiği söylenebilir.

Çetinoğlu: Tabiatı, Tanrı olarak kabul edenler de var…

Prof. Bolay: Tabiatçı akım, tabiatı tanrı ilân etmişti. Bunun sonucunda Tanrı’nın her şeye kadir olmasının, her şeyi bilip görmesinin ve denetiminde tutmasının yerini, doğanın/tabiatın her şeyi bilmesi ve her şeye gücü yetmesi, fikri ve inancı kaplamıştı.

Bu ve benzer akımlardan ilham alan Hegel, târihsici/târihselci görüşüyle ‘Târihi, Tanrı yerine koydu.’ Bunun neticesi olarak ‘Allah’ın Mahkeme-i Kübrası’ yerine ‘Târihin mahkeme-i kübrası’nı getirdi.

Çetinoğlu: Ne gibi gelişmeler yaşandı?

Prof. Bolay: Karl Popper’ın tespitiyle bu hareket ‘gerçek olguların tanrılaştırılmasına’ yol açtığı gibi, ‘lâikleşmiş millet ve sınıf dinlerini, varoluşçuluğu, pozitivizmi ve davranışçılığı’ da doğurdu. Nasılcı/pozitivist akımın felsefe, eğitim ve din anlayışı Batı’nın müşrik ve münkir aklının şaşı bakışının en canlı temsilcisidir. Çünkü o bakış, olaylara ve varlıklara sâdece duyuların izlenimleriyle bakar. Bu ve diğer akımlar bizde uzun zamandır ağır yaralar açmıştı, açmaya da devam ediyor.

Bizim bâzı nevzuhur ilâhiyatçılarımız, kendileri bunun farkında olmasa da, bunların mahsulüdür. Köklerinde Hegel’in müşrik ve târihsici aklı ile pozitivizmin târihsici münkir aklı yatmaktadır.

Bu nevzuhurların bâzıları  menşeli, bâzıları diyar-ı Arâp medreseleri çıkışlıdır.

Çetinoğlu: Ne diyorlar?

Prof. Bolay: Hemen hepsi, Hegel’in târihi putlaştırıp onu Tanrı’nın yerine geçiren târihsici aklının tesiriyle Allah’ın bilgisini, kudretini, irâdesini ve kitabı Kur’ân-ı Kerîm’i sorgulamaya çalışıyorlar.

Bu ‘Târihsici’ prof’ların bir kısmı Kur’ân âyetlerinin %90’ının çağımızda geçersiz olduğunu, dolayısıyla çıkarılması gerektiğini ileri sürüyor.

Çetinoğlu: Niçin çıkarılmalıymış?

Prof. Bolay: Asrın anlayışına uygun değilmiş.

Bir kısım prof.’umuz, târihî olaylarla ilgisi bakımından bâzı âyetlerin Kur’ân-ı Kerîm’den çıkarılmasını isterken, çağın anlayışını oluşturan Batılı düşünürler, bilimciler ve siyâsîler, hangi Kur’ân âyetlerini zihinlerine/zihniyetlerine uygun bulmayıp itirazda bulundu?

Diğer taraftan bunlar, diyelim ki Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyeti makbul saydı; bu durumda, âyetleri makbul görmeleri hemen onları Müslüman olmaya mı götürdü? Bulanlar varsa hemen Müslüman mı oldular? Bizim imanımızın, tefekkürümüzün ölçüsünü o müşrik akıl sâhipleri mi belirleyecek, yahut, biz her şeyimizi onların anlayışına ve zihniyetine göre mi düzenleyeceğiz?

Çetinoğlu: Değişiklik taleplerinin gerekçelerini açıklıyorlar mı?

Prof. Bolay: Bunlara göre şimdi Allah’ın kitabı Kur’ân, cihalşümul değilmiş. Niye değilmiş? Çünkü onlara göre Allah’ın bilgisi bu günleri görememiş (hâşâ!..), aklı geleceği idrak edemeyesi imiş. Bunlar kendi akıllarını Allah’ın takdirinden üstün gördükleri için ona yön vermek lüzumunu duyuyorlar.

Bir kısmı bâzı âyetlerin çıkarılmasını istiyor. Bir kısmı Kur’ân’ı ve peygamberlerin mâsumluğunu Tevrat’daki bâzı peygamberlere günah ve zina isnat eden uydurma rivâyetlere dayanarak, Kur’ân’ı, bir Müslümana yakışmayacak şekilde, tartışmalı hâle getirmeyi mârifet zannediyor.

Bir kısmı da Kur’ân’ın evrensel olmadığını ileri sürerek cennetteki evlere, çadırlara kafayı takıyor. Yetmiyor, Kur’ân’daki bir kısım âyetlerin farklı şekillerde tekrarını ‘bıktırıcı’ buluyor.

Diğer bir kısmı da, anlamadığı, irtibat kuramadığı, dolayısıyla mütehayyel bir Hegel’i rehber edinmeye çalışıyor; kendince ‘aforizmalar’ yazıp, bu aforizmaları, çıkarılmasını istedikleri Kur’ân âyetlerinin yerine koymak istiyor. Başka bir kısmı da, hadisleri ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

Bir kısım âyetlerin tekrarı hazretleri bıktırıyormuş! Okumayın öyleyse!.. Ben az çok mânâya vakıf olarak 75 senedir Kur’ân okuyorum, hiç de bıkmıyorum… Milyarlarca Müslüman ve âlim de asırlardır onu okumaktan bıkmıyor! Üstelik mânevî haz duyuyor! Ufukları açılıyor… Her okuyuşda yeni mânâlar zuhur ediyor.

Çetinoğlu: İnsanoğlu, iyiden, doğrudan ve güzelden bıkmaz ki…

Prof. Bolay: Meselâ ben, 65 senedir Mehmed Âkif’in, Yahya Kemal’in ve benzerlerinin şiirlerini zevkle okuyorum, beni hiç de bıktırmıyor. Nevzuhurları Kur’ân’daki bâzı tekrarlar bıktırdığına göre, demek ki onların tabiatında(n) ve hayatlarında(n) bir bıkkınlık var.

Çetinoğlu: Muhtemelen anlayamadıkları için sıkılıyorlardır…

Prof. Bolay: Biz, ebeveyn olarak, öğretmen, âmir v.b. olarak evde, okulda, câmide, muhtelif sohbetlerde bir kısım sözlerimizi yer yer tekrarlamak lüzumunu duymuyor muyuz? Duyuyoruz. Neden? Bâzı sözlerimiz, fikirlerimiz dinleyenlerin zihninde yer etsin, diye tekrar ediyoruz. Allah yarattığı kulun anlayış ve öğrenme kabiliyetini bilmez mi; dikkate almaz mı? Elbette alır, almışdır; fakat, idraki noksan üstün akıllar(!) bunları kavrayamıyor.

Kendi akıllarının daha üstün olduğunu sanarak konuştukları halde, bir de kalkıp Allah’a secde ediyorlar! Takıyye mi yapıyorlar? Aklını ve bilgisini noksan görüp onu tashihe ve tamamlamaya (hâşâ) çalışan bu ‘üstün akıllar’ın, yahut ‘akl-ı evvel’lerin beğenmedikleri Tanrı’ya kalkıp da secde etmesi hangi aklın eseridir? Mantıkları mı durmuş?

Çetinoğlu: Başka noksanlıkları da vardır…

Prof. Bolay; Zâten kıyas mantığını bile doğru dürüst kullanabildikleri yok. Tenakuzlar katar katar! Hegelvârî diyalektik mantığına heveslenseler de, asla beceremiyorlar. Diğer taraftan, inandıkları tanrıları kendi akıl ve nefisleridir: Aslında Allah’a değil kendi (nefis)lerinde ihdas ettikleri (heva-heves) putlarına secde ediyorlar. Dolayısıyla bunlar, günümüzün hakikî sahte tanrılarıdır.

Çetinoğlu: ‘Hegelvârî’ dediniz. Hegel ne diyordu?

Prof. Bolay: Hegel, yokluğun kendi zıddından varlığı çıkaracağı kanaatindeydi. Bizimkiler buna uğraşsalar da sonu hüsran. Bu sebeplerle bizimkilere ‘nevzuhur bâzı çı sahte tanrılar’ demek vâcip olmuyor mu?!

Çetinoğlu: ‘Çadır’ kelimesini kullanıyorlar. Nereden çıkıyor bu çadır lâfı?

Prof. Bolay: Efendim Araplar, çölde hep çadırlarda yaşadığı için Arapların Müslüman olmasında kullanmak üzere böyle çadırlardan bahsedilmiş…

Ey gâfiller güruhu! Çadır sâdece çöldeki Araplarda mı kullanılır? Orta Asya’da, Sibirya’da, Güney ve Kuzey Amerika’da, dünyanın her tarafında çadır kullanılmıyor mu? Onlar neden Müslüman olmamış? Sonra çölde kullanılan çadır ile Sultan Süleyman Han’ın Otağ’ı bir mi? Sultanların otağı ile cennetteki ‘Çadır’ denilen eşi menendi görülmemiş barınaklar aynı mı, hatta benzer mi? Dünyâdaki hiçbir şeyin cennettekilere hiç mi hiç benzemediğini bizzat Kur’ân haber vermiyor mu?

Çetinoğlu: Kur’ân-ı Kerîm’i anlayabildiklerinden emin olabilir miyiz?

Prof. Bolay: Bunlardan biraz farklı olarak İslâm’ı anlatan ve öven kitapları okuya okuya dinsiz olduğunu söyleyen felsefe hocaları da zaman zaman gazetelerde boy gösteriyor. Öyleleri de var ki, kendi akıllarının ve herkesin aklının Kur’ân’ı tek başına anlamaya yeteceğini iddia ediyor. Sanki kendi aklı kendisine yetiyormuş da başkalarına akıl dağıtıyorlar. Hasılı neler, neler!.. Ne inciler!..

Çetinoğlu:İlâhiyatçısınız. ‘Bu tür ilâhiyatçılar niçin ilgi alanınızda?’ diye sorsam sakil olur mu?

Prof. Bolay: İlgileniyorum, çünkü bunlar, sayıları fazla olmasa da, gazetelerde, bir kısım TV kanallarında devamlı konuşarak, bâzı gazetelerde yazarak, ‘suret-i hak’dan gözüken basit söylemlerle mâsum Müslümanların kafalarının karışmasına yol açıyorlar. Aynı zamanda o mâsumların kendi eksik akıllarına teslim olmalarını da sağlamayı hedefliyorlar. Dolayısıyla fitne çıkarıp kafaları karıştırıp kalplere şüphe ve inkâr tohumları ekiyorlar. Kur’ân’ı ve Hz. Resul’ü itibarsızlaştırmak istiyorlar. Üstelik bunu da İslâm ve Kur’ân nâmına yaptıklarını iddia ediyorlar.

Allah’ın ‘geleceği bilmediği için yanlış bilgi verdiği’ni söyleyip birçok âyetin günün anlayışına uygun olmadığından çıkarılmasını isteyen bu akl-ı evveller, kendi akıllarının Allah’ın bilgisinden ve irâdesinden üstün olduğunu (hâşâ) ileri sürmüş olmuyor mu? Elbette ki bunu söylemek istiyorlar. Belki de üstün akılları(!) bu kadarına bile ermiyor!

Sonra Kur’ân-ı Kerîm’in ‘evrensel’ olmadığını iddia ederek Allah’ın evrensel ilme/ küllî bilgiye/ sâhip olmadığını (hâşâ) iddia etmek gafletinde bulunanlar da yok değil. Niye değilmiş? Efendim, Kur’ân’ın bir çok hükmü sonraki dönemlerde uygulanmayası imiş!

İnsanların ve pek çok kavmin inandıktan sonra imanlarından döndüklerine dâir pek çok misâli bizzat Kur’ân’ın kendisi veriyor. Dönekler hükmün icâbını yapmayınca hükmün umûmîliği kayboluyor mu? Öyleyse ‘Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannâmesi’ pek çok devlet tarafından 1945’den beri çiğnenip dururken o hakların evrenselliği kalkmış oluyor mu? Zâten bizim ‘evrensel’ dediğimiz şeyler, sâdece ve sâdece üzerinde yaşadığımız küre çapındadır. Asla ve kat’a kâinat çapında değildir.

Ey gâfiller güruhu! Eğer Kur’ân evrensel değilse, böyle bir kitabı ancak evrensel bilgiye sâhip olmayan bir varlık göndermiş olmaz mı? O vakit Allah’ın kâinatın hâkimi olarak her şeyi bildiğine olan inanç yok sayılmaz mı? Sayılır elbette. Kur’ân’ın üç harfli bir âyeti bile onun ne kadar kâinat çapında bir mukaddes kitap olduğunu göstermeye yeter de artar bile! Kıyâmet Suresi (âyet,3): ‘Biz ölenleri parmak uçlarından başlayarak yeni baştan aslı gibi yaratmaya da muktediriz.’ Bütün canlılarda parmak uçlarının nasıl birbirine benzemediği ve bu farklılığın günümüzde kimliklerin ve cinâyetlerin aydınlatılmasında nasıl büyük bir fayda sağladığı, idrak sâhibi herkesin ma’lûmudur.

Onlar bu ve benzer söylemleriyle kendi akıllarının üstün olduğunu sanarak konuştukları için bunlara ‘nevzuhur bâzı çı sahte tanrılar’ demek vâcip olmuyor mu? Bundan dolayı aynı zamanda onların Hegel’in, -tam olarak intisap etmedikleri/edemedikleri için- gayrı meşru ‘mânevî torunları’ olduklarını söylemek de isâbetli bir tespit olur… Bunlar Hegel’in târihsici ‘mahkeme-i kübra’sında değil, Allah’ın ‘Mahkeme-i Kübra’sında hesaba çekilirlerse hiç şaşmamalıyız.

Çetinoğlu: ‘Nevzuhur ilâhiyatçılar’ Descartes’i okumuyorlar mı?

Prof. Bolay: Descartes, mükemmel ve kusursuz olanın aynı zamanda yanılmaz ve yanıltmaz olacağını, Allah’ın insanlara yanlış bilgi vermeyeceğini ve bilgisinin de bildirdiğinin (yâni vahyin) de doğru olduğunu söylüyordu. Burada önemli olan husus, insan bilgisinin doğruluğunu ve kesinliğini Allah’ın doğruluğu ve yanılmazlığı ile temellendirilmesidir. Baksanız’a, Descartes bile ulûhiyet anlayışında bizimkilerden daha mantıklı ve daha insaflı! Bunların, bilerek veya bilmeyerek Batı aklına yamanırken, Descartes’ı doğru bildikleri şüpheli olduğu gibi, Hegel’i de okuyup (doğru) anladıkları şüpheli!

Şimdi (iş bu ahval ve şerâit dâhilinde) ‘Allah’ı tahtından indirdik’ diyen Türk yankafalıların (aydınların) ve Batıcı müşrik ve münkir kafalılar ile bunların kafasının aynı biçimde çalıştığını söylemek doğru olmaz mı?

Ancak şunu unutmamak gerekir: Allah, ‘Onu (Kur’ân’ı) biz indirdik ve yemin olsun ki biz muhafaza edeceğiz’ (Hicr.15/9) buyuruyor. Şimdiye kadar da kimse onun bir harfini bile değiştiremedi. Çünkü sâhibi ve koruyucusu Allah’dır, O, va’dinden asla dönmez ve her şeye muktedirdir, mutlak kudret sâhibidir.

Söyleyen ne güzel söylemiş:

Kendisi muhtaç-ı himmet bir dede                                                                                                                                     Nerde kaldı gayriye himmet ede!

Merhûm İzzet Molla da ne güzel söylemiş:

Meşhûrdur ki fısk ile olmaz cihân harâb,                                                                                                                  Eyler ânı (onu) müdahâne-i âlimân harâb!..

(Cihânı âlimlerin şuna buna yamanmaları ve yağ yakmaları harap eder.)

Rahmetli hocam Kemal Edîb Kürkçüoğlu bunlar gibi âlimler topluluğuna ‘ulemâ’ demezdi, ‘ulama’ derdi. Bunlar hakîkaten ‘ulama’dır…

Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

1937 yılında, o dönemde Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da, üniversiteyi Ankara’da okudu.

Türkiye’de felsefe ilminin gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri Bolay, dini konulara da farklı bir yaklaşım açısından bakmıştır. Başta İslâm Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular üzerinde önemli eserler yazdı.

1961 – 1969 yılları arasında öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de doçent unvanlarını aldı.  Sorbon Üniversitesi’nde araştırma yaptı.

1982 yılında Selçuk Üniversitesi  İlâhiyet Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi  İlâhiyat Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptı.

 Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyâsında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı.