Montesquieu
Paradigmalar, Dogmalar, Naslar
İnsan zihni paradigmalarla düşünüyor. İsterseniz dogmalarla, isterseniz naslarla deyin. Paradigma bir anlamalar, kavramalar koleksiyonu. İçinde birbiriyle ilişkili belki onlarca kavram barındırıyor. Tıpkı beynimizdeki merkezlerin, bir sinir hücresinden yani nörondan değil nöron demetlerinden oluştuğu gibi. Hani konuşma merkezi; görme, duyma, okuma merkezleri var ya… Bu benzetmeyi çok da ileri götürmemek lazım. Çünkü beyindeki merkezler; ortamın, doğanın adım adım kurdurduğu, tabii yapılar. Onlar gerçeği şekillendirmiyor, gerçek onları şekillendiriyor. Zihnimizin paradigmalarında bu sağlamlık yok. Çünkü biz onları mantığımızla yaratıyoruz ve mantık, bilimin ve gerçeğin baş düşmanıdır.
Dümeni kim kıracak?
Stephen Covey’in, Türkçeye, Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı adıyla çevrilen bir kitabı var. Modern klasik sayılabilecek bir eser. Covey, kitabın girişinde paradigmalar hakkında bir örnek verir. Fırtınalı bir gecede, ABD donanmasından bir harp gemisi seyir hâlindedir. Gözcü, kaptan köşküne bildirir, “Önümüzde bir ışık var.” Kaptan sorar:
– Hareketli mi, sabit mi?
-Sabit komutanım.
Sabit ışık, denizcilik paradigmasında, doğrudan üstümüze gelen bir gemi demektir. Hemen ışıkla mesaj gönderilir:
– Çarpışma rotasındasın, 20 derece kır.
– Sen 20 derece kır.
– Ben kaptanım. Emrediyorum, 20 derece kır.
– Ben askerim, sen 20 derece kır.
Rütbesiz bir askerin, komutana yaptığı küstahlık kaptan köşkündeki herkesin sinirlerini germiştir. Mesajlaşma şöyle devam eder:
– Ben harp gemisiyim. Derhâl 20 derece kır.
– Ben deniz feneriyim. Derhâl 20 derece kır.
Ve harp gemisi 20 derece kırar. Ani bir paradigma değişikliği! Zihinlerdeki yapının kırılıp parçalanışının sesini duyuyor musunuz? Paradigmanızı, dogmanızı, nasınızı zamanında değiştirmezseniz kayalara çarparsınız.
Bilimde devrim paradigma değiştirmektir
Bir başka modern klasik, bu daha bilimsel, Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı eseridir. 1962 tarihli. Kuhn, 20. asırda bilim felsefesinin rotasını belirleyen iki yazardan biridir. Diğeri Karl Raimond Popper. Kuhn’a göre, bilimde devrim, bilim adamlarının kafalarındaki mevcut paradigmanın kırılıp yerine yenisinin kurulmasıdır. Mesela Kopernik sistemi böyle bir devrimdir. Kopernik’e kadar Dünya evrenin merkezindedir ve Ay, Güneş, gezegenler, yıldızlar, velhasıl her şey Dünya’nın etrafında döner. Yedi sema, feleğin çarkı… Hepsi bu paradigmanın yapısındadır. Yedi sema; Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’dür. Aristo’dan, belki daha da eskilerden beri bu böyledir. Bu sistem etrafında kristal küre hayalleri, sudur felsefeleri geliştirmişiz. Hristiyanlar, azizlerini de tanrılarını da sabit yıldızların semasının bile üstüne oturtmuşlar. …
İş felsefeden ibaret değil. Birçok maksat için gök cisimlerinin hareketlerini izlememiz, neyin, ne zaman, nerede olacağını tahmin etmemiz gerekir. Aslında dünyayı sabit ve merkezde kabul etmekle güneşi merkezde ve sabit kabul etmek arasındaki fark, geometri ve fizik açısından, bir koordinat değişikliğinden ibarettir. Ama ne koordinat değişikliği! Kopernik’e kadar astronomların kafasındaki gök cisimlerinin ne kadar karmaşık hareketler yaptığını düşünün. Gezegenler dünyanın etrafında dönüyordu dönmesine de bazen yön değiştirip tersine dönüyordu, sonra tekrar… Bugün de yıldız fallarında, bilmem “Mars retro gidiyor.” gibi önemli laflar var! Kopernik’le bu paradigma kırılıp dağıldı ve her şey Güneş’in etrafında dönmeye başladı. Tabii Güneş de aslında evrenin merkezi değil.
Milletlerin paradigmaları
Maksadım astronomi veya bilim felsefesi nutku atmak değil. Doğa bilimlerinin paradigmalarından sosyal bilimlerin, oradan da milletlerarası ilişkilerin paradigmalarına, milletlerin hakkındaki paradigmalarına uzanmak istiyorum. Fakat son birkaç yazımda biyoloji, fizik, kimya paradigmalarına girdim. Bir anda çıkılmıyor.
Yakın zamanda bizim başımıza da bir paradigma geldi. Hani faizleri emir-komutayla düşürürken “nas” dedik ya. Yani dogma, yani paradigma. Ve yazımın başındaki kaptan gibi karşısındaki ışığın gemi değil de deniz feneri olduğunu anlayıp dümeni kıramadığımız için kayalıklara çarptık. Hâlâ tahlisiye sandalı arıyoruz.
Maksadım faiz nası da değil. Maksadım Batı’nın, Batı dışındaki ülkeleri ve milletleri nasıl gördüğünü incelemek. Soğuk harbin kibarlığı sona erince ABD ve Avrupa’nın, İkinci Dünya Harbi öncesinin, hatta Birinci Dünya Harbi öncesinin paradigmalarına nasıl döndüğünü göstermek. Bu da benim “Dış Güçler” paradigmam…
Rüşvetle Mücadele Yargıda Mı Siyaset Meydanında Mı Olur?
AK Parti Ankara İl Başkanı Hakan Han Özcan, Ankara Büyükşehir’le ilgili bir rüşvet iddiasında bulundu.
ABB’nin iştiraklarından “Halk Ekmek’te bir rüşvet şebekesi var, (20-40 bin TL) para karşılığı işe alım yapıyorlar” diyen Özcan, bu şekilde rüşvet karşılığı 200 civarında işçi alındığını iddia etti.
Bu iddia önemli bir suç ihbarıdır. Böyle bir suç şebekesi varsa ve Hakan Özcan bu bilgiye sahipse, bunu açıklayarak suçluların ortaya çıkarılması için bir vatandaş olarak doğru yapmıştır.
Hukuken “Suçluların cezalandırılmasını devletten istemek, kişi açısından bir hak olduğu gibi; herhangi bir suç̧ olgusunun gerçekleştiğini öğrenen kişinin, durumu suçu takibe yetkili makamlara bildirmesi, aynı zamanda bir yükümlülüktür. Bu itibarla, herhangi bir suç̧ olgusunun gerçekleştiğini öğrenmesine rağmen durumun suçu takibe yetkili makamlara bildirilmemesi, Türk Ceza Kanunu’nda bir suç olarak tanımlanmıştır.
“Suçu bildirmeme” başlığını taşıyan TCK m. 278 uyarınca;
“İşlenmekte olan veyaişlenmiş̧ olmakla birlikte, sebebiyet verdiği neticelerin sınırlandırılması hâlen mümkün bulunan bir suçu yetkili makamlara bildirmeyen kişi bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Hakan Özcan’ın yapması gereken şey, bu iddiasının belgelerini de vererek yetkili makamlara başvurması yani savcılığa suç duyurusunda bulunması ve İçişleri Bakanlığı’nın teftişini istemesi idi. Bunları yapmadığı anlaşılıyor.
Hakan Özcan suç duyurusunda bulunmasa bile kamuya açık olarak bu açıklamaları yaptığı için C. Savcılarının harekete geçerek soruşturma başlatması, Bakanlığın da inceleme yapmak üzere müfettiş göndermesi gerekirdi.
İktidar partisinin Ankara il başkanının böyle bir iddiasını hem savcıların ve hem de İçişleri Bakanlığı’nın görmezden gelmesi iddianın ciddiye alınmadığı anlamına gelir mi bilemiyorum.
***********************************
Mansur Yavaş’ın Yöntemi Hukuk
Bu defa olması gereken yasal süreç tersten işledi. İddianın muhatabı olan Ankara BB Başkanı Mansur Yavaş teftiş başlattı. Belediyeden yapılan açıklamaya göre teftiş sonucunda bahsi geçen ve paranın yatırıldığı hesabın sahibi olduğu iddia edilen kişinin belediye personeli olmadığı ortaya çıktı.
Bunun ardından ABB, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
Daha da ilginç ve güzel olanı da suç duyurusunda, bu iddiaları gündeme getiren AKP Ankara İl Başkanı Hakan Özcan’ın tanık olarak dinlenilmesi istendi.
ABB Başkanı Mansur Yavaş bir hukukçu olarak hem varsa böyle bir suç şebekesi ortaya çıksın, yoksa da kendisi ve Halk Ekmek yöneticilerinin aklanması imkânı ortaya çıksın istemiş olmalı.
Ancak burada işlenmediğini bildiği halde soruşturmaya ve kovuşturmaya yol açmaya sebep olanlar için TCK Madde 267’de düzenlenen İftira ve TCK Madde 271’de düzenlenen “Suç Uydurma Suçu”nu dahatırlatmamız uygun olacaktır.
***********************************
Yargıdan Bu Korku Niye?
Yukarıda açıklanan gelişmelerden sonra AKP Ankara İl Başkanı Hakan Özcan’ın bir canlı yayında söyledikleri AKP’lilerin zihniyetini yansıtan bir ayna gibi:
“Mansur Bey, siyaseti siyaset alanında değil hep mahkeme koridorlarına çekmeye çalışmıştır. Mahkeme koridorlarında yapılmaz siyaset. Sokakta, meydanda yapılır.”
“Biz bedel ödemeye hazırız. Adliye koridorlarına çekmek istiyor siyaseti, adliye koridorlarında da savunuruz çünkü biz bu gelenekten geliyoruz.”
Bu ifadelerden Hakan Özcan’ın Ankara Halk Ekmek Şirketi içine çöreklendiğini iddia ettiği bir suç şebekesinin etkisiz hale getirilmesi ve cezalandırılması niyetinin olmadığı, bu iddiayı siyasi bir amaç için kullanmak istediği açık değil mi?
Suç işlediğini iddia ettiği yetkililerin (üstelik yargıda iktidar gücünün etkisini iyi bildikleri halde) yargıya başvurmalarından, suç ihbarı yapan Özcan’ın neden rahatsız olduğunu anlayamadım. Bir kamu kurumu içinde rüşvetle iş yapılıyorsa bu suçla mücadele siyaset meydanlarında değil, mahkeme salonlarında yapılır.
AKP İl Başkanının anlayamadığım diğer bir ifadesi de “biz bedel ödemeye hazırız” cümlesi.
Kendisi elinde bir şebekenin suç işlediğine dair deliller, belgeler olduğunu söylüyor. Öyleyse davada tanıklık yaparsa neden bedel ödemek zorunda kalacağını düşünmektedir? Yoksa “iftira” ve “suç uydurma suçu”ndan yargılanabileceğini mi düşünüyor? İnanın ben anlayabilmiş değilim.
****
Özcan’ın bir de “Bizim iddiamız gerçek olmasa müfettiş olmaz. Savcılığa başvurmaz” cümlesi var ki ne diyeceğimi bilemedim.
AKP Ankara İl Başkanına partisini hukukçularının şu temel bilgileri öğretmesinde fayda görüyorum:
Partisinin adında bulunan Adalet, haklılık ve hakka uygunluktur. Hakikatin ortaya çıkarılması için yargıya başvurulur. Herkes yargı mercileri önünde hukuka aykırı bir eylem ve işlemle karşılaştığında, bir iftira ile töhmet altında kaldığında savunma ve adil yargılanma hakkına sahiptir.
***********************************
AKP’nin Rüşvetle Mücadele Yöntemi
AKP Ankara İl Başkanının, hukuk ve siyaset alanlarını karıştırıyor olmasını, partisinin uygulamaları sebebiyle, normal karşılayabiliriz.
Hatırlanacağı gibi 2017’de, İstanbul, Ankara ve Bursa’nın AKP’li büyükşehir belediye başkanlarını, yolsuzluk zannı altında bırakarak istifa ettirdiler.
Mesela AK Partili Mehmet Metiner, CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın programında, eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in neden başkanlıktan el çektirildiği sorusuna, “Parsel parsel sattığı için” cevabını verdi.
Fakat bu tür iddialarını yargıya taşımadılar.
“Cumhurbaşkanı’nın emrine uyarak belediye başkanlığı görevini bırakıyorum” diyerek 23 yıldır sürdürdüğü görevinden istifa eden Melih Gökçek ile istifa ettirilen diğer BŞB Başkanları yargılanamadıkları için ne suçlanabildiler ne de aklanabildiler.
Aynı şekilde 17/25 Aralık 2013’te dört bakana yönelik rüşvet ve yolsuzlukiddiaları ile Sedat Peker’in milyarlarca dolarlık rüşvet ve yolsuzluk iddiaları da yargı incelemesinden geçirilemedi. Bu iddialara muhatap olanlar da ne suçlanabildiler ne de aklanabildiler.
Bu örneklerle, Adaleti yargı mercilerinde değil, siyaset meydanlarında ve siyasetçilerin kararlarında arayan zihniyetten hukukun üstünlüğü inancının beklenemeyeceğini bir kere daha anladık.
“Mum Gibi Yanan Kerkük
El gelir yaban vurur
Türkmen’in bahtı kurur
TÜRKİYE NİYE DURUR
“Mum gibi yanan Kerkük”
Türk’ün öz evladı sen
Ayrılık sözü eken
İçimizde bin diken
“Mum gibi yanan Kerkük”
Su uyumaz Türk uyur
Yâd ele her an buyur
Sen açken yâdı doyur
“Mum gibi yanan Kerkük”
Bu can tende oldukça
Gözyaşların doldukça
Gül bebekler soldukça
“Mum gibi yanan Kerkük”
Türk’ün sönmez ocağı
Türk’e açar kucağı
Yedi iklim bucağı
“Mum gibi yanan Kerkük”
Özden Kerkük balası
Gök kubbede salası
Yıkılmasın kalası
“Mum gibi yanan Kerkük”
Onlar Medeni Biz Cangılın Vahşisi
Batı’nın, Batı dışındaki ülkelere bakışı bir dönemle sınırlı değil. Geçen yazımda meşhur Wilson prensiplerinin Wilson’unun “…adı ağza alınmaz Türk ve onun kadar kötü Kürt’ün enselerinde, onlar edeplenene kadar oturmak…” gerektiği konusundaki konuşmasını vermiştim. Sivas’ın doğusundan Hazar Denizi’ne kadar uzanan Ermenistan’ı kurmak için bu gerekiyordu. Wilson’un ön yargısının yarattığı kötü duyguyu hafifletmek amacıyla iki çıkış yoluna baş vurabiliriz: 1) ABD öyle ama Batı ABD’den ibaret değil. 2) Bunlar çok eskidendi, şimdi insanlar daha medeni.
Tek suçlu ABD değil
Edepsizliğin ABD’ye has bir şey olmadığını görmek için Sevr haritasına bakmak yeterli. Bu harita hangi ölçüyle, hangi hukukla, hangi ahlakla bağdaşır? Harita çizilmekle kalmadı, Ege’de katliam, Güney’de katliam, işgal ve terörle devam etti. Değerli tarihçi Prof. Stanford Shaw, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e adlı dev eserinde, Türkiye’ye Sevr’i dayatan müttefikler için, “Hâlâ yargılanmamış savaş suçluları.” diyor. Sonra, bu muamelenin sadece Türkiye’ye yapıldığını Almanya’ya ve diğer ittifak devletleri’ne reva görülmediğini ekliyor. Niçin? Çünkü Türkiye Batılı değildi. O günlerde Türklere Orta Anadolu’yu da bırakmayıp onların geldikleri yere, Orta Asya’ya sürülmeleri gerektiği tezi de dillendiriliyordu. Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nın dediği gibi Türkiye, “Doğudaki Endülüs” idi. Batıdaki nasıl geri alınmışsa Doğu’daki de geri alınmalıydı.
Bu arada not edeyim. Shaw’un beş (aslında altı) ciltlik eseri, Millî Mücadele’nin bugüne kadar yazılmış en ayrıntılı tarihidir ve hâlâ Türkçeye çevrilmedi. Yazılışının üstünden yirmi yıl geçti…
Bunlar eskidendi – şimdi dünya medeni
Demek yalnız ABD ve Wilson değilmiş. Peki, acaba o dönemle sınırlı mıydı o anlayış? O vahşî ırkçı bakış geçen asırda mı kaldı? Bakın artık İngiliz gemileri Afrika’dan köle toplayıp Amerika’ya satmıyor… Avrupa’da artık İnsanat Bahçesi yok.
Bunu tahkik etmek için de birçok ipucu var. En basitinden AB’nin bize karşı davranışına bakınız… Katılımın konuşulduğu günlerde ne diyordu devlet reislerinden biri, “Önce erteleyin, sonra unutturun…” Bu ahlâksızlık değil mi? Söz konusu Türkler, Araplar, İranlılar falansa değil. Yine AB’nin bugünlerde ayyuka çıkan vize edepsizliğine bir göz atın. Sonra bizim de birkaç milyar Euro karşısında kabullendiğimiz aşağılayıcı göçmen anlaşmasına. Aslında onlar bizi nasıl görüyorsa sanki biz de o görüşleri haklı çıkarmak için elimizden geleni yapıyoruz.
Geçen asrın başında ayrımcılığın bir etiketi vardı: Beyaz ve üstün ırk ile karşısında beyaz olmayan aşağılık ırklar. ABD okullarındaki müfredatlara, Avrupa’nın insanat bahçelerine bir göz atın. Sonra Hitler çıkıp Avrupa’nın binlerce yıllık alışkanlığı Yahudi katliamını, yirminci asırda tekrarlamaya kalkınca ırkçılık ve ırk teorilerinin pekiyi bir şey olmadığına karar verildi ve başka etiketler arandı.
Aşağılık ırk yerine ilkel devletler
Bulundu da. Mesela post-modern devletler ve ilkel devletler.
Size, çok parlak bir Batılı devlet adamını takdim edeyim. 2002’ye kadar Birleşik Krallık’ın, Afganistan Özel Temsicisi iken 2002’den itibaren Avrupa Birliği’nin stratejilerinin mimarı koltuğuna oturtulan Sir Robert Francis Cooper’ı. Cooper, 2002-2010 arasında Avrupa Birliği’nin Dış İşleri ve Siyaî-Askerî İşler Genel Direktörü (Director General for External and Politico-Military Affairs, Council of the European Union), 2010-2013 yıllarında EEAS (European External Action Service: Avrupa Harici Hareket Servisi) ‘Counselor’u. EEAS, birliğin dış işleri ve savunma bakanlığına benzer bir rol üstlenecekti. Özetle Cooper, AB dış siyaset ve güvenlik stratejisinin kurucusu ve yıllarca da yürütücüsüdür. Ayrıntılar için Wikipedia’nın ilgili maddesine bakınız.
Çifte standart ve orman kanunu
Cooper’a göre dünya haritası İlkel, Modern ve Postmodern ülkeler diye üçe ayrılıyor. Postmodern kampta AB, Kanada, Japonya ve benzerleri vardır. Müslüman ülkeler, Afrika ülkeleri ve Asya’nın büyük kısmı, endüstri öncesi İlkel gruptandır. Az buçuk endüstrileşmiş fakat henüz AB ayarına ve anlayışına gelmemiş ülkeler de Modern ülkelerdir. Cooper, ABD’nin Postmodernlikte aksadığını ve aslında Moderne daha yakın durduğunu düşünür. Şu alıntılar, Sir Cooper’ın ve dolayısıyla Avrupa Birliği’nin dünyaya ve bu arada bize bakışının özeti gibidir:
“Postmodern dünyanın önünde, çifte standarta alışma sınavı var. Kendi aramızda, kanunlar ve iş birliği içinde, açık güvenlik temelinde hareket ederiz. Fakat postmodern Avrupa kıtasının dışındaki eski moda devletlerle iş görürken daha eski bir dönemin metotlarına dönmek zorundayız: Güç kullanmak, ilk önce saldırmak, aldatmak… Kendi içimizde kanuna uyarız, fakat cangılda iş görürken, biz de cangılın kanunlarını kullanmalıyız.”
Cooper’ın emperyalizm değerlendirmeleri de ilginç. 19. asırda başlayıp İkinci Dünya Savaşı’na kadar süren emperyalizme, “Birinci Liberal Emperyalizm” diyor. Şimdiki de “İkinci Liberal Emperyalizm” oluyor, tabiatıyla. Emperyalizm yoksa dünya kaosa gider!
Konuya devam edeceğim ama Cooper’dan son bir alıntı yaparak bugünkü köşemi bitireyim: “…Uluslararası düzen güç kullanılarak yaratılır, güç ile korunur ve güç tehdidi ile desteklenir… Bunun hukukî mi hukuksuz mu olduğu -hiç olmazsa dünya tarihinin bu safhasında- ancak akademiktir…”
Nasıl? Cangıl sakinleri, kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Göğsünüzü yumruklayıp Cooper’a “Eyyy!” mi çekeceksiniz?
Sağlık Sistemimiz ve Hekim Göçü
Sağlık sistemimizin 1900 Yıllarındaki durumunu 31/01/2022 tarihindeki “geçmişte sağlık hizmetleri ve misyonerlik” yazımda değinmiştim. Bunlara 1914 te İzmit’imizde açılmış olan 50 yataklık Gureba Hastanesi’nin 1918 den 1925 e kadar tahsisat yokluğu sebebiyle hizmet veremediği bilgisini de eklemek isterim. Günümüzde ise şehrimiz neredeyse bir sağlık merkezi olmuştur. Fakülte hastanemiz, şehir hastanemiz, devlet hastanelerimiz veve özel hastanelerimizin her biri şehrimiz insanıyla birlikte, diğer illerden gelen vatandaşlarımıza ve yurt dışından gelenlere de sağlık hizmeti verebilmektedirler.
Şehir hastanemizle ilgili yazımda iyi çalıştırıldığında daha önemli ve büyük hizmetlerin verebileceğini yazmıştım. Burdaki maksadımı izaha çalışayım. Sağlık sistemimiz şu anda birinci basamakta aile hekimliği. İkinci basamakta devlet hastanelerimiz, üçüncü basamakta ise eğitim ve araştırma hastanelerimiz ve tıp fakülte hastanelerimiz düzeniyle çalışmaktadır. Bunlar arasındaki sevk zinciri maalesef yeterli çalışmamaktadır. Aile hekimi tarafından teşhisi ve tedavisi mümkün olacak vakaların birçoğu ikinci, hatta üçüncü basamağa gelebilmektedir. Sevk sisteminin daha dinamik çalışması halinde yataklı tedavi kurumlarımızdaki yığılmalar azalacaktır. Bu da daha kaliteli hizmet sunumu yanında hasta iş yükünü azaltacaktır. Fazladan yapılan işlemlerin azalması ise birim maliyetlerinde azalmasını sağlayarak sağlık ekonomisine de katkı sağlayacaktır. Dolayısıyla Aile hekimliğinin çalışma şartlarının yeniden düzenlenmesi ve daha verimli çalışır hale getirilmesi gerekmektedir.
Sağlık hizmetinde başat etken hekimdir. Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki sağlık alanında da olan büyük gelişmeler ve daha sonraki yenileşmelerde ikinci cihan harbi sebebiyle Almanya’dan kaçan ve ülkemize de gelen hekimlerin büyük katkısını unutmamamız gerekir.
Bunlardan Prof. Dr.Swartz ( Patoloji ) , Op.Dr. Nissan ( Genel Cerrahi ), Op.Dr.Lipman (Kadın
doğum ) Op.Dr.İgershimmer(Göz),Dr.Frank(İç Hastalıkları) gibi isimlerin her biri kendi alanlarında hem tıbbi uygulamaları ile hizmet üretmişler hem de hekimlik anlayışında ve hekimlerimizin daha iyi ve yeterli yetişmelerinde çok etkili olmuşlardır.1935 te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 20 yerli hocamızın yanında 19 göçle gelen hekim hocaların olduğu bilgisi konuyu yeterince anlatmaktadır.
Son yıllarda ise maalesef tersi bir durum gözlenmektedir. Sağlıkta şiddetin oluşturduğugüvensizlik, enflasyonun daha da belirginleştirdiği ekonomik olumsuzluklar, malpraktis konusunda hekimlik sorumluluğunu yeterince korumayan sonuçlar, uygulanan performans kriterlerindeki çarpıklıklar, serbest hekimliğin (Muayenehane) neredeyse yapılamaz hale gelmesi gibi durumlar hekimlerimizi yurt dışına gitmeye teşvik edici olmaktadır. 2012 de kendi özel mecburiyetleri sebebiyle 59 hekim yurt dışına giderken, 2021 de 1200, 2022 de 2685, 2023 ün ilk 6 ayında 1361 hekimimizin yurt dışına gidiş maksadıyla girişimde bulunduğu bilgisi konunun önemini göstermektedir. Bunun için bu alanda ve diğer alanlarda beyin ve insan göçünü durdurucu çalışmalar yapılmalıdır. Başta hekimlerimiz olmak üzere sağlık çalışanlarımızın çalışma şartlarında güven ve cazibe sağlayıcı yeni uygulamaların gecikmeden yapılması gerekmektedir. Bu konuda atılacak adımlar ile bu göç durdurulmalıdır. Gidenlerin de geri gelmesini ve ülkemizde hizmet vermelerine imkân sağlanmalıdır.
Mekân olarak binalarımızın yeni ve çok yeterli olması güven vericidir. Teknolojik imkânların çok yeni ve yeterli olması, hizmet alımlarında kolaylık sağlayıcıdır. Bunlara başta hekimlerimiz olmak üzere tüm sağlık çalışanlarımızın çalışma şartlarındaki iyileştirmelerin yapılması ise bu kurumlarımızın çok daha verimli olmasını sağlayacaktır.
Öncelikle sağlıklı olmanızı isterim. İhtiyacınız olduğunda ise güvenilir hekim ve sağlık çalışanlarımıza ulaşmanız ve imkânlarınızın olması dilerim.
Türk Yargısı İnsan Odaklı Çalışmalı
1 Eylül tarihine ve dolayısıyla Cumhuriyetin 100. yılının yeni adli yıl açılışına vasıl olduk. Hayırlı olsun. Bu 1 Eylül tarihi de her 1 Eylül’de olduğu gibi Türk yargısının ve genel olarak Türk hukukunun eksiklerinin, hatalarının barolar tarafından sayılmasıyla geçecek. Ve sonrasında maalesef yine bir arpa boyu yol alamayacağız. Hayırlısı olsun.
Türk yargısının kendi içinde cemaatvari bir yapı olması, yargının kaplumbağadan beter yavaşlığı, yargılama faaliyetlerinin ilk derece mahkemelerinde ortalama 1,5-2 sene gibi uzun bir sürede sonuçlandırılması, kararlardaki isabet oranları, hakim/savcıların bilgi ve deneyimleri ve tabi ki yargının olabildiğince siyasallaşması Türk yargısının kronik problemleri haline gelmiş durumda. Ancak, kanaatimce Türk yargısının öyle bir problemi var ki bu problem çözüldüğü zaman diğer problemler de çorap söküğü gibi bir bir çözülecekler. Yine kanaatimce Türk yargısının en büyük problemi insan odaklı olamamasıdır.
Bizim hâkim / savcı ortalamamız önlerine gelen bir soruşturma ve/veya kovuşturmayla ya da genel olarak yargılama faaliyetiyle ilgili olarak meseleye sadece “dosya” olarak bakarlar. Hâlbuki konusu ne olursa olsun her “dosya”, içinde insana dair bir hikâye taşır. Ve elbette konu hikâyenin çok ama çok ötesindedir. Her “dosya”, mutlaka ama mutlaka en az bir insanın mağduriyetini içermektedir ve yargı çoğu zaman ağır aksak işleyerek, dosyanın içindeki mağduru göz ardı ederek o mağduriyeti katlar.
Somut örnekler üzerinden gidelim;
Örneğin boşanma davaları. Türk yargısının boşanma davalarını ele alış tarzı, insan hayatında ciddi mağduriyet meydana getirmektedir. Üstelik boşanma davalarında davanın yalnızca bir tarafı değil, her iki tarafı da uzun süren yargılama faaliyeti nedeniyle mağduriyet yaşamaktadır. Düşünün ki, her iki taraf veya sadece bir taraf artık mevcut evliliği devam ettirmek istememekte, ancak müşterek çocukların velayeti – nafaka – tazminat – mal rejimi gibi daha “tali” nedenlerden dolayı taraflar yıllarca boşanamamaktadır. Taraflar, fiilen tamamen bitirdikleri bir evlilikle ilgili olarak sadakat yükümlülüğü başta olmak üzere evliliğe ilişkin bir eş olmaktan kaynaklanan bütün sorumlukları yıllarca sırtlarında taşımaktadır. Bu da hem tarafların ruh dünyasında hem de sosyal hayatlarında çok ciddi problemlerin doğmasına neden olmaktadır. Hâlbuki hukuk sitemi içerisinde boşanmaya derhal karar verilip diğer hususlar yönünden davanın devam ettirilmesi imkanı –teorik olarak- bulunmaktadır. Ancak Türk yargısı adeta Katolik Kilisesi gibi hareket etmekte ve boşanma meselesinin adeta etten tırnağı çıkartır gibi son derece sancılı bir şekilde gerçekleştirmektedir.
İş davaları için de benzer bir durum söz konusudur. İşveren tarafından hakları ihlal edilen ve işveren karşısında daha zayıf durumda olan işçi, davanın yıllarca sürmesi nedeniyle hakkını geç elde etmekte ve Türkiye gibi enflasyonist bir ülkede bu haklarını geç elde etme neticesinde bütün haklar adeta kuşa dönmektedir. İşveren tarafından zaten mağdur edilen işçi, bir kere de yargının hantallığı nedeniyle mağduriyet yaşamaktadır.
Yargı bazen de gecikmesinde sakınca bulunan ve telafisi imkansız zararların doğmasına neden olabilecek durumlarda verilmesi gereken ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz, yürütmenin durdurulması gibi kararları zamanında vermeyerek mağduriyet doğmasına neden olabilmektedir. Bu durumlarda ilgili taraf davayı kazansa bile davayı kazanmanın hiçbir anlam ve değeri kalmamakta ve yine yargı eliyle mağduriyet doğmaktadır.
Yargının asıl insan odaklı olması gereken ceza davalarında ise bu yazının hacmini çok aşacak ve aslında başlı başına bir kitap konusu olabilecek mağduriyetler maalesef bazen yargı eliyle yaşatılmaktadır. Haksız olarak verilen tutuklama kararları en sık rastlanan mağduriyetlerdendir. Yine haksız olarak verilen cezalar, ceza infaz kanununun ceza evinden cezaevine ve hatta kişiden kişiye farklı uygulanması da çok yaşanan mağduriyetlerdendir. Halbuki tekrar ifade edeceğimiz üzere, özellikle ceza yargısı en çok insan odaklı olması gereken yargı alanıdır. Çünkü buradaki mağduriyet yalnızca yargılaması yapılan kişiyi/kişileri değil onların eşlerini, çocuklarını, kısa bütün ailelerini, iş hayatlarını, ekonomik durumlarını, sosyal hayatlarını kısaca her şeylerini etkilemektedir. Bu alanda verilen / verilecek olan en ufak bir yanlış karar onlarca insanın hayatını mahvedebilmektedir.
Yeni adli yılda dileğimiz, Türk yargısının artık önündeki yargılama faaliyetini yalnızca dosyadan ibaret görmemesi, o dosyanın içindeki insanı yakalayabilmesi, umursamaz bir tutumla değil bilakis insan odaklı bir anlayışa bürünmesidir. Bir şeyleri düzeltmeye belki buradan başlayabiliriz.
Ömür Hırsızları
Şimdi Neşet Ertaş tan bir türkü dinlesem geçer mi hüzün.
Bir şiir yazsam, Eylül’e yağmurlu yollara
Ya da fazla. sorgulamadan yaşasam hayatı ne olur ki.
Gurbet nedir bilmeden
Mevsimi taksam koluma geçer mi üşümelerim
Bu sonbahar hep böyle anne hep böyle.
Hele yaz gelsin diye diye yazı çoktan bitirdik.
Kadere soru sorulmaz diyorsun
Sen sorularını tükettikçe ben çoğaltıyorum.
Ben de vazgeçtim be anne sormuyorum artık neden diye.
Her güz saçlarını yolan eylüle sonbahar yapraklarından taç yaptım. Gözlerindeki hüzünlü ifadeyi şiire bıraktı. Güz dedi dağlara kar getirtir. Ya kuşlar dedim. Kuşlar, kanatları sırtıma değmeden geçmezler ama sonuçta misafirler işte, insan gibi konup göçüyorlar, dedi.
Göç, sonbaharın gurbet yolu. Kime gurbet, kime hasret, kime vuslat kim bilir.
Şair demiş ki “Herkes sonbaharı, takvimlerden bir ay sanır, oysa sonbahar bir sanattır”
Ağaçlar değişir, toprak değişir, güneş nazlanır, yağmur gözlerini doldurur hazır bekler kapıda.
Bak ne diyeceğim sana
Gerçeklerle yaşamak başka
Yazmak başka
Yüzleşmek başka biliyor mu sun
Alnımda ki kavga, havlu atmaya daha yakın duruyor artık.
Eğilmeyi öğretmediğin için diklenmeyi ne güzel belletmişsin.
Şimdi geçip karşıma ayıp kızım, günah kızım diyorsun
Mart ayın da doğmuş bir koça, pardon bir keçiye
Bunu hadi anlat, nasıl anlatacaksan.
Her an patlamaya hazır bir yanardağın kıyısı, bahar olsa, yaz olsa, güz olsa ne farkeder ki.
Sen de inanma annem sen de inanma her şeyin daha güzel olacağına.
Bak gördün mü anne tavus kuşları nasıl kabarıyorlar.
Şu yazdıklarımı anlamayıp da,
Anladıklarıyla beni yargılayanlara ne demeli bilmem ki.
Bıktım bu tuzukuru sonradan görmelerin çalımından
İkiyüzlülerden, dışından gülümseyip içinden kuyu kazanlardan.
Kendini çok zeki sanan aptallardan.
Kurnazlardan, övünenlerden, nankörlerden.
Her şeyi en iyi ben bilirim diyenlerden.
Yalanına yanlışına kılıf bulanlardan
Sen bu durumlarda bana sus diyorsun da
Ben kus anlıyorum.
Tamam, tamam hemen kızma, susarım.
Ben de işime nasıl gelirse öyle anlamıyorum, huyuma nasıl gelirse öyle anlıyorum.
Huy işte huy, gözlerimin gördüğünü, kulağımın duyduğunu yok sayamam ki. Hani:”iyilik yap denize at, haluk bilmezse balık bilir” Diyordun, balık da bilmiyor halukta annem Kuyruğunu suya vura vura şapşup şapşup bir de bakmışsın yok oluyor.
Bilmeseler de olur diyorum annem…
Bu yılın son aylarına doğru koşuyoruz. Yıl kendini hep kış ayında yeniler.
Bunun bir sebebi var mıdır bilmiyorum.
Baharı karnında saklayan güz ve kış hüzün ve hazan, hatta şairin dediği gibi sanat.
Güz, sararan yaprakların, rüzgârın ahengine bıraktığı hışırtıyla ürperten ve hüzünlendiren ay.
Kış bu elbet zamanı gelince soğuk geçecek.
Odunu kömürü, yiyecek erzağı olanlar için
Toprağın bereketine ne umutlar, ne yağmurlar, ne karlar yağar. Yağsın, sen değilmisin annem
”acı patlıcanı kırağı çalmaz ” diyen…
Peki, çalan ne o zaman ömrümüzden?
Kendine hırsız, ömründen çalmaz mı.
Senin de benim de kayıplarımızdaki rolümüz ne kadar ki ben bilmiyorum.
Ne idi bizi yarı yollarda bırakan
Neydi saçlarımıza aklar düşüren
Kaç hırsızın çantası dolu geçti ömrümüzden
Sorular sorular sorular, kendi cevabı içinde sorular.
Sırrı dökülmüş aynalar ve yüzümüz
Offffffff aklımın ipi yine kuyu da.
Çıkrık sesi şiir gibi aslında, ipin uzun olması sadece ömrümüzü uzatıyor.
Karanlık kuyu dibi gibi hayat ay ışığından çalıyor, güz ömrümüzden..
İlâhiyatçı Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN: ‘İktidara Kimler Gelirse Gelsin Türk’ün Ülkü, İlke Ve Hedefleri Değişmemelidir’ Diyor.
Oğuz Çetinoğlu: Türk milleti târih boyunca büyük problemlerle karşılaşmış, bâdireler atlatmış bunların bir kısmında da yaralar almış, tesiri asırlarca devam etmiştir. Bir yazınızda bu konuya kısaca temas etmiştiniz. Daha genişçe bu konuları ele alabilir miyiz?
Prof. Dr. Yümni Sezen: Sözünü ettiğiniz yazımda Emevî ırkçılığı ve sonuçları ile Hıristiyanlık ve onun koltuğu altındaki Yahudi belâsıdır. Tercüme edersek, İsevî olamamış bir İsevîlik ve Musevî olamamış bir Yahudilik demeliyiz. Üçüncü belâya gelince, siyâsî, ideolojik bir Slav belâsıdır. Kendi açılarından bakarsak, hakkaniyete ulaşamamış, (çarpık ve zulmedici) bir dâvâ (!), bizler açısından tam birer felakettir. Biri iç belâ hâline gelmiş, diğer ikisi dıştan gelen belâlardır.
Çetinoğlu: Açıklamaya dış belâlardan başlayabilir miyiz?
Pof. Sezen: Hıristiyanların ve Yahudilerin Türk ve İslâm düşmanlığı, bilindiği üzere hep var oldu ve olmaya devam ediyor. Bunun kaynağı, Hakikate ulaşamamış bir cehâlet, cehâletten cesaret alan bir egoizmdir. Mesele, ‘hayat kavgası’ dedikleri ilkenin sınırlarını aşmış, tahakküm ve zulüm arzusu ve uygulamasına dönüşmüştür. Hıristiyanların koltuklarının altına sıkıştırdıkları Yahudi belâsı, gerçekte Hıristiyanları da içine alan, pek çok topluma yönelmiş bir tehlikedir. Bunu ayrıca ele almak gerekir ki, buraya sıkıştırmak, meseleyi geçiştirmek olur.
Çetinoğlu: Yahudi belâsında teşhisiniz son derece isâbetli. Türkler târihin hiçbir döneminde Yahudilerle menfî ortamda karşı karşıya gelmediler. Aksine yardımcı oldular, korudular. İspanya’dan kovulan Yahudileri, gemiler gönderip Avrupa’daki Osmanlı topraklarına ve Anadolu’ya yerleştiren Türkler oldu. Kovanlar ise Hıristiyan idi. Daha sonra anlaşıp Türkler aleyhinde çalıştılar. Theodor Herzl’in toprak satın alma talebini reddetmiş olmamız, akıl ve iz’an sâhipleri için düşmanlık sebebi olamaz. Yüzbinlerce Türk, İsa ve Musa ismini benimseyip evlatlarımıza bu isimleri verdiğimize göre dînî açıdan da bir problemimiz yoktur. Gerek Yahudilerde gerekse Hıristiyanlar arasında bir tâne olsun Muhammet ismine rastlanmaz. Biz burada alacaklı durumdayız. Evet, Hıristiyanlarla savaşlarımız oldu. Onlar o günün şartlarının gereği idi. Yine akıl ve iz’an sâhibi, târihten husumet çıkarmaz. Siz meseleye hangi açıdan bakıyorsunuz?
Prof. Sezen: Hıristiyanlık belâsının Hz. İsa ile ilgisi yoktur. Çünkü Hıristiyan dünyânın Hz. İsa ile hakîki ilgi ve ilişkisi olmamıştır. Bu ilişki, ‘eser’le ‘rol’ arasındaki ilişki gibi olagelmiştir. Irkçılık, bencillik, anlama kıtlığı veya anlamak istemeyiş, cehâlete eşlik ederek gelmiştir. Bizler Müslüman olarak, maalesef, daha hafifçesi de olsa bunun tecrübesine sâhibiz. Bu arızamız devam da etmektedir.
Hıristiyanlar, Hıristiyanlığı dışa karşı kullanmışlar, kendileri için de bir kültür malzemesi olarak bırakmışlardır. Özel olarak Türklere karşı, kısmen târihi şartlardan dolayı, ama daha çok Türklerin bazı üstün meziyetlerinden ve yönelişlerinden ürktükleri için düşmanlık beslemişlerdir. Irkçı ruh halleri, düşmanlık hislerini ayrıca beslemiştir. İslâm’a zâten karşı olan Hıristiyan dünyâ ve Yahudiler, İslâmiyet’in Türk’le birleşmiş görünce, düşmanlıkları sürekli artmıştır. Oysa Müslümanlar, özellikle Müslüman Türk, Hz. İsa’yı da, tebliğ ettiği dinin özünü de bir tarafa itmek ve karşı çıkmak şöyle dursun, Hz. İsâ’ya ve Hıristiyanlığa saygısızlığı İslâm dışı bir tavır, Müslümanlıktan çıkmak olarak kabul etmiştir. İşin aslı da zâten budur. Hıristiyanlar ise Müslümanlığı da Müslümanları da hep aşağılamışlar ve üzerlerine yürümüşlerdir. Gerçi zaman zaman birbirleriyle de boğuşmuşlardır ama değişmeyen esas tavır, Türklere karşı olmuştur. Sürekli metot değiştirerek üzerimize gelmişlerdir.
Çetinoğlu: Ümit ederim hangi vesilelerle olduğunu söyleyeceksiniz…
Prof. Sezen: Tabîi… Çanakkale ve kurtuluş savaşımız, bunun fiilî açık sahneleridir. Bugün Batı diye adlandırdığımız dünyâ, sürekli sinsi düşmanlık ve bozgunculuk taktikleriyle bizi hedef almaktan geri durmamaktadır. Siyasî ve kültür zeminindeki ataklarla, üstelik bunu çok tabîi imiş gibi sunmaktadırlar. Maalesef bizler de, çoğu zaman, kendimizden, kendi dünyâmızdan, kendi değerlerimizden uzaklaşarak, âdeta kendi isteğimizle, kendi rızamızla tuzaklara yakalanmakta, belâların içine sürüklenmekteyiz.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Sırada ikinci belâ var zannederim…
Prof. Sezen: Evet! Dış belâların ikincisi Slav belâsıdır. Bu târihî belâ, güncelliğini de korumaktadır. Bilindiği gibi Ruslar, Ortadoğu’ya hâkim olmak istemektedirler. Anadolu en önemli basamaktır. Çarlık Rusya’sından beri durum değişmemiştir. Sovyet sisteminde, ideoloji-siyâset gereği yayılma isteği artmıştır. Enternasyonel Marksist ideoloji iddiası, zâten bunu gerektirmekteydi. Bugün bu ideolojinin siyâsî çatısı dağılmış olsa da, hedef değişmemiş, taktikler değişmiştir. Batı, hem Ortadoğu’ya, hem Asya’ya dînî ve siyâsî olarak iyice açılmak için Anadolu’yu hedef kabul etmektedir. İki gücün, felsefî-dînî-siyâsî-ideolojik hedefi, son tahlilde, biri birinden çok farklı değildir, hedef değişmemiş, fakat taktikler farklı olmuştur. Ancak bu iki gücün biri birine rakip oluşu bizim işimize yaramaktadır. Rusya, başta Anadolu, Ortadoğu’ya Batının hâkim olmasını ve fiilen Anadolu’ya ve dolayısıyla Karadeniz’e girmesini istememektedir. Haklı olarak bunu kendisi için tehlike olarak görmektedir. Bunun için zaman zaman Batıya karşı bize yardım etmeyi tercih etmiştir. Kurtuluş savaşımızda olduğu gibi… Fakat fırsat buldukça işgal denemesi dâhil, her türlü kötülüğü yapmaktan imtina etmemiştir. Bitlis’e kadar Doğu Anadolu’yu işgali, malûmdur. Ermenileri kışkırtarak başımıza çoraplar örmesi de Rusya’nın mârifetlerindendir. Osmanlı Devleti zamanında asırlarca bizimle savaşarak Türk kanı akıtmış olması, unutulmuş değildir. Rusya, ‘Anadolu başta olmak üzere, Ortadoğu ya benim olmalı, ya başka hiç kimsenin’ demek istemektedir.
Yakın geçmişte Türkiye üzerinde kötü niyet çekişmeleri devam ettirildi. Bu çekişme ile bizi biribirimize düşman etme tecrübesini yaşadık. 1980 öncesi çekişme yoğunluk kazanmıştı. Bir taraftan ABD öncülüğünde emperyalist Batının çeşitli metot ve stratejilerle, siyâsî, iktisâdî, kültürle alâkalı atakları ve baskıları, diğer taraftan Sovyet Sosyalist Sisteminin Rusya öncülüğünde baskıları… Aydınlar ve özellikle gençler üzerinde oynanan oyun, gençleri biribirine kırdırıyordu. Ülkücü-devrimci gençlik adı altındaki mücâdele şeklinde yansıyan, büyük şehirlerdeki kanlı iç savaş, Türkiye’ye çok şey kaybettirdi. Devrimci gençler, Marksist ideoloji çerçevesinde, Türkiye’yi Sovyet sistemine katarak, enternasyonal işçi sınıfı düzenine girmek için mücâdele ediyorlardı. Bunu, Türk Devleti’ni ve milletini Rusya’ya katmak şeklinde algılayan ülkücü gençler, milleti ve devletin bağımsızlığını koruma savaşına girdiler. Gerçekte iki taraf da emperyalizme, iç ve dış sömürüye karşıydı. Bir taraf eşitlik diyor, bir taraf eşitliği adâlet şeklinde anlıyor, ama iki taraf da yanlış bir düzen içinde olduklarını biliyorlardı. Ülkücüler kendilerini, emperyalist Batının, çeşitli metot ve taktikleri içinde, siyâsî, iktisâdi, kültürle alâkalı atakları ve baskıları ile Sovyet Sisteminin Rusya öncülüğünde baskıları arasında kalmış olarak hissediyorlardı. Önce Türk Devleti’nin bağımsızlığını korumalıydılar. Karşı tarafı, sınıf mücâdelesi, enternasyonal bir devletsiz (!) düzen peşinde koşup, Türkiye’yi bir an önce Rusya’ya bağlayarak bu işi yürütme peşinde görüyor, böyle algılıyor, mücâdele ediyorlardı. Gerçekte iki taraf da biri birini doğru dürüst anlamamıştı. Ancak darbe sonrası hapishânelerde biri birlerini anlamaya başlayacaklardı ki, iş işten geçmişti. Çok kan akmıştı.
Devrimciler toplumu komün tipi bir cemaat, devleti komüncü bir devlet yapmak için vuruşuyordu. Gerek fikrî, gerek fiilî mücâdeleleri bununla irtibatlandırılmıştı. Türkiye’yi bu konudaki mevcut bir oluşuma katmak istiyorlardı. Gerçi millî (!) dedikleri bir model, Maocu model vardı ve devrimci gençlerin bâzıları buraya meyletmişti. Hattâ devrimciler bu yönden de birbiriyle mücâdele ediyorlardı. Ama Mao modelinin de içinde bir başka devlet, Çin vardı. Bizim millî parçamızın üzerinde, hâlen olduğu gibi işkence ile meşguldüler. Ülkücülerin karşısında olan grupların içinde ayrıca bölücü, azınlık ırkçıları bulunuyor, alenî şekilde Türk düşmanlığı yapıyorlardı.
Bu ortamda ülkücüler, daha geniş çerçevede milliyetçiler, Türk Devleti’nin bağımsızlığını, koruma görevini yüklenmişlerdi. Devlet güçleri varken, ülkülere ne oluyordu ki diyenleri biliyoruz. Ama çok şey zaafa uğramıştı. Yargı, polis, öğretmen, üniversiteler, yurtlar, hattâ hastaneler bölünmüştü. Yâni devlet bölünmüş gibiydi. Ülkü-Bir, Töb-Der, Pol-Bir, Pol-Der, açıkça ilân edilmişti. Asker şaşkınlık içindeydi. Tekrar edelim ki iki taraf da iç ve dış sömürücü güçlere karşıydı. Fakat devrimciler, ülkücüleri, emperyalizmle, sömürücülükle mücâdele etmiyor, hattâ onlara hizmet ediyor diye itham ediyor ve böyle göstermeye çalışıyorlardı. Bu bir haksızlıktı ve iftira idi. Emperyalizmle, lâyık olduğu şekilde ve kendilerine yakışır nispette mücâdele etme fırsatı bırakılmamıştı. Bunu yapabilme imkânı ve fırsatı yakalayabilmenin yolları engellenmek isteniyordu. Önce devletin iç ve dış güçlere yâni millî olmayan, yabancı bir ideolojiye ve mevcut bir dış komünist sisteme teslim edilmesi olarak algıladıkları hareketi önlemek mücâdelesi içinde, diğerine fırsat ve imkân kalmıyordu.
İdeoloji ve siyâset ağı, şartlar her iki tarafı da mahkûm etmiş, ağın dışına çıkma imkânı vermemişti.
Çetinoğlu: İç belâ ile alâkalı siyâsî tabloyu çok güzel resmettiniz. Zannederim şimdi İslâm’a yönelik saldırıları resmedeceksiniz.
Prof. Sezen: Dinimize musallat olmuş ve bütün İslâm dünyâsının başına çöreklenmiş yamukluklara gelelim. Süreçte buna en çok karşı koyan Türkler olduğu halde, dinî ve millî büyük zararlar görmekten kurtulamadı. Pek çok uzman da bu konuya yöneldi ve dikkat çekti. İsâbetli tespitlerde bulundular. Fakat Türk milletinin inanç sistemi, cemaat ve tarikatlara, hem de en süflilerine teslim olmaktan kurtulamadı.
Çetinoğlu: Ne oldu?
Prof. Sezen: Özetle şu oldu: İslâm özünden uzaklaştırıldı. Arap kültürü İslâm’ın yerine geçti, din imiş gibi algılatıldı. Din, siyâsetin ve dolayısıyla iktidarların emrine girdiği için böyle oldu. Din dokusu siyasîleştirildi. Din siyâsete ilke ve hedef gösterecekken, siyâset dine yön verdi ve İslâm’ın ilke ve hedeflerini görünmez kıldı. Adâletten, ahlâktan, ihlâstan uzak tutulmuş, şekilci, aşırı kuralcı bir din hâline getirildi. İslâm’ın karşı çıktıkları ve kaldırılmasını hedefledikleri, birer birer câhiliye dönemine dönerek, dinî hayata yerleştirildiler. Kölelik, câriyelik, mal-mülk hâkimiyeti, zekâtı dilenciye verilen sadaka hâline getirme, bunların belli başlılarındandır. İktidar hırsı, ahlâkı neredeyse dinin gündeminden kaldırdı. Oysa İslâm, ahlâk yüceliğini ve tamamlamak üzere geldiğini ilân etmişti. Bu çarpıklıklar İslâm’ın ilk tebliğinin ve uygulamaya başlamış ilk sosyal laboratuvarının hemen arkasından bozulma başlamış, İslâm’dan önce mevcut ve fakat İslâm’la küllenmiş bir âile çekişmesi, iktidar hırsı ve yarışı hortlamıştı. Kaynağı, iktidar hırsı ile birleşen cehâlet, gerçeği bilmeye ve anlamaya yanaşmamak, tebliğ edileni anlama kıtlığı idi.
Çetinoğlu: Gelinen nokta nedir?
Prof. Sezen: Çarpıtmalar, İslâm’a yeni giren kültür ve kimliklere de bulaştırıldı. Emevî ırkçılığının, İslâm imiş gibi getirdiği, zihniyet, hâkim oldu. İslâm’ın ilke, hedef ve metodunda bulunmadığı halde, yönetimler saltanata dönüştü. Bu olmasaydı, demokrasi demeyeceğim ama kendine has özellikleriyle cumhuriyet sistemi, insanlığa çok daha erken gelmiş olacaktı.
Bugün Müslümanlık adına uydurulmuş pek çok şeyi, belirtemeye çalıştığımız süreci bilmeden izah edemeyiz. Cihanşümul ve Hakîkati terennüm eden İslâm gibi bir dinin, hayatın her yönüyle ilgilenmesi, öğüt ve tavsiyede bulunmuş olması elbette tabîidir ve siyâsî-idârî hayatı da bunun dışında tutamayız. Fakat böyle olmadı, İslâm’ın kendisi siyasîleştirildi.
Çetinoğlu: Neler oldu meselâ?
Prof. Sezen: Ali Şeriati’nin dediği gibi, hareketini kaybetti. Katı şekilde gelenekleştirildi. Moda, âyinler, mezhepler, kurallar ve pratiklerin taklidi durumuna düştü. Profesyonel hâle geldi. Yâni bir meslek statüsüne büründürüldü. İmparatorluklu, kostümlü, kıyafetli bir din oldu. Yine Ali Şeriati’nin îmâ ettiği gibi, her türlü ihtiyacı besleyen, gelenekten beslenen bir kültür kullanımı hâline geldi. Dinde bulunmayan birçok kural eklenmiş, haram ile helâl biri birine karıştırılmış, farkına bile varılmayan değişiklikler yapılmıştır.
Çetinoğlu: Birkaç örnek verilebilir mi?
Prof. Sezen: Cuma namazında, Hz. Peygamber zamanındaki uygulamada, farz olan iki rekât önce kılınır, hutbe sonra okunurdu. Hz. Ali ve ahfadına hutbede lânet okumayı kurallaştıran Emeviler, namaz ve hutbe yerlerini değiştirdiler. Çünkü cemaat, bu sövüp saymayı duymamak için hutbeyi dinlemeden çıkıp gidiyorlardı. Emevî yönetimi, cemaate zorla dinletmek için, yer değişikliği yapıp hutbeyi öne, namazı sonraya aldı. Bunu sonradan efsane bir yönetici olan Ömer b. Abdülaziz, ilk normal hâline getirdiyse de, Emevî sultası, kendi kendi istediği hâle dönüştürdü. Bugün cuma namazında yapılan iş, Emevî geleneğinin devamıdır. Her değişiklik ve eklemeler, sonradan masum hâle gelen, farkına bile varılmayan bu örnek gibi olmadı. Kurallardan ve şahsîleşmiş yetkilerden birkaçına daha bakalım. Sakalı jiletle/usturayla almak lânetlik iştir. Sakalı çıkmamış çocukların yüzüne bakılmamalıdır, bu bakış, harama girebilir. Kadınların süslenmeleri mekruhtur. Oysa İslâm kadınların sürme çekmek, altın takı kullanmak gibi süslenmesine yer vermiştir. Kur’ân’da bulunmayan recm (taşlama suretiyle zina cezâsı) varmış da, gelen vahyi Allah peygambere unutturmuş gibi Kur’ân üzerinde şüphe yaratan ve Allah’a iftira eden anlayışlar oluşmuştur. Yahut yazılmış nüshada ilgili âyetin yazılı olduğu yeri, keçiler yemiş gibi uydurmalar eksik olmamıştır. Şeyh bugün havadaki uçağı düşmekten kurtarabilir, depremi başka yöne yönlendirebilir. Daha neler neler… Uydurmaların bir kısmı da Emevî anlayışına tepki ile doğmuştur. Bu da ayrı bir hikâyedir.
Çetinoğlu: Günümüzdeki durum nedir?
Prof. Sezen: Emevinin, yâni siyâset ve saltanatın damgasını taşır hâle getirilen bu din, Kur’ân’la aramıza girmiştir. âdeta Kur’ân-ı unutturmuş veya onu mukaddes bir süs eşyası gibi, ne dediğini bilip anlamadan evin bir köşesinde saklattırmıştır. Yahut sâdece ezber tekrarlattırmıştır. En tehlikelisi de bilerek veya farkında olmayarak, Kur’ân’dan uzak din ihdası, din eklentileri, din anlayışlarıdır. Kur’ân bu tipleri uyarmıştır. “De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?…” (Hucurat-16). “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?” (Şura-21). “… Yoksa siz Allah’a yeryüzünde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Yahut boş laf mı ediyorsunuz?” (Ra’d-33). “… De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?…” (Bakara-140).
Hassasiyet gösterenlere, hâlis niyet ve inançla sorgulayanlara, ‘yeni bir din mi icat ediyorlar?’ diyenleri duyuyoruz. Kaynağı, ilk muallimi, ilk uygulaması meçhul müdür ki, yeni bir din icat edilsin? Dini aracı kılarak dünyevî menfaat bekleyenler, siyâsî erk peşinde koşanlar, dinin doğru anlaşılması için ona giydirilmiş kirli ve uyumsuz gömleklerden arındırılmasından hoşlanmayanlar, alışkanlıklarını devam ettirmekte, ezber bozanları suçlamaktadırlar. Kur’ân’la ve Hz. Peygamber’in sahih sözleriyle, ilk uygulamalarla, akıl ve bilimle, uzak te’vil ve tebdillere başvurmadan test edilerek meseleye bakılması yetecektir sanırım.
Bugün farkında olarak veya olmayarak, anlatmaya çalıştığımız üç belâyla birlikte yaşayıp gidiyoruz. Siyâsî İslâm’ın son çeyrek asırda, Türkiye’yi ne hâle getirdiği de iç belânın delilidir ve vicdan sâhibi insanların farkına vardığı husustur. Geçmişte de farkında olunmuştur ama bugün daha fazla bir sorgulama başlamıştır. Fakat ne yazıktır ki, iyi niyetli ve kötü niyetli sorgulama, at izi it izine karıştı diye söylendiği gibi, biri birine karışmaktadır. Dinin doğrusunu anlamaya çalışanlar da kendilerince delil ve dayanak aramakta, dinsiz ve din karşıtları da bozulmuşluklardan istifâdeye çalışmaktadırlar.
Çetinoğlu: Söyledikleriniz hakîkat olsa bile geride kalmıştır. Bilmekle yetinilecekse mesele yok. Târihten husumet çıkarmamalıyız. Asıl mesele geleceğimizi nasıl şekillendireceğiz?
Prof. Sezen: Sosyal hayatın alanlarından, hayatımızın tavır ve metotlarından biri olsa da siyâset, târihî sorumluluk taşımakta, geleceğimizi de etkilemektedir. Dün suçlu olduğu gibi, bugün de suçlu hâle getirebilmektedir. Geleceği siyâsetle mi, ahlâk ve adâlet düzeniyle mi inşa edeceğiz? Yoksa gelecek umurumuzda değil mi? Oturup bunu düşünmeliyiz. Eğer siyâsetin dışına çıkamayacaksak, millî kimlikten, mânevî dünyâmızdan vazgeçmeyerek, mâkul idealist yolları müzâkere etmeliyiz. Siyâset bizim dışımızda bir nesne, bir olay olmadığına göre, neden söz edersek edelim, gerçekte kendimizden söz ediyoruz demektir. Öyleyse önce kendimize bakmalı, kendimizi arındırmalı, belâlara düşmeden önce kendimizi sorgulamalıyız. Ölçü ve kıstasları kaybetmemeliyiz. Bir şeyi hep tekrar ederim. Çünkü ustam bana bunu öğretmişti: ‘Bir yere dayanmadan söyleyen bir şey söylemiş olmaz.’
| Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN 1938 yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957de Gaziantep Lisesi’ni bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 yıllarında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalında doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve Profesör unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli oldu. İlmî çalışmalarına devam etmektedir. Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî sosyoloji üzerinde yoğunlaşmıştır. *Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik (1978), *Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), *Târihî Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi (1984), *Hayatın Mânâsı (1984, 2004), *Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993, 1998), *Sosyolojide Temel Bilgiler ve Tartışmalar (1990, 1997), *Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı (1993), *İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), *Maddeci Felsefenin Çıkmazları (1996), *Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik (2003), *İslâmın Sosyolojik Yorumu (2004), *Kurban ve Din (2004), *Hümanizm ve Türkiye (2005), *Dinlerarası Diyalog İhâneti (2006), *Kültür ve Din (2011), *Kapitalizmin Zulmü (2017), *Aldatılmamak İçin Anlamak (2019) isimli kitapları telif, ‘Kültür’ adıyla Fransızcadan bir kitap tercüme etti. Çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlandı. Evli ve üç kız babası, dört torun dedesidir. |

