21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 236

Asrın Akaryakıt Zammı

15 Temmuz gecesi benzin ve motorine, ÖTV ve KDV artışına bağlı olarak, litre fiyatına 6’şar TL zam yapıldı. Bu zam asrın en yüksek akaryakıt zammı olarak tarihe geçecek.

Bu zam ile benzinin İstanbul fiyatı 28,05 TL’den 34,05 TL’ye, motorinin (mazotun) fiyatı 22,37 TL’den 26,37 TL’ye çıktı. Oransal olarak bir defada yapılan zam ortalama yüzde 22.

28 Mayıs’ta yapılan seçim günü benzin 21,25 TL, mazot ise 19,4 TL idi. 48 gün içinde yapılan zamların oranı ise benzinde yüzde 60, mazotta yüzde 67 oldu.

Akaryakıta gelen bu fahiş zamların iğneden ipliğe her şeyin fiyatını artıracağı muhakkak.

Önceki KDV ve Kurumlar vergisinde oranların artışı, MTV’nin çift ödenmesi, her türlü vergi ve harçların yüksek oranlı artışları ile birleştiğinde akaryakıt zamlarının enflasyonu artırıcı etkisi büyük olacak.

***************************

Vergilerin Sebebi Deprem mi?        

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz yapılan vergi artışları ve akaryakıt zamlarını “deprem nedeniyle ve bazı ek ihtiyaçlar sebebiyle ek bütçe yaptık. Bütçe gelirlerini artırmak için torba kanunla bu düzenlemeleri yapmamız gerekti. Asrın felaketini yaşıyoruz, asrın dayanışmasını yapmak zorundayız” dedi.

Hükümetin yaptığı ve Meclis’te onaylanan Ek Bütçe 1,120 Trilyon TL tutarında. Ayrıca Anayasaya aykırı olduğu halde, Cumhurbaşkanına bunun 5 katına kadar borçlanma yetkisi verildi.

Deprem için harcanacağı söylenen tutar bunun yarısı civarında. Diğer yarısı içeriğini bizim bilmediğimiz “bazı ek ihtiyaçlar” için ayrılmış. Ayrıca Cumhurbaşkanına verilen yetki ile istenirse deprem için ayrılan paralar da diğer ek ihtiyaçlara aktarılabilecek.

Gelirleri artırmak için bu fahiş zamları yapan iktidarın devletin giderlerini, lüks ve şatafatı azaltıcı en küçük bir adım atmaması da ilginç.

***************************

Zenginden Alınmayan Vergi Fakirden Alınacak

Prof. Dr. Aziz Konukman’a göre, “2023 bütçesinde muafiyet ve istisnalar ile vazgeçilen vergi alacaklarının tutarı 994 Milyar TL. Bunun 850 Milyar lirası sermaye grubundan alınması gerektiği halde vazgeçilen vergiler.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın iddiasına göre ise, “5’li çete diye anılan şirketlere ,18 yılda 220 milyar dolar ihale verilmiş, 128 kez vergi affı sağlanmış!”

Bu vergiler sermayedarlardan tahsil edilmiş olsa ÖTV, KDV ile diğer vergi ve harçlara getirilen fahiş zamlara ihtiyaç kalmayacaktı. Bütün mal ve hizmetlerin fiyatı şimdikinden ucuz olacaktı.

Devlet neden muafiyet ve istisnalar koyarak vergi almaktan vazgeçiyor?

Getirilen muafiyet ve istisnaların gerekçesi ihracat artışına ve istihdama katkı sağlamak. Ama uygulamada böyle bir katkı sağlandığı söylenemez.

Toplumun en zengin yüzde birinden almadığı vergileri fakir halkın sırtına yüklemek bir siyasi tercihtir.

Bu tercih “ben ne yaparsam yapayım, oyunu alabileceğim yüzde 52’lik halk desteğim var” rahatlığından kaynaklanıyor olabilir.

***************************

ÖTV Artışları Devam Edecek

Rubil Gökdemir’in hesabına göre Kurumlar Vergisi, KDV artışları ve MTV’nin ikinci defa alınmasıyla 250 milyar TL toplanacak.

Akaryakıta gelen litre başı 6 TL’lik ÖTV artışı ile 58 Milyar TL gelir elde edilecek. ÖTV’de toplam 307 milyar TL’lık artış planlanıyor. Demek ki daha 249 Milyar TL’lik ÖTV artışı yapılması gerekecek. Yani akaryakıtta yeni ÖTV artışları olması kaçınılmaz gibi.

Devletin bütçesinde 36 Milyar TL olarak belirlenmiş olan Dayanıklı Tüketim Mallarından alınacak ÖTV gelirlerinin, Ek Bütçe ile 22 Milyar TL artırılacağı öngörülüyor.

Demek ki başta Dayanıklı Tüketim Malları olmak üzere birçok kalemde vergi artışları ile buna bağlı fahiş fiyat artışlarına hazır olmalıyız.

Okuduğum ve dinlediğim ekonomistlerin ortak kanaatleri şöyle:

“Şimdikinden daha büyük ek vergi paketleri de gelecek, yüksek borçlanma da. Ayrıca özelleştirme /varlık satışları da olacak.”

“Sadece Kur Korumalı Mevduat 130 milyar dolara erişti. Borçların döndürülebilmesi ve ekonominin normalleşmesi için 500 Milyar DOLAR gibi müthiş paraya ihtiyaç var. Bu yüzden Türkiye’nin birinci meselesi enflasyon değil, ödemeler dengesi krizi ihtimalidir.”

Bu yüzden “kısa vadeli borç bulma ve zam paketleri birlikte gündemde olacak.”

Erdoğan ve ekonomi kurmayları BAE, Katar ve Suudi Arabistan seferleriyle, muhataplarına cazip teklifler sunarak döviz bulmaya çalışıyor.

Ancak Prof. Dr. Emre Alkin’e göre, “Varlık Fonunda satılabilir durumda olan pek bir şey yok. Buradaki şirketleri satmak da pek kolay değil. Türk özel sektörünün elinde bulunan işletmelerin satışı gündeme gelecek.”

***************************

Bizde Akaryakıt Avrupa’dan Ucuz mu?

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz “Son zamma rağmen Avrupa ülkeleri içinde akaryakıt fiyatları yönünden en ucuz olan 4. ülkeyiz” diye savundu. “Türkiye’de zamlardan sonra 1,3 Euro olan benzin Avrupa ülkelerinde 1,6- 2,0 Euro gibi fiyatlarla satılıyor” dedi.

Bu rakamlar doğru olsa bile “Türkiye’de akaryakıt ucuz” denilmesi asla doğru olamaz.

Avrupa ülkelerinde çalışanların ve emeklilerin gelirleri Türkiye’dekilerin çok üstünde. AB ülkelerinde 2.000- 2.500 Euro arasında asgari ücret alanların bile akaryakıt alma sıkıntısı olmaz. Bizde halen asgari ücret 390 Euro, asgari emekli maaşı 258 Euro.

Ayrıca bu ülkelerde asgari ücretli oranı yüzde 5-10 arasında iken Türkiye’de asgari ücret ve çok yakınında olanların oranı yüzde 60’ın üzerinde. Türkiye’de asgari ücretin 2 katına kadar (yani 22.800 TL= 790 Euro’nun altında) ücret alanların oranı yüzde 91.

Emeklilerde durum daha da vahim. 15,9 milyon emekliden 5 milyonu, kök ücreti 6.000 TL ve altı olduğu için en düşük emekli maaşı olan 7.500 TL maaş alıyorlardı. Yılın ikinci yarısı için, kök ücret üzerinden verilen yüzde 25 zamdan sonra bile, en düşük emekli maaşı 7.500 TL’yi geçemediler ve hiç zam alamadılar.

Bu gelir seviyesindeki insanlarımızın Avrupa’dan daha ucuza akaryakıt aldığı masalına inanması da ilginç.

Demokrasi mi Darbe ve Muhtıra mı?

Darbe (coup de etat), şiddeti de içerebilecek biçimde kuvvet uygulayarak, ordu ya da ordu destekçisi gruplar marifetiyle hükümeti yıkmak, değişmesini sağlamaktır.

Uyarmak, dikkat çekmek kökünü ifade eden ‘ihtar’ kelimesinden türetilen “muhtıra” ise, uyarı yazısı anlamına gelmektedir.

Türk siyasi hayatı, 28 Şubat 1997 tarihinde ‘Postmodern Darbe’ kavramıyla da tanışmıştır ki, bu dönemde ordunun hükümete yönelik muhtıra niteliğindeki açıklamaları, bir ordu mensubunun diliyle bu anlamı kazanmıştır.

Askeri darbe ile ihtilal arasında bariz fark vardır. İhtilal (revolution), darbeden farklı olarak, şiddet yoluyla sadece mevcut hükümeti değil, siyasi düzeni (rejimi) de değiştirir. Ayrıca ihtilaller darbelerde olduğu gibi bir grup azınlığın değil, büyük bir çoğunluğun eseri olarak vücut bulurlar.

“Darbe” ve “ihtilal” gibi kavramlar toplumumuzda sürekli olarak karıştırılmıştır. Aynı olaylar için kullanılan bu iki sözcük, birbirinden çok farklı anlamlar taşımaktadır. “Darbe”, bir grubun, bir zümrenin ya da bir askerin, yönetimi “demokrasi kuralları dışında” ele geçirmesidir. “İhtilal” ise, yönetimi ele geçirmenin yanında, rejimi de değiştirmek anlamına gelmektedir.

Ülkemizde askerî müdahaleler, tarih boyunca kimi zaman ordunun kurumsal olarak, bazen de yüksek rütbeli subayların kendi başlarına inisiyatif alarak sivil yönetime el koyma girişimleri şeklinde ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazıları başarıya ulaşmış, bazıları ise hükûmete yapılan bir uyarı olarak kalmıştır.

Türk demokrasisinin, uzun bir geçmişi olmasına rağmen, hâlâ kurumsallaşamadığını söyleyebiliriz. Bunun nedenlerinden en önemlisi askerî müdahalelerdir. Yönetime el koyma çabaları sonucunda ortaya çıkan müdahaleler, mevcut sorunlara çare bulamadığı gibi, bu sorunları daha da derinleştirmiş ve bireyi, toplumu ve devleti birbirine yabancılaştırmıştır. Yalnızca devlet adamları ve politikacıların değil, milletin zihninde de derin travmalara sebep olmuştur.

 Millî iradenin önünde en büyük engel görülen askerî darbeler, resmî ya da gayri resmi kişi ya da kişilerce veya her iki kesimce ani olarak, “anayasal olmayan” yollarla hükûmetin devrilmesi ve iktidara el konulmasıdır.

Hangi gerekçeyle, kimin veya ne adına yapılırsa yapılsın, hangi şekilde gerçekleşirse gerçekleşsin, “darbe” şiddeti içeren totaliter bir eylemdir. Darbe, bireyin gelişimi ve saygınlığı, toplumsal barış, hak ve özgürlükler, hukuk, demokrasi, sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınma önünde çok büyük bir engel teşkil eder.

Demokratik bir sistemde, “demokrasi” ile “darbe” nin yan yana gelmesi mümkün değildir. Demokrasilerde herhangi bir kişinin, grubun ya da bir zümrenin değil, her zaman “millî iradenin” çıkarları önce gelir.  Böyle bir sistemde de darbenin yeri yoktur.

Oysa tarih boyunca, seçim yoluyla kendilerini iktidara taşıyamayacağını düşünen kişi, zümre ya da gruplar, darbe yoluyla kendilerini iktidara taşımanın yollarını aramışlardır. Bu kitleler darbeyi her zaman hem iktidara gelmede, hem de çıkarlarını korumada kolay bir araç olarak görmüşlerdir.

Demokrasiyi dilinden düşürmeyen birçok aydınımız hala bu düşüncededir. Hatta zaman zaman “bir aydınla bir işçinin oyunun eşit olamayacağı” tezini savunmaktan geri kalmamaktadırlar. Darbeyi bir gelenek olarak, bir kültür olarak ifade etmek de, darbeye meşruiyet kazandırmaktır.

Toplum, 1960 Darbesi’nden sonra sandıkta siyasi partilere sadece koalisyon ile iktidar olma hakkı vererek onları bir şekilde cezalandırmıştır. 1980’li yıllardan sonra, özellikle postmodern darbe ile beraber Türk milleti darbelere, muhtıralara tepkisini göstermeye başladı.

2007’de, seçilmiş hükûmete karşı verilen “e-muhtıra”, toplumun tepkisini sandığa yansıtmasına sebep oldu. Mağdur edildiğini düşündüğü iktidara  %47 oy vererek, demokratik tepkisini ortaya koydu.

Sonuç olarak, 15 Temmuz 2016 gecesi meydana gelen hain başarısız darbe girişimi, kahraman Türk milletinin, ordu içinde darbecilerle savaşan kahraman Türk askerinin ve kahraman emniyet güçlerinin direnişi sonrasında boşa çıkarılmıştır. Bu darbe girişiminin özellikle sivil bir tepki ve direnişle bastırılması ayrı bir öneme sahiptir. Halkın darbecilere karşı gösterdiği destansı direniş gerçekten takdire şayandır.

Tarihte millî ve manevi değerlerinden, kimlik, kültür ve medeniyetinden kopmuş milletlerin sadece devletlerini değil, kendi varlıklarını da kaybettiklerini bilmekteyiz. Dünya tarihinde çok az millete nasip olan büyük devletler kurma, büyük medeniyetler inşa etme irade ve mahareti bizim milletimize nasiptir.

Bir demokrasi kültürünün bir ülkede, bir toplumda oturabilmesi çok uzun bir süreç gerektirmektedir. Bu anlamda darbeyi ve demokrasiyi anlamak, demokrasiyi daha fazla içselleştirmek, yaşamak, kendi düşüncesinden olmayan, farklı düşünceden olan insanların da, eğer çoğunlukta ise iktidarda bulunabilmelerini hazmedebilmek olgunluğuna erişmek gerekmektedir. Bu düşünce, insan olmanın da bir gereğidir ve çok kıymetli bir erdemdir.

Sevgiyle kalın…

Türkiye’de bilim nasıl yükselir?

Son haftalarda yazdıklarımı gözden geçirdim. Sonra da bir okurumun bana şöyle seslendiğini düşündüm: Eee, yeter artık anladık. Emeklilikten başladın, fırsatçı uygulamalar ve onlara karşı kullanılan zararlı ilaçlar dedin; bizimki millî değil, koloni bilimi dedin. Dedin, dedin, dedin… Bir türlü ne yapmamız gerektiğini demiyorsun. Söyleyecek misin, söylemeyecek misin?

Peki söyleyeyim. 

Tek başına bilimi yükseltemezsiniz. Önce üretimde yüksek katma değerli, ileri teknoloji içerikli ürünlere yönelmeniz gerek. Verimliliği arttırmalısınız ki bu da inovasyonla olur. İnovasyon sadece ürün tasarımında yapılmaz. Üretim süreçlerinde, pazarlama süreçlerinde de inovasyon yapılır. Ülkede bilimin, teknolojinin gelişmesi için de ülkenin refahı için de yenilik gerekir. 

İşte, üretimi bu yöne teşvik ettiğinizde sanayiniz bilime ihtiyaç duyacaktır. Araştırma ve keşif talep edecektir. Bu talep de birçok birinci sınıf teknik ve bilim insanının toplandığı, birlikte çalıştığı, fikirlerin ve buluşların birbirini tohumladığı mükemmeliyet merkezleri gerektirecektir. Yenilikçi sanayiler ve mükemmeliyet merkezleri. Dünyada bunların öbekleştiği görülüyor. Milletlerin Rekabet Avantajı kitabının yazarı Michael Porter, bunlara “clusters- öbekler” diyor. Porter’in verdiği örneklerden hatırımda kalanlar: ABD’nin doğusunda, New England’daki MIT, Harvard, Yale ve aynı eyaletlerdeki büyük sanayi; Kaliforniya’da Silikon Vadisi ve hemen yanındaki Stanford, Berkeley.  

Bilim ve üretim öbekleri

Sonra şunu iyice anlamalıyız: Din, güzel ahlâk için inmiştir. Enflasyonu önlemek için değil. Çip imalatında inovasyon yapmak için de değil. Bu sonuncular, bilimin ve teknolojinin işidir. Dinle çip üretmek, fizikle dine kaynak yapmaya çalışmak, otomobili denize sürmek, sandalla pistte yarışa katılmak gibidir. Batırırsınız. Otomobili de ülkeyi de. 

Bir başka zihniyet değişikliği, dünyada her şeyi bilmediğimizi kabul etmektir. Bilinmeyenler bilinenlerden fazladır ve o bilinmeyenlerin üzerindeki örtüyü ilk kaldıranlar refahı da yakalar. Bilimin geliştiği ülkelerdeki buluşları gayet tabii öğreneceğiz. Fakat o buluşları onlar zaten kullanıyor. Rekabetçi üretim teçhizatlarına onları zaten ekliyor. Sizin bir adım daha öne geçebilmeniz için onların henüz bulmadıklarını keşfetmeniz lazım. Herkesin yaptığını yaparak zengin olamazsınız. 

Yapılması gerekenler şunlar: Yüksek teknolojiye, verimi arttırmaya velhasıl inovasyona, yani yeniliğe dayanan üretimin teşviki… İnovatif teşebbüslerin ve onların ihtiyaç duyacağı araştırma merkezlerinin öbekleşerek kurulması… 

Bütün dünyada üniversiteler endüstrinin talebiyle oluştu. Endüstri devriminden önce kabiliyetler üniversiteye değil, din okullarına gidiyordu. Temel bilimlerin yükselişinde birden fazla sürücü güç vardır ama teknolojinin talebi, bunlardan en önemlisidir. 

Bilim mi teknolojiden teknoloji mi…

Bilim teknolojiyi doğurur, diye bir düşünce vardır. Bu belki bugün doğrudur. Çünkü şimdi teknoloji, yalnız tekniğin değil bilinenin de sınırlarını zorluyor ve bir daha, bir daha adım atabilmek için bilimin sınırlarının aşılmasını istiyor. Bazen bilim öyle sonuçlar doğuruyor ki teknoloji, “Bu mutlaka bir işe yarar ama acaba hangi işe?” diye soruyor. Lazer ilk icat edildiğinde ve icat edenler Nobel aldıklarında lazer için, “Problemini bekleyen çözüm.” deniyordu. 

Tarihte, bilim teknolojiyi doğurmamış. Bugün öyle oluyor. Tarihte, teknoloji bilime yön vermiş. Termodinamik ve buhar makinesinin çalışmasının teorisini yapan termodinamik, daha doğrusu Carnot döngüsü, 1820 ve 1840 yıllarında anlaşılıyor.  Thomas Newcomen (1712) ve James Watt’ın (1776) ilk buhar makinesi bundan epey eski. Newcomen ile Carnot’un keşifleri arasında neredeyse bir asır var. 

Bugüne dönelim. “Bilim mi teknolojiyi, teknoloji mi bilimi doğurur? Bugün bu, tam bir “tavuk-yumurta” mekanizmasıdır. Hem teknoloji bilimi hem de bilim teknolojiyi doğuruyor. Bu alışveriş, aynı zamanda üniversiteleri ve dünya çapında bilim adamlarını da doğuruyor. 

Umudumuzu geri verin

Bunlara da ihtiyacınız olmayabilir. Mesela ülkede yerden petrol fışkırmaktadır ve zaten yeteri kadar zenginsinizdir.

Veya ülkenizdeki kazanç ortamı öyledir ki para yenilikle, teknolojiyle değil, iktidara yakın olmakla kazanılır. İktidara yakınsanız işler sizin tekelinize verilir. Böyle ülkelerde genellikle bir tekel şirket  yani monopoli değil, birkaç el, birkaç şirket yani oligopoli görülüyor. İşte o birkaç kişiye de oligark deniyor. Hani krala monarş denir ya. Onun gibi. Belki Türkçede oligarş demeliydik… 

Ne petrol ne oligark. Türkiye girişimci çocuklarının yepyeni fikirleriyle, bilim ve teknoloji insanlarının çözdüğü problemler ve keşifleriyle, siyasilerin  bu kıymetler için toprağı verimli hâle getirmesiyle yükselecektir. 

Ne olur bize ümidimizi geri verin! Çocuklarımız, torunlarımız için yine umutlanmak istiyoruz. 

Fikir Damlaları  (9)

     -İnsan bir ama, yaptıkları sayısız. Her yaptığı onu gösteriyor.

     – Yaratılanlar sayısız ama, her yaratılan Yaratanı gösteriyor.

     -Güneş bir ama, tecellileri sayısız.

     -Ağaç bir ama, yemişleri sayısız. Hepsi ağacı gösteriyor.

     -”Samanyolu bir beyin hücresinin aynıdır.”

     -Güneş’in akis ve yansımaları Güneş’ten ama, hiçbiri Güneş değil.

     -Hepimiz ve her şey Allah’tan ama, hiçbirimiz ve hiçbir şey Allah değil.

     -Her şey O’ndan, fakat O değil.

     -Kitap, aklın ilâcıdır. (Mevlânâ)

     -İnsan, etrafındaki ölümleri görür, lâkin ölüm;

      Kendisine hiç uğramıyacakmış gibi, rahat hisseder kendini!

      İşte bu his, insanın kendisini dünyada,

      Daimî görme ve sanma duygu ve yanılgısıdır. 

      Yoksa hayattan hiç lezzet ve tad alamıyacaktı.

     -İnsan, Kâinat ve Allah üçlüsünde yoğunlaşmak gerek.

      Çünkü Allah, kâinatı insan için, insanı ise kendisi için yaratmıştır.

     -Her bitkiye, her mâşuka bir böcek / bir âşık yaratıyor Allah.

      Mide için arz sofrasını seren Allah; cemale / güzelliğe hayran ve meftûn olan göz midesi için de,

      Tabiat tablosunu gözler önüne sermiştir.

     -”Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.” hükmü her yerde ve her şeyde geçerli be kardeş!

     -Bir mânâyı çeşitli kelimelerle ifade edebiliriz.

      Demek ki, kelimeler; mânâların giydiği ve giydirildiği libaslar hükmündedir.

      Libas değişmekle mânâ değişmez.

      Fakat her libas, giyene yakışmadığı gibi, her mânâ da, her kelimeden memnun olmaz.

      Kimi tam uyar, kimi de ya kısa ya uzun ya dar veya bol gelebilir.

      Bu bakımdan, tercümeler mânâya tam libas olamıyor, mânâ ve anlamı liyakatle taşıyamıyor.

     -Âyet, “Deveye bakın!” diyor. Zira, bazı toplulukların her şeyleri deveden karşılanıyor.

      Etini yemeleri, üstüne binmeleri, tüyü, derisi ve hattâ kemikleri.

      Keza yıldızlara da bakmamız isteniyor. Çünkü bakıyoruz ama görmüyoruz!   

      Basarımız / gözümüz görüyor, ya basiretimiz / mânâ ve kalp gözümüz?

      Güneş doğuyor, sanki çok basit bir olay.

      Oysa arkasında nasıl bir kuvvet, basiret, irade var hiç düşünmüyoruz.

     -Vicdan hadsen / vicdanen hakikati sezdirir.

       İnsan vicdanen yaratılışına konan müspet potansiyel ile doğruyu bilir.

       Güzellikten anlar, çirkinliği tanır.

       Çünkü vicdan; hakkı ve doğruya işaret eden, içimizdeki İlâhî uyarıcıdır.

      -”Öfke, câhilin sopasıdır.”

      -İnsan fıtraten (yaratılışı itibariyle) mükerrem (şerefli, saygıdeğer) olduğundan, hakkı arıyor.

       Bazen bâtıl (doğru ve hak olmayan, boş ve yanlış şeyler) eline gelir;

       Hak zannederek koynunda saklar.

       Hakikati kazarken, ihtiyârsız (istemeden),

       Dalâlet (yanlış ve doğru olmayan bakış ve anlayışlar) başına düşer;

       Hakikat (gerçek) zannederek kafasına giydiriyor. (Muhakemat)

     -Bâtıl (doğru ve hak olmayan) şeyleri iyice tasvir (geniş şekilde etraflıca ortaya koyuş),

      Safî zihinleri idlâl (yanlışa düşürmek)dir. (İşârât)

      Hıristiyanlığın malı olmayan mehasini medeniyeti (medeniyetin güzelliklerini) ona mal etmek

      Ve İslâmiyet’in düşmanı olan tedenniyi (gerilemeyi) ona dost göstermek,

      Feleğin (talih, baht ve kaderin) ters dönmesine delildir. (Sünuhat)

Bilim Neden burada değil?

0

Bu soru, pazar  günkü yazımın konusuydu. Cevabını vermedim ama burası ile orasının farklarından bir kısmını sıraladım. Özetle, burada üniversite, üniversite gibi değil, arkadaşlarımızın tayin edilip unvan ve maaş alacakları bir devlet dairesi gibi yönetiliyordu. Öyle yönetiliyordu çünkü öyle olduğu düşünülüyordu.

Bir rektörün bir lise müdüründen ne farkı var ki? O da öğretiyor öteki de. İtiraz edelim, “İyi de bir üniversiteden yenilik, keşif, araştırma beklemiyor muyuz?”. “Hadi canım sen de…” diyenler çıkacaktır. Ne yeniliği! Ne keşfi!  İndekslenen dergilerde yayın istemiyor muyuz? Yapsın yayınını, alsın unvanını. Bilimi ölçecek başka bir kriter yoksa… Daha önemlisi, kriter değil de kurum olmayınca. Kurumları kurum yapacak gelenek olmayınca! Ne olur? Üçüncü sınıf ticari “bilim dergileri” doğar. Bunlar bir şekilde hakemli olmayı ve indekse girmeyi başarır ve yazarlardan, üniversitelerden aldıkları yayın paralarıyla gül gibi geçinip giderler. Bu dergiler, Türkiye’de var; galiba Hindistan’da da varmış.  En çok yayın yapanlar da Türk “bilim adamları” imiş. Neyse ki son zamanlarda YÖK’ün getirdiği bazı kurallarla bu hileler önlendi. Artık dergilerin “etki faktörü”ne de bakılıyor. 

Keşif yoksa bilim de yoktur!

Yıllar önce, bir okulun doktora yönetmeliğini hazırlarken bütün doktora yönetmeliklerinde standart olan, “yeni bir bilgi bulmak, bilime bir katkı sağlamak” gibisinden ibareye bir arkadaşımızın, “Arkadaşlar, objektif olalım. Hangimiz yeni bir bilgi bulmuşuz ki!” diye itirazını ve benim de “Kendi adına konuş!” çıkışımı hatırlıyorum. Yıllar geçti. Ben pek haklı değildim galiba… Bizim üniversitelerimizde bilim, belli unvanları almak için içinden atlanacak sirk halkalarıdır. Belki bir elin parmakları kadar sayıda üniversitemiz hariç. Onlar da bugüne kadar yeri yerinden oynatan keşiflere imza atmadı. 

Evet, “keşiflere”. Çünkü bilim keşiftir ve keşif yoksa bilim yoktur. 

Hâl böyle iken, bilim adamının 67 yaşında emekliliği gibi, fizikçinin biyoloji, kimyacının fizik veya bilim felsefesi yapamaması gibi abuk yasaklar görüyoruz. Hatırlayın, Boğaziçi’nde en çok hücum edilen konu, emekli hocaların çalıştırılmaya devam ettirilmesiydi. 

Ne yazık ki mevcut şartlarda bu kurallar ve yasaklar da bütün bütün gereksiz değilmiş. Yeni bir bölüm, bir fakülte açmak için belli sayıda unvanlı öğretim üyesi gerekir. Bazı üniversiteler (?) de kolayını bulmuş, edebiyat profesörünü ziraat fakültesinde; tıp profesörünü meteoroloji bölümünde gösterivermişler. Eh ne yapsın YÖK? Bunlara dur demiş. Sonuçta ne bu yasaklarla ne de o abuk tayinlerle bilim olur. 

Koloni bilimi

Vıdı vıdı vıdı diye tenkit edip, “Peki ne yapmalı?” sorusuna cevap vermemek olmaz. Tabii en önce hepimizin üniversitenin, araştırmanın, bilimin ne olduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Bilimin yeni bilgi üretmek, yeni bilgi keşfetmek olduğunu, üniversitenin de bu üretimin yapıldığı yer olduğunu içimize sindirmemiz. Peki, niye içimize sindiremiyoruz? Çünkü biz, çünkü Türkiye, George Basalla’nın koloni bilimi dediği aşamadayız. Bunu geçen yıl yazmışım.  Basalla’nın çalışmasına buradan ulaşabilirsiniz.

Önce, “Bilim niçin burada yapılamıyor?” diye sorduk. Sebep diye bazı tuhaf uygulamaları, yasakları gösterdik. Sonra da bir not koyduk: Yasaklar ve uygulamalar bütün bütün haksız değil. Bilimin, üniversitenin etrafından dolaşacak açıkgözlülere karşı önlem. Fakat yan ürün olarak bu yasaklar bilimi ve üniversiteyi de yok ediyor. Hastayı öldüren ilaç gibi. Yine gördük ki yasaklar ve tenkit ettiğimiz uygulamalar kalksa da biz bilime ulaşamıyoruz. Hatta belki o zaman daha beter olacak. Hastalık var ve öldürücü. Fakat ilaç da hastayı öldürüyor, hiç olmazsa yataktan kaldırmıyor. 

O hâlde tekrar niçin diye sormalıyız? Onun cevabı Basalla’nın teorisinde. Çünkü Türkiye henüz millî bilim aşamasına ulaşamamış. Koloni bilimi aşamasında. 

Bizim bilime ihtiyacımız yok

Şimdi üçüncü soru: Peki Türkiye niçin koloni bilimi aşamasında da millî bilim aşamasında değil? Cevap: Çünkü bizim yeni keşfe, yeni bilgiye pek bir talebimiz yok. Siz bir şirketin, bir üniversiteye gidip “Bizim şu problemin çözümüne ihtiyacımız var; şu konunun aydınlatılması gerekiyor, alın size şu kadar milyon, bizim için çözün!” diye bir talepte bulunduğunu hiç gördünüz, duydunuz mu? Şirketi bırakın, devlet kurumlarından böyle bir talep geldiğini duydunuz mu? Ben bilmiyorum. Varsa pek enderdir. Bilim insanlarının proje hazırlayıp fon talep etmeleri ve almaları var. Fakat bunlar talep çekişli değil, arz itişli projeler.  

Sonuç şu: Bizim, üniversitelerden, araştırma kurumlarından çözülmesini talep ettiğimiz problemlerimiz yok. Onlar da bilimin geliştiği ülkelerden problem ithal edip onları çözmeye, sonuçta da yayın yapmaya çalışıyor. Girdi: İthal problem. Çıktı: İhraç edilen yayın. Bunlar iyileri. Kötüleri, indekse girip para almak için işletilen dergilerde yayımlanır. 

15 Temmuz 2016’nın Anlamı

0

15 Temmuz 2016 kalkışmasını, dost ve müttefik kazığını; Türk Milletinin bir bütün olarak def ettiği, çöpe attığı şerefli bir tarihin adı olarak değerlendirmeliyiz.

            Bu sözde dost ve müttefik işgal ve darbe hareketine alet olarak kullanılanların bir kısmı hak ettikleri cezayı görmüşler; bazıları ise hala ya görevde, ya da etkin bir mevkidedir.

            Bu şerefli hareket Türk Milletinin bir kalabalık veya sürü olmadığının sosyolojik ispatıdır. Milletleşmenin de açık ve net sonucudur. Türk milletine mensup olma şuuru bir kere daha ayağa kalkmış ve Cumhurbaşkanı’nın da üstün iradesiyle Türk milletinin gerçek iradesini geçerli kılmıştır.

            Tarih boyu Türk’ün verdiği şehitler yüce Tük Milletinin kalbinde yaşayan ölülerdir. Onlara ölü de dememek lazımdır. Bu kalkış, işgal ve darbe teşebbüsünü dönemin iktidarınca planlanmış bir siyasi oyun gibi gösterenler ayıbın ayıbını işlemişler, gülünç duruma düşmüşlerdir. Türk Milletinin yeni bir zaferi olarak gerçekleşen bu şanlı direniş Türk Milletine aittir. Bu gerçeği ifadeden neden uzaklaşıp çekiniriz bilemiyorum. Çekinenlere düşen görev haksız yere işgal ettikleri koltukları biran önce terktir. Türk Milleti nezhep-i gayri sahih bir kalabalık değildir. “Bu millet” saçmalamalarını terk edelim, “Türk Milleti” diyelim. Ayıp oluyor; bazıları utanmasa da bizler onların yerine utanıyoruz. Aziz şehitlerimizi, Türk’ün yılmaz evlatlarını rahmet ve saygıyla anıyoruz. Nur içinde yatsınlar.

Prof. Dr. MUSTAFA ARGUNŞAH ile Türkçe hakkında konuştuk

‘Bir ülkenin iki bayrağı olamayacağı gibi, iki resmî dili de olamaz!’

GİRİŞ:   Toplumda lider olmuş insanlara bir bakınız: Onlar; kelime hazinesi zengin, düzgün ve güzel konuşan kişilerdir. İnsanın düşünme derinliği ve düşüncelerini karşısındakine anlatabilme yeteneği, kelime hazinesi ile genişler. Kelimeler yalnızca isteklerimizi ileten araçlar değil, aynı zamanda duygularımızı-düşüncelerimizi geniş ufuklara ulaştıran kanatlarımızdır.  Kullanmadığımız her kelime, güzel Türkçemizden atılmış, kaybedilmiş hazinelerimizdir. ‘Allahaısmarladık’, ‘hoşça kal’,  veya ‘güle-güle’ ve benzeri güzel, kulağa hoş gelen, insanın içini ısıtan kelime ve deyimler yerine; ‘bay-bay’ ve hattâ onu da uzun bularak ‘bay’ demekle,  ne çok kelimeyi ve deyimi sözlükten attığımızı, Türkçemizi fakirleştirdiğimizi ve aynı zamanda yabancılaştırdığımızı bilmeliyiz. Bu kötülüğün, bu dil cinâyetinin sorumluluğunu üstlenmemeliyiz. Olabildiğince hürriyet ve ulaşılabildiğince zenginlik isteyenlerin, kelimeleri lügatlere hapsedip kilit altına almaları, kelime hazinemizi fakirleştirmeleri anlaşılması güç bir çelişkidir.   Sevindiricidir: Ülkemizde okuma yazma bilenlerin oranı yükselmiştir. Üzücüdür: Okuyanlarımızın sayısında azalma var. Konuşmayı tercih eden ve seven bir millet olduğumuz söylenir. Bu konuda da üzülmeyi gerektiren olumsuzluklar yaşıyoruz: Çok ve fakat az kelime ile ve de yanlış kullanılan, söylenen kelimelerle konuşuyoruz.   Dilimizin zenginliğini; yalnızca yazılı eserlere,  hikâye, şiir ve roman gibi edebî metinlere hapsederek koruyamayız. Günlük konuşmalarımıza aktarmalıyız. Olabildiğince çok kelime ile güzel ve doğru konuşarak… Argodan, yabancı ve uydurma kelimelerden arındırılmış temiz ve yaşayan bir Türkçe ile konuşmanın zor olmadığını, üstelik çok da zevkli ve üstünlük kazandıran bir özellik olduğunu bilirsek ve bildiklerimizi uygularsak; hayatımız ve çevremizdeki insanlarla ilişkilerimiz daha da güzelleşecektir.    OĞUZ ÇETİNOĞLU  

Oğuz Çetinoğlu: Türkçemize musallat edilen kaidesizlikler, karmaşalar önlenemez ise, meydana çıkacak olumsuzluklar hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Mustafa Argunşah:Türkçe konusunda karamsar değilim. Bugün ilköğretim okullarına kadar Türkçe kulüpleri, Türkçe toplulukları yayılmış durumda. Bir taraftan dili hor kullanan diğer taraftan gittikçe hassaslaşan bir gençlikle karşı karşıyayız. Konuya başka bir açıdan daha bakmalıyız. Türkçe çok köklü ve zengin bir dil. Bin beş yüz yıldır yazı dili olarak kullanılıyor. Bazı karanlık dönemler de yaşadı. Mesela 17-18. yüzyıllarda bazı şâirlerimiz, yazarlarımız oluşturdukları metinlerde ancak %35-40 Türkçe kökenli kelimeye yer veriyorlardı. Arapça ve Farsça kelimeler hattâ yapılar dilimizi sarmıştı. O badireleri atlattı Türkçemiz. Bugün, bütün olumsuzluklarına rağmen geçmiş yüzyıllardan daha iyi durumda. Bana sorarsanız, bin beş yüz yıllık yazı dilimiz târihte hiç bugünkü kadar parlak bir dönem yaşamamıştı. Şaşırmayınız, bunu bilim insanı unvanımla söylüyorum. Türkçe için karamsar olmaya gerek yok. Dilimiz olumsuzluklarla birlikte gelişiyor, zenginleşiyor. Dikkat edin, yazı diliyle konuşma dilimiz birbirine yaklaşıyor. Bunda tenkit ettiğimiz radyoların, televizyonların, gazetelerin büyük katkısı var. Milyonlarca çocuğumuz, gencimiz ana dilleriyle eğitim-öğretim yapıyorlar. Eskiden yazı yazmamaktan şikâyet ederdik, şimdi insanlarımız her gün birkaç saatini bilgisayar başında geçiriyor. Ben geçmiştekinden daha çok yazıyorum. Kalem kullanmayı unuttuk neredeyse. Bir dil yazıldıkça işlenir, güçlenir ve yaygınlaşır. Meseleye bir de bu açıdan bakmak gerekir.

Türkçe konusunda karamsar olmamalıyız. Bugün dünyânın en çok konuşulan, en yaygın birkaç dilinden birine sâhibiz. Türk lehçeleri arasında yakınlaşma var, kelime alışverişi var. Ortak bir dil yaratılmasını isteyen, Türk dünyâsını ortak bir alfâbede buluşturmak isteyen aydınlar, bilim insanları var. Bütün dünyâda Türkçeye bir ilgi var, Japonya’dan Kanada’ya kadar birçok ülkede insanlar Osmanlıyı merak ediyor, Türk’ü ve Türkiye’yi merak ediyor. Yurt dışında birçok merkezler açılıyor, buralarda binlerce insan Türkçe öğreniyor. Bunları da bilirsek moralimizi düzeltmiş oluruz. Yalnız sorunlara bakarak, yanlış kullanımları büyüterek moralimizi bozmayalım. Bugün moralimizi en yüksek tutmamız gereken varlığımız dilimizdir. Bugün komşu ülkelerde insanlar bizim televizyonları izleyerek Türkçe öğreniyorlar. Dilimizi öğrenenler Türk dostu, Türkiye dostu oluyor. Bunları da göz önünde bulundurmalıyız. Şunu unutmayalım. Türkçe bin yıl sonra da dünyânın en büyük yazı dillerinden birisi olarak kullanılıyor olacak. Bu seviyedeki bir dilin ölmesini düşünmek ilmî bir yaklaşım olmaz.

Çetinoğlu: Fransızların ‘aksansirkonfleks’ dedikleri, bizde ise ‘şapka’ olarak anılan (^) işâreti; coğrafya ile ilgili bir kelime olan ‘kar’ı ticaretle ilgili ‘kâr’ kelimesinden ayırt etmek için genelde inceltme maksadıyla veya babanın kız kardeşi için kullanılan hala ile, daha, henüz mânâsındaki hâlâ kelimesini ayırt etmek için uzatma işâreti olarak kullanılıyor.

‘İnsan öldüren’ ‘câni’ anlamındaki ‘katil’ ile ‘insan öldürme olayı’ anlamındaki ‘katil’ kelimelerinin yazımında zorluklar var. Bu ve benzeri zorlukları aşabilmek için alfâbemizin yeniden düzenlenmesi düşünülebilir mi? 

Prof. Argunşah: Hayır. Alfâbenin yeniden düzenlenmesi mümkün değil. İnsanlar yazım kılavuzu kullanmayı alışkanlık hâline getirseler hiçbir mesele kalmaz aslında. Yukarıda verdiğiniz örneklerde haklısınız. Yazım kılavuzumuz bunları halletmiş durumda. Türkçede inceltme ve uzatma için aynı işâretin kullanılması bir şanssızlık doğrusu. Keşke Latin alfâbesine geçerken iki ayrı işâret kabul edilseymiş. Artık çok geç. Alfâbede değişiklik söz konusu olursa başka teklifler de gelir. Birileri de x, q, w gibi harflerin konulmasını teklif ederler. Zaman zaman basında gündeme getiriliyor.

Türk Dil Kurumunun Yazım Kılavuzu’nda halkın ‘şapka’ dediği düzeltme işâretinin nerelerde kullanılacağı açıkça belirtilmiştir. En çok karıştırılan kelimeler, yazılışları aynı fakat anlamları farklı kelimelerdir. Bu durumdaki kelimelerden birisi Türkçe diğeri Arapça veya Farsça kökenli olabiliyer. İstisnaları da var tabii. Arapça veya Farsça kelimede uzun ünlülerin üzerine uzatma veya inceltme işâreti konuluyor. Bu iki dildeki kelimelerde inceltme işâreti konulan kelimeler aynı zamanda uzun ünlü taşıyorlar. ‘Kar’ kelimesi Türkçe, ‘kâr’ kelimesi Farsça kökenli. ‘Kâr’ kelimesindeki işâretli harf hem uzun hem de ince. Bu yüzden harf hem ince hem de uzunsa bir karışma olmuyor. Karışmanın olduğu örnek kelime ‘katil’ ve ‘kâtil’dir. İkinci kelimeye dikkat edin. ‘İnsanı öldüren, câni’ anlamındaki kelimede /a/ harfinin üzerine uzatma işâreti koydum. Fakat a’nın üzerindeki bu işâret heceyi ince okutacak. Öyle olunca da farklı bir seslendirme ortaya çıkıyor. Oysa kelimenin ilk sesi kalın k, eski harflerle kaf. Bu tür durumlarda /a/ harfinin üzerine inceltme değil, uzatma işâreti gerekiyor, o da bizde yok. Türk Dil Kurumu bu kelimeye işâret koymayarak daha büyük bir yanlışlığı önlemeyi düşünmüş. Kelimenin uzun veya kısa ünlülü olduğunu metin bağlamında anlamamız ve ona göre seslendirmemiz gerekiyor.

İmla konusu alışkanlıkla ilgili bir durum. İlköğretimden itibaren çocuklarımıza doğru yazma ve doğru telaffuz etme alışkanlığı kazandırırsak mesele hallolur. Doğru telaffuz, çocuğun konuşmaya başladığı andan itibaren ailenin desteğiyle kazanılmaya başlanmalı, okulda özel eğitimle devam etmelidir.

Çetinoğlu: Nihat Sâmi Banarlı, Faruk Kadri Timurtaş gibi rahmet-i Rahman’a kavuşmuş mümtaz şahsiyetlerle, günümüzde Yavuz Bülent Bâkiler ve diğer Türkçe âşıkları yıllardır doğru Türkçe kullanılması için mücâdele ediyorlar.

Gelinen noktayı tatminkâr buluyor musunuz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

Prof. Argunşah: Saydığınız isimler çok saygın kişiler. Sayın Timurtaş fakültede hocamdı. Yaşayan Türkçe konusunda çok mücadele etti. Nihat Sami Banarlı da öyle, Türkçenin Sırları kitabı bugün üniversitelerde en çok okutulan kitaplardan birisi. Yavuz Bülent Bakiler ise hem yazdıkları hem de hitabetiyle okuyanları ve dinleyenleri büyülüyor. Türkçenin zenginliğini ve güzelliğini onu dinleyince daha iyi hissediyor ve anlıyorsunuz. ‘İşte Türkçe bu!’ dedirtiyor insana. Rahmetli Necmettin Hacıeminoğlu hocayı da eklemek lazım bunlara. Türkçenin Karanlık Günleri kitabı bir neslin Türkçe kılavuzu idi.

Gelinen noktayı tatminkâr buluyor muyum? Nasıl bulabilirim ki! Çok değerli bilim insanları, aydınlar, yazarlar Türkçenin yaşaması, doğru kullanılması ve yabancı unsurlardan arındırılması için mücâdele ettiler. Gayretleri mutlaka karşılığını bulmuştur. Fakat bugün hâlâ dilimizin çözümlenememiş problemleri var. Bunların bir bölümünü biraz önce saydım, çözüm yollarının bazılarını da belirttim.

Biraz da iyimser bir bakış açısıyla meseleye baksak, nasıl olur acaba? 1983 yılına kadar Türk Dil Kurumu dili öyle siyasallaştırmıştı ki, o günleri hatırlayınız. Bir insan iki cümle ettiğinde siz onun sağcı mı solcu mu olduğunu anlardınız. Bir taraf tamamen yeni kelimeler kullanırken diğer taraf eski kelimeleri tercih ediyordu. Bu Kurum’un Atatürk’ün de belirttiği gibi, bir dernek statüsünden ilmî bir kurum statüsüne geçirilmesiyle dil siyasî bir kavga konusu olmaktan çıktı. Dilde orta yol bulundu. Solcular, başta rahmetli Bülent Ecevit olmak üzere yaşayan Türkçeye döndüler. Sağcılar da eski kelimelerin bir bölümünü unuttu, yeni kelimeler kullanmaya başladı. Bugün toplum dil konusunda ikiye bölünmüşlük görüntüsünden epey uzakta. Bu bile sevindirici bir gelişme. Dil asla kavga konusu olmamalıdır. Toplum doğrular üzerinde anlaşmalıdır.

Toplumdaki her yaştan insanımızın daha çok okumasını sağlamalıyız. Bunun nasıl olacağını hep birlikte oturup düşünmeliyiz. Millî Eğitim Bakanlığı buna öncülük etmelidir. Bilindiği gibi, televizyon ve İnternet, okuma alışkanlığını öldürüyor. Dizi seyretme alışkanlığı insanları kitaptan uzaklaştırıyor. Gazetelerimizin tirajlarına dikkat edin, yıllardır belirgin bir artış görülmüyor. Kitap satışlarında biraz kıpırdanma var, ama tatmin edici değil. Televizyonlarda bazı sunucular Türkçeyi güzel kullanmıyorlar. TRT Türkçesi dediğimiz güzel Türkçe kayboldu. Bunlara karşı tedbir alınmalıdır.

Çocuklarımıza ve gençlerimize yazı yazma alışkanlığı kazandırmalıyız. Bir dil ne kadar çok yazılırsa o kadar çok işlenir ve gelişir.

Aslında öncelik öğretmenlerimizin yetiştirilmesinde. Günümüzde öğretmenler maalesef Türkçeyi güzel kullanamıyorlar. Üniversitelerimizde güzel konuşma dersleri yok. Olan yerlerde de dersi verecek uzman yok. Öğretmenlerimiz ciddi bir eğitimden geçirilmeli; dilimizin incelikleri, güzellikleri, doğru kullanımı bütün teferruatıyla öğretilmeli. Bu donanıma sâhip olan öğretmenler dili güzel kullanan nesiller yetiştirebilirler. Bugünkü öğretmen yetiştirme sistemiyle bu mümkün değildir.

Bunları daha da uzatmak mümkündür. Sanırım konu anlaşıldı.

Çetinoğlu: Türkçeyi doğru ve güzel kullanmanın, kullanana, topluma ve kültürümüze sağlayacağı faydalar nelerdir?

Prof. Argunşah: Dil kültürün taşıyıcısıdır. Dil bir milletin aynasıdır. Dil, aynı zamanda insanın da aynasıdır. Türkçeyi doğru ve güzel kullanan insanların toplumda gördükleri saygı her şeye değer. İnsanlar konuştukları dile dikkat etmelidir. Dile saygı hem kendimize hem karşımızdakine hem de milletimize saygıdır. Bizim çok güzel hitaplarımız var; atasözlerimiz, deyimlerimiz var. Dilimizi, konuşmamızı bunlarla süsleyebilirsek kendimizi daha iyi ifade etmiş oluruz. Kendini iyi ifade edebilen insanlar her yerde, her zaman başarılı, dikkat çeken, tercih edilen, sözü dinlenilen kişi olurlar. Başarının anahtarı dilimizi doğru ve güzel kullanmaktadır. Dilini güzel kullanan yazar ve şâirlerin yazdıkları bugünden geleceğe ışık tutar, yolumuzu aydınlatır. Dilimizi, kültürümüzü, medeniyetimizi geleceğe taşır. Dikkat edin, bugün en çok hangi yazarları okuyoruz? Dilini doğru ve güzel kullananları… Dilini güzel kullananlar çağları aşarak günümüze ses verdiler, geçmişi günümüze taşıdılar, Yunus Emre gibi, Karacaoğlan gibi, Mehmet Âkif Ersoy gibi, Yahya Kemal Beyatlı gibi. Bugünkü iyi şâirler ve yazarlar da gelecek yüzyıllarda günümüzü yaşatacaklar.

Çetinoğlu: 1881-1950 yılları arasında yaşayan Kürt entelektüeli Dr. Şükrü Mehmet Sekban, ‘Bir dilin, bir milleti teşkil etmeye yeteceğini sananlar vardı.’ diyor. Kendisi de vaktiyle öyle sandığı için Kürtçe diye bir dil oluşturmak ve bu dili beynelmilel bir dil olarak kabul ettirmek için çok çalışmıştı.

Nedendir bilinmez, sonra iddiasından vazgeçti. Buradan hareketle; ‘Dil mi milleti oluşturur, yoksa millet mi kendisine bir dil oluşturur?’ Şeklindeki soruyu nasıl cevaplandırmak gerekir?

Prof. Argunşah: Meseleye biraz geniş açıdan bakmak gerekir. Bugün dünyâda konuşulan dillerin sayısı binlerle ifade ediliyor. Rakamlar değişmekle birlikte altı binin üzerinde dil var. Birleşmiş Milletlere kayıtlı ülke sayısı ise 193. Demek ki her ülkede birden fazla dil konuşuluyor. Bu çok normal… Dili olan her millet bağımsız devlet kuracak, diye bir şey yoktur.

Her milletin bir dili olmayabilir. Bir millet, kendi dilini kaybetmiş, içinde yaşadığı hâkim milletin dilini almış da olabilir. Dilini kaybettiği için yok  olan milletler olduğu gibi hâlâ millî kimliğini korumayı başaran milletler de bulunabilir. Dünyâda hepsinin örneği var. Yani sorunun bir tek cevabı yok. Dil milleti oluşturur mu? Evet, oluşturur. Kimliğini kaybedip dilini yaşatabilen milletler yeniden bu dilin etrafında toplanarak yeni bir millet oluşumunu gerçekleştirebilirler. Kendisine sonradan dil oluşturmuş millet var mıdır? Belki kaybetmiş olduğu, unuttuğu dilini yeniden canlandıran ve yazı dili, kültür dili hâline getiren milletten bahsedebiliriz. İsrail ve İbranice bunun bir örneğidir.

Kürtçeye gelince… Meseleye iki türlü yaklaşabiliriz. Bunlardan birincisi hissî, ikincisi gözlemlere ve verilere dayalı… Türk toplumunda yaşadığımız problemlere millî hassasiyeti dolayısıyla hissî yaklaşanlar var. Bazen gerçeklerle hislerimiz yahut olmasını istediklerimiz örtüşmeyebiliyor. Kürt ve Kürtçe konusu da öyle. 21. yüzyıl bambaşka bir yüzyıl. Millî kimlikler, ana diller yeniden gündeme taşınıyor. Dünyâ yeniden şekilleniyor. Sovyetler Birliği dağıldı, Yugoslavya dağıldı, Çekoslovakya ayrıldı, en son Sudan ikiye bölündü. Bölünme kaygısı yaşayan başka ülkeler de var. Irak örneğine dikkat edin. Bölünmeyi destekleyen, besleyen dış güçleri de inkâr etmemeli tabii. Bölünmenin sebebi her zaman ayrı millet olmak değildir. Bazen farklı sebepler de ülkeleri bölebiliyor. Kore ve Sudan’ın bölünmesi tamamen farklı sebebe dayalı.

Çetinoğlu: ‘Ana dili’ kavramının târifini yapar mısınız?

Prof. Argunşah: ‘Ana dili’ kavramı ilk bakışta annenin dili gibi anlaşılsa da aslında öyle değil. Bu konularda uzman bilim insanı Prof. Dr. Ahmet Buran bu konuyu şöyle açıklar: ‘Ana dili, insanın doğup büyüdüğü çevrede edindiği ilk dil yahut kendini en iyi ifade ettiği dildir.’ Buran, ana dili ile etnik dil veya etnik kökenin karıştırılmaması gerektiğini önemle vurgular. Bir insanın etnik kökeni başka, ana dili başka olabilir. Türkiye’de yaşayan Gürcüleri örnek veren Buran, onların önemli bir bölümünün ana dillerinin Türkçe olduğunu söyler.

Çetinoğlu: Ülkemizde ‘iki ayrı resmî dil’ bulunmasının sonuçlarını tahlil eder misiniz?

Prof. Argunşah: İki ayrı resmî dil mi? Allah korusun. İki ayrı resmî dil diye bir şey olmaz. Bir ülkede iki resmî dil olmaz, bir ülkenin iki bayrağının olmayacağı gibi. İkinci resmî dil yeni bir devletin dili olur ancak. Türkiye’de bunu isteyenlerin amacı çok açık. İkinci resmî dilin olmayacağını onlar da biliyorlar. Dillerinin altındaki bakla, bağımsız bir devlet talebidir. Açık söyleyeyim: Türkiye’de Kürtçenin eğitim dili olmasını isteyenlerin amacı bellidir. Bir ülkede bir eğitim dili olur. Bazı okullarımızda İngilizce öğretim yapılmasını da tehlikeli görüyoruz. Bu garabete bir an önce son verilmelidir. Türkiye’de eğitim dili tartışmasız Türkçedir. Bunun tartışılması bile abesle iştigaldir. Kürtçenin öğretim dili olması ülkenin bölünmesinin resmen kabulüdür. Bunu şiddetle reddediyorum.

Son on yıl içerisinde Kürtçenin önü epey açıldı. Şu anda birkaç üniversitede seçmeli ders olarak okutuluyor. Bu, gittikçe de yaygınlaşacak gibi görünüyor. İçinde bulunduğumuz şartlar, insan hakları, demokrasi ile gidebileceğimiz son nokta bu olmalıdır. İnsanların kendi dillerini öğrenmeleri insan hakkıdır, kabul. İsteyenler dillerini serbestçe öğrensinler, hattâ gerekirse devlet bu konuda yardımcı da olsun. Ama Türkiye Cumhuriyeti okullarında hayat bilgisi, matematik, müzik, fizik, kimya vb. derslerin Kürtçe olmasını düşünmek bile istemiyorum. Bu ülkenin tekliğinin, bütünlüğünün sonu demektir. Bize bunu demokrasi, insan hakları gibi kulağa hoş gelen sözlerle yutturmaya çalışıyorlar. Bu oyuna gelmeyelim. Biz Türkiye’de 85 milyon hep birlikte barış içerisinde yaşamak istiyoruz. Ay yıldızlı bayrağımızın gölgesi hepimize yeter.

Çetinoğlu: Hocam, verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.

Prof. Argunşah: Düşüncelerimi paylaşma fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.

PROF. DR. MUSTAFA PROF. ARGUNŞAH 1961’de Tokat’ta doğan Prof. Dr. Mustafa Argunşah ilk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamladı. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. 1982-1983 döneminde okulunu bitirdi. Aynı yıl Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisansa başladı. Aralık 1983’te Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinin açmış olduğu Türk Dili araştırma görevliliği imtihanını kazandı ve Ocak 1984’te bu fakültede göreve başladı. Marmara Üniversitesi’nde, merhum Prof. Dr. Mehmet Akalın’ın danışmanlığında 1986 yılında ‘Şükrî-i Bitlisî, Selimnâmesi ve Eserdeki Doğu Türkçesi Unsurları’ isimli yüksek lisans ve Muhammed b. Mahmud Şirvanî, Tuhfe-i Murâdî, (İnceleme-Metin-Dizin) isimli doktora tezini 1989 yılında tamamladı.   15 Aralık 1988’de Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne öğretim görevlisi olarak tâyin edildi. Doktorasını tamamladıktan sonra aynı bölümün Türk Dili Anabilim Dalında 1989 yardımcı doçent oldu. 20 Ekim 1995’te bilim imtihanını vererek doçent unvanını aldı. 23 Mart 2001 târihinde ise aynı bölümde profesörlük kadrosuna tâyin edildi.   15 Eylül 1998-31 Temmuz 2000 târihleri arasında yaklaşık iki yıl KKTC’de Doğu Akdeniz Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Erciyes Üniversitesindeki Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı görevine devam etmektedir. Basılı kitaplarının yanında ilmî dergilerde çok sayıda makale, bildiri ve tenkit-tanıtma yazıları da bulunan Prof. Dr. Mustafa Argunşah’ın yayınlanmış eserleri:   Telif kitaplar: Gagauz Türkleri, Dil-Târih-Folklor ve Halk Edebiyatı: (Harun Güngör ile birlikte) Ankara, 1991. Dünden Bugüne Gagauzlar: (Harun Güngör ile birlikte) Ankara, 1993. Şükrî-i Bitlisî, Selim-nâme: Kayseri, 1997. Gagauzlar: (Harun Güngör ile birlikte) İstanbul, 1998. Muhammed bin Mahmud Şirvanî, Tuhfe-i Murâdî: (İnceleme, Metin, Dizin) Ankara, 1999. Kirdeci Ali, Kesik Baş Kitabı: (Baskıda) The Gagauz: (Harun Güngör ile birlikte)  Londra, 2001   Yayıma hazırladığı eserler (Redaktörlük): Milletlerarası Hoca Ahmet Yesevi Sempozyumu (26-29 Mayıs 1993) Bildirileri: (Abdulkadir Yuvalı ve Ali Aktan ile birlikte)  Kayseri, 1993. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kuruluş ve Gelişmesine Hizmeti Geçen Türk Dünyâsı Aydınları Sempozyumu (23-26 Mayıs 1996) Bildirileri: Kayseri, 1996. Kayseri ve Yöresi Kültür, Sanat ve Edebiyat Bilgi Şöleni (12-13 Nisan 2001) Bildiriler: (İsmail Görkem, Hülya Prof. Argunşah ve Atabey Kılıç ile birlikte)  2 cilt, Kayseri, 2001   Tercüme ettiği eser:     Kırım Tatarcasında Yapım Ekleri (İlhan Çeneli)  Ankara, 1997.