5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 235

Niçin 29. Ekim. 1923?

NİÇİN 29. EKİM. 1923? Türk Milleti’nin ölüm fermanı Mondros’tan (30 Ekim) bir gün önce; diriliş fermanı Cumhuriyete (29. Ekim), silinmenin tarihinden (30. Ekim.1918) silkinmenin (29 Ekim 1923) şuuruna yükselmektir. Çünkü bu “GÜN OLUR ASRA BEDEL[1]” demektir.

Araştırmacı yazar Taylan SORGUN’unun yakın tarihimize ışık tutan değerli eserlerinden biri de; “MÜTAREKE DÖNEMİ VE BEKİRAĞA BÖLÜĞÜ[2]” isimli araştırmasıdır. Bu eserinde Atatürk tarafından Cumhuriyet bayramı için niçin 29 Ekim tarihi seçilmiştir? Fahrettin Altay Paşa’nın hatıralarından ve görüşmelerinden yola çıkarak bunun muhteşem sebebini bizlerle paylaşır: “Anadolu’daki “Büyük İhtilâl Hareketi” “Kaderi kabullenmeyen, ona istediği biçimi veren, ama yine de kaderin de içinde olduğu esatiri bir kuvvete sahip olan sarışın kurda benzeyen Paşa’nın da kaderi” olarak ortaya çıktı… Yanında “Mefkûreye inanmış” insanlar vardı… Millî Mücadele’nin komutanlarının 15’i Albay, 8’i Paşa rütbesindeydi…

İtilâf Devletleri’nin orduları ile savaşmak, Saray’ın çıkarttırdığı idâm fetvalarına karşı durmak bir tarafa, 3 Haziran 1919’dan 1921 yılı sonlarına kadar tam 17 iç isyanla boğuşuldu… Ve beş yıl süren bir müthiş mücadelenin sonunda Cumhuriyet’e kadar gelindi.
Büyük İhtilâl devam ediyordu… 1925 yılının Ekim ayında Mustafa Kemal Paşa cephelerden tanıdığı Millî Mücadele’nin Süvari Kolordusu Komutanı sonra Cumhuriyet’in cephe de rütbe alan Paşasını Çankaya’ya davet etti. On bir günlük bir misafirlik yaşandı…
Cumhuriyet’in bütün isimleri Çankaya’da Mustafa Kemal Paşa’nın yanında oluyorlardı…
İşte yine öyle gecelerden birisinde Fahrettin Altay Paşa’nın “hiç bitmeyen meraklarından birisi” de “Bu tarihi tesadüf acaba nereden doğdu?” sorusuydu…
Sıra gelecekti. Mustafa Kemal Paşa daha Adana’dan ayrılmadan önce sağlam kalabilmiş kuvvetlerini Ankara civarına intikal ettirmeye çalışmış, sonra 20. Kolordu’nun Ankara’ya naklini gergef dokur gibi dokumuştu. İstanbul’dan Anadolu’ya geçmeden önce Harbiye Nezareti ile son temaslarından birisi Ali Fuat Paşa’nın 20. Kolordusu’nun Ankara’ya tam naklini temin için oldu… Ekim 1923’de İstanbul’da bazı hâdiseler yaşandı. İstanbul’un yine Payitaht kalması üzerinde münakaşalar başladı. Fakat Mustafa Kemal Paşa Ankara’yı 20. Kolordu’nun oraya intikalini temin ederken seçmişti bile, nihayet 13 Ekim 1923 günü İsmet Paşa’nın teklifi ile TBMM, “Türkiye Devleti’nin makkarı (merkezi) idaresi Ankara şehridir.” şeklindeki kanun maddesini kabul etti. İstanbul’da yine bazı hâdiseler yaşanıyordu.

Mustafa Kemal Paşa birden kararını verdi, 28 Ekim 1923 günü gecesi Çankaya’ya davet ettiği arkadaşlarına ertesi günü Cumhuriyet’in ilân edileceğini söyledi, Kanun layihasını İsmet Paşa ile baş başa hazırladı… Sonra mesele Fırka Grubu’nda müzakere edilerek Meclis’e indirildi ve 29 Ekim’i 30 Ekim’e bağlayan gece saat 8.45’de Cumhuriyet ilân edildi…

Arkasından Mustafa Kemal Paşa, Reisicumhur seçildi. İşte tam iki yıl sonra Fahrettin Altay Paşa Çankaya’daki on bir günlük misafirliğinin bir gecesinde kafasındaki soruyu ortaya koymadan edemedi. Mustafa Kemal Paşa’nın yemek masası dağılmıştı, sordu. “Paşam benim dikkati nazarımı bir şey celp etmiştir. Hep düşündüm 30 Ekim 1918 günü Mütareke (Mondros) ilân edildi. Adana’daki karargâhınızdan Payitahta verdiğiniz şifreyi hatırlıyorum. Şimdi aradan zaman geçti. Cumhuriyetimizin ilânının 29 Ekim gecesine gelmesi acaba bir tesadüf müdür? Üç gün evvel beş gün sonra da olabilirdi.” 
Mustafa Kemal Paşa
 bir an durup Fahrettin Altay Paşa’ya bakmıştır. Sonra elini masanın üzerine vurarak: “- Deyiniz ki bu da tarihten silinmek istenilen bir milletin öcüdür…”
“- Ama bundan hiç söz etmediniz” “- Övünmek olur, övünmek, benimle beraber mefkûreye  inananların, milletin, ordumuzun hakkıdır.” “Mustafa Kemal Paşa övünmeyi sevmezdi… Sözlerini burada kesmiştir…[3]”
 

Türk milleti nice savaşlardan sonra dört yıllık bir ölüm kalım mücadelesi vermiştir. Ölüm fermanı Mondros’tur. Diriliş destanı ise “Cumhuriyet”tir. Türk’ün matem günlerinden biri hıçkıran ve ağlayan 30 Ekim gününe karşı; Aziz Türk milleti ve Şanlı Türk Ordusu  29 Ekim’de adeta  “ZAMANIN ÇARKINI DURDURUYOR” bu tarihi günü  “BAYRAM”a dönüştürüyordu. Nice Cumhuriyet Bayramlarına Hep Birlikte Hep Beraber…………………


[1] Cengiz Aytmatov’un ölümsüz eseri “Gün Olur Asra Bedel”

[2] Taylan Sorgun, Bekir Ağa Bölüğü ve Mütareke Dönemi, Kum Saati Yayınları, 2003.

[3] Taylan Sorgun, a. g. e., 289-291.

‘Türkçe’nin Feryadı: Vay Başıma Gelenler…’ Yavuz Bülent Bâkiler, Devrimbazların Türk Diline İhânetlerini Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Dilimiz Türkçe konusundaki hassasiyetiniz biliniyor. Hoyrat eller, çarpık zihniyetler zaman zaman sizi çileden çıkaran müdâhalelerde bulunuyorlar. Bunlardan birini vaktiyle ‘Kahrolmak ister misiniz başlıklı makalenizle kamuoyuna duyurmuştunuz. O hâdiseyi anlatır mısınız?

Yavuz Bülent Bâkiler: Dönemin Millî Eğitim Bakanı’nın tâlimatı ile Bakanlığa bağlı Tâlim ve Terbiye Kurulu bütün okullara bir emirnâme gönderdi. Emirnâmede; ‘Asır, bahtiyar, câhil, devir, esir, fakir, felâket, fert, fiil, hakîkat, hâtıra, hatip, hayat, haysiyet, hukuk, hür, hürriyet, kelimeleri bundan böyle öğrencilerimize asla öğretilmeyecek’ deniliyordu. Bu kelimeleri kâfi bulmayıp; ıstırap, ilim, isim, istiklâl, kaabiliyet, kanun, mâdenî, mânâ, medeniyet, mekân, memleket, meşhur, mısra, millet, millî, milliyetçi, nesil, nutuk, örf, sun’i, şahıs, şive, tabiat, tâmir, tecrübe, tenkid, teşkilât, vasıta, vatan kelimelerinin kullanılmasını da yasaklamıştı.

Çetinoğlu: Dilimizden atılan bu kelimelerin yerine, kullanılmasını emrettiği kelimeler nelerdi?

Bâkiler: Sırasıyla söyleyeyim: yüzyıl, kutlu, bilgisiz, çağ veya dönem, tutsak, yoksul, yıkım, birey, eylem veya edim, gerçek, anı, konuşmacı, yaşam, saygınlık, yasa, özgür, özgürlük.

Çetinoğlu: Bunların bir kısmı dilimizden attıkları kelimenin sâhip olduğu mânâ zenginliğine sâhip değil. Bir kısmı da Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı… İkinci grup kelimelere uydurdukları karşılıkları da lütfeder misiniz?

Bâkiler: Haklısınız. İkinci grup kelimelere buldukları karşılıkları söyledikten sonra meselenin teknik yönü hakkında söyleyeceklerim var.

Çetinoğlu. Buyurunuz…

Bâkiler: Istırap yerine: acı veya sızı, ilim yerine bilim, isim yerine ad, istiklâl yerine bağımsızlık, kabiliyet yerine yetenek, kanun yerine yasa…

 Çetinoğlu: Hukuk yerine de yasa demişlerdi. Hukuk ve kanun aynı şeyler değil ki… Bir de müzik âleti olan kanun var o da mı yasa? Müzik âleti kullananlara ‘yasacı’ mı denilecek?

Bâkiler: Daha başka ve çok komiklikler var. Onlar komik kelimesini de çöpe atıyor. ‘Gülünç’ diyorlar ki o da Türk dil bilgisi kaidelerine, onların deyişiyle ‘kurallarına’ aykırı. Bu hususta ansiklopedi ölçeğinde kitap yazılır…

Çetinoğlu. O halde listemizdeki isimlere dönelim. Mâdenî kelimesinde kalmıştık…

Bâkiler: Mâdeni yerine mâdensel, mânâ yerine anlam, medeniyet yerine uygarlık, mekân yerine yer, memleket yerine yurt veya ülke, meşhur yerine ünlü veya tanınmış, mısra yerine dize, millet yerine ulus, milliyetçi yerine ulusalcı, nutuk yerine söylev, sun’i yerine yapay, şahıs yerine birey, şîve yerine söyleyiş, tabiat yerine doğa, tâmir yerine onarım, tecrübe yerine deneyim, tenkit yerine eleştiri, teşkilât yerine örgüt, vasıta yerine araç, vatan yerine yurt…

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Peki… bu değişikliklere neden ihtiyaç… onların deyimiyle ‘gereksinim’ hissedildi?

Bâkiler: Akıllarına göre Türkçeyi, yabancı addettikleri Farsça ve Arapça kelimelerden kurtaracaklar… mış…

Çetinoğlu: Fransızca ve İngilizce kelimelerden de kurtaracaklar mı?

Bâkiler: Hayır…

Çetinoğlu: Peki ama niçin?

Bâkiler: Onlara göre Farsça ve Arapça kaka, İngilizce ve Fransızca cici…

Çetinoğlu: Bu işlere ne isim veriyorlar?

Bâkiler: Onlar bu işlere dil devrimi diyorlar. Harf devrimi yapıldı, ‘şimdi sırada dil devrimi var’ diyorlar…

Çetinoğlu: Devrim dedikleri, ınkılâp kelimesinin yerine kullandıkları bir uydurma. İnkılap ile devrim arasındaki farkı da bilmiyor olmalılar. Ahmet Kabaklı Hoca, dört mevzuda devrim olmaz diyor: ‘Dinde, dilde, ahlâkta ve mûsıkîde…

Türkiye’den başka ’ Dil devrimi yapan devlet var mı?

Bâkiler: Yok. Rusya’da ve Çin’de bile dil devrimi olmadı.

Türkiye vuruluyor! Bu yurt, insanı ve kültürüyle arkadan hançerleniyor. Yakında ‘Bayrak’ demek de suç sayılabilir.

Faciaya bakınız… ‘Vatan’ diyemeyenler nasıl vatansever olur? ‘Millet’ diyemeyenlerden millet nasıl oluşur?… ‘Medenî’ denilmesi yasaklanmış gepegenç kitlelerin barışçı, üleşmeci, efendi olabilmesi mümkün mü? Türkiye vuruluyor. Kaşla göz arasında, kurtuluşu zor tuzaklara iteleniyoruz.

Çetinoğlu: Bu böyle devam etmez. Geldikleri gibi giderler. Efendim, Teşekkür ederim.

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

23 Nisan 1936 tarihinde Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Ünivearsitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Dört yıl Ankara Radyosu’nda çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşâviri olarak hizmet verdi.

1976-1979 yılları arasında Ankara Televizyonu’nda görev aldı. Çeşitli kültür programları hazırladı ve sundu. TRT’den Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak tâyin oldu.

12 Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği’ne alındı. Daha sonra da Başbakanlık Müşavirliği’ne tâyin edildi. Oradan kendi arzusuyla emekliye ayrıldı.

Çeşitli gazetelerde ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Bir süre Samanyolu Televizyon Kanalında Türk Cumhuriyetlerini anlatan ‘Bizim Türkümüz’ programını hazırladı. Aynı kanalda ‘Sözün Doğrusu’ isimli kültür programını ekranlara getirdi.

1989 yılında TRT 1 Televizyon Kanalı’na, 16 bölümden oluşan ‘Avrupa’da Türk İzleri’ isimli programın senaryosunu hazırladı. Bu eseri ile Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın ‘1989 yılı Radyo ve Televizyonda Millî Kültürümüze Hizmet Eden Programlara Teşvik Armağanı’na layık görüldü.

Kendisine takdim edilen diğer armağanlar:

*Türk dilini şiir dünyasına taşıyıp taçlandıran çalışmalarından dolayı Atatürk Kültür merkezi’nin Şeref Üyeliği.(1999) *Türkiye Azerbaycan kültür münâsebetlerini geliştirmesi ve Azerbaycan’a yürekten bağlılığı sebebiyle Azerbaycan Ziyalılar Cemiyeti Şeref Üyeliği. (1999)

 *Azerbaycan Halk Cephesi’ tarafından Elçibey adına Türklüğe Hizmet Armağanı. (2002)

*Dünya Türklüğüne Hizmet Ödülleri: 

*Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi.

*Türkiye Cumhuriyeti TİKA Başkanlığı. 

*Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatkârlar Vakfı.

*Türk 2000’ler Vakfı.

*Azerbaycan Dünya Genç Türk Yazarları.

*Dil Gazetesi.

Edebiyat Doktor Unvanları:

*Azerbaycan Asya Üniversitesi.

*Azerbaycan Gence Üniversitesi.

Türk Diline Hizmet Ödülü: 

*Karaman Valiliği.

*Kombassan Holding

*Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi. 

*Türkiye Yazarlar Birliği. 

*Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti.

Türk Kültürüne Hizmet Ödülleri:

*Türkiye Millî Kültür Vakfı.

*Kayseri Aydınlar Ocağı.

*Türk Ocakları Genel Merkezi.

*Academi Of Art And Culture Word.

*Boğaziçi Dergisi.

*Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği.

 Fahri Hemşehrilik Ödülleri: 

  *Malatya Belediye Başkanlığı. 

  *Gaziantep Belediye Başkanlığı.

Diğer Ödüller:

 *Yılın Edebiyatçısı Ödülü: Sivaslılar Eğitim Kültür ve Yardım Vakfı.

*Gaspıralı İsmail Bey Ödülü: Milletlerarası 4. Türk Olimpiyatı. 

İKTİBAS:

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER DİYOR Kİ…

Dünyanın en büyük devletlerinden birini biz kurduk. Devlet-i Âliye 624 yıl hükümran oldu. Bu sürenin 322 yılını, Dünyada lider devlet olarak yaşadık. Yâni, bugünün Amerika’sı ne ise, dünün Osmanlı’sı da o idi.

Osmanlı’nın yıkılışını çeşitli sebeplere bağlayanlar var. Bâzı kimseler: Yeniçeri teşkilatının bozulmasını, adâletin yozlaşmasını, ticâret yollarının elimizden çıkmasını, medreselerimizden, (yâni dünün üniversitelerinden) müspet ilimlerin kaldırılmasını, İslâmiyet’in sâdece bir itikat ve ibâdet dini hâline getirilmesini, bu arada Batı dünyâsının noksansız bir Haçlı taassubuyla hareket ederek, bizi Anadolu topraklarından söküp atmak için, yüzden fazla bölme-parçalama plânlan hazırlamasını… gerekçe olarak göstermektedirler.

Nâmık Kemal’in teşhisiyse çok daha farklı. Ona göre: “Osmanlı’nın gerileme sebeplerinin başında, medreselerimizde zengin ve anlaşılır bir Türkçe ile eğitim yapmamamız geliyor.”

İnsan, kelimelerle düşünüp konuşuyor. Zengin bir kelime hazinesine sâhip olmayan nesiller, ilimde, fikirde, sanatta, felsefede, edebiyatta nasıl başarılı olabilirler?

Meselâ, elinde bin tuğlası olan bir adamla, kırk bin tuğlası olan bir kimse, aynı ölçülerle ev yapabilirler mi?

Batı dünyâsı neden önde, biz neden gerideyiz?

Evvel emirde, batıyla dil ve eğitim ufkumuz çok farklı. İngiltere’de ve Almanya’da ilk eğitim seferberliğinden geçen çocukların kitaplarında 71 .OOD kelime var. Bizim ülkemizde ise, ilk eğitim için yazılan kitaplarda, 6.00o-7.000 kelime bulunuyor. Çocuklarımız da bu sayının %10 ile düşünüp, konuşuyorlar. Bu, büyük bir fâcianın işâreti. Bin kelimeyle düşünüp konuşan nesiller elbette Avrupa seviyesinde eser veremezler.

H. de Balzac diyor ki: “Millet, edebiyatı olan topluluktur.”

Bu, çok doğru bir tesbit. Çünkü edebiyatın temel malzemesi dildir. Dilsiz medeniyet, din ve kültür olur mu?

Türkiye çok ciddî bir dil mes’elesiyle karşı karşıya. Türkçemizde tasfiye hareketine girişenler, hem nesiller arasında uçurumlar açmakta, hem de kütüphanelerimizi okunamaz, anlaşılamaz hâle getirmektedirler. Ülkemizde, devlet imkânlarıyla üzerinde oyunlar oynanan, bozulan, kısırlaştırılan tek dil Türkçe’dir.

Gaspralı İsmail Bey’in yıllar önce bütün Türk Dünyası için ortaya attığı: “Dilde, fikirde, işde birlik” fikri, bugün maalesef dikkate alınmamaktadır, Türk Dünyası ile ortak kelimelerimiz dilimizden özellikle tasfiye edilmektedir. Bu çok yanlış bir yoldur. Çünkü Türkiye’nin kalkınması, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması, Batı ile dirsek temasımızı bozmadan, yeni Türk Cumhuriyetleriyle siyasî, İktisâdî münâsebetler kurmamıza ve kültür alışverişi içinde bulunmamıza bağlı.

(Yavuz Bülent Bâkiler: Sözün Doğrusu 1. Cilt Türk Edebiyatı Vakfı Yayını, İstanbul 2003 (Arka kapak yazısı)

100. Yıla Ramak Kala Nasıl Bir Cumhuriyet? Diye Üç Yıl Önce Sormuşuz… İşte Geldi 100.Yıl

100. Yılını kutlamaya hazırlandığımız devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünlerin de, “nasıl bir cumhuriyet” istediğimi sizlerle paylaşarak, Cumhuriyet Bayramınızı kutlamak istiyorum.

Keşke bu ülkede, fakir fukara dediğimiz yoksul sayısı üzüntü verici ve korkutucu boyutlarda olmasaydı…

Eğitim seferberliğini topyekûn başarabilseydik!

Tarımda üreten, fabrikalarında bacaları tüten bir ülke olabilseydik!

İnsanımızı ete, süte, yumurtaya, balığa gark edebilseydik yani halkımızın beslenme diye bir sorunu olmasaydı…

İşsizlerimize iş bulabilseydik! Kazandıkları para ile insanlarımız, sosyal ve ekonomik refahı yakalayabilselerdi!

Üniversitelerimiz bilimsel düzeyleri ile insanlık alemine katkı sunabilselerdi…

Şehirlerimiz; tarih, kültür ve modernite üçlemesi ile yaşanabilecek yerler olsaydı! Deprem, sel ve her türlü afet korkusunu alacağımız tedbirlerle üzerimizden atabilseydik!

Özelleştirmeler ve yabancılara satışlar olmasaydı da, raflarda alabileceğimiz “Türk Malları” bulunsaydı…

Madenler, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, ne idüğü belirsiz insanlara peşkeş çekilmeseydi, yabancılara toprak satışına izin verilmeseydi ne iyi olurdu!

Ülkem bu kadar yabancı göçüne açılmasaydı; dilimiz, kültürümüz, demografik yapımız bu kadar zarar görmeseydi…

Alınan iç ve dış borçlar; toprağa ve betona gömülmeseydi, ithalata harcanmasaydı, kendi yağımız ile kavrulsaydık, gelecek nesiller borç içine doğmasalardı!

Gençlerimiz bu vatandan göçüp gitmeyi istemeseydi ve onların böyle düşünmesine neden olan şeyler alınacak tedbirlerle önlenseydi, ne kaybederdik?

Memlekette adalet olsa, mahkeme kapısına düşmekten güven duyulsa daha iyi olmaz mıydı?

İhanete geçit vermeseydik ve hainleri beslemeseydik keşke!

Şeyhlere şıhlara irademizi ipotek etmesek, tarikat ve cemaatlere yüz vermesek daha doğru değil miydi?

Eminim Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bugün bizim sıkıntılı olduğumuz hususları görseydi fevkalade müteessir olurdu…

Niçin kıydık o zaman bu güzel ülkeye de, sorunları ağırlaştırarak adeta yaşanmaz hale getirdik?

Halbuki bizler, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlığı yakalamış, adaleti tesis etmiş, insanlarının bu topraklarda yaşamaktan dolayı mutlu, huzurlu ve refah içinde olduğu bir ülke olarak görmek istiyoruz…

Gördüğüm tablo nedeni ile kendimi Atatürk’e ve bu ülkeye ihanet etmiş bir insan gibi hissediyorum…gereğini ve üzerime düşeni yapamadım diye hayıflanıyorum!

Atatürk ise, en büyük emanetim dediği Türkiye Cumhuriyeti’ni biz Türk gençlerine bırakmıştı şimdi biz bu emaneti koruyamayan ihtiyarlara dönüştük…

Onun için Türkiye Cumhuriyeti’nin 100.yılına ramak kalmışken yine bir Cumhuriyet Bayramı’nda ne yazık ki bu duygu ve düşünceler içindeyim!

“Nasıl Bir Cumhuriyet?” sorusunun cevabı olarak: halkı mutlu, huzurlu ve refah içinde yaşayan, bireyleri güçlü, yerliliği ve milliliği içselleştirmiş, dünya da etkin, tam bağımsız bir cumhuriyet arzuluyorum…

Gerçekleştirmek mümkün mü? Elbette mümkün… Bakın 1923-1938 arasında yapılanlara! Bu yıllar önümüzü aydınlatıyor… Gelin o zaman bu Cumhuriyet Bayramını bu hedefle kutlayalım…

Türk Gençliği öyle bırakıp bir yere gitmek yok!

Ne diyor sana Büyük Atatürk; ” Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Bu vazifenin idrakinde olan Türk Milletinin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun…

Filistin, Siyonizm ve İsrail Tarihçesi -3

“Bizim düşlerimizin kanatları vardır, sınır tanımazlar. Yahova’nın Eski Ahit’te vadettiği Nil’den Fırat’a kadar tüm bölgeler Yahudi Kolonizasyonuna açılmalıdır.”

Max Bodenheimer

                Artık şu bir gerçekti ki, Filistin’de bir Yahudi Devletinin kuruluşu yolunda bütün şartlar geriye dönülmez bir şekilde yol alıyordu. Siyonistler kendilerini buna inandırmışlar, ülkelerinde Yahudilerin bulunmasını istemeyen sömürgeci devletler, buna Rusya da dâhil “Hasta Adam” Osmanlı’dan toprak koparmak için sürekli Babıâli’ye baskı uyguluyorlardı. Filistin’de bir Yahudi Devleti’nin kurulması, sömürgeci devletlerin Ortadoğu, Hindistan ve Çin’i sömürmek için onların sıçrama taşı olacak, bu yüzden hepsi de Yahudi himayeciliğinde adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.

                Osmanlı’nın ve Padişahın şimşeklerini üzerine çekmek istemeyen Dr. Teodor Herzl, Siyonistlerin sözcülüğünü yapan basın kuruluşu Die Welt gazetesindeki oldukça temkinli ve itina ile yazılmış makalesinde: “Bugün hiçbir devlet adamı Türkiye’nin bölüşülmesin düşünmüyor. Evet, bugün Türkiye’nin geçmiştekinden daha fazla para yardımına ihtiyacı var ve bunu da ancak Yahudilerden karşılayabilir. Fakat herhangi bir eyaleti padişahtan almak gibi bir şey söz konusu değildir. Biz sadece başka yerlerde yaşayamayan Yahudiler için devletler hukukunun güvencesi altında bir yurt kurmak istiyoruz.”

                Teodor Herzl, bir taraftan saman altından su yürütürken, diğer yandan da Siyon Aşıkları’ının isteklerine boyun eğiyordu. Basel’de yapılan kongrenin programında:

“Syonizm, Yahudi Halkı için Filistin’de kamu hukukunun güvencesi altında bir yurt (Heimstatte) kurulmasını amaçlamaktadır:

                Bunun için Kongre,

  1. Filistin’de Yahudi çiftçi, esnaf ve tüccarların anlamlı şekilde yerleştirilmesi,
  2. Her ülkenin yöresel yasalarına uygun bir biçimde Musevilerin birleştirilmesi ve örgütlenmesi,
  3. Yahudi ulusal duygularının ve bilincinin kuvvetlendirilmesi,
  4. Siyonizm’in amacına erişebilmek yolunda ilgili hükümetlerin onayını almak için hazırlık çabalarına girişilmesine karar vermişti.”

II. Abdülhamid ve Dr. Teodor Herzl temasları:

                “Hakkımızda son kararı Padişah Hazretleri verecektir” diye itirafta bulunan Herzl, II. Abdülhamid’i ikna edebilmek için 1896 le 1902 yılları arasında ikisi hazine-i Hassa’dan olmak üzere beş defa İstanbul’a gelmiş, ziyaretleri sırasında hem Yıldız Sarayı’nda Hem de Babıâli de Osmanlı Osmanlı devlet adamları tarafından kabul edilmişti.

                Herzl, “Huzur-u hümayuna” da alınmış, II. Abdülhamid ile iki saate yakın görüşmüştür. Herzl’in görünümü II. Abdülhamid’i oldukça etkilemiş: “Tam halkının adamı, eski peygamberlerine benziyor” demiştir.

                Teodor Herzl, daha önce Viyana’da tanıştığı Polonya soylularından Kont Phlilipp de Newlinski’nin II. Abdülhamid’in Avrupa’daki Hafiyelerinden olduğunu öğrenir ve ona Siyonizm den bahseder ve onu davasına ikna eder. Herzl, Newlinski’den Osmanlılarla arasında arabuluculuk yapmasını ister ve beraberce İstanbul’a gelirler.

                Newlinski, Siyonistler adına Padişah’a başvurarak, Herzl’in Filistin karşılığında yirmi milyon vadettiğini söyler. Newlinski bir taraftan Padişah’la görüşürken, diğer taraftan Herzl de Halil Rıfat Paşaya projelerini sunmaktadır. Bu konuda Halil Rıfat Paşa isteksiz görünür. Padişah ise, Herzl’e iletmesi için Newlinski’ye şöyle der:

                “Eğer Herzl, senin benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise, ona söyle bu konuda ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk İmparatorluğu bana ait değildir, Türk Milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Museviler milyonlarını saklasınlar, benim İmparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler, fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılasına müsaade edemem.”

Devam Edecek

100’üncü Yıl Marşı

Cumhuriyetimizin 100’üncü yılı için yazılıp bestelenen marşı yani 100’üncü Yıl Marşı’nı bileniniz var mı? Eminim ki yoktur çünkü öyle bir marş yok!

Geçenlerde Abdülhamit Kahvecioğlu ile sohbet ederken şöyle bir ifade kullandı. “Ben Cumhuriyet’in 50’nci yılında gençtim, 50’nci yıl heyecanını ve kutlamalarını bugün gibi hatırlıyorum ve 50’nci Yıl Marşı’nı hala ezbere biliyorum. Bugün ise bir 100’üncü Yıl Marşımız bile yok!”

Abdülhamit Bey söyleyince bende dank etti. Bizim bir 10’uncu Yıl Marşımız var, 50’nci Yıl Marşımız var, hatta bir 75’inci Yıl Marşımız bile var. Ama ne hikmetse 100’üncü Yıl Marşımız yok.

Bir ülke hayatta kaç kere 100’üncü yaşını kutlar ki?

Bir insan hayatta kaç kere sevdiği, değer verdiği bir varlığın 100’üncü yaşına erişebilir ki?

Üç büyük futbol kulübümüzün yani –kronolojik sırayla- Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’nin 100’üncü yıllarını kutladıklarını şahit olan bir nesiliz biz. İyi ki de olduk çünkü gerçekten çok güzel kutlamışlardı. Hele ki Kıraç’ın Fenerbahçe için yazıp bestelediği 100’üncü Yıl Marşı gerçekten müzikal olarak enfesti. Ki ben bir Galatasaraylı olarak belirtiyorum bu hususu.

Şurada iki gün sonra Cumhuriyetimizin ve genç Türk devletinin 100’üncü yaş gününe erişeceğiz ama maalesef rical-i devletimizde 100’üncü yıl kutlamaları ile alakalı en ufak bir çaba yok. Hani kendilerini tanımasak devletin 100 yaşına eriştiğine üzüldüklerini, yas tuttuklarını falan zannedeceğiz!!

Tabi 100’üncü yıl kutlamalarının sönük geçmesinde ve hali hazırda bir 100’üncü Yıl Marşımızın olmamasında rical-i devletimizin kahir ekseriyetinin estetik ve sanat zevkinden yoksun olması etkili. Çünkü ellerinde ne kadar güç ve imkân bulunursa bulunsun bir türlü göze ve gönle hitap eden herhangi bir şey üretmeyi beceremiyorlar. 100’üncü Yıl kutlamalarının sönük geçmesinde ve bir 100’üncü Yıl Marşımızın olmamasının altında başka bir mantıklı sebep bulamıyorum!

Tabi ki sadece ricali devlete kızmamak lazım. Bu ülkede kalbi ülkesi için çarpan bir tane sanatçı yok mu? Ülkesini seven bir tane şair, güfte yazarı yok mu? Bir tane bestekâr yok mu? Cumhuriyetin 100’üncü yılında bir 100’üncü Yıl Marşı yazmak için illa ki devletin bir talimat vermesi veya bir yarışma düzenlemesi veya bir şekilde teşvik etmesi mi lazım?

Lazımmış demek ki!!…

Devlet İlelebet, Yaşasın Cumhuriyet

Devletimizin Türkiye Cumhuriyeti adı ile devamı kararının anlaşının 100. Yılı olan 29 ekim
2023 kutlu olsun. Cumhurbaşkanlığımız forsundaki 16 yıldızdan biri olan bu devletimizin hūr,
bağımsız, özgür şekliyle refah içinde ve mutlu olarak nice yüzyıllar yaşayacağı inancı ile bugünü
kutlamaktayız.
Birinci Cihan harbi yenilgisi sonucu Osmanlı devletimiz 30 ekim 1918 de Mondros Mütarekesini
imzalamıştır. Bu tarihten Büyük Taarruzun başarı ve zaferle sonuçlanıp işgalci Yunan ordusunun
İzmir’den denize döküldüğü 9 Eylül 1922’ye kadar türk milleti olarak çok büyük acılar
yaşanmış,kayıplar verilmiştir.
Mondros mutarekesinin şartları ileri sürülerek İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan askeri güçleri
Osmanlı devletimizin baş şehri olan Konstantinopolis (bu isim cumhuriyetle İstanbul olarak
değiştirilmiştir.) dahil topraklarımızda işgaller başlamıştı.İşte bundan 4 yıl 364 gün sonra (5 yıl
değil) Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilan edilerek Osmanlı devletimizin küllerinden yeni genç bir
türk devletinin varlığı dünyaya ilan edilmiştir.
Yönetim şeklinin padişahlıktan çıkarılıp Türk halkının egemenliği ve demokrasiyle
yöneticiliğimizin ilan edildiği devletimizi yok edip türk milletini Anadoluya hapsederek ortadan
kaldırmak niyetlerine karşı milli mücadele meşalesi 19 Mayıs 1919 da Samsun’da yakılmıştır.
Mustafa Kemal Paşa ve aynı inançtaki bir avuç subay Türk Milletine güvenerek kurtuluş
meşalesini yakmış Amasya, Erzurum, Sivas kongreleriyle gereken desteği milletinden almıştır.
Milli mücadele hareketi her türlü engele rağmen Ankara’yı merkez seçerek 23 Nisan 1920 de
Millet meclisini açmıştır.Bu meclis istilacı devletlere karşı gereken cevabın verileceğinin
teminatı olmuştur. Milli mücadele hareketimiz 1915-1916 yıllarında Çanakkale’den geçemeyen
istilacı güçlerin 2 yıl sonra hiçbir direnç görmeden boğazları geçip baş şehri işgal ederek devleti
yok sayma niyetlerine karşı yapılan olağanüstü bir çıkıştır.Bu olağanüstü hareketin getirdiği
Kurtuluş Savaşı zaferimiz yeni Türk devletimizin de habercisidir. Bu devlet 29 ekim 1923’de
Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak ilan edilmiş ve bugün 100.yılını doldurmaktadır.O tarihlerde
13 Milyon nüfus ile insanlarımız her türlü yokluğu,yoksunluğu yaşamaktaydı.Peşpeşe yaşanan
savaşlar neticesinde genç nüfus ya şehit ya gazi olmuş, köy ve kasabalarımız bu sakat,gaziler ile
daha çok yaşlı erkeklerin ve çoğunlukla kadınların yaşadığı yerlere dönüşmüştü.Hastalıklar ve
salgınlar halkımızın ayrı bir sorunuydu.Toplu iğnenin bile yapılamadığı, eğitim ve öğretim
kurumlarının çok çok yetersiz oluşu sebebiyle halkımızın cehaleti mutlaka öncelikli giderilmesi
gereken bir husustu.Osmanlı döneminde sultan 2.Mahmud ile başlayan yenileşme hareketlerinin
devamı ile devleti ileri devletler seviyesine getirecek reformlara ihtiyaç vardı.İşte yeni devletimiz
cumhuriyetle birlikte M.Kemal ATATÜRK önderliğinde azimli,akıllı ve ilmin rehberliğinde
çalışmalar yaparak kısa sürede mucizeler yaratmıştı.Eğitimden sağlığa, tarımdan sanayiye,
ulaşımdan adalete, her alanda önemli ilerlemeler sağlanarak bu günlere gelinmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti devletimiz bu sayede bugün bölgenin güçlü ve önemli ülkelerinden
biridir.Devletin dirliği milletin birliği için çalışan başta kurucu devlet başkanımız Gazi
M.Kemal Atatürk olmak üzere bu amaca emek vermiş olan her insanımızı şükranla , rahmetle ,
minnetle anarız.Ülkemizin Türkiye yüzyılı olarak ilan edilen önümüzdeki yüzyılda daha da
güçlü ve insanlarının mutlu, huzurlu ve güven içinde yaşadığı ülke olacaktır.
Bu duygularla Türkiye Cumhuriyeti devletimizin ilelebet yaşaması, dilek ve duası ile.

Köprü ve Otoyol Geçiş Ücreti Zammı

Otoyol ve köprü geçiş ücretlerine yüzde 43,9 ila yüzde 76,5 oranında zam yapılmıştı. 25 Ekim’den itibaren yapılan düzenlemenin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatlarıyla Ocak 2024’e ertelendiğini açıklandı.

Zamlara alıştığımız için, ha 2 ay önce yapılmış, ha 2 ay sonra, bizim için fark etmezdi. Fakat Ocak ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan 2023 yılı içinde köprüler ve otoyollardan geçiş ücretlerine başka zam yapılmayacağını müjdelemişti. Bu yüzden iki soru kafamı kurcalıyordu:

Reis’in verdiği söz kayıtlarda dururken O’nu sözünü tutmayan bir devlet başkanı durumuna düşüren kararı kim, hangi cesaretle alabilmişti? Bu zam kararı Cumhurbaşkanını takmama olarak algılanmaz mıydı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kesin sözüne rağmen zam kararı alındığına göre Hazine tamtakır ve maliye çok zorda olmalıydı.

Neyse ki, devreye Reis girdi ve sözünü tutacağını gösterdi. Alınan zam kararını yılbaşından sonrasına erteledi. Hatta 25 Ekim günü geçişlerinden zamlı tarifeye göre para kesildiğinden aradaki farkın geçiş yapan vatandaşlara geri ödeneceği de müjdelendi. Böylece “Hazine tamtakır” algısına da izin verilmemiş oldu.

Ama bu olanlar “bir devlet böyle mi yönetilir?” diye düşünmemize yol açtı.

***************************

İlkel Bir Yönetim Anlayışı

Karayolları Genel Müdürlüğü’nün duyurduğu otoyol ve köprü geçiş ücretlerine yapılan zamların, uygulanmaya başladıktan sonra, Cumhurbaşkanı tarafından ertelenmesi bir yönetim zihniyetini gösteren örnek bir vakadır. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçtikten sonra daha sık yaşadığımız ilkel yönetim uygulamalarından biridir.

CB Erdoğan, zaman zaman, emrinde görev yapan birimlerin, bazı kamu hizmetlerinin fiyatlarını, bazı vergileri artıran kararlarını değiştiriyor. Ya uygulanma tarihini erteliyor veya zam oranlarını düşürüyor. Vatandaşa “kaybettiği eşeğini bulma duygusu” yaşatıyor.

 Oysaki olması gereken devletin kurumları içindeki uzmanlar, ihtiyaçlar ve imkanları göz önünde tutan kapsamlı çalışmalar yapar ve getirisi götürüsünden en yüksek seçeneği seçerek uygulamaya koymak üzere onaya sunar.

Üst makamın teknik çalışmanın sonucunu değiştiren müdahalelerinin yanlış olma ihtimali daha büyüktür. Çünkü rakamlara göre değil duygulara göre alınan kararlardır.

Siyasetçiler halkın bu tür duygularına hitap etmeyi severler. Özellikle R.T. Erdoğan bu konuda ustadır.

Erdoğan Emeklilikte Yaşa Takılanlara (EYT) dair “Beni bu yola asla teşvik etmeyin, seçim kaybetsek de yokum” dediğinde teknik çalışmaların etkisinde idi. Fakat seçim yaklaşınca kararı değişti.

“Prensip olarak 20 veya 25 yıl çalışmış bir kişinin çalıştığı süreden çok daha uzun bir dönem emekli maaşı alabileceği sistemin sürdürülebilir olmadığına inanıyoruz” diyordu. Erdoğan, yapılan düzenlemeden sonra, “çalışanlarımızın haklarının teslimi” tanımlaması yaptı.

Ama bu çalışmalar SGK sistemini sağlıklı bir yapıya kavuşturacak esaslı bir düzenleme değildi. Halen Türkiye’de çalışanların ödediği prim emekli maaşlarının sadece yüzde 38’ini karşılıyor. Emeklilerin aldığı maaşlar son derece düşük olmasına rağmen, her ay 106 milyar lira emekli maaşı ödemesinin yaklaşık 65 milyar lirası bütçeden ödeniyor.

Bu yönetim zihniyetinin rasyonel kararlar alabileceğini ummak fazla iyimserlik olur.

***************************

Kamu Hizmeti Erişilebilir Olmalı

Aslında bir hukuk devletinde “kamu hizmetlerinin bedava olması” esastır. Ancak bu kamu hizmetinin kesintisiz ve kaliteli sunumuna devam edebilmesi için devletin yaptığı harcamaların karşılığını (kâr gayesi gütmeden) vatandaştan almasının yanlış olmadığı kabul ediliyor.

Devletin en temel görevleri olan eğitim, sağlık, ulaşım gibi kamu hizmetlerinden alınan ücretlerin yüksek olması bu hizmetlere erişimi sınırlandırmaktadır.

Hasta olduğu halde, katkı paylarını ödeyemediği için, hastaneye gitmeyen veya ilaç alamayan vatandaşlar olması devletin asli görevini yapmadığını gösterir.

Yakınımızda yapılmış olan Osmangazi Köprüsü geçiş ücretleri o kadar yüksek ki, İzmit’ten Bursa yönüne giderken (veya tersi yönde) daha kısa olduğu halde Osmangazi Köprüsü ve otoyolları kullanmayan büyük bir kesim var.

Yap- İşlet- Devret modeliyle yapılan otoyol ve köprülerin geçiş ücretleri çok yüksek. Aslında müteahhitlere taahhüt edilen ödemeler sırf geçiş yapanlardan alınsa çok daha fazla olacak. Mesela Osmangazi Köprüsü’nün geçiş ücreti otomobiller için halen 190 TL. (Ocak’ta 290 TL’ye çıkacak.) Hazine müteahhitlere ayrıca 1416 TL daha ödüyor. Hepsini doğrudan geçenler ödese köprüyü kullananlar çok azalacak.

Şehirlerimizin içinde otoparklar sınırlı sayıda ve buralara park etmek hayli pahalı. Binaların altında otopark yapılması gerekiyor. Fakat Belediyeler yapılan bütün binalardan umumi otopark yapmak üzere vergi alarak otoparksız inşaatlara ruhsat veriyor. Toplanan bu paralar otopark yapımına değil başka harcamalarda kullanılıyor. Belediyeler topladıkları paraları maksadına uygun kullansa ve umumi otoparklar yapsalardı araçlarımızı çok ucuza veya bedavaya park edeceğimiz güvenli alanlarımız olacaktı.

Şehir içindeki kamuya ait yol kenarları veya boş arsalar da belediyeler tarafından birer özel otopark gibi işletiliyor. Buralar ücretsiz olması gerekirken, ücretleri kapalı otopark ücretlerine paralel olarak artırılıyor.

Gelişmiş ülkelerde her türlü toplu ulaşım aracı (metro, raylı ulaşım ve otobüs) imkanları çok gelişmiştir. Bu imkanları kullanmayıp, kapalı otopark veya yol kenarlarına park etmek isteyenleri caydırmak için yüksek ücret uygulanabiliyor. Ama alternatifi olmadığı için aracıyla şehir içine gelmek zorunda olanlara böyle yüksek park ücretleri uygulamak vatandaşa işkence anlamına geliyor.

Cumhuriyetimize Daha Nice 100 Yıllar Dileriz

Cumhuriyetimizin 100. kuruluş yılı Türk Milletine ve kendini Türk olarak hisseden herkese, Türk Dünyasına kutlu olsun. 29 Ekim yaklaştıkça hareketlilik ve sevinç birbirini takip etmeye başladı. Bu canlılıktan mutluluk duymamak mümkün değildir. Cumhuriyet gibi Türk tarihinin yeniden diriliş ve bu büyük tarihi olayın 100. yıldönümü önemli kırılma veya gelecekle ilgili yeni köprülerin, bağlantıların daha da kuvvetle kurulacağı tarihlerdir. İnşallah Türkiye’nin ikinci yüzyılını da bizden sonraki Türk nesilleri görürler; sevinç ve heyecanla kutlamaya fırsat bulurlar.

            Cumhuriyetin ilk yüzyılında Cumhuriyet hükümetleri tarafından yapılan eserler Türkiye’yi Türkiye yapmıştır. Biz bu eserleri zamanla yeniledik ve teknolojiyi geliştirdik. Bu eserlerin bir kısmını hala kullanıyoruz. Bazı Osmanlı eserlerini hala kullandığımız gibi… Kuruluş döneminin bize emaneti olan fabrikalar ve tesislerin bir kısmı ya özelleştirilmiş, ya park yapılmış ve ürettikleri de maalesef ithal edilir olmuştur. Zaman zaman yanlışlar da yapmışızdır fakat doğrularımız da çoktur. Mesela, DPT’nin zamansız kapatılması yanlış olmuş bedeli de ağır olmuştur. Güzel eserleri yapıp ortaya çıkaran ve hizmete sunan devlet adamlarımızı rahmet ve saygıyla anıyoruz. Nur içinde yatsınlar.

            Milli Mücadele’nin tacı olan ve mensubu olmaktan gurur duyduğumuz Cumhuriyetimizin 100. yılını idrak ederken Türkiye’yi çok daha ileri noktalara taşımak ve Ortadoğu’da caydırıcı olabilmek durumundayız. Aslında güvenlik sınırlarımız milli sınırlarımızın dışında yer almaktadır. Önemli bir milli hareket olan Milli Mücadele esareti kabul etmeyen asil Türk Milletinin bir bütün olarak başardığı şerefli, gurur verici ve çok zor şartlar altında başarılmış milli bir harekettir.

            Bu mücadelede başta Milli Mücadelenin başkomutanı son yıllarda önem ve değerini daha iyi fark etme imkanını bulduğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, Anadolu’nu değişik yörelerinden milli bağımsızlık için işgalci güçleri geldikleri gibi geri çeviren kahraman Mehmetçiklerimizi rahmetle ve saygı ile anıyoruz. Malı ile, canı ile, serveti ile bu mücadeleye katılan Milli Mücadeleye damgasını vuran isimli isimsiz nice sarıklı mücahidimizi, hocalarımızı da rahmetle anmalıyız. Onların hepsine çok şey borçluyuz. Onlar Türk Milleti’nin, Türk nesillerinin kalplerine gömdüğü, yaşayan hala bizlere güç ve moral veren aziz varlıklardır. Vatanları için ölümü göze alamasalardı coğrafyayı da tekrar vatan yapamazlardı. Vatanı için ölümü göze alamayan teslimiyetçi, manda yönetiminden yana ve onların bugünkü devamı olanlar Milli Mücadeleyi içlerine sindiremeyenler, Lozan’a değil; ancak Sevr şartlarına razı olurlar ve teslimden başka bir şey düşünemezler.

            Cumhuriyete geçiş ve Cumhuriyetin kuruluşu fikri sadece 29 Ekim öncesine de bağlanamaz. Bu eksik bir yaklaşımdır. Cumhuriyet fikri Osmanlı aydınlarınca uzun yıllar tartışılmış ve çıkış yolları düşünülmüştür. En nihayet Cumhuriyet ile birlikte bağımsızlığımızı ve egemenlik haklarımızı perçinlemiş olduk. Cumhuriyetle birlikte vatandaşlık kazandık. Mirasta eşitlik ve kadınlara çeşitli haklar tanındı. Seçme ve seçilme hakkı, soyadı kanunu, tevhid-i tedrisat kanunu ve diğer birçok kanun gerçekleştirilmiş oldu. Fabrikalar yapıldı.

            Andımızı söylemekten Türk çocuklarını engelliyorsak, milli kimlikle oynama zaafını gösteriyorsak, dünün işgalcilerini mutlu edip tekrar davet etmiş oluruz. Bu anlayışla yeni mutlu 100 yılların önünü açamayız. Unutmayalım ki, bir ülkede kurucu irade, hâkim kültür ve milli kimlik reddedilerek farklılıklar bütünü zenginleştiremez. Geliniz orta öğretim veya yükseköğretime Türk Dünyası ve Türkiye’nin sosyal yapısı derslerini koyalım. Eğitim ve sağlığı ticarileşmekten kurtaralım. Savunma sanayiini daha da güçlendirelim.

Filistin, Siyonizm ve İsrail Tarihçesi -2

Bilhassa Kutsal Topraklara hacca gelenler ve son yıllarını Filistin’de tamamlamak isteyen Museviler, daha önceleri buralara yerleşmişlerdi. XVIII yüzyıldan itibaren pek çok Musevi dinci Filistin’e akın etmiş, kendilerini ibadete adamışlardı. Bu dindar gruplar, “Haluka” denilen, Avrupa’da toplanıp Filistin’de dağıtılan sadakalarla hayatlarını idame etmeğe çalışıyorlardı.

                Kendilerinden önce Kutsal Topraklara yerleşen Musevileri gören ve duyan “Siyon Aşıkları” bundan cesaret alarak onlar da hemen kolonizasyona giriştiler. Ancak buraya gelen kolonizatörlerin hiç biri hayatlarının bundan önceki dönemlerinde hiç tarımla uğraşmamışlardı. Bu topraklarda tarımdan başka yapacak başka bir meslek olmayınca ellerindeki maddi imkânlar erimiş, yoksul duruma düşmüşlerdi.

                Üstelik iklim koşulları, sıtma ve diğer hastalıklar ayrıca Bedevi saldırıları Kolonizatörleri çok güç durumda bırakıyordu. Eğer bunların yardımına gizli bir yardım eli uzanmasaydı, Kolonizatörlerin hülyası tarihe karışabilirdi. Kimdi bu gizli yardım eli diyecek olursanız ismine ileride sık sık rastlayacağımız Baron Edmond de Rothschild’den başkası değildi.

                Baron Rothschld, önceleri isminin duyulmasını, reklamının yapılmasını, ayrıca Osmanlının kuşkusunu uyandırmak istemiyordu.

                Rothschild daha sonraki günlerde bir konuşmasında Musevi Kolonizatörlere: “Ben sizin yardımınıza perişanlığınız ve fukaralığınızdan gelmedim. Dünyanın başka yörelerinde de benzeri sefalet vakaları vardı. Bu işi yaptım, çünkü sizde hepimiz için son derece kutsal olan inancı, ideali, İsrailoğullarının eski yurduna dönme hülyasını ve bir Yahudi rönesansını gerçekleştirecek kapasite gördüm.” Demiştir.

                Theodor Herzl ve Siyasi Siyonizm.

                İleride adına sık sık rastlayacağımız Siyonizmin kurucusu, daha doğrusu Filistin’de bir İsrail Devletinin kurulmasında en büyük pay sahibi olan Dr. Theodor Herzl, 1860 yılında Budapeşte’de orta halli dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

                Viyana Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık yapan Dr. Herzl, 1891 yılında Avrupa’nın en büyük gazetelerinden “Neue Freie Presse’”in Paris temsilciliğine atandı. “Neue Freie Presse’in temsilcisi olarak Paris’te Dreyfus davasını izlerken, suçsuz bir Yahudi subayının idamının istenmesine tanık olması, Yahudilerin dünya üzerinde kıyamete kadar ezilmesine razı olamayacağını anladı.

                Teodor Herlz, Yahudilik konusunda olgunlaşan fikirlerini 1895 yılında “Yahudi Devleti” adlı bir kitapta topladı. Herlz’e göre Museviler; kendilerine ait olan bir ülkeye göçmeden Yahudi sorunu çözülemeyecekti.

                Herlz: “Biz bir devlet hem de örnek bir devlet kuracak kadar güçlüyüz. Bu amaç için gerekli beşeri ve maddi her türlü malzemeye sahibiz… Bir ülkenin tüm haklı taleplerini tatmin edecek büyüklükte dünya üzerinde bir yörede bize egemenlik verin, gerisini biz tamamlarız.” Diyordu.

                Dr. Herlz, kitabında Siyonistlerin yerleşim alanı olarak belirlediği yer Filistin’den başka bir toprak parçası değildi. Oraya hem daha önceden gidip yerleşenler olmuş, hem de bu topraklar kutsal kitaplarında kendilerine “Vadedilmiş Topraklar”  olarak geçiyordu.

                Filistin’in ayrıca Türklerin elinde bulunduğunu bilen Herlz, Padişahın kendilerine zorluk çıkarmayacağından gayet emindi. “Yahudi Devleti” kitabında Osmanlılara hitaben: “Eğer Majesteleri bize Filistin’i verirlerse, biz de karşılık olarak Osmanlının maliyesini düzenleriz.” Diyordu.

                Dr. Teodor Herlz, İsviçre’nin Basel kentinde3 gün sürecek 1. SiyonistKongresini topladı.Kongreye Dünya Yahudilerinin en seçkin delegeleri büyük bir kalabalıkla katılım sağladı. Kongre bittiğinde Herlz günlüğüne şöyle yazar:

                “Basel’de Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer bunu bugün açıklarsam, herkes beni alaya alır. Oysa belki beş, ama en fazla elli yıl içinde herkes bu gerçeği görecektir. Yahudi Devleti’nin varlığı manevi temellere oturtulmuştur, bu devlet, Yahudi Halkının istek ve azmi ile kurulmuştur.”

Devam Edecek