Millî başarılarda, insanların kalpleri kucaklaşıyor. Kızlarımızın zaferi böyle bir başarıydı. Bakınız onlar Avrupa şampiyonu olunca o çat pat parazit sesler de sustu. Ne demişler: Hiçbir şey başarı kadar başarılı değildir.
Millî başarılar, zaferler “Biz!” hissini yükseltir. Millî felaketler de öyle. Biz binlerce yılda böyle birlikte sevinerek, birlikte üzülerek bir olduk, millet olduk. Başaranlarla başardık. Balkan bozgunu gibi, işgal gibi büyük millî felaketleri çektik; katledildik, memleketlerimizi kaybettik, sürüldük. Sonunda elimizde bu vatan parçası kaldı. Şimdi bize düşen ve pek de zor olmayan bir şey var: Yeni nesillere bu sevinçlerle ve üzüntülerle dolu geçmişimizi anlatmak. Babalarının, dedelerinin hikâyesini; bu zamana ve bu mekâna nasıl geldiğimizi yüreklerinde hissetmelerini sağlamak. Bunu yapabiliyor muyuz? Siz söyleyin lütfen, yapabiliyor muyuz?
Dil ve kalp
Geçen birkaç yılda Millî Mücadele’nin zaferler dizisinin ve son büyük zaferin yüzüncü yıllarını kutladık. Önümüzde hepsini taçlandıran cumhuriyetin yüzüncü yılı var. Bir ay kadar bir zaman kaldı. Bizden çok daha kısa tarihe sahip ülkelerin kutlamalarına bakın bir de bizim kutlamamamıza. Bir İngiliz kraliyet düğünü kadar olamadık. Hani yüzüncü yıl altınları? Tişörtler, kıyafetler, kalpaklar, ödüller, yarışmalar?
Hikâyesini bile anlatamıyoruz. Sosyal medyada büyük taarruz için, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” lafları dolaşıyordu. Hâlbuki büyük taarruz sathı müdafaanın tam tersidir. Bütün kuvvetleri bir noktaya toplayıp orada kat kat üstünlük sağlayarak yapılan bir taarruzdur. Riskli fakat başarılı bir stratejidir. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” ise mükemmel bir yıpratma savaşının hikâyesidir. Acılı fakat zaferle noktalanan bir savaşın; Yunan ordusunun ikmal hatlarının gerideki kuvvetlerimiz ve süvarilerimizce kesilmesinin hikâyesidir. Tükenen cephaneleriyle her mevziimizi ağır zayiatla alan Yunan ordusunun, tam kazandık derken karşılarında bir mevzi daha, sonra bir mevzi daha görerek tükenişinin hikâyesidir.
Zafer tatlıdır. Yahya Kemal’e göre acıların da bir tadı vardır. Duyabilenler için. “Dili olanların kalbi yok, kalbi olanların dili yok.” diyor büyük şair. Hâlâ öyle.
Med bütün gemileri yükseltir
Son yüzyılda uzun bir yol geldik. Zaferlerle ve yenilgilerle dolu, tatlı ve acı bir yol. Fakat işimiz bitmedi. Ekonomisi zayıf, eğitimi zayıf, kültürünü, edebiyatını, tarihini bilmeyen bir Türkiye ile er veya geç o felaketli başlangıç noktasına geri döneriz.
Gençlerin terk etmeyi planladıkları bir Türkiye değil, dönmeyi istedikleri bir Türkiye yaratmalıyız. İnsanımızın vatandaşı olmakla öğündüğü bir Türkiye. Pasaportuna bırakın vize vermemeyi, bütün gümrüklerde özel saygı gösterilen bir Türkiye.
Bu, en evvel ve her şeyden evvel, refah içinde, zengin bir Türkiye demektir. Refah, adalet, eğitim, katı güç, yumuşak güç, edebiyat, sanat, müzik… Ülkeler bu unsurların birinde yükselip diğerlerinde geri kalmıyor. Meddin bütün gemileri yükselttiği gibi, yükseliş bütün ögelerde birden oluyor. İsterseniz birleşik kaplar deyiniz. Birinin yükselişi, öbürlerinin de yükselişine sebep oluyor. Biri geri kalırsa diğerlerini de aşağı çekiyor.
Rahmetli felsefeci Durmuş Hocaoğlu, eğitimi itibarıyla fizikçiydi. Felsefe ve sosyoloji çözümlemelerinde fizikten kavramları kullanırdı. Mesela, kuvvetli bir mıknatıs alanının etkisine giren bir demir mineralinin içinin, dışarıdaki o güçlü alana göre yönleneceğini söylerdi. Sonra şöyle devam ederdi: Medeniyette ileri gitmiş milletler de kuvvetli mıknatıs alanı gibidir. Geri kalmış ülkeleri etkiler ve onlar da gelişmişlerin hâkim kültürünün etkisine göre kendilerini yönlendirir… Hocaoğlu’nun nefis bir benzetmesidir.
Milletlerin çekim gücü
Ben de Hocaoğlu’nu taklit edeyim: Mıknatıs değil de güçlü bir yer çekimi alanı, Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisi’ne göre uzayı büker. Elastik bir yüzey düşünün. Hani şu jimnastikçilerin üstünde zıplayıp akrobasi yaptıkları tramplen gibi bir yüzey… Tramplenin ortasına ağır bir gülle koyun. Gülle yüzeyi bükecektir. Öyle ki tramplenin üstüne yerleştireceğiniz her şey, şimdi gülleye doğru kayacaktır. Yer çekimi tıpkı böyledir diyor Einstein. Yalnız bükülen iki boyutlu yüzey değil dört boyutlu uzayın kendisidir… Bildiğimiz üç boyut artı zaman.
Ekonomi, edebiyat, eğitim, sanat, askerî güç… Bunlarda dünya standartlarına göre yüksek bir düzeye ulaşırsanız, dayanılmaz bir çekim gücü oluşturursunuz. En başta kendi vatandaşlarınıza, “Ne mutlu Türküm!” dedirmenin yolu budur işte.
ABD’ye bakın. Dünyanın bütün etnisitelerinin toplandığı bu ülkede, çocuklarına her sabah ellerini kalplerinin üstüne koyarak “Tanrı’nın altında tek millet!- One nation under God!” diye and içiren yegâne güç, işte o çekim gücüdür.
Sonra o çekim, sınırlarınızın dışına taşar. Size takdirle, saygıyla, sevgiyle bakarlar. Size öykünürler. Kendilerini size en yakın hissedenler sizin çekim alanınıza doğru kayar. Benim milliyetçilikten de Turancılıktan da anladığım budur.
(Dr. Abdulkadir Sezgin ile muhtelif târihlerde 15 adet röportaj yaptım. 11 adedi sağlığında; Önce Vatan Gazetesi’nde ve Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sitesinde yayımlanmıştı. Âlevilik’ konulu 3 Röportajın birincisi bugün, diğerleri Pazartesi ve Salı günleri sunulacaktır. İyi okumalar
Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’ye patinaj yaptırmak isteyen Hıristiyan batı, sunî bir Alevî Meselesi oluşturmaya, geliştirmeye ve gaile hâline getirmeye çalışıyor. Alevî-Sünni bütünleşmesi için çalışan bir din adamı ve Alevî olduğunuz için gelişmeleri yakından tâkip ettiğiniz biliniyor. Nedir, neler oluyor anlatır mısınız?
Dr. Abdülkadir Sezgin: Ülkemizde yaşayan ve kendisini ‘Alevî’ olarak tanımlayan halk aynen Âşık Veysel gibi, ‘Türküm, Müslümanım’ demekte, kendisini ‘Türk Milleti’nin özü’ olarak kabul etmektedir.
Alevî dernek ve vakıflarının çoğunluğu ise, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında, Avrupa ülkelerinde dağınık ve teşkilatsız kalan eski sosyalistlere -Almanya başta olmak üzere- AB ülkelerinde kurdurulan derneklerin uzantısı olan gruplar gibi görünmektedir.
Bu dernekleri kuranların tamamına yakını yıllar önce Alevîlikle bağını koparmış, Sovyetlerin çöküşü ile yaşadıkları şoktan uyandıklarında kendilerini Alevî teşkilâtı yöneticisi olarak gören Marksist ideolojiyi Dünyâ görüşü olarak benimsemiş kimselerdir.
Bu sebeple de Alevîlik konusu incelenip değerlendirilirken halk ile kuruluşların ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.
Bu yapılmadığında problem anlaşılamaz ve/ya çözülemez.
Çetinoğlu: Alevî olmayanlar Alevîliği nasıl yorumluyorlar?
Dr. Sezgin: Üzülerek ifâde etmeliyim ki, başta Diyânet İşleri Başkanlığı çalışanları olmak üzere Alevî olmayan veya kendisini ‘Alevî’ olarak adlandırmayan kesimde son derece olumsuz ve Alevîlîği dışlayan yerleşmiş bir anlayış vardır.
Çetinoğlu: Ülke nüfusunu çoğunluğunu oluşturan bu kesimde Alevîlik nasıl algılanıyor?
Dr. Sezgin: Türkiye Cumhuriyeti Diyânet İşleri Başkanlığı yönetici ve çalışanları arasındaki algılamalar halkın da algılamalarına örnek olacağı için bu kurum çalışanları arasındaki algılama biçimlerini cümleler halinde sıralamak uygun olacaktır:
Dr. Sezgin: Şüphesiz bu doğru düşünceye sâhip olanlar vardır. Fakat maalesef azınlıktadır. Tamamına yakını din eğitim ve öğretimi gören ve doğrudan din konusu ile meşgul olanlardaki algılama bile bu kadar yanlışlıklar, çelişkiler içermektedir.
İlâhiyat fakültelerinde yapılmış master ve doktora çalışmalarında da ‘Alevîlerin Şiî / Caferî olduğu’na dair tezler olması bu şaşkınlığın eseri olmalıdır.
Toplumun Alevî olmayan katmanlarında da ‘kestiği yenmez’, ‘kendileriyle evlenilmez’ şeklindeki algılamanın yaygın olduğu da bilinmektedir.
Din ile ciddî ilişkileri olup olmadığı tartışılan sanatkâr, programcı gibi insanların rastgele söyledikleri ‘mumsöndü’ sözleri bu alandaki anlamaların ne kadar yanlış olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir.
Belirtilen sebeplerle öncelikle Alevî olmayanların tamamının ‘Alevî algılama’larını düzeltecek ‘toplumun din konusunda doğru olarak aydınlatılması’ meselesi bulunduğu kabul edilmelidir.
Çetinoğlu: Diyânet İşleri Başkanlığı’nın bu meseleye olan ilgisi, câmi cemaatinin alâkasının çok gerisinde. Yavuz Bülent Bâkiler, bir din görevlisi olmadığı halde, İstanbul’daki bir câmide, Cuma sohbeti olarak, Alevîlik hakkında konuştu. Namazdan sonra çok büyük bir kalabalık etrafını sardı. Sorular sordu, teşekkürler edildi, gençler yanında yaşlı insanlar da elini öpmeye teşebbüs etti.
Câmi görevlisinin ifâdesine göre hiçbir konuşma, Yavuz Bülent Bâkiler’in konuşması kadar alâka görmemiş. Demek ki bu mesele, hassasiyet sâhibi insanların gayretleriyle çözüme kavuşturulabilecek…
Dr. Sezgin: İsâbetli bir değerlendirme. Tekrarlanmasını faydalı görürüm. Fakat söz konusu konuşmanın Diyânet İşleri Başkanlığı mensuplarına yapılması çok daha faydalı ve hatta elzemdir. Böyle bir çalışma, problemin çözülmesindeki temel sosyal yapıyı oluşturacaktır. Bu son derece önemlidir. Fakat Başkanlığın böyle bir çözüme sıcak bakması mümkün değil gibi görülüyor.
Alevîlik konusunda öncelikle görüş birliğinin sağlanması gereken en önemli alan Diyanet İşleri Başkanlığı alanıdır.
Bu sağlanmadan Alevîlik meselesi çözülemez. Çünkü din konusunda devletin ana hizmet birimi Diyânet İşleri Başkanlığıdır. Bu sıfatla meselenin çözüleceği yer de Diyânet İşleri Başkanlığıdır.
Uzun bir tatil dönüşünden sonra gönül isterdi ki, siz değerli okurlarıma tatil dönüşü hatıralarımı, gezip gördüğüm yerlerde edindiğim izlenimlerimi anlatayım.
Ancak memleketimizin can yakıcı meseleleri gün geçtikçe o kadar çekilmez bir hal alıyor ki, yazmak ama ne yazmak konusunda kafanızda oluşan düşünceler, sizi ister istemez kendi mecrasındaki problemlerin yoğunluğuna odaklandırıyor.
Geçtiğimiz 14 Mayıs ve 28 Mayısta yapılan Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan Cumhur İttifakına karşılık, büyük hayallerle kesin kazanılacak ümidiyle girilen seçimin kaybedilmesiyle Millet İttifakına mensup muhalefet partilerinde büyük kırılmalar ve hayal kırıklıkları yaşanıyor.
İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener ve İYİ Partili milletvekillerince sıklıkla dile getirilen “Kazanacak Aday” açıklamaları, Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri, basın ve medyadaki konuşmacılar tarafından görmez ve duymazdan gelindi ve işte görüldüğü gibi sonuç ortada.
Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybeden Kemal Kılıçtaroğlu’nun seçim kampanyası döneminde yaptıkları şimdi “Deli kızın Bohçası” gibi bir, bir ortaya saçılırken kendi partisinin büyük çoğunluğu tarafından dahi eleştiri yağmuruna tutuluyor.
Buna karşın seçim kazanmak için sistemin getirdiği illa ki şart olan “İttifak Sisteminden” ümidini kesmiş olan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in gerek Afyon konuşmasın da ve gerekse Fatih Altaylı ile yaptığı konuşma halâ güncelliğini koruyorken, Türkiye’nin acil çözülmesi gereken ekonomi, enflasyon, sığınmacı sorunu ve adalet sistemindeki bir yığın meseleler orta yerde duruyor.
Toplum Mühendisliği konusunda oldukça geniş bir kadroya sahip olan Recep Tayyip Erdoğan muhalefetin bugünkü dağınık durumundan istifade ederek yeri geldiğinde muhalefet adına popülist açıklamalar yapıyor.
RTE: 22 Senede Türk toplumunun büyük çoğunluğunu algı yöntemiyle öyle bir noktaya getirdi ki; ağzından en saçma sözler dahi dökülecek olsa, sözlerinin bir müddet sonra 180 derece tersini söylediğinde alıcısını ve kabullenicisini buluyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 23 Ağustos 2023 tarihinde Macaristan’a yaptığı ziyaret sonrası kendisini hava alanında karşılayan gazetecilerin emekli zamlarıyla ilgili sorularını cevaplandırdı.
“Şu anda memurlarla ilgili çalışmayı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız yetkili sendikalarla sürdürüyor. Bu ay sonuna kadar da devam edecek. Nitekim birinci, ikinci, açıklamalar Bakanım tarafından yapıldı. Emeklilerle ilgili de ayrıca Bakanlığımız çalışmalarını sürdürüyor. Memurlarımıza bu zamanlar gelirken, emeklilerimize hiçbir şeyin gelmemesi olacak bir şey değil. Onları da inşallah memnun edecek adımları atacağız.”
Bu açıklamadan kısa bir süre sonra sosyal medyada şöyle bir haber dolaştı: “Cumhurbaşkanı Erdoğan: Araç sahibi vatandaşlardan Ek (MTV) Motorlu Taşıt Vergisi almak kabul edilemez bir durumdur”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın böyle bir konuşma yapıp, yapmadığı her ne kadar netlik kazanmış olmasa da sosyal medya bu günlerde şu sözlerle çalkalanıyor: “Ülkeyi keşke Recep Tayyip Erdoğan yönetse.”
***
Erdoğan ile klasik manada demokrasi mücadelesi yapmak, Kaf dağının arkasındaki yedi başlı dev ile mücadele etmek kadar zor. Çünkü kazanmak için devletin ve özel sektörün bütün imkânlarını kullanmaktan çekinmeyen Erdoğan, Muaviye’nin arkasında bulunan güç ne ise işte Erdoğan da o güce güveniyor.
Muhalefet liderleri eğer kazanmak istiyorlar ise, klasik manada mücadele taktiklerinden vaz geçip, yeni bir yol bulmaları şart görünüyor.
Ve kıssa dan bir hisse:
“Muaviye bin Ebu Süfyan Şam’da Hz. Ali ise Küfe şehrinde validir. Anlatılan o ki; aralarında anlaşmazlık var ve savaş çıktı çıkacak.
Bir gün Hz. Ali’nin taraftarlarının yoğun olduğu Küfe’den, bir Arap, devesiyle katıldığı kervan ile ticaret yapmaya Şam’a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken yerli halktan biri yanına yanaşıp:
– Bu dişi deve benimdir, ver devemi bana demiş.
Küfe’den gelen adam,
– Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir” diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar. Tartışma büyümüş, konu Muaviye’ye kadar yansımış. Olayı duyan halk da yavaş yavaş meydanda toplanmış…
Muaviye, Küfe’den gelen ile Şam’da deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış:
– Bu dişi deve Şamlınındır!
Küfe’den gelen adam,
– Etmeyin bu deve benimdir, üstelik dişi değil; çok da net görebileceğiniz gibi erkektir” diye itiraz edince meydanda toplananlara dönmüş ve sormuş:
– Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?
Cemaat hep birlikte bağırmış:
– Şamlınındır!
Deve Küfeliden alınıp Şamlıya verilmiş… Küfe’li şaşkın bir vaziyette devesinin ardından baka kalırken, Muaviye onu yanına çağırmış:
– Ey Küfeli, dinle! Sen de, ben de biliyoruz ki; bu deve senindir ve dişi değil, erkektir.
– Ama o zaman neden, diye sormuş Küfe’li şaşkın ve titreyen sesiyle.
Kendinden emin tavrı ile Muaviye cevaplamış:
– Sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt etmeksizin o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!” Haydi, şimdi yolun açık olsun.”
Evet, emperyalistler gerçekten suçludur. Bilim diye asırlarca sürdürdükleri ırkçılık, o ırkçılığa dayanan kölecilik ve soykırımlar suçtur. Keşifler, aydınlanma, bilim devrimi ve teknolojik üstünlük… O çağda o üstünlük sadece onlarda vardı, dünyanın geri kalanında yoktu. O üstünlüğe dayanarak yapmadıkları edepsizlik, işlemedikleri cinayet kalmadı. Dünyanın dörtte üçü sömürgeleriydi. Osmanlı hariç bütün Müslüman dünyası, kolonileriydi. Paradigma şuydu: Biz üstünüz. Çünkü bizim kültürümüz üstün. Biz üstünüz, çünkü biz Hristiyan’ız. Biz üstünüz çünkü bizim ırkımız üstün. Dünyadaki insanları oldurmak veya öldürmek, sınırlarını çizmek, çizdiğimiz sınırlar içinde onları yönetmek hakkımızdır.
Bu söylediklerimin sadece tarih olmadığını dört yazı boyunca anlattım. Evet, tarihtir ama aynı zamanda bugündür. Rusya Ukrayna’yı doğru boya getirmekle meşgul. ABD’nin, kitle imha silahları palavrasıyla, Irak’ı doğru boya getirmesi daha dündü. Birinci Dünya Harbi’nde cetvelle çizdikleri Arap sınırlarını şimdi beğenmeyip tekrar çiziyorlar. Çizerken de vekâleten terörist kullanıyorlar.
İnsan başkalarını kolay kolay değiştiremez. Onun için işe ABD, AB ya da şu veya bu ülkenin zihniyetini ya da davranışını değiştirme gayretiyle başlayamayız. Kendimizi değiştirmeliyiz. İşe kendimizden başlamalıyız. Eğer bize yöneltilen aşağılamalarda binde bir dahi olsa gerçek payı varsa o karşılıktan derhal kurtulmalıyız. Yoksa benim dört yazıdır yaptığım gibi başkalarını suçlayarak hiç bir yere varamayız ve zavallı hâlimiz sürüp gider. Başkalarını suçlamak çok tatmin edicidir. Bu ucuz tatmin tuzağına düşmemeliyiz.
Kendimden, Niçin Geri Kaldık? kitabımdan bir intihal yapayım:
“Yenilenler genellikle mazeret sahibidir. Hakem karşı tarafı tutmuştur. Saha kaygandır. Bir satranç üstadının sözünü hatırlıyorum, ‘Ben satrançta bugüne kadar sağlığı tamam bir mağlup görmedim!’
“ ’Batılılar bizi kandırmaktadır.’ Bu iddiaya inanmak, aslında bizim Batılılardan aptal olduğumuza inanmakla eşdeğerdir. [Niçin kanıyorsunuz?]
“’Bizi sömürüyorlar.’ Niçin kendinizi sömürtüyorsunuz? Yoksa gerçekten aklı ermeyen geri ırklar mısınız?”
Çukurdan çıkmalıyız
Önce yapmamız gereken, içinde bulunduğumuz şu çukurdan çıkmaktır. Bir an önce şu “Boşluk” ülkesi olmaktan kurtulmaktır. Bir Güney Kore, bir İrlanda hatta ortalama bir OECD ülkesi olmaktır. Bunun için de önce bir çukurun içinde bulunduğumuzu görmeliyiz ve sormalıyız: Niçin geri kaldık? Niçin hâlâ arayı kapatamıyoruz? Niçin yarışta geriye düşmekten kurtulamıyoruz?
Bunun cevabı “dış güçler” değildir. Dış güçler beceriksiz ülkeleri yer bitirir. Sizin içiniz düzgünse hiçbir dış güç sizi zayıflatamaz.
Yerimizde sayıyoruz. Bu kötü. Yerimizde saydığımızı görmüyoruz. Yerimizde saydığımızı bir türlü kabul etmiyoruz. Bu daha da kötü, felaketin kökü bu. Tam tersine, uçup kaçtığımıza inanıyoruz veya Avrupa’nın bizi kıskandığına! Tarih nutukla, yalanla kalkınan bir ülkeyi yazmıyor. Aklımızı başımıza devşirelim. Ne demişti Kutadgu Bilig’de, Yusuf Has Hacip? İl tutmak için çok güç, güç için çok refah, refah için zengin bir halk ve zengin halk için doğru hukuk lazımdır. Bunlardan biri kalırsa dördü kalır ve dördü kalırsa il (devlet) çözülür.
Çıkmak zor değil
Bakınız, bizim işimiz Güney Kore’den, İrlanda’dan, OECD ülkelerinden falan daha kolay. Çünkü önümüzde onların örneği var. 17. asırdan itibaren nasıl kalkındıklarını görüyoruz. Son otuz-kırk yıldan beri bugün de görüyoruz. Yapmamız gereken, nutuk atmayı, mazeret bulmayı bir kenara bıraktıktan sonra şu soruyu sormak: Onlara göre bizim kalkınmamızı köstekleyen şeyler nedir? Onlarda olup da bizde olmayan nedir? Şöyle söyleyeyim, bizde olmaması gerekenleri bulup onlardan vaz geçmek, onları çıkarıp atmak. Bizde olması gerekip de henüz yakalayamadıklarımızı bulup, alıp uygulamak.
Bunları yaparken canımız yanabilir. Mesela dümeni, sadık bendelerimize değil de o makama layık çocuklarımıza teslim etmek zorunda kalabiliriz. “Bırakınız gitsinler” yerine, ne yapmalı ki gelsinler diye çalışmak zorunda kalabiliriz. Fakat yöneticiler bu ıstıraplara katlanmazsa ülke çok daha büyüğüne katlanmak zorunda kalır.
Osmanlı neden mi geri kaldı? Son yirmi yılımıza bakın, anlarsınız. Gören gözler için kalkınanların nasıl kalkındıkları da, kalkınamayanların nasıl olup da kalkınamadıkları da apaçık ortadadır. Gören gözler için.
Buna cevap vermek için bir soru da bizim sormamız gerekli: Ne zaman?
Soğuk Harp sırasında biz Batı’nın yani Batı Avrupa ve ABD’nin, can ciğer kuzu sarması dostu ve müttefiki idik. Bir “Hür Dünya” vardı bir de hür olmayan dünya. Amerikan başkanları Hür Dünya’nın doğal lideriydi. Biz de ucundan bir parçası. Şah’ın İran’ı da Hür Dünya’nın müttefikiydi. Nasıl olmasın? Demokratik Musaddık iktidarını hükümet darbesiyle devirip ülkeyi Şah Rıza’ya teslim eden CIA’nin ta kendisiydi. Hür Dünya ifadesi, Eisenhover’dan baba Bush’a kadar sık sık kullanıla geldi. Sonra Sovyetler Birliği çöktü. Hür Dünya’ya da gerek kalmadı. Sovyetlerin çöküşü muhakkak bir paradigma değişikliği getirecekti.
Yeniden korkunç Türk
Paradigma değişecekti ama nereye doğru değişecekti? İnsanlar paradigmasız yaşayamaz, beynimizin nöron demetleri olmadan yaşayamayacağı gibi. Batı’nın bizim hakkımızda yeni paradigmalar kurmasına gerek yoktu. Onun “Türk” paradigması her zaman vardı, fakat Sovyet tehdidi altında o paradigmanın sümen altı edilip maksada uygun yenisinin kurulması gerekiyordu. Öyle de yapıldı. Fakat Soğuk Harp bitip Sovyetler yıkılınca o taze düşüncelere gerek kalmadı ve bilmem kaç asırlık Korkunç Türk paradigmasına geri döndük.
İngilizcedeki “terrible” kelimesi korkunç, berbat falan anlamına gelir. “Müthiş” de karşılık diye verilebilir. Müthiş’in kökü de tedhiş değil mi zaten? Şimdi Google Tercüme’ye “terrible” yazdım, “1) Berbat, 2) Çok kötü” son olarak da “3) Müthiş” yazdı. Tuhaf insanlarız. “Ivan the terrible”ı çevirirken “Korkunç İvan” deriz de iş Terrible Turk’e gelince aynı kelime “müthiş” olur ve bizim kafamızdaki bu müthiş, o kadar da kötü bir şey değildir.
Enselerinde oturmak lazım
İşte Soğuk Harp’ten önce, Batı’da paradigmamız Korkunç Türk, Berbat Türk, Çok Kötü Türk falandı. Bakınız dünyayı insan hakları ve insan sevgisi ile kucaklayan, milletlere kendi kaderini tayin hakkı bahşeden ABD Başkanı Woodrow Wilson ne diyor:
“…adı ağza alınmaz Türk’ün ve neredeyse aynı derecede zor Kürd’ün onlar terbiye olana kadar ensesinde oturmalı…”
Bu ifadeyi muhtemelen daha önce rastlamışsınızdır. Bu çok “insaniyetli” sözler, Wilson’un Millî Demokratik Komitesi’ne, 28 Şubat 1919 günü yaptığı konuşmadan alınmış. İki ay sonra Batılı müttefikler Yunanlıları İzmir’e çıkaracak ve Atatürk’ün Samsun’a çıkışıyla da Millî Mücadele başlayacaktır. Wilson’un konuşmasının tamamı şöyle[i]:
“Bu odanın duvarları arasında kalması şartıyla, açık yüreklilikle şahsi kanaatimi söyleyeyim, [Ermenistan’da bir manda kurmalıyız.] Ermenistan gibi ülkeler için parlak bir gelecek vaat eden bir başlangıç görüyorum. Bütün Amerika Ermenistan’a angajedir. Biz Amerikanlar, Ermenistan ve Ermenistan’ın çektiği eziyetler konusunda diğer herhangi bir Avrupa ülkesi hakkında bildiklerimizden daha çok şey biliyoruz. Orada bizim kolejlerimiz var, misyonerlerimiz var, tıpkı Konstantinopolis’teki Robert Kolej gibi. Dünyanın bu bölgesinde hâlen Amerikan etkisi mevcuttur. Kurtarıcı bir etki, eğitici ve ayağa kaldırıcı bir etki. Beyrut ve Suriye’dekilere benzer kolejlerimiz, bu etkiyi Suriye sınırlarının çok ötesine, bütün Arap ülkesine ve Mezopotamya’ya ve Küçük Asya’nın uzak parçalarına yaydı. Amerika Birleşik Devletleri’nin insanlarının da bizim oraya girip Ermeni halkının çıkarlarının koruyucusu olmamıza, adı ağza alınmaz Türk’ün ve neredeyse aynı derecede zor Kürd’ün, onlar terbiye olana kadar ensesinde oturmamıza ve Ermenistan’ın çalışkan ve ciddi halkına imkânlarla dolu ülkelerini kalkındırma fırsatı vermemize rıza göstereceğini ümit ediyorum.”
Buradaki Ermenistan, bugünkü Ermenistan değil, Sevr’in Ermenistan’ıdır. Artvin, Ardahan, Erzurum, Kars, Van, Bitlis, Muş, Erzincan gibi vilayetler ve Hazar’a kadar Kuzey ve Güney Azerbaycan da Wilson’un mandasını alacağı Ermenistan’ın içindedir.
Haydin haçlı seferine
Amerikan WASP ırkçılığının uzun bir tarihi var. (WASP = White Anglo Saxon Protestant = Beyaz Anglo Sakson Protestan) Anlaşılan, bizim buralara gelindiğinde Protestanlık gerekmiyor. Hrıstiyanlık yetiyor. Başkan Wilson’u da WASP liderler arasında sayabiliriz. Siyah Amerikanlar’a karşı kendi kendine beyazları savunma görevini veren Ku Klux Klan’ı öven Bir Milletin Doğuşu filmini 18 Şubat 1915’te Beyaz Saray’da seyretmiş ve göklere çıkarmıştı. Bu film münasebetiyle Wilson’un Ku Klux Klan hakkında sarf ettiği cümlelerden biri şudur: “Beyaz adamlar, yalnızca nefsi müdafaa gayesiyle ayağa kalktı… Sonunda Güney’in gerçek imparatorluğu büyük Ku Klux Klan, güney ülkemizi korumak için ortaya çıktı.[ii]”
Bir Milletin Doğuşu, her “sinema kulübü”nde ilk gösterilen filmlerdendir. Film tekniğinde çığır açan yönleri vardır. Bu ve Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı mutlaka gösterilir.
Batı’nın “Batı Dışı” paradigmasına devam edeceğim. Bu yazıya Bir Milletin Doğuşu filminin afişiyle son vereyim. “Haçlı Seferi” motifini galiba Başkan – baba – Bush’tan da duymuştuk.
Mayıs ayında yapılan seçimler öncesi en önemli müjdelerden biri Karadeniz’de bulunan doğalgaz idi.
Haziran 2022’de, CB Erdoğan 2023 ilk çeyreğinde ilk fazda üretilecek günlük 10 milyon (aylık 300 milyon) metreküp doğal gazın millî iletim sistemimize aktarılacağını söylemişti.
Erdoğan 20 Nisan 2023’te yani 14 Mayıs cumhurbaşkanı seçimlerinden hemen önce“Karadeniz doğal gazını devreye aldık” dedi. Devreye alındığına dair görkemli bir açılış programı yapıldı.
Cumhurbaşkanı “1 yıl boyunca evlerimizdeki mutfak ve sıcak su tüketimi için gereken doğal gaz ücretsiz olacaktır. Ayrıca önümüzdeki 1 ay boyunca konutlarımızda ısınma dâhil tüm doğal gaz tüketiminden de ücret almayacağız” sözünü verdi.
Nitekim bu söz gereği aylık 25 m3’e kadar olan mutfak ve su tüketiminde kullanılan gaz ücretsiz verilmekte. Aylık 120-150 TL’lik gazın ücretsiz verilmesi seçim kampanyasında çok abartılı bir şekilde kullanıldı.
****
EPDK’nın doğal gaza ilişkin verilerini açıkladığı aylık raporlara bakıldığında Karadeniz gazının halen üretilip sisteme verilmediği görülüyor. Türkiye’nin son yıllarda aylık 40 milyon m3’e yakın olan doğalgaz üretimi Haziran ayında da aynı miktarda gerçekleşmiş.
Yani devletimizin “Karadeniz Gazı” diyerek ücretsiz verdiği gaz meğerse ithal Rus gazı imiş. “Dostum Putin’in” jesti ile bu gazın da faturası ertelenmiş ve halen Rusya’ya ödenmemiş.
****
Fakat sevgili devletimizin güzide kurumu Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK),doğalgazın bir ay ücretsiz verilmesi nedeniyle Mayıs ayında TÜFE hesabında “sıfır fiyat” yöntemini uyguladı. Bu uygulamayla yüzde 2,4 civarında beklenen aylık enflasyon yüzde 0 (sıfır) olarak açıklandı. Yıllık enflasyon da yüzde 40’ın altına bu okus-pokusla düşürülüp, memur, emekli ve işçi maaşları zamları buna göre yapıldı. Daha doğrusu gerçek enflasyonun altında zam verilerek milyonlarca vatandaşımızın alım güçleri azaltıldı.
Yani devlet çay kaşığıyla verdiği gaz parasını, vatandaşın cebinden kepçeyle aldı.
Bir gazdan birkaç yalan çıkaran yöneticilerimizin zekasına şapka çıkarıyorum. Doğru olmayan bilgilerle vatandaşın hem oyunu alıp seçim kazanmak ve hem de parasını alabilmek hünerini alkışlıyorum.
**************************
TÜİK Enflasyonu Artık Gerçekçi mi?
Son yıllarda TÜİK’in verdiği enflasyon rakamlarının gerçekçi olmadığı, Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE)nin bilerek düşük gösterildiği konusunda tarafsız ekonomistler hemfikirdi.
Buna inanmamızın üç sebebi vardı:
Birincisi, hayatın gerçekleri yani çarşı pazarın fiyat artışları ile TÜİK’in verdiği rakamlar uyuşmuyordu.
İkincisi, ENAG’ın ve İTO’nun verdiği rakamlar ile TÜİK’in rakamları arasında uçurum vardı.
Üçüncüsü, TÜİK’in verdiği Üretici Fiyatları Endeksi (ÜFE) ile Tüketici Fiyatları (TÜFE) arasında uçurum vardı. Bu rakamlara inanırsak üreticilerimizin son 2-3 yıldır sürekli maliyetlerinin altında yani zararına sattıklarına da inanmamız gerekiyordu. Oysaki bu kadar uzun süre zararına satış yapan işletmelerin ayakta durması mümkün değildir.
****
TÜİK’e göre Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) 2023 yılı Ağustos ayında bir önceki aya göre yüzde 9,09 arttı.
İlk defa TÜİK’in açıkladığı aylık TÜFE artışı ENAG’ın rakamını geçti. ENAG’a göre enflasyon Ağustos’ta aylık yüzde 8,59 arttı.
Bu durum “TÜİK rasyonel politikalara dönüyor” yani artık doğru rakamlar vermeye başladı kanaati uyandırdı.
Fakat yıllık enflasyon halen çok farklı: TÜİK’e göre yüzde 58,9 ENAG’a göre yüzde 128.
ÜFE’de durum şöyle: TÜİK’e göre, Aylık Üretici enflasyonu Ağustos ayında bir önceki aya göre yüzde 5,89.
Yani maliyetleri yüzde 6 civarında artan üreticiler, kâğıt üstünde ilk defa, ürünlerinin fiyatlarını maliyetin üstünde artırarak kâr edebilir hale gelmiş görünüyor.
TÜİK yeni dönemde yılların yanlış verilerini düzeltme gayreti içinde gibi. Ama aylık enflasyonu yüzde 10’un üstünde, yıllık enflasyonu yüzde 60’ın üstünde göstermemek için biraz oynama yapıldığı izlenimi veriyor.
****
Bundan sonra daha gerçekçi rakamlar verilmesi ücretlilerin gelirlerindeki kaybı geri getirmez.Ama bundan sonra yeni kayıplara uğramasının önüne geçebilir.
Bağımsız ekonomistler doğru rakamların açıklanmasının sağlayacağı güven ortamı ve faydanın, yaratacağı sakıncalardan fazla olacağını söylüyorlar.
TÜİK Eski Başkanı Birol Aydemir’in teklifini tekrar hatırlatmak istiyorum:
“İktidarın yapması gereken ilk iş TÜİK’e bağımsızlığını geri vermesidir. Hesaplamalarda yaptıkları yanlışları, manipülasyonları düzeltmektir. Ve gerçek enflasyonu (özellikle son iki yılı) yeniden hesaplattırmaktır.”
Son iki yılın yeniden hesaplattırıldığını fakat bunun açıklanmayacağını düşünüyorum. Bir süre çift (biri resmi biri kendisine özel) muhasebe defteri tutan tüccarlar gibi devam edileceğini sanıyorum.
Böyle bir durum köklü bir devlete yakışmaz. Şeffaf ve güvenilir TÜİK verilerine ne kadar erken kavuşursak o kadar iyi olacak.
**************************
Kılıçdaroğlu Da Güven Kaybetti
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun en büyük kozu kendisinin toplumda dürüst, yalan söylemeyen, sözüne sadık, devlet tecrübesi olan, ahlaklı bir kişilik olarak tanınmış olmasıydı.
Ama Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. Turu öncesinde Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile (ortaklarından habersiz yani 6’lı masada onaylanmamış) gizli bir anlaşma yaptığı ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu CB seçildiği taktirde Zafer Partisi’ne İçişleri dahil üç bakanlık ve MİT Başkanlığını vermeyi taahhüt etmiş. Böyle bir protokol yapılabilir ama ortakların haberi olmadan yapılması kendisine güveni sarsmış, gelecekte muhtemel işbirliklerini zora sokmuştur.
Kılıçdaroğlu bu iddiayı yalanlayamadı, sadece “ikimizin namusuna emanet edilmiş bir belge idi” dedi.
Kılıçdaroğlu’nun Hasan Cengiz isimli Erdoğan’a yakın, ilginç siyasi ilişkileri olan ve Perinaz Mahpeyker Yaman isimli AKP’li olduğu, Atatürk’ten nefret ettiği, sosyal medya hesabındaki profil ve paylaşımlarından hemen anlaşılabilen kişileri danışman tayin ettiği ortaya çıktı.
Önce bu kişilerin danışman atandığı reddedildi. Sonra “paylaşımlarını bilseydim atamazdım” türü açıklamalarla itiraf edildi.
Bu olay da Kılıçdaroğlu’nun “dürüst ve güvenilir” sıfatının üzerini kalın siyah bir kalemle çizdi.
1-Boşnaklar, Türkler ve Bosna’nın Savunulması 2-Havaya Uçan At ve Diğerleri 3-Kanlı Sürgünler / Kafkas Cephesi Hâtıratı
-1-
Askerî Hekim Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol, Boşnaklar, Türkler ve Bosna’nın Savunulması isimli eresinin ön sözüne dikkat çeken bir açıklama ile başlıyor: ‘Bosna-Hersek’ yanlış ve belki de maksatlı olarak uydurulan bir isimlendirmedir. Çünkü bütün ülkenin ve halkının (yâni Bosna’nın ve Hersek’in yapısı aynıdır. Dolayısıyla da Bosna-Hersek biçimindeki adlandırma uydurmadır, kasıtlıdır, kötü niyetlidir. Bu tavır Bosnalıları bölmeye ve zayıflatmaya yöneliktir.
Ön söz, ilmî bir kitaba konu olacak bilgilerle devam ediyor. Bölgede en uzun süre ile yaşayanlar Macarlar ve Türklerdir. Son yıllarda Macarların Türklerle derin bağlantılı olduğuna dâir bulgular göz önünde bulundurulursa. Bölgenin asıl sâhibi Türklerdir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın bölgede kurduğu düzen bozulduktan sonra, bölge kan gölü hâline gelmiştir. Buradan hareketle eserin her Türk tarafından okunması millî bir vecibedir. Elbette ve böylece bölgenin hâlihazırdaki sâkinlerine de hakikatleri öğretme mükellefiyetini üstlenmiş bulunuyoruz. Eski bir Türk atasözüdür: ‘Bilmiyorsan öğren, biliyorsan öğret.’
Eserin muhtevasını oluşturan yazılardan bâzılarının başlıkları: *Balkanlar’ın Yapısı. *Boşnakların Târihi. *Osmanlı Türkleri ile Temas . *Boşnakların Dinî İnancı. *Türklerin Tesirleri. *Sırp Irkçılığı ve Yugoslavya’dan Türkiye’ye Göç. *Genç Müslümanlar. *Yugoslavya Komünistleri. *Yugoslavya’nın Çöküşü. *Bosna’nın Savunulması. *Bosna Federasyonu . *Emanetin Gereği. *Önemli Bazı Siyasî Târihler.
Eserin arka kapak yazısı:
Balkanlar eski çağlardan beri büyük güçlerin hâkimiyet mücâdelesine sahne olmuştur. Günümüzde ise Batı Avrupa’dan ayrışan farklı inançlar, gelenekler ve ekinler (kültür mânâsında kullanılmış olmalı) barındıran bir yer olması iîibârıyla Balkanlar, Yunan-Roma mirasının sâhibi iddiasındaki Avrupalı devletler için bir müttefik olarak kabul edilebilmekten çok uzaktır. Dolayısıyla, Balkan toprakları Avrupalılar için sâdece fethedilip sömürülecek bir bölge olarak görülmüş, bu bölgenin insanına da hep düşman nazarıyla bakılmıştır. Bu sebeple neredeyse her Avrupa devleti Balkanlardaki farklı unsurlardan sâdece bir veya ikisini kendine yakın görüp diğerlerini düşman bellemiştir. Bu farklılaşmış yapısı dolayısıyla Balkan toplumları içinde çok sayıda devletin eli dâima var olmuştur. Özellikle Oğuz Türklerinin Balkanlara yerleşmesinden sonra bu husûmet daha da artmıştır. Boşnakların Müslüman olduğu çağdan îtibâren bir de din temelli bölünme meydana gelmiş, Müslüman Boşnaklar Türklerle berâber hedefe konulmuştur. Gerçi Boşnaklar, Osmanlı Devleti’nin himâyesinde asırlarca yarı bağımsız olarak rahatlık ve huzur içinde yaşamışlardır. Osmanlı Cihan Devleti’nin hâkimiyet döneminde sâdece Müslüman Boşnaklar değil, diğer Ortodoks ve Katolik toplumlar da huzur içinde yaşamışlardır. Ancak bu hakîkat günümüz Avrupası tarafından görmezden gelinmektedir. Toplu saldırıların sonucunda Türk Devleti’nin zayıflayıp Balkan topraklarını kaybetmesiyle ile her şey kötüye doğru değişmiştir. Türk Devleti’nin Balkanlardaki siyâsî hâkimiyeti kaybetmesi ve müdâhale gücünden mahrum kalması sebebiyle Boşnaklar için acı dolu günler de başlamış oldu.
13,5 X 21 santim ölçülerindeki eser 196 sayfadır.
Prof. Dr. MUSTAFA KAHRAMANYOL: 1944 yılında Bosna’nın Yeni Pazar Sancağı iline bağlı olan Yeni Pazar’da doğdu. 1963’te Bursa Erkek Lisesi’nden, 1970’te Hacettepe Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1974-1977 yılları arasında Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde K.B.B. asistanlığı yaptı. 1980-1981 yıllarında The Johns Hopkins Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak ve yine aynı yıllarda ABD Silahlı Kuvvetleri Walter Reed Hastanesi’nde araştırma, 1981-1983 yıllarında Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde K.B.B. uzmanı olarak çalışmıştır. 1983-1984 yıllarında NATO Tıp Merkezi’nde (tabip yarbay 1984-1986 yılları arasında ise Anvers Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmıştır. Kahramanyol, 1988 yılında ‘Gülhane Mastoidektomisi’ olarak adlandırdığı kulak cerrahisi metodunu bulup geliştirerek K.B.B. literatürüne girmiştir. Bu yöntem yurt dışında iki kitapta etraflı olarak sunulmuştur. 1993-1996 yıllarında başbakanlık müşâviri olarak hizmet etmiş, bu dönemde Balkan İşleri Koordinasyonundan sorumlu birimin başkanlığını üstlenmiş ve Bosna-Hersek Savaşı’nı bitirmeye yönelik faaliyetlerden sorumlu müşâvirlik yapmıştır. 1996-1997 yıllarında GATA’da profesörlük kadrosunda yer alan Kahramanyol Boşnakça, Fransızca, Hırvatça, İngilizce ve Sırpça bilmektedir.
-2-
Tanınmış fikir adamı ve yazar Peyâmi Safa (1899-1961) 13,5 X 21 santim ölçülerindeki ‘Havaya Uçan At’ isimli 223 sayfalık eserinin girişinde çok mühim açıklamalarda bulunuyor:
MUALLİMLERE VE ÇOCUK VELİLERİNE BİR İZAH
Bu hikâyeler 9-14 yaşındaki çocuklar içindir. Terbiye ilminin kaidelerine göre yazılmıştır.
Çocuk hikâyelerinin en büyük gayesi, çocukta muhayyileyi terbiye etmek, diğer taraftan ona ahlâkî telkinler yapabilmektir. Bu gayeyi temin eden hikâyeler de iki kısma ayrılır: 1-Masallar, 2-Ahlâkî hikâyeler. Bu her iki nevi de biraz gözden geçirelim:
Masallar
Bizde masal, vaktiyle Avrupa’da olduğu gibi, terbiyenin bir vasıtası addedilmedi. Evlerde çocuklara vakit geçirmek için söylenirdi. Şimdi, genç valideler, masal da söylemez oldular. Vaktiyle Avrupalılar da masalın terbiyevî kısmına ehemmiyet vermezlerdi. Fakat rûhiyat ve terbiye ilminin son asırlık tetkikleri gösterdi ki masalların çocuk terbiyesinde hiç ihmal kabul etmeyen bir rolü vardır. Fransa’da Şarl Perol (Charles Perrault) bu masallardan büyük bir cilt meydana getirmiştir. Grim (Grimm) Birâderler, Almanya’da cem ettikleri masallara bütün terbiyecilerin nazar-ı dikkatini celp ettiler. Meşhur müsteşrik Benfey (Theodor Benfey), Sanskrit lisanından en mükemmel masalları tercüme ederek bir cilt eser yaptı. Kezalik çocuk hikâyesi yazmak suretiyle hem edebiyata hem de terbiye ilmine yardım eden Avrupa ediplerinin sayısı pek çoktur.
Masallar hakkında bazı itirazlar serdedilmiş, masalların çocukta hakîkate muhabbet hissini azalttığı ve onları yalana alıştırdığı iddiası ortaya atılmıştır. Masallar gerçi birer yalandır, fakat şiir, tiyatro veya resimden daha büyük bir yalan değildirler. Masallar da bedîi sanatlar gibi, çocuğun doğrudan doğruya muhayyilesine tesir ederler. Muhayyile öyle bir kuvvettir ki akıl ve muhakeme kadar ehemmiyetli sayılır. Çocukta muhayyilenin terbiyesini ihmal etmek, hissiyatını kötürüm bırakmak demektir. Hissiyatını kötürüm bırakmaksa, çocuğun güzele karşı muhabbetini azaltmaktır ki hakîkate muhabbet de güzele muhabbetin bir başka nevidir ve bu iki duygu, birbirlerine çok merbuttur. Bütün kavimlerin masallara ehemmiyet vermeleri sebepsiz değildir. Herodot’tan anladığımıza göre Mısırlıların masala verdikleri ehemmiyet, kezalik Romalıların, eski Yunanlıların, sonradan Rusların, Sırpların, İtalyanların, İrlandalıların ve nihâyet bütün Şark’ın asırlardan beri birçok siyâsî, dinî, edebî inkılaplar arasında masallarla meşgul olmaları, bu neviin insan kalbine doğrudan doğruya tesir yaptığından başka neyi gösterir? Elimizde bu kadar mühim bir müessir varken terbiyede onu ihmal etmeli miyiz?
Çocuklara masalın canlı faydalar temin edeceğine şüphemiz olmamak için, tecrübelerimiz de bize iyi deliller tedarik eyleyebilirler.
Ahlâkî Hikâyeler
Masallar şiire benzetilebilirse, ahlâkî hikâyeler de çocuklar için yazılmış birer küçük roman telâkki olunabilir. Bunlarda hayalden ziyâde hakîkatler vardır. Çocuğun yaşı ilerledikçe bu nevi hikâyelere ihtiyacı fazlalaşır. Çünkü doğrudan doğruya hayat ile temâsa girmekte bulunur. Ahlâkî hikâyelerden büluğun ilk devrelerinde istifâde etmek mümkündür. Esâsen 12 yaşına yaklaşmış erkek çocuğun muhayyilesi galeyan halinde bulunduğu için ihtiyatla terbiyeye muhtaçtır. Ahlâkî hikâyelerin bir başka faydası da o yaştaki gençleri roman okumaktan kurtarmasıdır. Hattâ daha küçük yaşta çocuklarımızın bile ellerinden düşmeyen birçok mânâsız ve tehlikeli eserlerle mücâdele etmek için çocuklara mahsus eserler yazdırmak, hükümete âit bir vazife de sayılabilir.
Belçika, Fransa ve İsviçre maarifleri tarafından programa kabul edilen ‘çocuk masalları ve hikâyeleri’ne ait eserlerin sayısı çoktur.
Bu kitapta çocuklarımıza terbiye ilmine muvafık tarzda yazılmış hikâyeler vermek istiyoruz. Hikâyelerimiz, bazen birinci kısımdan, yâni masal şeklinde, hayalî; bazen de ikinci kısımdan, ahlâkî hikâye şeklinde, hakîki olacaktır.
Bu masalların ve hikâyelerin telif edilmiş olmalarına ehemmiyet veriyoruz. Çünkü bilhassa masajları Avrupa eserlerinden lisanımıza nakletmek garip bir şeydir; o Avrupa müellifleri ki zaten bu hususta, ekseriyetle Şark menbalarına müracaat etmektedirler.
20 adet masal ve hikâyeden oluşan eser, Mehmet Çalışkan tarafından notlandırılarak yayına hazırlanmıştır.
PEYÂMİ SAFÂ: Şâir İsmail Safa’nın oğludur. Ağabeyi İlhâmi Safâ da yazardır. Bir buçuk yaşındayken babası vefat etti. İlkokul öğrencisi iken sağ kolunda ortaya çıkan kemik veremi yüzünden uzun bir hastalık dönemi geçirdi 14 yaşında iken hastalık ve geçim darlığı sebebiyle tahsil hayatına devam edemedi. ‘Bir Mekteplinin Hâtıratı / Karanlıklar Kralı’ adlı ilk kitabı 13 yaşında iken yayınlandı. Tiyatro eğitimi almak için Darülbedayi imtihanlarına girdi ve kazandı, ancak devam edemedi. Posta-Telgraf Nezâretinde, ardından Boğaziçi’ndeki Rehber-i İttihad Mektebi’nde öğretmen olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde Fağfur, Servet-i Fünûn ve İctihad mecmuâlarında yazdı. Bir süre Düyun-ı Umûmiye İdâresi’nde çalıştı. Ağabeyi ile birlikte Yirminci Asır Gazetesini çıkardı (1919). Yirminci Asır kapandıktan sonra Tercüman-ı Hakîkat ve Tasvir-i Efkâr (1922), Cumhuriyet’in ilânının ardından Son Telgraf, Son Saat ve Son Posta gazetelerinde çalıştı. Cumhuriyet’in ilânından sonra, Cumhuriyet, Milliyet, Son Posta, Tercümen ve Havadis gazetelerinin başyazarı oldu. Kültür kitaplarının yanında, geçimini sağlamak için müstear isimle Cingöz Recâi gibi hafif romanlar yazdı. Yayınlanan kitaplarının sayısı 100 civarındadır.
-3-
‘Kanlı Sürgünler’ isimli 151 sayfalık eser, asıl ve tam adı Münim Mustafa Pekselek olan Münim Mustafa isimli kahraman bir Türk subayı tarafından yazılmış, Ahmet Yurttakal tarafından yayına hazırlanmıştır.
Münim Mustafa 13 Şubat 1916 günü Haydarpaşa Garı’nda başladığı Kafkas Cephesi’ne yolcuğu sırasında şâhit olduğu hazin manzaraları hatıra defterine not etmiştir. Ordunun iâşe ve mühimmâtını nakleden kağnı arabaları kara saplandığında köylü kadınların kar yığınları içinden arabalarını çıkarmak için nasıl uğraştıklarını, dondurucu soğukta küçük çocuklarıyla beraber canla başa mücâdele eden kahramanları duygu dolu satırlarla kaleme almış; cephede yapılan taarruzları, süngü hücumlarını, kanlı boğuşmaları ve hislerini an be an yazmıştır.
Ömrüne birçok başarı ve kahramanlık sığdıran Münim Mustafa, geride büyük bir isim bıraktı; Çanakkale Gazisi, avukat, hukuk fakültesi hocası, hayırsever ve siyâset adamı…
Münim Mustafa, Sarıkamış’ta, Kanal Harekâtı’nda, Çanakkale’de düşmanla çarpıştı. Sivil hayata döndüğünde yarım bıraktığı Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı okulda hocalık yaptı, 13 Haziran 1980 târihinde 85 yaşında iken ebedî âleme intikal etti. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun.
Münim Mustafa’nın, cephede yazdığı notlardan 2 paragraf:
Araba üzerine oturtulan soğuktan muhâfaza için başları bezlerle sarılan küçük çocukların morarmış yüzlerindeki mini mini gözleriyle kar üzerinde yürüyerek araba hayvanlarını sevk eden annelerine mâsum mâsum bakışları bize pek hazin görünüyordu. Onlar soğuktan bir et yığını hâline gelmiş arabanın üzerinde sessiz sedâsız oturuyor, lâkayt nazarlarla iki tarafa bakıyorlardı. Yün tozluklara sarılmış çizme içindeki ayaklarımız üşür ve donarken nakliye kollarını süren kadın, erkek, çocukların kar üzerinde ve çarık içindeki ayaklarının nasıl donmadığına hayret ediyorduk.
Zavallı Türk köylüsü nakliye vasıtalarıyla yollara dizilmiş kilometrelerce ileride cephede harp eden ordusuna erzak ve cephane yetiştirmek için bütün yoksulluk ve vesaitsizlikle nasıl mücadele ettiğini hayranlıklarla gördüm.
1916 yılının kış aylarıdır. Çanakkale Zaferi kazanılmış, sonrasında Doğu Cephesi’nde Kâzım Karabekir Paşa’nın Gümrü Antlaşması ile neticelenen zafer günleri öncesinde perişanlıklar başlamıştır. Münim Mustafa’nın o günlerde yazdıklarından bir bölüm:
Giresun’un ilçesi Şebinkarahisar’dan ayrılıyoruz. Şehrin çıkış yerinden îtibâren başlayan bahçeler sağ ve solumuzda tatlı tatlı şakırtılar çıkararak akan küçük şelâleler arasından geçerek bize şose diye söylenen bir çamur tarlasına dalmıştık; burada her şey cephane taşıyan kağnılar, erzak yüklü hayvanlar, arabalar mekkâre kolları hepsi çamura saplanmıştı.
Zavallı neferlerimiz kadını, erkeği Anadolu köylüleri yollara çıkmışlar çamura saplanan bu nakil vasıtalarını bataktan çıkarmak için uğraşıyorlardı. Ya o askerlerimizin üstleri başları, tüfeği, palaskası baştanbaşa çamura batıp çıkmış tümen kumandanı da vaziyetin vahametini daha evvelden kestirdiği için istihkâm bölüğünü oradan geçirecek olan alayın emrine bırakmıştı. Derin bir ihmâlin yarattığı asırlardan beri insan eli değmeyen yol denilen bataklığa bir istihkâm bölüğü ne yapabilirdi? Harp zamanında harbe giden asker yol yapabilir mi? İşte böyle bir felâket içinde bin bir müşkülatla mücâdele edip yürüyerek Kafkas Cephesi’ne harbe gidiyorduk. Bir an evvel Bayburt’a yetişip oranın sukâtuna mâni olmak vazifesiyle mükellef idik.
Bir gün evvel hayvanla geçtiğimiz ırmakta ıslanarak üşüttüğüm için birdenbire hastalanmıştım. Otuz dokuz derece hararet içinde kürklü kaputa sarılmış hayvan üstünde yola devam ediyordum. Etrafı görebilecek mecâlim kalmamıştı.
Bâzen düşünüyordum. Acaba burada bir yerde kalsam mı? Bana biraz şifa ve ilaç verebilecek bir şefkat yuvası, bir hastahâne bulabilir miyim? Hiçbir şey bulamayacağımdan selâmetin at üzerinde alayı tâkip etmekte olduğuna kanaat getirerek bâzen soğukta çenelerim birbirine vurmak suretiyle titreyerek bazen otuz dokuz derece hararetin tesiriyle ateşler içinde yanıyormuş gibi kıvranarak kar ve soğukta at üzerinde gidiyorduk. Bu hâli ile bir geceyi bir köy karakolunda, diğer geceleri de Alucra, Kozan, Şiran mevkilerinde geçirerek dördüncü gün Kelkit’e gelmiştik.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50