21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 235

Hamidiye Su, Atatürk Bulvar, Başkan Belediye

Geçen yazılarımdan birinde, “Ulus devlet sözünü sevmiyorum, Türkçe değil.” demiş ve “Millet devleti” diye devam etmiştim. Okuyucularımın bu karara birkaç yorumu oldu. Fakat hepsi de millet mi Türkçe, ulus mu Türkçe üzerineydi.

Sevgili dostlar, bir kelimeyi Türkler kullanıyorsa, konuşma dilimizde ve hele yazı dilimizde o kelime varsa, o kelime Türkçedir. Bu benim anlayışım. Galiba biz hâriç bütün dünyanın anlayışı da bu. Kelimelerin ırkları, yani etimolojisi beni ancak hoşluğundan ötürü ilgilendiriyor. Bir kavramın Türkçesi varsa ve “maruf” ise, yani bilinense, yaygınsa, gayet tabii onu kullanırım. Fakat yoksa, DNA’sı yabancı da olsa, yine maruf olmak kaydıyla o kelimeyi kullanırım. Oturmamış, yaygınlaşmamış uydurmacaları ise hiç kullanmam. Niçin mi? Çünkü okuyucularım yazdığımı anlasın istiyorum. 

Artık kulağımıza batmıyor

Bakınız, galiba bunu daha önce de yazdım: İngilizce bugün dünyanın en zengin ve en çok kullanılan dillerinden biri. Günümüzün Lingua Franca’sı. Bir zamanların Fransızcası gibi, bir zamanların Latincesi gibi ve bizim kültür çevremizde bir zamanların Arapçası gibi. İngilizcedeki yabancı kökenli kelimelerin yüzdesi nedir dersiniz? Sevdiğim, ilgiyle okuduğum bir dil bilimci, McWhorter, Babilin Gücü kitabında olmalı, bu sorunun cevabını aramış ve cevaplamak için bakın ne yapmış: İngilizcenin en büyük sözlüğü Oxford Sözlüğü. Son baktığımda dört kocaman ciltti. Sözlük, kelimelerin etimolojisini de veriyor. McWhorter, bu ciltlerde etimolojik bakımdan da İngilizce olan kelimeleri saymış. (Saymış dediğime bakmayın, sözlüğün bilgisayar ortamındaki kopyasından saydırıvermiştir.) Sonuç: Oxford sözlüğündeki “öz İngilizce” kelimelerin oranı %1’in altında. Yazıyla: Yüzde bir’in altında! Fakat bu yüzde bir, günlük konuşmadaki kullanımın yüzde yetmişini buluyormuş. McWhorter’in Şahane Piç Dilimiz (Our Magnificent Bastard Tongue)  başlıklı başka bir de kitabı var. 

Biz ise dili tartışırken nedense hep kelimelerin ırkını tartışıyoruz. Fakat dilimizin yapısını bozan, vahim hataları görmezden geliyoruz. İrkilmek gerekirken artık yanlışı duymuyoruz bile. Türkçe şuur altımızı kaybetmişiz.

Erkek kazma kadın kürek

Benim “ulus devlet”ten hoşlanmamamın sebebi, Türkçede isim tamlamasının böyle yapılmayacağı. “Millet devleti” Türkçenin yapısına uygundur. Gerçi “ulus devleti” de uygundur ama ben birinciyi tercih ediyorum. 

Okuyucu yorumları üzerine bunları yazayım dedim ama araya başka konular girdi. Vazgeçmek üzereydim. Üstelik daha önce de bunları yazmıştım. Fakat birden ortaya Hamidiye Su çıkmaz mı? Allah rızası için hiç mi kulaklarınızı tırmalamıyor. Artık İngilizce gramere alıştık da batmıyor mu? Yok Abdülhamit Han’ın ismi imiş, yok değilmiş. Sultan Abdülhamit bizi sopayla kovalardı. Çünkü o henüz yabancı gramerleri tabii karşılayacak ölçüde dejenere olmamıştı. 

Hamidiye Su. Belki “Su Hamidiye” desek daha da Fransızca mı, İngilizce mi, Arapça mı olur? Kanal İstanbul gibi. 

Normal şartlarda “Hamidiye Su”yu duyunca ciddî rahatsızlık hissetmeniz lazım. Demek hissedilmiyor. Sokak isimlerindeki tamlama ekinin de yok olmasının artık batmaması gibi. Kedi Seven Sokak. Eskiden Kadı Köyü, Galata Sarayı denirdi. Onlara alıştık. Hatta “erkek ayakkabı”, “kadın pantolon” gibi eşyaya cinsiyet izafe eden tamlamalara da? Anlaşılmıyorsam: Erkek ayakkabısı olur. Kadın pantolonu… Yoksa ayakkabı ve pantolonun cinsiyeti yoktur. Onları giyenlerin cinsiyeti vardı. Ayakkabı ve pantolon eşyadır, tıpkı kazma ve kürek gibi. “Erkek kazma”, “kadın kürek” olur mu?

Bu yazıyı okuyuş yapıyorsunuz

Nedense henüz cadde isimlerin bu tahribat bulaşmadı. Henüz Atatürk Bulvar, Ordu Cadde denmiyor ama yakındır. Bulvar Atatürk’e, Cadde Ordu’ya ne dersiniz? Su Hamidiye’nin yanına yakışır. 

Kötü, yanlış Türkçelere bakıyorum. Çoğunun falsosu eklerde. Gerek tamlamalarda, gerekse fiil çekimlerinde insanımızın eklerle problemi var. Sanki kelime köklerini yan yana sıralayıp sonra bunların karşısına geçip düşünüyorlar: Şimdi bunlardan nasıl cümle yapayım? Ve kafalarında Türkçe’nin yapısı değil, İngilizceninki var. İngilizcede, bütün Hint-Avrupa dillerinde kelimeler ek alarak değil, ön kelimeciklerle, yardımcı fiillerle cümle olur. Türkçe bu bakımdan onlardan ayrılır ve daha yoğundur. “Gidiyorum.” der ve işi bitiririz. “I am going.” gibi üç kelime bir de yardımcı fiil (am- olmak fiili) kullanmayız. Şimdi bakıyorum, vapurlarımız ve trenlerimiz kalkmıyor. “Kalkış yapıyor.” Masaya oturmuyorlar, “oturmuş oluyor”lar. Belki de “oturuş yapıyor”lar. Görüşmüyorlar, “görüşme gerçekleştiriyor”lar. 

Ve Su Hamidiye; Hamidiye Su! 

Pek yakında bunları “Hamidiyesel Su”, “Ordusal Cadde” falan yaparız. 

Benim James McWhorter’in bir uzmanlık dalı da sömürge dilleri. Kreoller ve pidginler. Fakat bu iki yol dışında kolonileşen dillerle ilgili tespitleri de var. Yabancı ve güçlü kültürlerin etkisine giren dillerin gramerleri basitleşiyormuş. Bizim eklerimizi, çekimlerimizi kaybetmemiz gibi. 

FacebookTwitterWhatsAppMessenger

Menfî Batı Medeniyeti

Menfî Batı Medeniyeti’nin esaslarına dikkat edip, eserlerine bakacak olursak;

     Temelleri bozuk ve menfî / olumsuz olup, her şeyi bu çarka göre kurup işletmektedirler.

     Nitekim dayanak noktası hakka bedel kuvvettir.

     Kuvvet ise, bunun gereği ve özelliği; tecavüz ve çatışmadır. Bundan ise çıkar hıyanet.

     Kasdettiği hedefi, fazilet bedeline hasis bir menfaattir.

     Menfaat ve çıkarın gertirdiği ise, zahmet ve sıkıntıdır.

     Husumet ve düşmanlık etmektir. Bunlardan da, cinayet çıkar.

     Hayattaki kanunu, yardımlaşma yerine, cidal / mücadele ve kavga düstur ve prensibidir.

     Cidalin gereği ise, çekişme, kavga, itişme ve kakışmadır. Bundan ise sefalet çıkar.

     Kavimlerin arasında temel bağı:

     Başkaların zararına uyandırılan unsuriyet / ırkçılıktır ki,

     Başkaları yutmakla beslenir ve bundan kuvvet alır. 

     Menfî milliyet yani zararlı / menfî milliyetçilik / unsuriyet / ırkçılık ki,

     Dehşet verici çarpışma ve vuruşmaların çıkmasına sebep olur.

     Bunlar ise, helâket, yıkım ve felâketlerin doğmasına yol açar.

     Cazibedar / çekici hizmeti; heva ve hevesi cesaretlendirmek ve kolaylaştırmak;

     Heves ve arzuları tatmin etmektir.

     Bunlar da sefahet / haram zevk ve eğlencelere aşırı derecede düşkünlüğü doğurur.

     O heva ve hevesin daimî sonuçları ise, insanın iğrenç hâllere girmesi;

     Kısaca insanın sîret / ahlâk ve karakterinin değişmesi.

     İnsanın mânen çirkinleşmiş olarak,  insaniyetten çıkmasıdır.

     Şu medenî geçinenlerden çoğunun eğer içi dışına çevrilse, görürüz ki:

     Başta maymun olmak üzere tilki, yılan, ayı ve domuzların suret ve şekillerini alırlar.

     İşte İslâm Âlemi’nin Menfî Batı’ya soğuk bakmasının, onu içine sindirememesinin temelinde,

     Sıralamaya çalıştığımız gayri insanî husus, tavır ve görünüşlerinin payı büyüktür.

     Bütün bunlardan ötürü Müslümanlar;

     Menfî yönleri olan bu medeniyete, kendi istekleriyle girmemişler.

     Çünkü bu menfî haliyle, Müslümanlar onlardan bir hayır görmemişlerdir.

     Üstelik Batı, onları esaret zincirine vurmaktan,

     Onları köleliğe mahkûm etmekten, geri kalmamışdır.

     İşte bu yüzden, bu medeniyet; insanlığa tiryak / ilaç olması gerekirken zehir olmuş.

     Yüzde seksenini meşakkat ve sıkıntılara uğratmış.

     Sadece yüzde onunu, sahte bir saadet ve mutluluğa çıkarmış.

     Diğer yüzde onunu ise, iki arada bir derede bırakmış.

     Ticaretten gelen kâr; zalim olan azınlığın olmuştur.

     Oysa saadet odur ki, ancak umuma gele.

     En azından çoğunluğu gelirse saadet;

     İşte ancak bunu kabul ediyor Kur’an; eğer denecekse ona medeniyet.

     Elbette Müslümanlar olarak: “Huz mâ safâ, da’ mâ keder.” / “Safâ olanı al, keder vereni bırak.” /

     “İyisini al, kötüsünü bırak.” düstur ve prensibiyle hareket etmeliydik.

     Kaldı ki ilim ve fen, insanlığın ortak malıdır. Nerede ve kimde görülse alınmalıydı.

     Nitekim Batılılar, İslâm âlimlerinden ve bilhassa Endülüs’ten aldıkları ilimle yetinmemişler,

     Kaldığı yerden ilim ve fenleri yükselttikçe yükseltmişlerdir.

     Bu gelişmeleri gerçekleştirenler de, bizim gibi insan olmaları hasebiyle,

     İnsan olarak onlarla iftihar etmeli ve ilmi ve fenni bu noktaya getirdiklerinden dolayı

     Onlara teşekkür etmekten kaçınmamalıyız.

     Nitekim bir İslâm âlimi bu noktaları göz önüne alarak

     “Nev’imle (insanım, hangi milletten olursa olsun, ilim ve fende icat ve buluş yapmış olan

      Diğer insan kardeşlerimle) iftihar ediyorum.” demekten kendini alamamıştır.

     Kocaeli Şehir Hastanemiz( 4 )

Sağlık sıfırlar önündeki 1 gibidir. Özenle korunmalıdır.

Klinikten hastaneye: Çocuk sağlığı ve hastalıkları ile kadın hastalıkları ve doğum bölümleri birbirleriyle çok ilişkilidirler. Bu bölümler 1999 Gölcük Kocaeli depremi öncesi hastanelerimizin bir kliniği şeklinde bulunurdu. Deprem sonrası Alikahya da yapılan sağlık yerleşke binası bu iki bölümün hizmet verdiği çocuk ve kadın doğum hastanesi şeklinde çalışmaya başlamıştır. İşte bu hastanemizin kadro ve imkânları, yeni kadro ve imkânlarla desteklenerek şehir hastanemizin C bloğunda, 275 yataklı bir hastane olarak hizmete girmiştir. 2003’te başlayan sağlıkta dönüşüm programı öncesi insanlarımızın işçi sigortalı olanlar SSK hastanelerine, devlet memuru ve bağkurlu olanlar ise devlet hastanelerine başvurarak sağlık hizmetinden yararlanırlardı. Şehrimizde bir de 1981’de açılmış Belediye Doğumevi vardı. Burası şimdiki İzmit belediye binası alanında, alt katında dükkânlar olan, 2 katlı 20 yatak kapasiteli bir yer olup çoğunlukla sosyal güvencesi olmayan vatandaşlarımızın hizmet aldığı bir yerdi.

Kurucu başhekimi Dr. Vedat Özdoğan ile özdeşleşmiş bir hastaneydi. Daha sonra 1995’te burasının yıkılması ile Altınnal Oteli’nin birinci katını taşınmıştır. Orada da yine o yılların bilinen kadın doğum doktorlarından Dr. İdris Özdemir, Dr Gültekin Akbilek ile 1999 yılına kadar hizmet vermiş ve sonra kapanmıştır. Ayrıca 1996’da Bekirpaşa Belediye başkanı Abdullah Çakmak zamanında, şimdi Atakent

Cihan Hastanesi olarak hizmet veren bina kadın doğum ve çocuk hastanesi olarak düşünülmüş, fakat sonuç alınamadığı için özel sektöre satılmıştı.

Şehir hastanemizin çocuk hastalıkları bölümü halen 18 uzman hekimi, 96 yatak kapasitesi, 24

küvöz, 14 yataklı yenidoğan yoğun bakım imkânı ile hizmet vermektedir. Çocuk hastalıklarının birçok yan dal uzmanı mevcut olup bu branşlar diğer hastanelerin çocuk uzmanlarının sevk ettikleri hastalara bakmaktadırlar. Bu bölümünde eğitim kliniği olması ile gelecek olan hoca, uzman ve asistan hekimleriyle çok daha güçlü ve yeterli hizmet verir hale geleceklerdir. Kadın hastalıkları ve doğumbölümü ise hocası, uzman ve asistan doktorları ve diğer yardımcı sağlık personeliyle acilden başlayan her türlü teşhis, tetkik ve tedavi imkânları ile halkımıza hizmet vermektedir. Yeterli doğum odaları, diğer ameliyathanelerden ayrı sezaryen ameliyathanesi ve kurulacak tüp bebek merkeziyle de şehrimiz için ayrı güven verici bir bölümdür.

Şehir hastanemizin her bir kliniği ve hastanesi başlı başına yazılar yazmaya gerektirecek özelliktedir. Benim gibi mesleğinde ellince yılana gelen bir hekim işin bu gelişmeler ve imkânlar fevkaladedir. Bu sebeple diğer bölümlerden kısaca bahsedip, yazımı tamamlamak istiyorum. Şehir hastanemizin genel cerrahi bölümü, gastro cerrahisi, onkolojik cerrahisi ve yanık merkeziyle alanında yeterli bir birimdir. Medikal ve radyolojik onkoloji bölümü de her geçen gün daha çok artan kanser hastalarımız için iyi bir imkândır. Oldukça geniş teknik yapısıyla radyoloji bölümü (görüntüleme), her türlü tetkiki yapabilme özellikleriyle mikrobiyoloji, biyokimya, patoloji laboratuvarları hekimlerimiz için güvenli teşhis imkânı sağlayacak özellikte hizmet vermektedir. Günümüzün önemli hastalıklarından HIV’lilere de bakabilen Enfeksiyon kliniği, girişimsel teşhis tedavi imkânlarıyla göğüs hastalıkları, KBB, Üroloji, Dermatoloji bölümleri, 110 yoğun bakım yatağıyla anestezi ve reanimasyon birimi, 100 yatağı ve cihazları tamamlandığında çok modern hale gelecek olan fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesi, açıldığında ülkemizde önemli bir ihtiyacı cevaplayacak olan yüksek güvenlikli adli psikiyatri hastanesinin her biri yataklı tedavi hizmeti alanında şehrimiz için önemli imkanlardır. İyi çalıştırabildiği oranda da bu alanda atılmış ileri bir adım olarak görülmelidir.

Genel bir tanıtıma katkı vermek amacıyla yazdığım bu dört yazıdan sonra sorunlar ve çözüm önerilerine yönelik yazılarım ile devam edeceğim.

Sağlıkta kalınız, mutlu olunuz

Not: Dr. Can Çabukaş’ın yazdığı “Hekim Ve Ben” kitabı sağlıkta yakın

geçmişimize ışık tutar.

Aya Sert İniş

Cuma yazımda Acemoğlu’nun Euronews ropörtajını anlattım. Aynı günlerde yayımlanan Özgür Demirtaş videosunu bugüne bıraktığımı söyledim. Acemoğlu ile Demirtaş’ın söylediklerinden konuşmalarını sanki oturup birlikte hazırlamışlar izlenimi alabilirsiniz. Öyle değil ama akıl için yol bir. Akılsızlık için öyle değil. Akılsızlığın birden fazla yolu var.

Sanayi Kimya Hocamız Alaattin Gülpınar, akademisyenliği kadar uygulamacılığıyla da çok değerliydi. O günlerin gündeminde petrol vardı ve bizi bu konuyu anlatan bir uzmanın toplantısına götürmüştü. Toplantıdan sonraki yorumu, “Bakın, konuşurken titriyor. Bu samimiyetin ve konuya hâkimiyetin işaretidir.“ demişti. O sözü unutmadım. 

İşte Demirtaş Hoca da Gülpınar Hocam’ın sözünü ettiği gibi. Birkaç prova yaptığı belli. Ama titremeye ramak kalıyor. Hâkim ve söylediğini biliyor, söylediğine inanıyor. Lütfen seyredin ve paylaşın. 

İşte insan sermayesi işte bilim

Geçen yazımda 1960-1980 arasından bahsettim. O zamanlar ideolojiler çarpışırdı. Şöyle mi kalkınılır, böyle mi diye. Acemoğlu’nda da Demirtaş’ta da ideoloji falan yok. Mesaj apaçık ve basit: Ekonominin direksiyonuna ve onun bir altına ve belki daha bir altına, bu işin uzmanlarını getirirseniz ve bilimin, liyakatin, tekniğin işine burnunuzu sokmazsanız kalkınırsınız. Öyle yapanlar kalkınıyor. Devletin ne yapması gerektiği, kurumların ne yapması gerektiği bellidir. Bütün mesele ölçülere, verilere, olanlara ve olacaklara bakarak arabayı sürmek. Buna “rasyonel”, “ortodoks” politika deniyor. Bilim deniyor, bilgi ve tecrübe, teknik deniyor. Aksine de hamaset ve hamakat demek gerekir. 

Demirtaş Hoca, Acemoğlu Hoca’nın kadro meselesine geliyor. Hani Acemoğlu’nun, Mehmet Şimşek’in elinde yok dediği kadro meselesine. Sonra tek tek, bizim birinci sınıf ekonomi uzmanlarımızı, bilim adamlarımızı, teknisyenlerimizi sayıyor. Tam on iki kişi. Aralarında tek gazeteci benim sütun arkadaşım İbrahim Kahveci de var. Ve çok basit bir şey söylüyor: Bunları alın, yetkilendirin. Yetkilendirmeseniz de hiç olmazsa dinleyin ve dediklerini siz uygulayın. Bunu yapan kalkınır. Yapmayan sürünür. 

Babanızın bilgisayarı var mıydı?

Kalkınmanın ve sürünmenin de ölçüleri var. Büyüme, dünya ülkelerine görece büyümedir. Kalkınmış ülkelerin büyüme hızlarının düşük, “gelişmekte olan” ülkelerinkinin yüksek olması beklenir. Çünkü kalkınmakta olanların önünde ne yapılacağının örnekleri ve henüz sonuna kadar kullanmadıkları potansiyelleri vardır. Kalkınmışlarsa potansiyellerinin zaten sonundadır, bilgi birikiminin de. Bu son ikisi kalkınmışlığın bir başka tarifidir zaten. 

Bu yüzdendir ki işi beceremeyen siyasiler, halka, “Dedenizin buzdolabı var mıydı?” gibi laflar ederler. İnsanların ülkelerini dünyayla değil, kendi geçmişleri ile mukayese etmesini isterler. Tom Friedman Suriye’nin eski lideri Hafız Esad’ı örnek gösterir. Babanızın zamanında televizyon mu vardı! Halbuki en beceriksiz ülke bile orta vadede ileri gitmiştir. Siz yerinizde saysanız da dünyada teknoloji ilerliyor. Babamın bilgisayarı yoktu; benim var. Bu Türkiye’yi yönetenlerin başarısı değildir. 

Başarı on yılda mesela OECD ortalamasını yakalamaktır. Beş on ülkeyi geçmektir. Nede? Refahta. Refah ne? Kişi başına gayrı safi yurtiçi hâsıla: GSYH.

Türkiye, Kore, İrlanda, OECD

Demirtaş, Türkiye ile ile Güney Kore’yi karşılaştırmış. İnsanın ağlayacağı geliyor. Bizim epey arkamızdan gelen Kore, bizi sollayıp geçmiş, gitmiş. Ben okuyucularıma Kore’den başka iki grafik daha göstermek istiyorum. Birinci şekilde, Kore ile Türkiye’nin, ikincide İrlanda ile Türkiye’nin 1970-2022 karşılaştırmasını görüyorsunuz. Bu Türkiye Yüzyılı ise İrlanda’nın nesi? 

Güney Kore, İrlanda, küçük ülkeler diyeceksiniz. Peki, çok çok büyük bir ülkeyi karşılaştıralım. Ülke değil de bütün OECD ülkelerinin kişi başı GSYH’sını. O da üçüncü grafik. 

Biz onlarca yıldır çukura düştü çıkamaz, pır pır eder uçamazı oynuyoruz. Ve on yıllar gidiyor, nesiller gidiyor. Titreyip kendimize dönsek mi acaba? 

Yoksa böyle daha mı rahat? Uçuyoruz. Aya sert iniş yapacağız! (Marifet yumuşak iniş yapmaktır ama erkek adam sert iner her hâlde!) Böyle söyleyip duralım. Makamlara yerleştirilecek adamlarımız var. Beslenecek müteahhitlerimiz var. Eyyy dış güçler! Nas var nas!

Not 1: Türkiye’nin çizgilerinde 1999’da görülen ani düşüş, Çiller döneminin faizi zorla düşük tutma politikası ve o anda patlayan Uzak Doğu krizi yıllarıdır. 

Not 2: Atila Karaosmanoğlu, ’60 ihtilalinin değil, 12 Mart’ten sonra kurulan Erim Hükümeti’nin ekonomi prensiydi. Yanlış yazmışım. Okuyucum Ali Osman Argın beni düzeltti. Sağ olsun. 

Biz Neyi Satacağımızı İyi Biliriz

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Körfez ülkelerinden borç para ve yatırımcı bulma ziyaretleri devam ediyor.

Muhalefet bu ziyaretleri “kapı kapı dolaşıp kredi dilenmek Türkiye’ye yakışmıyor” diye eleştiriyor.

Ancak önce ekonomi kurmayları sonra bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan gitti. Eskiden “katil”, “darbeci” diye lanetledikleri Körfez devletlerinin yetkilileri ile görüştüler. Bu da ekonomik zaruretin büyüklüğünü göstermekte.

Erdoğan’ın son açıklamasından borç para bulmanın kolay olmadığı ama Türkiye’nin bazı önemli varlıklarının bu ülkelere satılacağı anlaşılıyor.

R. Tayyip Erdoğan “Körfez ülkelerinin, Türkiye’den belli ‘ASSET’leri alma durumu olacak. Ama BOTAŞ’ın satılması gibi bir durum yok. BİZ NEYİ SATIP SATMAYACAĞIMIZI İYİ BİLİRİZ” dedi.

Cumhurbaşkanımız nadiren ve belli durumlarda İngilizce kelime ve kavramları kullanıyor. Bazen Akdeniz’e “White Sea” demek gibi hatalar yapsa da “one minute” ve “Vay Pi Ci” (YPG) gibi kullanımları dikkat çekiyor.

Bu açıklamada “ASSET” sözcüğünü kullanması bence bilinçli bir tercih. Erdoğan’ın çok kurnaz bir siyasetçi olduğu bu örnekle bir kere daha ortaya çıktı.

İngilizce sözlüklerde “Asset” sözcüğünün karşılığı “varlık, mülk, kıymetli şey, servet” olarak verilmekte.

Erdoğan “Bu ülkeler bazı varlıklarımızı/ mülklerimizi/ kıymetli şeylerimizi alacaklar” dese vatandaşlarımızın çoğunun milli gururu incinebilir, toplumsal vicdanda rahatsızlık yaratabilirdi. “Yabancıların belli asset’leri almaları” durumunda bırakın gurur incinmesi, övünç duygusuna bile yol açabilir.

**************************

Körfez Ülkeleri Botaş’ı Almaz

Bu açıklamadan BOTAŞ’ın Körfez ülkelerine satışının gündemde olmadığı anlaşılıyor. Esasen bu ülkeler için BOTAŞ cazip bir yatırım değil. Çünkü ithal ettiği doğalgazın vatandaşa maliyetinin altında satılması sebebiyle zarar ettiği biliniyor. Ayrıca Rusya’dan alınan doğalgaz bedellerinin 20-25 milyar dolar kadarı Putin’in Erdoğan’a seçim kıyağı sebebiyle ertelendi.

Körfez ülkeleri kârlı olmadığı için BOTAŞ’ı almak istemez ama stratejik olarak Rusya almak isteyecektir. BOTAŞ’ın Rusya’ya satışı yakın gelecekte gündeme gelirse şaşırmam.

“Rusya’ya satış” derken yeni bir döviz girişi olacağı anlaşılmasın. Mevcut doğalgaz borçlarının bir kısmına mahsuben BOTAŞ Rusya’ya devredilebilir.

Efendim “bu kadar stratejik varlıklar yabancı devletlere verilir mi?” diye soranlar olacaktır. Şu kadarını söyleyelim, satışı düşünülen diğer varlıkların da (assetlerin) en az Botaş kadar stratejik önemi olduğunu göreceğiz.

**************************

BAE, Katar Ve Suudi Arabistan’ın Yatırım Tercihi

Körfez ülkelerinin başındaki hanedan mensupları “elin Arabı” diye küçümsenecek insanlar değil. Hepsi İngiltere veya ABD’de iyi tahsil yapmış, para işlerini iyi bilen adamlar bunlar. Ayrıca ülkelerinde kalıcı bir yönetim oluşturabilmek için Batı ile ilişkilerini iyi tutan kurnaz yöneticilerdir. Paralarını yönetmek konusunda ABD ve İngilizlerle iş birliği içindedirler.

Körfez ülkelerinin Türkiye’ye borç para vermesi gerçekçi değil. Ancak dolar bazında yüzde 10’un üzerinde anormal yüksek faizlerle bir miktar verebilirler. Onlara mutlaka kısa vadede çok kâr getiren yatırım araçları sunulacaktır. Bunlar teknoloji üretmedikleri için fabrikalar kuracak değiller.

Türkiye’de mevcut, rakibi olmayan kârlı şirketler (savunma sanayii şirketleri gibi), limanlar, maden işletmeleri, bankalar, yüksek rant getirisi olan inşaat yatırımları ilgilerini çeker.

Bu yüzden stratejik önemi olan Roketsan’ın, Ziraat Bankası’nın, TCDD’nin, Türk Hava Yolları’nın satılacağına dair söylentiler dolaşıyor. (Tank Palet fabrikasının 50 milyon dolar gibi çerez parasına Katar’a verildiğini hatırlayınız.)

Bu ülkelere veya başkalarına mal, hizmet ve savunma sanayi ürünlerimizin daha fazla ihracı yapılabilirse elbette iyidir. Fakat yumurtasını değil tavuğu satmak doğru bir yöntem değil.

Türkiye hazinesi tamtakır ve devlet borç içinde. Üstelik deprem yaralarının sarılması, seçim vaatlerinin yerine getirilmesi gibi zaruretler de var.

İhraç kalemlerinde bir miktar artış yapılabilirse, bundan sonraki borçlanma ihtiyacını azaltır. Ama bugünkü sıkıntıya derman olmaz.

**************************

Satış Ve Alışta Yenen Kazıklardan Ders Alındı mı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan “BİZ NEYİ SATIP SATMAYACAĞIMIZI İYİ BİLİRİZ” dedi ya. Akla hemen daha önce satılan ve alınanlardan dolayı yediğimiz kazıklar geldi.

Türk Telekom’un satışı malum.

Türk Telekom’un yüzde 55 hissesi, 2005 yılında 6,5 milyar dolara Lübnanlı Hariri ailesi ve Suudilerin ortak olduğu, Oger şirketine satıldı. Telekom satıldığında borcu yoktu ve kasasında 2 milyar dolar para vardı.

AKP destekli Oger şirketi Telekom’u satın alırken Türk bankalarının verdiği krediyi kullandı. Yani Türkiye’ye döviz getirmedi. Kazandıklarını yurtdışına götürdü. Sonunda Türk bankalarına milyarlarca dolarlık batık kredi borcu bırakarak, borcunu ödemeden çekti gitti. Türk Telekom alacaklı bankalara kaldı.

Oger Telekom’un on yıllık kârından hissesine düşen 7 Milyar doları aldı götürdü. Şirketin altyapısında mevcut çok değerli bakır kabloları sattı. Yeni yatırım yapmadı. Bu yüzden Avrupa’nın en düşük hızlı internetine sahibiz.

****

“SATARKEN” yediğimiz kazıkların yanında bir de yabancı ülkelerden “ALIRKEN” yediğimiz kazıklar var.

ABD’den F35 alımı için 1,4 milyar dolar ödemiştik. Ortak olduğumuz projede, uçağın 1.005 parçasının Türkiye’de üretimi için yatırımlar yapmıştık. Bizi projeden çıkardıkları gibi parasını ödemiş olduğumuz F35 uçaklarını bize vermediler.

Bunların yerine yeni F16’lar ve mevcut F16’larımızı modernize edeceğimiz kitleri almaya çabalıyoruz. İsveç’in NATO üyeliğine kapıyı açmamızın karşılığı olarak, Başkan Biden “bunları almanız için ABD Kongresini ikna etmeye çalışacağım” diye söz verdi.

Rusya’dan, 2,5 Milyar dolar ödeyerek, 4 adet S400 bataryası aldık. Ancak bu bataryaları siyasi dengeler sebebiyle kullanamadığımız için hangara kapattık.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bu yediğimiz kazıklardan dolayı tecrübe kazandık, bundan sonra satacağımıza ve alacağımıza daha çok dikkat edeceğiz” demek istemiş olabilir.

Bize de sadece “inşallah” demek düşer.

Çünkü Cumhurbaşkanlığı sisteminde yapılan hatalar için denetleme ve hesap sorma mekanizması yok.

 Osmanlı Devleti ve Sonrası

     Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra, Mütareke / Mondros Ateşkes Antlaşması yapılmış, tüm gözler tekrar Osmanlı Devleti ve onun şahsında İslâm ülkelerine çevrilmişti. Mağlubiyet / Yenilgi sonunda nasıl bir hâl başgösterecek? Dünya nasıl bir durum alacaktı? Artık eski Hâl muhâl / imkânsız! Ya yeni hâl ya yeni bir izmihlâl / bozulmak ve büsbütün yok olmak mı söz konusu olacaktı? Halbuki o Osmanlı Devleti ki, asırlardır İslâm ve Müslümanların bağımsızlık, hürriyet, beka ve devamlarının teminatıydı. Allahın kelâmı, sözü olan Kur’an’ın sesini; dünyanın her tarafında yükseltmeyi ve yüceltmeyi en büyük gaye bilmiş, bu uğurda milyonlarca şehit vermiş ve gazilik rütbesine ermişti.

     Bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin günah ve sorumluluktan kurtuldukları; farzı kifaye olan cihadı yüzyıllarca yerine getirmiş; böylece din ve dindarlığın gereğini severek, canla başla, hem de başarıyla yapmıştı. Tek bir beden hükmündeki İslâmın parçası olmanın görev bilinci ile, kendilerini İslâm’a feda etmekten asla geri kalmamışlardı. Kısaca demek lâzımsa, Türklerin liderliğindeki Osmanlı Devleti, kendini Hilâfetin bayraktarı olarak görmüş, kendini böyle bilmiş ve öyle de hareket etmişti. İşte Osmanlı Devleti ve başında bulunduğu İslâm Milleti’nin böyle parlak bir maziye sahip oluş keyfiyeti; Allah’ın indinde ona öyle manevî bir mevki ve makam kazandırmıştı ki, Birinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı felâketler, uğradığı zararlara karşılık olarak; Türkiye Cumhuriyeti ve İslâm Âlemi saadet ve mutluluğa garkolacak, hürriyet içinde âsûde bir hayata kavuşacaklar. Evet istikbal ve gelecekte; tüm uğranılan maddî mânevî felaketler telâfi edilecek. Güzel ve parlak günlere inşâllah, yeniden kavuşulacak. 

     Çünkü şu yenilgi musibeti, hayatımızın mayası, temel ve esası olan şefkati, uhuvvet ve kardeşliği harekete geçirdi. İslâmın emrettiği tesanüdü / dayanışmayı sağladı.

     Çünkü yenilgi sarsıntısının artması, menfî medeniyetin maddî manevî tahribi, ahlâkî çöküntü; bunların hepsi ters yüz olmalı. Sûret değiştirerek. Sistemi bozulmalıydı.

     Çünkü ancak bu durumda İslâm Medeniyeti gerçek yüzünü gösterecek, kirlenen dünya yüzeyini tekrar temizleyecek. Bizler de İslâm’ın özlediğimiz yükseltici ve yüceltici asıl mahiyet ve özelliklerine şevk ve heyecanla, yeniden sarılmış olacağız.

     Çünkü, İslâm yeryüzündeki mizan ve ölçülerin asıl kaynağıdır.

     Çünkü, İslâmın rahmet ve merhameti, Kur’an semasından indirilmiştir.

     Çünkü, Kur’an Medeniyeti’nin esasları müspet ve pozitiftir.

     Çünkü, dayanak noktası, kuvvete bedel haktır.

     Hakkın gereği ise, âdil olmak, dengeli ve ölçülü davranmak ve birbirine denk düşmektir.

     Çünkü, ancak bundan çıkar selâmet, zail / yok olur mutsuzluk ve sıkıntı.

     Çünkü, hedefinde menfaat yerine fazilet vardır.

     Faziletin gereği ise, muhabbet ve sevgidir. Birbirine yakınlık hissetmektir.

     Birbirini çekmek ve kendine ısındırmaktır. Çünkü, saadet bundan çıkar.

     Böylece adavet / düşmanlık ortadan kalkar.

     Çünkü, hayattaki düsturu cidal / mücadele ve kavga yerine, yardımlaşma düstur ve prensibidir.

     O  düsturun gereği ise, birlik ve dayanışmadır. Böylece toplum hayatlanır, canlanır.

     Çünkü hizmet yolunda, heva heves yerine hidayet yani doğru yolu esas tutar.

     Bunun özelliği, insana lâyık tarzda terakki / gelişme ve ilerleme sağlaması

     Ve refah / bolluk ve bereket getirmesidir.

     Velhâsıl, ruhu gereği gibi, aydınlatır;

     Tekâmülüne / ilerleme, yükselme, gelişme ve olgunlaşmasına istenen yolu açar.

     Aynı zamanda İslâm; birlik ve beraberlik için unsuriyetçiliği / menfî milliyetçiliği yani ırkçılığı reddeder. Zira din, dil bir ise millet birdir. Hattâ din bir ise, millet yine birdir. Türkiyemizde din de birdir, dil de birdir. Peygamberimize “Arap kimdir?” diye sorulunca: “Arapça konuşandır.” diye cevaplandırmıştır. Öyleyse Türkçe konuşan Türktür. Çünkü milleti; aynı doğuşta olanlardan ziyade, aynı oluşta olanlar meydana getirir. İslâm “Mü’minler kardeştir.” diyor. Zaten Mü’min olmayanlar da insan olarak birbirinin kardeşidir.

Bazı Gündem Maddeleri

Sayın okurlarım, ibret sayılabilecek olaylarla karşı karşıya kalıyoruz. Bir ve bütün olma gereğimiz ister istemez öne çıkıyor. Sözde dost ve müttefiklerimiz Türkiye’yi Ortadoğu’da güçlü kılmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Paramızla uçak alamıyoruz. Bize direniyorlar. Diğer taraftan Ukrayna ve Rusya böyle giderse daha yıllarca savaştırılır. Ukrayna’yı kullanmak isteyenler Ukrayna’ya sınırlı silah ve füze veriyorlar. Bunları bir kısmı Rus askeri güçlerine zor ulaşıyor. Amaç Rusya ve Ukrayna’nın birlikte zayıflatılmasıdır. ABD silah şirketleri gelişmelerden son derece memnundur. Yunanistan Türk korkusuyla uğraştırılıyor. ABD üs adı altında Yunan topraklarına el koyuyor. Hiç de medeni olmayan Batı ve İsveç Kuran-ı Kerim yakmakla maalesef tatmin oluyor ve utanmadan bu saygısızlığı ve çirkinliği düşünce özgürlüğü içinde görüyor. Uluslararası hukuka yazılı belge almadığınız sürece Batılıların size söz vermesi hiçbir anlam taşımaz. Sözde tam üyelik yolunda 1999 yılında gitme denmesine rağmen, rahmetli Bülent Ecevit’in Helsinki’ye gidişi ve eli boş dönüşü unutulmamalıdır. Türkiye’ye söz verenler biz artık görevde değiliz deyiveriyorlar. Bunların devlet ve devlet adamı anlayışı budur.

Savunma sanayiine daha fazla kaynak sağlanmalı, önem verilmeli ve Türkiye caydırıcı olmalıdır. Artık muhalefeti de iktidarı da seçim sonuçlarını bir tarafa bırakmalı; Batı’nın oyunlarına karşı koymalı ve ortak tepki göstermelidir. İç politika ile bu kadar fazla meşgul olmamız yetmedi mi?

Vefat eden dostlarımıza ve eski arkadaşlarımıza karşı daha vefalı olalım; medeni tavır ortaya koyalım. Türk’ün yıllardır susmayan sanatçısı, hizmetkarı Bozkurt İlham Gencer’i ve bize Türk Dünyası gerçeğini öğreten hocamız, ağabeyimiz Prof.Dr.Turan Yazgan’ın eşini ebediyete yolcu ettik. Cenazelere ve diğerlerine bir çiçek ve temsilci göndermesi gerekenler maalesef hiç ortada görünmedi.

14 Temmuz 2023 tarihinde TV’de haberleri izliyordum. TBMM’de bir yeni hanım milletvekili kendisine rey verenlere Arapça ve Kürtçe teşekkür etmeye kalktı. Bunun bir oyun olduğu ve oyun kurucusunun da toplantıyı yöneten olduğu anlaşılıyordu. Haklı itirazlar karşısında bu başkan vekilinin işgal ettiği mevkiye hiç de layık olmadığı yaptığı konuşmadan ve garip benzetmelerinden anlaşılıyordu. Kendisinden farklı bir şey de beklenemezdi. Türkiye’de Türk ve Türkçe düşmanlığını, egemenlik haklarımızı hedef almayı anlamak zordur. Rahmetli II.Abdülhamit Türkçe konusunda çok hassastı. Mecliste bulunacak olanların mutlaka Türkçe bilmesini ve konuşmasını gerekli görürdü. Egemenlik haklarımızı hiçe sayan, Devletle kavgalı, zorla milletimizi tahrik edenlerin kavgaları sürmektedir. Demokrasinin defosu olan malum parti ve çevrelerin TC düşmanlığı ara ara nüksediyor; ama gerekli müdahale ve yasaların çiğnenmesi alışkanlığı, meydan okuyucu eylemler cezasız kalıyor. Anayasa Mahkememiz ise tatil işaretleri veriyor. Hep dağa layık bazıları Meclisi işgal ediyorlar. Yine bir hanım milletvekili çok önemli bir şey yaptığına inandırıldığı için bir dönem Kürtçe yemine özenmişti. Kürtçeyi bilen oturum başkanı ise; buna tahammül edemeyip konuşmayı sonlandırmıştı. Yeni başkan yardımcısı ise farklı davranmıştır. Siz bu kafada devam edip egemenlik haklarımıza saldırırsanız, bölücü terör örgütüyle akraba olursanız; size tek tavsiyemiz gücünüz yetiyorsa dağa çıkmak olur. Bu kadar iddialı iseniz; kendinize dağda yakışacak bir yer arayınız, biraz mert olunuz, boyun kırıp sırıtarak ekranları kirletmeyiniz. Demokrasinin değerini biliniz. Yediğiniz kabı kirletmeyiniz. Terörle beraber olanlar için dağdaki çukurlar boş ve bazılarını bekliyor.      

Gençlerimiz, On Yıllarımız, Geleceğimiz

İki darbe arası, 1960-1980, ilginçti. Hani Çinlilerin bedduası varmış, “İlginç zamanlarda yaşa!” diye; işte öyle zamanlardı. O dönemin başında 15 yaşında bir gençtim; sonunda, 35 yaşında bir profesör… Zaman karışıktı, kavgalıydı. Fakat bizim nesil hep ümitliydi. Geri kalmış bir ülkeydik ama bu geçiciydi. Hızla büyüyecek, ileri ülkelere yetişip onları geçecektik. Bundan şüphemiz yoktu. ABD’de Yale’de, Oktay Sinanoğlu’nun yanında, Sterling Kimya Laboratuvarı’nda çalışırken, karşıdaki Fizik binasında da Feza Gürsey vardı. Erdal İnönü bizi ziyarete geliyordu. Sonra her üçünü ODTÜ’de bir arada gördüm. Bilim tarihçisi Derek Price, Küçük Bilim, Büyük Bilim kitabında, bilim, ülkelerin zenginliğiyle orantılıdır diye yazıyor fakat Türkiye’nin istisnadır diyordu. O da Yale’deydi ve Yale’deki havayı o da soluyordu: Öğrencilere göre de hocalara göre de Türkiye, bugünün tabiriyle, tek boynuzlu attı, “unicorn”du. Eşsiz bir yıldızdı.

Nerede bütün umutlar?

1969 falan olmalı, Urla’da, Atom Fiziğinde Yeni Yönler başlıklı, uluslararası bir toplantı düzenledik. 70 küsur yaşındaki Nobelli fizikçi, nükleer manyetik rezonansın kâşifi, Amerikan I. I. Rabi de davetliydi ve şöyle konuşuyordu: “Asrın başına Avrupa’ya ellerimiz ve dizlerimiz üstünde gittik. Fakat harpten sonra, bilim açısından Avrupa bizim için artık taşraydı!” Bu hikâyedeki mesaj açıktı: Türkiye de büyük bir sıçramanın eşiğindeydi! 

Umutluyduk. Menderes dönemini “görülmemiş kalkınma” diye kapatmıştık. Görmedik ama olsundu… Şimdi planlı dönemdi ve artık Rostow’un “Take off- kalkış” hikâyelerini anlatıyorduk. Gelecekten emindik. O kadar emindik ki ülke yönetiminden ümitsiz bir ses çıkınca ruhumuz isyan ediyordu. 1960 darbesinin prenslerinden Atila Karaosmanoğlu, İtalya’yı yakalamamız için birkaç bin yıla ihtiyacımız olduğunu söyleyince ayağa kalkmıştık. Yalnız entelektüeller değil. Bir taksi şoförünün bana, isyan tonunda, “Yahu biz Etilerden de mi geriyiz?” dediğini hatırlıyorum. 

Artık o umut ve “kötüsünüz” dendiğindeki isyan yok. Tersine, yönetim, Türkiye Yüzyılı falan diyor ve bizden tısss… Pek inanmıyoruz. Bırakın umudu; gençlerin yüzde yetmişi dışarı çıkmaya çalışıyor!

Geçen hafta beni iki yayın etkiledi. Biri Daron Acemoğlu Hoca’nın, Euronews’a verdiği 5 Temmuz tarihli röportaj. Diğeri de Özgür Demirtaş Hoca’nın, “Bunu mutlaka izleyin, mutlaka paylaşın!” diye çırpındığı videosuydu. Demirtaş Hoca’yı gelecek yazıda ele alacağım. 

Yolda liyakate çarpsak tanır mıyız?

Acemoğlu’nun da Demirtaş’ın da sözleri, gelecekten umut – umutsuzluk ikilemiyle ilgili. Aslında ikilem yok artık. Umut gitmiş, bize yalnız umutsuzluk kalmış. 

İlk bakışta, Acemoğlu röportajının daha başlığında iş bitiyor gibi: Ekonomide sonuç getirecek, politikalar geliştirecek kadro şu an yok. Nasıl olur!? Türkiye büyük ülke. Uzman yokluğu çekmeyiz, diye itiraz edecek oldum. Sonra Acemoğlu’nu dikkatli okuyunca bunu kast etmediğini anladım. Bakın tam ne diyor: “Buradaki belirsizliğin bir nedeni de aslında Sayın Mehmet Şimşek’in elinde ne kadar güç olduğu  kesin değil. Çünkü Türkiye’nin ekonomisinin, şu anki ciddi durumuyla gerçekten sonuç çare getiren politikalar geliştirecek bir kadroya gerek var. Bu kadro da şu anda Türkiye’de yok.

Acemoğlu insan sermayesi yokluğundan, “kaht-ı ricâl”den bahsetmiyor. Şu andaki ekonomi yönetiminin elinde gerekli kadro yok diyor! Hani aydınları kolonizatör ülkeye göçmüş ve insan sermayesiz kalmış sömürge değiliz şükür. Gerçi adım adım o noktaya doğru yol alıyoruz… Sıkıntı, elimizdeki değerleri görmezden gelip “bizim adamlar”a mevki, makam dağıtmamız. Acaba hangisi daha kötü? İnsan sermayesi yokluğu mu, liyakate sırt çevirmek mi? Yolda liyakate çarpsak tanır mıyız? 

Komik değil

Ekonomiyi “nas”la, Sayın Nebati ile yürütmeye çalıştık! Bu son cümlem okuyucumun yüzünde bir tebessüm yaratacak. Bu acı. Tam “güleriz ağlanacak hâlimize” hâli. 

Bakınız, bu mesele, şu koltuğa şu otursun, yok öteki otursun işi değil. Nas’dı, semantik bilmem neydi işi de değil. Şaka değil, eğlencelik değil. Yılları kaybediyoruz. On yıllar ellerimizden kayıp gidiyor; nesiller gidiyor. Bu, bizim, çocuklarımızın, torunlarımızın, Türkiye’nin geleceği meselesi. Daha on yıllarca geri kalmış ülke; politik olarak doğru söyleyişiyle, “kalkınmakta olan ülke” yaftasını taşımak veya taşımamak meselesi. O aşağılık hâlden kurtulmak veya ona mahkûm olmak meselesi. Acemoğlu’nun röportajını burada bulabilirsiniz. 

Keşke insan sermayemiz yetersiz olsaydı. Dışardan uzman getirirdik. Sonra da yerli uzmanlarımızı yetiştirirdik; on yılda, yirmi yılda… Biz var olan, yetişmiş uzmanlarımızdan yararlanmama sıkıntısı çekiyoruz. İşte bunun çözümü yok. Bu hastalık ölümcül. Nas da Sayın Nebati de hiç komik değil. Acı ve vahim!

Milliyetçi Atatürk

Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi Ali Oğuzhan Cengiz, yayınevinin 1527 numaralı kitabında, Mustafa Kemal Atatürk’ün bilinmeyen yönlerini anlatıyor.

Atatürk’le alâkalı kitapların büyük çoğunluğunda Mustafa Kemal Atatürk aşırı övgülerle anlatılıyor. Bir kısmında ise siyâsî ve dinî mülâhazalarla noksanları ve yanlışları alaycı bir dille ve de abartılarak naklediliyor. Halbuki topluma mal olmuş, ekseriyetin sevgisine ve saygısına mazhar olmuş büyük devlet adamları, aşırıya kaçmadan iyi yönleriyle anlatılmalı ki topluma örnek olsun. Devletin yönetimine tâlip olan seçilmiş ve tâyin edilmiş şahıslar tarafından örnek alınsın. Aksi yönde beyanda bulunanların, sâdece hatâ ve noksanları sergilemek maksadıyla yazı karalayanların ise tedâviye ihtiyacı vardır. Unutulmamalıdır ki Atütürk,  her insan gibi akıl ve zekâdan, etten, kemikten, sinirden-damardan ibârettir. Doğrularının yanında, eser ölçüde yanlışlarının bulunması da tabîdir. Kusursuzluk, peygamberlere mahsus bir haslettir. Çünkü onlar, Cenâb-ı Allah tarafından vazifelendirilmiş melekler tarafından korunmuştur.       

Oğuzhan Cengiz’in telif ettiği eserde aşırı övgü yoktur. Yergiye de rastlanmaz. Az bilinen, çoğunluğun ulaşma zahmetinde bulunmadığı özel kaynaklardan faydalanarak, olayları objektif olarak ele almak suretiyle, akıl ve mantık süzgecinden geçirerek oluşan kanaatleri okuyucuya sunuyor.

Eser, yalnızca Mustafa Kemal Atatürk’ün hayat kronolojisinden ibâret değildir. Daha fazlasıdır.  Asıl üzerinde durulan konular; Atatürk’ün tasavvurları, vatana ve millete vermek istedikleri gibi çok mühim meselelerdir.  Mustafa Kemal Paşa; kimilerine göre 4000, kimilerine göre 40.000 yıllık şanlı geçmişi olan Türk milletine, çağın şartlarına uygun bir devlet armağan etme tasavvurundadır Bu tasavvurun gerçekleşmesi için tâkip ettiği yol ve dönemin şartları ön plânda ele alınmıştır. Ayrı ayrı işlenen, derinlik kazandırılan meselelerin özü verilmiştir.  Gerekli görüldüğü durumlarda derinde kalan detaylı bilgiler de okuyucuya sunulmuştur.

Bu tür konulardan biri: Enver Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’nın birbirlerine karşı ‘tavırlı’ olmalarına sebebiyet veren hâdiselerdir.

Bilindiği gibi Sultan Vahdeddin Han, şehzâdeliği döneminde iade-i ziyâret maksadıyla Almanya’ya giderken berâberindeki kadroda Mustafa Kemal Paşa, ‘Fahri Yâver-i Hazret-i Şehriyârî’ sıfatıyla bulunmaktaydı. Uğurlamaya gelen şahıslar arasında Enver Paşa da vardı. Adına ‘kıskançlık’ denmese bile ‘tavır’ meselesi böyle doğdu. Her ikisi de 1881 yılında doğmuş olmakla birlikte, Enver Paşa daha kıdemliydi. Bunun sebebini kitaplardan değilse de makalelerden öğrenmek mümkündür: Mustafa Kemal Paşa’nın babası gümrük memuruydu. ‘Bey’ kelimesinden başka sıfatı yoktu. Bu sebeple Genç Mustafa, Askerî İdâdî’ye üç sene Mülkî İdâdî’de okuduktan sonra kayıt yaptırabilmişti. Enver Paşa’nın babası ise ‘sivil paşa’ idi. Bu sıfata sâhip insanların çocukları doğrudan askerî idâdiye kabul ediliyordu. Askerlikte kıdem Harp akademilerinden mezuniyet târihine göre belirlendiği için Enver Paşa, Mustafa Kemal’den üç yıl daha kıdemliydi. Enver Paşa, padişaha eşlik eden kadroda kendisinin bulunması gerektiğini düşünmüş olabilir. Bu düşünceden doğan ‘tavırlıları’, zaman zaman Mustafa Kemal Paşa’yı rahatsız ediyordu. Yine makalelerde rastlanan bir olay daha vardır:

M. Kemal Paşa, Sarıkamış Bozgunu’ndan sonra İstanbul’a gelen Enver Paşa’yı ‘geçmiş olsun’ demek maksadıyla ziyâret eder. Enver Paşa, çay bardağı düşürülüp kırılmış gibi önemsiz bir olaydan bahseder gibi bozgun meselesini küçümseyen bir tavırla konuşur. M. Kemal Paşa muhatabının bedbin olmadığını görünce, Sarıkamış’a gitmeden önce ilettiği küçük bir isteğinin neticesini sorar. Enver Paşa yine küçükseyen bir tavırla: ‘Bu meseleyi arkadaşlarla görüşürseniz daha doğru bilgiler alırsınız’ diyerek meseleyi geçiştirir.  

Tavırlı duruşlar, Enver Paşa’nın Moskova’dan Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı mektupla silinmeye çalışıldı ise de teşebbüsü neticesiz kaldı.

Enver Paşa, Harb-i Umûmî’den mağlûp çıkılması üzerine Berlin’e kaçmak mecburiyetinde kalmıştı. Buradan Rusya’ya geçen Paşa Moskova’da İngiliz emperyalizmine karşı birlikte mücâdele etmek için Sovyet devlet adamları ile görüşerek onlardan Anadolu hareketine silâh yardımı yapmalarını istedi. Ve Rusya’nın desteğiyle kurulan ‘İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı’ adlı cemiyetin başına geçerek Anadolu’da şubeler açmak istedi ve 1920 Eylül’ünde gerçekleşen Doğu Halkları Kongresi’ne katıldı. Bir ara Berlin’e döndüyse de fazla kalmayarak yine Moskova’ya geldi. Ankara hükümetinin temsilcisi ile görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup yazarak hakkındaki söylentileri ve Anadolu hareketinin başına geçeceği şeklindeki iddiaları yalanladı. Fakat Yunan saldırısının başlaması ile Anadolu’ya geçme fikriyle Batum’a geldi. Bütün bu gelişmeler olurken beride Anadolu’da gözle görülecek bâzı faaliyetler belirdi: Trabzon’da Enver Paşa’ya taraftarlığı ile bilinen Yahya Kâhya, kaçaklardan oluşan bir tabur meydana getirerek başına buyruk bâzı işler yapmaya ve Enver Paşa’nın yakında döneceğini açıkça telaffuz etmeye başladı. Diğer taraftan, gelişmeler Büyük Millet Meclisi’nde bulunan kırk civarındaki İttihatçı mebuslarda da yankısını buldu. Bu gelişmelerden rahatsızlık duyan Mustafa Kemal Paşa, Rus hükümetiyle anlaşarak, Enver Paşa’yı devre dışı bıraktı. Rusların desteğini kaybettiğini ve Anadolu’da  bir şey yapamayacağını anlayan Enver Paşa bu defa, Türkistan’a yönelerek, oradaki Türkleri Ruslara karşı istiklal mücâdelesi vermek üzere teşkilatlandırmak istedi ve bu yolda da can verdi.

(Kâzım Karabekir: İstiklal Harbi’nde Enver Paşa ve İttihat-Terakki Erkânı. s: 84-85. Menteş Kitabevi, İstanbul 1967)

***

23 Ocak 1913’te Enver Bey liderliğinde İttihat ve Terakki’ciler Babıali’yi (Sadrazamlığı) basmışlar, hükümeti değiştirmişler ve mutlak iktidarı sağlamışlardı. Baskının planlamasında Mustafa Kemal’in adının geçtiği, Atatürk’ün anlatıldığı kitaplarda yer almaz. Babıâli baskının planlanmasında Mustafa Kemal’in adının geçtiği kaynağı Oğuzhan Cengiz açıklıyor…

Mustafa Kemal Paşa mütâreke döneminde İstanbul’daydı ve siyâsî arayış içindeydi. Hükümette yer almak istiyordu. İstanbul itilaf güçlerinin işgalindeyken, Mustafa Kemal Paşa’nın birçok arkadaşı tutuklandı. Fakat ona dokunulmadı. İzinle Anadolu’ya geçti. Oğuzhan Cengiz, bu gelişmenin sebeplerini kitabında okuyucuya sunuyor ve şöyle devam ediyor: ‘Mustafa Kemal’in ne yapmak istediğini anlayabilmek için, ülkenin içine düşürüldüğü vaziyeti, önce Mustafa Kemal’in kaleminden öğrenmeliyiz. Nutuk’ta manzara-i umumiyeyi tasvir eder. Kitapta o tasvir öne alınmıştır.’  

Yazar Cengiz kitabında; devrimlere girerken tartışmalı konuları öne çıkarıyor, tahlilî değerlendirmeleri tercih ediyor.

Sözün kısası kitap, farklı bir çalışmadır. Bilinenlerin tekrarından kaçınılıyor, merak edilen konular, az bilinenler, daha çok da bilinmeyenler okuyucuya sunuluyor. Gelişmeler objektif bir şekilde kitapta yer alıyor, değerlendirme de okuyucuya bırakılıyor.

 Oğuzhan Cengiz, bu kitabını yazmaktaki maksadını; ‘… okuyanların aklında Mustafa Kemal Paşa’ya ait bir soru kalmamasını sağlamak’ cümlesiyle açıklıyor.

Kitabın ‘İçindekiler’ sayfasından alınan aşağıdaki satırlar, bu iddialı açıklamanın doğruluğunu önceden teyit ediyor:

Mustafa Kemal’in Mütâreke Döneminde Siyâsî Faaliyetleri…. 

 Minber Gazetesi’ni Niçin Çıkardı?

 Enver Paşa-Mustafa Kemal Paşa İlişkileri

 İsmet Paşa, Mustafa Kemal ve Enver Paşa Münâsebetini Anlatıyor

Mustafa Kemal ve İttihat – Terakki 

Hareket Ordusu’ Adını Atatürk Verdi

Babıâli Baskını’nda Atatürk Var mıydı?

Mustafa Suphi Olayı

TBMM’de Mustafa Suphi Olayının Görüşülmesi

Mustafa Kemal’in Komünizme Karşı Tavrı

 Anzavur’un Isyanı’na Karşı Mustafa Kemal Paşa’nın Yayınladığı Beyanname

Mustafa Kemal ve Milliyetçilik

Maarif Kongresini Topluyor

 Maarif Kongresi’nin Açış Konuşması

Ölenlerin Felsefesi

Atatürk’ün Zağnos Paşa Camisi’nde Okuduğu Hutbe

Mustafa Kemal’in Hutbesi, Sorulara Verdiği Cevaplar

İzmir İktisat Kongresi’nde Alınan Kararlar

İzmir İktisat Kongresi Açış Konuşması

Mustafa Kemal Paşa’nın Mandacılığa Tavrı

Misâk-ı Millî’nin Belirlenmesinde Mustafa Kemal’in Rolü…

Atatürk ve Türk Dili

Türk Târihi Meselesi

Mustafa Kemal ve Din

Cumhuriyetin İlanı Tartışmaları

Erken Cumhuriyet İlanı!

Mustafa Kemal’in Harp Anlayışı

Atatürk ve Masonlar

Bursa Nutku Meselesi

İzmit Basın Toplantısı ve Hilâfet Tartışmaları

Hilâfet Niçin Kaldırıldı?

 Hilâfet Yanında Patrikhâneler Hahamhâneler de Kalkmalı

13,5 X 21 santim ölçülerinde 248 sayfalık kitap, kaynakça bölümünde yer alan 133 adet ilmî eserin incelenmesiyle hazırlanmış, 2023 yılında kitap raflarındaki yerine almıştır.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta: bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com