Gençlerimiz, On Yıllarımız, Geleceğimiz

243

İki darbe arası, 1960-1980, ilginçti. Hani Çinlilerin bedduası varmış, “İlginç zamanlarda yaşa!” diye; işte öyle zamanlardı. O dönemin başında 15 yaşında bir gençtim; sonunda, 35 yaşında bir profesör… Zaman karışıktı, kavgalıydı. Fakat bizim nesil hep ümitliydi. Geri kalmış bir ülkeydik ama bu geçiciydi. Hızla büyüyecek, ileri ülkelere yetişip onları geçecektik. Bundan şüphemiz yoktu. ABD’de Yale’de, Oktay Sinanoğlu’nun yanında, Sterling Kimya Laboratuvarı’nda çalışırken, karşıdaki Fizik binasında da Feza Gürsey vardı. Erdal İnönü bizi ziyarete geliyordu. Sonra her üçünü ODTÜ’de bir arada gördüm. Bilim tarihçisi Derek Price, Küçük Bilim, Büyük Bilim kitabında, bilim, ülkelerin zenginliğiyle orantılıdır diye yazıyor fakat Türkiye’nin istisnadır diyordu. O da Yale’deydi ve Yale’deki havayı o da soluyordu: Öğrencilere göre de hocalara göre de Türkiye, bugünün tabiriyle, tek boynuzlu attı, “unicorn”du. Eşsiz bir yıldızdı.

Nerede bütün umutlar?

1969 falan olmalı, Urla’da, Atom Fiziğinde Yeni Yönler başlıklı, uluslararası bir toplantı düzenledik. 70 küsur yaşındaki Nobelli fizikçi, nükleer manyetik rezonansın kâşifi, Amerikan I. I. Rabi de davetliydi ve şöyle konuşuyordu: “Asrın başına Avrupa’ya ellerimiz ve dizlerimiz üstünde gittik. Fakat harpten sonra, bilim açısından Avrupa bizim için artık taşraydı!” Bu hikâyedeki mesaj açıktı: Türkiye de büyük bir sıçramanın eşiğindeydi! 

Umutluyduk. Menderes dönemini “görülmemiş kalkınma” diye kapatmıştık. Görmedik ama olsundu… Şimdi planlı dönemdi ve artık Rostow’un “Take off- kalkış” hikâyelerini anlatıyorduk. Gelecekten emindik. O kadar emindik ki ülke yönetiminden ümitsiz bir ses çıkınca ruhumuz isyan ediyordu. 1960 darbesinin prenslerinden Atila Karaosmanoğlu, İtalya’yı yakalamamız için birkaç bin yıla ihtiyacımız olduğunu söyleyince ayağa kalkmıştık. Yalnız entelektüeller değil. Bir taksi şoförünün bana, isyan tonunda, “Yahu biz Etilerden de mi geriyiz?” dediğini hatırlıyorum. 

Artık o umut ve “kötüsünüz” dendiğindeki isyan yok. Tersine, yönetim, Türkiye Yüzyılı falan diyor ve bizden tısss… Pek inanmıyoruz. Bırakın umudu; gençlerin yüzde yetmişi dışarı çıkmaya çalışıyor!

Geçen hafta beni iki yayın etkiledi. Biri Daron Acemoğlu Hoca’nın, Euronews’a verdiği 5 Temmuz tarihli röportaj. Diğeri de Özgür Demirtaş Hoca’nın, “Bunu mutlaka izleyin, mutlaka paylaşın!” diye çırpındığı videosuydu. Demirtaş Hoca’yı gelecek yazıda ele alacağım. 

Yolda liyakate çarpsak tanır mıyız?

Acemoğlu’nun da Demirtaş’ın da sözleri, gelecekten umut – umutsuzluk ikilemiyle ilgili. Aslında ikilem yok artık. Umut gitmiş, bize yalnız umutsuzluk kalmış. 

İlk bakışta, Acemoğlu röportajının daha başlığında iş bitiyor gibi: Ekonomide sonuç getirecek, politikalar geliştirecek kadro şu an yok. Nasıl olur!? Türkiye büyük ülke. Uzman yokluğu çekmeyiz, diye itiraz edecek oldum. Sonra Acemoğlu’nu dikkatli okuyunca bunu kast etmediğini anladım. Bakın tam ne diyor: “Buradaki belirsizliğin bir nedeni de aslında Sayın Mehmet Şimşek’in elinde ne kadar güç olduğu  kesin değil. Çünkü Türkiye’nin ekonomisinin, şu anki ciddi durumuyla gerçekten sonuç çare getiren politikalar geliştirecek bir kadroya gerek var. Bu kadro da şu anda Türkiye’de yok.

Acemoğlu insan sermayesi yokluğundan, “kaht-ı ricâl”den bahsetmiyor. Şu andaki ekonomi yönetiminin elinde gerekli kadro yok diyor! Hani aydınları kolonizatör ülkeye göçmüş ve insan sermayesiz kalmış sömürge değiliz şükür. Gerçi adım adım o noktaya doğru yol alıyoruz… Sıkıntı, elimizdeki değerleri görmezden gelip “bizim adamlar”a mevki, makam dağıtmamız. Acaba hangisi daha kötü? İnsan sermayesi yokluğu mu, liyakate sırt çevirmek mi? Yolda liyakate çarpsak tanır mıyız? 

Komik değil

Ekonomiyi “nas”la, Sayın Nebati ile yürütmeye çalıştık! Bu son cümlem okuyucumun yüzünde bir tebessüm yaratacak. Bu acı. Tam “güleriz ağlanacak hâlimize” hâli. 

Bakınız, bu mesele, şu koltuğa şu otursun, yok öteki otursun işi değil. Nas’dı, semantik bilmem neydi işi de değil. Şaka değil, eğlencelik değil. Yılları kaybediyoruz. On yıllar ellerimizden kayıp gidiyor; nesiller gidiyor. Bu, bizim, çocuklarımızın, torunlarımızın, Türkiye’nin geleceği meselesi. Daha on yıllarca geri kalmış ülke; politik olarak doğru söyleyişiyle, “kalkınmakta olan ülke” yaftasını taşımak veya taşımamak meselesi. O aşağılık hâlden kurtulmak veya ona mahkûm olmak meselesi. Acemoğlu’nun röportajını burada bulabilirsiniz. 

Keşke insan sermayemiz yetersiz olsaydı. Dışardan uzman getirirdik. Sonra da yerli uzmanlarımızı yetiştirirdik; on yılda, yirmi yılda… Biz var olan, yetişmiş uzmanlarımızdan yararlanmama sıkıntısı çekiyoruz. İşte bunun çözümü yok. Bu hastalık ölümcül. Nas da Sayın Nebati de hiç komik değil. Acı ve vahim!