5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 234

Cumhuriyet Kadını

Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.

Çünkü ne kadar kutsal bir görevdir bir insana can vermek, anne olmak ve anne sütü ile yavrularını aylarca başkaca hiçbir gıdaya gerek duymadan emzirerek doyurmak.

İnsana can vermek, kan vermek annelerin en kutsal görevidir.

Ve kadın olmak, toplumda erkeklerle eşit yaşam hakkı elde etmek, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmek kadınların en kutsal hakkıdır.

*

Kadınlar mutlak şekilde erkeklerden farklı ve üstündür bunu kabul etmek ve yaşamın bir parçası haline getirmek erkekler için olmazsa olmazdır.

Kadınlarımız, tarlada, fabrikalarda, şirketlerde, bürolarda erkeklerle aynı şartlarda hiçbir fark olmadan çalışmaktadırlar.

*

Laik Cumhuriyetin getirdiği kazanımlarla Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve hatta asker olur kadınlar ki erkeklerden hiç de aşağı kalmazlar.

*

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.

3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.

Çünkü kadın kurtuluş savaşlarında yararlılık gösteren Nene Hatunlardı; onurlanmalıydı;

*

Biliyorum ki bir toplumda kadın yüceltilirse o toplum güçlenir; Biliyorum ki güçlü aydın Türk ailesinin omurgasını o aydın güçlü kadın ana oluşturur.

*

Biliyorum ki bir toplumun kalkınmasında çağdaşlığa giden yolunda çağdaş formül; ‘’ Ben babamdan/ anamdan ileriyim ancak çocuğumdan geriyim’’ilkesi zinde kalıyor ise o toplum çağdaşlaşır medenileşir.

*

Bu formülün çalışmasında da etken olan ana olduğunu bilelim. O halde güçlü toplumlarda en rantabl/ verimli yatırımlardan başlıcası ailenin omurgasını oluşturan kadını maneviyatıyla gelenekleriyle töreleriyle çağdaş ilmiyle donatmak olacaktır.

*

İslamiyet’in geldiği çağda kadın, Türklerin dışında yeryüzündeki hemen hemen bütün milletlerde aşağılık bir mahlûk diye kabul ediliyor; hiçbir zaman ona hayat hakkı tanınmıyordu. Eski Türk Toplumunda kadın evin namusunun koruyucusudur. Kazak atasözü ”Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır”….

*

Münevver ERİLMEZ hanımefendinin yazdığı ”Kadın Ana” adlı şiiri İslam öncesi ve sonrası Türk Milletinin kadınına verdiği değeri ve önemi ne de güzel dile getirmiş yaşayarak ve yaşatarak:

*

Kadın Ana

Daktilo başında,

Satır satır dertlerinizi yazan kadın

Sabah ezanıyla tütün çapalayan,

Yorulan kollarıyla, çocuklarını sallayıp,

Ninnilerle uyutan kadın.

Orduya asker yetiştiren ana kadın,

Sen ki Nene Hatunların torunusun,

Yüksünmezsin bile onca yaptığın işlerden,

Yalanlardan, riyalardan arınmış Kadın ERENLER,

Denizde gemilere yol gösteren, VASFİYE Nineler,

Hiç mi yorulmazsınız?

Sabaha kadar neşter tutan pamuk eller,

Podyumlarda boy gösteren güzeller,

Başarılı erkeklerimizin arkasındaki,

İsimsiz kahramanlar.

Mecliste bakan olsa da,

Evinin kadınıdır, mutfakta aşçı,

Çocukların anasıdır, kadın.

Gönül yoldaşıdır kadın,

Hayat arkadaşıdır

Yine de çocuklarının anasıdır.

Ana kadın, güzel kadın,

Hepinizi gururla selamlar.

Sevgili analarım, bacılarım benim,

Gününüz Mübarek,

Gönlünüz şen olsun.

*

Ve Edep Abidesi Türk Anası Yüksek Ahlakın şuuruyla beslensin, İlahi ahkâmın nuruyla aydınlansın.

Bütün Analar ve Bacılar hep esen kalsın, onurla kalsın, iffetle kalsın.

Toprak Parçası Bu Kadar Önemli

Oğuz Han adıyla da bildiğimiz Mete Han, gecesini gündüzünü katarak çalışıyor, Hun Türklerinin devleti gittikçe güçleniyordu. Ancak ne var ki, komşuları olan Çinliler Türklerin kuvvetlenmesinden kuşkulanmaya başlamışlardı.

Mete Han’la savaşmak için sebep arayan Çin Hükümdarı günün birinde bir elçi göndererek O’nun çok sevdiği atını istetti. Eski Türklerde devleti ilgilendiren böyle önemli konulara hakan kendi başına karar vermediği için Mete Han hemen Kurultayı topladı. Durumu görüşen Kurultay, atın düşmana verilmemesi görüşündeydi. Ancak, Mete Han konuyla ilgili olarak söz aldı ve şunları söyledi:

“İstenilen bu at bana aittir. Kendime ait bir mal için milletimi savaşa sürükleyemem. Atım milletim için feda olsun!”

At, Çin’den gelen elçiye teslim edildi ve gönderildi. Ancak, Mete Han’ın bu hareketi düşmanın cüretini arttırmıştı. Yeni bir elçi göndererek Mete Han’ın hizmetinde bulunan ve O’nun çok önem verdiği kadınlarından birini istediler.

Durum Kurultay’da görüşüldü ve kadının gönderilmemesi şeklinde bir karar oluştu. Son olarak Mete Han söz aldı ve şunları söyledi:

“Evet, bu kadın benim için çok değerlidir ama milletim için feda etmekten çekinmem. Kendi menfaatim için savaşı göze almak milletin kaderiyle oynamaktır. Atım gibi onu da milletime feda ediyorum!”

Artık Çinliler iyice şımarmışlardı. Mutlaka bir savaş sebebi bulmak ve daha fazla güçlenmeden, Hun Türklerini ortadan kaldırmak istiyorlardı. Elçilerini tekrar gönderdiler ve bu defa, iki ülke arasında bulunan bir toprak parçasını istediler.

Mete Han konuyu Kurultaya getirdi. Durum görüşüldü ama bu defa farklı bir karar çıktı. Daha önce Mete Han’a mahcup olan Kurultay üyeleri, “verimsiz bir toprak parçasını düşmana vermekten ne çıkar” görüşünü benimsediler.

Bunun üzerine Mete Han ayağa kalktı ve şöyle haykırdı “Ey güngörmüş ihtiyarlar! Şimdiye kadar düşman tarafından istenen şeyler nefsime aitti. Şimdi istedikleri toprak parçası ise milletimize aittir ve vatanımızın bir parçasıdır. Söyler misiniz, kimin malını kime veriyoruz? Artık savaş kaçınılmaz olmuştur. Herkes bunu böylece bilsin ve hazırlığını yapsın!”

Kurultay üyeleri Mete Han’a bir defa daha mahcup olmuşlardı. Hemen hazırlıklara girişildi. Mete Han, kısa zamanda toplanan ve savaşa hazır hale gelen ordusuna şöyle seslendi “Vatanı için her an ölmeye hazır olan kahramanlarım! Artık düşmana verilecek bir şeyimiz kalmadı. Şimdi onlara oklarımızla, kargılarımızla ve kılıçlarımızla cevap vereceğiz. İl Beyleri, Boy Beyleri, askerlerim! Hedefiniz Çin ülkesidir; haydi, yürüyün!..”

Bu, Mete Han’ın kurduğu dünyanın ilk düzenli ordusunun ilk büyük seferiydi. Bu sefer, adına ve kumandanına yakışır bir şekilde zaferle sonuçlandı. Çok geçmeden Mete Han’ın daha önce Çin’e gönderdiği atı ve kadını da kurtarır.

Ders alınması gereken çok güzel yaşanmış bir hikaye …İşte bu kadar!

Türkiye Cumhuriyeti’nin Dış Borçlar Sorunu

1800’lü yılların başından itibaren İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği batı ülkeleri sanayi devrimini gerçekleştirdi. Bu devletler gelişen endüstrileri için bir yandan hammadde bulmaya çalışırken, ürettiklerini satabilecekleri pazarlar da arıyorlardı.

Bunun için sanayileşmiş ülkeler, ilişkide bulundukları geri kalmış ülkeleri ayakta tutacak kadar borç vermek, onları yaşatıp verdiklerinin çok fazlasını başka yollarla geri almak gibi bir yöntem geliştirdiler.

Sanayileşme devrimini tamamlayan diğer gelişmiş ülkeler de bu yöntemi uygulamaya devam ettiler.

Her yıl sanayileşmiş ülkelerden geri kalmışlara “borç” ve “bağış” adı altında belli miktar para gelmekte, bu borçların yarısı eski borçların taksit ve faizi olarak verene geri dönmektedir. Öyle ki, “3. Dünya ülkelerinin yıllık faiz ödemeleri borç toplamının üzerindedir. Yıllık faiz ödemeleri tüm 3. Dünya ülkelerinin sağlık ve eğitim harcamaları toplamından fazladır.”

Üstelik bu borçlar çoğu zaman şartlı verilmektedir. Böylece borcu veren ülkeye faiz gelirinin yanında başka ekonomik kazançlar da sağlanmaktadır. Mesela bu paranın borcu veren ülkenin şirketlerinin yapacağı belli yatırımlarda kullanılabileceği, bu ülkenin sermayesiyle rekabet eden bir alanda kullanılamayacağı gibi şartlarla verilebilmektedir.

Diğer taraftan sanayileşmiş ülkeler kendilerine yakın iktidarları desteklemek amacıyla da borç vermektedir. Verdikleri borçlar sayesinde bir yandan yüksek faiz gelirleri elde etmekte, bir yandan da bu ülkelerden ihtiyaçları olan hammaddeleri ucuza almak, sanayi üretimlerinin fazlasını bu pazarlarda satmak imkanını bulmaktadır.

Ülke yönetiminin seçimle değiştiği bazı geri kalmış ülkelerde, iktidarın elini rahatlatmak için verilen dış borçlar seçim dönemlerinde sahte bolluk ve refah yaratarak seçim sonuçlarını belirleyici olmaktadır.

*****************************

Borç Alan Buyruk Alır

Dış borçlanma sadece devletten devlete olmaz. Uluslararası kuruluşlar ya da dış mali piyasalardan da yapılabilir. Bu kuruluşlar ve finans kuruluşları üzerinde büyük devletlerin yönlendirici etkisi büyüktür.

John Perkins’in “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kitabında belirttiği gibi, “borç verenlerin amacı küresel imparatorluk kurmaktır. Borç verenler, diğer ülkeleri şirketlerinin, hükümetin, bankalarının, kısacası şirketokrasi diye adlandırdıkları kurumsal yapının kölesi haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanırlar.  Mafyanın yaptığı iyilikler gibi görünüşte bazı iyilikler yapar. Örneğin elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç temin ederler. Bu borçların ön şartı, bütün bu projelerin kredi veren ülkenin inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. Aslında paranın çoğu o ülkeyi hiç terk etmez.

Para hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere (kreditörlere) döndüğü halde borçlu ülkenin anapara artı faizin tamamını ödemesi istenir. Çoğu zaman borç tutarı o kadar büyük olur ki birkaç yıl sonra borçlu ülke ödemeleri aksatır.

Bu olduğunda bu defa mafya gibi diyeti istenir. Birleşmiş Milletler’de kredi verenlerin isteği doğrultusunda oy verme, askeri üs kurma veya petrol gibi değerli kaynaklara el koyma şeklinde olabilir bu diyet. Buna rağmen borçlunun borcu devam eder. Böylece küresel imparatorluğa bir ülke daha eklenmiş olur.”

*****************************

Dış Borç Kolik Devlet Geleneği

Türkiye’nin, Osmanlı döneminde 1854’te ilk dış borç almasıyla başlayan “dış borçlar serüveni” bu anlatılanların bir uygulaması gibidir. Bu dış borçlar serüveni Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik, askeri ve siyasi açıdan çökmesi ve yıkılmasıyla sonuçlandı.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde 2. Dünya Savaşı yıllarına kadar bu acı tecrübenin ışığında dış borç alma konusunda çok temkinli olundu.

Fakat bu dönemden sonra dış borç kolik bir devlet haline geldik. Her on senede yaşanan ekonomik krizler ve milli sanayi kurmada gecikmemizin temelinde bu alışkanlığın etkisi büyüktür.

Cumhuriyetimizin, kuruluşunun 100. yılına girdiğimiz bu zaman diliminde, Osmanlı’dan devraldığı dış borçların tarihini incelemek çok önemlidir. Bu yetmez, 100 yıllık Cumhuriyet dönemi ekonomisini anlamak için, Osmanlı’dan miras kalan bu borçların ödenmesinden sonra, yeniden “dış borç kolik” hale gelen T.C. ekonomisinin dış borçlar sorununun iyi anlaşılması gerekir.

İşte bu sebeple Cumhuriyetimizin 100. yılı sebebiyle yayımlanan Kocaeli Gazetesi’nin 100 sayfalık özel sayısı için bu konuyu araştırdım. Özel sayıda uzunca bir makale olarak, 3 tam sayfaya yakın yer tutan yazımı köşe yazıları halinde yayınlamayı düşündüm. Bu yazı bir giriş sayılsın.

Umarım daha çok kişinin okumasına, yakın tarihimizin sorgulanmasına ve içinde bulunduğumuz halin daha doğru anlaşılmasına faydası olur.

Gazze de Katliam

İsrail, “Orta Doğu haritasını değiştireceğiz” hayaliyle Gazze’ye ölüm kusmaya, “çocuk-kadın” demeden sivil kıyımına devam etmektedir.

27 Ekim Cumayı Cumartesine bağlayan gece, bu kıyımı zirveye taşıyarak 100 savaş uçağıyla Gazze’ye ölüm yağdırmaya başlamıştır. İsrail’in ölüm tankları da bu vahşete destek vermiştir.

İnsanlığın gözü önünde bir millet vahşice yok edilmektedir. Atılan bomba miktarı, kilometre kareye 33 ton dur. Şimdiye kadar Gazze’ye 12 bin tondan fazla bomba atılmıştır.

Bombaların tahrip gücü, ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın Hiroşima kentine attığı atom bombasının gücüne eşdeğerdedir.

ABD, insanlığı yok etme hırsını, bu kez Gazze’de gerçekleştirmiştir. ABD insanlığın baş düşmanıdır.

Gazze’de şimdiye kadar, 7 binden fazla can kayı olmuştur. Bunun 4 binden fazlası kadın ve çocuktur.18 binden fazla yaralının tahliyesi için güvenli yer kalmadığı belirtilmektedir.

2 binden fazla insan enkaz altındadır. 29 gazeteci hayatını kaybetmiştir. 200 bin konut tamamen yıkılmıştır. Bunların 38’ i cami, 3 adedi kilisedir. Bir buçuk milyon insan yerinden edilmiştir.

“Teknolojinin, medeniyetin, gelişmişliğin” dünyaya sunmaya çalıştığı “refah ve mutluluk” sloganlarının atıldığı bir asırda, insanlığı utandıran bu vahşeti izah etmek mümkün değildir.

Sahte gülümsemelerle dünyayı aldatmaya çalışan batı, Gazze’de vahşi dişlerini göstermiş, gerçek karakterini sergilemiştir. Batı, teknoloji ile ulaştığı her imkânı insanlığın saadeti için değil, felaketi için kullanmaktadır. İsrail, medeniyetin yüz karası, batının gönüllü katilidir.

İsrail insanlık düşmanıdır. Saplandığı sapık ideolojisinin kölesidir. Ütopik, batıl idealleri uğruna, kendi vatandaşlarına bile acımamaktadır. Hamasın vermek istediği İsrailli rehineleri dahi almamıştır.

İsrail bu düşmanlığı ile önce dünyanın, sonra da kendisinin felaketi olacaktır. Uyguladığı soykırım; insanlığın, dinlerin,  vicdanların,  merhametin, insafın, kural ve kanunların çok çok ötesindedir.

Dünyanın geçirdiği evreler içinde, hiçbir çağ da böyle bir vahşet yaşanmamıştır. Yapılan soykırımı kaydedecek olan tarih, bu rezillikten elbette utanacaktır. Kendi milletinden bir kısım sağduyulu insanlar bile tahammülü kalmayarak bu vahşete başkaldırmaktadır.

Ey utancından başını ayaklarının arasına alan, “sözüm ona” İslam devletleri yöneticileri! Şereflice ölmek, onursuz yaşamaktan daha güzeldir. Bir gün siz de ölümü tadacaksınız. Bundan kaçmamız imkânsız. Gözyaşları ile defnedilmeyi göze alamayanlar, bir gün sokaklarda cesetleri tekmelenir hale düşebilirler. Temsil ettiğiniz; “yüreği yaralı Filistin için” ağlayan halkınızın duygularına ne olur tercüman olunuz.

Size, İsrail’le savaşın diyen yok elbette. Hiç olmazsa İsrail’i kınayın. Gazze’nin yanında olduğunuzu tavırlarınızla, söylemlerinizle ortaya koyun. Tarafınızı belirleyin. Uşağı olduğunuz batı, sizi asla sevmemektedir. Onlara güvenmeyin ve onlarla güvende olduğunuzu sanmayın sakın. Sizi alkışlayıp destekliyorlarsa çıkarları içindir. İşleri bittiğinde sizi paçavra gibi sokağa atacaklardır.

İsrail, Gazze’yi tamamen yok etme peşindedir. Fakat nedense kara harekâtını başlatmamaktadır. Belli ki en çirkin ve onursuz bir plan üretme peşindedir. ABD den katmerli katil bir askerin getirilmesi bunu akla getirmektedir.

Katiller, korkak olur derler. Kararları ile milyonları katleden Biden ve Netanyahu canlarından korkmaktadırlar. Bunu haberlerde izlemekteyiz. Biden’ın bir haber üzerine kürsüden nasıl kaçtığını, Netanyahu’nun askerlerini denetlerken kaç kat çelik yelek giydiğini esefle izlemekteyiz.

Elektriği, suyu, gazı, interneti ve her türlü ihtiyaç maddesi kesilen Gazze, havadan ve karadan bombalanarak yok edilmeye çalışılmaktadır. Çocuklar, anneler, sivil halk perişan ve çaresizdir. Ölüm kol gezmektedir.

Gazze’deki insani dram, İsrail’in şimdiye kadar işlediği katliamları unutturacak seviyededir. Başta ABD olmak üzere, tüm Batılı devletlerin İsrail’in arkasında “ön şartsız, sorgusuz” yer alması, en büyük utançtır.

Buna rağmen dünyanın her yerinden Gazze’ye destek çığlıkları yükselmeye başlamıştır. Merhametli, adil ve mert yüreklerin haykırışı İsrail’i dize getirecektir.

Türk devleti ve Türk Milleti yekvücut Gazze’nin ve Filistin’in yanındadır. Onlar için kalpler buruk, gözler yaşlıdır. Umarız Türkün bu samimi haykırışı ve desteği, insafsız taş yürekleri yumuşatacak, katillerin de yüreklerine korku salacaktır.

 İsrail bilsin ki, “masum olmayan” kendileridir. Gazze, Gazzelilerindir. “Sina Çölleri”nde tilki ve çakallar yaşar, aslanlar değil. “Nükleer saldırı” isteği, “fosfor bombası” kullanmak, korkakların ve insanlık katillerinin yöntemidir.

İsrail istemese de, soykırım yapsa da, bir gün bağımsız bir Filistin devleti elbette olacaktır. İşgalci zorbalar da kendi kovuklarına geri döneceklerdir. Zulüm ve zorbalık tarihi gerçekleri durduramayacaktır.

Gazze dramı ciğerimizi dağlamakta, izlediğimiz zulüm tabloları, gözyaşlarımızı pınara döndürmektedir. Benliğimizdeki insaf, merhamet, insanlık vb. duygularımız hayretinden felç olmuştur. İnsanlığı kendinden utandıran bu soykırımın tez bitmesi umuduyla…

Sevgiyle kalın…

Cumhuriyet Güneşi Herkesi Aydınlatmalı

Cumhuriyetimizin 100. Yıldönümü için ne kadar yazsak eksik kalır. Bundan dolayı daha önce kaleme aldığım “Cumhuriyetimize Daha Nice 100 Yıllar Dileriz” makalemin devamı niteliğindeki aşağıdaki satırları siz değerli okurlarımla paylaşmak isterim.

29 Ekim 2023’de aylar önce gerekli hazırlıkların yapılması bizi daha zengin programlarla karşılaştırabilirdi. Milli Mücadele’nin Cumhuriyet ile taçlanması Türk tarihinin en önemli olayları arasındadır. Bu Türk’ün tekrar dirilişinin ve ayağa kalkışının somut bir sonucudur. Milli ve dini bayramlarımız, belirli anma ve kutlama günlerimiz bir bütündür. Biri diğerine tercih edilemez. Bunlar birbirini tamamlar.

Cumhuriyet halkın iradesine saygıdır. Halkın iktidarıdır. Kimsesizlerin kimsesidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk aynı zamanda Anadolu coğrafyasını Türk milleti ile Dar-ül Harpten Dar-ül İslam’a dönüştüren, milli kurtuluş hareketinin önderi, başkomutanıdır. Milli Mücadele ne izinle yapılmıştır; ne de bir etnik guruplar ittifakıdır. Cumhuriyeti ve Milli Mücadeleyi içlerine bir türlü sindiremeyenler, Cumhuriyete numara takıp 2. Cumhuriyet kurma boş sevdasına ve hayaline kapılanlar; acaba Milli Mücadele başarılıp Cumhuriyet güneşi doğmamış olsaydı, haçlı işgali altında bunların dinleri, isimleri ve soyları ne olurdu? Bunların ne adları ve ne de dinleri kalabilirdi. Başta Atatürk olmak üzere Milli Mücadele’nin kahramanlarına, ona bütün omuz veren bugün olduğu gibi yardıma koşan vefakar ve fedakar insanlarımıza çok şey borçluyuz.

Cumhuriyet bir ihtilal ve darbeyle padişahın veya İstanbul Hükümetinin alaşağı edilmesi de değildir. Yüce Osmanlı bitmiş, tükenmiş ve devlet çökmüştü. İngiliz himayesine girmiştik. Sarayın ne bir kurtuluşu düşünecek, ne de teşebbüs edecek gücü bile yoktu. İstanbul Hükümeti işgalcilerle beraber olup onların emirlerini yerine getiriyordu. Aslında o da çok zor durumdaydı. Fakat tercihini işgalcilerden yana yapmıştı. Padişaha Atatürk’ü yakalama, görevden azletme emrini bile verdiriyorlardı. Bu ağır şartlar altında Atatürk sine-i millete döndü ve rütbelerini terk etti. O artık çöken bir yüce devletten yükselecek bir milli devlet kuracaktı.

Maalesef Türkiye’de “Vatan sevgisi imandandır” hadisini hiçe sayanlar vardı. “Limanda yetmiş tane yabancı gemi varken Kuva-i Milliye ayaklanmasından korkulmaz” diyen Damat Ferit’lerin, “Onlar bizim iyiliğimiz için buradalar”, “Yunan ordusunun muzafferiyeti için dua ediniz” diyebilen Adliye Nazırı Ali Rüştü Efendilerin, İstanbul Hükümeti’nin İzmir Valisi “Kanbur İzzet’in “Yunan güçleri özel bir tören ve saygı ile karşılanacaktır” diyebilenlerin, AB dayatmalarını aynı şekilde savunan Karen Fogg’cu işbirlikçilerin ve Cumhuriyet düşmanlarının devamı olmayalım. Anayasa’dan milli kimliği çıkarma ihaneti sadece Türkiye’ye değil; Türk Dünyasına da fırlatılan tahrip gücü yüksek bir bombadır. İsrail’in attığı gibi… Türk jeopolitiğini ve kültürünü başkaları adına parçalayıp zayıflatmaya çabalayanlar dün de vardı; bugün de var. Türkiye’yi çokkültürlülük tuzağına çekmek isteyenlere önce ülkeyi yönetenler çok dikkat etmelidir.

Bizler önce yanlışlarımızdan kurtulmalıyız. Yabancıları suçlamaktan önce kendimize çeki düzen vermeliyiz. Türk tarihine bir bütün olarak bakıp benimseyelim. Osmanlı mı, Cumhuriyet mi maçı için sahaya çıkmayalım. Dün Osmanlı’yı Balkanlardan çözenler bugün TC’yi Ortadoğu’dan çözmeye uğraşıyorlar. Lozan’ı bile kabul etmeyenlere fırsat vermeyelim. Kısır çatışmaları ve teferruatları aşalım. Seçim ittifaklarından önce Milli ittifakı güçlendirelim ve kuralım. Bize emanet olan TC Devleti’ni ayakta ve güçlü tutalım. Savunma sanayiini daha da geliştirerek eserlere eserler katalım. Son yüzyıl içinde yapılanları küçümsemeyelim. Sürekli karıştırılan ve kaynatılan Ortadoğu kazanında caydırıcı olalım. Türkiye’deki mücadele ülke çıkarlarından yana olanlarla küresel güçlerin emrindeki paralı askerler arasındadır. Klasik sağ sol ayırımı ve ideolojik çatışmalar bazı değişikliklere uğramıştır. Reform veya Anayasa değiştiriyoruz diye Türksüz Anadolu, Atatürksüz Türkiye ve Hz. Ali’siz Alevilik peşinde koşan dış ve iç düşmanlara karşı alan açmayalım. Büyük Ortadoğu projesinden mükafat beklemeyelim. Milli ve üniter devletten bizi vaz geçirecek “Yeni Osmanlıcılık” oyunlarını ve hedeflerini aşalım. Ensar örtüsü ile geçici koruma altındakilere musluğu kapatalım. Bunun doğurduğu ekonomik sorunları fark edelim. İçerimizde devletle savaşacak dış destekli yeni PKK’lar yaratmayalım. Küreselleşmenin ideolojisi olan çokkültürlülük ile çok seslilik apayrı şeylerdir. Çeşitlilik ve çoğulculuğu resmen kabul etme yanlışına düşmeyelim. LGBT gibi dış güdümlü kuruluşlar kesin olarak kapatılmalıdır. Anadolu’dan kovduğumuz işgalci ülkeleri tekrar davet edici yanlışları yapmamalıyız. Uyuşturucu terörü ile olan mücadelemizi sürdürmeli bu konuda çalışan örgütlere fırsat vermemeliyiz. Kamu kaynaklarının haksız yere kullanılması, istismarı ve yolsuzlukların musluğu kapanmalıdır. Tayinler dahil bir çok alanda ihtisas ve liyakat sadakatin önüne geçmelidir. İspanya’da demokrasiye ve devlete ihanet etmiş bir parti kapatılır ve AİHM bu iç hukuk kararını tasdik ederken Türkiye’de nasıl oluyorsa Anayasa Mahkemesi ters karar alabilmektedir. Keşke sağlık ve milli olduğu tartışmalı eğitim sistemi eğitime dönük olsa, öğretimi aşsa ve aşırı ticarileştirilmemiş olsaydı. Orta ve Yüksek Öğretimde bilgisizliği önlemek bakımından “Türk Dünyası” ve “Türkiye’nin Sosyal Yapısı” dersleri mutlaka konmalıdır. Tarım ve hayvancılık, yurt dışındaki ve ithalat yaptığımız ülkelerin çiftçileri kadar destek bulmalıdır. Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı korunabilmeli, ona her türlü baskı yapılmamalı, yargılamada cinsel öncelik tanınmamalıdır. Türk milletine mensubiyet şuuru ile İslam Alemine aidiyet şuuru birbirine rakip değildir. Nesillerin yanlış şartlandırılmasından kurtulmalıyız. Türkçe konusunda gösterilen hassasiyete Hükümetin uyduğu kadar belediyeler de uymalıdır. Dünya dili ola Türkçeye saygı TC’ye saygıdır. Kentsel dönüşüm konusunda tecrübeli ülkelerden istifade edilmeli, milli servete de zarar verilmemeli asıl amacına ulaştırılmalıdır.

Cumhuriyetimizin Yüzüncü Yılı Türk Milletine Kutlu Olsun

Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran ve en büyük eserimdir dediği bağımsız bağlantısız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak Türk gençliğine emanet eden Başbuğ Gazi paşamızı ve necip kadrosunu şükran ve minnetle anıyoruz.

*

Gazi Paşamız Atatürk kurduğu ve milli iradenin geçekleşmesini temel alan Cumhuriyeti tanımlarken:

‘’Cumhuriyet ahlaki fazilete dayanan bir idaredir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık ise korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan ibarettir’’diyecekti.

*

‘’Vatan ve Cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’vurgusunu yaparak geleceğimize ışık tutan en anlamlı mesajlarını Türk milletine vermiştir.

*

‘’Laik Cumhuriyet, öngördüğü nitelikleri esasında Sultan’a kul olmaktan çıkarılıp özgür birey olarak yurttaş kimliğine kavuşmuş Türk gençliğinin omuzlarında ilelebet yaşayacaktır’’.

*

 BEŞ BİN YILLIK ŞEREFLİ BİR TARİHİN SAHİBİ OLAN ASİL TÜRK MİLLETİNİN TEK KİŞİ EGEMENLİĞİNDEN MİLLET EGEMENLİĞİNE GEÇTİĞİ GÜN OLAN 29 EKİM 1923’ÜN 100.. YILINDA CUMHURİYET BAYRAMINI EN İYİ DİLEKLERİMİZLE KUTLUYORUZ.

*

BU VESİLEYLE BÜYÜK ATATÜRK’ÜN “EN BÜYÜK ESERİM” DEDİĞİ VE BİZE ARMAĞAN VE EMANET ETTİĞİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİ SONSUZA KADAR YAŞATACAĞIMIZIN SÖZÜNÜ VERİYORUZ. MİLLÎ DEVLETİMİZİ KURAN GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK,’E SİLAH ARKADAŞLARINA AZİZ ŞEHİTLERİMİZE, İSİMSİZ KAHRAMANLARIMIZI MİNNET VE ŞÜKRAN DYGULARIMIZI SUNUYORUZ. RUHLARI ŞAD OLSUN:

Cumhuriyet Düşünceleri

Cumhuriyet; adalet, meşveret, hürriyet ve şûra temeli üzerine kurulan bir rejimdir.

     Kuvvetler ayrılığı, denge ve denetim mekanizmalarını işleten bir nizamdır.

     Demokratik bir cumhuriyet olup, adalet ve meşverete dayanarak;

     Tam bir hürriyet içinde kanun hâkimiyetini sağlayan, vatandaşların rahat bir nefes aldıkları;

     İnsana en lâyık bir düzendir.

     Cumhuriyet, demokratik usullerle ve gerçek bir seçimle seçilen bir cumhurbaşkanı /

     Devlet başkanı tarafından temsil edilir.

     Cumhuriyeti benimsemek; demokrasi, adalet ve hürriyet taraftarı olmaktan geçer.

     Meşrutiyetle (1908) cumhuriyet yoluna çıkılmış; anayasalı rejim ve kuvvetler ayrılığı;

     Ta o zamanlarda kuvvetle desteklenmiştir.

     Cumhuriyet; çoğunluk sağduyusunun söz sahibi olduğu,

     Hakkın ve hakkaniyetin hâkim olduğu, insana en çok yakışan bir idare tarzıdır.

     Cumhuriyette demokrasi ve fikir hürriyeti varsa, hiç şüphesiz lâiklik de kesinkes var demektir.

     O Cumhuriyet ki:

     Avrupa zâlimlerinin son İslâm – Türk / Osmanlı Devleti

     Ve O’ndan doğmak üzere olan Türkiye Cumhuriyeti’nin

     Varlığını söndürmek niyetiyle yaptıkları müthiş / dehşetli bir suikast planına,

     Yani Anadoluyu işgal ve yapılacak olan Türk İstiklâl Savaşı’na engel olma gayretleri karşısında;

     Türkiye hamiyet ve milliyetperverleri yani Türkiye vatanseverleri;

     Kılıç ve kalemle gösterdikleri destansı, olağanüstü kahramanlık, gayret

     Ve hamiyetleri neticesinde, bu menhus plâna fırsat vermemişler;

     Üstelik Hürriyet ve Cumhuriyeti ilân etmekle,

     İsteklerini kursaklarında bırakmasını bilmişler;

     Cumhuriyeti; adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvet /

     Kuvveti kanunun tasarrufuna bırakmak suretiyle benimsemişlerdir.

     Çünkü Allah, insanları hür olarak yaratmıştır.

     Fıtrat ve yaratılışlarındaki kabiliyet ve istidatları; ancak hürriyet ile inkişaf eder, gelişir.

     Zira hürriyet, imanın hassası ve özelliğidir. İnsan ancak, imanın kazandırdığı şahsiyet sayesinde

     Zâlimlere boyun eğmez. Zillete düşmez. İmanın verdiği şefkatle zulmetmez.    

     Nitekim “Veşavirhüm fi’l-emr.” (Âl-i İmran: 159) / “İşini onlara danış.” Ve “Emruhum şura

     Beynehüm.” (Şura: 38) / “Onların işi aralarında danışma iledir.”

     Âyetleri bu hususta bizlere ışık tutmaktadır.

     1876’da hayatımıza giren meclis ile, bir bakıma cumhuriyete de adım atılmıştır.

     Hz. Peygamber dönemi, Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Raşidîn dönemi;

     Aslında bir cumhuriyet dönemi olarak kabul edilebilir. Nitekim:

     “Derde deva olan cumhuriyetin kendisi değil. Demokratik cumhuriyettir.

     Bakın cumhuriyetin daha adı yokken, İkinci Meşrutiyet ilan edilince…

     İkinci Meşrutiyeti(n) alkışla(n)masının sebebi de budur. (Ve bu şekilde)

     Hürriyet, meşveret ve ortak akılla ülkenin idare edilmesidir. (Nitekim:)

     Peygamber kendisinden sonra ‘Benim yerime şu geçsin!’ demedi.

     ‘Kendi aranızda en ehil olanını siz belirleyin.’ dedi.

     Bugünkü mânâda popüler bir seçim değildi ama, sonuçta

     Seçime ve tercihe dayalı o günkü toplumun iradesini yansıtan bir seçim vardı…

     Hz. Peygamber vahye mazhar olan(dı). Kendisine iyi kötü, doğru yanlış; vahiyle bildirilen

     Birisinin, istişareye ihtiyacı var mıydı?

     Bu, ümmete verilen bir derstir..Konfüçyüs’ün de dediği gibi

     ‘Eğer hükümdar âdil olursa kanuna gerek yoktur. Hükümdar âdil değilse,

     Kanunun anlamı yoktur. Dünyanın en iyi kanununu âdil olmayan zâlim bir adamın eline verin

     Kendisine benzetir.” (Prof. Dr. Hüseyin Çelik)