21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 234

Romancı, Olağanüstü Bir İnsandır

Hani ermişler tayy-i mekân ve tayy-i zaman yaparlar ya. Romancı bunları her romanında yapar. Hatta gerekirse aynı romanda birkaç defa yapar. Yetmez… Ermişler bir de don değiştirirler ya… Suret değiştirirler. Romancı daha iyisini yapar. Don veya aynı anlamdaki suret değiştirmek, nihayet aynı insanın başka bir bedene geçmesi demek. Romancı tayy-i insan yapıyor. Başka bir bedene geçmekle kalmıyor, o bedenin ruhunu da üstleniyor. Bu, herhâlde, suret değiştirmenin ötesidir.

Daha ziyade Leydi Chatterley’in Aşıkı romanıyla tanıdığımız D. H. Lawrence için şöyle bir methiye okumuştum, mealen, “Bir ağacın içine girer ve size dünyayı o ağacın gözünden, o ağacın hisleriyle anlatır”. Rahmetli dostum Erol Güngör de bize, bir yazarın Bolşevik İhtilali’ni bir köpeğin gözünden anlattığını söylemişti, o keyifli ve muzip tebessümü ile. Muhtemelen Bulgakov’un Köpek Kalbi’nden bahsediyordu.

Efendiler, gerçeğe dönelim!

Ağacın ruhuna girmek, köpeğin ruhuna girmek biraz abartılı olur ama romancının insanların, romandaki kahramanlarının ruhuna girmesi gerekiyor. Bu kolay değil ve kolay olmadığındandır ki herkes romancı olamıyor. Hikâye için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Yine bundandır ki romancı roman yazarken trans hâlinde bulunuyor. Dostum, şair ve yazar Yağmur Tunalı, rahmetli eşim Emine Işınsu’yu anlattığı birkaç yazısında, bir gün bize geldiğinde, Işınsu’nun gözlerindeki dalgınlığın yok olduğunu, biz insanların arasına indiğini görüp, “Roman bitmiş!” dediğini anlatır.

Flaubert’in, Madam Bovary’yi yazdığı sırada, bir arkadaş meclisindeki sohbetten sıkılıp, “Gerçeğe dönelim arkadaşlar, Emma kiminle evlenecek?” diye sorduğu hikâye edilir.

Romana ve edebiyata bu ani ilgim, Emine Işınsu Roman Ödülü’nden dolayıdır. Daha önce yazdığım gibi verimli bir süreç oldu ve 141 roman geldi. Böyle bir ödül veya yarışma ilân edilirken düzenleyicilerin endişesi, “Ya yeterli kalitede eser gelmezse!”dir. O felaket gerçekleşirse, “…layık eser bulunamamıştır.” gibi sevimsiz açıklamalar yapılır. Bizim ödülde, çok şükür öyle olmak bir yana, keşke birden fazla ödül ilan etseydik, dedirtecek sayıda güzel roman geldi. Daha önce belirttiğim gibi Ülkü Demiray, Cümbezin Kızı ile ödülü alırken onun arkasından da birinci sınıf iki roman geldi; Üzeyir Karahasanoğlu’nun, Gece Hep Gece ve Özlem Kıvanç Kurt’un, Serin eserleri… Daha başka değerli eserler de cabası…

Tayyi zaman, mekan, insan

On yıllardır edebi eserlerle değil, daha çok sosyal bilimler alanındaki kitaplarla ilgilendim. Onları okuyup elimden geldiğince onları yazdım. Ödül vesilesiyle dikkatim yeniden edebiyata döndü. Emine Işınsu Roman Ödülü’ne katılan eserler bana gönderiliyordu. Fakat yarışmanın tertipçisi karışmamalı düşüncesiyle gelenleri jürilere açmak dışında kimin neyi gönderdiğine mümkün mertebe bakmadım. Ancak jüri kararını, ne mutlu ki oy birliğiyle, verdikten sonra gelenleri okumaya koyuldum. Tabii önce Cümbezin Kızı’ndan başladım. Onu ve sonra Gece Hep Gece’yi bitirdim. Şimdi Serin’i okuyorum.

Pek güzel romanlardı. Elinizden bırakamayacağınız lezzetteydiler. Sonra soğuk bir sosyal bilimci veya daha beteri, tabiat bilimci gibi sordum: Pekâlâ, iyi romanı iyi yapan nedir? İşte yukarda anlattığım tayy-i mekân, tayy-i zaman ve tayy-i insan fikirleri böyle sorulardan çıkar; daha önce de gözlediğim, düşündüğüm fevkaladeliklerdir bunlar.

Sorunun cevabı ne? Sorunun cevabı şu: İyi roman gerçek olmalıdır. “Nasıl!?,” diyeceksiniz, “gerçek mi? Yahu adı üstünde, edebiyat diyoruz.” Hani “fiction”ı tercüme edip “kurgu” diyoruz… Ama romanın bir gerçeği var ve o gerçek ihlâl edildiği anda roman çakılıyor.

Roman sahici olmalı

Nedir bu “romanın gerçeği”?

İşte bunun cevabı romancının yukardaki “tayy-i mekân”, “tayy-i zaman” ve en önemlisi “tayy-i insan”da hata yapmamasına bağlı. İlk ikisi nispeten kolay. Roman Osmanlı döneminde geçiyorsa, kahramanınızı cep telefonuyla konuşturamazsınız, değil mi? Ama daha zor olanı, anlatım bir kahramanın gözünden ve duygusundan anlatılırken aniden romancının sesinin duyulması. Eskiden anlaşılan buna katlanmak daha kolaymış. “Ey kaari (okuyucu)” diyerek yazar araya giriverirmiş ve bu normal karşılanırmış. Tolstoy bazen Harp ve Sulh’u kesip okuyucuya tarih felsefesi anlatır. Ancak bunu romanın içinde değil, bölüm sonlarına eklediği kısa notlarda yapar. Eski nesirlerde de birden – hoppala – yazının ortasına “Beyit” diye bir başlık atılıp bir şiir eklenirmiş. Artık hiçbir okuyucu bunlara tahammül edemez ve hiçbir aklı başında yazar da bunu yapmaz. Fakat romanın gerçeğinin dışına çıkmanın daha örtülü fakat yine de öldürücü yolları var. Sevgilisinden yeni ayrılmış genç kız durup da ağaçlar arasından süzülen ay ışığının ne kadar güzel olduğunu size anlatmaz. Değil mi? Anlatırsa roman çakılır işte…

Dostum fikir adamı ve şair Yağmur Tunalı’ya “Roman gerçek olmalı, değil mi?” diye sordum. O başka bir kelime seçti: “Sahici olmalı.” dedi.

Romanın sahiciliğinin tek yolu da yazarının o trans hâlidir. O uyanırsa okuyucu da uyanır. Uyanmak o âlemi bir anda püf diye söndürüverir.

  İslâm ve Batı Medeniyeti  (1)

     İslâm’daki rahmet, Kur’an semasından yağmaktadır. Kur’an’ın Medeniyet esasları müsbettir.

Doğruluk ve hidayet yolunun tabiatında, insanın lâyık olduğu şekilde ilerlemesi ve refahı söz konusudur. Ruha lâzım olacak surette nurlanma / aydınlanma ve gelişme vardır.

     Kitlelerin birlik ciheti; içlerinde zuhur edebilecek unsuriyete / ırkçılığa ve menfî milliyetçiliğe fırsat vermez. Onların yerini din bağı alır. Vatandaşlık bağı doldurur. İman kardeşliği sağlar.

     Çünkü ancak mü’minler / inananlar kardeştir. Diğerleri ise, İslâm’a aday insan olan kardeşlerimizdir.

     Dışardan bir tecavüz ve saldırı vaki olsa, sadece müdafaa ve savunmada bulunur. Çünkü vatan sevgisi imandandır.

     Oysa Menfî Batı Medeniyeti; hevesi ve kötü arzuları serbest bırakmıştır. Heva ve nefsanî düşkünlükleri hür bırakmıştır. Hayvanî hürriyete, sınırsız bir imkân tanımıştır. Böylece  heves ve kötü arzular insana tahakküm eder. Heva, yani nefsanîlikler; insanı istibdadı ve baskısı altına alır.

     Üstelik, zorunlu ve mecburî olmayan ihtiyaçları; zarurî, giderilmesi zorunlu ihtiyaçlar; yemek, içmek, giyinmek gibi temel ihtiyaçlar hâline sokmuştur. Böylece rahatlığı gidermiş, insanı yersiz huzursuzluklar içine itmiştir.

     Meselâ bir insan, dört şeye muhtaç iken, menfî medeniyet onu yüz şeye muhtaç ederek, fakirleşmesini mümkün kılmış. Öyle ki, helâl kazanç masrafı karşılayamaz olmuş. Bu da insanları hileye ve haram yollara başvurmaya sevketmiştir.

     Böylece, Allah’ın koyduğu esasları bozmuş. Bazı kesimlerin haksız kazanç, yersiz servet ve haşmet / ihtişam ve sözde görkemlilik sahibi olmalarına yol açmış. Kişileri ise, hem ahlâksız etmiş, hem de fakir hâle düşürmüştür.

     Nitekim, İlk Çağlar’daki her türlü vahşet, zâlimce davranışlar, sayısız cinayetler, acımasızlığın sergilendiği tüm hıyanetler; bunun açık delilleridir.

     İşte bu gibi gayri insanî davranışları; şu habis / pis, çirkin ve kötü Menfî Batı Medeniyeti, Birinci Dünya Savaşı esnasında, tüm detaylarıyla birlikte bir defa daha, hem de bütün dehşetiyle kustu. Yeryüzünü kana boğdu.

     Bu yetmezmiş gibi, aynı mel’âneti İkinci Dünya Savaşı’nda tekrarladı. Hava, deniz ve karanın yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi.

     İşte bütün bu manzaralar; İslâm Âlemi’nin Batı’ya karşı çekimserliğinin somut delil ve kanıtlarıdır.

     İşte bu yüzden, İslâm Âlemi ve Osmanlı Devleti; ister istemez Batı’ya karşı kendilerini soğuk bir davranışta buldular.

     Çünkü İslâm’da olan İlâhî nurun seçkin özelliği; Müslümanları böyle menfî bir medeniyete karşı yakınlık dıymaktan, onları müstağni kılmış, uzak durmalarını sağlamış.

     İstiklâl ve hürriyetlerini her şeyin üstünde tutmaları gerektiği düşüncesiyle onları sabitlemiştir.

     Çünkü İslâmiyet’in ruhunda şefkat, imanın verdiği izzet ve şeref vardır.

     Beyanı mucize olan Kur’an’ın; mucizeli, beyaz, parlak ve hayır getiren eli, İslâm’ın hakikatleri ve dinin gerçekleri; istikbalde / yakın bir gelecekte; o zahiren şaşaalı gözüken, aldatıcı Menfî Batı Medeniyeti’ni; karşısında hayret secdesine mecbur edecektir.

     Zira, Menfî Batı Medeniyeti’ini Deha’sı ile İslâm Medeniyeti’nin Hüda’sının menşe ve kaynakları ayrıdır.

     Hüda semadan indi. Deha zeminden çıktı.

     Hüda kalpte işliyor, dimağı / beyni de işletir.

     Deha dimağ / beyinde işler, kalbi de karıştırır.

     Hüda ruhu nurlandırır / aydınlatır. Ruha ekilen mânevî tohumları ve kabiliyet çekirdeklerini sümbüllendirir. Karanlıklı tabiatlar, onunla ışıklanır. Olgunlaşma, gelişme istidat ve kabiliyeti; birden bire yol alır. İnsanın bedeni ve hayvanî yönü olan cismanî nefsini; emrine amâde kılar. Gayretli ve kabiliyetli insanları melek sima eder.

Deprem Ekonomisi ve Yüzleşme

Görünen o ki,  artık gerçekle yüz yüzeyiz ve aktif fay sistemleri kendini saklamıyor. Sismik hareketlilik ülkenin birçok bölgesinde varlığını gösteriyor. Biriken enerjinin bilinmeyen bir zamanda açığa çıkmak gibi bir fiziksel ilkesi var. Özellikle Marmara’da deprem tehlikesi inkâr edilemez bir gerçek -ve aktif fayların enerji hesabına göre – tahrip eden büyüklükte olacak. Deprem olduktan sonra o bildik serzenişleri, beylik lafları yine duyacağız;  “..yine ders almadık, hiç bir önlem alınmadı, …şunlar yapıla-cak-tı, ..bunlar edilecek-ti, yapı stokları yetersiz, kentsel dönüşüm sorunları, inşaat maliyetleri, yapı yönetmeliğindeki zayıf noktalar, vs, vs..” gibi anlamsız ve hamasî sözleri artık geçiyoruz. Çünkü eylem olmadıkça bu söylemler ancak gürültü kabilinden görülür. Öncesini kısmen kaçırdık gibi, bugünden tezi yok, deprem sonrası ne yapmalı?. Artık buna bakmalıyız.

Deprem Sonrası

** Beklenen büyük deprem deprem etkisi sadece İstanbul’a değil Doğu Marmara ve civarında önemli hasarlar yapacaktır (İstanbul, Adalar, Kocaeli, Tekirdağ, Yalova, Bursa, Sakarya..).

** İstanbul’da; çevre yolları, otobanlar, köprüler, viyadükler dahil bütün taşıt trafiği kilitlenecektir.

**Uzunca süre ilkyardım ve acil kurtarma ekipleri bundan etkilenerek deprem alanlarına ulaşamayacaklar.

**Toplumsal panik olacak, enerji şebekeleri hasara uğraması nedeniyle bunu fırsat bilen bazı hırsızlık ve yağmalama olayları olabilecek.

Ne Yapmalı?

Meskenlerde bina yönetimleri, işyerleri-AVM’ler’de ve diğ.’de iş güvenliği uzmanları aşağıda sıralanan kurtarma araç ve gereçleri ACİLEN temin ederek kullanılmak üzere denetimine almalı:

** Her bina yönetimi ve Site Yönetimleri organize ederek ;

  • Akü ve ledli aydınlatma aparatları (site ve iş merkezleri için jeneratör) temin etmeli, 
  • Beton kırma, balyoz, (mutlaka)çelik demir kesme makası bulundurmalı,
  • Basit krikolar, levyeler, kazma, kürek gibi araçlar bulundurmalı,
  • Önceden belirlenen ilkyardım eğitimli-sağlıkçı  birinin kullanması amacıyla sağlık çantası bulundurulmalı.
  • Toz, duman ve diğer solunumu zorlaştıracak durumlarda gaz maskesi bulundurmalı.

Bugün gündemde ekonomik sorunlar var. Ülke gündeminde henüz deprem yok, “olunca bakarız” gibi bir durum var. Aslında bütün ekonomik göstergeleri alt-üst edecek boyutta devasa bir kavram sırada bekliyor; “deprem ekonomisi”. Beklenen olası can kayıplarını telafuz etmek zor. Hasarın boyutları için de surları aşan 1509 Konstantiniye depremi (Ms=7.2) gibi diyelim. Bir nevi küçük kıyamet. Nüfus yoğunluğu nedeniyle de büyük kayıplar söz konusu. Son K.Maraş ve Elbistan depremleri sonrası önemli bir bütçe ödeneği deprem ekonomisi kapsamında ayrıldı. Her iki depremlerin ekonomiye maliyetinin 103.6 milyar dolar olduğu açıklandı. Bunun yorumu şudur ki, can kaybının maddi karşılığı olamaz. Bina hasarı anlamında ise, güvenli yapı denetimi olmazsa ülke ekonomisine muazzam bir yük getirmektedir.

İstanbul örneği: Son bir-iki yılda 700 bin bina kentsel dönüşüme girmesi gerekiyordu. Ancak bunun yüzde 12 kadarı yeni yönetmeliğe göre dönüştürüldü. Gerisi bekliyor. İyimser konuşmak yerine gerçekleri söylemek lazım. Sahil bölgelerde bu tip eski yapıların güçlü depremde ayakta kalmaları düşük ihtimal.  

Bir yerbilimci sorumluluğu gereği tekrar etmek gerekirse;   

  • Türkiye’nin büyük çoğunluğu aktif faylardan oluşmaktadır.
  • Marmara bölgesinde, nüfusun ve ülke sanayiisinin 1/3’ü yerleşmiştir.
  • Kuzey Anadolu Fay Zonu’nun batı-güneybatı kesimi, fay denetimli havzalardan oluşmaktadır (İzmit-Sapanca, Adapazarı, Geyve, İznik, Gemlik, İnegöl, Saros,). Bu alanlarda deprem tehlikesi vardır ve devam etmektedir.
  • Yapılaşmada depreme dayanıklı yapı yönetmeliği için radikal kararlar alınmalıdır.
  • İmara açılan alanların zemin araştırılması titizlikle yapılmalıdır.
  • İmar affı gibi bir kavramın literatürden kalıcı olarak çıkarılmalı.
  • Deprem bilinci yaygınlaşmalı, orta öğretimde ve üniversitelerde yer bilimleri okutulmalı.

Dünya kamuoyunda dileğimiz, umudumuz, beklentimiz; “Türkiye’ye güvenle gidebilirsiniz. Artık onlar her zemin için depreme güvenli yapı tekniğini iyi biliyorlar, hem de çok iyi” demeleri. Artık bunu başarmalıyız. Selam ve sağlıkla.

Târık Buğra’dan İki Kitap: Gagaringrad / Moskova Notları ve Makalelerinden Seçmeler

Târık Buğra (2 Eylül 1918, Akşehir / 26 Şubat 1994, İstanbul) muhteşem bir yazardı.  Önce ‘Târık Buğra ihtişam’ı ile tanışınız: 

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının en önemli yazarlarından olan Târık Buğra ilk ve orta tahsilini İstanbul’da tamamladı. Konya Lisesi’ni bitirdi (1936). Çeşitli aralıklarla İstanbul Üniversitesinin Tıp, Hukuk ve Edebiyat fakültelerinde ikişer üçer yıl okuyup vazgeçti. Akşehir’de çıkardığı Nasrettin Hoca Gazetesi ile gazeteciliğe başladı. İstanbul’a gelince Milliyet, Yeni İstanbul, Haber ve Tercüman gazetelerinde fıkralar yazdı, sanat sayfaları düzenledi. ‘Dağ Ne Kadar Yüce Olsa Yol Üstünden Aşar’ atasözünü mânâlı bir şekilde kullanarak ‘Haftalık Yol Dergisi’ni çıkardı.

Târık Buğra, gazetecilikle olan ilgisini 1983 yılı sonuna kadar devam ettirdi. Gazete yazılarının değişik ve kendine has özellikleri vardır. Hiçbir zaman basmakalıp düşünce ve ideolojilerin tâkipçisi olmamıştır. Zaman zaman dil, edebiyat ve sanat konularına da yer verdiği bu yazılarında hür, bağımsız ve meseleler karşısında tarafsız bir yazar olma vasfını kaybetmemiştir.

Târık Buğra, edebiyat dünyâsına küçük hikâyelerle girdi. Cumhuriyet gazetesinin açtığı bir yarışmada ‘Oğlumuz’ adlı hikâyesi ile ikinci olması, onun için bir dönüm noktası olmuştur. Daha sonra Çınaraltı ve İstanbul dergilerinde hikâyeler yazmaya devam etti. Bu hikâyeler kronolojik bir sıra ile incelendiğinde ilk dikkati çeken şeyin, yazarın bir acemilik/çıraklık dönemi olmayışıdır. Hemen her yazarda tâkip edilen zaman içinde ustalaşma, Târık Buğra’da görülmez. O, daha ilk hikâyesinde usta bir yazar olduğunu ortaya koymuştur. Hikâyelerinde daha çok yakın çevre, aile hayatı, sevdâ ilişkileri, küçük kasaba intibaları gibi ferdî ve dar çerçeveli konular göze çarpar. Târık Buğra olay değil, atmosfer hikâyecisidir.

Roman dünyâmızda Târık Buğra’ya sağlam ve sarsılmaz bir yer sağlayan eseri hiç şüphesiz ‘Küçük Ağa’dır. Bu eserde ve bunun devamı olan ‘Küçük Ağa Ankara’da ve ‘Firavun İmanı’ romanlarında Millî Mücadele ilk defa değişik bir açıdan ele alınmıştır. Daha çok devletin resmî görüşünden hareket eden ‘Kurtuluş Savaşı’ isimli romanlarının tam aksine bu üç romanda meseleler, insan / millet açısından ele alınmış, yeni ve doğru bir yorumla ortaya konulmuştur. Bu roman ‘târihî açıdan Millî Mücâdele’de insanın yeri, milletin yeri nedir?’ sorularının cevaplarını araştırır.

Yazar, ‘Yağmur Beklerken’ isimli romanında Serbest Fırka denemesinin, ‘Gençliğim Eyvah’da ise 1970’li yıllarda Türkiye’nin bir numaralı meselesi hâline gelen anarşi olaylarının değişik yönlerini, perde arkasını tasvir ve tahlil eder. Târık Buğra, ‘Osmancık’ ile de, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlatmıştır. Bu eserde de cihan devletini kuran irâde, şuur ve karakterin tahlili vardır.

Târık Buğra, roman kahramanlarını idealize etmez. Onun romanlarındaki bütün tipler tabîidir. İnsanı, en gerçek ve inkâr edilemez yanından -mizacından- ve insanın en soylu duygusundan -hüzünlerinden- ele almıştır. Bu özellikleriyle Târık Buğra, realizmin Türk romancılığındaki en usta yazarlarından birisidir. Târık Buğra’da belli ve kalıplaşmış bir fikri ispatlama, yorumlama ve propagandasını yapma endişesi yoktur. O, romanı, roman olarak düşünür. Târık Buğra’yı bugün ve gelecekte sarsılmaz yapan özellik onun bu tutumudur. Ona göre roman, hattâ sanat; ‘Kâinatı ve insanları bir mizaca göre yeniden yaratmaktır.’ Bu açıdan bakılınca Târık Buğra, bir tahlil ustası olarak göze çarpar. Onun bâzı romanlarında insan, bazılarında mesele ön plândadır, fakat ikisi de her zaman dengelidir. Târık Buğra roman ve tiyatro gibi yarına kalıcı eserlerin en mükemmel kültür Türkçesi ile yazılacağını savunmuştur. Sanat eseri için her türlü basmakalıbı reddeden bağımsız bir sanat anlayışını benimsemiş olan Târık Buğra, güzel Türkçesi, canlı ve yoğun üslûbu, derin tipleri ile Türk hikâye, tiyatro ve roman yazarlarının başında yer almıştır.

Eserleri: Hikâye: Oğlumuz (1949), Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952), İki Uyku Arasında (1954), Hikâyeler (1964, yeni ilâvelerle 1969) Tiyatro: Ayakta Durmak İstiyorum, Akümülatörlü Radyo, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı (1979) Gezi Yazıları: Gagaringrad (Moskova Notları) (1962), Fıkra ve Deneme: Gençlik Türküsü (1964), Düşman Kazanmak Sanatı (1979), Politika Dışı (1992). Roman: Siyah Kehribar (1955), Küçük Ağa (1964), Küçük Ağa Ankara’da (1966), İbiş’in Rüyası (1970), Firavun İmanı (1976), Gençliğim Eyvah (1979), Dönemeçte (1980), Yalnızlar (1981), Yağmur Beklerken (1981), Osmancık (1983), Dünyânın En Pis Sokağı (1989). Senaryo ve oyunu: Sıfırdan Doruğa-Patron (1994).

Eserin giriş sayfalarından birkaç paragraf:

Şu küçük kitabı aranızdaki komünizm sempatizanlarının, asıl onların okumasını isterdim. Cılız sesimle onlara sesleniyorum:

Sebebiniz ne olursa olsun komünistliğinizden utanmayınız. Sırf komünist olduğunuz için sizi kimsenin hor görmeye, suçlamaya hakkı olmadığını biliniz. Ama o en büyük faziletin, hoşgörürlüğün sizden niçin esirgendiğini, niçin bu esirgeyişin bütün dünyâyı sardığını düşününüz. Komünizmin ne olduğunu, Rusya’nın ve peyklerin ne durumda bulunduğunu, hele hele bunları iyice öğreniniz. Kendinize değer veriyor, saygı duyuyorsanız bunu yapmalısınız. Bunu yapanlar, -satılmışlar bir yana- aldandıklarını veya aldatıldıklarını görecek, hoşgörürlüğün neden kendilerinden esirgendiğini anlayacaklar, en mutlu anlamıyla, kurtulacaklardır.

Moskova hava alanına indiğim zaman valizlerimde ‘silâh, uyuşturucu madde, deklare ettiğimden fazla döviz, yıkıcı neşriyat’, kafamda da hiçbir peşin hüküm yoktu. Komünist dünyâsının bu başşehrinde 6 gün, 6 gece kaldım, bu arada geniş caddelerinden her yöne akıp giden binlerce insan, yazmaya değmez, ama insanın içinde tortu bırakmaya yeter binlerce yüz gördüm. Bu tortu bende hüzünden başka bir şey değildi. Karşınıza işte çırılçıplak çıkıyorum: Moskova’ya apatik (çevreye karşı aşırı derecede ilgisiz) inen bu insan, ‘bir şeyler bekleyen, bir şeyler yapılmasını sabırsızlıkla bekleyen’ yurduna pekâlâ komünist, o değilse, bir komünizm sempatizanı olarak dönebilirdi. Ama ben aynı havaalanından içimde sınırsız bir hüzünle ayrıldım: Hüznüm Rusya’daki yüz milyonlarca insanın durumundan, sınırsızlığı da yurdumdaki aldanmış veya aldatılmış olanlardan ileri geliyordu.

Bu kitabın, karınca kaderince, yükümü hafifleteceğini umarak avunuyorum.

İki defa ölen birçok insan biliyorum. Bu ölümlerden İkincisi dâima şahsiyetle ilgilidir ve çoğunlukla bir cinâyet olmuştur. Böyle bir cinayetin katili ile maktulü, bugün Kızıl Meydan’daki lüks mozolede yan yana yatıyorlar ve kaderlerine damga bastıkları milyonlarca insandan aynı itibarı görüyorlar: Bu iki insandan biri, ölen Lenin, öteki öldüren Stalin’dir.

Şu okuyacağınız röportaja ‘Moskova Notları’ adını verdim. Bunun yerine ‘Kuyruklar Moskovası’ da diyebilirdim. Gerçekten de Moskova’daki kuyruklara çeşit ve uzunluk bakımından, dünyânın herhangi bir yerinde, herhangi bir devirde, rastlanacağını sanmıyorum. Ve Moskova’daki bu kuyrukların en uzununu ve devamlısını işte o lüks mozolenin önünde gördüm.

Bana -hem de gururla- söylediklerine göre bu kuyruk, ayazı sıcağından, sıcağı ayazından çarpıcı Kızıl Meydan’da yazın da kışın da, kar demez, kıyâmet demez, hep böyle upuzun bulunurmuş. Halbuki bunu bana söyleyen aynı insanlar, Stalin’i yermek, hatta ona küfretmek için, 5 günlük beraberliğimizde en azından beş on defa sebep buldular. Bunları sırası geldikçe yazacağım.

Başka bir şey söylemeye lüzum var mı Efendim?

Kitap; 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 117 sayfa olarak 2022 yılında yayınlandı.

MAKALELERİNDEN SEÇMELER

Sanat Târihi dalında yüksek lisans sâhibi ve merhum Târık Buğra’nın eşi, hikâye ve roman yazarı Hatice Bilen Buğra’nın yayına hazırladığı eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 520 sayfa olarak 2023 yılında yayınlandı.

Kitapta Merhum Târık Buğra’nın 1951-1954 yılları arasında Milliyet Gazetesi’nde ‘Sanat Hareketleri’ ve ‘Fıkra’ başlıklı köşelerde yer alan 461 adet yazısı yer alıyor.  

Her bir yazı, -ele alınan konuya veya meseleye çok geniş açıdan bakıldığı için- güncel olma özelliğini kaybetmemiştir. Sanatın, sanatkârın, sanatseverlerin dünkü problemleri günümüzde aynen devam etmektedir. Bu durum, işbaşına gelmiş bütün hükümetlerin sanat ve kültürle yeteri ölçüde ilgilenmediğinin tescilidir.

Bütün ömrü sanat ve kültür hareketleri içerisinde geçen sivil toplum kuruluşlarında yönetici sıfatıyla hasbî olarak çalışmış bir kültür adamımızın belirttiğine göre, kültür bakanları içerisinde en mükemmel çalışan tek bir bakan vardır: İstemihan Talay. Üstelik Sayın Bakan, sosyalizmi benimseyen bir partinin milletvekilidir. Yanlış da olsa, halk arasındaki yaygın kanaate göre ‘solcu’dur.  Değerlendirme sâhibi 88 yaşındaki kültür adamı ise yine halk nezdinde ‘sağcı’dır.

İnsan kalabalıklarını millet hâline getiren en önemli unsur, ‘kültür’dür. Kültür ise, her şeyin siyâsetten ibâret olduğu ülkemizde üvey evlâttır. Futbol kadar değeri yoktur.  

Medeniyet beynelmilel, kültür ise millîdir. Millî kültür; bir millete âit bilgi, inanç, davranışlar ve bunlara bağlı maddî mânevî unsurların bütünüdür. Düşünce, gelenek, örf ve âdetler, bilmece, bulmaca, masallar, destanlar, halk oyunları, yazılı ve sözlü sanat eserleri, resim, mimârî,  ebru, minyatür, hat sanatı, tezhip, tiyatro geleneği gibi her türlü maddî ve mânevî değerler, kültür bütününün aslî unsorlarıdır. Merhum Buğra, bu parçaların savunmasını ve tanıtımını, ideolojilerin at gözlüğünü kullanmaksızın gerçekleştirmişti.

Eserden tadımlık bir makale:

ESKİLERDEN ÖRNEKLER

Yılan hikâyesine dönen bir irtica meselesi vardır, bilirsiniz. Bu konuda eli kalem tutanlarımız nasıl bir tavır takındı, ihtimal bunu da bilirsiniz. Fakat biz burada bir defa daha tekrar edelim.

Muhakkak olan bir şey varsa, o da irticanın dinsizlik kadar dinden ayrı bir şey oluşudur. Ne çâre ki bizim yeni sanatkârlarımız bu konuda kendilerine bir vazife düştüğünü hissedip işe giriştikleri nispetle haksızlaştılar veya düpedüz bir deyişle irticaa saldırıyoruz diye dine, vicdana yâni doğrudan doğruya insana yüklendiler. Bu; ne sanattır ne de içtimâî oluştur. Bu olsa olsa bozuk bir psikolojidir. Vardığı netice de irticanın kendisine pek benzedi. Büyük kalemlere bakınız: Onlar büyük otoritelere karşı açtıkları savaşlarda dâima aynı neticeyi elde edebilmek için çırpınırlar, bu da ‘insana karşı müsâmaha‘dır.

Şimdi bir de eskileri görelim bu konuda. Yalnız haklarını tamamen ödemiş olmamız için, zamanlarındaki din müessesesinin bugün elinde bulundurmadığı amansız kuvveti unutmamamız lâzım. Onlar ham sofularla, kuru taassupla, riya ile boğuşurken yakılmak, asılmak tehlikeleri ile de karşı karşıya idiler ve yakıldılar da asıldılar da.

Bugünkü nesil hesabına ne kadar esef edilse yeridir: bir zincir koptu ve imanı ile düşüncesi ile her çeşit hareket tarzı ile istismardan korumak istedikleri bir yaşama hakkını insana hediye etmek için kalem kullanan büyükleriyle irtibatı kaybettiler. Köksüzlük, hiçbir seviye için hak iddiasına imkân bırakamaz.

İrtica ve kara taassuba karşı eskilerin açtığı büyük, güzel, çünkü insânî mücâdeleden beyitler, mısralar, örnekler getirmek istiyorduk. Fakat bu neye yarar?

Bir savcı rolünü benimsemek istemiyoruz. Bir şeyler kazanmak niyetinde olanlar Seyyid Nesimi’ye, Rûhi Bağdadâdî’ye Nefi’ye, Galib’e baksınlar. Ziya Paşa’ya baksınlar: Velhasıl şu şöhretleri yüzünden yok edilen, büyüklükleri yüzünden küçümsenen insanların hepsine baksınlar. Onlarda hayatın, yâni insanın güzelliğini, ulviliğini kemirmek, sömürmek isteyen her rezâletin mahkûmiyetini görecekler. Halka karşı gelen devlet nasıl vurulur görecekler, vicdana karşı gelen cami nasıl vurulur görecekler, riyâ, dalkavukluk, tavsiye, haksız koruma, demagoji ve tâviz nasıl vurulur göreceklerdir.

Evet, dost da idiler ve asıl mühimi ve bugün asıl yokluğu çekilen de budur sanıyoruz. Bugünün şâir ve hikâyecilerinden ‘İnsanlar sizi seviyorum’ veya Benim canım Türkiyem’ benzeri lafları çok işittik. Lâkin bu ne ifade eder? Bir bebek çıkıp da ‘Ey kâinat seni çok seviyorum’ dese alkış mı tutacağız?

Sevmek bilmektir’ derler. Gerçekten de sevmek, hür ve benlik sâhibi bir gözle bakarak hacmin her yönünü tanıyabilmektir. Bu yapılabildi mi, dostluk, lâfı bir kere edilmeden dahi mısralardan, cümlelerden taşar.

Benim din anlayışıma, benim kültürüme, yaşayışıma düşman, küçümseyişi ile düşmandan da beter, sonra da beni seviyor? Önce kendini sev kardeşim. Kendini kurtar. Hayranlıkların tabiiyet derecesinde iken sevme ile hatta ilgiyle ne alışverişin olabilir senin?

Ziya Paşa: ‘Milliyeti nisyan ederek her işimizde / Efkâr-ı Frenge tebaiyyet yeni çıktı,’ demiş.

Aradan neredeyse bir asır geçti de eskitemedik. Şahsiyetsiz şef garson bile olmaz ki. Bırakın adapteyi teknisyenlerle kadınlara canım.

Târık Buğra Hakkında:

Târık Buğra: İtaatsiz Bir Taşralının Entelektüel Portresi’ isimli eserinde Prof. Dr. Mehmet Tekin, yazarımız hakkında şunları yazıyor:

Birinci Dünya Savaşı’nın serpintileri, Mütâreke trajedisi, Osmanlı’nın yıkılışı, Millî Mücâdele, Cumhuriyet’in kuruluşu, Millî Devlet olabilmenin sancıları, inkılâplar, Tek Parti dönemi, çok partili sürece geçiş, 1960 darbesi, Yassıada yargılamaları, Menderes ve iki bakanın idamı, 68 Olayları, öğrenci hareketleri, 12 Mart 1971 Muhtırası, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, akla ziyan siyasî tasarruflar (9 yılda: 1971-1980 11 hükümet kurulup bozulması), 70’lerin kanlı anarşi olayları, 1980 darbesi, Özal hükümetleri, liberalizm esintileri, Güneydoğu meselesi…

Türkiye, pek az milletin tahammül edeceği bunca acı ve ibretlik deneyimi, hepi topu 80 yılda yaşar; daha doğrusu yaşamak mecbûriyetinde kalır. Nereden bakılırsa bakılsın, yaşanan; sosyal, siyâsî mânâda derin ve telâfisi zor bir travmadır. Buğra’nın hayatı, baştan sona bu ‘netâmeli’ ve o ölçüde uzun sürmüş sancılı, aynı zamanda içinde umudu barındıran bir sürece tesâdüf edecek ve o, bu netâmeli sürecin terbiyesinden geçerek kendini bulmaya, ayakta durmaya çalışacaktır.

Tarık Buğra, çok yönlü bir sanatkârdır. Kuşatılmışlığına, yoksulluk ve yoksunluğu rağmen… Kendi ifâdesiyle arkası artık yama tutmayan pantolonla dolaşmasına rağmen diklenmeden dik durarak kendini nasıl inşa ettiğini öğreniyoruz. İşin sırrı, Buğra’nın mizacındadır. O mizacın nasıl oluştuğu, kitabın sonraki bölümlerinin konusudur.

Tarık Buğra, taşradan gelmiştir. İstanbul’dadır ve İstanbul’da bir ‘edebiyat cumhuriyeti’ vardır ki kendinden olmayana tepeden bakar. Daha da ötesi, hoyrat ve nobrandır. Diğer taraftan büyük ideallere sâhip, aklında ve gönlünde sanatkâr olma kararlılığı olanlar, Thomas Mann’a göre biraz megaloman olmalı, komplekslerini gizlememelidir. Çünkü bunlar, ihtirasları tetikleyen özelliklerdir. Normalleşen sanatkârlar, sanatkâr olma imkânını kaybeder. Kendini yalnızlıklara mahkûm etmeli ki yükselebilmek daha büyük bedeller ödemenin tâlimini görmeli.

 Târık Buğra-Vitrinlerin Zaferi/Sanat, Edebiyat ve Dil Yazıları isimli eser, Türkiye’nin 1951-1954 yılları arasındaki 4 yılının sanat ve edebiyat târihini günümüze taşıyor.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.   İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Osmanlı Saltanatı Batmıştı

30 Ekim 1922 günüydü…

Ülkenin Kurucu Kadrosunun Lideri Başbuğ Gazi Paşa Müslüman olduğundan ve Hz. Muhammed’den övgüyle söz ederdi. Peygamber’den bahsederken, genellikle “Cenab’ı Peygamber”, “Peygamber Efendimiz”, “Fahr’i Kâinat Efendimiz” ve onun dönemi söz konusu olduğu zaman da “Peygamberimiz zaman-ı saadetlerinde” diyerek söze başlardı…

*

Meclis’te saltanatın kaldırılması görüşmeleri vardı. Kürsüye çıktı, Hz. Peygamber’den sonra gelen Raşit halifelerin devlet başkanlığına seçilme usullerine değindi ve konuşmanın bir bölümünde gecenin Mevlit Kandili’ne isabet ettiğini hatırlatarak sözlerini sürdürdü:

*

“Bugün o gündür, gerçek şudur ki Arabi tarihlerinde bu akşam doğum gününün yıldönümüne rastlıyor. İnşallah bu hayırlı tesadüftür.”

Salonda Hep bir ağızdan “İnşallah!” sesleri yükseldi.

*

Hz. Muhammed’in peygamber oluşundaki hikmetten söz etti sözlerini sürdürdü:

“Ey Arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür. İlahi adaletin tecelli ettiğine bakarak diyebiliriz ki insanlar iki sınıfta, iki devirde mütalaa olunabilir. İlk devir, beşeriyetin çocukluk ve gençlik devridir.

İkinci devir, beşeriyetin rüşt ve kemal devridir. Beşeriyetin, birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından maddi vasıtalarla kendisiyle iştigal edilmeyi istilzam eder. Allah, kullarının lazım olan nokta-i tekâmüle vüsülüne kadar, içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla, iştigali, lazime-i ulühiyetten addeylemiştir

Onlara Hz. Âdem aleyhisselamdan itibaren mazbut ve gayr-ı mazbut bildirilen ve bildirilmeyen namütenahi denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat peygamberimiz (sav) vasıtasıyla en son dinin ve medeniyetin hakikatlerini verdikten sonra artık beşeriyetle bilvasıta temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. Beşeriyetin derece-i idrak, tenevvür ve tekemmülü, her kulun doğrudan doğruya ilhamat-ı ilahiye ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki Cenab-ı Peygamber, Hatemü’l Enbiya olmuştur ve kitabı, Kitab-ı Ekmel’dir.”

*

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığını, yeni bir Türkiye Devleti’nin doğduğunu, Anayasa’yla, egemenlik hakkının, milletin olduğunu belirten bir önerge hazırlandı. Sekseni aşkın vekil imzaladı.

*

Önerge okundu. Karşı çıkanlar oldu. Mersin Vekili Albay Salâhattin Bey, İzmir Vekili Ziya Hurşit o grubun ateşli savunuculuğunu yaptı. Meclis, 31 Ekim 1922 günü toplanmadı. Hakları Savunma Grubu toplantısı yapıldı. Osmanlı egemenliğinin kaldırılmasının kesinlikle gerekli olduğunu vekillere bir kez daha anlattı.

*

Ve gün gelip çattı. Takvim yaprakları 1 Kasım 1922 gününü gösteriyordu. Meclis kürsüsüne çıktı. İslam ve Türk tarihinden söz ederek halifelikle sultanlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini, tarihsel olaylara dayanarak açıkladı. Ortam gergindi. Konuyla ilgili üç komisyon kuruldu.

*

Anayasa, Diyanet İşleri ve Adalet. Komisyonlar iki farklı görüştekileri aynı fikir çatısı altında buluşturacaktı. Diyanet İşleri encümeni hararetle halifeliğin sultanlıktan ayrılmayacağını savundu.

*

Gazi ve kendi gibi düşünenler karşı grubun konuşmalarını dinliyordu. Tartışmaların anlamsız olduğuna kanaat getirdiği sırada Karma Komisyon başkanından söz isteyerek, önündeki sıranın üstüne çıktı ve yüksek sesle görüşünü dillendirdi:

*

“Efendim, egemenlik hiç kimse tarafından hiç kimseye, bilim gereğidir diye; görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik, güçle, kuvvetle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenliğini, ele geçirmişlerdi; bu sarkıntılıklarını altı yüzyıldan bu yana sürdürmüşlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu saldırganlara ‘Artık yeter!’ diyerek, egemenliğini, ayaklanarak kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; ‘Millete egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ sorunu değildir. Sorun zaten olupbitti durumuna gelmiş gerçeği açıklamaktan başka bir şey değildir.

Bu, ne olursa olsun, yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes bunu doğal karşılarsa, bence uygun olur. Yoksa gerçek yine yöntemine göre saptanacaktır. Ama belki birtakım kafalar kesilecektir!”

*

Salona derin bir sessizlik çöktü. Konuşmasını aynı ses tonunda sürdürdü:

“İşin din bilimi yönüne gelince, hoca efendiler hiç kaygılanıp üzülmesinler…”

*

Ankara vekili Hoca Mustafa, “Affedersiniz efendim” diyerek söz istedi:

“Biz konuyu başka görüş açısından ele alıyorduk; açıklamalarınız bizi aydınlattı. Karma Komisyon’ca sorun çözümlenmiştir…”

*

Kanun önergesi çabucak yazıldı. İkinci birleşimde okundu. Ad okuyarak oya sunulması önerisi üzerine kürsüye çıkarak konuşmasını yaptı.

“Buna gerek yoktur, memleket ve milletin bağımsızlığını sonsuza kadar koruyacak ilkeleri yüce Meclis’in, oybirliğiyle kabul edeceğini sanırım?”

Salondan “Oya konulsun!” sesleri yükseldi. Başkan oya koydu, önerge oybirliğiyle kabul edildi.

Yalnız, cılız bir ses işitildi:

“Ben muhalifim…”

O ses, “Söz yok!” sesleriyle boğuldu.

Osmanlı saltanatı artık bitmişti.

Günaydın Hüzün, Neler Oluyor Dünyada?

Son birkaç ay bayağı hengameli geçti. Genel (14 Mayıs 2023) ve cumhurbaşkanlığı seçimi (28 Mayıs 2023) sonrası siyasi kozlar paylaşıldığından “ortam biraz daha rahatlar” diye düşünürken daha da ciddileşti rahatsızlık. Siyasetin bizatihi kendisinde mi var bu rahatsızlık, yoksa ülkemizde üretilen ve uygulanan politikalarda mı tartışılır doğrusu. Bir defasında Arap ülkelerinin birindeki seçimlerini takip etmiştim de çok kirli bir dil kullanıldığını gördüm. Enver Sedat ve Muammer Kaddafi birbirlerine söylemediklerini bırakmıyorlardı. Oysa seçim Mısır’da gerçekleşiyordu ve sivri dil savaşı belden aşağıya indikçe inmişti!.

Maalesef ülkemizde de sivri ve kirli dilli bir seçimi de geride bıraktık. Türkiye’de ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal sıkıntılar ve sorunlar iktidar aleyhine had safhada olmasına rağmen muhalefet bu işin üstesinden gelemedi, beceriksiz oldu. Üstelik 21 yıldır iktidarda bulunanlar dünyeviliğinin ışık hızıyla arttığı; ekonomik krizi, yükselttiği enflasyonu, hayat pahalılığının seçim propagandasını ”Bu sorunları da yine biz çözeceğiz” diye toplumu inandırarak ipi göğüsledi. Başarılı oldular. Çünkü iktidar partisinin güçlü propagandasında kendileri giderse devletin çökeceğini, dinin elden gideceğini, bayrağın indirileceğini, camilerin kapanacağını ve ezanın susturulacağını iddia ediyorlardı. 

Gri Listedeki Ülkem

Bizim gelenekçi söylemlerimizden birinde “her toplum kendi layığıyla idare olunur” ölçüsü yine haklı çıktı. Görüldü ki en büyük düşman cehalet.

O günden bugüne en önemli hususlara şöyle bir göz atacak olursak, eski bakanların tümü milletvekili oldu. Yeni hükümet kuruldu; en dikkat çeken isimler ise MİT Başkanlığına İbrahim Kalın’ın, Dışişleri Bakanlığına da Hakan Fidan’ın gelmesi yanında Maliye Bakanlığına Mehmet Şimşek’in İngiltere’den ve Merkez Bankası Başkanlığına Hafize Gaye Erkan’ın Amerika’dan gelmeleri dikkat çekti. Mehmet Şimşek “Tek amaç gri liste utancına son vermek” derken ne demek istemişti? Türkiye 21 Ekim 2021 günü OECD’ye bağlı Mali Eylem Görev Gücü(FETF) tarafından gri listede yer almıştı. Sebep “kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede eksiklikler” olmasıydı. Böyle bir resmi düşünebiliyor musunuz?

Hükümetin “müjde” diye duyurduğu memur zamları daha cebe girmeden iğneden ipliğe artan vergilerle buharlaştı. Akar yakıttan beyaz eşyaya birçok kalemde KDV arttı. Pasaport, noter harçları yüzde elli zamlandı. Oluşan tablo kaşıkla verileninin kepçeyle alındığını gösterdi. Uzmanlar da “devlette tasarruf pas geçildi. Seçim ekonomisinin ağır faturası 85 milyon insanın sırtına yüklendi” dedi. Kurt politikacılar, duayen siyasetçiler bunu “IMF’yi bile aratan acı reçete” derken hükümetin IMF’ye borç verildiğini belirten açıklamalara hatırlatmalarda bulundular. “İMF’de gelse aynısını yapardı” denildi. Emekliye gelince “bütçe yok” diye geçiştirildi. Yerel seçim öncesi ücretli ve memur için açılan ‘torba’ sıra emekliye gelince kapandı. Enflasyona yenilen milyonların seyyanen zam talebi karşısında iktidar sus pus. Madem öyle yapılacaktı Şimşek ve Erkan’ın yurtdışından getirilmesine ne gerek vardı, zammı siz yapardınız olur biterdi. Geniş bir halk kesimi böyle düşünüyor.

Can Yücel Mi, Şebnem Mi?

Eğitimin kalitesi de gittikçe bozuldu. Yeni Bakan Yusuf Tekin’e “eğitimin kalitesine kafa yorun” diye hatırlatmalarda bulunurken, sayın bakan karma eğitime karşı kız çocuklarının okul sayısının artmasını gündeme taşıdı ve tepki gördü. Ayrıca ÖSYM de sınıfta kaldı. Liyakat sınavında milyonların bilgi birikimini test eden ÖSYM adayların girdiği KPSS’de görülmemiş bir liyatsızlığa imza attı. Elif Şebnem Akal’ın şiiri, Can Yücel’e aitmiş gibi soruldu. “Giderlerse gitsinler”in neticesi 20 Tıp Fakültesi mezunu kadar doktorumuz yurt dışına gidiyor, gitti. Bundan büyük kayıp olur mu?  Millet ekmeğinden, devlet kırtasiyeciliğinden bir türlü vaz geçmedi . Bütçe tarihi açık verince fatura vergi artışlarıyla millete çıkarıldı. Vah ki ne vah. Sofra küçülten acı reçete “Ya Devlet” tepkilerini doğurunca kamu kurumlarından tasarruf istendi. Asıl yükü oluşturan seçim ekonomisi, garanti ödemeleri pas geçilerek kırtasiyenin, temsil giderlerinin azaltılacağı vaad edildi. Ama inandırıcılığı olmadı. Fedakârlık yine vatandaşa kaldı. Ekonomi, patlayan kur (Euro ve dolar fırladı, her gün yükselerek değişiyor), iğneden ipliğe zam, yerinde durmayan enflasyon döngüsüne hapis olurken Merkez Bankasının rezerv satışının oluşturduğu yüke işaret eden ekonomistler, tek tercihin etkili faiz artışı olduğunu ileri sürüyorlar. Merkez Bankası 2.5 kadar faizi artırdı ama bu gidişle dolar 30 da olur 40 da olur.” Türk lirası son bir yılda üç kat daha eriyince Bulgarlar ucuz alış veriş için Edirne’ye akın akın geliyorlar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri seyahatinden mutlu döndü. KKTC’ye giderek büyütülen, ancak henüz tamamlanmayan Ercan Havaalanının açılışını yaptı ve yakında yeni gelişmelerin beklendiğini söyledi.

Acı Da Olsa Tebessüm İhtiyacı

Bu arada CHP’de seçim yenilgisi sonrası tartışmalar bir türlü bitmiyor. Ana muhalefet ülke gündemi olan ekonomiyi, hayat pahalılığını ve enflasyonu görmezden geliyor, kendi iç meselelerine döndü.

Tabii ki bu ara 18 yaşındaki Fenerbahçeli Arda Güler’in Real Madrit’e transferi yüzümüzü güldürdü.” Sonra A Milli Kadın Voleybol Takımımızın Milletler Ligi’nde finale girerken önce ABD’yi sonra Çin’i 3-1 yenerek dünya şampiyonu olması kadar gurur verici oldu. Duyma engelli Milli Voleybol Takımımız da Avrupa Şampiyonu. Oh be nihayet. “Böyle de olmaz ki” diyen mütebessim yüzü ile bizlere yıllardır unuttuğumuz tebessümü öğreten Usta sanatçı Özkan Uğur’un vefatı içimizi acıttı. Bir başka acılı haber de günlerdir Mehmet Şimşek’in de hocası olan ünlü ekonomist Prof. Dr. Korhan Berzeg’in tatil için gittiği memleketi Balıkesir’in Gönen ilçesinde kaybolması ve hala bulunamaması! Böyle bir gelişme yaşanır mı, demek ki yaşanıyormuş.

NATO ve AB Bize Sıcak mı ki?

Bu ara Rusya, Ukrayna’yı ve özellikle Odessa’yı bombalamaya, sivilleri öldürmeye devam etti. Karadeniz’den dünyaya buğday, mercimek ve tahıl taşıyacak gemilere müsaade etmedi Moskova. Rus ve Ukraynalı gençler ve aileler bu savaştan kaçarak başta Türkiye olmak üzere sığınacak ülkelere koşuyorlar. Hatta söz konusu ülkelere yerleşiyorlar. Fakat bu defa da nüfus artışından dolayı konutlar kâfi gelmiyor, ülkeler buna hazır değil. Fiyatlar patlıyor. NATO ise kendi emeli peşinde. Hiçbir zaman Türkiye’ye hakiki müttefik ülke gözüyle bakmayan NATO’ya bu defa da Türkiye tavır koydu; yeni olacak üyeler İsveç ve Finlandiya da teröre kesin tavır almalı diye. Finlandiya buna yanaştı, Ankara’nın olumlu rızasını aldı, İsveç’in durumu ise hala gündemde tartışılıyor. Hele Danimarka’da Türk Bayrağından sonra Stockholm’de Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’in yakılması gerilimi daha da artırdı. Rusya savaşın gölgesinde toplanan NATO, ülkelerinin önündeki en kritik gelişme İsveç’in katılım sorununu sıcak tutmaya çalışıyor. Ankara ise “Stockholm’ün teröre sıfır tolerans göstermesi şartını ileri sürüyor. Ayrıca Ankara “Siz Avrupa Birliği’ni açın, biz de İsveç’in önünü açalım” diplomasisi yürütüyor. Yürütüyor ama garp cephesinde yeni bir şey olmayacak gibi. Hükümetin Avrupa Birliğine iktidara ilk geldiği 2002 yılındaki gibi sıcak bakması toplumu şaşırttı. Çünkü epeyi süredir köşeli tavır almıştı. Hızlı bir dönüş toplumu hayrette bıraktı. Gelinen noktada ise gözlemciler NATO’nun alacağı tavrın örgütün geleceğini şekillendireceğini savunuyorlar. Bana göre de bu çok doğru. NATO, ABD güdümünden, üyelerin güdümüne daha fazla girmeli. Vilnius Zirvesi’nde ise Ankara’nın yeşil ışığı ile batının terörle kapsamlı mücadele vaadi altına alındı.

Gelişmeler Işık Hızında

Öte yandan İsrail ise bir yandan Filistin’i ve sivil halkı vuruyor, bir yandan da işgal ediyor.

Türkiye’ye gelmesi ertelenen ve kalbine pil takılan İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Yüksek Mahkemeye ilişkin tasarısı parlamentoda birinci oylamadan geçince İsrailliler sokaklara döküldü. Körfez Ülkeleri ise İhvana karşı para yağdırdı. BAE, Belçika İklim Bakanı dâhil Avrupa’da binden fazla kişiyi Müslüman Kardeşlerin parçası gibi göstermek için sahte belge hazırladığı ortala çıktı. Abu Dabi’nin bir özel istihbarat şirketini kişi başı 50 bin Euro ödediği sızdırıldı.

Bu ara Akdeniz’de Afrikalı göçmenleri taşıyan teknelerin batması sonucu onlarca masum insanın denizde boğulduğu haberleri 21 yüzyıl için yüz karası bir gelişme. Üstelik bu haberlerin ardı arkası da kesilmiyor.

Dünya dönerken gündem de dönüyor.

Rusya ile arasında balayı yaşan Çin elini kolunu her tarafa uzatıyor. Şanghay İşbirliği Örgütüne en son İran da dahil oldu. Sanırım bu gidişle Rusya nükleer silahlarını kullanıp üçüncü dünya savaşı çıkarmazsa, iki kutuplu bir dünya yeniden inşaya doğru gidiyor. Çünkü artık doğu da zenginleşti.

Yeniden başa ve bize dönersek Hükümetin zamları içimizi ve dışımızı morarttı. Biraz da devlet kemer sıksın demeye kimse cesaret edemiyor. Çünkü yönetim hukuk devleti olma özelliğini unuttu. “İtibardan taviz olmaz” diyerek en büyük israfı ve hovardalığı kendisi yapıyor. Memur zamlarıyla aynı torbadan vergi artışları çıkınca iğneden ipliğe zam üstüne zam geldi. Bütçe açığı için önce kamudaki yani devletteki kara deliklerin kapatılması konusunu hiç tartışılmadı bile.

Türk Tarihinde Ağustos Ayının Önemi

       Türk zaferleri akla geldiği zaman, daima Ağustos ayı gözümüzün önüne geliyor. Malazgirt Meydan Savaşı,  Anadolu’nun kapısını Türklere açmış ve tarihe yeni bir sayfa olarak eklenmiştir. İşte bu büyük zafer, Hıristiyan dünyası tarafından hiçbir zaman unutulmamış ve her fırsatta Türklere kin ve nefret ile saldırmışlar ve Türkleri Anadolu topraklarından atmak için oluşturdukları büyük ordularla Haçlı Seferlerini başlatmışlardır. Suçsuz, günahsız Türkleri kılıçtan geçirerek kan dökmüşler ve bir soykırım yapmışlardır. Bu hesaplaşma 1071 tarihinden 1922 tarihine kadar sürmüş ve 26 Ağustos 1922 tarihinde Büyük Taarruzun başlamasına vesile olmuştur. 23 Ağustos 1921’de Sakarya Savaşıyla başlayan kurtuluş mücadelesi, Büyük Taarruzla devam etmiş ve düşmanın 09 Eylül’de İzmir’de perişan olmasıyla sonuçlanmıştır.

       Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz için emrindeki orduya şöyle sesleniyor: “ Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir,… zafer, zafer benimdir diyebilenlerindir. Başarı ise başaracağım diye başlayarak sonunda başardım diyenindir.”  Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kazanılan 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Savaşı, kazanılmış çok önemli bir zaferdir. 30 Ağustos, Anadolu topraklarının düşmandan geri alındığı gün olarak da kabul edilmiştir. Türk milletinin şanlı tarihinin dönüm noktası olan Büyük Taarruz, dünya tarihinin gördüğü en büyük kahramanlık destanlarından biri olarak tarihe geçmiştir. 30 Ağustos Türkiye’de, KKTC’de ve Türkiye’nin yurtdışı temsilciliklerinde “ Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesini “ anmak için kutlanan bayramdır.

        Ağustos ayı zaferleri arasında 26 Ağustos 1071 tarihinde Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşen Malazgirt Meydan Savaşı, Sultan Alparslan’ın büyük zaferiyle sonuçlanmıştır. Türk tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olan bu zaferin en önemli özelliği, Türklerin Anadolu’yu kalıcı bir vatan olarak benimsemeleri olmuştur.  Bu zaferle, Bizans İmparatorluğu Anadolu’daki hâkimiyetini kaybetmiştir.

       Milletlerin tarihinde çok önemli olaylar mutlaka vardır. İşte Türk milletinin tarihinde de Ağustos ayı zaferleri büyük önem taşıyor. Ağustos ayına zaferler ayı diye boşuna söylenmemiştir. İşte bu zaferlerin tarih sırasıyla en önemlileri şunlardır:  26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi, 11 Ağustos 1473 Otlukbeli Zaferi, 23 Ağustos 1514 Çaldıran Zaferi, 24 Ağustos 1516 Mercidabık Zaferi, 29 Ağustos 1521 Belgrat’ın Fethi, 29 Ağustos 1526 Mohaç Zaferi, 01 Ağustos 1571 Kıbrıs’ın Fethi, 05 Ağustos 1919 Erzurum Kongresi, 23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Savaşı’nın Başlaması, 26-30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz.

       30 Ağustos 1922 zaferi ile ilgili olarak Mustafa Kemal Atatürk şunları söylüyor: “ 30 Ağustos 1922 Zaferi, tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri olmasının yanında, yalnızca bizim değil; tüm ezilmiş ulusların, hatta tüm insanlığın özgürlüğe, kurtuluşa, başı dik ve onuruyla yaşama kararlılığına yönelişinin ve bu doğrultuda atılmış tarihi bir adımın bayramıdır.”

       Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşına ait aşağıdaki satırları Türk tarihinde Ağustos ayının önemini ortaya koyuyor:

       “ Aylardan Ağustos. Günlerden Cuma

          Gün doğmadan evvel İklim-i Rum’a

          Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

          Yeni bir şevk ile gürledi gökler

          Ya Allah… Bismillah…Allahuekber “

       Zaferler büyük mücadelelerden sonra kazanılıyor. Yok olmamak için canla, başla çalışarak, birlik ve beraberlik içinde zaferlere ulaşılabilir. Bu duygularla hareket eden Türk milletinin nasıl yeniden silkinişe kalktığına tarih şahit olmuştur. Binlerce şehit kanıyla sulanmış bu vatan topraklarına her zaman sahip çıkmak milletimizin en büyük görevi olmalıdır.

       Bu vatan için, bu topraklar için canını ve kanını feda eden şehitlerimizi rahmetle anmak, gazilerimizi de şükran ve minnet duygularıyla yad etmek en büyük görevimiz olmalıdır.

       Makalemizi, Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz Zaferi için söylediği şu çok anlamlı sözlerle bitirelim: “  30 Ağustos Meydan Muharebesi Türkiye’nin geleceği için binlerce şehidin, milli birlik ve beraberlik ruhu içinde canları pahasına, özgürlük ve bağımsızlık meşalesinin sonsuza dek sönmemek üzere yakıldığı büyük bir zaferdir.”

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN Diyor ki… ‘İktisâdî krizler Haber Vermeden Gelmez!’

umûmî kanaatinizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan: Ekonominin üretim boyutundan daha çok, finans boyutuna ağırlık verenler, bütün ülkelerin ekonomilerinde depreme benzer sarsıntılara yol açar. Çalışma alanı dışı, faiz gelirlerini amaç, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden gelir sağlamayı araç gören, bütün kuruluşlarda tehlike çanları sürekli çalar. Dünyâdaki para ile alâkalı bunalımlar, değişik alanda üretim yapan kuruluşları, şimdiye kadar bildikleri doğruları unutmaya zorlamaktadır.

Çetinoğlu: Bunalımların başlıca sebepleri nelerdir?

Prof. Gürdoğan:Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’yı ekonomik bunalımdan kurtaran, iktisatçı’ diye bilinen Keynes, ‘Faiz öyle bir araçtır ki, bir noktaya kadar ekonomideki özel parayı yatırımlara yönlendirir. Bir noktadan sonra da yatırımcıyı âtıl hâle getirir’ demektedir. Keynes’’in sözünü ettiği kritik nokta, bütün ülkelerde çoktan aşılmıştır. Bu yüzden Dünyâ toplam üretimin on kat fazlası kaynak, üretim alanından, finans alanına kaydırılarak, Dünyâ ekonomisi kırılganlaştırılmıştır.

Çetinoğlu: Halk tâbiriyle ‘paradan para kazanmak…’ Bunalımlar, bu tercihin neticesi mi oluyor?

Prof. Gürdoğan: Dünyâdaki yatırımların ürün ve hizmet üretiminden daha çok, para ve risk alım satımına kayması, bütün yatırımcıların üretim güçlerini dinamitlemiştir. Üretim alanında her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, finans alanında her yatırım fırsatı, kendi bunalım riskini oluşturur. Finans alanındaki kuruluşlar, taşıdıkları risklerin, büyük bunalımlara gebe olduklarını görmezler. Kuruluşlarda hiç eksik olmayan bunalımların, yönetim kitaplarında vurgulandığı gibi, çoğu zaman yedi önemli habercisi vardır.

Çetinoğlu: Bu haberciler nelerdir? Maddeler hâlinde sıralayabilir misiniz?

Prof. Gürdoğan: Elbette:

1-Kuruluşların gelecekte ne yapacaklarıyla değil, geçmişte ne yaptıklarıyla öğünmeye başlamaları.

2.-Geçmişte kendilerini başarılı kılan çözümlerin, gelecekte çözmek zorunda kalacakları problemler olacağını unutmaları.

3-Ölü yatırımlar yaparak kuruluşların işletmelerini, büyük şehirlerdeki plazalarından, göstermelik yönetim kurullarıyla yönetmeleri.

4-Kuruluşların kaynaklarını çalışma alanlarındaki, ürün ve hizmet üretiminden, alan dışındaki paradan para kazanma araçlarına yönlendirmeleri.

5-Para başkalarının parasıyla kazanılır diyerek, kuruluşların özvarlıklarını çok aşan miktarlarda borçlanmak için, onlarca bankanın peşinde koşmaları.

6-Dünyâdaki gelişmelere ayak uydurmak bahânesiyle, yöneticilerin kuruluşlardaki karar ve uygulama yetkilerini, tek elde toplamaya çalışmaları.

7-Kuruluşların denetimlerindeki her işletmeyi, kurucuların heykelleri ve sık sık değiştirdikleri bayraklarıyla donatmaları.

Çetinoğlu: Ülke ekonomilerinde yaşanan bunalımlar hangi sebeplerle oluşuyor?

Prof. Gürdoğan: Kuruluşlarda darboğazlar borçlardan kaynaklanır. Kolay kazanç peşinde koşan, amacı paradan para kazanma olan kuruluşların, başlarını bunalımlardan kurtarmaları mümkün değildir. Bunalımlar tehlike işâretlerini, başarının doruk noktasında vermeye başlar. Yukarıda sıralanan yedi bunalım işareti, kuruluşlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir. Kolay kazanç arayanlar, kolay bunalıma düşerler. Her yerde bunalım çanları çalar ancak duymazlar, duyduklarında kritik nokta çoktan aşılmış olur.

Çetinoğlu: Yönetim problemi de söz konusu mu?

Prof. Gürdoğan: Elbette. Paylaşımcı üretimden, katılımcı yönetimden hoşlanmayanlar, krizlere karşı hassasiyetlerini kaybederler.

Çetinoğlu: ‘Hassasiyet’ten kastınız, ‘gelmekte olan tehlikeyi fark etmemek’ olsa gerek…

Prof. Gürdoğan: Denilebilir…

Çetinoğlu: Neticesi ne oluyor?  

Prof.  Gürdoğan: Habercilerin uyarılarına önem vermeyen kuruluşlar, krizleri sarsıntısız atlatmayı başaramazlar.

Çetinoğlu Konunun uzağında olanlar için biraz açar mısınız?

Prof. Gürdoğan: Borçlanmada sınırları aşanlar, para ile alakalı dalgalanmalarda hayat kaynaklarını kuruturlar.

Çetinoğlu: ‘Ülke iktisâdiyatının krizden etkilenmemesi için mal ve hizmet üretimi ön planda tutuulmalı’ diyorsunuz.

Prof. Gürdoğan: Kaliteli üretim yapan ve uygun fiyatla iç veya dış piyasalara sunanlar krizle karşılaşmazlar. Çünkü bu şekildeki üretimlerin alıcısı dâimâ vardır. Ülke sınırlarını aşarken de bu tür mallar, pasaport ve vize almakta asla zorlanmazlar.  

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Yapay zekâ bu bilgileri verebiliyor mu? Denemediğim için bilmiyorum. Prâtik zekâlar için doğruyu bulup uygulamak zor olmasa gerek.

Prof. Gürdoğan: Teşekkür ederim.

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN:

1945 yılında Eskişehir’de doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda 1968 yılından 1972 yılına kadar uzman olarak çalıştı. Erzurum Üniversitesi’nde 1975’de doktor, 1987’de doçent ve 1994’de profesör unvanını aldı.  İstanbul’da Maltepe Üniversitesi’ndeki görevinden kendi isteğiyle emekli oldu. Kitap ve makale yazmaya devam etmektedir. Evli ve üç çocuk sâhibi olan Gürdoğan, Mâverâ Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı.

Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları:

1-Üretim Planlamasında Doğrul Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, 2-Ticarî ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, 3-İşletmelerde Yatırım Yönetimi, 4-Girişimcilik ve Girişim Kültürü, 5-Teknolojinin Ötesi, 6-Kültür ve Sanayileşme, 7-Görünmeyen Üniversite, 8-Kirlenmenin Boyutları, 9-Hicaz’dan Endülüs’e, 10-Zamanı Aşan Şehirler, 11-Günler Akarken, 12-İki Dünyanın Hesaplaşması, 13-New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma, 14-Düşünceyi Eylem için Bilmek, 15-Dünya Bir Şehirdir, 16- Ticari ve sosyal açıdan proje değerlendirme yöntemleri, 17-İşletmelerde yatırım yönetimi.