Romancı, Olağanüstü Bir İnsandır

276

Hani ermişler tayy-i mekân ve tayy-i zaman yaparlar ya. Romancı bunları her romanında yapar. Hatta gerekirse aynı romanda birkaç defa yapar. Yetmez… Ermişler bir de don değiştirirler ya… Suret değiştirirler. Romancı daha iyisini yapar. Don veya aynı anlamdaki suret değiştirmek, nihayet aynı insanın başka bir bedene geçmesi demek. Romancı tayy-i insan yapıyor. Başka bir bedene geçmekle kalmıyor, o bedenin ruhunu da üstleniyor. Bu, herhâlde, suret değiştirmenin ötesidir.

Daha ziyade Leydi Chatterley’in Aşıkı romanıyla tanıdığımız D. H. Lawrence için şöyle bir methiye okumuştum, mealen, “Bir ağacın içine girer ve size dünyayı o ağacın gözünden, o ağacın hisleriyle anlatır”. Rahmetli dostum Erol Güngör de bize, bir yazarın Bolşevik İhtilali’ni bir köpeğin gözünden anlattığını söylemişti, o keyifli ve muzip tebessümü ile. Muhtemelen Bulgakov’un Köpek Kalbi’nden bahsediyordu.

Efendiler, gerçeğe dönelim!

Ağacın ruhuna girmek, köpeğin ruhuna girmek biraz abartılı olur ama romancının insanların, romandaki kahramanlarının ruhuna girmesi gerekiyor. Bu kolay değil ve kolay olmadığındandır ki herkes romancı olamıyor. Hikâye için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Yine bundandır ki romancı roman yazarken trans hâlinde bulunuyor. Dostum, şair ve yazar Yağmur Tunalı, rahmetli eşim Emine Işınsu’yu anlattığı birkaç yazısında, bir gün bize geldiğinde, Işınsu’nun gözlerindeki dalgınlığın yok olduğunu, biz insanların arasına indiğini görüp, “Roman bitmiş!” dediğini anlatır.

Flaubert’in, Madam Bovary’yi yazdığı sırada, bir arkadaş meclisindeki sohbetten sıkılıp, “Gerçeğe dönelim arkadaşlar, Emma kiminle evlenecek?” diye sorduğu hikâye edilir.

Romana ve edebiyata bu ani ilgim, Emine Işınsu Roman Ödülü’nden dolayıdır. Daha önce yazdığım gibi verimli bir süreç oldu ve 141 roman geldi. Böyle bir ödül veya yarışma ilân edilirken düzenleyicilerin endişesi, “Ya yeterli kalitede eser gelmezse!”dir. O felaket gerçekleşirse, “…layık eser bulunamamıştır.” gibi sevimsiz açıklamalar yapılır. Bizim ödülde, çok şükür öyle olmak bir yana, keşke birden fazla ödül ilan etseydik, dedirtecek sayıda güzel roman geldi. Daha önce belirttiğim gibi Ülkü Demiray, Cümbezin Kızı ile ödülü alırken onun arkasından da birinci sınıf iki roman geldi; Üzeyir Karahasanoğlu’nun, Gece Hep Gece ve Özlem Kıvanç Kurt’un, Serin eserleri… Daha başka değerli eserler de cabası…

Tayyi zaman, mekan, insan

On yıllardır edebi eserlerle değil, daha çok sosyal bilimler alanındaki kitaplarla ilgilendim. Onları okuyup elimden geldiğince onları yazdım. Ödül vesilesiyle dikkatim yeniden edebiyata döndü. Emine Işınsu Roman Ödülü’ne katılan eserler bana gönderiliyordu. Fakat yarışmanın tertipçisi karışmamalı düşüncesiyle gelenleri jürilere açmak dışında kimin neyi gönderdiğine mümkün mertebe bakmadım. Ancak jüri kararını, ne mutlu ki oy birliğiyle, verdikten sonra gelenleri okumaya koyuldum. Tabii önce Cümbezin Kızı’ndan başladım. Onu ve sonra Gece Hep Gece’yi bitirdim. Şimdi Serin’i okuyorum.

Pek güzel romanlardı. Elinizden bırakamayacağınız lezzetteydiler. Sonra soğuk bir sosyal bilimci veya daha beteri, tabiat bilimci gibi sordum: Pekâlâ, iyi romanı iyi yapan nedir? İşte yukarda anlattığım tayy-i mekân, tayy-i zaman ve tayy-i insan fikirleri böyle sorulardan çıkar; daha önce de gözlediğim, düşündüğüm fevkaladeliklerdir bunlar.

Sorunun cevabı ne? Sorunun cevabı şu: İyi roman gerçek olmalıdır. “Nasıl!?,” diyeceksiniz, “gerçek mi? Yahu adı üstünde, edebiyat diyoruz.” Hani “fiction”ı tercüme edip “kurgu” diyoruz… Ama romanın bir gerçeği var ve o gerçek ihlâl edildiği anda roman çakılıyor.

Roman sahici olmalı

Nedir bu “romanın gerçeği”?

İşte bunun cevabı romancının yukardaki “tayy-i mekân”, “tayy-i zaman” ve en önemlisi “tayy-i insan”da hata yapmamasına bağlı. İlk ikisi nispeten kolay. Roman Osmanlı döneminde geçiyorsa, kahramanınızı cep telefonuyla konuşturamazsınız, değil mi? Ama daha zor olanı, anlatım bir kahramanın gözünden ve duygusundan anlatılırken aniden romancının sesinin duyulması. Eskiden anlaşılan buna katlanmak daha kolaymış. “Ey kaari (okuyucu)” diyerek yazar araya giriverirmiş ve bu normal karşılanırmış. Tolstoy bazen Harp ve Sulh’u kesip okuyucuya tarih felsefesi anlatır. Ancak bunu romanın içinde değil, bölüm sonlarına eklediği kısa notlarda yapar. Eski nesirlerde de birden – hoppala – yazının ortasına “Beyit” diye bir başlık atılıp bir şiir eklenirmiş. Artık hiçbir okuyucu bunlara tahammül edemez ve hiçbir aklı başında yazar da bunu yapmaz. Fakat romanın gerçeğinin dışına çıkmanın daha örtülü fakat yine de öldürücü yolları var. Sevgilisinden yeni ayrılmış genç kız durup da ağaçlar arasından süzülen ay ışığının ne kadar güzel olduğunu size anlatmaz. Değil mi? Anlatırsa roman çakılır işte…

Dostum fikir adamı ve şair Yağmur Tunalı’ya “Roman gerçek olmalı, değil mi?” diye sordum. O başka bir kelime seçti: “Sahici olmalı.” dedi.

Romanın sahiciliğinin tek yolu da yazarının o trans hâlidir. O uyanırsa okuyucu da uyanır. Uyanmak o âlemi bir anda püf diye söndürüverir.