14.3 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 21, 2026
Ana SayfaDin ve AhlâkDüşün Damlaları (42)

Düşün Damlaları (42)

Maddî olan bir şeyin yoğunluğu, ne kadar fazla olursa, o nipette ince ve gizli şeyleri göremez. Onları anlayıp kavramaktan uzak düşer. Fakat parıltılı ve ışıklı şeylerin, parlaklığı ne kadar artarsa o nispette ince ve gizli şeylere işlemesi tam ve keskin olur. Üstelik ne kadar lâtif olursa o derece, maddî şeylerin içlerini -röntgen şuaı gbi- keşfeder. Yaratılanlar için mes’ele bu merkezde ise, varlığı zorunlu, olmazsa olmaz yani vacip, vahit / tek olan Nurlar Kaynağı Yüce Allah’ın ince ve gizli şeylere ne derece nüfuz edici, işleyici ve sırları bilici olacağı, açıkça anlaşılan bir husustur. Öyle ise, büyüklük ve azameti; tam mânâsıyla her şeyin içine nüfuz edici / işleyici olmasını gerektirir.

x

İnsan, dünyada görülmeye başladığından beri, milyarlarca insan, yeryüzünde göründü ve geçti gitti. Hâlen de geçip durmakta. Her biri aynı uzuv ve organlara sahip olarak yaratıldılar. Fakat, o günden bu güne insanlar, aynı uzuv ve organlara sahip oldukları hâlde; bir baş, iki kol, bir gövde, iki bacaklı gibi olmak üzere dünyaya getirilmektedirler.

Fakat teferruattaki benzerlikte hiçbiri birbirinin aynı değil. Bütünde aynîlik içinde buundukları hâlde, bedenin işlenmesinde yani uzuvlarındaki ilk nazarda farkedilmeyen özellikleri, hususiyetleri ve organlarının işleniş biçimlerinde, asla birbirlerinin tıpkısı olmayan kendine has başkalıklar sahibidirler.

Meselâ herkeste göz var ama, teferruattaki nakışlarının işleniş biçimleri herkeste başka başkadır. Görünüşte birbirlerine benzer ama, her biri kendine has, asla benzeri bulunmayan hususiyet ve vasıflara büründürülmüşlerdir.

İnsanlar, vücutları bakımından birbirinin tıpkısı iselerse de, bedenlerinin işleniş biçimlerinin ayrı ayrı olmaları ve asla birbirinin tekrarı olmamaları için, hepsini Yaratan’ın, hepsini Yapan’ın

-kesinkes- aynı Zât olması gerekir.

Çünkü, her bir insanın benzeri olmaması için, o Zât’ın; önceki yarattığı tüm insanları bilmesi, tanıması, göz önünde bulundurması lâzımdır ki:

Yaratılışlarında her yönden aynı olan insan, tekrar yaratılmamış olsun.

İşte bu, insanların tek bir yaratıcının elinden çıktığına ve o Zât’ın Bir ve Vâhid olduğuna en büyük delildir.

x

Hayat Yaratıcı’nın bir olduğuna delil olduğu gibi, ölüm de devam ve bekasına bir delildir.

Nasıl ki, nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan diğer şeffaf ve saydam şeyler, güneşin timsallerini göstermekle, güneşin vücuduna şahadet ettikleri gibi. O kabarcık gibi şeffaflar ölüp söndükten sonra, yerlerine birbirinin peşi sıra gelip geçen emsalleri, yine güneşin ziya ve timsallerini gösterdiklerinden, güneşin devam ve bekasına ve bütün o ışın ve parıltıların tek bir güneşin eseri olduklarına şahit oluyorlar. İşte o şeffaf ve saydam olanlar, vücutlarıyla güneşin varlığına ve ölümleriyle de güneşin devamına işaret ediyorlar.

Nitekim, mevcudat vücuduyla Allah’ın varlığının gerekliliğini onaylamakta. Ölüm ve yok oluşunu takiben, tekrar yenilenmiş olarak silsile hâlinde yerlerine gelen benzerleri, Allah’ın ezelî ve ebedî olduğuna şahitlik etmekte. Gece ve gündüz, birbirini takip etmekte. Mevsimler değişmekte. Velhasıl; unsurların değişmesiyle ortaya çıkan şu güzel mevcudat: Ebedî, tecellisi devam eden, Cemal Sahibi bir Zât’ın varlığına, bekasına ve birliğine şahit ve tanıklık eden kesin bir delildir.

Yıllık değişim ve dönüşümlerde sebeplerle meydana gelenlerle,

Sebeplerin birlikte ölüp zeval bulmaları.

Sonradan ikisinin yine birlikte iadeleri.

Sebeplerin de bir sebeple meydana gelenler gibi,

Âciz mahlûklardan ibaret oldukları anlaşılır.

Bundan ötürü, bu sonuç;

İlahî san’atla yaratılan canlı cansız varlıkların;

Vahid ve Bir olan Zât’ın yenileşen ve yenilenen bir san’atı olduğuna da şahadet eder.

Muhsin Bozkurt
Muhsin Bozkurt
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.
Önceki İçerik

Seçtiklerimiz

spot_img