Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI
İle Târih Sohbetin’de; Osmanlı Cihan Devleti’nin Sevk ve İskân Politikasını,
Fetihlerin Kültür ve Siyâsî Sebeplerini Konuştuk.
(Birinci Bölüm)
Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Cihan Devleti’nde fethedilen toprakların iskânı hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Prof. Dr. Mehmet İnbaşı: Osmanlılar, yeni fethedilen yerlerin güvenliğini sağlamak maksadıyla iyi hazırlanmış bir iskân programı kullanmışlardır. Başıboş göçebeler veya bir köyün ve kasabanın problemli halkı, Osmanlı Devleti’nin uzak bir bölgesine kaydırılırdı. Fetihlerin devam ettiği ilk yıllarda Osmanlılar, Anadolu’nun her tarafından akın akın kendi topraklarına gelen Müslüman Türk halkın, Balkanlara gönüllü göçünü sürekli teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını yerleştirme maksadının yanı sıra, askerî ve malî şartlarda, bu iskân politikasını mecburî kılıyordu. Ordunun büyük bir kısmını azab (*) ve yaya adlarıyla, şehirlerden ve köylerden askere alınan Türklerin oluşturduğu Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde, Türk nüfusun askerî açıdan büyük bir önem taşıdığı muhakkaktır.
Çetinoğlu: Osmanlı’nın iskân politikası ile ilgili bilgilere kayıtlarda rastlayabiliyor muyuz?
Prof. İnbaşı: Süleyman Paşa’nın (*) Gelibolu’ya yerleşmesinden sonra, fethettiği yerlerde emniyeti temin etmek maksadıyla Anadolu’dan Türkmenler getirterek iskân ettirdiği bilinmektedir. Bununla ilgili olarak kaynaklarda benzerlik arzetmekle birlikte pek çok kayıt bulunmaktadır. Bu kaynaklardan ilki olan Âşıkpaşazâde’de; (*)
‘Gaziler geçdi kâfir mülküne hoş
Nice kâfir sarayı etdiler boş
Çün Rumiline geçdi Müsülmân…
Atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletinle himmetinle Rum ili feth olunmağa sebeb olundı. Kâfirler gayet zebundur, imdî şöyle mâlûm ola kim, bu tarafdan feth olunan hisarlara vilâyetlere ehl-i İslâm’dan çok âdem gerekdir. Bu feth olan hisarlar içün içine komağa ve hem yarar gaziler gönderin. Orhan Gazi dahî kabul etdi. Vilâyetine göçer Arab evleri gelmiş idi. Anları Rum-iline geçirdi. Birinci zaman Gelibolı nevâhisine sâkin oldılar…’
Şeklinde yer alan kayıtlardan Süleyman Paşa’nın (*) iskân faaliyeti hakkında bilgi edinmek mümkündür.
Benzer bilgiler diğer kaynaklarda da yer almaktadır. Bunlardan Hadîdi*’de;
‘…Bir iki gün içinde daşınub er
İki binden ziyade geçdi leşger, …
Hem alduk Rumeli’nin üç hisarın
Tekturtağı, Gelibolı diyarın,
Gaza içün bize leşger gerekdür.
Hisarın hıfzı içün er gerektür…’
Şeklinde manzum bir kayıt yer almaktadır.
Aynı şekilde Neşrî’de (*) de;
‘…Süleyman Paşa (*) Rum-ili’ne geçti, evvel atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep olundu. Küffarın gayrette zebunluğu vardır dedi. Ve bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok âdem gerek. Lütfedip yarar yoldaş gönderesiz dedi. Orhan Gazi dahî bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi (*) vilâyetinde göçer arab olurdu. Göçer evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi, Rumiline geçirdi. Bir zaman Gelibolu nevâhisinde sâkin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi (*) vilâyetinin halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazâya meşgul oldular…’
Şeklinde yer alan kayıt, Âşıkpaşazâde’nin (*) verdiği bilgilerle hemen hemen aynıdır.
Diğer kaynaklardan Lütfi Paşa, Anonim Tevârih-i Âl-i Osman ve Kâtib Çelebi’de de benzer bilgiler yer almaktadır. Süleyman Paşa’nın (*) 1357’de vefatından hemen sonra da, Rumeli’ye göç devam etmiş, Rumeli’deki uç güçlenmiştir. Orhan Bey’in oğlu Süleyman (*) için Bolayır’da yaptırdığı imârete ait 1360 yılına ait vakfiyede, bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulduğu görülmektedir. Yunan kaynakları da bu göçü doğrulamaktadır.
Çetinoğlu: Osmanlı Devleti, Anadolu’dan Rumeli’ye nüfus iskânı yaparken yerli halkın durumu ne idi?
Prof. İnbaşı: Osmanlı fetihleri devam ettiği sürece şehirler dışında yaşayan Hıristiyan halk, Balkanların daha iç bölgelerine ve dağlık kesimlerine doğru hareket etmişlerdir. Fütuhat sırasında köy ve kasabalarını terk ederek başka bölgelere kaçanların yerlerine, Anadolu’dan büyük ölçüde Türkmen unsuru nakledilmiştir. Bu göç harekâtı daha ziyâde Bulgaristan’a doğru olmuştur. Köylü nüfusunu ayrıntılı olarak veren mufassal tahrir defterlerinde (*), Doğu Balkanlarda, Varna’dan Tuna’ya kadar uzanan bölgede Yörük köylerini, yerli Hıristiyan Bulgar köylerinden ayırt etmek kolaydır. Her şeyden evvel aslı Anadolulu olan Türk köylerinde, köy adları, baba-oğul adları, Müslüman-Türk adlarıdır ve bu köyler, yerli Hıristiyan-Bulgar köylerine göre genellikle daha ufak ve fakir köylerdir. Bulgar köylerinde birkaç Müslüman haneye rastlanmaktadır. Bunların İslâmiyet’i yeni kabul eden yerli Bulgarlar olduğu, baba adının Abdullah yazılması ile anlaşılmaktadır. Genel olarak Müslüman olan Bulgarlar, yine kendi köylerinde yaşamaktadırlar. Türklerin bölgeye göçleri ve yerleşmesi, Balkanların nüfus ve ekonomik şartları sebebiyle hızlı bir şekilde gelişmiştir.
Çetinoğlu: İskân politikasının iktisâdî boyutu düşünülüyor muydu?
Prof. İnbaşı: Osmanlı Devleti’nde devletin gelirlerini artırmak maksadıyla ve eski bir idârecilik ananesinin tecrübelerine dayanan basit ve pratik usullerle reayayı (*), en verimli sahalarda ve rasyonel bir şekilde çalıştırmak maksadıyla yapılan nakil ve iskânların yanında, yeni fethedilen harap bir memleketi şenlendirmek, askerî sevkıyatı ve erzak tedârikini kolaylaştıracak şekilde, yollar boyunca köyler ve kasabalar kurarak nakliyat ve seyahati teşkilâtlandırmak ve nihâyet yabancı bir memlekette diğer düşman unsurlar arasına yerleştirecek Türk ve Müslüman muhacirler ile siyâsî ve askerî emniyeti sağlamak gibi gayeler ile de, devletin sevk ve isyan usulüne sık sık müracaat ettiği görülmektedir. Rumeli’nin iskânı hususunda alınmış olan tedbirlerin içinde en dikkati çekeni, bu bölgeye daha ilk günlerden itibâren külliyetli konar-göçer unsurların aktarılmış olmasıdır.
Çetinoğlu: İskân edilen nüfus üzerinde devletin gözetimi söz konusu mudur?
Prof. İnbaşı: Osmanlılar, Balkanlara nakletmiş oldukları bu gruplarla, yakından ilgilenmişlerdir. Eski Osmanlı kroniklerine (*) göre, Süleyman Paşa (*) tarafından Gelibolu ve havalisine yerleştirilen Türkmenler daha ziyâde Karesi (*) bölgesinden getirilmiştir. Balkanlara adım atan Osmanlıların hızlı bir şekilde ilerlemesini kolaylaştıran sebep, coğrafî olduğu kadar siyâsî olaylardı. Tuna vâdisi boyunca Osmanlıların ilerlemesi kolay olmuş ve kısa sürede Eflak ve Moldovya’ya kadar fetihler uzanmıştır. Bunun yanında Bizans’ın gücünü kaybetmesi, Bulgar kralları arasındaki saltanat mücâdelesi ve Duşan’ın ölümünden sonra Sırbistan’ın Balkanlardaki nüfuzunu kaybetmesi gibi siyâsî olaylar, Osmanlı ilerlemesini hızlandırmıştır.
Çetinoğlu: Fetihlerin yalnızca askerî güçlerle gerçekleştirilmediği, başka etkenlerin bulunduğu iddialarını değerlendirir misiniz?
Prof. İnbaşı: Balkan yarımadasındaki hâkimiyetin hızlı gelişmesinin sosyal, kültürel ve siyâsî sebepleri vardır. Zira Osmanlı Devleti, Bizans ve Haçlıların getirdiği feodal (*) toprak rejimi ortadan kaldırarak araziyi mîri (*) esaslar dâhilinde işletmeye koymuştur. Ortodoks halka geniş imtiyazlar tanımıştır. 16. asra kadar Balkan yarımadasındaki halkın çoğunluğu gayr-i Müslim idi. Ama bu yapıya rağmen ideolojisi İslâm’dı ve İslâm için savaşıyordu. Nitekim Balkanların Boşnak ve Arnavut gibi iki önemli grubu 15. Yüzyılın ikinci yarısında İslâm dinine geçtiler.
Çetinoğlu: Ortodoks ve Katolik gruplar arasındaki rekabetin rolü oldu mu?
Prof. İnbaşı: Balkanların fethinden sonra bir tarafta doğu Müslüman ve Grek Ortodoks dünyâsı, diğer tarafta batıda Katolik dünyâsı olmak üzere aralarında çok güçlü bir rekabet vardı. 14. yüzyılın ikinci yarısından beri, bilhassa bu bölgeleri kontrolleri altında tutan Katolik güçler, Osmanlı yayılması ve yerli halk ile birleşip bütünleşmesi karşısında şaşkına döndüler. Bu şartlara göre Balkan Hıristiyanlarının Osmanlılarla barışı ve yakınlaşması politik bir durumu da ortaya çıkardı. İslâmî kurallara göre sâdece Müslümanların değil, Batı Hıristiyan dünyâsının üç ana kolundan birisi olan Ortodoksların da bu birlikte yer alması, Osmanlıların Avrupa’daki yayılmasında etkili olmuştur. Fâtih’in kendisini Ortodoksların hâmisi ilân etmesi ile bu politika, daha da güç kazandı.
Çetinoğlu: Bosna’daki Hıristiyanların özel bir durumu vardı…
Prof. İnbaşı: Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Üsküp’te (*) Grek Ortodoks kilisesinin yanı sıra, Yahudiler ve Katolikler de bir arada yaşamaktaydılar. Nitekim Bosna’da bulunan Fransisken Papazlarına(*) temel insan haklarını veren ve onların Bulgaristan’da faaliyetine hoşgörü ile yaklaşan Fâtih Sultan Mehmed Han idi.
Çetinoğlu: Rumeli fetihleri, Osmanlı gelişmesine nasıl tesir etti?
Prof. İnbaşı: Osmanlıların Avrupa’ya çok erken geçip yerleşmeleri, devlet bünyesinin kuvvetlenmesinde büyük bir âmil oldu. Boş ve zengin topraklar bulup buralarda yerleşmek maksadıyla birçok göçebe unsurlar, fakir köylüler, Rumeli’nin zengin topraklarını elde etmek isteyen sipâhiler, Orta Anadolu’dan ve Karesi (*), Saruhan, Aydın ve Menteşe gibi sâhil beyliklerden Trakya’ya geldiler. Böylece Osmanlı Devleti Rumeli’den aldığı güçle sürekli kuvvetini artırdı.
Çetinoğlu: Osmanlı’nın Rumeli’de hızla yayılmasını sağlayan özel sebepler var mıydı?
Prof. İnbaşı: Osmanlı fetihlerinin Balkanlarda bu kadar hızlı yayılmasının sebebi, bunun gerçekleşmesinde önemli rol oynayan tarîkat şeyhleri ve halkla daha yakın temasta bulunan dervişlerin faaliyetleridir.
Çetinoğlu: Ne yaptılar?
Prof. İnbaşı: Bu dervişlerin rollerini üç noktada toplamak mümkündür:
1-Fetihteki rolleri; Bu insanlar geçimlerini sağlamak için gönüllü olarak sefere katılıyorlardı. Bunlar Osmanlı Beyliği’ne gelerek bey ile ilişki kurup yanlarındaki, bazen 50-60 bazen de 150-200 kişilik derviş gruplarıyla beraber Bizans topraklarında birtakım fetihlere katılıyorlardı. Bunun en güzel örneklerinden birisi Geyikli Baba’dır. (*)
2-Türkleştirme ve İslâmlaştırmada etkin rol oynuyorlardı. Bu dervişler geçimlerini temin ederken yerleştikleri yerlerde zâviyeler(*) kuruyorlardı. Bu zâviyeler, ya kendileri tarafından veya beyler tarafından yaptıkları fetihlere karşılık olmak üzere, toprakları kendilerine vakfediliyor ve bu şekilde orada yerleşiyorlardı.
3-En önemli fonksiyonları ise, Osmanlı hâkimiyetinin meşrulaştırılmasıdır. Bu insanlar mâiyetlerindeki dervişlerin dışında çok büyük kitlelere hitap ediyorlardı. Hattâ Osmanlı yüksek bürokrasisi, yüksek askerî erkânı içerisinde de bunların müritleri olan kişiler vardı. Bu şeyh ve dervişler, Balkanlarda kurmuş oldukları zâviye(*) ve tekkeler vasıtasıyla bölgenin gayr-i Müslim halkını etkiliyor ve âdeta Osmanlı ordusunun gelip bölgeyi fethetmesinden önce bir anlamda, halkı psikolojik olarak fethe hazır hâle getiriyorlardı. Bu zâviye (*) şeyhleri, dindeki müsamahalı tutumlarından dolayı Hıristiyanların daha kolayca ihtida (*) etmelerini sağladıkları gibi, fetih hareketlerine de katılıyorlardı.
Çetinoğlu: Fetihler, Türk-İslâm kültürünün yayılmasında etkili oldu mu?
Prof. İnbaşı: Osmanlılar tarafından iskâna tâbi tutulan Türkmenler, Anadolu’dan Rumeli’ye dillerini ve kültürlerini de getirdiler. Bunların çoğu yeni isimler altında, yeni köyler ve yerleşim birimleri kurdular. Bu yönüyle Osmanlı fetihlerinin geçici mâcera ve çapulcu hareketi değil, kesin bir yerleşme ve yurt tutma gayesini hedeflediği aşikârdır. Dolayısıyla Balkanların fethi sırasında buradaki bazı muayyen bölgeler, yoğun bir göç ve iskân hareketine sahne olmuş, kurulan iskân birimleri ile boşalmış topraklar şenlendirilmiş ve işlenmeye başlanmıştır. Buralara iskân edilen Türkmenler, zamanla buralarda han, hamam, köprü, medrese, zâviye (*), imâret (*), tekke, cami ve mescit gibi Türk-İslâm eserleri inşa etmişler ve böylece Balkanları bir Türk yurdu haline getirmişlerdir.
Sultan Birinci Murad’ı müteakiben Yıldırım Bâyezid döneminde Rumeli’nin Türkleşmesi maksadıyla daha büyük ölçüde Türkmen unsurun nakledildiği bilinmektedir. Bu nakil sırasında, devlet tarafından kendilerine zengin topraklar verilmek, bütün akrabalarıyla göçecek olanlara yurtluk (*), toprak, tımar (*) gibi imtiyazlar tanınmak suretiyle muhâceret teşvik edilmiştir. Yıldırım Bâyezid devrine ait ilk iskân kaydı 1400-1401 yıllarında tuz yasağına uymayan aşiretlerin nakledilmesi ile ilgilidir. Bu hususta Âşıkpaşazâde’de; (*) ‘…Saruhan ilinin göçer halkı var idi. Menemen ovasında kışlarlar idi. Ol iklimde duz yasağı varidi. Anlar ol yasağı kabul etmezler idi. Bâyezid Han’a bildirdiler. Han dahi Ertugrıl’a haber gönderdi kim. Ol göçer evleri her ne kadar var ise iyice düzene alasın. Yarar kullarına ısmarlayasın. Filibe (*) yöresine gönderesin. Ertuğrıl dahi atasının sözlerini kabul etdi. Ol göçer evlerü gönderdi. Geldi Filibe (*) yöresine kondurdular. Şimdiki dem de Saruhan Beğlü dedikleri anlardır. Paşa Yiğit Beğ (*), o kavmin ulusu idi. Ol zamanda anlarun ile bile gelmiş idi.’ şeklinde bir kayıt vardır. Bu bölgeye yapılan iskân neticesinde, 1516 yılına bir Tahrir Defterinde (*) merkezi Tatarpazarı olan nâhiyenin Saruhan Beyli adıyla kaydedilmesi, kuruluş safhasında buraya yoğun bir Türk unsurunun yerleştirilmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Çetinğlu: Yıldırım Bayezid zamanında da sevk ve iskân politikası uygulandı mı?
Prof. İnbaşı: Yıldırım Bâyezid, Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük gayret sarf etmiştir. Nitekim Üsküp (*) ile Niş(*) arasındaki araziye Müslüman Türkleri yerleştirmiştir. Timur’un Anadolu’yu istilasından sonra da göçler yoğunlaşmış, fetret devri (*) sırasında kuvvetli ve nüfuzlu Türk unsurlarını kendi yanlarına çekmek isteyen taraflar vasıtasıyla da, Rumeli’ye Türkmenler sevk edilmişlerdir. 1397’de Mora’da Argos’un fethinden sonra Anadolu’dan bir kısım Türkmen ve Tatar göçmenleri getirilerek Üsküp (*) ve Teselya civarına yerleştirilmişlerdi. Rumeli’ye nakledilenler arasında Kırım Türkleri de bulunmaktaydı. Nitekim Kırım’da iktidar mücadelesini kaybeden Aktav Han / Aktay Han, kendine tâbi akraba ve kabilesi ile Tuna’yı geçip Sultan Bâyezid’e iltica etmiş ve onun tarafından Filibe (*) havalisine yerleştirilmişti. Speros Vryonis bunu ‘tipik bir askerî fetih, fakat sayıca oldukça fazla etnik bir göçebe hareketi’ olarak yorumlamaktadır.
(Birinci Bölümün Sonu)
Filistin, Siyonizm ve İsrail Tarihçesi* – 5
Siyonistler, II Meşrutiyet ile Abdülhamid’in Osmanlı siyaset sahnesindeki etkinliğinin azalması ve 13 Nisan(Meşrutiyete karşı ayaklanma)dan itibaren tamamen tükendiğini ve Türkiye’de yeni bir dönemin açıldığını anlamışlardı.
Sabık Padişah, Herzl’e Filistin’de Musevi Yurdu kurdurmamak için oldukça direnmişti. Ancak II. Abdulhamid’in Musevilere kötü davrandığı söylenemezdi. Öyle ki, Rusya mezaliminden kaçıp Osmanlı’ya sığınan Musevilere kucak açması unutulamazdı.
II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Siyonistler için en büyük kazanç, İstanbul’da Emanuel Karaso gibi birinin olmasıydı. Karaso, İttihat ve Terakkinin diğer ünlülerinden Nesim Ruso ve Nesim Mazliyah’ı da ikna ederek Siyonistlerin ilk “Osmanlı Şubesi”ni açmayı başarmıştı. Bu üç Osmanlı Siyonisti, 1908 Seçimlerinde parlamentodaki yerlerini almışlardı. İstanbul Mebuslarından Vitali Faraci Efendi de Siyonistlere yakınlaşmış, hatta Türkiye de Anti-Semitizm olmadığı için emellerinin gerçekleşmesinin mümkün olduğunu söylemişti.
Musevi milletinin Hahambaşısı olan Hayim Nahum, Dr. Yakobson’a(İstanbul’daki Anglo Lövanten Bankacılık Şirketinin başındaki adam.) Filistin’deki Siyonistlerin başarısı için çalışacağını söylemişti. Yakobson’a göre bir Musevi liderinin Türkiye’de Siyonistlere bu derece sempati duyması, Siyonistler için büyük bir zaferdi. Yakobson, Osmanlı kamuoyunu kazanmak için İstanbul’da çıkan bütün Musevi gazetelerini satın almıştı.
Dr. Yakobson, İstanbul’daki başarısı için sadece Osmanlı Musevilerini kendi saflarını çekmeğe yetmeyeceğini, Filistin’de özerk bir Yahudi yurdu kurmak için önce İttihat ve Terakki Cemiyetini, daha sonra hükümeti etkilemeleri gerekiyordu. Bu sebeple, Ruso ve Mazliyah; Enver, Ahmet Rıza, Talat ve Nazım Beylerle görüştüler. İttihat ve Terakki’nin ağır topları olan bu beyler, ülkeye Musevi göçünün yararlı olacağı inancındaydılar. Ahmet Rıza, Meclis Başkanlığına seçildikten sonra kendisini tebrik etmeye gelen Hayim Nahum’a: “Osmanlı devletini oluşturan bütün uluslar içinde Musevilerin girişimci, zeki ve Osmanlıya sadık olma özelliklerinden dolayı Musevileri kardeş saydıklarını belirtiyordu.”
Ahmet Rıza: “Musevilerin, Fen, Endüstri, Ticaret gibi bütün dallarda birinci olduklarını, Musevilerin kendilerine yardım ettikleri takdirde, hiçbir kısıtlama olmaksızın Rusya’dan olsun, Romanya’dan olsun bütün Musevileri imparatorluğumuzun her köşesinde ellerimiz açık karşılamaya hazırız. Yeter ki onlar ülkenin endüstri ve tarımına katkı sağlamak için sermayelerini alıp gelsinler.” Diyordu.
Lâkin Siyonistlerle İttihatçıların arasındaki “Balayı” fazla uzun sürmeyecekti. Hürriyet’in ilanı ile çıkan (23 Temmuz 1908 – 13 Nisan 1909) arasında geçen 31 Mart vakası, her şeyi alt-üst etti. Filistin’de II. Abdülhamid döneminde konulan yasaklı uygulamalar yeni yönetim tarafından tekrar uygulanmaya başlandı.
***
Sayın Okur:
Buraya kadar Siyonistler ile Osmanlı arasında yaşanan gel-git’ler, son Osmanlı askeri Filistin’i terk edinceye kadar sürmüştür. 1517 de Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilen bu kutsal topraklardan Osmanlı orduları perişan bir vaziyette kuzeye doğru çekilirken Müslüman Arapların İngiliz casusu Lawrence liderliğinde Türk askerini arkadan vurması, yaralılara dahi acımadan Ermeni militanlarla birleşip katliama girişmiş olmaları acı bir hatıra olarak hafızalarımızda tazeliğini korumaktadır.
Buraya kadar anlatılanlardan şunu aklımızdan çıkarmamalıyız ki; bu günkü Filistin’in durumuna düşmemek için, vatan topraklarını her türlü yabancı(Suriyeli, Afgan, Ermeni, Rus) İstilacılardan korumamız gerekiyor.
Yabancıya 400 Bin Dolara vatandaşlık veren, II. Abdülhamid’i çok sever görünen hükümet yetkililerimizin Filistin’den toprak talep eden Siyonistlere vermiş olduğu şu sözünü duymamış olmalarına ihtimal vermiyorum: “Ben bir karış dahi toprak satmam, Zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarını akıtarak kazanmıştır. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere muharebe meydanında kalmıştır.
Hâlbuki biz son yirmi yıl içerisinde; “Bu topraklar şehit kanlarıyla sulanmış satamazsınız” diyenlere: “Babalar gibi satarım!” diyen Maliye bakanları, İsrailli Yahudilere: “Güneydoğu Bölgemizden çok fazla toprak alıyorsunuz birazda iç Anadolu’dan, Konya ovasından alın” diyen Tarım Bakanlarını gördük.
Büyük Ortadoğu Projesi gereği Suriye ile olan sınırımızdaki mayınları temizleme işinin karşılığında bu sınır topraklarının İsrail’li bir şirkete 49 yıllığına kiraya verilmesi nasıl izah edilebilir, şayet Anayasa Mahkemesi bu anlaşmayı bozmasaydı; 49 yıl bölgede kalmış Yahudi bu topraklardan çıkarılabilinirmiydi?
Sağlıkla kalın.
Son
*-Bu yazı serisinin hazırlanmasında: Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin “Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar”,
-Mustafa Armağan’ın: “Abdulhamid’in Kurtlarla Dansı”,
-Falih Rıfkı Atay’ın: “Zeytin Dağı”
Kitaplarından faydalanılmıştır.
Kültür Ve Türk Kültürü Üzerinde Oynanan Oyunlar
Kültürler, milletlerin benliklerinden ve ruhlarından süzülmüş maddi ve manevi değerlerdir, veya genel anlamda bir toplumu var eden değerler bütünü ve mensubu oldukları milletlere şahsiyet kazandıran değerlerdir. Kültür bir topluma ait değerleri bünyesinde toplayan bir sosyal dayanışma aracıdır.
Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Kültür ve Milli Kültür konulu tebliğinde şöyle diyor: “ Kütleler milletleştikçe, kültürleri de milli mahiyet kazanmakta, ortak kültür unsurları teşekkül etmektedir.”, Prof. Dr. Mustafa E. Erkal da kültüre şu şekilde yaklaşıyor: “ Kültür konusu, sosyolojinin temel başlıklarından birisidir. Kültür, bilgiyi, sanatı, ahlakı, hukuku, örf ve adetleri kapsadığı gibi, insanın cemiyetin bir üyesi olması dolayısıyla kazandığı diğer bütün kabiliyet ve alışkanlıkları da içine alan bir bütündür.”, Prof. Dr. Erol Güngör’e göre ise: “ Sosyal bilimlerde kültür denince bir topluluğun kendi hayati problemlerini çözmek üzere denediği ve uzun yıllar içinde standart hale getirdiği usuller ve vasıtalar anlaşılır. Şu halde bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsemiş bulunduğu hayat tarzı bütün maddi ve manevi unsurlarıyla birlikte onun kültürünü teşkil etmektedir.”, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’da kültüre şöyle bakıyor: “ Dil gönlü yüzdüren gemidir, toplumun da gönlü var; toplumun gönlünün adı kültürdür.”
Öte yandan kültürlerin çevre ile teması neticesinde serbest ve zorunlu ( mecburi ) kültür değişmeleri olabileceği unutulmamalıdır. Prof. Dr. Mümtaz Turhan zorunlu kültür değişmelerini şu şekilde izah ediyor: “ Aynı kültürlere sahip iki sosyal grup veya toplumlardan biri kendi kültürünü veya belirli bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerini baskı altına alır veya idari bir güç ve yetkiye sahip bir grubun yabancı bir kültürü veya bunun belli bazı unsurlarını çoğunluğun arzusuna rağmen kendi toplumuna zorla kabul ettirmeye çalışırsa neticede meydana gelen değişmelere denir.” Meseleye Türkiye açısından bakacak olursak; çevreye karşı Türk Milli Kültürünü korumak ve yaşatmak, gerçek Türk Aydınlarının, devletin ve diğer kurumların en büyük görevleri olmalıdır. Neyin nerede ve nasıl alınacağı, Türk Milletinin kendi milli değerlerine ve bünyesine uyup uymayacağını uzman kişilerden oluşan bir komisyon tarafından en iyi şekilde değerlendirilerek karar verilmesi gerekir.
Türkiye, yaşamış olduğu kendi milli değerlerini, başka kültür ve medeniyetlerin etkisi altında kalarak anane ve inançlarını, gelenek ve göreneklerini, dilini ve örfünü kaybetmeyle, yani kültürel yozlaşmayla karşı karşıyadır. Türk Milleti, tarihi misyonu itibarıyla, bu yozlaşmanın etkisi altında kalmamalı ve çareler mutlaka bulunmalıdır.
Geçmişe dönecek olursak; 1. Dünya Harbi öncesine kadar en büyük, en güçlü ve en uzun ömürlü devleti olan Osmanlı İmparatorluğu zamanında Türk milli kültürü, kendi milli kaynakları yanında, eski Anadolu ve Ön Asya medeniyetlerinin zenginliklerinden faydalanmış ve daha zengin bir hale gelmiştir. Ancak, son dönem Osmanlı Devleti’nin yöneticisi ve aydınları bu zenginlikleri koruyamamış ve devletin gerileme ve çöküş dönemlerinde, Batılı devletlerin maddi kültür unsurları karşısında ne yapaklarını şaşırmışlar ve bir boşluğun içine düşmüşlerdir. Bu durum, Lale Devri’yle birlikte başlamış, iki asır boyunca devam etmiştir. Bu zihniyet; geri kalmışlığın sebebini, Türk Milleti’nin kimliğini oluşturan, ona yaşama gücü veren, onu diğer toplumlardan farklı kılan Türk Kültürü’ne bağlayarak, ülkeyi mecburi kültür değişmesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu darboğazdan, Batı Kültürü’ne dönülerek kurtulmanın mümkün olacağına inanmışlar. Oysa, hepimizin bildiği gibi, kendi kültür varlıklarına yabancılaşan, onu dışlayan ve hor gören toplumların akıbeti milletler mezarlığı olmuştur.
Mecburi veya zorunlu kültür değişmesiyle Türkiye’ye sokulmuş olan şey, kelimenin tam anlamıyla maddi ve manevi sahalarda Batı’nın hastalıklı yönleri olmuştur. Dolayısıyla, Türk Milleti’nin bünyesine yabancılaşma ve yozlaşma ( kültürel yozlaşma) gömleği giydirilmiştir. Böylece, Batılılaşma çabaları, birçok yönüyle toplumun gelişmesini engellemiştir.
Bugüne bakacak olursak; bu mecburi kültür değişmesinin, Türk dili üzerinde bir takım oyunların oynanmasına, din ve inançlara yapılan saldırıların sürdürülmesine, Türk tarihine ve tarihi şahsiyetlere başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere saldırıların sürdürülmesine, Türk folklorunun ve milli oyunların dejenere edilmesine,Türk musikisine hoş olmayan tavırların sergilenmesine v.b. olaylara sebep olduğu hafızalardan silinmemelidir. Bunlar, Türk Milleti’nin var olma gücünü zayıflatmış ve ülkenin bugünkü manzarası ortaya çıkmıştır. Bu durum karşısında, artık Türk Devleti milli bir endişe hissederek, yeni kararlar almak zorundadır. İki asra varan tecrübe tam bir fiyasko ile neticelendiğine göre; ilmin ve teknolojinin ulaştığı bugünkü neticeler milletlerin nasıl kalkınacağını gösterdiğine göre; toplumların yaşaması, var olması, düşünmesi ve şekillenmesindeki en büyük itici güç kültür olduğuna göre; bu durumda artık düşünülecek bir şey kalmamıştır. Buradan hareketle, Türk Milleti’nin de bu girdaptan kurtulması için başvuracağı çare; kendi özüne dönmesi, maddi ve manevi kültürünü koruması ve aynı zamanda geliştirmesi olmalıdır. Bu aşamada, toplum dinamiklerinin oluşturulmasında, sentez kabiliyeti olan, vatansever ve inisiyatif gücü yüksek Türk aydınlarına ve Devletin itici gücüne büyük görevler düşmektedir.
Bu kısa açıklamaların ışığında, bu yapıyı oluşturmak için nasıl bir metot ve yol izlenmeli hususunda bazı görüş ve tespitler aşağıda sıralanmıştır:
-Milli kültür politikasının temelini Türk Milleti’ne mensup olma şuuru oluşturmalı ve yeni nesillere bu şuur aşılanmalı.
-Millet gerçeğini fertlerin ve sosyal grupların üzerinde görmek ve toplumun bu yönde eğitilmesini sağlamak.
-Türk Tarihi’ne bir bütün olarak bakılmalı ve milli tarih konusunda hassas olunmalı, Türk tarih şuuru yeni nesillere öğretilmeli.
-Vatan ve bayrak sevgisi her şeyin üzerinde tutulmalı.
-Her şeyden önce Türkçeye saygı gösterilmeli, yer, firma vb. adların mutlaka Türkçe olmasına özen gösterilmeli.
-Türk Milleti’nin kültür varlıkları Dünya’ya iyi tanıtılmalı.
-Türk aile yapısı mutlaka korunmalı.
-İslam Dini’ni yozlaştırmaya yönelik faaliyetler mutlaka önlenmeli.
-Yabancı dille eğitim ve öğretim sisteminden süratle uzaklaşılmalı; yabancı dil öğrenmeyle yabancı dille eğitim ve öğretim birbirlerine karıştırılmamalı. Yabancı dille eğitim ve öğretim yerine; yabancı dil öğrenimine önem verilmeli.
-Türk Arşivleri muazzam belge, bilgi ve kaynaklarla doludur. Türk Kültürü’nü korumak ve kültürel yabancılaşmayı önlemek için bu zengin arşivlerden muhakkak yararlanılmalı.
-Dilde ve edebiyatta yabancılaşma ve yozlaşmanın önlenmesi için başta Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları ile TRT ortak programlar geliştirmeli.
-Milli musiki mutlaka koruma altına alınmalı ve yabancı musikilerin etkisinden kurtarılmalı.
-Türk Halk Oyunları’nın unutulmaması için gerekli çalışmalar yapılmalı.
-Türk Milli Kültürü’nün korunmasında sivil toplum kuruluşlarının önemi büyüktür. Bu amaçla faaliyet gösteren bu kuruluşlara, devlet ve özel sektör tarafından gerekli maddi destek sağlanmalı
Sonucu Mustafa Kemal Atatürk’ün çok önemli ve anlamlı iki sözü ile bağlayalım: “ Bu millete gideceği yolu gösterirken Dünya’nın her türlü ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim, lâkin unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.”, “ Biz doğrudan doğruya milliyetperver ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun efradı ne kadar Türk kültürü ile meşbu ( dolu ) olursa o topluluğa dayanan Cumhuriyet de kuvvetli olur.”
Osmanlı Devleti’nin Dış Borçlar Macerası
Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmasını 1854’te yaptı. 1874 yılına kadar, 15 ayrı dış borçlanma (istikraz) ile Toplam 239 milyon lira borçlandı. Ama ağır faiz yükü nedeniyle hükümetin eline yalnızca 127 milyon Osmanlı Lirası geçti.
1865 borçlanması ile onu takip edenler, hep eski borçlanmaların taksitlerini ödemeye ve bütçe açığını kapatmaya tahsis olunduğundan, Hükümeti mali bir uçuruma doğru sürüklüyordu. (İ. Hakkı Yeniay)
Alınan her borç için devletin asıl gelirlerini oluşturan muhtelif vergi gelirleri teminat olarak gösteriliyordu. Zamanla daha fazla borç ihtiyacı için ülkenin geri kalan kaynaklarının teminat gösterilmesi bile yetmiyordu.
Daha sonra devam eden borçlanma ihtiyacının daha düzenli karşılanabilmesi için Osmanlı Bankası’nın kurulması gündeme geldi. Bu banka Osmanlı Devleti’nin Merkez Bankası olacaktı. 1863’te Bankanın imtiyaz hakkı sermayedarları İngiliz ve Fransız olan banka ve bankerlerden oluşan bir gruba verildi.
“Kartopuna benzeyen bir durum meydana gelmişti. Avrupa’dan daha fazla borç sağlandıkça Türkiye’de harcamalar artıyordu.”
1870’lere gelindiğinde dış borçlanma artık müzmin bir hal almıştı (Suvla,1940). Dış borçlanma Osmanlı bütçelerinin kısa vadeli nakit ihtiyacını karşılamakta kullanılmış, ancak yapısal gelir yetersizliği sorununa bir çare üretilememişti.
“Geçici bir araç olan dış borçlanmaya sürekli başvurulması, alınan borçların verimli alanlarda değil de cari giderlere harcanması ve israfa gitmesi, borçlanmaların hesapsız yüksek faizler ve yüksek aracı payları ile yapılmasının” Osmanlı’ya maliyeti ağır oldu.
***************************
Saraylara Harcanan Para
Osmanlı’da ekonomi bu durumdayken, 5 milyon altına mal olan Dolmabahçe Sarayı inşaatı 1856’da tamamlandı. 5.320 kişinin hizmet verdiği sarayın yıllık masrafı 2 milyon sterlindi.
1865’te padişah “Beylerbeyi Sarayı“nın açılışını yaptı.
1857’de Abdülmecid’in, II. Mahmut’un eski sarayını yıkarak başlattığı “Çırağan Sarayı” inşaatı 1871’de bittiğinde toplam masraf “2,5 milyon altını” bulmuştu.
Beylerbeyi Sarayı ve Yıldız Sarayı müştemilatı için 5,5 milyon altınlık bir harcama yapıldığı dikkate alınırsa, bu dört saraya toplam 12 milyon altın harcandığı görülecektir. Bu dört sarayın yıllık masrafının da 1854’ten 1879’a kadar geçen 25 yılda “100 milyon” Osmanlı Lirası olduğu hesaplanıyor.
“Ulu Hakan Abdülhamid Han” da eksik kalmadı. 1880’de, eski “Yıldız Sarayı”nın yanına bir saat kulesi, bir porselen atölyesi bir de cami yaptırdı.
25 yılda sarayların yapımı ve diğer masrafları için yapılan toplam masrafın kabaca “200 milyon” Osmanlı Lirası olduğu hesap ediliyor.
Hükümet tasarrufa yönelmek ve cari harcamaları kısmak yerine gelecek yılın aşar vergisini göstererek borç almayı tercih ediyordu. Merkezi yönetimdeki savurganlığı önlemek yerine, devamlı artan saray borçları iç borçlanmayla ödeniyor ve doyum noktasına gelindiğinde iç borçlar dış borçlara dönüştürülüyordu.
Her yeni borç bir dizi yeni imtiyazlar verilmesi demekti. Ülke borçlandıkça yabancı sermayeye verilen ayrıcalıklar çoğaldı.
***************************
Düyûn-U Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi
1876’da Hükümet para bulamadı. Bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu ve bu tarihten itibaren tahvil sahipleri, hiçbir para alamadılar. Hükümetin acz hali birçok bankada çok büyük buhranlar meydana getirdi.
Ve 1881’de yabancı alacaklıların temsilcileri ile müzakerelerde bulunuldu. Osmanlı hükümetini temsil eden 7 kişiden 5’i gayrimüslimdi.
Müzakereler sonucunda yapılan ve adına “Muharrem Kararnamesi” denilen anlaşmanın gayesi borçların, faiz ve amortismanların ödenmesi için sağlam gelirler bulunması, bu gelirlerin düzenli bir şekilde toplanıp ALACAKLILARA dağıtılması ile görevli olacak bir teşkilat kurulması idi. 1882 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu.
Teoride Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi Osmanlı maliyesinin bir dairesi idi. Uygulamada ise tamamıyla ayrı idi ve serbest hareket ediyordu. İrade ile yasallık kazandığı halde, uluslararası bir görünüm sergilemekteydi. Osmanlı hukukuna dâhil olduğu halde temyize tabi değildi. Düyun-u Umumiye İdaresi’ne bağlı memurlar Osmanlı memuru statüsünde oldukları halde, Osmanlı hükümetlerinin bunlar üzerinde hiçbir yaptırım hakkı yoktu.
Düyun-u Umumiye yönetiminin en yüksek organı olan Düyun-u Umumiye Meclisi 7 kişiden oluşuyordu. Bunlar İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya- Macaristan, İtalyan tahvil sahiplerinin temsilcileri ile Osmanlı Bankası ve Osmanlı tahvillerinin sahiplerini temsilen birer üyeden oluşuyordu.
Düyun-u Umumiye İdaresi gittikçe güçlenerek, zamanla devlet içinde devlet haline geldi. Devlet gelirlerinin üçte birini yönetecek ve tahsil edecek bir örgüt kuran idare, Osmanlı İmparatorluğu’nun Maliye Nezareti’nden daha güçlü bir hale geldi. Maliye Nezareti’nde çalışan memur sayısı 5.000 dolaylarında iken, Düyun-u Umumiye İdaresi’ndeki memur sayısı 9.000’e ulaştı. Fakat İdare’de görevli yabancı memurların sayısı hiçbir zaman toplam memurların yüzde sekizini aşmamıştır.
Devletin vergi gelirlerinin büyük kısmı Düyun-u Umumiye İdaresi’ne tahsis edilmişti. O kadar ki, Düyun-u Umumiye İdaresi devletin vergi gelirlerinin %70’ini tahsil etmekteydi.
“Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu.”
“Düyun-u Umumiye İdaresi Batı Avrupa devletlerinin ileri karakolu gibi çalışan, Avrupa devletlerinin siyasi himayesinde bir kuruluştur.”
Macit İnce, “Düyun-u Umumiye İdaresi devlet içinde devlet olup, tamamen devlet dışında işler yapıyordu. Mesela İtalya, Düyun-u Umumiye yönetiminden aldığı borçlarla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Trablusgarp savaşını finanse etmiştir. Türk halkının ödediği vergilerle Türkiye’ye karşı yapılan bir savaşa mali destek sağlamıştır” demektedir.
Sadece saraylara harcadığı parayı savurmasaydı, muhtemelen Osmanlı hiç borç almadan yüzyılı tamamlayabilir, Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi batağına düşmeden güçlü bir devlet olarak yaşayabilirdi.
Fakat sorun bundan ibaret de değildi.
Cumhuriyet Fazilettir

Cumhuriyet Fazilettir, Cumhuriyet Türk Milleti İçin En Uygun Yönetim Şeklidir. Cumhuriyetin Temelinde Türk Kahramanlığı ve Yüksek Türk Kültürü Vardır.
Ekonomisi göçmüş devletlerin en başta itibarı göçer. Aklı göçmüş devletlerin ise yaşam hakkı kalmamıştır. Osmanlı devleti 1800 yılından itibaren ekonomisinin zayıflaması, Balkanlardan ve Kafkaslardan üst üste gelen Rus akınları, batının bilim ve teknolojisine ayak uyduramama, bilgisiz ve dirayetsiz yöneticilerin uygulamalarnı, sonunda dünyanın en büyük imparatorluğunun yıkılışına neden oldu.
Birinci dünya savaşı Osmanlı devletinin sonunu getirdi. Osmanlının henüz değerini bilmediği petrol, Osmanlının topraklarından fışkıracaktı. Yani savaş Osmanlıyı yok etmek ve bir damla petrol, bir damla kandan kıymetlidir, zihniyetiyle topraklarımızda bulunan kara altına sahip çıkmaktı. Savaş kaçınılmazdı. Düşmanlarımız, önce Libya’ya, sonra Balkanlara, daha sonra Türklerin bulunduğu her bölgeye saldırdılar ve belki 15 cephede birden savaşmak zorunda kaldık.
Savaşın başlangıcında düşmanı, önce Çanakkale’de boğazın soğuk sularına gömerek, bellerini kırdık. Sonra Kut-ül Amare’de İngiliz ordusunu esir aldık. Savaşın son günleri de Azerbaycan’da Ermeni, Rus ve İngiliz ordularını perişan ettik.
Müttefikimiz Almanlar yenilince, biz de yenik sayıldık ve 620 yıllık Osmanlı devleti teslim oldu. Payitaht ve tüm topraklarımız işgal edildi. Bize Ankara civarında bıraktıkları bir avuç toprak bile çok görülmüştü. Düşman kirli çivmeleri ile vatan topraklarını çiğnediği gibi şeref, haysiyet ve onurumuz da çiğnenmişti. Devlet ve millet dara düşmüştü. Bu millet, her dara düştüğünde, nice kahramanlar ve nice önderler yetiştirmesini de bilmiştir. Bunlar saymakla bitmez.
Fakat içlerinde biri vardır ki, o yüzyıllarda bir yetişen dahi, asker, siyasetçi, devlet adamı, düşünür, o yol gösterici, kanun yapıcı ve devrimcidir. Dünyanın en ileri milletleri O’nun gibi birisinin ülkelerinde doğmadığına ve böyle birine sahip olamadıklarına yanıp tutuşmuşlardır.
O, Libya’da İtalyanları, Edirne’de Bulgarları püskürten, Conk bayırı, Anafartalar, Arıburnu ve Suvla kahramanıydı. Boğazları, payitahtı, saltanatı ve hilafeti kurtaran, cesareti ve kararları ile askeri şahlandıran ve ünü Anadolu’ya yayılan Albay Mustafa Kemal’di. O, Bitlis’te Muş’ta Rus’ları püskürten,
7. Ordu komutanı olarak, Halep’te İngilizlere karşı savaşan, Suriye’de Yıldırım Orduları Komutanı, Büyük stratejist ve Osmanlının en büyük nışanına layık görülmüş cengaverdi.
Düşmanın yüksek silah gücü karşısında kendinden ve milletinden o kadar emindi ki, “bu iş burada bitmemiştir” “geldikleri gibi giderler” diyordu.
Yeni bir ülke, yeni bir devlet ve yeni bir millet için bir avuç silah arkadaşı ile “parola ya istiklal ya ölüm” diyerek, sonunda tarihin seyrini değiştirecek müthiş bir teşkilat kurdu. Bu teşkilat birden dağ gibi büyüdü ve korkusuzca dünyanın üzerine yürüdü. Yüksek iradesi ile dağılan kuvvetleri avucunda topladı. Asker yoktu, silah cephane yoktu, para pul yoktu. Fakat vatan için ölmeye hazır bu bir avuç insanda dağ gibi yürek, cesaret ve iman vardı. Düşmanın çeliğine zırhlılarına karşı onlar Anadolu’ya imanı götürmüşlerdi. Silah ta, cephane de, mühimmat ta bulundu ve muhteşem bir ordu kuruldu. Sonunda bu orduya beklediği emir geldi. Emir: “ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” idi. Bu emir dağlarda, bayırlarda, ovalarda, vadilerde yankılandı. Bu millet, Türk olduğunu ve damarlarında asil bir kan taşıdığını yeniden hatırladı. Her zaman olduğu gibi yeni bir destan yazmaya çoktan hazırdı. Şahlandı ve vatanın her köşesinde düşmanı kanlarında boğdu.
Dünyada zaten imparatorlukların hükmü bitmişti. Şimdi Türk milletinin şanına layık cumhuriyet ve demokrasi ile tanışmanın zamanı gelmişti ve bütün dünyanın saydığı Başkomutan, büyük devlet adamı, o yol gösterici, o yüz yıllarda bir gelen dahi, 28 Ekim 1923 günü beklenen muştuyu verdi: “efendiler yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz”.
Bugün o mutlu muştunun üzerinden tam 100 yıl geçti. İlk anda ülke imar edildi. Önce beyinler çelik ağlarla örüldü. Hurafelerin yerini bilim ve fen aldı. Ordu, gençlik, öğretmenler, çiftçiler, işçiler, sanatkarlar ürettikçe üretti. Tekstili, kömürü, çeliği işleyen, üç uçak fabrikasında uçaklarını üreten, bunları ihraç eden ve tüm borçlarından kurtulmuş bir devlet ortaya çıktı.
Fakat, bugüne gelindiğinde birçok siyası ve pembe devrim oyunlarıyla o tempoyu nasıl kaybettiğimizi düşünmek lazım.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bize mükemmel bir ülke bırakmıştır. Bu ülke; bugün de coğrafi konum, stratejik yapı, yerüstü ve yeraltı zenginlikleri ile yine egemen güçlerin ve küresel sömürgenlerin hedefinde yer almaktadır. Türkiye, kendini yok etmeyi amaçlayan projelere karşı çok daha mükemmel projeler hazırlamalıdır. Türkiye alt üst kimlikleri, çok kültürlülüğü, medeniyetler uyutmasını, etnisite ve azınlık oyunlarını bir kenara itip, gerçek kimliğine sahip çıkmalıdır. Bu güzel vatan, geçmişte olduğu gibi bugün de küresel güçlerin, ajanları ve işbirlikçilerinin hedefindedir. Türkiye, tarihinden, ordusundan ve töresinden koparılmak istenmektedir. Büyük işler yapması gereken Türk çocuğunun ecdadını tanıması engellenmektedir.
Dün olduğu gibi bugün ve gelecek için de cumhuriyet Türk milletinin en büyük hazinesidir. Bu hazineye sahip çıkıldıkça, Türk milleti daima yücelecektir. Atatürk bize, daima Çağdaş medeniyetlerin üstüne çıkmayı, çok çalışmayı, geleceğin dünyasının çalışkanlara ait olacağını, hayatta en hakiki yol göstericinin ilim olduğunu, eğitimsiz bir milletin köleliğe mahkum olacağını söylüyor ve benim sözlerim bilimle ters düşerse beni değil bilimi tercih edin diyor.
Biz bugün, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamışsak, onu anlatmanın günüdür. Yaptıklarından ders almanın, vasiyetine sahip çıkmanın, devrimlerini yaşatmanın, emanetlerini korumanın ve öğretilerini uygulamanın günüdür. O, milletine daima hürriyeti, bağımsızlığı, aklı ilmi, teknolojiyi ve böylece geleceği ve yüksek medeniyeti işaret etmiştir. Cumhuriyeti ve devrimlerini yaşatmak, Türk milletinin geleceğidir. Çağdaş ülkelerin, yüksek medeniyetlerin üstüne çıkmaktır. Şimdi bunun için çalışalım. Hep birlikte Türkiye Cumhuriyetini nice 100 yıllara taşıyalım. Cumhuriyetimizin 100. Yılı milletimize kutlu olsun.0 Selam sevgi ve saygılarla
Filistin, Siyonizm ve İsrail Tarihçesi – 4
Dr. Teodor Herzl, Padişahın verdiği her ret cevabının ardından, yılmadan yeni hamleler yaparak padişahın ilgisini çekmesini başarıyordu. Osmanlı Devleti’nin mali zorluklar içinde olduğunu gören Herzl, Abdülhamid’i ikna edebilmek için Türkiye’ye maddi çıkarlar sağlamayı önerdi.
Ne var ki, Dr. Teodor Herzl’le Padişah arasındaki irtibatı sağlayan Newlinski ölmüştü. Onun yerine II. Abdülhamid’in İngiltere nezdindeki casusu Musevi asıllı Türkolog Arminius Vambery ile temas kurup, padişahın huzuruna alınması için beş bin altın vermeyi vaadetti.
19 Mayıs 1919 da Cuma namazından sonra Yıldız Sarayı selamlığında Padişah’ın huzuruna alınan Dr. Herzl, Padişaha:”Batı ülkelerinde ırkdaşlarının çektikleri zulümleri, uğradıkları haksızlıkları anlatan Herzl, buna karşılık Musevi uyruklarına gösterdiği iyilik ve adaletten dolayı II. Abdülhamid’e dünya Musevilerinin şükranlarını bildirdi.” Bu görüşmeden sonra II. Abdülhamid, İmparatorluğunun kapılarının Musevi göçmenlere açık olduğunu söyler.
Dr. Herzl, Osmanlı Ülkesi Mezopotamya’nın Petrol yatakları, Altın ve Gümüş madenleri ile verimli topraklarının iktisadi potansiyelinin olduğunu Osmanlı Padişah’ına anlattı. Fakat batılı sömürgeci ülkelerin buralara gelerek yüksek miktarda kârlar elde edip, ülkelerine kısa zamanda geri döndüklerini hatırlattı. Herzl’e göre Büyük Güçler, Türkiye’yi boyunduruk altında tutabilmek için ülkenin ekonomik kalkınmasını engellemektedirler.
Oysa bu ülkenin ihtiyacının; İsrailoğulları’nın, bilgi yetenek ve imkânlarıydı. Filistine yerleşmeleri kabul edildiğinde, Yahudiler, Osmanlı maliyesini batının vesayetinden kurtarabilir, “Devlet-i Aliyye”yi kalkındıracak iktisadi gelişmeyi sağlayabilirlerdi.
Dr. Herzl’i dikkatle dinleyen Padişah, ona Osmanlı borçlarının konsolide edilmesi için bir plan hazırlamasını söyler. İstanbul’dan ayrılışından tam bir ay sonra Dr. Teodor Herz, Padişah II. Abdülhamid’e hazırladığı planı sunar. Bu Plana göre: “Musevi Bankerler, bir iki yıl içinde Avrupa Borsalarındaki tüm Osmanlı borçlanma tahvillerini toplayabileceklerini, Türkiye’de Ziraat, Endüstri ve Ticaret hayatını geliştirecek Osmanlı – Musevi şirketinin kurulması planını sundu.”
Bu çalışmalara başlamanın tek şartı ise, Padişah’ın Yahudilere Filistin’e yerleşme ve özerk idare kurma hakkını tanımasıydı. Ancak Dr. Teodor Herzl, yine hayal kırıklığına uğrayacak, II. Abdülhamid’den ret cevabı alacaktı.
Padişah’ın olumlu tutumuna rağmen Osmanlı bürokrasisi, Herzl’in tekliflerini reddetti. Bu reddedişin sebebi ise, Siyonistlerin: “Kolonizasyon” ile “Konsolidasyon” projelerini birbiriyle karıştırıyor olmalarıydı. Bu olumsuz olaylardan sonra Dr. Teodor Herzl, İstanbul’dan bir daha dönmemek üzere ayrılacaktı.
Dr. Teodor Herzl’in 44 yaşında beklenmedik ölümünden sonra ondan boşalan koltuğa “Dünya Siyonist Hareketi” liderliğine David Wolffsohn getirildi. Wolffsohn, tıpkı Herzl gibi düğümün ancak İstanbul’da çözüleceğini biliyordu.
Padişah’ın İngiliz casusu Vambery, Wolffsohn’a Türklerin feci bir iktisadi krizin içinde bulunduğu haberin getirmişti. Bu durum Türk casusu Türkoloğ’a göre II. Abdulhamid’le pazarlığa oturmanın tam zamanıydı.
Osmanlı’nın bu zayıf durumunu Siyonistler adına fırsata çevirmek isteyen Wolffsohn, derhal bir plan hazırlayarak, 25 Ekim 19007 de İstanbul’a gelir. Bu plana göre: “Kudüs hariç tutulmak üzere elli bin Yahudi ailesi Filistin’e yerleştirilecek, bu aileler, Osmanlı uyruğuna geçecek, Osmanlı yasalarına uymakla yükümlü olacak, erkekler askere alınacak, ancak vergiden muaf tutulacaktı. Yahudilerin yerleşim alanlarını hükümet tayin edecek, Siyonist örgütü adına kaydedilip tapulanan bu topraklar, Yahudi Kolonizatör’lere dağıtılacaktır.”
Devam Edecek
Faust
Alman edebiyatının zirvedeki ismi Johann Wolfgang Von Goethe (1749-1832); aynı zamanda ressamdır. Bakanlık yapmış siyâset ve devlet adamıdır. Tabiat âlimi ve farklı disiplinlerde bilgi sâhibi olması sebebiyle de ‘hazerfen’ olarak anılırdı.
Goethe’nin Dünya Klâsikleri arasında çok önemli bir yeri olan Faust isimli eserinin kahramanı Dr. Faustus, fakir ve inançlı bir âilenin evlâdı olarak dünyâya gelmiştir. Faustus üniversitede ilâhiyat tahsili görmüş, aynı sahada Dr. unvanı almıştır. Eserde onun efsânevî hayatı anlatılır. Ortaçağda yaşamış, o dönemde yaygın olan büyücülükte mâhir bir insandır. Bilgi ve güç elde etme karşılığında ruhunu şeytana satmıştır.
Goethe, efsânevî bir şahsiyet olan Faust’u en başarılı ve etkili bir şekilde kaleme alan yazardır. Eser, tiyatro, opera ve bale olarak da sahnelendi. Bâzı yazarlar Dr. Faust’u göklere çıkarırken, bâzıları da lânetlemiştir. Dr. Faust adında bir şahsın yaşayıp yaşamadığı da tartışılmıştır. Gerçek hayatta Faust adında iki kişinin varlığından da söz edilmektedir. İster gerçek, ister hayâl ürünü olsun Goethe’nin Faust isimli eseri dünya klasikleri arasında yer almış, çok okunan eserlerin başında yer almış, dilimize çok sayıda tercümesi yapılmıştır. Ülkemizin önde gelen Goethe uzmanı Senail Özkan tarafından da geniş ve derin bir şekilde incelenmiştir.
Senail Özkan’ın Almanca aslından tercüme ettiği Faust isimli eser, 14,5 X 21,5 santim ölçülerinde, sert kapaklı cilt içerisinde 547 sayfadır.
Romandaki kişiler:
Faust: Hukuk, felsefe, tıp ve ilahiyatla ilgilenen, doktorasını yeni bitirmiş bir kişidir. Ancak düşüncelerinde ilahî olana karşı şüpheler vardır. Gençliğinde var olan huzur ve mânevî rahatlığı artık kaybetmiştir. Çekingen mizaçlı, ama genelde iyi yürekli bir insandır.
Mefistofeles: Faust’u yoldan çıkarmak için her şeyi deneyen şeytandır. Ona çeşitli biçimlere girerek görünür. Kadın, içki, büyü gibi yöntemlerle insanları tanrıdan uzaklaştıran, ayağından sakat biridir.
Margarete: Çok duygulu, fakir bir ailenin kızdır. Dinine ve ahlâkî kaidelere fazlasıyla önem veren; ancak nefsine yenik düştüğü için cezalandırılan bir kızdır.
Wagner: Faust’un yakın arkadaşıdır. Saf, duygularıyla hareket eden bir insandır.
Marthe: Kocası yanında olmayan, kendi hâlinde yaşayan, arabulucu fakir bir kadındır. İhtirasları ile Margarete’i de yönlendirir.
***
Goethe’nin kendi iç dünyasından ve hayatından izler taşıyan roman, manzum olarak yazılmış bir tiyatro eseridir. İnsanın şeytanla mücâdelesi anlatılmaktadır.
Roman, ‘Tiyatroda ön oyun’ başlıklı bölümle başlıyor. Bu bölümde, tiyatro müdürü, şâir ve palyaço arasında konuşmalar yer alır. Tiyatro müdürü, sahnelenecek bir oyun üzerinde şâir ve palyaço ile konuşur. Her oyunda onlara yardım ettikleri için memnundur. Fakat aralarında görüş ayrılıkları vardır. Tiyatro müdürü, sahnelenecek oyunun seyirciyi merak ettirecek olaylardan oluşması gerektiğine inanmaktadır. Ona göre tiyatro, halkın ruhunu doyurmalıdır. Şâirin ise kusursuz bir eserin, uzun yılların ve emeğin sonucunda meydana getirilebileceği düşünmektedir. Ona göre seyircinin beklentisi yeterli değildir. Palyaço ise seyircinin sâdece eğlenceyi istediğine inanır. Neticede, tiyatro müdürü bütün imkânları kullanarak iyi bir oyun düzenlemelerini istemektedir.
Oyun, gökyüzünde ‘başlangıç’ mâhiyetinde sözlerle başlar. İsrafil, Cebrail, Mikail ve Mefistofeles arasında bir diyolog geçer. Mefistofeles ile diğer melekler arasındaki farklılık bu konuşmayla ortaya çıkar. Konuşmalardan Mefistofeles’in şeytan olduğu anlaşılır. Konuşmaya Tanrı da katılır. Mefistofeles, Tanrı ile bir yarışa girer. Şeytan, bir insanı yoldan çıkartacaktır. Gökyüzü kapanır ve melekler dağılır.
Yüksek tavanlı, dar bir odada Faust tek başına oturmaktadır. Pek çok ilme vâkıf olan Faust, kendisinin aslında bir şey bilmediğini düşünmektedir. Bu yüzden, artık öğrencilere bir şeyler anlatamayacağına inanmaktadır. Ayrıca eski huzurunu kaybetmiştir. İlahî olana karşı şüphe içindedir. Bugünlerde bu boşluğu doldurmak için büyülerle ilgilenmektedir. Nosrtadamus’un el yazmasını açar. Tabiatı nasıl kavrayabileceğini düşünür. Tabiat ruhunun işâretini söyleyince sırlarla dolu bir ruh ortaya çıkar. Ruh onun kendisine benzemediğini söyler. Aralarındaki konuşmayı duyan Wagner içeri girer. Faust’un bir tirad okuduğunu sanır. Faust, Tanrı’yı, varlığın mânâsını sorgulamaktadır. Paskalya kutlamalarının olduğu o gün o, Hıristiyanlıktan uzaklaşmış durumdadır.
Şehir kapısının önüne pek çok insan törenlerde eğlenmek için gelmiştir. Neşe içinde, eğlenmeyi hayal etmektedirler. Bu ilkbahar günlerinde Faust ve Wagner de bu kalabalığa katılır. Halk, babası ve kendisi halka büyük yardımları olmuş bu doktoru yanlarında görmekten dolayı çok memnundur. Oysa Faust onların iyi niyetleri karşısında çok üzgündür. Çünkü aslında bir doktor olan babası ona göre pek çok kişinin ölümüne sebep olmuştur. Wagner’le bunları konuşurken garip bir köpeğin geldiğini görür.
Faust, fino köpeği ile çalışma odasına girer. İncil’i açan Faust, onu farklı anlamlandırmaya başlar. Şüpheler içinde kıvranmaktadır. Köpek, bir öğrenci kılığına bürünür. Faust, onun kötü bir ruh olduğunu anlar. Önce köpek, sonra öğrenci kılığına bürünen varlık, Tanrı ile bir insanı yoldan çıkarma anlaşması yapan Mefistofeles’tir. Mefistofeles, Faust’la konuşarak onu kandırmaya başlar. Mefistofeles onu haz ve eylemlere sürükleyebileceğini ve mutlu anlar yaşatabileceğini söyler. Bu süreç içinde hep yoldaşı olabilecektir. Ancak onunla bir anlaşma yapmalıdır. Faust, gözünü boyayarak onu kandırabilirse anlaşmayı kabul edeceğini söyler. Mefistofeles ondan kanla yazılmış yazılı bir anlaşma da ister.
Mefistofeles ondan, önce aklını ve ilimle alâkası çalışmayı bırakmasını ister. Çalışma odasından birlikte ayrılmaya karar verirler. Faust hazırlanmak için gittiğinde odaya gelen bir öğrenciyi Mefistofeles kısa sürede kandırır ve şeytanlığıyla onu yoldan çıkarır. Faust ve Mefistofeles pelerinlerini açarlar ve uçarak bir meyhâneye giderler. Neşeli bir topluluk içine girerler. Mefistofeles oradaki insanların nefislerini kullanarak onlara en iyi içki ve şarap mahzenlerini gösterir. Gerçekte bir hayal olan bu görüntülere ellerini uzattıklarında görüntüler ateş olur; çünkü cehennemden gelmişlerdir.
Meyhâneden sonra Faust ve Mefistofeles, cadıların kazan kaynattıkları bir mutfağa giderler. Çok çirkin görüntüleri olan bir cadı ailesi ile karşılaşırlar. Faust 30 yıl önceki gibi kendini dinç hissetmek için bu kazanda kaynatılan iksiri içmek mecbûriyetindedir. Faust orada bulunan büyülü bir aynada arzularını harekete geçiren bir kadın hayâli görür. Faust, büyülü iksiri içer. İksiri içtikten sonra bütün kadınları çok güzel görmeye başlar. Mefistofeles, onu yoldan çıkarmaya başlamıştır.
Caddede gezen Faust yolda Margarete’i görür, onu çok güzel bulur ve yanına yaklaşır. Ona eşlik etmek ister. Ahlâklı bir kız olan Margarete buna müsâade etmez. Faust, Mefistofeles’e o kızı kendisine ayarlamasını söyler. Mefistofeles, bunun zaman alacağını; çünkü kızın dindar olduğunu söyler. Faust, tamamen arzularının esiri olmuştur.
Mefistofeles, Margarete’i baştan çıkarmak için çok pahalı bir mücevheri gösterişli bir kutu içinde dolabına koyar. Fakir bir kız olan Margarete hayretler içinde kalır. Mücevherleri kimin koyduğunu anlayamaz. Önce nefsine çok hoş gelir, takar. Sonra annesine verir. Dini bütün bir kadın olan annesi de mücevherleri kiliseye bağışlar. Bu arada Margarete, Faust’u unutamamaktadır. Onun çok yakışıklı olduğunu düşünmektedir.
Margarete’e yeni bir mücevher daha gelmiştir. Komşusu Marthe’nın yanına gider ve bu sefer mücevherleri vermek istemediğini anlatır. Onun evine gelip canı isteyince mücevherleri takacaktır. O da yavaş yavaş yoldan çıkmaktadır. Bu arada Mefistofeles, Marthe’nın evine gelir. Ona kocasının öldüğünü söyler. Şâhit olarak da arkadaşı Faust’u getirecektir. Kadına sâdece ölüm yalanını uydurmakla kalmaz, kocasının onu aldattığını da söyler.
Akşam, olunca Mefistofeles ve Faust güya şâhitlik yapmak için Marthe’nın evine giderler. Faust, Margarete’i kandırır. Ona onu sevdiğini söyler. Bir süre sonra Margarete’e sâhip olur. Fakat arzularını yenemeyen Faust, bütün insanî değerlerini kaybetmediğinden vicdan azabı duyar. Margarete’in kirlendiğini ve bir de çocuk beklediğini ağabeyi öğrenir. Mefistofeles, Faust’la Margarete’in ağabeyinin yan yana gelmesine sebep olur ve Faust’a zorla onu öldürtür.
Faust, şeytan yüzünden her çeşit kötülüğü yapmıştır. Kendini kötü hissetmektedir. Margarete’in hapiste olduğunu ve idam edileceğini öğrenir. Onu kurtarmak için Mefistofeles’le bulunduğu hücreye giderler. Margarete, yaşadığı olaylardan sonra yarı deli hâlinde, pişmanlık içinde kıvranmakta, günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ etmektedir. Faust’la gelmeyeceğini, günahlarının cezâsını bu dünyada çekmek istediğini söyler. Melekler, Margarete’in yüce katta kurtulduğunu söylerler. Faust şeytanla birlikte oradan ayrılır.
Gittikleri yerde Mefisto Faustu Yunan güzeli Helena ile tanıştırır. Faust, görür görmez Helena’ya âşık olur. Ksa bir süre sonra, aradığı saadeti Helena’da da bulamaz.
Nihâyet İncil’deki bir cümleye göre düşünmeye başlar: Yaratılışın ilk eseri ‘söz’ müdür, ‘mânâ’ mıdır, yoksa ‘faaliyet’ midir? Beşerî saadeti faaliyette bulmuştur.
Bir bataklık sâhayı mâmur hâle getirmeyi tasarladığı anda bir nevi murada erer ve zamana ‘dur geçme çok güzelsin’ der.
***
Faust efsânesini büyük büyük bir başarıyla işleyen Goethe Faust isimli eseri batı kültür mirasının varabileceği değişik noktaların çok ciddî, aynı zamanda çok ironik bir yorumudur. Epik, lirik, dramatik özelliklerle, opera ve baleye has unusurlarla dolu olan bu manzum eser, değişik ölçü ve üsluplarda ilâhiyat, mitoloji, felsefe, sosyal ekonomi, ilim, estetik, müzik ve edebiyat gibi çok çeşitli alanlarda yorumlar getirir. Eserin sonunda Goethe, Faust’u günahlarından arındırarak lânetlenmekten kurtarır.
***
Batı dünyasının en büyük sanatkârlarından biri olan Goethe, doğu medeniyetini ve özellikle İslâmiyet’i tanımak maksadıyla çok çalıştı. Yazılar yazıp yayınladı. O yazılarından birinde diyor ki:
Hiç kimse Hz. Muhammed (sav) prensiplerinden bir adım ileri atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen bizim olan bütün kanunlarımız, İslâm kültürüne nispetle eksiktir. Biz Avrupa milletleri, medenî imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in (sav) son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki hiç kimse bu yarışmada onu geçemeyecektir.
***
Eski bir Alman masalının kitap hâline getirildikten sonra, uçların doruklarına yerleşmiş bir eser olan Faust’u yazmak altmış yıl sürdü. Eser Senâil Özkan’ın selis Türkçesiyle en mükemmel şekilde dilimize kazandırılmıştır.
Goethe’nin hayatını ve Hz. Muhammed (sav) Efendimize yazdığı şiiri aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz:
| JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: (28 Ağustos 1749, Frankfurt – 22 Mart 1832, Weimar, Saxe-Weimar): Alman şair, oyun yazarı, romancı, ilim adamı, devlet adamı, tiyatro yönetmeni, münekkidi; modern çağın en büyük Alman edebî figürü olarak kabul edildiği gibi literatüre kendi armağanı olan “Dünya Edebiyatı” kavramı kullanıldığında akla ilk gelen, yaşadığı çağın sonundan beri yazıları klasik kabul edilen büyük sanatkârdır. Goethe, 1765’te Leipzig’de hukuk eğitimi almaya başladı fakat şiire olan ilgisi ve bazı rahatsızlıkları bu eğitimi o sırada tamamlamasına müsaade etmedi ve 1768’de geri döndü. Dünya edebiyatının en büyük eseri sayılabilecek Faust üzerinde çalışmaya ise hukuk eğitimini tamamlamak üzere Strasburg Üniversitesine girdiği 1770 yılında başladı. Avukat ve hukuk doktoru olarak dört yıl boyunca Frankfurt’ta çalıştı. On sekizinci yüzyıl Almanyası’nda, kendisini Romantizm sonrası aydınlanma döneminin akılcı felsefesinin dışında tutup mistik konulara ve hissî bir sanat anlayışına yönelen, Herder, Klinger, Schiller, Lenz, Moritz gibi isimlerin dâhil olduğu, Adnan Adıvar’ın tâbiriyle “eskiliğin köhnemiş zihniyeciliğine ve basit akliyeciliğine ve daha doğrusu kendini hatâ etmez sanacak kadar ukalalığına karşı genç neslin isyanından doğmuş bir hareket” olan “Sturm und Drang” akımının içinde yer aldı. 1774’te neşredilen Die Leiden Des Jungen Werthers, bu yönelimin en güçlü eserlerindendir. Aynı yılın sonunda Paris’te, Weimar Dükü Kari August ile tanıştı ve bu tanışıklık ona 1776 yılı Haziram’nda dükün özel temsilciliğine giden yolu ve politika kapısını açtı. 1779’da yine dükün önerisiyle imparator tarafından kendisine asâlet unvanı tevcih edildi. Üç yıl sonra da Weimar hükümetinde mâliye bakanı oldu. Goethe, 1786-1788 arasında on sekiz ay boyunca sürecek bir İtalya seyahatine çıktı ve bu seyahatin izlenimlerini ‘Italienische Reise Auch ich in Arkadien’ başlığıyla kaleme aldı. Fransız İhtilali sonrasında (1792) Fransızların Avusturya ve Prusya’ya karşı yürüttüğü savaşlarda Kari August’un yanında çarpışmalara katıldı. Dilimize ‘Gönül Yakınlıkları’ olarak tercüme edilen son romanı Die Wah- lverwandtschaften’ı 1807’de tamamlayan Goethe, Napoleon’la Erfurt’taki görüşmesinden bir yıl sonra, 1809’da Aus Meinem Leben Dichtung und Wahrheit başlıklı otobiyografisini yazmaya başladı. Büyük eseri Faust’un ilk kısmını 1808’de, ikinci kısmını ölümünden bir süre önce bitirdi. Goethe, arkadaşı Johann Georg Christian Kestner’in ifâdeleriyle, ‘hakiki bir dehâya, güçlü bir karaktere, fevkalade canlı bir tahayyül kudretine sâhip, asil düşünceli, her türlü baskıdan nefret eden temiz seciyeli’ bir adamdı. Muhammed İkbal onu, Molla Cami’nin Mevlana için söylediği ‘peygamber değildi ama kitabı vardı,’ sözleriyle tebcil etmiştir. |
| SENAİL ÖZKAN: 21 Ekim 1955’te Gümüşhane’de doğdu. 1974’te başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği Bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti ve burada 1979-1985 yılları arasında Bonn Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve Sosyoloji tahsil etti. 1998’de Türkiye’ye dönen Senail Özkan, felsefeci, yazar ve mütercim olarak çalışmalarına devam etmektedir. Mevlâna ve Goethe (2006), Nietzsche: Kaplan Sırtında Felsefe (2004), Schopenhauer: Paradokslar Üzerinde Raks (2006), Aşk ve Akıl / Doğu ve Batı (2006), Ölüm Felsefesi (2013) gibi telif eserlerinin yanı sıra Goethe’den Doğu-Batı Divanı (2009), Genç Werther’in Istırapları (2014), Faust (2022); Hammer’den İstanbul ve Boğaziçi I (2011); Katharina Mommsen’den Goethe ve İslâm (2012), Goethe ve Dünya Kültürleri (2015); Annemarie Schimmel’den Yunus Emre ile Yollarda (1999), Ben Rüzgârım Sen Ateş (1999), Muhammed İkbal (2007), Şark Kedisi (2009) gibi tercümeleri neşredilmiştir. Doğu-Batı Divanı tercümesiyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin Tercüme Armağanına (2009), tercüme ve telifleriyle Türk kültürüne katkıları dolayısıyla Star Gazetesi tarafından verilen Necip Fâzıl Kısakürek Armağanıa’na (2015) layık görülmüştür. |
Kabul Edip, Etmemek!
Okumak, okuduğunu kabul etmek veya etmemek demek değildir.
Dinlemek, dinlediğini doğru bulmak veya bulmamak demek değildir.
Konu gereği birinin adının zikredilmesi, anılması;
Ne onun sevildiğini, ne de onun sevilmediğini gösterir. Yani göstermez.
Rus, Alman, Fransız ve Arap gibi birçok millet ve devletlerden bahsetmeden;
Osmanlı ve Türk tarihinden söz edilebilir mi?
Konu gereği, bir isimden bahsetmek; bir realite ve kaçınılmaz bir husus iken,
Onu görmezden gelmek, hiç yokmuş gibi bir tavır içinde olmak;
Doğru ve yerinde bir hareket olup, gerçekliğe sığar mı?
Unutmayalım ki, hiçbir şey; ne var demekle var olur.
Ne de yok demekle yok sayılır ve görmezden gelinir.
O şey şüphesiz ki, varsa vardır. Yoksa yoktur.
Meselâ, bir şahsın sigara içmesini beğenmiyor, doğru bulmuyor olabiliriz.
Ama bu, o şahsı beğenmemize ve onun özünü ve kendisini sevmemize engel olmamalı.
Çünkü sigara içmesi, gelip geçici arızî bir sıfatken;
O kişinin insan olması; aslî, daimî ve asıl olan bir durumdur.
İnsanın; insan oluşu sebebiyle asla, zâtına karşı cephe almamalı;
En güzel şekilde, incitmeden, rencîde etmeden; o kimseyi aslî duruşuna döndürmenin
Çaresine bakmalı; ne yapıp edip, onu tabii seyrine çekmeye çalışmalı.
Tüm uğraşlara rağmen, netice almamayı da tabii karşılamalı, işi zamana bırakmalı.
Kısaca demek lâzımsa, akla kapı açmalı, istek ve tercihi kişiye havale etmeli.
Tarihimizde, iyi kötü izler bırakmış nice büyük şahsiyetler var.
Bunları sevelim sevmeyelim, kabul edelim etmeyelim,
Fakat zinhar, görmezlikten gelmeyelim.
Hiç yokmuş, hiç yaşamamış gibi bir menfi tavır içine girmeden;
Doğrularına doğru, eğrilerine eğri diyelim.
Bu yüzden ne göklere çıkarmalı, ne de yerin dibine batırmalı.
İfrat ve tefritten uzak durmalı. Aşırılıklara prim ve tâviz vermemeli.
Birini sevmemiz; yanlışlarını benimsememize yol açmamalı.
Birini sevmememiz; yaptığı doğruları görmemize, asla engel teşkil etmemeli.
x
Düşünecek olursak, Müslümanların Allah ve Peygamber ve büyük zâtlardan sonra,
En çok zikrettiğimiz ve hattâ, dilimizden hiç düşürmediğimiz, her fırsatta söylediğimiz
Kutsal bir cümle ve o cümlede geçen bir isim var: Şeytan!
Nitekim her “Eûzü” çekerken, bu cümle içinde geçen Şeytan’ı, her an anmış oluyoruz!
Şimdi düşünelim: O ismin o cümlede yer alması, Şeytan’a değer verişten mi?
Yoksa, Müslümanların dikkatini çekerek, Şeytan’a karşı dikkatli olmalarını isteyişten mi?
x
İşte bizler de, yeri geldiğinde zikredilmesi gereken, müspet-menfî -özellikle- tarihî şahsiyetlerin
Adlarının anılmasından, kendilerinden söz edilmesinden, yaptıkları iyi kötü işlerin
Nazara verilmesinden rahatsız olmamalı.
Onlar hakkındaki bahislerin; yolumuza ışık tutan ve doğru yolu gösteren;
Tarihsel trafik işaretleri olduklarını bilelim.
İşte Kur’an-ı Kerîm’de Firavun gibi kişi, olay ve kavimler hakkında zikredilen âyetleri;
Bir de bu açıdan, yani insanları irşat edici mahiyet ve nitelikte görmeli.
Bu gibilerin adlarının geçmesinden, onlara övgü anlamı çıkarmamalı.
Onları anmamayı, onlardan bahsetmemeyi ise;
Zinhar onlardan korunma yolu sanmamalı.

