Çıplak kadııın!
Yıllar önceydi. Bir “eğitimci”, galiba bir MEB il müdürüydü, “Kız öğrencilerle erkek öğrenciler birlikte merdivenleri çıkıyor. İçim eziliyor.” gibisinden bir şeyler söylemişti.
Durun. Hemen kızmayın. Bir de şöyle bakın: Demek ki ilkokul, ortaokul, lise… Neyse, kız çocuklarla oğlan çocukların birlikte merdiven çıkmasından ve belki de okul koridorlarında beraber dolaşmasından içi ezilen “eğitimciler” var. Eğitimciyi bırakın, böyle düşünen başka insanlar da var. Müdür bu lafları kendi kendine söylemiyor. Etrafına, “Bakın! Olur mu böyle şey?” edasıyla söylüyor.
Bu yıllar önceydi. Sonra, şu andaki bakanımızın kızlarla oğlanları ayrı okutma teklifini duyduk. Sayın bakan, birlikte okumaları günah falan demiyor. Fakat böyle düşünen insanlar olduğunu ve böyle düşünen insanların, ayrı kız okulları açılmasını gerektirecek kadar çok olduğunu düşünüyor anlaşılan. Gerçi istatistikler sayın bakanımızı haklı çıkarmıyor. Her eğitim kademesinde kızlarla erkek çocuklarının okullaşma oranı birbirine yakın. Üniversite hariç. Orada kızlar erkeklere anlamlı fark atıyor.
Burnundan utananlar
Tekrar edeyim. Sayın bakan onlara katılsa da katılmasa da öyle düşünen birileri var demek ki.
Derken, A Millî Kadın Voleybol Takımımız dünya şampiyonu oldu. Gurur duyduk. Hep birlikte sevindik. Fakat ne görelim, hep birlikte sevinmemişiz. Kızlar bu kıyafetlerle çıkmamalıymış. Geçen yıllarda da biri çıkıp, başarıdan başarıya koşan “Filenin Sultanları”na, “Siz, burunlarını göstermekten utanan annelerin çocuklarısınız.” demişti.
Yine bir durun… Hele bir durun. Kızmayın, daha sonra kızarsınız. Demek ki içimizde kadın voleybol takımımıza bakıp “çıplak kadın” gören insanlar var.
Bakınız, burunlarının ucundan utanan anneler var demek ki çevremizde. Daha da ilerisi, bu annelerin varlığıyla övünen çocuklar var ortalıkta.
Ayırdıkça artıyor
Ortaokulu İzmir Türk Koleji’nde (İTK) okuyordum. Okulumuzun maçları vardı. Bayramlarda, stadyuma gösteriye çıkardık. İTK karmaydı. Daha işin başında, bizim kızlara “Aaaa, bak bak bak kıııız! Çıplak kıııız!” diye bakan yaşıtlarımız olduğunu görüp şaşırdık. Sonra da kızdık. Bu sapıklar, erkek okullarında okuyan çocuklardı. O çocuk kafamızla fark ettik ki kız-erkek ayrı okuyan okullarda, karşı cinse abartılı bir iştah vardı. Yalnız erkek okullarında değil, kız okullarında da. Fakat erkekler bunu etrafa ilan ederek, öğünerek yapıyordu. Yalnız bizde değil. Hatırlayın, İngiliz erkek yatılı okullarındaki sapıklıkların edebiyatı vardır.
Sonra bu hâlin okulların dışında da geçerli olduğunu öğrendim. Askerlik yapan bilir. Askerlik boyunca en popüler konu kadındır. Hâlâ devam ediyor mu bilmiyorum ama bir zamanlar askerde “aç aç” gösterileri, porno film gösterileri vardı.
Henüz Türkiye’ye pek az turist gelirken turist kızların plajlarda güneşlenmesi büyük hadise oluyordu. Her yıl gazeteler, bulup buluşturup bikinili bir turist kadın fotoğrafı basar ve altına da masumaneden, “yaz sıcakları ortalığı sardı” gibisinden bir altyazı atarlardı. O devirde malzeme kıt olmalı ki sıcakların bastırdığı veya plajların dolduğu haberinin, geçen yılki kadın turistin fotoğrafıyla verildiğini fark ederdiniz.
Sapıklığın kaynağı
Turist kafilelerinin peşine çocukların takıldığı yıllardı. Turist kadınların peşine de o kadar çocuk olmayan erkeklerin… Fakat Türkiye’de erkekle kadın arasındaki mesafe kapandıkça, bu rezillikler de ortadan kalktı. Yurt dışına çıkıldığında zamparalık yapma gereği galiba biraz daha devam etti ama çıkışların da girişlerin de sıklaşmasıyla bu da bitti. Hiç olmazsa “bir zamanlar“ diye anlattığımız düzeylere geriledi.
Fakat tam da öyle olmamış. Bunlar hâlâ varmış. Yayınlardan anlıyorsunuz, laflardan hissediyorsunuz. Ve rezaletlerden. Falanca vakıfta, filanca cemaatin yurdunda, erkek demeden, kız demeden taciz- tecavüz haberleri gelir. Sonra “Siz dinî çevrelere takıyorsunuz. Başkalarında da oluyor.” diye savunma yaparlar. Hayır efendim. Dinî çevrelerde değil. Din bahanesiyle kaçgöç kültürünün yaşatıldığı çevrelerde oluyor bunlar. Dindar da olsa dinsiz de olsa ayırırsanız sapıtıyorlar. Bir ömür boyu ayrımcı ortamda yaşayan insanlar, “Amaniin kızlar, kızlar!”, “Vay oğlanlar, oğlanlar!” diye büyüyen çocuklar, yetişkinlikte de bu hâlin yaralarını taşıyor. Hâlâ “vay kız çocuğu, aman erkek çocuğu” diye bakıp ilk fırsatta tecavüzcü oluyorlar. Kadına karşı şiddette, cinayetlerde, faillerin kaçgöç çevrelerinden gelip gelmediği araştırılmaya değer.
Cinsiyet ayrımı sapık davranışlara götürüyor. Hele çocuk yaşlarda başlarsanız sapıklığı garanti ediyorsunuz. Ağaç yaşken eğilir ya. Ayrım talep eden politikacıların, “eğitimcilerin” günahı yok. Taciz, tecavüz yapmasınlar yeter. Onlar muhtemelen o şartlarda büyümüş ki voleybolculara da “Çıplak kadıııın!” diye bakıyorlar.
Dediler Kerbela’dır
Hz. Peygamber torunu Hz. Hüseyin için “Cennet gençlerinin efendisi” buyurmuştur. Bu satırlar İmam Hüseyin’in aziz hatırasına yazılmıştır. Resul-ü Ekrem ve Ehl-i Beytine selam olsun.
On dört asır ağlarım
Bu nasıl bir saladır
Yüreğimi dağlarım
Dediler Kerbela’dır
Ümeyyeçocukları (Emeviler)
Kin kustu mızrakları
Fırlattı yay okları
Dediler Kerbela’dır
Cennet’te Fatma ağlar
Aklara siyah bağlar
Melekler yürek dağlar
Dediler Kerbela’dır
Vuruldu Ali Ekber
Bebekti Ali Asger
Ses ver Allahu Ekber
Dediler Kerbela’dır
Hüseyin Ahh Hüseyin
Zırhlı libaslar giyin
Geride kaldı neyin
Dediler Kerbela’dır
Fırat kan doldu o gün
Gök ve gün soldu o gün
Çöl kızıl oldu o gün
Dediler Kerbela’dır
Buz akar su içilmez
Yetmiş şehit geçilmez
Otlar gibi biçilmez
Dediler Kerbela’dır
Bu ümmetin yiğidi
Vuran namert el idi
Atlar çiğner şehidi
Dediler Kerbela’dır
Muhammed senin deden
Baş ayrı ayrı beden
Kıydılar sana neden
Dediler Kerbela’dır
Emanetin Zeynel’di (Zeynel Abidin)
Ehl-i Beytten bir eldi
Yesevi’den dil (gönül) geldi
Dediler Kerbela’dır
Özden Muharrem bugün
Ehl-i Beyt-i yaz hergün
Unutulmasın o gün
Dediler Kerbela’dır
28. Temmuz. 2023
(10 Muharrem)
Saygı ve Dostlukla
İslâm ve Batı Medeniyeti (2)
Deha, nefse ve cisme bakıyor. Tabiata giriyor. Nefsi tarla ediyor. Nefse ait yetenekler gelişip filizleniyor ve büyüyor. Ruhu hizmetçi ediyor. Kabiliyet tanelerini kurutuyor.
Hüda, dünya ve ahiret hayatına saadet veriyor. Dâreyne / her iki dünyaya, yani dünya ve ahirete ziya / ışık neşredip yayıyor. Tabiatiyle insanı da yüceltmiş oluyor.
Sadece dünyayı gören tek gözlü Deha ve Akıl; dünyadan sadece hayatı anlar! Maddeperest / maddeci, maddeyi, ona taparcasına seven ve ondan etkilenen bir mahiyet alır. Kısaca herşeyi dünyadır. Böylece insanı bir canavar hâline getirir. Evet, Deha sağır tabiata tapar. Kör kuvvetten emir alır ve ona itaat eder.
Fakat Hüda; şuur ve bilinçle yapılan sanatı tanır. Hikmetli ve gayeli yaratan Kudreti farkeder.
Deha, zemine / yeryüzüne küfran / nankörlük perdesi çeker.
Hüda, şükran nûrunu serper.
Bu sırdandır ki, Deha a’ma / kör, asam / sağır.
Hüda / hak ve doğru olan yol olup; semî / işiten ve basîr / görendir.
Deha’nın nazarında, zemin / yerdeki nimetler; sahipsiz ganimettir. Halbuki, minnetsiz gasp ve sirkat / çalma; yani tabiattan koparmak; canavarca bir histir.
Hüda’nın gözünde; zeminin sinesinde, kâinatın yüzünde serpilmiş olan nimetler; rahmetin meyve ve neticeleridir. Çünkü her nimetin altında, ihsan ve ikram eden eli görür. Şükran ile öptürür.
Elbette, Batı Medeniyeti’nin pek çok güzellikleri var. Fakat onlar; ne sadece Nasraniyet’in malı, ne Avrupa icadıdır. Ne de şu asrın sanatı. Belki umumun malıdır. Çünkü, fikirlerin zaman içinde birbirine eklenmesiyle, Semavî prensiplerden, fıtrî / yaratılıştan gelen ihtiyaçlardan, İslâm dininin getirdiği İlâhî kanun, emir ve yasaklardan hareketle elde edilen sonuçlardır. İslâmî inkılâptan neş’et eden / doğan, ortaya çıkan ve kaynaklanan bir maldır. Kimse sahip çıkamaz.
Şüphesiz Batı’nın; istifade edip yararlandığı bu gelişmeleri çok ileri safhalara çıkarmış olmaları bir gerçektir. Asla görmezlikten gelinemez. Bizlere düşen; ilim ve fende gelinen noktayı, kaldığı yerden daha ileri götürmenin yollarını aramak ve bulmaktır.
İslâm Âlemi’nin başını çektiği ve asırlarca şan ve şerefle İslâm’ın bayraktarlığını yaparak,
tarih boyunca milyonlarca şehit veren, gazi olan bu asîl Türk Milleti’nin başını çektiği Muhteşem Osmanlı Devleti, niçin Birinci Dünya Savaşı’yla büyük bir yenilgiye uğradı? Düşmanları sevindirdi, dostları derin acılara garketti? Derseniz:
Unutmayalım ki, başa gelen belâ ve musibetler; her zaman hıyanetin neticesi, mükâfatın da sebebidir. Evet kader bir sille vurdu! Kazaya da çarptırdı!
Acaba hangi fiillerimizle hem kazaya, hem kadere fetva verdirdik ki, İlâhî kaza / kaderde olanı, uygulamaya koydu? İlâhî kaza ve hüküm gerçekleşti. Musibetle hükmetti, bizleri büyük çapta hırpaladı.
Umumî, herkesi etkileyen musibetlerin başa gelmesine; daima çoğunluğun hataları sebep olur. Çünkü insanların fıtrî dalâleti / düşüncede olan sapkınlığı, fikir bozukluğu, yanlış fikir, kanaat ve kanıları, Nemrudça inadı, Firavun gibi gururu; zeminden sema ve göklere ulaştı. Yaratılışın hassas sırrına ve amacına dokundu.
Birinci Dünya Savaşı vesilesiyle, zemine / yere gökten sanki tufanlar, veba gibi salgın hastalıklar indirildi! İşte bu musibet, insanlığın bütününe gelen çok yönlü ve çok zarar veren genelleyici bir musibetti. Umumu içine alan kuşatıcı ve kapsamlıydı. Maddiyyunluk / maddecilikten gelen fıtrî bir dalâletin / inanç sapkınlığının acı ve düşündürücü bir sonucuydu. Hayvanî / kural tanımaz bir hürriyet ve özgürlüğün neticesiydi. Kısaca Heva’nın istibdadından başka bir şey değildi. Bu zararlara düşmemizin baş sebebi ise, İslâm hüküm, rükün, esas ve şartlarını ihmal edip terketmemizdi.
Fakat, bu millet kanıyla abdest aldı. Dört milyona varan şehit ve gazisiyle, fiilî bir tevbe etti. Günahını sildirdi. Çok yakın bir gelecekte ise, hatalarını telâfi edecek, gür sesini her tarafta yeniden duyuracaktır.
ALİ POLAT Bilgilendiriyor: Sağlıklı Hayat için Sağlıklı Beslenme
Oğuz Çetinoğlu. Sağlıklı bir hayat için sağlıklı beslenmemiz gerekiyor. Vücudun ihtiyacı olan gıdalar var, sevdiğimiz gıdalar var. Bâzı insanlarda tercihler isâbetli olmayabiliyor.
Ali Polat: İnsanlar bütün canlılar gibi en az 3 duygunun etkisiyle yemek yemeye başlarlar.
1-En önemlisi göze hitap eden (hoş görünen) gıdalara meyillidir, tabîi ki burada kişinin sevdiği renkler de etkilidir.
2-İnsanlar genellikle vanilya kokusu aldığında memnun olurlar. Demek ki insanların sevdikleri kokuyla mide ve beyin bağlantısı ilişkiye geçiyor. Biz de hoş kokulu olan o gıdaya yöneliriz.
3-Tanımadığımız, bilmediğimiz bir yemeği denemek için ağzımıza koyduğumuzda fizikî ve rûhî isteğimize bağlı olarak (kimisi acı, kimisi ekşi, kimisi tatlı, kimisi mayhoş tatlarla ilgilenir) istediği tatları aldığında diğerlerinden daha çok memnun oluruz. Demek ki ağız tatları da önemlidir.
En az bu üç eylemle biz midemizi doldurmaya çalışıyoruz, diğer taraftan biliyoruz ki biz günde 2 öğünde protein ve her öğünde sebze ve meyvelere, aynı zamanda yağlarla ihtiyacımız vardır.
Çetinoğlu: Hoş görünümlü, hoş kokulu tadı güzel olan besinler bizim hücrelerimizi beslemeye uygun mudur?
Polat: Biz duygularımızın istediklerini değil, hücrelerimizin ihtiyacı olan besinleri almayı tercih etmeliyiz. Vücudumuz devamlı çalışan ve yenilenen bir fabrika gibidir. Sindirim sistemi hücreleri meselâ, bağırsaklarımız dokuz günde baştan aşağı yenileniyor. Kemik hücrelerimiz on ay, kırmızı kan hücreleri dört ay, deri hücreleri iki ayda yenileniyor.
Çetinoğlu: Beyin ve kalp hücrelerimiz de yenileniyor mu?
Polat: Beyin ve kalp hücrelerimiz yenilenmiyor diye bilinirse de çok özel durumlarda az miktarda kendilerini yenileyebildikleri tespit edildi. Yediğimiz her şeyin o fabrikaya götürdüğümüz hammadde olduğunu bilmeliyiz.
Fabrikamıza ne kadar kaliteli hammadde koyarsak, o kadar kaliteli hücre ve mitokondrimiz (hücre motoru) olur. Motorumuz ne kadar kaliteli olursa o kadar enerjik oluruz.
Çetinoğlu: Vücudumuzun antibiyotiklere de ihtiyacı olduğu söyleniyor…
Polat: Evet! Fakat tabîi antibiyotikleri tercih etmeliyiz. Vücudumuzun hangi tabîi antibiyotiklere ihtiyacı olduğunu araştırmalıyız. Vücudumuzu fabrikalarda yapılmış antibiyotiklerle hırpalamayalım. Tabîi antibiyotikler insan bedenindeki enfeksiyonları yok edebilirler.
Çetinoğlu: Tabîi antibiyotikler için tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?
Polat: Tabîi antibiyotiklerden bazılarını söyleyeyim…
Çetinoğlu: Özellikleri ve faydalarıyla birlikte lütfetmeniz mümkün mü?
Polat: Mümkün:
Sarımsak- Soğan: Bunlar, bin yıldan fazladır antibiyotik olarak kullanılmaktadır. Sarımsak, savaşlarda antibiyotik olarak da kullanılmıştır. Neredeyse bütün yemek ve çorbalara ekleyebileceğiniz soğan ve sarımsak özellikle kış aylarında soframızdan eksik edilmemesi gereken antibiyotik ve analjezik (ağrı kesici) özellikte iki besindir. Faydaları saymakla bitmeyen bu asırladır tüketilen sarımsak ve soğan en iyi doğal antibiyotiktir. Antibakteriyel özellikleri sâyesinde vücudun iltihaplardan arınmasına katkı sağlayıp, bağışıklık sistemini de güçlendirir.
Çetinoğlu: Kokusu için tedbir var mı?
Polat: Sarımsağın kokusunu ağız içinde azaltmak için sonrasında çiğ maydanoz çiğneyebilirsiniz.
Çetinoğlu: Halk arasında zerdeçalın ayrı bir yeri var…
Polat: Zerdeçalın ağrı ve iltihap giderici etkileri ile kullanılması M.Ö. 2000 yıllarına dayanır. Antimikrobiyal (mikroorganizmaları öldüren veya büyümelerini durduran bir madde) olan zerdeçal, 1 bardak kaynar suda 5 dakika demlenerek günde 2-3 defa içilebilir. Vücudun enfeksiyonunu azaltması için de hiçbir şekilde sofranızdan eksik edilmemelidir. Bin bir derde devâ olan zerdeçal ister çorbalarda ister pilavda kullanılması tavsiye edilir.
Bir başka tabîi antibiyotik baldır. Çiçek balı, çam balı, kestane balı ve birkaç yıldan beri hayatımıza giren 40’tan fazla çeşitte sağlığa faydalı bitkilerin polenlerinden elde edilen sağlıklı ballar -tabîi olması şartı ile- antibakteriyal ve antiviral (vücudun savunma mekanizmasını güçlendiren) özelliği ile bağışıklığınızı korumaya yardımcı olurken gün gerisinde enerjinizi de artırır.
Diğer bir tabîi antibiyotik elma sirkesidir. Yapısında bulunan malik asit, elma sirkesinin antibiyotik özellikler taşıdığının delilidir. Mikropları öldüren, boğaz ağrısına iyi gelen elma sirkesini, evimizden eksik etmememizde fayda var.
Çetinoğlu: Lavantayı da tavsiye ediyor musunuz?
Polat: Lavantanın çok etkili antiseptik özelliği bulunur. Tropikal olarak kesiklere, çiziklere uygulanabilir. Yaralara uygulandığında hücrelerin iyileşmesini hızlandırır. Tabîi antibiyotik özelliğinden dolayı yaraların enfeksiyon kapmasına engel olabilir.
Çetinoğlu: Vücudumuza faydalı fakat yan tesirleri sebebiyle korunmamız gereken gıdalar hakkında bilgi lütfetmeniz mümkün mü?
Polat: Marul, dereotu, karpuz, ıspanak gibi besinlerle; kaya balığı, pisi balığı, morino, ahtapot, lipsoz, kalkan balığı, trança ve iskorpit gibi derin denizlerde yaşayan balıklar vücudumuz için gereklidir. Fakat bunlar nitrat ve nitrit bileşikleri ihtiva ettiğinden daha az tüketilmelidir.
Çetinoğlu: Röportajımızı, müspet tesirleri olan ve sizin ihtisas alanınızdaki su ile sona erdirebilir miyiz?
Polat: Çok önemli bir konu. Ayrı bir röportajın hattâ birkaç röportajın konusu olacak kadar geniş ve derin. Onlara giriş mâhiytinde çok kısa bilgiler vereyim:
İnsan fizyolojik ihtiyacı olan suyu her gün muntazam olarak karşılamak mecburiyetindedir.. Bunun yaklaşık %50’sini içeceklerden, %35’ini yiyeceklerden ve %15’ini de oksidasyon suyu olarak vücuttaki gıdaların yakılmasından sağlar.
Eğer yeterli miktarda sıvı almazsak, hücreler dolaşım sisteminden yâni kandan sıvı çekerler. Bu da kalbin zorlanmasına sebep olur. Aynı zamanda böbrekler suyu iyi süzemez. Böyle bir durumda böbreğin görevini karaciğer ve diğer organlar üstlenir ve bu durum bu organlarda şiddetli tahribata sebep olur. Vücuttaki su kaybı uzun süre devam ederse, yaşlanma etkisi ve hastalık riski hızlanarak artmaktadır.
Tükürük, gözyaşı, sümük, üreme yollarıyla, emzirirken de sütle su kaybedilir. Günlük su kaybı miktarı; yaşa, çevre sıcaklığına, hastalıklara ve bireyin başka özelliklerine göre değişir.
-İdrarla su kaybı 1-1.5 litre (5-7 su bardağı)
-Solunumla su kaybı 350 mİ (yaklaşık 2 su bardağı
Terlemeyle su kaybı 0.5-1 litre (3-5 su bardağı)
-Dışkı ile su kaybı 180 mİ (yaklaşık 1 su bardağı)
Kaybedilen su; diğer içecekler, katı besinler ve besin öğelerinin vücutta yanmasından oluşan su ile yerine konmaya çalışılır. İnsanlar yedikleri katı gıdalardan gün boyunca 3-4 su bardağı kadar su alırlar. Besinlerin vücutta yanması sırasında ise yaklaşık 1 su bardağı kadar su oluşur. Su ve diğer içecekler kalan su ihtiyacının karşılanmasına yardımcı olurlar. Hayatî faaliyetlerin devam ettirilebilmesi için su kaybının gün içinde mutlaka yeniden yerine konması gerekir.
İçilecek suyun vücudumuza faydalı olabilmesi için bâzı niteliklere sâhip olması gerekir.
Çetinoğlu: Lütfeder misiniz?
Polat: Maddeler hâlinde sıralayayım:
1-Temiz olmalıdır.
2-Oksijen (02) yönünden zengin olmalıdır.
3-Mineral açısından zengin olmalıdır.
4-Suyun alkalik ve pH değeri 7-9 arasında olmalıdır.
5-Moleküler yapısı küçük ve altıgen kümeler halinde olmalıdır.
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim efendim.
Polat: Candan aziz milletimize faydalı olacak bilgiler sunmama aracı olduğunuz için ben de teşekkür ediyorum efendim.
| ALİ POLAT 12 Eylül 1944 târihinde Tebriz’de doğdu. Erzurum’da büyüdü. Eğitimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ekonomi Bölümünde yüksek mühendis olarak tamamladı. 2004 yılında Azerbaycan Milletlerarası Üniversitesi’nden fahri profesörlük, 2009 yılında Azerbaycan Ticâret Üniversitesi’nden fahrî doktora unvanı aldı. Türkiye Yazarlar Birliği ve Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin şeref üyesidir. 1968’de iş hayatına atılmış ve o tarihten 1982 yılına kadar yaptığı et ve et ürünleri ihracatı yoluyla Doğu Anadolu Bölgesi’nin kalkınmasında aktif rol almıştır. 1983-1991 yılları arasında Türkiye’nin turizm hamlesini başlatan öncü firmalarından birinin ortağı olarak, Antalya, Fethiye ve Kapadokya’da toplam üç tatil köyü ve bir otel kurmuştur. Azerbaycan’ın istiklalini tâkip eden 1991 yılından günümüze kadar olan dönemde, Azerbaycan halkının yaşantısını iyileştirmeye yardımcı olmak amacıyla ticâret ve yatırımların yanı sıra çeşitli eğitim ve kültür faaliyetlerinde bulunmuş, radyo ve televizyonlarda programlara katılmıştır. Aynı zaman zarfında Türkiye’de Su Arıtma ve Telekomünikasyon sektörlerinde ticârî faaliyetlerini devam ettirmiştir. TSİAD (Türk-İran Sanayicileri ve İş Adamları Demeği)nin kurucularındandır ve ömür boyu fahrî başkamdır. Hayat felsefesi; üretken olmak, dostluk ve barış üzerine kurulu fikir adamı Ali Polat, zamanının büyük kısmını araştırma ve kitap yazmaya adamıştır. Ali Polat kültür birikimlerinin ürünü olarak ve katkılarıyla yayınlanmasını sağladığı 100’den fazla kitabı toplum yararına sunmuş, bütün çalışmalarını dünyânın çeşitli yerlerinden isteyen herkese bedelsiz olarak göndermiştir. Meselâ ‘Üçbin Yıllık Birikim’ isimli kitabının ilk baskısının büyük bölümünü hapishânelere ve daha sonraki baskılarını da çeşitli kamu ve özel kuruluşlara göndermiştir. Türkiye’de yayınlanan eserleri: (Kitap ve CD *Üç bin Yıllık Birikim – 7 baskı – 13.500 adet. *Ya Ali: (Hz. Ali’nin hayatı, Felsefesi ve 1555 Veciz Sözü) 2 baskı – 4500 Adet *… Ve Biz – Kitap – 2 baskı – 4.000 Adet. *Ömer Hayyam ve Rubâileri. *Bir Damla Su 4 cilt. *Medeniyetlerin Buluştuğu Tebriz ve Çevresi. 1.000 adet. *Sağlığın Başucu Kitabı. *Yeniden Doğuş – Ergenlik.*Bedenimizi Tanıyalım (12 kitaplık set), Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak İçin 12 Temel İhtiyaç (12 Kitap.), Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak İçin Ruhsan, Sosyal ve Mânevî Sağlığın Önemi ve Terapiler (12 Kitap), Koruyucu ve Tamamlayıcı Tıpta Kitaplar (3 Kitap), Su ve İnsan Sağlığı (8 Kitap), 41 Konuda Kurân-ı Kerîm Âyetlerinde İnsan Hakları (2 Cilt), Tatlı Düşmanla Başa Çıkma Yolları, Yeniden Doğuş (Ergenlik), Sağlığın Başucu Kitabı. 2023 yılında yayınlanacak kitaplar: Nitrat ve Nitritin İnsan Sağlığındaki Önemi, Doğal Antibiyotikleri Tanıyalım ve Kullanalım, Havada-Suda-ve Toprakta İnsan Sağlığını Etkileyen Virüsler ve Bakterilerden Korunmalın Yolları, Mutlu-Huzurlu Ortak Yaşam ve Cinsellik (2 Cilt) Madd3i ve Mânevi Destek Olduğu Diğer Kitaplar: Azirbaycan Dilinde Sözlük (5 Cilt), İran Türkleri, Güney Azerbaycan, İİran Coğrafyasında Türkler, Azerbaycan Üzerine Genel Kaynaklar. Azerbaycan ’da yayınlanan eserleri: (Kitap ve CD) *Üç Min İlin Hikmeti. 3 baskı. 6000 adet. *Hazreti Ali. 2 baskı – 4000 adet. *Ezab Yüklü Eşşek. 1 Baskı. 2000 adet. *Ömer Hayyam ve Rubaileri. 1 Baskı. 1250 adet. *Mirza Ali Mö’cüz / Şiirleri (Azerbaycan ve Arap Alfabeleri ile) 2 Baskı 4000 adet. *Bir damlı su (2 Kitap) *Tebrizli bayatılar Iran ’da Farsça yayınlanan eserleri: *Rubâiyat-ı Hekim Ömer Hayyam. *Ve…ma. *Şinasname Tebriz ve Piramun. İran’da Azerbaycan Ağzı (Türkçe) yayınlanan eserleri: (Kitap ve CD) *Ömer Hayyam ve Rubailer, *Tebriz Bayatıları (Dörtlükleri) Rusça: (Kitap ve CD) *Ömer Hayyame Rubaileri. 1 Baskı 1100 adet Ali Polat ayrıca 15 adet poster hazırlamıştır. İngilizce kitap: *Tabriz and The Region Around (İngiltere’deki müzelerde bulunan târihî Azerbaycan kültür eserlerinin tanıtıldığı 30 dakikalık bir dokümanter filmin çekilmesini sağlamıştır.) Türkiye’de sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili 90 dakikalık 3 bölümden oluşan ‘Hakîkatin Özü’ isimli dokümanterin yapımcılığını ve sponsorluğunu üstlenmiştir. Bu eser de Türkçe dışında Azerbaycan Türkçesi, Ermenice, Rusça ve İngilizceye çevrilmiştir. Ali Polat kendi eserlerinin yanında Doç. Dr. Ali Kafkasyalı’nın hazırlamış olduğu ‘İran Türkleri’ adlı kitabın yayınlanmasında da aktif rol oynamıştır. Bu eserlerle birlikte genç nesillere faydalı olabilmek maksadıyla özlü sözler ve öğretiler içeren Türkçe ve Azerbaycan Türkçesiyle çeşitli çalışmaları vardır. Bunlar: Kainat Havayolları, Beyin Dalgaları ve Etkileri, Çocukların Geleceği, Güzel Kokalım, Hz. Ali’nin Huzurlu Hayat İçin Tavsiyeleri, Gülmenin ve Kahkahanın Fizikî ve Ruhî Etkileri, Evlatlara Miras, Ticârette Başarının 30 Altın Anahtarı, Beş Bin Senelik Öğüt, İş Fırsatları, Sağlıklı Mutfakların Besin Pramidi, Hayat Çarkımızı Her 6 Ayda Kontrol Edelim, Egzersiz İlaçtır, Nevruz için TSİAD demeği adına özel Nevruz sikkesi bastırmıştır ve Nevruz kutlamalarına katılanlara hediye etmiştir. Ali Polat NAB Holding ile birlikte 2009 senesinde başlattığı Tebriz’in ilk alışveriş merkezi ve 2014 yılında başlattığı 5 yıldızlı otel işletmeye açılmıştır.. *Ali Polat’ın yaptığı ticârî faaliyetlerde elde edilen gelirin büyük bölümü, kültür ve eğitim faaliyetlerinin devamını sağlamak için kullanılmaktadır. *Her sene zeki ve başarılı gençlere imkân dâhilinde burs vermektedir. Ali Polat, 5 ülkede 100’den fazla eserle topluma faydalı olmaya çalışan, Türk dünyâsına faydalı olabilecek tarzda 10 kitaba maddî ve mânevi destek olmuştur. |
Kerbelâ Katliamı!
Kerbelâ Olayı ya da Kerbelâ Katliamı olarak bilinen olay, 680 tarihinde (Hicri 61, 10 Muharrem) Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve Emevi Devleti halifesi Yezidi’n ordularının çarpışmasıdır. Bu savaşta Hz. Hüseyin şehit edilmiştir.
*
Kerbelâ hadisesi, bizler için çağları aşan mesajlar ihtiva etmektedir. Kerbelâ, her şeyden önce adaletsizliğe karşı onurlu bir mücadelenin adıdır. Kerbelâ, haksızlığın karşısında cesur ve kararlı bir duruşun, zulmün karşısında asil bir yürüyüşün sembolüdür. Kerbelâ, adaletin, cesaretin, yiğitliğin ve yüksek ahlakın Hz. Hüseyin Efendimizin şahsında vücut bulmuş halidir.
*
Taraflarca mutabakata varıldığı halde Muaviye’nin ölümüyle yerine Hz. Hüseyin’in geçmesi gerekirken Muviye’nin oğlu Yezit’in kendini Halife ilan etmesi İslam Devleti Emevi’yle dikta döneminin de başlangıcı oldu.
*
Dikta dönemini tanımayan Küfe halkının davetiyle, yanına ailesini de alarak Küfe’ye giden Hz. Hüseyin’in ordusu ile Yezidi’n ordusu Kerbela’da karşılaştı. Hz. Hüseyin’in ordusunda bulunan 70 adama karşılık, Yezidi’n ordusunda 4500 kişi olduğundan bu mücadele, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin ölümüyle sonuçlandı. Hz. Hüseyin’in ailesi esir alındı ve kanlı bir şekilde biten bu olay, tarihe Kerbela Olayı (Katliamı) olarak geçti.
*
Sevgili Peygamberimizin torunu ve Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın gözünün nuru olan Hz. Hüseyin, yanında bulunan yetmişten fazla Müslüman ile birlikte Kerbelâ’da şehit edilmiş olması İslam adına rezalettir. Bu rezil vaka, Allah ve Resulüne iman edip, Ehl-i Beyt sevgisini gönüllerine nakşedenlerin ortak acısı, yürek sancısıdır. Bu menfur hadiseyi gerçekleştirenler, mezhep ve meşrep farkı gözetmeksizin, istisnasız bütün Müslümanların vicdanlarında mahkûm olmuşlardır.
*
Bu vahim olay sonucu Sünni- Şii ayrışımının da zirve noktası olmuş oldu.
Bugün dahi izleri süren Sünni-Şii taraflarının birleştiği ortak noktalarından biri ise, Kerbela Olayı’nı hüzünle hatırlamak olmuştur. Günümüzde Hz. Hüseyin’in şehit edildiği tarih, Muharrem ayının 10. günü (Aşure Günü)’dür. Bu tarih, Sünni Müslümanlar tarafından sessiz bir şekilde anılırken, Şii ve Alevîler tarafından törenlerle anılmaktadır.
*
Bugün aynı coğrafyada, masum kadın ve çocuklar hayattan koparılırken bizlere düşen, devlet yöneticilerine düşen, Kerbelâ’yı doğru anlamak ve haksızlıklar karşısında Hz. Hüseyin misali bir duruş sergilemektir. Hz. Hüseyin, Kur’an-ı Kerim’i ve Rahmet Peygamberinin şerefli sünnetini kendine rehber edinmiştir. Zulme rıza göstermemiş, adaletsizliğe seyirci kalmamıştır. Kendisine yapılan telkinlere itibar etmeyerek hakkın, hakikatin, huzur ve barışın yeryüzüne hâkim olması için yola çıkmıştır. Böylelikle kıyamete kadar bütün insanlığa onurlu bir mücadelenin eşsiz örneğini sunmuştur.
*
Asrı sadet olarak nitelenen dört Halife dönemine bakınız. Hz. Ebubekir hariç diğer Halifeler de hançerlenerek öldürülmüştür. Hz. Ebubekir’in de zehirlendiğinden bahsedilir. Bazı akademisyenler ne yazık ki Hz. Peygamber’inde zehirlenerek öldürüldüğünden bahsederler.
*
Bu beddualı coğrafyada Irk, dil, mezhep ve meşrep farklılıklarının arkasına sığınarak aynı dine mensubiyetimizi hedef alanlara, coğrafyamızda yeni Kerbelâ’lar yaşanmasını arzulayanlara karşı İman yüreklerinin toplu vurması gerekmez mi?
*
Hz. Hüseyin Efendimiz gibi iyilerin ve iyiliklerin yanında, kötülerin ve kötülüklerin karşısında yönetici konumunda olan liderlerin ortak tavır almaları gerekmez mi? Hakkı ve hakikati adına ortak eyleme geçmeleri gerekmez mi?
*
Gerekir de, Emperyal devletlerin himayesinde ayakta durmaya çalışan dikta rejimlerle yönetilen devletlerin işi değil.
Yer altı/ yer üstü kaynaklarıyla zengin Orta Doğu Coğrafyasında konumlanmış diktatörlükle yönetilen, halkı bedevi kültürüyle beslenmiş bu devletler Emperyal güce haiz ülkelerin şamar oğlanı olamaya mahkûmdurlar.
*
Bu konuyu işlemedeki asıl amaç, hepimizin bildiği çok zor badirelerden geçerek bedevi kültürünün sarmaladığı Osmanlı’nın küllerinden bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kuran iradenin kıymetini kavramak içindir.
*
Başta Başbuğ Mustafa Kemal olmak üzere kurucu iradenin yönlerini muasır medeniyetlere çevirmeleri yaşanan acı tecrübelerin sonucudur.
Laik sisteme ve hukukun üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter sistemi esas alan Devletimiz Türkiye Cumhuriyetini sarmalamaya yönelik bedevi kültüründen silkinmemiz, milli hasletlerimizi esas alan eğitim sistemimizi yeniden yapılandırmamız zorunluluğu olmazsa olmazımızdır.
*
Türk dünyasıyla kültürel ve ekonomik bağlarımızı güçlendirmemiz olmazsa olmazımız olmalıdır. Devletlerarası ilişkilerimizde karşılıklı çıkarlar öncelik almalıdır.
*
Beka sorunuyla karşılaşmamız için, vatanımız olan bu zor coğrafyada kaynaklarımızı harekete geçirecek üreten güçlü bir ekonomik reforma ihtiyacımız vardır.
‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ kavramına ihtiyacımız vardır.
*
Başta Hz. Hüseyin ve Kerbelâ’da şehit olan Ehli-i Beyt olmak üzere, mukaddesatımız uğruna can veren bütün şehitlerimize selam olsun. Makamları yüce, son durakları cennetler olsun.
İnsanlaştırma Süreci Olarak Eğitim
İnanarak söylediğimiz bir gerçek var ki; insanoğlu canlı varlıklar arasında eğitilebilir ve eğitime muhtaçlığı en belirgin olanıdır. Oysa insana akraba yapılmaya çalışılan hayvanlar içgüdü adı verilen hazır tepki kalıplarıyla dünyaya geldiklerinden kısmen eğitilebilirler; ancak eğitime muhtaç değildirler. İlahi bir lütufla insanoğlu gelişmiş bir sinir sistemi, mükemmel bir bedensel yapı, üstün öğrenme yeteneği, yaşamayı ve öğrenmeyi sağlayacak güdülerle dünyaya gelmektedir. İnsanlaşabilmesi ve insanca yaşayabilmesi için bilgi, beceri ve tutumlarla donanık hale gelmesi yani eğitilmesi gerekmektedir.
Ancak nasıl bir eğitim konusunda tartışmalar yaşanmaktadır. Klasik eğitim anlayışına bağlı olanlar tamamen davranışçılığı temel alarak ödül ve cezaya dayalı davranış değiştirmeyi eğitim olarak kabul etmektedirler. Buna karşılık çağdaş eğitimciler insanın güdüsel ihtiyaçlarından yararlanarak ve benlik algısını bozmadan eğitilmesini öne çıkardılar. Yönetim anlayışındaki otoriterden demokratiğe doğru seyreden belirgin değişim eğitimde de demokratikleşmeyi kaçınılmaz hale getirdi. Davranışçıların cezaya dayalı disiplin anlayışı yerine temel hak ve özgürlükleri gözeten; sevgi ve saygıyı temel alan bir disiplin anlayışı gelişmeye başladı. Ancak üzülerek söylemeliyim ki dünyada ve bizde klasik eğitim anlayışını uygulayan ve savunanlar hala ekseriyeti teşkil etmektedir.
Topluma can veren eğitimdir. Eğitim, bireylerin kendileri için olduğu kadar içinde yaşadıkları toplumca tespit edilen hedeflerin gerçekleştirilmesinde gerekli olan davranışları istendik biçimde oluşturma, geliştirme ve uygulamalar için yapılan kasıtlı ve planlı öğrenme faaliyetleridir. Eğitim bireyleri bir yandan topluma rahat ve mutlu şekilde uyacak davranışlar kazandırmaya, bir yandan da yarınların toplumuna hazır esneklikte düşünme gücü ve becerisine sahip davranışlar kazandırmaya yarayan planlı ve kasıtlı öğretim faaliyetlerinin tümünü içeren bir süreçtir. Genel olarak eğitimin amacı, bireyin davranışlarını istendik yönde değiştirmek ve geliştirmektir (Kazancı, 1989, s. 6).
Bireyin insan onuruna yakışır şekilde davranışlar kazanması için kendisini değerli, güçlü ve sevilen biri olarak görmesi yanında olumlu duyguların etkili olduğu ortamlarda bilgi ve sevgi ile donatılması gerekmektedir. Bunu sağlayacak olan ilk ve en önemli eğitim ortamı aile ortamı; eğitim kurumu da aile kurumudur. Mutlu evliliklerin yaşandığı aile ortamlarında yetişen bireylerin bu şansı bulamayanlara nazaran daha başarılı ve sağlıklı oldukları gerçeğini göz ardı edemeyiz. Okullarda da öğretmenlerin klasik eğitim anlayışından vazgeçip çağdaş anlayış doğrultusunda sınıfta terör ortamı yaratmaktan vazgeçerek; öğrencilerin olumlu duygular içerisinde olabilmelerini sağlamaları da eğitim kurumlarımızın içerisine düştüğü üzüntü veren durumdan kurtulmasına yarayacaktır.
Davranışçılara göre eğitim; bireylerin davranışlarını değiştirme sürecidir. Yirminci yüzyılda egemen olan davranışçılığın etkisiyle Tylor, Preston, Taba, Bloom gibi eğitimciler, genellikle eğitimin öğrenci davranışlarında değişiklik oluşturan bir süreç olduğunda birleşmektedirler (Fidan, 1982, s.10).Eğitimin davranış değiştirme süreci olarak tanımlanması, eğitim programlarının dinamik ve sürekli bir yaşantılar bütünü olarak görülmesini de sağlamıştır. Eğitim insanların toplumun standartlarını, inançlarını ve yaşama yollarını kazanmasında etkili olan tüm sosyal süreçlerdir (Bilge, 1989, s. 1).
Aynı doğrultuda Ertürk de eğitimi, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla, kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme süreci olarak tanımlamaktadır. Bu anlayış doğrultusunda eğitimin tanımına göre, bireyin davranışında istendik değişmeler kendi yaşantıları yoluyla meydana gelmektedir. Davranışın meydana gelmesindeki ruhsal olayları görmezlikten gelerek tamamen ideolojik bir tutumla maddecilikte ısrar etmekle bilimsel olacağını sananların yanıldığını yorumsamacı paradigma ortaya koyunca yeni şeyler söylemek gerektiğini gördük.
19.asrın paradigması olarak pozitivizmin en çok zorladığı alanlardan biri olarak psikoloji bilimi ruhsal gerçekliği görmezlikten gelerek görünebilir davranışları temele aldığından pedagojide de aynı anlayış etkili olmuştu. Günümüzde pozitivist paradigma etkisini kaybetmeye başladığında psikoloji ve pedagoji davranışçılığın tekelini kırmış görünmektedir. Yorumsamacı paradigma artık ezber bilginin yersizliğini göstermektedir. Biliyoruz ki beyin cimnastiği olarak bir şeyleri ezberlemek yararlı olabilir ancak bireyi cehaletten kurtaramaz Bazı temel bilgileri ve becerileri kazandırmak için de uygun ortam oluşturmak; iyi model olabilmek ve zamanlamayı iyi yapmak gerekir. Bilgiyi sevmeyi, bilgiye ulaşmayı ve bilgiyi paylaşmayı öğretebilirsek yeri geldiğinde kendi kendine öğrenebileceğini unutmamalıyız. Zorlamayla öğretilenlerin çok da yararlı olamadığını kendi yaşantılarımızdan da bilmekteyiz.
İnsanın öğrenmesini Pavlovun köpeğinin öğrenmesi gibi görme ve öğrenciği Pavlovun köpeği gibi görme yanılgısı insanlığa önemli ölçüde zarar vermiştir. Ödül ve cezayı öne çıkaran davranışçılığa dayalı klasik eğitim anlayışı çocukların benlik algısını bozmuş ve kişilik gelişimini olumsuz etkilemiştir. Ödül beklentisi rüşvetçiliği, cezadan kaçma eğilimi yalancılığı ve ikiyüzlülüğü tetiklemiş medya izlediğimiz garip ve anlaşılmaz bir insan tipini yaygınlaştırmıştır.
Davranışçılardan farklı olarak Fatma Varış, eğitimi kişilik, zeka, ilgi ve yaşantılar gibi kuvvetlerin etkileşmesi olarak tanımlamakta, bu etkileşim sonucunda bireyin amaçları, bilgileri, davranışları, idealleri ve ahlaki ölçülerinin değiştiğini ifade etmektedir (Varış, 1978, s. 35).
Okullarda verilen eğitime formal eğitim denir. Formal eğitim, planlı eğitim etkinliklerini kapsar. Formal eğitim sürecinde bireyde davranış değişikliği meydana getirmek üzere bilinçli, kasıtlı ve planlı bir eğitim ortamı düzenlenir. Bu süreçte, bireyin davranışları belli amaçlar doğrultusunda değiştirilir (Ulusoy, 2002, s. 120).
Eğitim etkinliklerinden bir kısmı da gelişigüzel ve kasıtsız olarak düzenlenir. Buna informal eğitim adı verilir. Aile içinde, bilgisayar aracılığıyla, kitle iletişim araçlarıyla, akran gruplarında ve usta-çırak ilişkisi sonucunda kazanılan davranışlar informal eğitimin ürünleridir.
Çocuklar arkadaşlarıyla sokakta, okulun bahçesinde oyun oynayarak, gençler akran gruplarıyla etkileşim kurarak yardımlaşmayı, dayanışmayı, işbirliğini ve kurallara uymayı öğrenirler. Artık bilgisayar aracılığıyla merak edilenlerin öğrenilmesi kolaylaşmış; kitle iletişim araçları eğitimsel işlevler üstlenmiştir. Günlük hayatta girdiğimiz etkileşimsel aktiviteler informal anlamda eğitimimize katkı sunmaktadır. Tüm bunları kapsayan informal eğitim, kontrollü ve planlı olmadığı için bu eğitim sürecinde bireyler farkında olmadan olumlu (istendik) davranışların yanı sıra, zararlı (istendik olmayan) davranışları da öğrenebilirler. Sigara içmek, kopya çekmek vb. davranışlar buna örnek gösterilebilir.
Davranışçılığa karşı varoluşçuluk diye adlandırdığımız çağdaş anlayış insan doğasına ilişkin eski ön kabullerin yerine yeni ön kabuller yerleşmesini savunmaktadır. Eski ön kabullere göre; insan doğuştan kötüdür, kötülük yapma; kaytarma, istismar etme eğilimi güçlüdür. Bu yüzden bireyleri sıkı denetlemek, hiç boş bırakmamak, hırçın davranmak gerekir. Eskiden devletin toplumsal düzeni sağlamak için baskıcı davranması bu yanlış anlayıştan kaynaklanıyordu. Evde ve okulda da aşırı baskıcı ve sert tutum bu anlayışın ürünüydü.
20.yüzyılda işletmelerde yapılan araştırmalar çalışanlara değer verildiğinde, güvenildiğinde ve temel hakları gözetildiğinde iş veriminin aşırı düzeyde yükseldiğini ortaya koydu. Bu çalışmalar insan doğasına ilişkin ön kabullerin yeniden gözden geçirilmesini sağladı. Demokratikleşmenin de tetikleyicisi olan yeni ön kabuller tam tersini ifade etmektedir. Buna göre insanlar dünyaya melek olarak gelirler ve yetiştikleri ortamdaki tutumlara bağlı olarak insanlaşmaktadır.
Okullarda neredeyse bir din gibi öğretmenlerin vazgeçemediği davranışçılık ve onu temel alan geleneksel eğitim anlayışının insanlığa verebileceği bir şey kalmamıştır. Birkaç yüzyıldır çocukların kişiliklerini bozan ve ruhlarını karartan bu anlayış gereksiz bilgi ve sınırlamalarla pırıl pırıl beyinleri yormakta, sinir sistemini yıpratmakta ve doğuştan gelen saflığı yok etmektedir. Böylece insanlaşmayı ve sağlıklı birey olma ihtimalini yok etmektedir.
Alternatif olarak bugün önerdiğimiz çağdaş anlayış; çocukların benlik algılarını sağlıklı kılmayı ve kendileriyle barışık olmalarını amaçlamaktadır. Gereksiz bir sürü bilgi yerine beyni çalıştıracak kadar bilgi ve eleştirel düşünme becerisi yanında öğrenmeyi öğrenme yeterliği kazandırmak önemsenmektedir. Çocukların dünyaya gelirken getirdikleri saflık korunmakta ödül ve cezanın bu saflığı bozmasına izin verilmemektedir. Ödül ve cezanın yerine uygun geribildirimler ve sonuçlarına katlanma iradesi önemsenmektedir.
Hümanist anlayışa göre; eğitimin sonsal amacı, bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştiren birey, yeteneklerini ve gizilgüçlerini içinde yaşadığı ana ve ortama göre sonuna kadar kullanabilen kimsedir. Kendini gerçekleştirme bir süreç olarak, insanın kapasite, gizilgüç ve yeteneklerinin, çevrenin sınırsız olanakları içinde gelişme ve zenginleşme eğilimi göstermesidir. Gelişmeye, yaşantıya açıklığı ve ketlenmişliği ifade etmelidir. Çağdaş eğitim sistemleri bireyin, zihinsel, bedensel, sosyal ve duygusal yönden bir bütün olarak gelişimini hedefleyen eğitimde bütünlük ilkesini benimser (Kılıççı, 2000, s. 23).
Rogers (1968), ruh sağlığını koruyucu bir eğitimi benimsemekte ve bu konuda insan ilişkilerinin önemine işaret etmekte, bireyin eğitiminin bir bütünlük içinde olması gerekliliğini vurgulamaktadır. Rogers’a göre eğitim, kişiyi geleceğe hazırlama değil, yaşamın içinde, yaşamın kendisidir. Kişinin arkadaşları ve ailesi içinde yaşadığı yetersizlik, nefret, korku, acı gibi olumsuz duygularla mutluluk, hayranlık, sevgi ve güç kazanma isteği gibi olumlu duygular matematik, tarih dersi kadar eğitim programlarının önemli bir yanı olmak zorundadır.
Eğitim programlarının böylesine duygulara yönelik oluşu, duygulara önem vermesi, akademik konuların öğrenilmesi ve akademik başarıyı da düzenler, hızlandırır. Eğitim ancak oluşum ve bütünlük içinde, insan yetiştirdiğinde eğitim olarak nitelendirilir ve öğrenmeler de kişinin ilişkili olduğu diğer insanların dünyası kadar, soyut bilgi dünyasının derinliğine ve açıklığına keşfetme bilincine ulaşmayı öğrenme olmalıdır (Rogers, 1968).
Kısaca Rogers, insancıl ( birey, öğrencimerkezli) eğitim anlayışını benimsemekte ve eğitim ortamları ve kurumlarında bu anlayışın benimsenmesinin gerekliliği ve katkılarına dikkat çekmektedir. İnsanın eğitiminin ancak bu anlayışla insana yakışır hale gelebileceği ve gelişimsel özellik taşıyacağına inanmaktadır. Çağdaş eğitimin temelinde birey merkezlilik ön planda tutulmuş ve insancı eğitim anlayışına geniş yer verilmiştir.
İnsan doğasına ilişkin yeni önkabuller yönetim ve eğitim anlayışının giderek daha demokratikleşmesine yol açmıştır. Yeni eğitim yaklaşımları klasik okulun çocukların öğrenmekten ve okula gitmekten nefret etmelerine yol açan yanlışlarını düzeltmek üzere harekete geçmiştir.
Bana göre yanlış ana-baba ve öğretmen tutumları yeni neslin kişilik gelişimini olumsuz yönde etkilemekte ve ruh sağlığını tehdit etmektedir.Ana-babalar ve öğretmenler aile ve okul ortamını yeniden düzenlemek zorundadırlar.Huzur dolu ve çocukların olumlu duygular içerisinde bulunmaları eğitimlerini kolaylaştırmaktadır. Artık kesin olarak biliyoruz ki öğrenmeyi sağlayan insan beyni birey olumlu duyguların etkisi altında olduğunda daha iyi çalışmakta ve öğrenilenler daha kalıcı olamaktadır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki; dünyaya biyolojik anlamda insan olarak gelmekle insan olunmuyor. Bebeklikten itibaren sağlıklı bir aile ortamında sonra sırasıyla okulöncesi eğitim, ilk, orta ve yüksek öğretim kurumlarında gelişimin bütün alanlarında kapasitesi ölçüsünde ve doğrultusunda gelişimini sağlayacak eğitim olanaklarından yararlanan bireylerin başarılı ve mutlu olmaları; saldırgan eğilimlerden kurtularak insanlaşmaları mümkündür. Çocuklarınızın sevgiden ve bilgiden nasibini almaları insanlaşmalarının ön koşuludur. Bunu sağlayacak olan yetişkinlerin eğitim anlayışlarını sürekli yenilemeleri de bir zorunluluktur.
Dr.Mehmet Zeki ILGAR
KAYNAKÇA
BİLGE, Filiz.“Gestalt ve İnsancıl Yaklaşımda Öğrenme” Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi, Ed.B. Yeşilyaprak. Pegem A Yayıncılık. Ankara, 2002.
FİDAN, Nurettin. Okulda Öğrenme ve Öğretme. Kadıoğlu Matbaası. Ankara, 1986.
ULUSOY,A. Gelişim ve Öğrenme, Anı Yay.Ankara,2002
KAZANCI, Osman. Eğitim Psikolojisi. Kazancı Kitap Ticaret AŞ. Ankara, 1989.
KILIÇÇI, Yadigar. Okulda Ruh Sağlığı. Anı Yayıncılık. Ankara, 2000.
ROGERS, C. R. Interpersonal Rel ationship. Journal of Applied Behavioral Science, 1968.
VARIŞ, Fatma. Eğitim Bilimine Giriş. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1978


