İnsan için en önemli, en yüksek maksat ve gaye; Yüce Allah’ın muhabbet ve sevgisine mazhar ve lâyık olmaktır. Bu yüce arzunun gerçekleşmesi ise, Allah’ın habibine / çok sevdiği kulu Hz. Muhammed’e tâbi / bağlı olmak ve sünneti seniyesine / O’nun yüce yoluna uymakla mümkündür. İnsan, fıtraten / yaratılıştan, şu kâinatın Hâlık’ına / Yaratanı’na karşı hadsiz / sınırsız bir muhabbet / sevgi beslemek istidat ve kabiliyetiyle yaratılmış. Çünkü insanın yaratılışına cemale / güzelliğe karşı bir muhabbet / sevgi duyma hissi konmuş.
Kemale / mükemmelliğe karşı perestiş edercesine aşırı bir sevgi duymak özelliği verilmiş. İhsana / insanın kendisine yönelik maddî mânevî veriş, saygı ve ilgilere karşı; insanda, sevgiyle mukabele etme duygusu vardır. Üstelik cemal / güzellik, kemal / tamlık ve ihsan / maddî mânevî veriş ve ilgilerin derecelerine göre, onlara karşı duyulan muhabbet ve sevgiler artar. Öyle ki, aşkın son sınırına kadar gider.
Kaldı ki, bu küçük insanın küçücük kalbinde; kâinat / evren kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası hükmünde olan hafızası; bir kütüphane sayılabilir. Binlerce kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki, insan kalbi, kâinatı içine alabilir. O kadar muhabbeti taşıyabilir.
Madem insanın yaratılışında; ihsan / veriş, cemal / güzellik ve kemale / tam oluş ve mükemmelliğe karşı; böyle hadsiz / sayısız bir muhabbete istidat ve kabiliyeti vardır. Madem bu kâinat Hâlık’ının; kâinatta ortaya çıkan eser ve sanatlarıyla, varlığı apaçık bir şekilde sabittir. Hadsiz mukaddes / kutsal cemal ve güzellikleri vardır. Bu mevcudat / varlıklarda görülen sanat nakışlarıyla, ister istemez bir gerçek olarak karşımızdadır. Sayısız kutsal mükemmellik ve bütün canlılarda görülen hadsiz ihsan ve çeşitli nimetleriyle, kesin olarak kendini ortaya koymuştur. Kaldı ki, bunlar gerçekleşen sayısız ihsanlarından bazılarıdır. Elbette, şuur ve bilinç sahiplerinin en kapsamlısı, en muhtacı, en tefekkür edeni ve en âşıkı olan insandan; bunlara karşı hadsiz bir muhabbet duyması beklenir.
Evet, her bir insanın; o Celâl sahibi Hâlık’a karşı hadsiz bir muhabbet etmeye uygun olduğu muhakkaktır. O Hâlık / Yaratan da, herkesten ziyade cemal / güzellik, kemal / mükemmellik ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete / sevilmeye lâyıktır. Hattâ mü’min / inanan bir insanın; hayatına, bekasına, vücuduna, dünyasına, nefsine ve mevcudata karşı; türlü türlü muhabbet ve aşırı alâka göstermesi; ondaki İlâhî muhabbet istidadının sızıntılarındandır. Hattâ insanın çeşitli aşırı istek ve arzuları; o muhabbet istidadının; halden hâle geçmelerinden ve başka şekillere girmiş reşha / katre ve damlalarından başka bir şey değildir. Malûmdur ki, insan kendi saadetinden lezzet aldığı gibi, ilgilendiği kimselerin mutluluklarıyla da mesut ve bahtiyar olur. Kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever. İşte bu rûh hâlinden ötürü, insan eğer her insana ait çeşitli İlâhî ihsanlardan yalnız bunu düşünse:
“Benim Hâlık’ım beni ebedî adem / yokluk karanlıklarından kurtarıp, bu dünyada güzel bir dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman, beni ebedî idam / yokluktan ve mahv olmaktan yine kurtarıp, bâkî bir âlemde, ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan edip verecek. O âlemin çeşitli lezîz güzelliklerden yararlanacak, aralarında gezip dolaşacak; zahirî / görünen ve bâtınî / görünmeyen hasse ve duyguları bana nimet olarak vereceği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün dost ve yakınlarımı da, öyle sayısız ihsan / verişlere mazhar edip, onlara bütün bunları lâyık görecek. İşte o ihsanlar bir bakıma bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle de mesut oluyor ve memnun kalıyorum.”
Madem “İnsanda ihsan edene karşı muhabbet vardır.” sırrıyla; herkesin içinde, ihsana / verişlere karşı bir sevgi ve saygı uyanır. Elbette, böyle hadsiz ebedî ihsanata karşı, kainat kadar bir kalbi olsa, o ihsana karşı onun muhabbetle dolması gerekir. İnsan, fiilen o muhabbeti / sevgiyi göstermese bile, istidat, iman, niyet, kabul, takdir, arzu ve istekleriyle gösteriyor demektir. Bunun gibi, cemal ve kemale karşı insanın göstereceği muhabbet ise, kısaca işaret ettiğimiz ihsana karşı gösterilen muhabbetle kıyas edilsin.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın İngilizce öğretmeni olan kızıFeyza Erbaş’ın bir sosyal medya paylaşımı çok tepki aldı.
Oysaki Feyza Erbaş bu paylaşımında sadece döviz kuru arttığı için çocuklarıyla birlikte yurt dışına çıkamadığından yakınmakta idi.
Erbaş, bugüne kadar 8 yaşındaki kızının 13 kere yurtdışına gittiğini, beş yaşındaki oğlunun ise pandemi (salgın) sebebiyle sadece 2 ülkeyi ziyaret ettiğini açıkladı.
Hiç yurt dışına götüremediği 3 yaşındaki en küçük oğluna “yüro (Euro) 30 TL maalesef, cennet vatanımızda nereleri görebilirsen artık. Hiç sesini çıkarma” diyerek bu döviz kurlarıyla yurtdışına gitmenin neredeyse imkânsız olduğunu anlatmaya çalıştığı görülüyor.
Bu paylaşıma tepki verenlerin çoğu “halkımız en temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekerken kadının derdine bak!” tarzında idi.
Öyle ya, “vatandaş her şeye gelen zamlardan, vergi artışlarından geçim derdinde iken… Barınma sorunu yaşarken… Temel gıdaları bile alamamaktan şikayetçiyken… Yurtdışına gidememekten şikâyet mi olurmuş?”
Olur efendim!
****
Toplumun ortalama bir gelir seviyesi var fakat her insanın durumu farklı. Bir kısım insanlarımız açlık sorunu yaşarken, çok daha küçük kesim “artık tatil yapamamaktan, yurtdışına gidememekten, mobilyalarını, arabasını, telefonunu yenileyememekten, çocuklarını özel okula gönderememekten” şikayetçi.
Alt gelir grubunun üstünde orta gelir grubu ve en üstte yüksek gelir grubunu teşkil eden katmanlar var. Turgut Özal’ın “orta direk” diye tanımladığı orta gelir grubu toplumu ayakta tutan en önemli kesimdir.
Orta gelir grubunu da “alt orta” gelir grubu, “orta” gelir grubu ve “üst orta” gelir grubu diye sınıflandırabiliriz.
Yaşadığımız ekonomik kaos sebebiyle, orta gelir grubunu oluşturan katmanlar daha dar gelirliye dönüşerek erimekte.
Buna karşılık en yüksek gelir grubunda olanların mevcut ekonomik politikalar yüzünden hiç zarar görmediği, hatta daha da zenginleştiği açık.
****
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, bana göre,işgal ettiği makama layık biri değil. Yaptığı hata ve yanlışlarını sıkça eleştiriyorum. Fakat İngilizce öğretmeni olan kızıFeyza Erbaş’ı eleştirenleri de haklı bulmuyorum.
Çünkü anladığım kadarıyla Feyza Erbaş öğretmen olarak çalışan bir kadın. Muhtemelen eşinin geliriyle birlikte orta gelir (belki de üst-orta gelir) seviyesinde yaşayan bir aile söz konusu.
Türkiye’de son yıllara kadar orta gelir seviyesindeki aileler tatil yapabiliyor ve yurtdışı gezilere gidebiliyordu. Euro’nun 30 TL olması bu kesimin yurtdışı gezi yapma imkanını son derece zorlaştırmakta.
Bu aile de (pandemi dönemi hariç) her sene birkaç defa rahatça yurtdışına çıkabilirken, son iki yılda hızlanan devalüasyonlarla yurtdışı gezisi yapamaz hale gelmiş.
Peki, bu konu yakınılmaması gereken bir konu mu? Hayır.
Çünkü AKP’nin ilk on yılında en büyük övünme kaynaklarından biri isteyen Türk vatandaşlarının çoğunun yurtdışına kolayca gidip gelebilmesiydi. Böyle olunca dünyayı tanıyan insan sayımız artıyor, dış ticaret, kültürel ilişkiler gelişiyor en azından insanlarımızın dünyaya bakış açısı genişliyordu.
Bu insanlarımızın da sadece temel ihtiyaç giderlerini karşılayabildiği için şükredip yakınmaması gerektiğini söylemek doğru bir tavır olamaz.
********************************
Osmanlı’da ve Günümüzde Devalüasyon
Osmanlı Devleti 1854 yılına kadar hiç dış borç kullanmadı. İç borç yoluna da sınırlı miktarda başvurdu. Gerileme döneminde önce iç borçlanma yoluna başvuran Osmanlı yönetimi bu da yetmeyince tağşiş yapmayı tercih etti.
Tağşiş, Osmanlı Devleti’nde özellikle ekonominin bozulduğu dönemlerde, paranın içine değersiz madenler katarak değerini düşürmeyi ifade ediyordu.
Osmanlı’da para sistemi altın ve gümüşe dayanan bir sistemdi. Paranın değeri bu madenlere göreydi. Tağşişte devlet dolaşımdaki sikkeleri toplar, bunların değerli maden (altın ve gümüş) içeriğini azaltır, yeniden piyasaya sürerdi.
Bunun kâğıt para sisteminde karşılığı devalüasyon ve ek para basmadır.
Tağşişten sonra fiyatlar yükselirken satın alma gücü düşer, hayat pahalılığı artardı.
****
Türkiye’de 1980’li yıllara kadar sabit döviz kuru rejimi uygulandı. Bu rejimde TL’nin değerini Merkez Bankası belirler ve o değerde sabit tutulmaya çalışılırdı.
Sabit kurrejiminde iken ekonominin biriken basıncı bir defada yüzde 40- 50 gibi yüksek devalüasyonlar yapılmasına yol açardı.
1980- 2001 arası müdahaleli dalgalı döviz kuru rejimi uygulandı. 2001 ekonomik krizinin ardından, tam dalgalı döviz kuru uygulamasına geçildi.
2015’ten itibaren yeniden müdahaleli dalgalı döviz kuru rejimine dönüldü. Halen “sürekli müdahaleli dalgalı kur rejimi” uygulanmakta.
Dalgalı kur uygulandığından ani şoklar yerine kademelidevalüasyon başka ifadeyle kur güncellemeleri yapılmakta.
****
Ancak Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanı olduğu dönemde başlayan hatalı politikalarla (yaklaşık 28 ayda) dolar kuru4,53 TL’den8,52 TL’ye çıktı. Yani TL yüzde 88 değer kaybetti.
Berat Albayrak’tan bu yana (5 yılda) TL’nin dolara karşı değeri 6’da birine düştü.
Çünkü, Lütfü Elvan’dan sonra gelen Nureddin Nebati döneminde, aynı hatalar daha da artarak devam etti.
Bu sene seçim dolayısıyla alınması gereken önlemler ertelendive kurlar (maliyeti ağır yapay yöntemlerle) baskılandı.
Türkiye’nin dış borçlara ödemekte olduğu faiz oranları çok yükseldi. Faizler Osmanlı Devleti’ni ekonomik ve siyasi çöküşe götüren düyun-u umumiye faizlerinin bile iki katına çıktı.
Bu yüzden seçim sonrası, dalgalı kura rağmen, birikimli devalüasyonu birkaç ay içinde yaşamak zorunda kaldık.
Seçimden sonra “rasyonel politikalara” dönmek için Mehmet Şimşek getirildi. Bu dönemde de TL’nin değer kaybı devam etti ve dolar 27 TL, Euro 30 TL oldu. Paramız “pula” döndü.
Sadece 28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı seçiminden bu yana (2 ay içinde) Dolar kuru yüzde 35 ve Euro kuru yüzde 39 arttı. Ve bizim için her şey pahalandı.
-Gaflet, ünsiyetsizlik doğurur. Mevcudatın hakiki vechesini; yani kulluklarını, lisanı hâlleriyle yaptıkları ibadetleri göstermez. Kullukta hangi mertebede olduğumuz gizlenir. Bu da mahlûkata ünsiyetimize perde çeker. Birbirimize karşı vahşileşiriz! Yabancılaşırız! “Bir göz hatırı için, çok gözler sevilir.” anlayışından uzak düşeriz. Aksi ise bizi, ibadete sevkeder; âbid âbidi sever iktizasınca, mevcudat arasında muhabbete vesile olur. “Yaratılmışı severiz, yaratandan ötürü.” hükmü nümâyan olur. Tembel tembelle, çalışkan çalışkanla, âbid âbidle ünsiyet eder mânâsı doğar.
-İlimden hikmete, bakıştan görüşe ve ibret almaya, yani basîrete yol bulamaz, eserden ustaya, fiilden fâile, nizamdan nâzıma, yapılandan yapana geçemez isek; bakış tesadüf, görüş tevafuk, biliş malûmattan ibaret kalır. Çünkü ilim idraki, maksat hikmeti intaç etmeli. Zira:
“Sen seni bil sen seni; yoksa patlatırlar enseni!”
Velhâsıl, içinde bulunduğumuz her yer; kâinattan bir parça.
Bizler ise, insanlık âleminden bir fert.
Bu durumda gerçek nedir? Pozisyonumuz, neyin ifadesi?
Dünyada bulunuş keyfiyetimiz neyin nesi?
Ve hayatın asıl ve hakiki gayesi nedir?
-”Kıymet, niyete vâbestedir: Her amelî mes’elede bir akaid yönü bulunmaktadır. Meselâ bir adamın temizlik niyetiyle abdest alması hâlinde abdest (almış) sayılmayacağı, seyahat niyetiyle hacca gidenin, hac farizasını yerine getirmiş olamıyacağı açıktır. O halde, her amelî hükmün beraberinde bir akîde vardır ve olmalıdır.” (Deccal, s.140)
-“Doktora gitti, gözlük verdi. Ama yine de okuyamadı! Çünkü okuma yazması yoktu…”
-“Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayattan lezzet alır.”
-“Vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir.
Hedefe varamayışımız, usulüne uygun hareket etmeyişimizdendir.
Usul bilgileri, binanın temeline veya ağaçların köklerine benzer.
Temel sağlam olmazsa, bina çöker.
Ağacın kökü sağlam değilse, meyveleri ya hiç olmaz veya cılız olur.”
-“Öfkelenme, kötü şeyler söyleme, acele etme, bekle!”
-“14 asırlık uzun zaman dilimi içinde İslâm elması üzerinde bir takım hurafeler, vehimler ve hayaller bir toz gibi birikmiştir.”
-“Medrese ilimleriyle meşgul olan zatlar, bazen ‘lâfızperestlik, âlet ilimlerini asıl ilimlere tercih etmek’ gibi bazı hastalıklara yakalanabilmektedir.”
-“İyi bir Tefsir Usûlü bilgisine sahip olmadan, âyetleri sağlıklı bir şekilde değerlendirmek mümkün değildir.”
13,5 X 21 santim ölçülerindeki 152 sayfalık eserinde birbirinden farklı 32 konu ele alınıyor:
*Devlet Nedir? State Nedir? İmparatorluk Nedir? Makalede Osmanlı Devletine ‘imparatorluk’ denilmesinin ‘iftira’ olduğu delillerle açıklanıyor. *Atın Dişleri: Manastırdaki râhipler atın kaç dişi olduğunu tartışmaktadır. Kimi, ‘Aristo’nun falan kitabında şu sayfada 22 adet olduğunu belirtiyor’ diyor. Diğeri, ‘Hayır Aristo filanca kitabında 18 olduğunu yazıyor.’ Tartışma uzayınca, manastıra yeni gelen ve henüz formatlanmamış olan genç râhip adayı; ‘Tartışacağımıza ahıra gidip sayalım’ diyecek oluyor, yaşlı papazlar hiddetleniyor: ‘Aristo saymış. Sen kim oluyorsun ki yeniden sayalım’ diye ukalalık ediyorsun?’
*Târihi Anlamak: ‘İçinde bulunulan dönemin târihi, son 200 yılın târihi bilinmedenanlaşılamaz.’
*Bozulma Başlıyor: Fâtih Sultan Mehmet Han, ikindi vaktinden sonra surlardan şehre girilmesini yasaklamıştı. Kendisi tebdil-i kıyâfet edip şehir dışına çıkmış, farkında olmadan gecikmişti. Kapıdaki görevli onu içeri almadı. Fâtih kendini tanıtıp içeri girerken ‘Hünkârım, kendi töreni niçin kendin bozarsın’ sorusuna mâruz kalmıştı.
*İdil (Don-Volga) Kanalı -1569: Osmanlı Devletinin târihî kayıplarının başlatan olaylar…
*Eğlendiriciler Yeniçeri Oluyor! Kanûnî’nin torunu Sultan Üçüncü Murâd (1574-1595) çağında, Osmanlı Cihân Devletinin hudûdu, Batı’da, Litvanya’ya kadar uzanıyordu. Sultân Üçüncü Murâd, oğlu Mehmed’in günlerce süren sünnet düğününde şaşılacak hünerler gösteren canbazlara, hokkabazlara, mükâfat olarak ne istediklerini sorunca, yeniçeri olmak istediklerini söylediler! Yeniçeri Ağası Ferhad, bu gülünç isteğe uymaktansa ağalığı bırakmayı yeğledi. Yerine geçen makam heveslisi Yûsuf Ağa, bu maskaraca işi irtikâb etti, hokkabazları, canbazları yeniçeriliğe aldı. Böylece, dünyânın en güçlü ordusunun bozulmasında çok mühim bir adım atılmış oldu.
*Kâtip Çelebi: On yedinci yüzyılın büyük münevverlerinden olan Kâtib Çelebi (1609-1657), Osmanlı Devleti yönetimindeki aksaklıkları görmüş, kötüye gidişi beyân etmekle kalmamış, yazdığı eserlerde durumun iyileştirilmesi için tavsiyelerde bulunmuştur.
*Kavalalı Meselesi: Osmanlı Devleti, Mısır’ın işgaline karşı ordu gönderirken Rumeli’den de asker toplamıştı. Bu askerler içindeki Kavalalı Mehmed Ali, zeki ve ihtiraslı biri idi. Vali Hüsrev Paşa’ya karşı entrikalar çevirdi. Ona ve ondan sonra gelen vâlilere meseleler çıkarttı. Vali Hurşid Paşa’nın imzâsı ile, vezir rütbesiyle Cidde vâliliğine tâyin edilen Mehmed Ali, gitmedi, askeri ayaklandırdı. Sonunda, Arabistan’daki Vahhâbî meselesiyle meşgul olan Osmanlı yönetimi, bir de onunla uğraşmamak için 1805 yılında Mehmed Ali’yi Mısır’a vezir rütbesiyle vâli yaptı. Mehmed Ali Paşa, Kölemen ileri gelenlerine de baş eğdirdi, Mısır’a tam mânâsıyla hâkim oldu. Bu hâkimiyet kendisinin ve oğlu İbrâhim Paşa’nın ölümüne kadar devam etti.
Diğer bölümlerden bâzılarının başlıkları: *Amerikalıların Târih Karşısındaki Durumu. *İnebahtı. *Genç Osman’ın Şehâdeti. *Dördüncü Murâd ve Koçi Bey. *Onyedinci Yüzyıldaki Bozukluk. *Köprülü Mehmed Paşa. *Rüşvet Felâketi, Prut. *Lâle Devri. *Askerlik Alanında Yenilikler. *Onsekizinci Yüzyıl: Batıya Açılma. *Vak’a-i Hayriyye (1826) *Baltalimanı Anlaşması. *Teslimiyet: Tanzimat, Islâhât. *Devlet Eliyle Kültür İstilâsı. *İlk Borçlanma. *İttihat ve Terakki.
AKIL FİKİR YAYINLARI
Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul
Kırım Türkleri; 1227-1501 yılları arasında hüküm süren Altın Orda İmparatorluğunda, şehzâdeler arasında yaşanan taht kavgaları sebebiyle dağılmasından sonra Karadeniz’in kuzeyinde 1449 yılında kurulan Kırım Hanlığı’nda yaşayan soydaşlarımızdır.
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın 1475 yılında gönderdiği Gedik Ahmed Paşa, Kırım kıyılarındaki Ceneviz kolonilerini aldı. Taht kavgası sebebiyle Cenevizlilere sığınan Mengli Giray, Kırım Hanı oldu. Mengli Giray’ın imzaladığı anlaşma ile Kırım Hanları, gerektiğinde askerleriyle birlikte Osmanlı ordusuna katılmayı taahhüt etti. Böylece Kırım Osmanlı himâyesine alınmış oldu. Kırım Hânı, Osmanlı Sadrâzamı ile aynı seviyede tutulmuştur. Polonya ve Rusya, Kırım Hânına haraç öderlerdi.
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu; 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 135 sayfalık eserine ‘Tatarlar Kimdir’ başlıklı yazı ile başlıyor: ‘Ruslar ‘Tatar’ deyimini, yüzyıllar boyunca, Avrupa Rusya’sında yaşayan bütün Türk soylu Müslümanlar için kullanmıştır.’
Eserden dikkat çekici bir bölüm:
Yıldırım Bâyezîd ordusunda iken Emir Timur ordusuna geçenler, 1243 yılında Kösedağı Savaşı’nda Selçukluları yenip Anadolu’yu istilâ etmiş olan ve kendilerine o çağlarda TATAR denilen MONGOLLARDIR. Bunlar, Selçukluların kendilerini toparlayamamaları için Anadolu’da bulunuyorlardı. Yoksa günümüzde kendilerine ‘Tatar’ denilen Kırım veya Kazan Türkleri değildi;
Kırım veya Kazan Türkleri, 1000 kilometreden fazla mesâfeyi aşıp 1402 den önce Anadolu’ya gelerek Yıldırım ordusuna katılmadılar, sonra da Timur ordusuna geçmediler.
Prof. Maksudoğlu eserinde; iddiaya göre Murad Giray Han’ın ihâneti sebebiyle bozguna dönüşen İkinci Viyana Kuşatması hakkında şu bilgileri veriyor:
1-Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Reîsü’l Küttâbın pohpohlamasına aldanıp Viyana’nın kuşatılmasına, yalnız başına karar vermişti. Pâdişâh, Kırım Hânı, Orta Macar Kralı Tököli İmre, Osmanlı’ya tâbi Erdel (Transilvanya) Kralı Apafî Mihal, Budin Beylerbeyi Uzun İbrahim Paşa bu işin yanlışlığının farkındaydılar. Pâdişâh, ‘önceden haberim olsaydı râzı olmazdım’ demiş, sonra yine de işin kolay, olmasını dilemişti. Kara Mustafa Paşa, görüşüne karşı çıkanları şiddetle tekdir etmiş, savaşta canla başla çalışmalarını önlemişti.
2-Bu kadar kalabalık orduyla gidildikten sonra, bekleyip vakit geçirmek yanlıştı, Viyana’nın hücûm ile alınması çok kuvvetle muhtemeldi Viyana hücûmla alınsa, askerlerin yağma hakkı vardı. Allah, Muhammed ümmetine ganimeti helâl kılmıştır. Viyana teslim olursa, her şey hazîneye âit olacak, Sadrâzam tarafından kullanılacaktı.
Eserin sonraki bölümlerinde Prut Savaşı Rusların Kırım’a saldırması, 1854-1856 Kırım Savaşı, Rus Çarlığı Devrinde Kırım, 18 Mayıs 1944 târihinde Kırım Türklerinin topyekûn sürgünü, Kırım Türkleri Millî Hareketi, başlığı altında Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı ikinci defa işgal ve ilhak etmeleri gibi Kırım’daki gelişmeler özetleniyor.
Ek sayfalarında Kırım Türkçesinde kullanılan bâzı kelimelerle, Divân-ü Lügati’t-Türk’teki en eski Türkçe kelimeler ile Numan Çelebi Cihan’ın yazdığı ‘Ant Etkenmen’ başlıklı Kırım Millî Marşı yer alıyor.
Son 9 sayfa ise ‘Dizin’ listesine tahsis edilmiştir.
Hâtırat yazıları, milletlerin gerçek târihlerinin anlaşılmasında mühim işler görür. Siyâset adamlarının yazdıkları, yaşanan siyâsî olayların anlaşılmasına ışık tutar. Kültür adamlarının, edebiyat ehlinin, öğretim-eğitim görevlerinde yer almış olanların hâtıraları da toplumun belli bir dönemdeki sosyal hayatının anlaşılmasına ayna tutar; o toplumun hayâtından ‘kesit’ sunar, anlatılanların sunuluşunda ‘objektif’ olunması, yazılanların gerçekten faydalı olması için, şarttır.
Prof. Dr. Mehmet Maksuoğlu , ‘Hatırladıklarım’ isimli eserinde, ‘İlkokul: Kültür Emperyalizminin İlk Şubesi’, ‘Cumhuriyet Devrinde Okullarda İlk Defa Din Dersi’, ‘Anadilim Türkiye Türkçesi’, ‘Câmi ile Okul Birbirine Küs’, ‘Kol Faaliyetleri’, ‘27 Mayıs Trajedisi’, ‘Tunus’a Gidiyoruz’, ‘Vahhâbîlik’, ‘İngiltere’ye Gidiş’, ‘İngilizlerin Târihlerine Bakışı’, ‘Lastik Yazılıp Kauçuk Okunan Dil’, ‘Oryantalist Davranış’, ‘Emperyalist Mantık’, ‘Bir Delille 40 âlimi ikna ettim, fakat 40 delille bir câhili iknâ edemedim’, ‘Vâizliğim’, ‘Çok Bilmişlere Türkçe Dersi’, ‘Mütekebbire Haddini Bildirmek Gerek’, ‘Gayri Millî Eğitim’, ‘Yabancı Dil Öğretiminde İlk İsâbetli Karar’, ‘Metot Meselesi’, ‘Şam, Amman, İrdib’, ‘Türk Dünyasının Kimliğini Korumaya Yönelik Eğitim’, ‘Tatarlar Kimdir?’, ‘Kırım’, ‘Açılmış Fakülteye YÖK 10 Yıl Öğrenci Vermiyor’, ‘Hürriyet Gelince Irmak Yatağını Buluyor’, ‘Laikçilik’, ‘Kltür Emperyalizminin Karşısında Yerlilik’, ‘Osmanlı Türkçesinin Kolaylığı’, ‘Rufâiler’, ‘Ölçü Konusu Haramı Haram, Helâli Helâl Bilmek’, ‘Türkçeyi İyi Bilen Alman’, ‘Hanefî ve Mâlikî Mezhepleri’, ‘Roma/Rum Nasıl Bizans Oluyor?’, ‘Çağdaş Aydın Kafası,’ ‘Kültürün Büyük Değeri’…
ve benzeri başlıklar altında uzunlu-kısalı 225 parça yazıda, hâtırâlarını, hayatını, yurt içinde ve yurt dışında öğrenci ve öğretmen olarak öğretim hayatını anlatıyor.
Alâka ile okunacak bâzı bölümler:
Kültür İstilâsı Tam Gaz
Galiba Von Grunabeum; diyordu ki: ‘Bir medeniyette, ‘müzik’ en son meydana çıkan değerdir. En sonra da o unutulur.’
Müzik dersinde (Mûsiqî demem gerektiğini öğrenmem için yarım asrın geçmesi gerekti) bol bol Batı müziği öğrendik, allegro, allegretto, bemol… En komik veya acıklısı da opera aryaları idi. Derste, öğretmenimiz Refiye Hanım, opera aryaları dinletirken (herhalde müfredât öyle idi, öyle yapması gerekiyordu) kendimizi tutamaz, gülerek sıralara kapanırdık. Öğretmenimiz kızar, bizi azarlar, zevksiz olduğumuzu söylerdi. İyi de Eskişehir’e yakın Bozüyük’ün ‘et koydum tencereye’, Söğüt’ün ‘Söğüdün Erenleri’, yine Eskişehir’in ‘Karşı yakaya geçelim, atlara yonca biçelim’ Tatarlar arasında, her toyda çalınan ‘Sit(Siyt veya Seit) Osman saray saldırgan’ türkülerini niye dinletmezdi? Kendi türkülerimizin ne kabahati vardı? O yörede yaşamış olan Yunus Emre Hazretlerinin İlâhilerini mevlidlerde filân dinliyorduk; okulda niçin dinlemiyorduk? Tabiî, o zaman bunları düşünemiyordum, zâten, olayları ciddîye almama havasında gidiyorduk. Bilinç verilmiyordu; belli bir ‘öngörü’ye göre ‘imâlât’ olarak yetiştiriliyorduk.
Bu beyin yıkama işlemi, her alanda hâkimdi. O zaman henüz televizyon yoktu. Tek kitle iletişim aracı radyo idi. Ve radyoda Türk mûsikisi YASAK idi! Şaka gibi değil mi? Ama durum bu idi. Daha sonraları, Demokrat Parti -sözde- iktidarda iken, radyoda Türk mûsikîsi de çalınmağa başlandı. HİÇ İSTİSNÂS1Z durum şöyle idi: Meselâ, otobüste gidiyordunuz, radyoda türküler var. Sonra, Batı müziğine geçiliyor (öyle ya, kulaklar alışacak; millet, pardon ulus, çağdaşlaşacak), şöför derhâl, sâniye gecikmeden radyoyu kapatırdı, yolcuların duygularına tercüman olurdu.
Teneffüse çıktığımızda da okulun hoparlöründen, avluda, yine batı müziği dinletilirdik. ‘Kulaklarımız alışsın, medenî olalım’ diye herhâlde. Yarım asırdan daha fazla sonra, bu korkunç olaya kültür emperyalizmi denildiğini öğrenecektim.
(1960 lı yıllarda, bir opera öğrencisinin, radyoda türkü dinlediği için konservatuardan atıldığını işitmiştik.)
Laikçilik Sonraki yıllarda bile, yakın zamanlara kadar, hâlâ laik dedikleri, münhasıran İslâm karşıtı statüko hâkim olduğu için, gazetelerde hac mevsiminde, mutlaka, Suriye, Irak veya Arabistan’da kolera vb. hastalığın çıktığı, yayıldığı haberleri yer alırdı. Oyun kâğıdı, kozmetik filân söz konusu olmaz, hacca gideceklerin ülkeye verecekleri döviz zararı gündemde olurdu.
Hac şirketleri ortaya çıkmadan önce, hacılar bütün işlemleri kendileri yaparlardı. Döviz almak için bankaya giden hacı adaylarına, oradaki memurelerin bazıları güçlük çıkarmayı mârifet zannederlerdi. Tabîi, medyanın yönlendirmesi. (0 zihniyetin maânevî mirasçısı olan bir bayan, 2020’nin son aylarında, yolda gördüğü, tanımadığı, başı kapalı bir hanım öğretmene tokat atmak terbiyesizliğini, şımarıklığını, alçaklığını irtikâb etmiş, cezâ olarak (ödül mü deseydik?) 2000 (iki bin) tl yi de taksitle ödemeğe mahkûm olunca, sırıtarak alçak değil; çukur seviyesini göstermişti.)
Osmanlı Emperyalist Değildi
Osmanlı’nın, Balkanlarda 400-500 yıla yakın kaldığı bölgelerde, 19. Yüzyıl ortalarında istiklâlini elde eden halklar, Türkçe konuşmuyordu, dâvâları olduğu zaman İstanbul’a gelip kendi dilleriyle şikâyette bulunuyorlardı. Emperyalizmin en etkili, en derin iz bırakan veçhesi, dil sömürüsü Osmanlı’da yoktu, olmadı. batılıların yapıştırdığı ‘imparatorluk’ lâfı ders kitaplarımıza kadar girmiş, lâfın nereye vardığını kestiremeyen okumuşlarımızın, Osmanlı ile iğrenç imparatorluk sözünü yan yana kullanan târihçilerimizin kulakları çınlasın! Hele târihçilerimizin: mâlûmât deposu olmayı târihçi olmak zannedenlerin!
Askerî Okul’da Âyet Hadîs!
Recep Binbaşı, Okul Komutanına arzetmiş, benim ‘İslâm ve askerlik’ konusunda subay ve astsubaylara bir konuşma yapmam kararlaştırılmıştı. Konferans salonunda, başta okul komutanı olmak üzere, bütün subaylar, rütbe sırasına göre ön sıralarda, astsubaylar da yine rütbe sırasına göre arka sıralarda yerlerini aldılar. İlgili âyetteki şehidliği anlatırken, ‘Cennet’e giren hiç kimsenin tekrar dünyâya gelmeyi istemediğini, şehîdin ise, gördüğü ikrâm üzerine, 10 defa dirilip 10 defa daha şehîd olmak istediğini müdeleyen hadîs-i şerifi söyledim. Yedek subaylardan ikisinin, (onların arasında birkaç solcu vardı) belli yüz ifâdesiyle aralarında fısıldaştıkları gözüme ilişti. Konuşmama devâm ederken, sözlü bir parantez açıp ilâve ettim: ‘doğuştan kör olan birine, renklerden bahsedilse, kırmızı, yeşil, sarı, mâvi, beyaz var denilse, ona masal gibi gelir, onun için sâdece siyah vardır; ama o göremiyor diye, renkler yok değildir. Bu durum da böyledir, bâzı inançsız, nasipsizler inanmasa da, durum değişmez’ Ve devâm ettim. Arka sıralarda oturan astsubaylardan da gülümseyenler oldu. Konuşma bittikten sonra kendileriyle görüştüğümde anlaşıldı ki o başçavuşlar, bir askerî birlikte, ilk defa âyet, hadîs okunduğunda yadırgamışlar, şaşkınlıkla, aslında hoşlarına giderek de gülmüşler.
*hezarfen: Çok kabiliyetli, elinden çok iş ve sanat gelen, çok şey bilen ve birçok ilim dalında bilgi sâhibi insan.
AKIL FİKİR YAYINLARI
Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul
Prof. Dr.MEHMET MAKSUDOĞLU 1939 yılında Eskişehir’de doğdu. Eskişehir (şimdiki adıyla Atatürk) Lisesi’ni 1956’da, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ni 1960 yılında bitirdi. İzmir İmam-Hatip Lisesinde, 1960-1961 öğretim yılında Hadis, Arapça, İngilizce ve Farsça öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde, 1961 yılı Temmuz ayında İslâm Târihi Kürsüsünde asistan oldu. Tunus’ta 2 yıl kaldı, teziyle ilgili mahallî kaynakları inceledi. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde 1966’da ‘Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti’ konulu teziyle doktor oldu. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi, (Faculty of Oriental Studies’te) üç yıl (1967-f970) Türkçe öğretti, oryantalist zihniyeti yakından tanımak imkânı buldu. Yedek Subaylığında, bir askerî okulda Târih ve İngilizce öğretti. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde dokuz (1973-82) yıl Arapça öğretti. 1983’de Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Yardımcı Doçent, 1986’da Doçent, 1998’de Profesör oldu. Malezya’daki Milletlerarası İslâm Üniversitesi’nde dört yıl (1991-1995) Târih ve Medeniyet Bölümü Başkanı olarak görev yaptı. Orada iken yazdığı ‘Osmanlı History’, bu üniversite tarafından bastırıldı. 1996 yılı Eylül ayında, doğup büyüdüğü Eskişehir’deki Osmangazi Üniversitesi llâhiyat Fakültesi’ne kurucu Dekan olarak tâyin edildi. Kazakistan’ın Türkistan beldesindeki Milletlerarası Hoca Ahmed Yesevî Türk-Kazak Üniversitesinde 2004-2005 öğretim yılında Târih ve Arapça öğretti. 2006-2007 öğretim yılında Hollanda’da Rotterdam İslâm Üniversitesinde Arapça olarak ‘İslâm Târihi’ öğretti. Yayınlanmış çok sayıda makalesi ve birkaç kitabı vardır.
Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusya v.b. büyük imparatorlukların yıkılarak yenidünya düzenine uygun milli ( ulus ) devletlerin doğacağını söyleyen ender kişilerden biridir. Çöküş süreci içindeki Osmanlı İmparatorluğu üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak her alanda gerçekleştirdiği inkılaplarla tüm dünya kamuoyunu kendisine hayran bırakan büyük bir otorite, bir dahi, usta bir stratejist ve büyük bir devlet adamıdır.
Milletlerin büyük insanlara ihtiyaç duyması, en çok buhranlı ve bunalımlı dönemlerde ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Fransız Prof. Dr. Maurice Baumart şöyle söylüyor: “ Eski Osmanlı İmparatorluğu bir hayal gibi ortadan silinirken, milli bir Türk Devleti’nin kuruluşu, bu çağın en şaşırtıcı başarılarından birisidir. Mustafa Kemal, yüce bir eser ortaya koymuştur. Atatürk’ün parlak başarısı bütün sömürgeler için bir örnek olmuştur.” Aynı konudaünlü bir Alman tarihçisi olan Prof. Dr. Herbert Melzig’de diyor ki: “ Izdırap çeken dünyada barış ve esenliği yenidenkurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler, Atatürk’ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar.” Prof. Dr. Hüseyin Nail Kübalı’ya göre: “ Atatürk birmilli mücadele gerçeğidir.” Fikir ve idealleriyle Milli Mücadele’ye güç katmış ve yön vermiştir. Milli Mücadele’nin lideri olmasının sebebini kişisel üstünlüğünde, milli düşüncelerinde ve dehasında aramak gerekir. Alman filozof Dankwart A. Rustow’un açıklamalarına göre Atatürk : “ Çağımızın şartları içindebunalımlı bir dönemde karizmatik önderliği ve liderliği temsil eden kişidir.” Bu özelliklerinden dolayı, bütün Türk Dünyası ve özellikle Azerbaycan Türkleri tarafından da takdirle karşılanmıştır. O’nun Türk Dünyası’na olan ilgisi, muhabbeti ve hasreti, bu konudaki düşünceleri Türklük ve Türk Milliyetçiliği duyguları ile alakalıdır.
En büyük hedefi, milli ve savunulabilir sınırlar içinde Türk Milli Devleti’ni kurmak için Türk Milliyetçiliğini ön plana çıkarmaktı. O’na göre; Türk tarihi, Türk dili, Türk kültürü, Türk ahlakı, Türk hukuku Türk Milletini oluşturan temellerdir. Diğer hedefleri ise; tam bağımsızlık, milli egemenlik ve milli birliği sağlamaktır. Böylece, tam bağımsız, milli egemenliğe dayanan, milli birlik ve beraberliğe büyük önem veren bir devlet anlayışını meydana getirmiştir.
Ekonomiyle ilgili görüş ve düşüncesine bakacak olursak; Türk Milleti’nin ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için ekonomik anlayışı genel şekliyle, özel girişime veya sektöre dayalı ama özel girişim ve sektörün yeterli olmadığı alanları devletim milli ekonomi temelinde canlandırması, yabancı sermayeye karşı olmayan, ancak bununda milli çıkarlar çerçevesinde değerlendirileceği bir ekonomi modelidir.
Eğitim sistemi hakkındaki düşüncelerine bakacak olursak; eğitim felsefesi olarak “ akılcılığı “ ve “ bilimi “ temel olarak kabul etmiştir. Hedef gösterdiği “ Çağdaş uygarlık seviyesinin de üstüne çıkma “ nın akıl ve bilimle olacağının bilincindeydi. Bu konuda şunları söylüyor:: “ Dünyadaher şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir, ilim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” diyerek eğitim sisteminin ilim ve fenne dayalı olmasını belirtiyor.
Büyük bir teşkilatçıydı. Bu özelliği, görev yaptığı yerlerde hemen kendisini gösteriyor ve henüz Kurmay Yüzbaşı iken 1905 yılında, Şam’da ilk teşkilatını kuruyor ve bu teşkilat “ VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİ “ adını alıyor. Yeni bir milli devlet ve ülke için bir avuç silah arkadaşıyla parola “ YAİSTİKLAL YA ÖLÜM“ diyerek sonunda tarihin seyrini değiştiriyor.
Conkbayırı, Anafartalar, Arıburnu ve Suvla kahramanıdır. Boğazları, Payitahtı ve Hilafeti kurtaran, cesareti ve kararları ile askeri şahlandıran ve ünü Anadolu’ya yayılan efsane bir insandı. Bitlis’te ve Muş’ta Rusları püskürten, 7. Ordu Komutanı olarak, Halep’te İngilizlere karşı savaşan, Suriye’de Yıldırım Orduları Komutanı ve Osmanlı’nın en büyük nişanına lâyık görülen bir kahramandı.
Türk’e büyük bir hayranlık duyardı. Ve konuşmalarının birinde şöyle söylüyor: “ Benim yaradılışımda fevkalade bir hal var ise; o da Türk olarak dünyaya gelmemdir.” Başka bir yazısında da Türk’ü şöyle tarif ediyor: “ Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası olarak tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat oldu; şimşek, yıldırım güneş oldu; Türk oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”
1920 yılında Azerbaycan’dan kopan Nahçıvan, İran ve Ermenistan arasına sıkışıp kalmışken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk kendi parasıyla İran’dan toprak satın alarak Nahçıvan Özerk Bölgesi ile bugünkü milli sınırlarımızı oluşturuyor. O’nu anlamayanlar, O’nu sevmeyenler, O’nun dünya siyaseti ve geleceğinin milli devletler üzerine kurulacağını doğru okumasını ne yazık ki, bir türlü kavrayamamışlardır.
Son olarak şunu söyleyebiliriz: Mustafa Kemal Atatürk’ün fikir ve düşünceleri asla ölmeyip gönüllerimizde yaşayacaktır. Ancak milli ülküler milli devlet olmayı gerektirir. Mustafa Kemal’de bunu yapmaya çalışmış ve başarmıştır.
Virüslerin sebep olduğu bulaşıcı özelliği olan ve karaciğer iltihaplanması yapan bir hastalıktır. Dünyada her yıl yaklaşık bir milyondan fazla kişi viral hepatitlerin sebep olduğu siroz ve karaciğer kanseri sebebiyle hayatını kaybetmektedir ülkemizde dört milyona yakın hepatit B, bir milyona yakın Hepatit C vakası olduğu tahmin edilmektedir.
Bu önemli sağlık sorununda hastalığın özelliği bilinçli olmayı önemli kılar. Farkındalığı ve bilinçlenmeye katkı sunması için 28 Temmuz hepatit farkındalık günü olarak kutlanması Dünya Sağlık Örgütü’nün bir kararıdır. Bu sebeple Kocaeli Şehir Hastanemizde de bir toplantı tertiplenmiştir.
Toplantıya özellikle sağlık ordusuna yeni katılacak hemşire,tıbbi tekniker, tıbbi sekreter gibi eğitim alan stajyerler katılmış ve Uzm.Dr. Gülten Ünlü’nün konu üzerine yaptığı bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirilmiştir.
Hepatitler A, B, C, D, E harfleriyle isimlendirilerek tanımlanır. Hepatit A ve E daha ziyade su, gıda gibi ağız yolu ile bulaşan ve yayılan özelliktedir. Hijyen şartları yeterince iyi olmayan bölge ve toplumlarda görülür. Çoğunlukla basit mide, bağırsak ve iştahsızlık şikâyetlerine sebep olur.
Çoğunlukla da belirtisiz atlatılır. Ülkemizin gelişmiş bölgelerinde neredeyse görülmeyecek kadar azalmıştır. Aşısı vardır. Kronikleşme ve kanserleşme tehlikesi de azdır. Hepatit B ve C ise bulaş şekli birbirine benzeyen kronikleşme ve karaciğer kanserine yol açma özellikleriyle de ciddi sağlık sorunu yaratan tiplerdir. Hepatit B ve C ile mücadelede en önemli adım bulaş yollarının bilinmesi ve bu yolun kırılmasıdır. Nitekim kan ve kan ürünleri mutlaka güvenli olduklarına yönelik testlerden geçilerek kullanılmaktadır. Enjektör, diş fırçası, tıraş bıçağı gibi eşyaların tek kullanımlık olması veya kişiye özel olması gerekir. Dövme, hacamat gibi işlemlerin de bu hastalıkların bulaşmasında etkili olacağı unutulmamalıdır.
Hepatitlerin teşhisi kolaydır. Bu hastalıkları geçirip geçirmediğimiz kan tahliliyle öğrenilebilir. Geçirilen hastalığın bağışıklık bırakıp bırakmadığı veya kronikleşme özelliğiyle kişide önemli bir sağlık sorununa yol açıp açmayacağı da anlaşılabilir. Bu bilgi bize risk gruplarının taranması ve bu hastalıkların önlenip kontrol edilebilme imkânını sağlamaktadır. Bu amaçla öncelikle tüm sağlık çalışanlarının testlerinin yapılıp bağışıklıkları yoksa hepatit B aşısı ile bağışık olmaları sağlanmalıdır. İşözellikleri gereği riskli insanlar, hikâyesinde sarılık olanlar veya ailesinde bu bilgi olanlarında tarama testleriyle kontrolleri yapılmalıdır. Taşıyıcı, kronikleşme riski ve bağışıklığı olanların bilinmesi bu hastalığın yaygınlaşmasını önleyecek ve ciddi bir sağlık sorununu ortadan kaldıracaktır. Bu virüs cinsel yolla da bulaşabildiği için korunma ve kontrollerde buna da dikkat edilmelidir. Hepatit B aşısının 1998 ‘den beri çocuk aşı programlarına konması ve gerekli tedbirlerin uygulanması sayesinde ülkemizde Hepatit B hastalığı önemli oranda azalmıştır. Hepatit C de, Hepatit B özelliği ile aynı olup benzeri hassasiyetler bu tip için de uygulanmalıdır. Hepatit C’nin aşısının olmaması önemli bir dezavantaj olup korunma burada daha önem arz eder. Oldukça pahalı (100 bin dolar )olan tedavisinin devlet tarafından karşılanıyor olması insanımız için bir güvence olmakla birlikte bulaş yollarına karşı gerekli tedbirlerin uygulanması daha öncelikli olmalıdır.
Son olarak şu sloganı unutmamalıyız “ Hepatit beklemez, siz de testlerinizi yaptırmak için tedavi olmak için, aşılanma için ve sağlıklı hayat için beklemeyiniz.”