5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 232

Osmanlı Aydınları 

     19. asır ve 20. asırda Osmanlı aydınları,

     Şüphesiz ki, samimî olarak müslümandılar.

     Ama bu samimî ve içten İslâmî inançlarına bağlı oluşları

     Sathî, yüzeysel ve taklidî idi.

     İslâm’a bağlılık ve teslimiyetleri vardı.

     Fakat, ne Allah’ı lâyıkıyla tahkikî olarak tanıyorlar!

     Ne de Hz. Peygamberi, tahkikî bir şekilde biliyorlar!

     Ve ne de Kur’an’ı tahkîk ederek, doğru dürüst anlamışlardı!

     Yani gereği şekilde tanımamış, bilmemiş ve anlamamışlardı!

     Batı’da görüp de, almak istedikleri

     Meşrutiyet, Demokrasi, Hürriyet ve Cumhuriyet gibi,

     Mefhum ve kavramların ruh ve esaslarının,

     İslâmda zaten mevcut ve var olduğunun;

     Maalesef hiç mi hiç, farkında değillerdi!

     Bu yüzden milletin gözünde, tuhaf bir mahiyet arzediyorlar!

     Kendileri de bu netîceye bir mânâ ve anlam veremiyorlardı.

     Bugün de, yazık, çok yazık ki, değişen bir şey yok!

     Bütün bunlar; sadece bilmenin yetmediğini gösteriyor.

     Anlamak çok farklı bir şey.

     Bakıp da görmemek, duyup da işitmemek, bilip de anlamamak gibi,

     Bir durumla karşı karşıyayız!

     “Ol mâhiler (balıklar) ki, derya (deniz) içredir; deryayı bilmezler!”

     İfadesinde belirtildiği,

     Tıpkı balıkların içinde bulundukları denizden habersiz oldukları gibi. 

     Batı’daki Hürriyet havasını, Demokrasi iklimini ve Cumhuriyet ortamını

     Kendi ülkelerinde teneffüs etmek ve solumak isteyen münevver ve aydınlarımız;

     Dinde hassas, fakat akılla muhakemeden noksan idiler!

     Böyle oldukları için,

     Akıllı düşmanların, dine vermek istedikleri zararı;

     Bir kısım aydınlarımız kendileri veriyordu!

     Halbuki Meşrutiyet, Hürriyet, Demokrasi ve Cumhuriyet hususlarında;

     Batı’dan medet ve yardım ummaya hiç lüzum ve gerek yoktu.

     Çünkü Kur’an-ı Kerîm, zaten müslümanların bu kavramlarla karşılaşmalarını sağlamak

     Ve bunları; onların tatbik edip uygulamaları için,

     İlahî bir yol gösterici olarak gönderilmişti.

     Nitekim, Osmanlı aydınları Batı taklitçisi değil; iyi niyetli oldukları için,

     Meşrutiyet, Hürriyet, Demokrasi ve hattâ Cumhuriyet’i

     Osmanlı ülkesinde görmek istiyorlardı.

     Çünkü anlamışlardı ki meşveret, şura, seçmek, seçilmek, parlamento / meclis ve seçim

     Ve bu gibi kavramlar, içtimaî ve sosyal, siyasî yenilik tarz ve biçimler;

     Aslında Kur’an-ı Kerîm’de vardı.

     Çünkü meşrutî mânâ, hakikî adâlet ve şûra;

     On dört asır evvel, İslâmiyet tarafından ortaya konmuştu.

     Zira İslâmiyet; Hürriyetçi siyasî bir düşünceye dayanıyordu. Nitekim:

     “Türk milletinin bütün maddî ve manevî varlığını seferber ederek verdiği mücadelenin

     Netîcesi olarak 29 Ekim 1923’te

     ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’

     Kurulmuştur.” (Safâ Mürsel)

Gazze’ de Soykırım Devam Etmekte

İsrail, 7 Ekim’den bu yana Gazze’ye soykırım uygulamaktadır. Merhameti ve savaş kurallarını rafa kaldıran bu katiller, yaşlı, kadın, çocuk demeden canice öldürmekte, yakıp yıkarak sivil kıyımına devam etmektedir.

Şimdiye kadar; 19 sağlıkçı, 46 gazeteci, 18 sivil savunma çalışanı, 249 din görevlisi olmak üzere 10 binden fazla kişi katledilmiştir. Ölenlerin 4 binden fazlası çocuktur. Bu mevcut her dakika artmaktadır. Çünkü katliam durmadan devam etmektedir.

Bu kayıplarla birlikte; 220 bin konut, 220 okul, 3 kilise,112 cami, 16 hastane,32 sağlık ocağı, 105 sağlık merkezi tahrip edilmiştir.

İsrail, bir türlü başlatamadığı kara harekâtını, kademeli olarak devreye sokmuştur. Hedefi Gazze’yi işkâl etmek, içindeki halkı ya sürerek, ya da katlederek yok etmektir. Sürpriz bir saldırıya maruz kalmamak için de, korkakça bir ileri iki geri manevra yapmaktadır.

Son taktik olarak Gazze’yi Kuzey ve Güney diye ikiye bölmüş, sonra da kuzeyden itibaren işgal harekâtına başlamıştır. Fakat panik içinde ve çaresizdir. Yaptığı çirkinlikleri, vahşeti dünyadan saklamak için gazetecileri vurmakta, Gazze’yi sürekli karartmaktadır.

Başbakan Netanyahu, “Gazze’nin merkezindeyiz” dese de, “bunun yalan olduğunu” cepheden gelen haberler teyit etmektedir. Bir ülkenin başbakanı utanmadan sıkılmadan kamuoyunun gözü önünde, diğer çirkinliklerine rahatça yalanı da katmaktadır.

İsrail kalleş, cani ve korkaktır. Hamas’la yüz yüze çarpışmaktan ürkerek havadan ve uzaktan bombalamayı yeğlemekte, gücü, silahsız, korumasız, aç susuz yaralı sivillere yetmektedir. Özellikle de çocukları hedef almakta, bu katliamını da alenen söylemektedir.

Tüm dünyada bu katliama karşı büyük bir tepki doğmuştur. Batı devletleri İsrail’i desteklese de halkları Gazze’nin ve Filistin’in yanında yer almıştır.

Bu yüzden ABD de paniklemeye,  öfkeli tepkilerden ötürü yumuşamaya başlamıştır. Fakat Batı devletlerinin Filistinlilere duyduğu kin ve öfke İsrail hükümetinden asla az değildir.

 Zulüm ne kadar artarsa artsın sonu hezimettir. Gazze’nin, Filistin’in inanan yürekleri ve ülkelerine duydukları bağlılığı, zalimlerin sonu olacaktır.

Gazze’de bir baba, şehit olan çocuğunu elleri üzerinde kaldırarak “Filistin’e fedadır” diye feryat etmektedir. Bir doktor çocuklarını Mısır’a göndererek kendisi Gazze’de kalmıştır. Bu sadakat ve inancı, zalimler asla yok edemeyeceklerdir.

Bin bir entrikayla vahşeti dünyadan kaçırmaya, gizlemeye çalışan batı, bunu başaramamıştır. Vicdanlı yayın organlarının, cesur muhabirlerin ve sağduyu sahibi insanların sayesinde dünya artık yapılan vahşeti, acımasızlığı görmekte, İsrail ve batının yalancı, insanlık dışı tutumundan tiksinmektedir.

Foyası ortaya çıkan bu arsız emperyalistler, kirli amaçlarına ulaşabilmek uğruna, haysiyetsiz karakterlerine bürünüp, kırıtarak vahşiliklerine devam etmektedirler. Bu kadar kamuoyu tepkisine rağmen, hala olması gereken önlemleri almak yerine, masum ve mağdur insanları tilki kurnazlığıyla oyalama peşindedirler.

İsrail devletinin insaflı ve vicdanlı insanları da bu vahşete tahammül edemeyerek hükümete başkaldırmıştır. “Atom bombası kullanalım” diyen, Filistinlilere, “hayvansı yaratıklar” yaftasını vuran, “esas çocukların yok edilmesi gerekir”   tezini savunanlar olduğu sürece, vicdanlı insanların sesleri yine cılız kalacağa benzemektedir.

İsrail ve batı, dünyayı “cambaza bak” taktikleriyle oyalarken, Gazze ve Filistin gün gün erimektedir. Özellikle de  “sözüm ona” İslam devletlerinin gaflet ve delaleti bu soykırımı hızlandırmaktadır.

Gazze’nin durumu vahim ve içler acısıdır. Yüreğimiz paramparçadır. İsrail, medeniyetin yüz karası, batının kiralık katilidir. Bu düşmanlığı ile insanlık suçu işlemektedir. Uyguladığı, tam anlamıyla bir soykırımdır.

Elektriği, suyu, gazı, interneti ve her türlü insani ihtiyaçları kalmayan Gazze, dünyanın gözü önünde hızla yok edilmektedir.

Türk devleti ve Türk Milleti yekvücut, bütün kalbiyle Gazze’nin ve Filistin’in yanındadır. Onlar için kalpler buruk, gözler yaşlı, eller duadadır.

Gazze, Gazzelilerindir. Zulüm ve zorbalık, tarihi gerçekleri durduramayacaktır. İnsanlığı utandıran bu zulmün, vahşetin ve soykırımın tez bitmesi umuduyla…

Sevgiyle kalın…

Doç. Dr. BETÜL GÜRER’DEN Değerli İki Kitap

1-Bir Osmanlı Entelektüeli MOLLA FENÂRÎ

2-Gönül Gözüyle Kur’ân İBN ATÂ TEFSİRİ

-1-

Molla Fenârî (1350-1431) yılları arasında yaşamış bir âlim, aynı zamanda bir mutasavvıftır. Eserin müellifi Doç. Dr. Betül Gürer Hanımefendi, kitabının arka kapağında Molla Fenârî hakkında şu bilgileri veriyor:

Molla Fenârî, yaşadığı dönemde henüz kuruluş evresinde olan Osmanlı’yı mârifet, güzel ahlâk ve bilgelikle mayalayan sûfîlerdendir.

O, sultanların danışma meclislerinde bulunmuş, üst düzey devlet görevleri yapmış, aynı zamanda tevâzuyla dolu bir hayat yaşamıştır. Fetret Devri’nin zor zamanlarında ve şeyhülislamlık, müderrislik gibi yoğun mesaisi sırasında eser vermeye devam eden bir âlim ve ilim kandilidir.

Etkisi bütün Osmanlı târihi boyunca devam etmiştir. Fikirleri ve kitaplarıyla günümüzde de o kandil hâlâ ışık vermeye devam etmektedir.

Bu topraklar, Osmanlı tasavvuf düşüncesinin gelişimi, devlet geleneği oluşumu ve ilmî sistemin inşa edilmesi açısından ona çok şey borçludur.

Bu kitap, nice siyasi çalkantılar, isyanlar ve savaşlar görmüş bir gönül insanının târihte bıraktığı izleri günümüz insanına sunmayı hedeflemektedir.

12,4 X 21 santim ölçülerinde 108 sayfalık, hacmi küçük muhtevâsı zengin ve dolgun eser; yayınevinin danışmanı Prof. Dr. Hâşim Şâhin’in ‘Târihi insan yazar fakat ona hükmedemez’ başlıklı yazısı ile başlıyor.

Doç. Dr. Betül Gürer ‘Ön Söz’ başlıklı yazısında; Osmanlı Devleti’nin 13. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında, İslâm potasında bir kültür, medeniyet, ilmî gelenek, düşünce hayatı ve bir sistem oluşturduğunu, ‘Giriş’ bölümünde ise Anadolu’nun her köşesinden ilim, irfan ve sanat fışkıran bir ocak olduğunu belirtiyor. Cihan Pâdişahı Kanûnî Sultan Süleyman Han’a:

Pâdişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş

Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş

dedirten sırrı açıklıyor: “İlim adamları ve mutasavvıflar bir hâdiseyle karşılaştıklarında ‘Acaba Hz. Peygamber olsaydı nasıl davranırdı?’ sorusunu kendilerine sormuşlar ve en doğru cevabı bulabilmek için gayret göstermişlerdir.”  (s: 12-15)

19-52. sayfalarda Molla Fenârî’nin hayatı yer alıyor.

Daha sonraki asırlarda yaşayan pek çok âlimin hayatı hakkında bilgi noksanlıklarının varlığı bilinmesine rağmen 32 sayfayı dolduran Molla Fenârî’ye âit hayat hikâyesinin derlenmesi uzun zaman ve yorucu gayretler gerektirmiş olmalı.

‘Dinî ilimlerin hemen hemen bütün sâhalarında eserler kaleme alan Molla Fenârî’nin 100’e yakın eserinin bulunduğu söylenmektedir’ diyen Doç. Dr. Betül Gürer, büyük âlimin, günümüze intikal eden 6 adet eserini incelemiş ve muhtevâları hakkında okuyucuyu bilgilendirmiştir. Bunlar; ‘Misbâhu’l-Üns’: tasavvvufla, ‘Aynü’l-A’yân/Tefsiru’l-Fâtiha’: adından anlaşılacağı gibi tefsirle, ‘Fusülü’l-Bedâi fî Usûli’ş-Şerâit’: Fıkıh usulüyle, ‘Şehr-i İsagûci-el Fevâidü’l-Fenâriyye’: Mantık ilmiyle, ‘Esâsü’s-Sarf iî İlme’t-Tasrif’: Arapça dil bilgisiyle alâkalıdır. ‘Şerhu Dibâceti’l-Mesnevî’ ise Mevlânâ’nın Mesnevîsinin birinci cildinin ön sözünü açıklamaktadır.

Doç. Dr. Gürer, Molla Fenârî’nin nev’i şahsına münhasır özelliklerini 57, 58. sayfada açıklıyor:

Eserlerinde başka ilim adamlarının düşüncelerini olduğu gibi aktarmamış, bâzen onları eleştirmiş bâzen de onların doğru olduğunu belirtmiştir. Meselâ kendisi Hanefî mezhebinden olmasına rağmen, zaman zaman diğer mezheplerin görüşlerini de tercih etmiş, bunu da açık bir şekilde ifâde etmiştir. O, hiçbir zaman duyduklarını üzerinde düşünmeden aktaran (nakilci) ve bâzı fikirlere saplanıp kalan bağnaz biri olmamıştır. Değişik düşüncelere açık olduğu için fikir yelpâzesi geniştir, yenilikçi bir metodu vardır. Zâten kitapları incelendiğinde bu özellikleri açıkça görülmektedir.

Din bilginleri yeni fikirler üretirken kaynak olarak Kur’ân’ı, Hz. Peygamber’in hadislerini/sözlerini ve uygulamalarını esas almışlardır. Sadreddin Konevî, Dâvûd Kayserî ve Molla Fenârî gibi düşünürler hem bunları hem de aklı birlikte kullanmıştır. Yâni onlar Kur’ân’dan ve hadislerden anladıklarını aklî açıklamalarla da zenginleştirmişlerdir. Böylece dinî bilimlerin, değişen çağın getirdiği yenilikleri kendi sistemine uygun şekilde katarak ilerlemesine aracılık etmişlerdir. Osmanlı bilim geleneğinde oldukça az kişide görülen bir ilmî kariyerle çok sayıda eser vermiş olan Molla Fenârı, böyle bir seviyeye elbette düzenli ve ısrarlı çalışma, öğrendiğini unutmama gibi özelliklerle ulaşmıştır. Bu nitelikleriyle devrinin önemli düşünürlerinden biridir.

Molla Fenârî ‘Misbâhu’l-Üns’ adlı eserinin giriş kısmında, özellikle vahdet-i vücud meseleleriyle alakalı konularda tüm filozofların görüşlerini incelediğini, sadece aklı mutlak bilgi kaynağı kabul edenlerin hakîki bilgiye ulaşamayıp kendileriyle çeliştiğini tespit ettiğini dile getirmiştir. Bu tespi-tinin ardından hayatlarına güzel ahlâklı olmayı, doğru sözlülüğü ve Allah’a gerçek anlamda kulluk etmeyi yegâne maksat kabul eden mutasavvıfların hem aklı hem ilâhî kitapları hem de gönüllerine gelen ilhamları bütünleştirerek ilmî meselelerde fikir ürettiklerini, onların bu yöntemlerinin doğru bilgiye ulaştırdığını belirtmektedir. Bunu fark ettiğinde ise kendisine ‘İşte bu senin nasibin, sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene sarıl.’ dediğini ve kitabını yazmaya başladığını söylemiştir.

Eserin üçüncü bölümünde Molla Fenârî’nin kişiliği anlatılıyor. (s: 60-66)

*Tartışma ve çatışmadan hoşlanmaz. *Hangi şartlarda olursa olsun ilimden vazgeçmez. *Mütevazıdır. *Gösterişli, alımlı kıyâfetler yerine sâde ve temiz giyinmeyi tercih eder. *Tasavvufî şahsiyeti en mümeyyiz vasfıdır. *İlmî kişiliğiyle Osmanlı’nın ve Osmanlılığın yapısını şekillendirmiştir. 

***

Bir türkümüz vardır: ‘Güzelleri olmasa bu dünyâ neye yarar’ diyerek seslenir. Türk-İslâm Bayan mütefekkirlerinin önde geleni olan Sâmiha Ayverdi Hanımefedi (1905-1993) türküde bahsi geçen ‘güzellerin’, ‘Beşeriyetin kirlerinden etkilenmeyip tertemiz kalan, söylediklerini yapmış, yapamadıklarını söylememiş, ölümde hayat kaynağı bulan gönül dostları.’ Olduğunu söylüyor. Molla Fenârî, aklı ile ilim insanı, gönlü ile İslâmiyet’in zenginliklerden oluşturduğu güzelliklerden hevenkler yapıp güzel insanlara sunan, sırlı Allah sevgililerinden biridir. Aynı zamanda rekoru kırılmamış 622 yıllık cihan Devlei’nin mânevî kurucusudur.

O’nu tanıtanlara ve sevdirenlere selâm olsun! Cenâb-ı Allah’ın lütfu, ihsanı bereketi üzerine olsun.

ERDEM YAYINLARI:  

Başak Mahallesi Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Caddesi Nu: 36 Bodrum Kat. Başakşehir 34480 İstanbul.

Telefon: 0.212- 488 34 01 e-posta: bilgi@erdemyayinlari.com.tr   www.erdemyayinlari.com.tr 

-2-

İlk dönem mutasavvıflarından olan İbn Atâ’nın tam adı: Ebu’l Abbas Ahmed b. Sehl b. Atâ’el-Edemî’dir. Bağdat’ta doğmuş ve orada yaşamıştır. Doğumu hakkındaki bilgiler farklıdır. 0922 yılında vefat etmiştir. Tasavvuf târihinin önemli isimlerinden biridir. İslâmî ilimlerin diğer dalları ile alâkalı eserler de vermiştir. Abbasi İmparatorluğunun en fırtınalı döneminde yaşamış, 10 oğlundan 9’u eşkıyalar tarafından katledilmiştir. Kendi ölümü de trajiktir. Tasavvuf târihinin en meşhur sîmalarından biri olan Hallac-ı Mansur, yakın dostu idi. Onun fikirlerini kabul etmese de onu canı pahasına müdafaa etmiştir. Bu sebeple dövülerek öldürülmüştür. Sünni mezheplerin Hambeliye koluna mensuptu. ‘Hanbeli muhaddis, müfessir ve mutasavvıf’ olarak bilinir.

İbn Atâ ‘İş’ârî müfessir’dir. İşâri tefsir, mutasavvıfın kalbine doğduğu kabul edilen işâretlere dayanarak âyetleri yorumlamasıdır. Kitaptan alınan iki örnek:

FÂTİHA SÛRESİ’nin işâri tefsiri:

 “Bâ” harfi, Allah’ın peygamberlerin ruhlarına risâlet ve nübüvveti ilham etmekle bahşettiği iyiliğidir. “Sîn” harfi, mârifet ehline kurbiyet ve ünsiyeti ihsan etmekle verdiği sırrıdır. “Mîm” harfi ise mürîdlere şefkat ve rahmet gözüyle bakmasıyla ikram ettiği ihsanıdır.

Allah. Allah lafzı, Hakk’ın heybeti ve kibriyâsını izhâr etmesidir.

er-Rahmân. Rahman isminde Hakk’ın yardımı, nusreti;

er-Rahîm. Rahîm isminde ise meveddeti ve muhabbeti vardır.

Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a âittir.

(Fâtiha, 1/2) Şükür, ona hamd edebilelim diye bize kendisini öğretme lütfunda bulunduğu için yalnızca Allah’adır.

“Hamd Allah’a aittir” sözü müminlerin Allah’ın vahdaniyetini tasdik etmeleri anlamına gelir. Bu tasdikin birincisi ulûhiyeti ikrâr etmek, İkincisi rubûbiyeti ikrâr etmek, üçüncüsü ise Hakk’a tâzim göstererek onun birliğini ikrâr etmektir.

Âlemlerin rabbi: Âriflerin nefislerini yakîn ve tevfîk nûruyla süsleyen; müminlerin kalbini sabır ve ihlâs ile; mürîdlerin kalplerini sıdk ve vefâ ile; âriflerin kalbini ise tefekkür ve ibret ile süsleyen demektir.

Din gününün sâhibi. (Fâtiha, 1/3) Her sınıfın kendi amacı ve himmeti ile hesabının karşılığını alma günüdür. Bu günde ârifler, Hakk’a yakınlık ve onun kerîm vechine nazar etmekle mükâfatlandırılır. Amel sahipleri de cennetle mükâfatlandırılır.

Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. (Fâtiha, 1/7) İman ve marifetle nimetlendirdiğin kimselerin -ki onlar âriflerdir- makamına ilet. Allah evliyâyı sıdk, rızâ ve yakın ile; ebrârı hilim ve merhamet ile; mürîdleri tâatin tatlılığı ile; müminleri ise istikâmet ile nimetlendirmiştir.

Gazaba uğrayanların ve sapkınların yoluna değil. (Fâtiha, 1/7) Senin hidâyetinin ve mârifetinin yolundan ve velâyetinin yollarından sapmış olan sapkınların yoluna değil.

“Âmîn.”İşte böylece yap. Beni göz açıp kapayana kadar dahi nefsime bırakma.

İNŞİRAH SÛRESİ’nin işâri tefsiri:

Biz senin için sadrını açıp genişletmedik mi?! (inşirah, 94/1) Senin sırrını sana gelen vâridi kabul etmen, için genişletmedik mi?

Yükünü üzerinden kaldırmadık mı?! (İnşi-rah, 94/2) Yâni nübüvvet ve risâletin yüklerini kaldırmadık mı? Çünkü sen taşıyan değil, taşınandın. Seni muhaliflerden çekip alarak iyilik etmedik mi? “Yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Öyle ki sen neredeyse nübüvvet yükünün altında telef olacaktın. Sana yardım ettik ve tebliğ sırasında seni kuvvetlendirdik. “Biz senin için sadrını açıp genişletmedik mi?!” Sırrını her şeyden boşaltmadık mı? Sen kevni ve Hak dışındaki şeyleri müşâhcde etmeyi bıraktın. İşte senin sadrın nazar için Mûsâ’nın sadrı da kelâm/konuşma için açıldı. “Yükünü üzerinden kaldırmadık mı?!” Yâni, mahlûkatı mülâhaza etmeyi senin sırrından gidermedik mi?

Senin için zikrini/şânını yüceltmedik mi?

(İnşirah, 94/4) Bana olan imanının tam olmasını, senin benimle beraber zikredilmene bağlı kıldım. Seni zikretmeyi beni zikretmekle bir tuttum ve böylece seni zikreden, beni zikretmiş oldu.

O halde, boş kaldığın zaman hemen bir işe koyul. (İnşirah, 94/7) Risâleti tebliğden boş kaldığın vakit, hemen şefaat talebine yönel.

Ve hep Rabbine düşkün ol… (inşirah, 94/8) Senin göz aydınlığın olan şeyi ümmetine verdiği için, Rabbine düşkün ol.

***

Okuyucuya kolaylık sağlamak maksadıyla hazırlanan ‘Tefsirde Ele Alınan Tasavvufî Kavramlar’ başlıklı üçüncü bölümde; eserde bahsi geçen Tövbe, Tevekkül, Rıza, Sıdk, İhlâs, Sabır, Şükür, İbâdet, Zikir, Nefsin Terbiyesi ve Arındırılması: Mâsivâdan Uzaklaşma, Kurb-Kurbiyet, Muhabbet, Havf ve Recâ, Tevhid, Mârifet konuları açıklanıyor. (s:235-352) 

‘SONUÇ’ başlıklı bölümün özeti:

Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmak ve onun dostluğunu elde etmeyi yegâne maksat edinen sûfîler, İslâm toplumu içinde dâima iyiye ve güzele ulaşmak için çabalayan, yoklukta sabredip varlıkta imkânlarını paylaşan, ayırım yapmaksızın herkese iyilikte bulunan, mal, mülk, makam, mevki gibi dünyevî unsurlara değer vermeyen, nefislerini terbiye edip bâtınlarını arındırmayı amaçlayan bir zümre olmuştur. İşte bu zümrenin mensuplarından biri olan Ibn Atâ, tasavvuf târihinin çok yönlü olarak geliştiği, buna mukabil târihe mal olacak elim hadiselerin cereyan ettiği bir süreçte yaşamıştır. Bahsi geçen elim hâdiselerden biri hiç şüphesiz Hallâc-ı Mansûr’un yargılanması ve trajik şekilde katledilmesidir. Hallâc’m en yakın ve en vefâlı dostlarından biri olan İbn Atâ, onu savunduğu ve yargılayanların haksızlığını açıkça söylediği için dövülerek öldürülmüştür. Yâni onun öldürülmesi de Hallâc’ınki gibi trajik ve haksız yere olmasına rağmen, tasavvuf târihinde Hallâc’ın idam edilmesi kadar bilinmemektedir. Bir başka ifadeyle İbn Atâ ile Hallâc aynı siyasî haksızlığın bedelini ödemiştir.

Diğer taraftan İbn Atâ’nın çok yönlü bir sûfi olduğunu söylememek, onu tanıtmakta büyük bir eksikliğe yol açmak demektir. Şöyle ki o, Bağdat’ın zengin kültürel ortamını iyi değerlendirip, onun tüm renklerinden istifade ederek kendini yetiştirmiştir. Yakın çevresi içinde birbirine zıt tasavvuf anlayışlarına sahip sûfîler bulunmaktadır.

İbn Ata nın işârî tefsir geleneği açısından önemini gösteren önemli özelliği bu geleneğin kendi devrine kadarki anlayışını çok yönlü ve zengin biçimde yansıtan, aynı zamanda geniş kapsamlı ilk işârî tefsirlerden biri olan Sülemî’nin ‘Hakâikut-tefsir’îne çok büyük ölçüde kaynaklık etmesidir. Haddizâtında     Hakâiku’t-tefsîr; İbn Atâ ve Ebû Hüseyin en-Nûrî gibi bazı sûfîlerin görüşlerinin toplamından oluşmaktadır.

İbn Atâ’nın da olduğu sûfîlerin yorumları asırlar boyunca, diğer sûfîlere ilham ve bilgi kaynağı olmuştur. Bu bağlamda, onları işârî tefsire yön veren teorisyen sûfîler olarak rahatlıkla değerlendirmek mümkündür. Şunu da unutmamak gerekir ki İbn Atâ’nın tasavvufî fikirlerine, Kelâbâzî’nin ‘et-Taarruf’u, Serrâc’ın ‘el-Lümâ’sı, Hücvirî’nin ‘Keşfü’l-mahcûb’ü ve Kuşeyrî’nin ‘er-Risâle’si gibi klasik tasavvuf kaynaklarında sıkça atıf yapılması, onun yalnızca işârî tefsir geleneğini değil, aynı zamanda tasavvufî düşünceyi de zenginleştiren ve geliştiren isimlerden biri olduğunu göstermektedir.

Bilindiği gibi tasavvuf târihinin ilk devirlerinden itibâren sûfîler, Kur’ân’ı kendi yöntemleri çerçevesinde yorumlamışlar ve bu hususta bir tefsir metodu ortaya kovmuşlardır. Özellikle ilk dönemlerde işârî yorumculuk, kişiyi amele ve ahlâka yönlendirme temeli üzerine kurulmuştur. İbn Atâ’nın tefsir yöntemine bakıldığında, bu prensip ilk bakışta dikkati çekmektedir. Zira o, âyetlerin hemen hemen tamamını, daha çok ibâdet etme ve daha çok ahlâkî davranış sergilemeyi tavsiye ederek açıklamaktadır. Fakat İbn Atâ, amel ve ahlâk kapsamında bilhassa bâtınî arınma, nefsi terbiye etme, dünyevî arzulardan sıyrılma ve bu suretle Hakka kurbiyet elde etme üzerinde durmakta, âyetlerin büyük bir kısmını da bu çerçevede tefsir etmektedir. Bir anlamda, tasavvufî hayatın ana hedefi olan “ihsan halini” elde etmeyi ve onu en yüksek boyutta yaşamayı esas alan yo-rumlarda bulunmaktadır.

Aslında, Ibn Atâ’rıın âyetleri ibâdet ve güzel ahlâka sevk etme bağlamında yorumlarken, vurguda bulunduğu tek bir ana çerçeve vardır: O da mâsivâyı terk etmektir. Öyle ki onun mâsivâdan kurtulma odağında izah etmediği neredeyse hiçbir konu yoktur. Dolayısıyla tasavvufî anlayışında ister dünyevî ve fânî unsurlar olsun isterse ibâdet ve ameller olsun bunların hepsi mâsivânın kapsamına girdiği için değer verilmeye lâyık unsurlar değildir. Binaenaleyh İbn Atâ, bütün mânevî yükselişleri ve kemâlâtı, Hak dışındaki şeylerden kopmaya, bunlardan arınmaya bağlamaktadır. Şu kadar ki onun mâsivâdan sıyrılmaya bir şekilde temas etmeden yorumladığı neredeyse hiçbir âyet yoktur.

Netice itibâriyle İbn Atâ, tasavvuf târihinde hak ettiği şöhrete kavuşmamış, fakat etkisi günümüze kadar devam eden târihî tesirlerde bulunmuş güzide bir sûfîdir. O, genelde tasavvufî düşüncenin, özelde ise işârî tefsirin gelişmesine katkı sağlayan önemli köşe taşlarından biridir. Bilhassa klasik tasavvuf kaynaklarındaki görüşleri yüzyıllardır çok sayıda insan tarafından okunmakta “ve ele aldığı tasavvufî meseleler, onun kendi irfan dünyâsı çerçevesinde açtığı pencere vasıtasıyla tanınmaktadır.

H YAYINLARI:  

Sultantepe Mahallesi, Paşalimanı Caddesi Nu: 48-1/1 Üsküdar İstanbul.

e-posta: bilgi@hayatyayinlari.com  //  www.hayatyayinlari.com 

Doç. Dr. Betül GÜRER: 2006 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl başladığı yüksek lisans eğitimini, 2009’da ‘Sadreddin Konevî’ye Nispet Edilen Mevâridü Zevi’l-İhtisâs ilâ Makâsıdı Sûreti’l-İhlâs Adlı Eserin Tahkik ve Tahlili’ konulu çalışmasıyla tamamladı. 2008 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı’na araştırma görevlisi olarak tâyin edildi. 2014 yılında ‘Molla Fenârî’nin Bilgi ve Varlık Anlayışı’ adlı doktora tezini tamamlayarak doktor unvanı kazandı. Halen Necmettin Erbakan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı’nda Doç. Dr. unvanı ile öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. İngilizce ve Arapça bilmektedir.

Dış Borçlara Çare Arama Dönemi

Osmanlı Devleti’nde dış borçların ödenmesini zorlaştıran, sadece alınan borçların verimsiz yatırımlara, israfa ve şatafata harcanması değildi.

Osmanlı’da gayrimüslim nüfusun büyük bölümü ticaret ve finans işiyle uğraşıyordu. Bu kesimler imparatorluğun dünya ekonomisi ile bütünleşmesini sağlamış ve yabancı sermayenin Osmanlı’daki uzantılarını oluşturmuştu. Zamanla gayrimüslim aracılar kapitülasyonlarla yabancıların yararlandıkları ayrıcalıklardan yararlanır olmuştu.

Giderlerini azaltamayan Osmanlı’nın, içerideki yabancılar ve yerli uzantılarından vergi alınamayınca (dış ticaret vergi alanı dışında kalınca) gelirleri azaldı. Bütçe açıkları büyüdü ve devletin mali krizi arttı.

Meşrutiyet Döneminde devleti yönetenler sorunun sebebini teşhis etmişti. 1910 Bütçe sunuş konuşmasında Maliye Nazırı Cavit Bey’in sözleri ibret vericidir:

“Bu devletin sürekli istikrazlar (borçlanmalar) yaparak yaşamasının sonucu daha önce bir kere gördüğümüz ve bir daha görmek istemediğimiz bir mali iflastır. Mali iflas ise en büyük çöküntüdür. Savaş zararı üç beş senede giderilebilir ancak mali iflasın etkilerini silmek için 30-40 sene bile yetmez.”

Bunun için çözüm olarak “mevcut şartlarda borçlanmanın sürdürülmesi ancak ülkenin bağımsızlığını tehlikeye sokmadan her yıl azalan bir şekilde borçlanılması” ilkesi benimsendi.

Ama uygulama böyle olmadı, borçlanma azalan oranda değil, artan oranda yapıldı, bütçe açıkları hızla arttı.

Ayrıca 1911’den sonra birbirini izleyen savaşların (Trablusgarp, Balkan Harbi ve 1. Dünya Savaşı) etkisiyle bütçe açıkları giderek büyüdü.

Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan Osmanlı Devleti 1918 yılında yapılan Mondros Mütarekesi ile işgale uğradı.

1920’de imzalanan Sevr Antlaşması ile müttefik kuvvetler Osmanlı Devleti’ni mali denetim altına aldı. Geçmişte alınan kapitülasyonlar ve imtiyazların alanı genişletildi. Yabancılar vergi alanı dışına çıkarıldı.

Osmanlı Devleti’nin mali ve iktisadi alanda ve akabinde siyasi alanda bağımsızlığı tamamen sona erdi.

**********************************

Cumhuriyete Devreden Dış Borçlar

Sonra…  Millî Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması. Lozan’da müzakerelerde en çok zorlanılan konular bu ekonomik denetim ve imtiyazlara dair olan hükümlerin kaldırılması konusunda oldu.

Lozan’da Türk heyetinin başkanı olan İsmet İnönü bu durumu “bütün fedakarlıkları yaptım, her şeyi kabul ettim fakat memleketin iktisadi esaretini reddettim” diye ifade etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne 85 milyon TL borç devredildi.

Ekonomist Mahfi Eğilmez’in, 2015 yılında yaptığı hesaba göre, Türkiye Cumhuriyeti’ne devreden bu borcun güncel değeri 500 Milyar dolara tekabül ediyordu.

1923’teki Kişi Başı Milli Gelirimizin 700 dolar, nüfusumuzun da 13 milyon civarında olduğu düşünülürse, yeni devletimizin ne kadar büyük bir borç yükü devraldığı anlaşılacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan miras dış borçları 1954 yılına kadar ödemek zorunda kaldı.

**********************************

Türkiye Cumhuriyeti’nin Dış Borç Politikaları

“Millî Mücadele döneminde bağımsızlık hareketini yönlendiren TBMM’nin finans kaynakları oldukça sınırlıydı. Millet Meclisi’nin tek gelir kaynağı vergilerdi. Zaten fakirlik içindeki milletin vergi verecek hali de yoktu.

“Millî mücadele sonrasında memlekette sanayi yok gibidir. Yabancı ülkelerden gelen mallara direnebilecek pek az el tezgâhı kalmıştır.”

1923’te Türkiye’nin ithalatı 145 milyon lira, ihracatı ise 85 milyon lira olup 60 milyon liralık dış ticaret açığı olmuştur.

Savaşın belli bir noktasına gelindiğinde Türkiye’nin egemenlik haklarına saygılı davranan ülkelerden yardım kabul edilebileceği açıklandı. İstiklal Savaşı sırasında sınırlı miktarda alınan dış yardımlar ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıldı.

1. Dünya Savaşı’nın aksine İstiklal Savaşı iç kaynaklarla finanse edildi. Bağımsızlık Savaşının finansmanının yüzde 85’ini iç kaynaklar, yüzde 15’ini dış finansman kaynakları oluşturdu.”

*********************************

1920-1944 Dönemi / Borçlanmadan Büyüme

Birinci Meclis döneminde iç kaynaklara dayalı, bütçe denkliğini öngören bir finansman politikası uygulandı. İsmet İnönü 1926’dan itibaren, siyasi bağımsızlığı gözeterek her ne pahasına olursa olsun gelire göre gider yapma esası üzerine kurulu olan denk bütçe politikasını uyguladı.

Savaştan yeni çıkmış bir ülkenin ihtiyaçları çok fazlaydı. Bunları dış borçla finanse etme kolaycılığına kaçılmadı. Çünkü gelirler çok sınırlıydı.

Osmanlı’dan devralınan 85 milyon Osmanlı lirası tutarındaki dış borçların ödemeleri 1929 yılında başladı. 1929 dünya ekonomik buhranı ve üstüne bu borçların ödenmesi sanayileşme hamlesini sınırlandırdı. Buna rağmen ortalama yıllık yüzde 7-10 arası büyümeler gerçekleştirilebildi.

Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı tecrübesi sebebiyle çok sınırlı miktarda dış borçlanmaya gitti. Yabancı sermayenin ayrıcalıklarla değil, Türk devletini koyduğu kurallar çerçevesinde gelmesine olumlu baktı.

*********************************

II. Dünya Savaşı Yılları

Türkiye İkinci Dünya savaşına girmedi ama savaşa girmek zorunda kalabileceğini düşünerek, 120 bin kişilik ordusunu 1,5 milyon kişiye çıkarmak, stratejik stokları yükseltmek zorunda kaldı.

Bu sebeple iktidar askeri harcamalarla baş edebilmek için geleneksel sağlam para ve denk bütçe siyasetini bıraktı ve enflasyon yolunu denedi. Para bastı.

Üretimde çalışacak kesim silah altına alınınca üretim düştü. Bu şartlar altında savaş döneminde fiyatlar yüzde 459 arttı. Bir yandan ekonomik kaynakların orduya kaydırılması, ekmek karneleri, kıtlık ve savaş zenginleri gibi olaylar halkı CHP yönetiminden duygusal olarak uzaklaştırdı.

1944’te dünyadaki 64 ülkenin ancak 12’si demokrat ve anayasal düzene sahipti. Türkiye’de de tek parti iktidarı vardı.

Milli Koruma Kanunu ve Varlık Vergisi gibi tedbirler alan tek parti hükümetinin hiper-enflasyonla mücadele için koyduğu bu savaş vergileri makro ekonomi açısından doğru olsa da halk kitlelerinin onayını almadı.

Türkiye II. Dünya Savaşına girmedi. En doğru seçenek olan “etkin tarafsızlık” politikasını seçti. Savaşa girse insan kayıplarının ötesinde bütün üretim kapasitesini kaybetme riski vardı. Ama savaş ortamının yüksek enflasyonu, kıtlıklar ve olağanüstü vergileri CHP’nin iktidardan uzaklaşmasına sebep oldu.

Kültürü de, Konseyini de Bitirdik

Yazık oldu 13 yaşındaki gencecik Kültür Konseyi Derneği’ne.

Kendi yağında kavruluyordu. İstanbul Beşiktaş Barbaros Bulvarı’ndaki merkezinde Salı akşamları yapılan etkinliğinde uzmanlar, dünya, evren, memleket ve millet meselelerini masaya yatırıp değerlendiriyordu. Bir akademi gibi çalışıyor, hizmet veriyordu. Yapay Zeka’dan Musikiye, Türk Dünyasından Balkanlara, eğitimden kültüre, şehre, çevreye, topluma kadar her konu konferansla, sempozyumla, sohbetle, kitapla, filmle değerlendirilerek yansıtılıyordu.

Çünkü “kimliğimizi oluşturan, tarihten süzülüp gelen, günümüzden geleceğe uzanan, maddi ve manevi değerler bütünü kültürümüzdür. Herhangi bir sınıra bağlı kalmaksızın tarihimize mekan teşkil eden, kültürümüzle etkileşim içindeki her yer kültür değerlerimizin coğrafyasını oluşturur. Kültür Konseyi Derneği kültürümüzü oluşturan bütün unsurların, dünya üzerinde yayılan kültüre, coğrafyamızın sathında tespiti, korunması, tanıtımı ve günümüz değerleriyle ifade edilerek gelecek nesillere aktarılması amacı ile” kurulmuştu.

İnsanı ve Çağı Önceleyen Sivil Toplum

Maddi imkansızlıktan dolayı kendini feshetme kararı aldı. Sadece mütevazi yerin kirası 30 Bin TL olmuştu. Diğer masraflarla bu rakam katlanıyordu. Resmi ve özel girişimler sonuç vermedi. Cumhuriyetimizin 100. ve Türkiye Yüz Yılının ilan edildiği günümüzde “Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul”un verildiği bir zaman dilimi algılandığında bazı dernek ve vakıflar yıllardır bal ay’ı yaşarken, sadakatı değil, liyakati , üretimi, paylaşımı , insanı ve çağı önceleyen sivil toplum kuruluşları sıkıntıya girdi. Böylece hayat pahalılığı, zamlar, enflasyon; bağımsız, kültür, sanat, medeniyet hareketine endeksli sivil toplum kuruluşlarını da vurdu. Kültür Konseyi Derneği de bunlardan biriydi.

Devlete ve millete hizmette örnek bir bürokrat, aydın ve sivil girişimci Kültür Konseyi Derneği  Başkan Dr. Metin Eriş bir çağrı yaparak üyelerini topladı. Durumu anlattı. Üyeler de yönetimin derneği kendi kendini feshetme kararını o gün orada öğrendi. Prof.Dr. Kenan Gürsoy ve diğer konuklar kulaklarına inanamadı, hayretler içinde kaldılar.

İlk konuşmayı yapan Metin Eriş, Kültür Konseyi’nin 93 kitap, 350 kitapçık neşrettiğini, Türk Dünyası Kültür Başkenti ilan edilen başta Eskişehir ve Kastamonu’da birkaç gün süren sempozyumlar gerçekleştirildiğini, çoğu kentte (Ankara, Amasya, Cizre, Edirne, Malatya, Sakarya, Şanlıurfa, Tekirdağ vs) şehir ve kültür toplantıları yaptığını anlatarak üyelere söz verdi. Her konuşmadan sonra da Metin Eriş kısa kısa açıklayıcı bilgiler verdi. Sonrasında her biri ayrı ayrı kıymet olan katılımcı hocalarımız Cumhuriyetimizin 100. Yılında görüşlerini aktardı. Oturumumuz böylece başladı.

Derman ve Öktem Diyor ki

1937’de bir devlet adamının “Ülke gökten indirilenle değil, çağdaş kanunlarla yönetilecek” dediğini, bununla milletin inancının etkilediğini ve hatta yıktığını belirten Prof. Uğur Derman; Harf inkılabının yanlış olduğunu, Latince ile birlikte kalabileceğini, problem parlamentoda görüşülürken Kazım Özalp’in o gün yeni alfabede kü harfinin olmamasına dikkat çekerek hatırlattığı sıkıntıları bugün bile yazı dilinde sorun olduğunu, maruf sanatçı hattat Necmettin Okyar’ın deyişiyle eski harflerin sayı değeri bulunduğunu hatırlattı. Emrah Nadir Sepicigil buna itiraz etti.

Metin Eriş ise yönetimler birtakım iyileştirmeler yaparken, kötüleşmeyi de zaman zaman beraberinde getirdiğini söyledi.

Prof. Dr. Niyazi Öktem, dünyaya Mustafa Kemal Atatürk ve Gandi’nin damga vurduğunu, tasarruflarının hala toplumlara yansıdığını, bir ülkenin cemaat, tarikat, tekke ve zaviylerle kesinlikle yönetilemeyeceğini, eğitim ve sosyal düzenlemelerin çağa uygun yapılması gerektiğini anlattı.  İslam coğrafyasında bir zamanlar Abbasi ve Endülüs Müslümanlarının ilimde çok ilerde olduğunu belirten Prof. Dr. Niyazi Öktem, batıya yansıdığını, ancak bugün yerlerde süründüğünü anlattı ve savaşçı devletlerde ilim olmayacağını vurguladı.

Dr. Metin Eriş araya girdi ve “1950 ve 60’lı yıllarda liselerde olgunluk sınavı vardı. Bitirme imtihanları yapılırdı. O yıllarda okuma yazma oranı fazla değildi ama, bugün okuma yazma oranının %95 olduğu ülkemizde okuma oranı yok denecek kadar dibe vurdu. Daha önceki eğitim-öğretim kaliteliydi” dedi.

Kişi ve Kurumları Tanımak

Dr. Metin Eriş bana söz verdi Kültür Konseyimizin bu son toplantısında. Dedim ki “Sanırım 1968 yılı idi. Bugün gazetesinde çalıyordum. Gazetemizin patronu Mehmet Şevket Eygi’nin canının çok sıkkın olduğunu gördüm. “Ağabey hayırdır!” dedim. O yumuşak ama serzenişli diliyle “Gazete yarın çıkmıyor. Çünkü kâğıt alacak beş kuruşumuz yok. Müslümanlar başının çaresine baksın!” dedi ama yüreğim çız etti. Çünkü Bugün, o yıllarda İslamcı görüşün önemli sesi idi. Dolayısıyla ideolojik duyarlılığım yirmili yaşın verdiği heyecanla üst seviyedeydi. Gazetemiz yayınlanmazsa ben İslamiyet’in de çok ciddi sıkıntılar içine gireceğine inanıyordum. Böyle bir şartlanmışlığım vardı. “Ne yapılabilinir?” diye sordum. Bana döndü ve dedi ki “Senin Kapalı Çarşı’da çok sayıda hemşerilerin var, hepsinin de hali vakti yerinde. Onlardan bir haftalığına gidip borç iste.” Bu hatırlatma üzerine koşarak çarşıya gittim. Kimseden borç istemediğim gibi, Bugün Gazetesi birkaç aydır benim ne maaşımı veriyor, ne de sosyal güvencemi sağlıyordu? Sözleşmem ve sarı basın kartım yoktu. Gazetemi bile para ile alıyordum. Hemen Kapalı Çarşı’nın girişinde ağabeyiyle birlikte kebapçılık da yapan meslektaşım Muin Nursen Eriş’e koştum. Yoktu. Ağabeyi Metin Bey vardı. “Ne için Muin’i aradığımı” sordu. Anlattım. Bana gayet bir nazik ifade ile “Şevket Beyden git sor bakalım, borcunu ne zaman ödeyebilir?”. Gazete çok yakındı, Nuruosmaniye Caddesi, Cağaloğlu Meydanına çok yakındı. Yeşilay binasındaydı. M. Şevket Eygi “Basın İlan Kurumundan ödeme gelince hemen ödenir” cevabını aldım. Koşarak Yine Metin Eriş Ağabeye gittim. Borcu senetsiz sepetsiz aldım ve getirip Şevket Beye verdim. M. Şevket Eygi tebessüm bile etmedi. Bunun her Müslüman için bir vazife gibi olması gerektiğini vurgulayan bir lisan-ı hal içinde parayı aldı. Gazete yayınlandı. Ödemeyi bir hafta değil de bir ayda ancak geri iade edebildi. Şunu fark ettim bu olayda, Metin Eriş kişi ve kurumları çok iyi tanıyordu, böylesi ilişkilerde heyecana ve hamasete yer yoktu. Demem o ki tefekkürün ve idealizmin yanında insana yatırım yapmak önceliğimiz olmalıydı.

Bu olaya ek olarak gerçekleştirdiğimiz ulusal ve uluslararası sempozyumlardan da örnek verdim. Berlin’deki bir etkinliğe Türkiye’den kamu desteğiyle 12 kişi gidip, etkinliği 6 kişinin izlemesini, Hive Urgenç Üniversitesi’nde gerçekleştirdiğimiz uluslararası bir programa Büyükelçilikten kültür yahut eğitim ataşesinin veya görevlendirilecek bir başkasının bile davetli olduğu halde gelmediğini anlattım. Ayrı çizgide Kazan’daki programa iştirak edemeyen Moskova Büyükelçimizin konsolosluk raporuna dayanarak etkinliğimizi takdir ettiğini, vakfımıza kaynak aktarmak için Dış İşlerine yazı yazıp yönetimimiz yüreklendirdiğini hatırlattım.

Hangi makam, unvan, imkân içinde olunursa olunsun insana yatırım yapmadıkça böylesi örneklerin artarak devam edeceğini söyledim. Çünkü her şey insan için.

İnsana Yatırım ve Eğitim

Gazeteci kökenli Prof. Dr. Süleyman Doğan eğitimin ideolojik tasarımlı olmaması gereği üzerinde durdu, 2. Abdülhamit’in ülkede en büyük eğitim reformunu gerçekleştirerek yeni okullar açtığını, günümüzde ise eğitimin karmakarışık olduğunu, her yeni bakanın müfredat değiştirdiğini, azınlık veya yabancı okulların da sorun olduğunu, Tevhid-i Tedrisat kanununun bir kırılma dönemi yaşattığını söyledi, Harf Devrimi ve Köy Enstitülerinin önemini vurguladı. Prof. Süleyman Doğan İngiliz Casusu Lavrens’in Osmanlıyı parçalamak için Müslüman ahalinin arasına karışarak, toplumu etkilendiğini söyledi ve teheccüt namazı bile kılarak fitneyi büyüttüğünü anlattı. Eğitimin hala ideolojik bir yapılanma içinde bulunduğunu belirten Prof. Doğan, kendisinin bir imam hatip mezunu olduğunu belirterek, ancak sayıları her geçen gün artan İmam Hatip Okulların ilerde böylesi bir eğitim politikasıyla kapanma tehlikesiyle karılaşabileceğini ileri sürdü.

Metin Eriş, kendisinin de İstanbul’da Galatasaray ve Sankt George Avusturya lisesi gibi bir yabancı okuldan mezun olduğunun altını çizerek bu mekteplerin öyle anlatıldığı gibi de olmadığını anlattı.

Sonra Prof. Dr. Niyazi Eruslu da anlatılanların çoğuna katıldığını belirterek, liyakat, üretmek ve çok çalışmanın önemini üzerinde durdu.  

Emir “Oku” Yapılan” Okamamak”

Giresun’un bir köyünde doğup büyüdüğünü hatırlatan Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu ise “Cumhuriyet olmasaydı, ben bugün bir akademisyen olamaz, köyümde yaşıyor olacaktım. Cumhuriyetimizin elbette bazı eksiklikleri var ama her şeye rağmen iyi noktadayız. Çünkü Cumhuriyet bizleri dönüştürdü.” Diye değerlendirdi günü.

Çay ve kuru pasta ikramını Hamidiye suyu takip etti toplantıda. Yazar Oğuz Çetinoğlu ise mükemmel olmak için eksiğimizin bilinmesi gerektiğini, tarafları birbirine çekiştirerek sonuç alınamayacağını, eğer Cumhuriyet kurulmasaydı devletsiz kalınacağını, Türk Dilini kaybedersek vatanımızı da kaybedebileceğimizi savundu ve “en büyük noksanımız okumamak” dedi.

Konuklar arasında Gebze ve Dilovası’ndan gelen konuklar da vardı. Ahmet Gürdalı da görüşlerini paylaştı. Kültür Konseyi Derneği ve Metin Eriş’in isminin Dilovası ve Gebze’de  kütüphane’ ye verileceğini, bu amaçla dev bir kütüphane kurulduğunu, bütün kitapların da oraya bağışlandığını anlattı. Bu konudaki gayretleri için de Gazeteci İsmail Kahraman’ın kulağı çınlatıldı.

Öğretim Üyesi Fethi Murat Doğan ise Kültür Konseyinin hep birleştirici ve üretici olduğunu söyledi.

Metin Eriş de Türkiye’de manayı ve maddeyi birbirine yaklaştıracak, hatta birleştirecek aydınlara ihtiyaç olduğunu, çok kötü bir zaman diliminden geçildiğine dikkat çekti.

Emeğin ve Emekçinin Hakkını Vermek

Vakit öyle hızlı geçiyordu ki, her konuşmacı toplantıya ayrı bir lezzet katıyordu.

Prof. Dr. Şafak Ural da “Dünyanın gittiği bir yer var. Bu gidişin ve dönüşün farkındayız. Sorunlarımızı da biliyoruz. Bu dönüşe ayak uyduramazsanız çözülürsünüz, çözülüyoruz. Türkiye, Mustafa Kemal Atatürksüz ve Dinsiz olamaz. Kültür Konseyinin kendini feshetmesine üzgünüm.” dedi

Metin Eriş bu konuşmaya da cevap verdi. “Yıllar önce Kocaeli’nden İstanbul’a yürüyüşe geçen işçi konfederasyonu üyeleri, 15-16 Haziran 1970 eylemiyle çoğu sektörü ve fabrikayı etkiledi. Hepsi zarar gördüler. Ancak tek Sümerbank ayakta kaldı. Çünkü emekçinin hakkını veriyor, hukukunu koruyordu. Sümerbank’a hiçbir şey olmadı, tam tersi büyüdü, büyümeye devam etti.

Bir Büyük Elçinin Anlattıkları

Prof. Dr. Büyükelçi Kenan Gürsoy, tarihi bir dönemden geçildiğini, Mehmet Çiftçigüzeli arkadaşımızın hatırlattığı gibi insanı öncelememiz gerektiğini, dolayısıyla felsefe eğitiminin bulunla öne çıktığını, sosyal bilimlerin ve konuların yıl boyunca konuşulması icap ettiğini, bilinçli hareket edilmesi gerektiğini, dolayısıyla tefekküre ihtiyaç duyulduğunu, yeni bir düşünce iklimi oluşturulması hususunu hatırlattı.

Mehmet İzzet Efendi’nin “bize fasulye değil, demirci lazım” olayını hatırlatan Prof. Dr. Kenan Gürsoy, “Medeniyet evrenselliğe açılmalı; var oluş ve kendini yeniden inşa var ise kamu için önem arz eder. Temel kültürdür. Mustafa Kemal’in ilk kurduğu fakültenin adı Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesidir. Dil, tarih ve coğrafya milletler için önemlidir. Özgün medeniyet buradan çıkar. Medeniyeti hümanizm olarak görebilenler de olabiliyor. Medeniyet dil, tarih ve coğrafya üzerinden olursa medeniyettir. Medeniyet bir yere hapsedilmemelidir. Şahsiyet ve çalışmak öncelikli olmalı, evrensellik de bir projenin öznesidir.” Dedi.

Bu açıklama üzerine Metin Eriş “Bu işte, sayın hocamızın anlattığı husus Aydınlar Ocağı’nın Türk İslam Sentezidir. Ama bazıları bunu sulandırdı, mizah konusu yaptı. Doğrusu ise Türk -islam Sentesi günümüz için bir yeni medeniyet inşasıdır.

Adım Adım Anadolu

İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Birsel Küçüksipahioğlu, “Temel ailedir. Çünkü biz Türk-İslam kültüründen geliyoruz. Tarihimize bakalım, bir zamanlar Doğu Roma İmparatorluğu Göktürk Devletini önemsediğinden elçi gönderiyor. Batıyı etkileyen, kurumlarını yenileyen Endülüs Medeniyeti de bir İslam kültürüdür. Günümüze gelince batıya hayranlık toplumu etkiliyor. Yarıştırıyor. Bu da insanın kendini farklı yerlerde görmesinden kaynaklanıyor. Cumhuriyet insanımıza ve toplumumuza çok şey kattı. Bugün eğitimimiz kalitesiz. Eğitimde kalite halk ile örtüştürülerek gelişir.” Diye konuştu notlarıma göre.

Metin Eriş her konuşmacıdan sonra kendi görüşünü ve yorumunu aktardı. Bu defa da şöyle dedi “Babama yurt dışı tecrübesi kazanmak için Avrupa gideceğimi söyledim. “Olur” dedi. “Tek şartım önce Anadolu’yu şöyle bir gez, dolaş, toplumunu tanı.” Be de kabul ettim. Trenle Ankara’dan bir arkadaş grubu ile yola çıktık. Kompartımana bir köylü geldi selam vererek. Sohbete başladık. Ben durumu anlattım. Bunun üzerine bizi kendi ineceği durakta indirdi, evine götürdü, hanımına “Tanrı misafiri var” diyerek yatak yorgan hazırlattı. Önce korkmuştuk, ama sonra Türk insanının konukseverliğine ve sevgisine şahit oldum. Bu benim hayatında önemli bir yer işgal etti.”

Sosyal Antropolog Prof. Dr. Gülçin Anmaç da Kültür Konseyinin feshine çok üzüldüğünü, yeni hizmetlerin derneği beklediğini, konseyin devamının şart olduğunu yorum ve sorularla açmaya çalıştı.

El Vermeden Gidilmez

Kültür Konseyinin bir başka lokomotifi Şadi Polat da bir zamanlar ülkemizi ve batıyı meşgul eden şark meselesinin (oryantalizm-batının doğuya bakışı ve oksidantelizm doğunun batıya bakışı) çok konuşulması gerektiği üzerinde durdu ve eğitimcilerimizin eğitilmesi gerektiğini hatırlattı. Türklerin Anadolu’ya 1071 Malazgirt Savaşı ile gelmediğini savunan Şadi Polat  Müslüman Türk Devleti olarak geldiğini, o sırada Anadolu’da yaşayan  din ve inançları farklı, ancak kültürleri aynı olan diğer kavimler ile buluşup kaynaştıklarını, bugüne kadar da devam ettirdiklerini bildirdi.

Yılların Kültür Konseyi Derneği Çalışanı Tülay Tecirli Hanımefendi ise bu sivil toplumu kuruluşundan, başkan ve üyelerinden, hatta konuklarından çok şey öğrendiğini berterek şunları söyledi; “Rize’de Tevfik İleri Sempozyumunda idim. Rasim Cinisli Bey de oradaydı. Beni Kültür Konseyine tavsiye etti. Dedi ki “Metin Eriş, çok çalışır, ama ne yorulur, ne yorar. “Gerçekten Metin Bey ile keyifle çalıştım, çok şey öğrendim. Bir defasında Rasim Cinisli Beye çay, ikram etmiştim. Çayı sevdiğini biliyordum. İkincisini verecektim “Ben sonra alayım” dedi. Çünkü çay iyi demlenmemişti, demlenmesini böylece kendisine yakışan bir letafetle bana hatırlattı. Ben buradan el vermeden gitmem” şeklinde konuştu.

Bugün için Almanya’da hayatına devam eden İş adamı, önemli müteşebbis, Türk Sanat Müziği ve Sanatı hamilerinden Ömer Faruk Berksan’ın mesai arkadaşı, özel kalem müdürü ve Kültür Konseyi Derneği Yönetim Kurulundan Halil Kütük de Çamlıca Vakfı’nın Kültür Konseyi Derneği’ne hep destek olduğunu, bu katkının yıllarca devam ettiğini anlattı ve “Ancak üyelerimizin yeterli duyarlılığa sahip olmadığını gördüm, yaşadım. Ama bugün bütün güzel insanlarımız burada, mutluluk verici bir gelişme, harika bir şey” dedi.

Evli Evine, Köylü Köyüne mi?

Toplantı üç saatten fazla sürdü. “Müzakerelerin zemini hazırlanmalı” diyen Kültür Konseyi Derneği Başkanı Dr. Metin Eriş’e Prof. Dr. Birsel Küçüksipahioğlu çiçek verdi. Sonra resim çektirdik, vedalaştık. Evli evine, köylü köyüne gitti. Kültür Konseyi Derneği de tarihe karıştı. Artık bu toplantıya katılan her konuk manen tek başına da olsa bir sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve Kültür Konseyi Derneğidir. Öte yandan dostluklarımız, fikri üretimimiz, paylaşmamız, dayanışmamız artarak sürecek, çünkü buna mecbur, hatta mahkumuz. Onlarca Dr. Metin Eriş yetiştirmek, insana yatırım yapmak boynumuzun borcu. Kültür Konseyi Derneği münevverlerimizin, ülke ve toplum yönetiminde sorumluluk alan ve alacak olan kıymetlerimizin nefes aldıkları, ufuk gösterdikleri, birikimlerini yansıttıkları, müzakere ettikleri bir zamanların İstanbul’daki Marmara ve Küllük gibi bir aydınlar mahvili idi, karanlıkların üzerine gidilen bir aydınlık mahvil idi.

Peki Dr. Metin Eriş(1936 -Gaziantep) kimdi?

Gaziantep-İstanbul-Ankara- Kocaeli Hattı

Yelkovanın Uçundan Düşen Takvim Yaprakları adlı kitabıyla iki cilt halinde hatıralarını yayınlayan, 14 kitabın yazarı Dr. Metin Eriş İstanbul İTİA mezunu. Çeşitli okullarda yabancı dil, matematik, ticaret dersleri ve işçi sendikalarında eğitim verdi (1963-1969). Ticaret ve Sanayi Bakanı Mehmet Turgut’un özel kaleme müdürü oldu (1972).  İÜ İktisat Fakültesi Siyaset İlmi Kürsüsünde doktora yaptı. BASF-Sümerbank Türk Kimya Sanayi AŞ Genel Müdür Yardımcısı olarak çalıştı. Emekli oldu (2000) ve iki yıl daha aynı şirkette müşavirlik yaptı. Çok sayıda sivil toplum kuruluşunda görev alan Dr. Metin Eriş bütün Türkiye’yi dolaşarak vatan topraklarını tanıdı, toplum ve hayatla yüzleşti, yazmayı tutku haline getirdi, iç dünyasını yeniden şekillendirdi, yurt içi ve dışı tecrübeleri kazandı, bir dönem ülkeye damgasını vuran Aydınlar Ocağı ve Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldı, görevi dışında sosyal faaliyetlere hep öncelik tanıdı, yabancı ve diğer şirketlerde yöneticilik yaptı, yeni yüzyıla doğru çok yönlü arayışlarını artırdı, Türk Dünyasını ve özellikle Bulgaristan Türklerini yakından tanıdı, bataklıktan bile gök yüzünde parlayan yıldızları fark etti; çöküş, düşüş ve tevekkül üçgeninde hayatının sürdürdü, sürdürüyor. Yorulmak bilmeyen bir aşk ve vecd içinde hala çalışıyor, fikir ve eser üretiyor, dün işe başlamış gibi mesaisini hiç aksatmıyor.

Sağlık Hizmetleri ve Belediyelerimiz(2)

Evde bakım hizmetleri: Aile hayatımızın çekirdek aile şekline gelmesi, anne babalarla evlatların ve yakın akrabaların farklı şehirlerde yaşamak mecburiyetleri, ortalama yaşama süresinin erkeklerde 75-80 kadınlarda 80-85 yaşlara gelmesi gibi durumlar sebebiyle evlerinde yalnız yaşamak durumunda kalan, kendi öz bakımlarını bile yapamayan insanlarımızın sayısı artmıştır.

Maddi imkânı olanların yardımcı hizmet elemanı bulundurmak veya huzurevi-bakım evi gibi hizmet veren yerlerden istifade etme gibi bir çözüm yolları vardır. İmkaânı olmayanlar ise ciddi sorunlar ile karşı karşıyadır. İşte burada sağlık müdürlüklerimizin evde sağlık hizmetleri yardımcı olmaktadır. Belediyelerimiz ise öz bakım dâhil temizlik gibi sağlığımızın korunmasına yönelik hizmetleri ile devreye girmektedir. Kocaeli Büyükşehir Belediyemiz 2017’den beri bu alanda kurumsal olarak hizmet vermektedir. Kendi öz bakımlarını yapamayacak, oturdukları ortamı temizleyemeyecek kadar düşkün olan insanlarımızın bu ihtiyaçları yerine getirilmektedir. Tabii ki burada da yoksulluk kriterlerine göre yardımcı olunmaktadır. Alo 153 üzerinden bu hizmet yapılmaktadır. Ayda ortalama 1500 kişi bundan yararlanmaktadır.

Sağlıklı anne, sağlıklı bebek için süt için: Anne ve bebek sağlığında doğru beslenme önemlidir. Ayrıca hamilelik döneminde ve doğumdan sonra anne ve bebeğin ebe-hekim tarafından takibi ayrıca önemlidir. 2005 yılında üniversiteler katılımlı “yoksulluk ve çocuklar üzerine etkileri” gündemli bir toplantıda bu konuya dikkat çekilmişti. Bu bilgiler ışığında Kocaeli Büyükşehir Belediyemizce faydalı olmak için hamileliğin son 3 ayında ve doğumdan sonraki ilk 3 ayda, ayda 12 litre süt verilmesi; bunun sağlık ocaklarımızın koordinasyon ile yapılması kararlaştırılmıştır. Böylece zengin fakir fark etmeksizin her anne adayına sağlık ocağının takibinde olmak şartı ile bu imkândan faydalanması sağlanmıştır. Sağlık ocaklarımızın-aile hekimliklerimizin üzerinden yapılan bu hizmet sayesinde Kocaeli’mizde anne bebek takip oranı çok yükselmiştir. Verilen süt ise içilerek veya süt ürünü, (yoğurt, sütlaç gibi) şeklinde kullanılarak sağlık için lüzumlu bir gıdanın tüketimine de katkı verilmiştir. Bugüne kadar bu yolla yılda 20-25 bin toplamda 450-500 bin kadınımıza destek sağlanmış daha sağlıklı anne ve bebek amacına destek verilmiştir. Bu hizmetin 6+6 ay şeklinde olması düşünülmelidir.

Hoş geldin Bebek: Anne ve bebek sağlığına destek olmak için uygulanan diğer bir çalışmadır. Annelerin doğum sonu kendi ve bebek bakımında önemli olan bilgilendirmelerin yapıldığı bir hizmettir. Yine Aile Hekimliğinin bilgilendirmesiyle veya ailenin alo 153’den ilgili birime haber vermesiyle bu konuda eğitim almış ilgili görevliler aileyi ziyaret ederler. Bu ziyarette tebrik ve iyi dilekler yanında gereken bilgilendirmeler yapılır. Ayrıca bilgi notlarının ve ilk günlerde lazım olacak muhtelif sağlık malzemelerinin olduğu bir çanta verilerek ziyaret tamamlanır.

Bu proje 2010 yılında başlamış olup 2012 yılında Türk patent ve marka tescili almıştır. Sağlık

Bakanlığımızın tavsiye edilecek çalışmalar arasına girmiştir.

Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin sağlığa destek çalışmaları arasına Kovid-19 pandemisi süresince sağlık çalışanları ve sağlık kurumlarına yaptığı destekleri de yazmaya değer bulurum. İlk salgın dalgasında sağlık hizmeti veren sağlıkçılara konaklama imkânı verilmesi, ulaşım imkânlarından ücretsiz yararlandırılması, moral ve beden sağlığına katkı olsun diye yapılan nöbetçi sağlık çalışanlarına verilen gıda destekleri bunlardandır. 3. ve 4. Dalgalarda yoğun bakım hizmetinde kullanılan ve yetersiz kalınan bazı hayati cihazların alınıp kurumlara verilmesi, hastalığın teşhisinde kullanılan PCR laboratuvarı kurulması önemli desteklerdendir. Ayrıca öncelikle bu salgında hayatını kaybeden sağlıkçılara ve evi olmayan sağlıkçılara verilmek üzere 502 konutluk Kent Konut çalışması da sağlık çalışanlarımız için takdire değer bir hizmettir.

Sağlıklı İnsan-Sağlıklı Çevre… (devam edecek…)

Zulme Rıza Göstermek Zulümdür

Araplar ve İbrani dinine inanan İsrail milletinin ataları aynıdır, her ikisi de Sami ırkından gelmedir, her ikisi de Nuh’un oğlu Sam’in sulbündendir ve bu nedenle Araplar ve İsrailoğullarına Sami kavimler denir, Türkler de Nuh’un oğlu Yafes’ten geldikleri için Türklere “Yafes’in oğulları” denildiği gibi.

Dolayısıyla ırkı aynı olanların dilleri de aynı kaynaktan beslenir, yani Sami kavimler- İsrail de dâhil- Arapça konuşur.

*

Bu iki kardeş ülke yıllardır birbiriyle vuruşurlar; orduları da birbirini çok iyi tanır ona göre taktik değiştirirler. Günlerdir devam eden çatışmalarına savaş diyemeyiz katliam diyebiliriz.

*

Günlerdir İsrail’in Filistin topraklarına  yağdırdığı güçlü bombalarla binlerce çocuk kadın ihtiyar hasta.. Biçare siviller öldürülüyor.

Camiler kiliseler hastaneler başta olmak üzere Gazze şehri yerle bir ediliyor.

*

Bugün, fert, toplum ve insanlık olarak ağır bir imtihandan geçiyoruz. Hak, hukuk, ahlak, vicdan ve merhamet gibi insanı insan yapan değerler; işgalci zalimler ve destekçileri tarafından ayaklar altına alınmaktadır

*

Dış ilişkilerde Çin Devletine bağlı Soydaşımız Uygur Türklerinin Gözaltı kamplarında yaşamış kişilerden doğrudan bilgi alınması oldukça zor. Ancak BBC’ye konuşan bazı eski tutuklular ve bekçiler, kamplarda organize bir şekilde yürütülen kitlesel tecavüz, cinsel taciz ve işkence olduğunu, bunu kendilerinin yaşadığını veya gördüğünü söylüyor. Yaklaşık on bir milyonluk Uygur Devleti asimile edilmek üzere her türlü rezaletle karşı karşıyadır.

*

 Bugün de Gazze’de kadın, çocuk, yaşlı demeden dünyanın gözü önünde büyük bir soykırım gerçekleştirilmektedir.

Eşi görülmemiş bu soykırımı gerçekleştiren gözü dönmüş caniler, cesaretlerini emperyal güçlerden almaktadırlar.

*

Yaşanan bu vahşet, sadece Müslümanların değil bütün insanlığın ortak sorunudur. Dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen cinayetlere seyirci kalmak hatta destek olmak, bütün insanlığın ayıbıdır. Zira kendilerini diğer insanlardan üstün tutan, yeryüzünü özel mülkleri gören zalimler, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın geleceğine kastetmektedir. Ülkemiz, dinimiz, dilimiz, ırkımız ne olursa olsun böyle bir katliama karşı çıkmak insan olmanın gereğidir.

*

Zulüm nerede işlenirse işlensin zalime dur demek insan olarak hepimizin mesuliyetidir. Çünkü zulme rıza göstermek de zulümdür.

*

 Masum canlara kıyan katillerin zulmüne karşı durmazsak ateş tüm dünyayı saracak, kimse güvende olmayacaktır. Çocukların bombalar altındaki çığlıklarını duymazsak herkesin canı yanacaktır. Unutmayalım ki herkesin, her zaman kötülüğe engel olmak için yapabileceği bir şeyler mutlaka vardır. Zulme engel, mazluma umut olmak için caydırıcı rol neyse yapılmalıdır.;

*

Kadın erkek, genç yaşlı her birimiz dünyadaki tüm zulümlerin son bulması için sorumluluklarımız vardır. Hz. İbrahim’in ateşini söndürmeye giden karınca misali hakkın yanında, bâtılın karşısında yer alınmalıdır..

*

İnanıyoruz ki bu zor günler elbet sona erecektir. Zalimlerin zulmü mutlaka bitecek, mazlumların yüzü gülecek, zafer mazlumların olacaktır.

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI İle Târih Sohbeti’de; Osmanlı Cihan Devleti’nin Sevk ve İskân Politikasını, Fetihlerin Kültür ve Siyâsî Sebeplerini Konuştuk.

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı’nın, kendisinden olmayan dîni ve etnik gruplarla ilişkileri nasıldı?

Prof. Dr. Mehmet İnbaşı: Osmanlıların Balkanlardaki faaliyetleri ile ilgili olarak, meşhur târihçi Lorga’nın ‘şaşılacak kadar hızlı tempolu’ dediği ilerlemesine, o çağların en önemli sosyal belirleyicisi olan din açısından bakılacak olursa, devletin topraklarında Avrupa’ya nazaran tercih edilecek bir hoşgörünün bulunduğu görülebilir. Nitekim Osmanlılara esir düşen Selanik başpiskoposu Grigorios Palamas, mektuplarında bâzen kendi girişimi ile önde gelen devlet ve din damları ile yapmış olduğu dinî tartışmaları anlatır. Bu tartışmalara hoşgörü ve uzlaşma havasının hâkim olduğu görülür. Kaynaklardan anlaşıldığına göre, 14. yüzyılın ortasından beri Osmanlı Beyliği’nde hüküm süren atmosfer, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle elverişlidir ve Palamas(*) tarafından resmedilen ortamı da doğrulamaktadır. Nitekim Balkanlar’daki şehirleşme sürecinin temel faktörünü, büyük Balkan târihçisi Konstantin Jirecek; ‘Osmanlı rejiminde, küçük Balkan devletleri arasındaki sınırlar kalkmış, dolaşım ve ticâret kolaylaşmıştır.’ şeklinde ifâde etmektedir. Osmanlının kendi egemenlik iddiası dışında bu milletler için istediği ortak bir din, dil, kültür iddiası olmamıştır. Eğer Balkanlarda Hıristiyan topluluklarda İslâmlaşma, kültür bakımından Osmanlılaşma olmuş ise, bu süreç bir zorlama yahut devlet politikası sonucu değildir. Bu hoşgörü, müellifler tarafından istimâlet(*) olarak isimlendirilmektedir.

Çetinoğlu: Fetihler yalnızca kılıç zoru ile mi gerçekleştirildi?

Prof. İnbaşı: Osmanlı yayılışında kılıç kadar, belki ondan da ziyâde istimâlet(*) politikası denilen bir uzlaştırıcı politika, temel bir faktör olarak hesaba katılmalıdır.

Çetinoğlu: Konunun uzağında olanlar için, ‘istimâlet politikası’ kavramının açılımını sizden öğrenebilir miyiz?

Prof. İnbaşı: Osmanlı kaynaklarında siyâsî bir terim olarak kullanılan istimâlet, ‘kendine meylettirme, kendi tarafına kazanma’ anlamına gelir. Osmanlı Sultanları bir memleketi kendi ülkelerine ilhak etmeden önce başlıca iki yöntemle hareket ederlerdi. Bir taraftan uç dedikleri serhat bölgelerinden uç beylerinin önderliğinde yapılan gazâ akınları ile hudut ötesi halkını yıldırırlar, direnme gücünü kırarlar, sonra o devlet veya halkı istimâlet yoluyla kendilerine yaklaştırırlardı. Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan ve Yunanistan’da yerli askerî sınıfları Osmanlıya sâdık kalmış olan unsurlar, Osmanlı askerî kadrolarına alınır, onların fetih öncesi dönemde tasarruf ettikleri pronia (*) ve baştinaları (*), Osmanlı idâresince kendilerine tımar (*)  olarak verilirdi. Böylece yerli askerî sınıf, Osmanlı hizmetine alınırdı. Bu da istimâlet politikasının, idârece askerî sınıflara teşmili anlamına gelirdi. Böylece fethedilmemiş yerlerin askerî sınıfları, bu gibi garantilerle Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilirdi. Bu şekilde Osmanlı askerî kadrolarına girmiş olan yerli elemanlar, birçok sancakta Hıristiyan tımar (*) erleri olarak 15. yüzyıl tahrir defterlerinde (*) sık sık rastlanmaktadır. Bundan başka Balkanlardaki Osmanlı egemenliğini kabul etmiş olan topluluklar, madenci, tuzcu, derbendci (*), çeltikçi (*) vb. gibi çeşitli görevleri de yapmaktaydılar.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın fetih ve istimâlet politikasının çok başarılı olduğunu görüyoruz. Başarıda zirveye ulaşılan dönem olarak hangi zaman dilimini göstermek doğru olur?

Prof. İnbaşı: Her dönemde başarılı idi. Bu fetih ve iskân politikası, Sultan 2. Murad Han ve Fâtih Sultan Mehmed Han döneminde de başarıyla devam ettirilmiştir. 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Balkanlardaki Ortodoks halk tam manasıyla Osmanlı teb’ası durumuna gelmiştir. Yine Fâtih Sultan Mehmed zamanında, Kastamonu ve Sinop’un fethinden sonra, İsfendiyaroğulları Beyliği’nin başında bulunan İsmail Bey de, bütün cemaati ile birlikte Filibe (*) havalisine iskân edilmişlerdir.

Çetinoğlu: Rumeli’deki iskân politikasının neticeleri hakkında bilgi lütfeder misiniz??

Prof. İnbaşı: Rumeli’deki nüfus artışı, 16. yüzyılda da devam etmiş ve yüzyılın başında 37.435 nefer daha bölgeye nakledilmiştir. 1520-1530 yılları arasında Balkanlardaki 77.268 olan göçebe sayısı, 1570-1580 yıllarında % 51 artarak 116.219’a yükselmiştir.

17. yüzyıldan itibâren ise savaşların uzaması ve devletin Balkanlardaki kontrolünün zayıflaması, iskân edilmiş olan Türkmenlerin yüzyılın sonlarına doğru, bu defa tersine olarak, iskân edildikleri bölgelerden ayrılmalarına, Balkanların doğusuna hareket etmelerine sebep olmuştur.

Çetinoğlu: Hocam, Balkanlar târihini özetlediniz. Çok teşekkür ederim. Sonuç yerine kısa bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. İnbaşı: 1352 yılında Rumeli’ye adım atan Osmanlılar, 20. yüzyıl başlarına kadar, bu bölgede en etkin devlet olarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Mübâdele Kanunu ile Balkanlara yerleştirilmiş olan Türkmenlerin bir kısmı tekrar Anadolu’ya gelmiştir. Buna rağmen günümüzde Makedonya, Arnavutluk, özellikle Bulgaristan ve Yunanistan’da pek çok soydaşımız vardır.

RÖPORTAJDA ADI GEÇEN KİŞİ, BÖLGE VE KAVRAMLAR HAKINDA ANSİKLOPEDİK KISA BİLGİLER: Âşıkpaşazâde: 15. yüzyılda yaşamış Osmanlı târihçilerindendir. 1400 yılında Amasya’da doğdu. Asıl adı Ahmed Âşıkî’dir. Aşık Paşanın soyundan geldiği için, Aşıkpaşazade ismiyle tanınmıştır. 1914 yılında kendi adı ile anılan târihi yayınlanınca dikkatleri üzerine çekti. azab: Osmanlı devletinde çoğunlukla garnizon askeri olarak görev yapan askerî birimdir. Gönüllülerden oluşan yaya birliği olarak savaşta ordunun en önünde yer alır. baştina: özel maksatlarla kullanılan arazi. çeltikçi: tarım işlerinde çalışanlar derbendci: Selçuklu İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti döneminde,  yol ve köprülerin bakım ve onarımını yapan ve aynı zamanda bu yapıların güvenliğini sağlayan kişilere verilen isimdir. Fetret dönemi: Osmanlı ordusunun mağlubiyetiyle sonuçlanan 1402 yılındaki Ankara Savaşı ile başlayan ve 1413 yılına kadar devam eden dönemdir. Yıldırım Beyazıd’ın beş oğlundan dördü arasındaki savaşlarla geçmiş, Çelebi Mehmet galip gelerek Osmanlı Devleti’nin birliği yeniden sağlandı. feodal: Toprak mülkiyetine ve toprak kölesi emeğine dayanan ekonomik düzen. Latince’de askerlik hizmetlerini yerine getirmek şartıyla hükümdardan alınan toprak anlamına gelen feodum sözcüğünden türetilmiştir. Türkçe’de feodalite yerine derebeylik sözcüğü kullanılsa da batı feodalleriyle doğu derebeyleri arasında şüphesiz önemli farklar vardır. Filibe: 600.000’e yaklaşan nüfusuyla Bulgaristan’ın ikinci büyük şehridir.  Adını Makedonya Kralı 2. Filip’ten alır.  Fransisken Papazlar: Bir İtalyan râhibi olan Assisili Francesco, İsa’nın isteğine göre fakirlik hayatı yaşamaya ant içmiş müritleri ile kurduğu tarikatlar. Geyikli Baba: Hicri 674 yılında Hoy şehrinde doğdu.. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Baba İlyas Horasânî’den ders aldı. Geyikli Baba derviş gazilerle en uç bölgelere gitti, mücâhidlerle omuz omuza fetihlere katıldı. Bursa’nın fethinde bulundu. Askerler babacan tavrından dolayı onu ‘Baba’ diye andılar. Bursa’nın fethinden sonra Uludağ eteklerinde bir dergâh kurdu ve burada  Ehl-i sünnet vel cemaat akaidini anlattı. ihtida etmek: Doğru yola girmek, kurtuluşa ermek, Müslüman olmak. imâret: Fakirlere ve öğrencilere yemek veren hayır kurumu. istimâlet: Meylettirici ve uzlaştırıcı fetih siyâseti Hadîdi: Osmanlı târihçisi ve şâir Asıl adı bilinmiyor. Hadîdi mahlasıyla tanınmıştır. Arapça’da demir anlamına gelen mahlasının; kendisinin veya  babasının demircilik mesleği yapmasından ötürü kullanıldığı tahmin edilmektedir. Hayatı ile ilgili çok az bilgi vardır. Doğum ve vefat târihleri dahî bilinmemektedir. Karesi Beyliği: ‘Karesioğulları veya Karasioğulları Beyliği’ olarak da bilinir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin gerilemesinden sonra Oğuz boyları tarafından Balıkesir-Çanakkale ve Bergama yöresinde kurulmuştur. Bu yöredeki ilk Türk devletidir. Karesi Beyliği, komşusu olan Osmanoğulları Beyliği’nin genişlemesiyle bu beyliğe katılmıştır. Böylece Osmanlı hâkimiyetine katılan ilk beylik olmuştur. İlerleyen dönemlerde Osmanlı Devleti içinde bu bölgede Karesi Sancağı kurulmuştur. Karesi beylerinin ve ileri gelen şahıslarının, Osmanoğullarının egemenliği altına girmelerini takiben, Osmanlı Devleti’nin Rumeli topraklarında yayılmasında büyük katkıları olmuştur. Balıkesir ili Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına kadar idarî taksimatta Karesi ismini taşımıştır. kronik: târih yazımında kullanılan bir sistem. Lütfi Paşa Kanuni Sultan Süleyman Han’ın hem sadrazamı, hem de eniştesidir. Yavuz Sultan Selim’in kızı Şah Sultan ile evlidir, devlet adamlığının yanısıra târihçidir, özel hayatında ise sertliğiyle ve kendini beğenmişliğiyle tanınmıştır. mîri: devlete ait olan arazi. Neşrî: ‘Kitab-ı Cihannüma’ adlı târih kitabı ile tanınan Osmanlı târihçisidir. Bursa’da doğduğu tahmin ediliyor. 1520 yılında doğduğu şehirde vefat etti. Germiyanoğullarından olduğu iddia edilmektedir. Niş: Sırbistan’ın üçüncü büyük şehri. Palamas: Yunanistan’da bulunan Aynoroz keşişi ve Selanik Başpiskoposudur. Pronia: kıymetli malzeme reaya: Osmanlı Devleti’nde başlangıçta, Osmanlı tab’asından olan bütün insanlar için kullanılırken, 18. yüzyıldan itibâren yalnızca Müslüman Türkler dışında kalanlar için kullanılır oldu. Kaynaklarda; reâya tâiferi veya reâya makulesi şeklinde yazılıdır. Orhan Bey’in oğlu Süleyman Paşa: Orhan Gazi’nin oğludur. Doğum târihi kayıtlara intikal etmemiştir.1357 yılında, bir av partisinde atının tökezleyip düşmesi şeklinde meydana gelen kazada vefat etti. İlk görevine Gerede’de yöneticilikle başladı. 1330’da İznik’in, 1337’de İzmit’in fethine katıldı. Babası tarafından İzmit ve çevresi tımar olarak kendisine verildi. 1345’te Karesioğulları topraklarının fethinde bulundu. Edincik, Biga, Lapseki ve çevresini de alarak, Karesi (Balıkesir) sancakbeyliğine atandı. 1346’da Orhan Gazi tarafından Bizans İmparatoru Kantakuzinos’un yardımına gönderilerek iki defa Rumeli’ye geçti. Selanik’in kurtarılmasında Bizans donanmasına yardım etti. 1352’de Sırpları ve Bulgarları Dimetoka’da yenerek Kantakuzinos’un Edirne’ye girmesinde rol oynadı. 1353’te Anadolu’ya dönerken, yardımlarına karşılık kendisine bırakılan Gelibolu’da Çimpe kalesine asker yerleştirdi. 1354’te Rumeli’nin fethi amacıyla Gelibolu’ya geçerek Bolayır’dan Rodosto’ya (Tekirdağ) kadar uzanan Marmara kıyılarını Osmanlı topraklarına kattı. Biga’dan göç ettirdiği Türkmenleri buralara yerleştirdi. Bursa’ya döndükten sonra aynı yıl Ankara’nın alınmasıyla sonuçlanan seferde komutanlık yaptı. 1356’da yeniden Rumeli’ye geçerek Akçaliman, Eksalimiye, Ayasoloniya kalelerini aldı. Bolayır’ı üs yaparak, akınlarını Gelibolu ve Keşan yönünde yoğunlaştırdı. Askeriîbaşarılarının doruğundayken bir av sırasında uğradığı kaza sonucu vefat etti. tahrir defteri: Osmanlı devletinde fethedilen yerlerde uygulanacak idari teşkilat ve sistem çerçevesinde, tayin olunan heyetler marifetiyle nüfus, arazi ve emlakin tespit ve kaydedilmesi işlemine tahrir bu bilgilerin kaydedildiği deftere de tapu tahrir defteri denirdi. Bu kayıtlar muntazam suretle tutulur ve fethi müteakip ilk tahrirden sonra umumi değişiklikler, vergi gelirlerinde ki artış – azalışlar yada yeni bir padişahın tahta çıkması gibi sebeplerle yenilenirdi. tehcir: Tehcir veya mecburî göç, bir topluluğu yaşadığı yerden göç ettirme, göç etmesine sebep olma, sürme, sürgün gönderme anlamındadır. Teselya: Orta Yunanistan’da bulunan bölgenin Ege Denizi’nin batı kıyılarına sınırı vardır. tımar: Selçuklu İmparatorluğu’nda ve Osmanlı Devleti’nde; belirli bir görev karşılığında kişilere,  tahsis edilen 1.000 ile 2.000 akçe arasında öşür geliri bulunan arazilere verilen ad. Üsküp: Makedonya’nın başşehridir. Vardar Nehri’nin iki yakasına kurulmuştur. Vardar’ın akış yönüne göre sol taraf eski Üsküp, sağ taraf ise yeni Üsküp’tür. Osmanlı dönemi eserlerinden meşhur taş köprüsü, Üsküp’ün en önde gelen târihî eserlerinden biridir. Vardar Nehri: Makedonya’nın en uzun ve su potansiyeli en yüksek nehridir. Yunanistan’ın da en önemli nehirlerinden biridir. 301 kilometre Makedonya, 87 kilometre Yunanistan topraklarındadır. yurtluk: Tarlası, otlağı, ormanıyla bir bütün oluşturan arazi, mâlikâne. Osmanlı Devleti’nde; bir görevliye, veya devlete fadyalı hizmetler yapan kişiye, hayar boyu gelirinden yararlanma hakkı sağlamak üzere verilen arazi. zâviye: Lügat anlamı ‘köşe‘dir. Mutasavvıfların çile çekmek için çekildikleri ıssız yer anlamında kullanılmaktadır.
Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI’nın kısa hayat hikâyesi: 1964’te Kayseri’de doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nü bitirdi. 1995’te ‘Osmanlılar Zamanında Üsküp Şehr’ başlıklı tezi ile doktorasını tamamladı. 2003’te Doçent, 2008’de Profesör oldu. Halen Balkan şehirleri ve târihi konusunda çalışmalarını sürdürmektedir. Yayınlanmış Eserleri: 1- 17. Yüzyıl Kayseri Avârız ve Cizye Defterleri, Kayseri 2011   2- 1500 Târihli Kayseri Sancağı Mufassal Tapu-Tahrir Defteri, Kayseri 2009 3- Osmanlı İdaresinde Tortum Sancağı (1549/1650), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2008 4- Balkanlarda Fetih ve İskan / Balkanlar El Kitabı Cilt 1, Ankara 2006, 5- Ukrayna’da Osmanlılar; Kamaniçe Seferi ve Organizasyonu (1672), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2004   6- Yörükleri (1544/1672), Erzurum 2000 7- 26. Yüzyıl Başlarında Kayseri, Kayseri 1992. Verdiği Dersler Osmanlı Sosyal ve İktisat Târihi, Lisans, Edebiyat Fak. / Târih Bölümü Türkiye İktisat Târihi, Lisans, Edebiyat Fakültesi /Târih Bölümü Avrupa Târihi, Lisans, Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Osmanlı Medeniyeti Târihi, Lisans Üstü, Sosyal Bilimer Enstitüsü Osmanlı Sosyal Târihi, Lisans Üstü, Sosyal Bilimer Enstitüsü   Balkan Târihi (16-X7. Yüzyıl), Lisans Üstü, Sosyal Bilimer Enstitüsü Osmanlı Kurumları Târihi, Lisans Üstü, Sosyal Bilimler Enstitüsü

Egemenlik ve Cumhuriyet

On beş gün aradan sonra merhaba. İzin aldım dediğim yazımda uğradığım, uğrayacağım kapıları saymıştım. Her biri reddedemeyeceğim, kıramayacağım davetlerdi. Dört şehir, sekiz konuşma.

Yarım asrı aşkın yoldaşım rahmetli Sadi Somuncuoğlu’na, şehirlerarası vatan kurtarma seferlerinden birinden döndüğünde “Nasılsın?” diye sormuştum. İkimizin de ezbere bildiği şu mısralarla cevap vermişti: 

    “Uzak, uzak ülkelerden döndüm seferden;
    Yaralarım derin fakat mestim zaferden.”

Biraz böyle hissediyorum. Yorgunluk doğrudur. Fakat yara ve zafer dersem abartı olur.  

Ne anlattım? Bütün konuşmalar cumhuriyetimizin yüzüncü yılı münasebetiyleydi. Ben de cumhuriyet hakkında konuştum. Yazanlar düşündüklerini yazar, düşündüklerini söyler; doğrudur. Fakat yazmak için, söylemek için de yeniden yeniden düşünmek, fikirleri gözden geçirip bir düzene koymak; fikirler arasındaki hiyerarşiyi, bağlantıları keşfetmek gerekir. Maalesef bu zahmete girilmeden yapılmış konuşmaları, yazılmış yazıları görüyor ve üzülüyorum. Hele ilk bakışta şirin görünen fakat içinde tahribat saklı sözler: “Milletin çeşitliliği… ”Demokratik vatandaşlık”. Orwell’in 1984’ündeki, “Savaş barış demektir.”,”Hürriyet esaret demektir.“ sloganları gibi. Egemenlik, Türk, milliyetçilik, halkçılık, laiklik kelimelerinin çevresinde dolaşarak, onları mümkünse ağza almadan atılan nutuklar. Bir Atatürk’ün konuşmalarına bakıyorsunuz, 100 yıl sonraki hatiplerimizin sözlerine. Galiba bu cumhuriyetle o cumhuriyet aynı cumhuriyetler değil. 

Önce egemenlik

Bu anlamsızlıklara tepkimden olmalı, konum hep cumhuriyetin ilkeleriydi. Neredeydi bu ilkeler? Cumhuriyetin içindeydi ama biri cumhuriyetten de önceydi: “Hâkimiyet bila kayd-u şart milletindir!“ 

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!”, dediğimizde, bundan hemen bir dizi sonuç çıkardı. Evvela: Bu milletin bir adı var mıydı? Rahmetli Deniz Baykal, o zaman galiba başbakan olan Erdoğan’a milletin adını sormuştu. O da “Türk” demişti… Evet, hâkimiyet kayıt ve şart olmadan Türk milletinindir. Peki kim Türk’tür, kim değildir? Cumhuriyet’in 1924 tarihli ilk anayasasının 88. maddesinin birinci fıkrası da bunu belirliyor: “Madde 88:- f1 Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla (Türk) ıtlak olunur.” Türkiye Cumhuriyeti’ni ırkçı bulanlara, moda tabirle “kapak olsun”. 

El cevap: “Yalandan kim ölmüş? Hem benim stiftung öyle dememi istiyor. Bakınız Almanya Almanlarındır, Rusya Rusların, Fransa Fransızların, Amerika Amerikanların ama Türkiye Türklerin değildir.”

Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletin olunca cumhuriyetten başka şansınız kalmıyor zaten. Padişahlığı muhafaza etseydiniz, halifelikle devam etseydiniz bunların ne fonksiyonu kalacaktı? Egemenlik millette mi, padişahımız efendimizde mi, halife hazretlerinde mi diye sormazlar mıydı? Bunlar olsa olsa konu mankeni olurlardı; nitekim halife için öyle de oldu. 1926’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetinde mündemiç hale gelene kadar. O zaman mesele kalmıyordu. TBMM zaten milletin egemenliğinin tecelli ettiği yerdi. 

İlelebet

Cumhuriyetle demokrasiyle karıştıranları duydum, dinledim. Mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet, egemenliğin sahibini belirtir. Nasıl kullanıldığını değil. Halk idaresi, adı üstünde, demos kratus, yani demokrasidir. Mutlakiyet ve meşrutiyette de demokrasi olabilir: Bakınız Birleşik Krallık. Demokrasi olmayan cumhuriyetler de var. Cemahiriyeler de… Demokrasiden epey uzak durup adında “demokratik” geçen devletler de mevcut. Hele son zamanlarda, Fareed Zakaria’nın “Hürriyetsiz Demokrasi” dediği rejimler var. Bunlarda seçim bile yapılıyor. Ama bir aday, oyların tamamını alıyor. O aday ölürse oğlu veya ölmeden önce işaret ettiği büyük adam oyların tamamını alıyor. Bazıları ayıp olmasın diye yüzde 1 veya 2 hain oya izin veriyorlar… 

Sonuç: Her cumhuriyet demokrasi değil, her demokrasi de demokrasi değil. Seçim olsa bile. 

Biz yine kendi cumhuriyetimize dönelim. Türkiye Cumhuriyeti’ne… İlelebet pâyidar olana… Türkler devlet kurunca, ilelebet yaşasın istiyorlar. Bakınız, 14 asır önce Bilge Kağan ne diyordu: Üstte gök çökmese, altta yer delinmese, Türk Milleti, senin ilini, töreni kim bozdu? Osmanlı, Devlet-i Ebet Müddet idi. Padişahları da “El muzaffer daima…” 29 Ekim günkü yazılara yapılan yorumlarda birilerinin “ilelebet”e takıldıklarını gördüm. Bütün devletler kıyametle sona erecekmiş. Anlaşılan bizim devletlerden en Müslümanı Bilge Kaan’ın Büyük Türk Hakanlığı. Baksanıza, kıyameti tarif ediyor. 

Ciddiyete avdet edersek: Türk devlet geleneği devletin ebedî olacağını düşünüyor. Öyle de olmuş gibi. Önemli tarihçilerden bazıları Türk devleti Hunlardan beri tek devlettir diyor. Değişiklikler hanedan ve şekil değişikliğinden  ibarettir iddiasındalar. 

İlelebet değil de kıyametle sona erecekse… Eh ben ona da razıyım. Türkiye Cumhuriyeti kıyamete kadar payidar kalacaktır. 

Cumhuriyet yazılarıma devam edeceğim.