26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 231

Moznosti Dialoğu

http://www.filmhafizasi.com/sinema-odalari/kisa-tesadufler/dimensions-dialogue-1983/

Dimensions of Dialogue (1983)

Sinemada sürrealizm deyince akla gelen ilk isimlerden olan Çek yönetmen Jan Swankmajer imzalı, Berlin Film Festivali’nden en iyi kısa film ödüllü, orijinal adıyla Moznosti Dialogu, iletişim boyutlarını gerçek üstü bir düzlemde tanımlıyor. Üç farklı iletişim türünün anlatıldığı stop – motion tekniğiyle çekilen filmde Jan Swankmajer çeşitli aletler ve mevye – sebzelerden yaptığı kafalarla, kendine has kilden insanlarıyla imgeleri yorumlamayı kişilerin kendi fantezi dünyasına bıraksa da, tarih boyunca olduğu gibi bırakın toplumları sadece iki insanın gerçek iletişiminin bile ne kadar zor, hatta imkânsız olduğunu gözler önüne seriyor.

Özgün adı Dimensions of Dialogue Diyalog boyutları (Çek: Možnosti dialogu) Jan Svankmajer yönettiği, 1982 Çekoslovak animasyon kısa film. Bu 14 dakika uzunluğunda ve stop motion ile oluşturulur.

Birinci bölümde Giuseppe Arcimboldo tablolarından fırlamış agricultural, endüstriyel ve entelektüel 3 yaratık bir birlerini çiğneyip tükürerek homosapiensleri meydana getiriyor. Aradaki kültürel çekişme, alış veriş bittikten ve “global insan” yaratıldıktan sonra geriye hiçbir çatışma kalmıyor ve homosapiensler kendilerini kopyalamaya başlıyorlar.

Filmin il başlangıcını teşkil eden her fragmanda nesnelerin birbirine girerek sonunda bir kaos şeklini alması, her insanın algısı ile ilgili olduğunu düşündürür. Mesela, kimi nesneyi (Kalem) bir ölçü (mezüre) olarak algılarken, bir diğer aynı veya bir başka nesneyi (msl. kitabı) bir bıçak ölçüsü olarak algılamakta ve bu algıya göre eşyayı şekillendirmeye çalışmaktadır. Filmin ilk bölümünün ikinci yarısında, ilk kaosun devamı olarak ortaya çıkan metal ve diğer nesnelerin kompozesindeki insan figürü (büst/metal insanlar) yine bir şey düşünmekte ve yine bir algı çabası peşinde karşısındakini kendi düşüncesine göre şekillendirme/veya oluşturmaya çalışmaktadır.

İkinci bölüm, kadın erkek ilişkilerinde tarafların çıkarlarına uygun olmayan, beklenmeyen ve istenmeyen bir durumun bireylerdeki bencilliği nasıl ortaya çıkardığı ve bir birlerini nasıl tükettiklerini anlatıyor. Başlangıçta beden dili de dâhil karşı cinsler arası diyalog kurulmaktadır. Fakat beden dilinin sonucunda ortaya çıkan yahut sözel dilin sonundaki ürün tartışma, kavga ve biri birini yok edişe gitmektedir.

Üçüncü bölümde ise karşılıklı çıkarların uyum içinde gittikten bir süre sonra çatışmaya başlayacağı ve birbirini tamamlayan nesnelerin aynı zamanda bir birini yok da edebileceğini anlatan bir endüstriyalizm yahut kapitalizm eleştirisi gibi görülmektedir. Heykel çamuruyla daha da somutlaşan fragmanla, durum biraz daha netleşmekte; iki kişi (iki heykel çamur büst) de bir şeyler kurgulamakta ve bu kurguya uygun olarak karşısındakine algılama/biçim verme çabası harcamaktadır.

Sonuç olarak, her kimse düşüncenin eseri olan bir “algı” ve bir “kurgu” olarak karşısındakini kendisi gibi/veya benzerini yaratma peşindedir. Ancak, (ne konuştuklarını veya konuşup konuşmadıklarından emin değiliz) seslere dökülmüş bir “dil”den ziyade ortak anlamlı bir dilden mahrum oldukları için ortak bir “kurguda” mutabakat sağlama hususundan mahrum görünüyorlar. Ve tabii olarak her kişi nihai olarak ne karşısındakini kendine, ne de kendini karşısındakini benzetemediğinden ezeli yalnızlığı ve anlaşmazlığı ile baş başa kalacaktır. Buradaki anlaşamamanın sebebi, salt bir konuşma olsa bile (konuştuklarını varsaydığımız takdirde) kelimelere yüklenen anlamın her kişi için farklı kurgu ve algılar içerdiğidir. Dialogta bu bölümde her şey yolunda giderken birden robotlaşmaşmış insanlar taklit ile iletişimi kurabileceklerini sanmaktadırlar. Fakat sonuç felaket olmakta ve insanlar bir birini yok etmektedirler.

Filmle ilgili ikinci dereceden kayda değer husus ise, zayıf bir değerlendirme olmakla birlikte, filimin başlangıcındaki olağanüstü kaostan tedrici olarak ikinci aşamada metal büst/insana, üçüncü aşamada ise, daha yumuşak ve şekil verilebilir çamura geçiş, insanın zaman içinde geçirmekte olduğu tekamülü işaret etmiş olabilir? İnsanlık belki dördüncü veya takib eden ileri safhalarda daha da kemale erişerek, ortak bir mutabakat zemini bulabilecektir. 

Mevzuya bir “dünya görüşü” açısından (Doğucu) baktığımız takdirde ise, filmin batılı bir sanayi toplumunda hazırlandığı dikkate alındığında, metalik yahut benzeri nesneleri bir yana koysak bile, Hristiyan inancının temel doktrinini teşkil eden Tanrı ile ezeli kavganın taraflarından biri olan Batılı insanın veya toplumunun, bu kavgayı kendi dünyasında da devam ettirip, ebedi barıştan mahrum olduğunu göstermektedir. Zira, Hristiyan öğretisine göre insan bu dünyaya günahkâr, yani suçlu alarak gelmiştir. Doğu dinlerinin şekillendirdiği dinlerde malumumuz olduğu üzere bu tür bir suçluluk duygusu olmadığı gibi, eşyayı veya insanı (yaratılanların hepsi) değiştirme veya kendine benzetme söz konusu değildir. Her şey olduğu/yaratıldığı gibi kabul edilir. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, (Batılı) Kartezyen düşünce ile tefekkür dünyası (Doğu) arasındaki keskin çelişkiyi de göstermektedir.

İsimlendirme

Camideyim verilen vaazı dinliyorum, arkasından destekleyici vurgularla okunan hutbeyi dinliyorum. Ana konu ‘’Esma il Hüsna’’Yüce Yaratanın 99 isminin faziletleri üzerinde odaklanmış bir vaaz.

*

Dinleme esnasında dikkatimi çeken, hocanın Kuran’da geçen isimlerin çocuklarımıza, torunlarımıza verilmemesi üzerinde ikaz etmesi oldu. Okuduğum bir yazıyı hatırladım o esnada.

*

Bir akademisyenden alıntı yazıdan:

Ankara’da bir hastanedeyiz. Yeni doğmuş bir bebekle annesi sıra beklediğimiz doktorun odasına doğru yaklaştı ve beklemeye başladı. Annesine adını sorduk ve bebeğin isminin “Hımar” olduğunu öğrendik. Adını kimin koyduğunu sorunca da yanıt olarak “Köyün imamı” cevabını aldık. Anlamını bilip bilmediğini de sorduk tabii… Verdiği cevap; “Kuran’da geçiyormuş anlamını bilmiyorum ama mübarek isimmiş.” oldu.

Hımar, Arapça’da ‘eşek’ anlamına geliyordu oysa… Anlamını söyledik inanmak istemedi. İkna edene kadar yorulduk… Uzun çabalar sonucunda kadını ikna ettik. Çocuğunun ismini değiştireceğini söyledi. Sevindik tabii…

*

Kur’an’da Araplara ait üç putun “ismi” özellikle veriliyor.

Nüzul sırasına göre putların ismi ilk olarak Necm suresinde geçiyor. Yani 6 yıl boyunca putların ismi hiç geçmiyor. İlk olarak Necm suresinde üç putun ismi verilerek şöyle deniliyor:

“Lât ve Uzza’yı ve diğer üçüncüsü Menat’ı gördünüz mü?” (Necm Suresi)

Ayetin niçin verildiği üzerinde durmuyorum ancak Kur’an’da geçtiği için çocuklarımıza ad olarak bu putların adı da verilebilir.

*

Hocayı ikna edici buldum ancak yetersiz!

Örneğin, Hıristiyan dinine mensup insanın adı Hans-George-Bil-Putin-Marry-Rose-Elisabeth….Vs olabilir.Müslümanlığı seçtiklerinde adları Hasan-Hüseyin-Muhammet-Ayşe-Fatma mı olacak?

Böyle bir sorunun sorulması bile abes olur kanaatindeyim.

*

Ve bizler Türk ulusuyuz. Hiçbir Arap kendi çocuğuna Türk adı koymuyor. Bizim ulusumuz inanç konusunda hassas olduğundan çocuklarına Arap adı koymasını bir cahillik olarak nitelendiremesem de onların saflığına ve temizliğine veriyorum.

*

“Genç beyinleri adeta körleştiren ufuklarını sınırlandıran cemaatler, Cennet, Cehennem ve yasakları anlatmaktan ileri gitmeyen lafta Hocalar (!) ufuklarımızı ne kadar açabilir?

*

Dinle beyni yıkanan ve sorgulamaktan korkutulan bir toplumun akılsız iman ve düşüncesiz bir din anlayışının bizi uçuruma götüreceği gerçeği anlamaması en acı olaydır.

*

Anladığım manada bir Müslüman; ilme açık, aldığı her kararda nefsini aşarak aklını kullanan seviyeli, salim, selim, olgun, samimi, dürüst güvenilir kişi demektir.

*

Muhterem Dostlar,

Araplar putperestlik adlarını hiçbir zaman değiştirmediler. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in değiştirdiği isimler inancımız İslam’da kötü anlama gelen “Asi” yani isyankâr ya da “Cemre” yani ateş gibi adlardır.

*

Abdullah, Abdulkadir, Ebubekir, Fatıma, Ayşe, Emine gibi isimler Araplar tarafından kullanılmaktaydı ve inancımız İslam’dan önce de vardı. Yani o isimler önceden putperestlik adlarıydı. Dinimiz İslam inince böyle algılanır oldu.

*

Bana bir Arap gösterin ki çocuğuna Türk adı koymuş olsun. Onlar “Türkler Müslüman’dır onların adını çocuklarımıza koyalım” demiyorlar. Maalesef biz diyoruz. Onların adını kutsal sayıyoruz. Bunun yanlış olduğunu algılamamız gerekiyor.

*

Çocuklarımıza Arapça isimler koyarak ne biz ne de evlatlarımız daha iyi Müslüman olamaz. Müslümanlık adla değil, yürekle olunur!

Bunu yaparak daha iyi Müslüman olmadığımız gibi olacağımız tek şey Arap kültürüne asimile olmaktır!

*

İsimlerin dini olmaz, milliyeti olur. Kimliğimizi, kültürümüzü korumak için çocuklarımıza Türkçe isimler koyalım.”

Esen kalın.

Bakanları Erdoğan’a Karşı

Mayıs seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanının atadığı Bakanların bir kısmının fikirleri Erdoğan’ın görüşlerine zıt. Bu durum “devletin tepesinde bir uyumsuzluk mu var?” sorusuna yol açıyor.

Ekonominin kaptanı Mehmet Şimşek ile Erdoğan’ın görüşleri daha önce de çok farklıydı. Ama önceden farklı olan fikirlerine rağmen, mademki Şimşek göreve getirildi artık Bakan ile CB arasında zıt görüşler beyan edilmemesi gerekirdi.

Mademki “ekonominin rasyonel bir zemine dönmek dışında bir seçeneği kalmamıştır” ve “kurala dayalı bir ekonomi”, “şeffaflık, öngörülebilirlik ve uluslararası normlara uygunluk” konularında bir ilke kararı alınmıştır, bunları Erdoğan’ın beyanlarında da görmemiz gerekirdi.

Seçim öncesi uygulanan ve rasyonel olmadığı kabul edilen (faizi emirle düşürmek, döviz kurlarını KKM belasıyla ve döviz satarak sabit tutmaya çalışmak gibi) uygulamalar için “doğruydu” dememesi beklenirdi.

****

Hatırlayalım. Mehmet Şimşek Başbakan Yardımcısı iken; “Çatıyı güneşliyken tamir etmek lazım. Yağmur yağacak. Bunlar için tedbir almamız lazım” diyerek ekonomide yapısal tedbirler alınması gerektiğini vurgulamıştı.

Ayrıca bakanlıktan azledilmeden üç ay önce şöyle demişti:

“Avrupa’nın Türkiye’ye, Türkiye’nin de Avrupa’ya ihtiyacı var. Demokratik kaliteyi arttırmamız, hukuk sistemini iyileştirmemiz için… Bu konularda Avrupa’dan ilham almaya devam edeceğiz.” (23 Mart 2018)

Erdoğan’ı bu ve benzeri sözler çok kızdırmıştı:

Erdoğan “Ortada büyümede büyük bir başarı var, bunları söylüyorlar; insan kendi ayağına kurşun sıkar mı?”

“Teori başka pratik başka bir şey; bunları birleştirebilirseniz saygı duyarım, ama bunu başaramıyorsanız sen yoluna biz yolumuza” demişti.

Ekonominin yönetimi konusunda anlaşamadığı Mehmet Şimşek (ve Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan) hakkında “bunlar dürüst değiller, Halk Bankasını dolandırmaya çalıştılar” şeklinde ağır suçlamalar bile yapmıştı.  

Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde Mehmet Şimşek, ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak görev yapıyordu. Bu görüş farkları yüzünden, 24 Haziran 2018 seçimi sonrası, Şimşek yerini Berat Albayrak’a bırakmıştı.

****

Ekonomide yaşadığımız türbülanstan kurtarması için getirilen Mehmet Şimşek’in önceki görüşlerinde değişiklik olmadığını düşünüyorum.

Ekonominin iyileşmesi için AB ile ilişkilerin iyileştirilmesi ve “hukuk devleti kavramının batı standartlarına getirilmesi” çok önemlidir. Şimşek bunun farkındadır.

Ancak R. T. Erdoğan Türkiye’deki hukuk uygulamalarından memnundur ve tartışılmasından dahi hoşlanmamaktadır.

AB KONUSUNDA duruma göre vaziyet alan tipik pragmatist Erdoğan tavrı ile karşı karşıyayız:

“AB üyeliğine ihtiyacımız kalmadı” gibi sözlerinin yerini son zamanlarda “İsveç’in NATO üyeliğine onay vermek için Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde önünü açın” (10 Temmuz 2023) gibi cümleler aldı.

Derken… Erdoğan geçen hafta (16 Eylül) “Avrupa Birliği Türkiye’den kopmanın gayreti içerisinde… Avrupa Birliği ile gerekirse yolları ayırabiliriz” dedi. Bu savrulma kimseyi şaşırtmadı.

Bu sözün beni şaşırtan tarafı cümlenin kuruluş biçimi.

“Türkiye’yi AB’den koparmak istiyorlar” değil de “AB Türkiye’den kopma gayretinde” demenin anlamı ne? Sanki AB Türkiye’ye girmiş de çıkarmak istiyorlar gibi. İşte bunu anlayamadım.

Aynı gün (16 Eylül) Mehmet Şimşek’in “AB ile biz özellikle Gümrük Birliği’ni güncelleyerek, kapsamını genişleterek süreci daha da güçlendirmek istiyoruz” cümlesini sarf etmesi devletin tepesindeki uyumsuzluğun bir örneği olsa gerek.

*****************************

Hakan Fidan da…

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da, Büyükelçiler Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Avrupa Birliği çabasının yoğunlaştırılmasından” bahsetti.

Fidan “dış ilişkilerimizi yapısal zemine oturtmak”, “Suriye politikasında güvenli ve onurlu geri dönüşlerin sağlanmasına yönelik çalışmaları hızlandırmak” gibi hedeflerden bahsetti.

AB konusunda ise “Türkiye- Avrupa Birliği ilişkilerinde sürecin tam üyelik perspektifiyle canlandırılması”  gerektiğini söyledi.

Acaba Batı, Türkiye’nin AB politikasını öğrenmek için, CB Erdoğan’ın değişken söylemlerine mi, Dışişleri ve Ekonomi Bakanlarının sözlerine mi bakar?

“Şeffaflık, öngörülebilirlik ve uluslararası normlara uygunluk” sadece ekonomi alanında değil, özellikle de hukuk ve dış politika alanında gereklidir.

Devletin kurumlarını bir kişinin iradesine bağlayarak işlevsiz hale getirmenin, kuralların kişiye göre değiştiği bir devlet yapısının bizi getirdiği nokta bu.

Erdoğan “bu sistem değişmesin ama Batı’dan bize yatırım gelsin, para gelsin” istiyor.

Ama hukuk ve demokrasi olmadan, şeffaf ve güvenilir bir devlet yapısı olmadan beklenen gelmiyor.

Tükenen paraya, duvara toslama mesafesine göre değişen söylemler güven vermiyor.

İşin kolayına kaçıp, “hukuk veremedik, kaynaklarımızı verelim” diyebilirler. Bunun da zararı çok olur ama faydası olacağını sanmıyorum.

*****************************

Mülakat Gibi Mülakat

CB Erdoğan seçim kampanyasında “kamuya işe alımlarda mülakat kaldırılacak” diye vaat etmişti. Çünkü liyakat sistemini yok eden, işi ehline değil, yandaşlara veren bir mekanizma olarak “mülakat” çok tepki çekiyordu.

Seçimin üzerinden hayli zaman geçti ama “mülakat” kalkmadı.

Kamuda en çok alım yapan kurumlardan birinin başı olan Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin sanki CB’nın bu vaadini hiç duymamış gibi.

“Mülakatın kalkmayacağını ama içeriğinin değişeceğini” söyledikten sonra “mülakat gibi mülakat yapacağız” deyiverdi. Bundan önce yapılan mülakatların aslında mülakat olmadığının tam bir itirafı idi bu.

Acaba Cumhurbaşkanı Erdoğan kendi sözlerini/ vaatlerini hiçe sayan bir tutum içinde olan bakanlarına karşı neden böyle sessiz kalıyor.

Ötüken Neşriyat’tan Önemli İki Eser 1-Uygur Savaşı 2- Altın Yay

-1-

Eserin tam adı: ‘Uygur Savaşı / Çin’in Müslüman Azınlığına Karşı Yürüttüğü İç Operasyon’

Yazarın adı: Sean Roberts. Türkçeye Çevirenler: M. Bahadırhan Dinçarslan ve Muhammed Âkif Kalaycı.

Eser, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Özel Yetkili Anti-Terörizm Raportörü Hâkim Ben Emmerson’un ‘Takdim’ başlıklı yazısı ile başlıyor. Emmerson yazısında diyor ki:

Son iki yıl boyunca uluslararası toplum, Çin Komünist Partisi’nin Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlara uyguladığı insafsız zulmün gitgide daha fazla farkına varır oldu. Bu kadim topluluk, ana yurdunu işgal eden yekpare Çin devletinin düşmanı olarak yaftalandı. Sözde ‘eğitim’ maksadıyla toplama kamplarında esir tutulmak suretiyle toplu cezalandırmaya mâruz kaldılar. Bir ila üç milyon Uygur, bu distopik (Zorba ve baskıcı bir yönetim altında, temel hak ve özgürlükleri kısıtlanmış veya tamamen elinden alınmış toplum) hapishaneler zincirine atılarak gözden kayboldu. Çin hükümeti, bu kurumların Doğu Türkistanlı Müslümanlar arasındaki aşırılığı yok etmeyi amaçlayan gönüllü eğitim kampları olduğunu iddia ediyor. Hakîkatte ise bu hapishâneler, Uygurların etno-kültürel kimliğini yok etmeyi amaçlayan ve onları ayrı bir etnik grup olarak haritadan fiilen silen çok daha geniş bir stratejinin parçalarıdır.

Yazının diğer bölümlerinde Emmerson; ‘Avrupa’dan Orta Doğu’ya, İsveç’ten Suudi Arabistan’a kadar uzanan topraklardaki devletlerin hiç birinde ‘etnik grup’ olarak isimlendirilen bir toplumun tamamına yönelen bu denli toptancı bir saldırıya veya tamamen masum insanların etnik veya dinî gerekçelerle topyekûn hapsedildikleri bir uygulamaya şâhit olmadım. Sincan (Doğu Türkistan) bölgesinde uygulanan, hiçbir şekilde meşru bir anti-terörizm stratejisi olmadığını. Tam aksine toptan bir cezalandırma yöntemi, başlı başına ve devasa ölçekli bir insan hakları ihlâli’ olduğunu belirtiyor.  

Bütün dünya biliyor ki Çin yönetiminin; ana dillerini konuşmaları, dinî vecibelerini yerine getirmeleri ve de kültürle alâkalı kimliklerini herhangi bir şekilde dışa vurmalarını yasakladığı bu insanlar Türk ve Müslüman’dır. Başka bir etnisiteye, başka bir dine veya inanç sistemine mensup olsaydı insanlık asla sessiz kalmazdı. Sessizliği tercih edenlere, ‘aydın’ olduğu iddia edilen seküler (dinden bağımsız) görüşe sâhip TC vatandaşları da dâhildir.

Doğu Türkistan, kadim Türk yurdudur. Bölgeye Türk yerleşimi M.Ö. 300 yılında Hun Türkleri ve İskitlerle akraba olan Saka Türkleri ile başladı. 5. yüzyılın sonlarına doğru Göktürk Cihan Devleti, Seidiyeler, 8. Yüzyılda Karahanlılar, Kaşgarlar, 1209 yılında Türklerin amcaoğlu olarak bilinen Moğollar geldi. Çinliler, 1755 yılından itibaren Türk Yurdu’nu istilâ etti. Bir ara Ruslar geldi.1881 yılında Ruslar Doğu Türkistan’daki hâkimiyetlerini Çinlilere devretti. Dar bölgelerde kurulan Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ve Doğu Türkistan Cumhuriyeti kısa ömürlü oldu. Hâkimiyet, Çinlilere geçti. Çinliler bölgeye, ‘Yeni kazanılmış ülke’ mânâsındaki ‘Sinkiyang’ ismini verdiler.

 O tarihten beri Çin içlerinden dolu gelip boş dönen trenlerle milyonlarca Çinli, Doğu Türkistan’a yerleştirildi. Azınlığa düşürülen Türklerin kökünü kurutma maksatlı işkenceler başlatıldı, Günümüzde bütün hızıyla devam ettiriliyor. Yok etme faaliyetleri, Müslüman Türklerin inançları ve bedenleri ile sınırlı değil; mezarlık vandalizmi, kültür mirası eserler, ibâdethâneler, Kur’an-ı Kerîm dâhil dînî ve tarihî kitaplar dâhil Doğu Türkistan Türklerine âit her ne varsa, azgın hırsların, vahşi ellerin ve zihniyetin hedefidir.    

Çin şimdiye kadar etkili milletlerarası yaptırımlara uğramaktan kaçınmayı başardı. Bunun sebebi, Çin’in diğer ülkeler tarafından basit insan hakları kuralları ve insanî hukukun uygulanmasının zorla teminini mümkün kılacak milletlerarası insan hakları anlaşmalarına imza koymamasıdır. Fakat Çin’in uygulamalarının insanlığa karşı suçlar mertebesine eriştiği hususunda hiç şüphe yoktur. Bu uygulamalar sivil halka yönelik geniş ve sistematik bir saldırıyı teşkil ettiğine ve soykırım suçunun işlendiğine işâret ediyor.

Eserin yazarı, Uygur Türklerinin içler acısı durumuna çözüm olarak bir takım çözümler ileri sürüyorsa da bunların tatbikatının pek de kolay olmadığını itiraf etmekten de çekinmiyor. Dikkat çekici bir başka husus da; Doğu Türkistan’da insanlar haksız yere katledilirken, kültür jenosidini (soykırımını) ön plâna almış olmasıdır. Kültür elbette önemlidir. Fakat kültür, insanlar içindir. İnsanların yok edilmeye devam edildiği bir ortamda kültüre ağırlık vermek, Çin zulmünü hafifletmeye küçültmeye yönelik bir gayret olarak yorumlanır.

Ve… Kitabın; Çin yönetiminin haklı olduğu intibaını canlandıran son iki cümlesi:

2008’den beri TİP (Türkistan İslâm Partisi) tarafından yayımlanan videoların sayısı dikkate alındığında bu videoları kronolojik olarak tâkip etmek grubun târihine dâir görüntülü bir etnografı sağlıyor. Bu araştırmanın sonucunda kitabın, 1998’den bu yana Uygur militan dinî milliyetçi gruplara ilişkin anlattıklarının, eserin en orijinal araştırması olduğunu ve ÇHC’nin (Çin Halk Cumhuriyeti)nin Uygurlardan kaynaklanan bir ‘terör tehdidi’ ile karşı karşıya olduğuna dâir iddialarının mitlerine ve gerçeklerine dâir yeni bir bakış açısı ortaya koyduğunu düşünüyorum.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki eser 327 sayfadır.

SEAN R. ROBERTS: George Washington Üniversitesi Elliott Milletlerarası İlişkiler Fakültesi’nin Milletlerarası Kalkınma Araştırmaları direktörüdür. Southern California Üniversitesinden Antropoloji alanında bilim uzmanı derecesi, Kültür Antropolojisi alanında doktora sâhibidir. 1990 yılında Uygur ana vatanına yaptığı ilk yolculuktan bu yana, 30 yıldır Uygurlar üzerine çalışmaktadır. 1996 yılında yüksek lisans tezi kapsamında Çin-Kazakistan sınırındaki Uygurlara dâir bir belgesel hazırlayan Roberts, 2003 yılında Uygur toplumuna dâir doktora araştırmalarını tamamlamıştır. O zamandan beri dünyânın çeşitli bölgelerindeki Uygurlara dâir araştırmalarına devam etmekte, Uygur dilini konuşup okuyabilmektedir. Elinizdeki kitap, bu uzun soluklu araştırmanın bir ürünü olup Uygurlarla yapılan söyleşiler, Uygur diline dâir belgeler ve videolar gibi, daha önce akademik çalışmalarda ele alınmayan birçok farklı Uygurca kaynağa dayanarak hazırlanmıştır. M. BAHADIRHAN DİNÇASLAN: Liseyi Nevşehir Fen Lisesinde okudu. Üniversite eğitimine Yıldız Teknik Üniversitesi Biyomühendislik Bölümünde başladıysa da yarıda bırakarak, Kültür Üniversitesi İletişim Sanatları Bölümüne geçti. Siyasal Bilgiler ve İngiliz Dili Edebiyatı alanında yüksek lisansına devam ediyor. Lise yıllarından itibâren Türk milliyetçiliği için çalıştı, teşkilatlandırma çalışmaları yaptı, bu vâdide yazıları ve müstakil telifleri yayımlandı. Nihâyet siyâsete atıldı. Kurmaca eserleri ve iki şiir kitabı olan Dinçaslan, çeşitli kurumlarda yayın yönetmenliği, müdürlük gibi görevler yaptıktan sonra, TamgaTürk’ü kurdu. MUHAMMED ÂKİF KALAYCI: Tokat’ta dünyâya geldi. Niksar Prof. Dr. Mustafa Erol Turaçlı Anadolu Öğretmen Lisesinden mezun olmasının akabinde Hacettepe Üniversitesi’ne girdi. Burada İngiliz Dili Öğretmenliği Bölümünde öğrenim gören Kalaycı, tamgaturk.com’da editör olarak çalıştı. Tamga-Türk’teki görevi sırasında Uygur soykırımı meselesi üzerine eğilen Kalaycı, şu sıralarda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bünyesinde görev yapmaktadır.

-2-

Altın Yay’ isminin üstünde; ‘Dünyânın Kurtuluşu ve Huzuru Oğuz Nesliyle Olacak’ altında yer alan ‘Oğuz Han’dan 21. Yüzyıla Uzanan Sır’ cümleleriyle eserin farklı bir roman olduğu anlaşılıyor. Arka kapak yazısı da bu düşünceyi pekiştiriyor: 

İşte, Oğuz Han’dan günümüze, atom çağına, elektronik çağa uzanan sır… Oğuz Han’ın gördüğü söylenen rüyâyı, seferlerini, dünyâyı hayır meydanı hâline getirişini, Altın Yay’ı, Gümüş Okları, Kara Taş’ı, Uluğ Türk’ün vasiyetlerini dinlediniz. Oğuzların tabiata bakışını öğrendiniz… Vahyin izni olmadan gereksiz yere bir ot parçasını koparılmasına, kelebeğin öldürülmesine müsâade edilmediğini anladınız… Tabiatla, çevreyle ne kadar uyum içerisinde yaşadıklarını, çevreyi tahrip etmemek için ne kadar çok itina gösterdiklerini işittiniz. Bu târihî bilgiler ve günümüz gerçekleri ışığında, ‘Nuh Çözümü Kararı’ önünüze sunuldu. Şimdi karar zamanı. Nuh Çözümü Kararı’nı oylayacağız. Silâhların, teknolojinin, bilginin, paranın, kısacası gücün kontrolünün… Dünyânın kurtuluşu ve huzuru için… Oğuz neslinden gelen, güçlüyken zulmetmeyen, âdil olmasını başarabilen Türklere, Osmanoğulları nesline verilmesine tamam diyenler… Elini kaldırsın.

Halil Delice’nin telif ettiği eser bir ‘kurgu romanı’dır. Gerçi bütün romanlarda bir miktar kurgu = hayal ürünü bölümler vardır. Fakat geçmişten günümüze kadar devam eden gelişmeler göz önünde bulundurularak gelecekteki gelişmelere dayandırılan, olması mümkün olmadığı halde gerçekleşmesi arzu edilen değişimlerin işlendiği romanlar, ‘kurgu roman’ olarak anılır. Batıdan gelen her şeyin ‘cici’ olduğunu düşünen batıcılar, ‘fantastik roman’ da diyebilirler. Bilindiği gibi fantastik, ‘hayâl ürünü’ demektir. Bu kadar bilgiçlik taslamayı ve de geveze berberlerin ‘lâfla traş’ ameliyesini burada bırakıp romana dönersek efendim,

Altın Yay isimli romanda, ABD büyükelçisinin başkanlığında yapılan Güvenlik Konseyi toplantısında alının kararların hayata geçirilmesi Oğuz Han tarafından gerçekleştirilir. Güçlü olduğunda kimseye zulmetmeyecek, gücün kendisine emânet verildiğini asla unutmayacak, gücü arttıkça nasıl şükredeceğini düşünecek, buğday başağının tâne tuttukça boyun eğmesi gibi boynu bükülecek…

Roman, Uluğ Türk, Oğuz Han, Gökçe Kız ve Gün Han ile zenginleşir.

Uluğ Türk bir gün Oğuz Han’a ‘Begim evlenmelisin’ der. Oğuz Han sinirlenir: ‘Bre Bilge Koca. Sen ne dersin? Benimle dalga mı geçersin? Gökçe Kız’dan sonra başka bir hatun kişiyle aynı yastığa nasıl baş koyarım? Hanlıkta hakanlıkta gözüm yoktur. Ala taglarda koyunlarıyla halleşen, at sırtında av kovalayan bir çoban olmak isterim,’ diye bağırmıştı.

Uluğ Türk, kendisine bağırılmamış gibi aksakalının ak eylediği yüzüyle akça akça gülümsemiş ve ‘Begim, hayatın yalnız seni ilgilendirseydi bu söylediğin olurdu. Ama artık sen, yalnız kendin için değilsin. Birin altı, altının yirmi dört olması, bir kutsal vazifenin gerçekleşmesi için evlenme şart. Şimdi ve binlerce yıl sonra insanların adâletle idâre edilmesi, ebedî güzelliklere kavuşması, nice bin felaketlerden kurtulması için…’ demişti.

Gökçe Kız’ın ölümüyle o kadar bunalmış, hakan olmaktan o kadar soğumuştu ki… ‘Dünyanın tek fâtihi, binlerce yıldır beklenen kişi, kahraman olmak istemiyorum. Gökçe Kız’ın üstüne evlenemem, böyle bir gönül yükünü kaldıramam, binlerce sene sonra insanları felaketten kurtarmak için..’ sözleriyle Uluğ Türk’e karşı koymuştu.

Ancak, Uluğ Türk’ün, ‘Begim, hele emânetin saklandığı mağaraya gel. İnsanları nasıl bir tehlikenin beklediğini gör. Eğer yine aynı fikirde kalırsan evlenmen için ısrar etmeyeceğim’ demiş, elini kolunu bağlamış ve sırlarla dolu mağaraya ulaşmak için yola düşmüşlerdi. Bin bir çeşit zorluktan, ölümle nice defa karşı karşıya kaldıktan sonra mağaraya ulaşmışlardı. İşte şimdi, anlaşılmaz bir şekilde kayalar yerinden oynuyor, koca dağda kap kara bir oyuk açılıyordu, dört beş adam boyunda, iki adam eninde. Kayaların hareketi durdu. Önlerinde ne getireceği belirsiz karanlık bir giriş vardı. Kış günlerinin ortasında bir günde, güneşin tam tepelerinde olduğu bir zamandı. Güneş tepeden onlara bakıyordu, ama yine de üşüyorlardı. Eteklerine tırmandıkları dağın zirvesi karlıydı.

Uluğ Türk, elindeki âleti, kapıdan içeri tuttu, kuvvetli bir ışık yayıldı, yürüdü, dağın içinde açılan kapıdan kayboldu. Oğuz Han, büyük bir merak içinde görünmez olanın arkasından bakakaldı, tâkip edemedi. Hâlâ, koca dağın yarılmasının dehşeti içindeydi. Uluğ Türk, açılan ağzın içinde kayboldu. Oğuz, yürümek istedi, ancak onu buraya getiren ‘Buyur’ dememişti, söz sâhibi, yer sâhibi buyur etmeden nasıl yürürdü, bekledi. Zaman geçti. İçerisi birden aydınlandı hem de güneş âniden doğmuş gibi… Ve o aydınlıktan Uluğ Türk çıktı, gülümseyerek ‘Buyrun begim’ dedi, ‘Önde gitmek size yakışırdı. Zatınıza zarar verecek bir şey şeyin olmadığından emin olmak istedik. Ne de olsa ev sâhibi sayılırız.’

Yirmi yıla yakındır hep beyaz sakallı hâliyle hatırladığı esrarengiz kişinin isteğine uydu. Kayaların içinde açılan ağızdan göz kamaştıran beyazlığa adım attı. İlk adımı tereddütlüydü, üçüncüsü kararlı, yedincisi şaşkındı. İçerisi hemen hemen yüz çadır büyüklüğünde, on adam boyu yüksekliğindeydi. Havada, iki yumruğu büyüklüğünde kartopuna benzer bir şey duruyor, bir yere bağlı olmayan bu şey, mağaranın içini tıpkı bir güneş gibi aydınlatıyordu hem de gözleri alırcasma…

Mağara, bugüne kadar hiç görmediği, târifte zorlandığı şeylerle doluydu. Sanki buzdan yapılmış, üç, dört ve beş kenarlı kocaman kocaman âletler. Kavak gövdesine benzeyen şeyler… Hepsinde çeşitli renkte ışıklar yanıp yanıp sönüyordu. Yanında Uluğ Türk olmasa cinlerin, albızlarm (şeytanların) arasına geldiğini düşünecekti.

Oğuz Han’ın arkasından mağaraya giren Uluğ Türk, açıklamaya çalıştı.

Begim, bütün bu gördüğün âletlerin bir kısmı Nuh Peygamber -selam onun üzerine olsun- zamanından, bir kısmı da ondan çok önceki zamanlardan kalma silâh ve âletler imiş… Babanız tarafından bize böyle söylendi. Ona da babası tarafından söylenmiş. Tam gerçeği ancak Yüce Rabbimiz bilir. İlk insan ve ilk peygamber Âdem’den -selâm ona olsun- Nuh Nebi’ye geçen zamanın 300 bin seneden az olmadığı bildirilmiştir.’

Oğuz Han şaşırdı.

Üç yüz bin sene ha?’

Uluğ Türk devam etti:

Bu zaman zarfında üç yüzden fazla resul, yeni bir din getiren peygamber gelmiş. Resul peygamberler bin senede bir gönderilir.’

Söylenenleri, gördüklerini anlamakta zorlandı.

Bu kadar zaman geçmiş ha? Gele gele bugünlere mi gelebildik? İnsanların büyük kısmı mağaralarda yaşıyorlar, çiğ et yiyorlar. Birbirlerini acımasızca öldürüyorlar.

Uluğ Türk’ün gülümseyişi açılıydı.

Begim. İnsan’da iyilik de zirvede, kötülük de. İmtihanın gereği. Dünyâya imtihan için gönderilmişiz… Peygamberler bunun için Allahu Teala tarafından vazifelendirilmiş… İnsanları, maddî-mânevî felâketten kurtarıp ebedî saadete götürmek için. Ama buna rağmen, insanın felâketine sebep olan bu gördüğünüz âletler yapılmış.

Nuh tufanıyla hepsinin kaybolduğu söylendi bize… Eskiye ait ne varsa, âlet yapımıyla ilgili bilgi, âletler, silahlar hepsi, hepsi. Kutlu Peygamber Nuh, kesin söz almış, kendisiyle birlikte tufandan kurtulanlardan, âlet bilgilerini evlatlarına anlatmamaları için, insanlar birbirlerini tekrar yok etmesinler diye…

Oğuz Han, mağarada üzerlerinde çeşitli ışıklar yanıp sönen âletleri işaret etti.

Ya bunlar… Bunlar niçin?’

Bunlar… Yok etmek için değil. Bu âletlerle istenilse de insan öldürülemez. Tabîi nizamı bozmaz. Buradakilerin hepsi insanların aynı felâketleri yaşamaması için hazırlandı. Tufandan önceki yüz binlerce senelik zaman diliminde çok korkunç şeyler yaşanmış. İnsanlık, defalarca, yaptığı, geliştirdiği âletlerle birbirini yok etmiş.’

***

Uzun konuşmalardan sonra Ulu Türk, Oğuz Han’ı ikinci defa evlenmeye ikna eder.   Oğuz Han, kendisine verilen dünyâyı kurtarma vazifesini kabul etmiştir. İnanılması güç harikulade olaylar 60. sayfadan sonra da devam eder…

HALİL DELİCE: 1960 yılında Edirne’nin Enez ilçesinde doğdu. Aslen bugün Bulgaristan sınırları içerisinde kalan Kırcaali’dendir. 1983 yılında hukuk fakültesinden mezun olan yazar, hâkimlik stajını yarıda bırakarak gazeteciliğe başladı. Kırkpınar’la ilgili tebliğleri ve özellikle Rumeli kültürünü işlediği romanlarla tanındı. ‘Cihanı Titreten Türk Koca Yusuf-Yalnızca Güle Yenildi’ adlı romanı T.C. Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından özel olarak basıldı. ‘Görmedin mi Aliş’imi Tuna Boyunda’ adlı eseri Mustafa Necati Sepetçioğlu Roman yarışmasında ödüle lâyık görüldü. 2000-2013 yılları arasında TGRT FM Radyosu’nda ‘Gidelim Urumeline’ isimli kültür programının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenen Halil Delice radyo yayıncılığına ve Rumeli kültürüne dâir araştırmalarına devam etmektedir. Eserleri: 1-Cihanı Titreten Türk: Koca Yusuf Yalnızca Güle Yenildi (2002) Babıali Kültür Yayıncılık. 2-Kara Ahmet  / Güreşle Kızılelma’yı Aradı (2006) Babıali Kültür Yayıncılık. 3-Görmedin mi Aliş’imi Tuna Boyunda? (2008) Babıali Kültür Yayıncılık. 4- Beyaz Güle Al Kan Düşünce (2011) Ötüken Neşriyat. 5- Kırkpınar Türklerde Spor Anlayışı ve Kırkpınar Ruhu (2011) Babıali Kültür Yayıncılık. 6-Sultanın Aslanı Kavalalı Çolak Mümin Pehlivan (2012) Babıali Kültür Yayıncılık. 7-Oğuz Han’dan 21. Yüzyıla Uzanan Sır. Babıali Kültür Yayıncılık. (2012) 8-Hicret Gülleri (2013) Babıali Kültür Yayıncılık. 9- Mutluluk Sende (2018) Babıali Kültür Yayıncılık. 10-Şu Yeryüzü Ermeydanı Türkiye Son Kale (2020) Babıali Kültür Yayıncılık. 11-Beyaz Güle Al Kan Düşünce (2022) Ötüken Neşriyat,  11- Altın Yay (2023) Ötüken Neşriyat.                                        

Türk Gençliğinin Ana Görevi

Edinimlerimizden, yaşanmışlıklarımızdan bahisle Türk milletine mensubiyetten onur duyan aydın Türk gencine seslenişim;

*

Ufuklarında güneşin batmadığı büyük imparatorlukların mirasçısı aziz milletim. Tarihi şanla, şerefle dolu, çağ kapayıp yeniçağ açan büyük milletim. Dünkü niyetler bugün de devam etmektedir. Emperyal güçlerce dağıtılmış Osmanlı’nın küllerinden doğan bağımsız bağlantısız ülkemizin kurulduğu Anadolu’dan çıkarma hareketini başlatmışlardır. Bütün şer güçler birleşmiş bir takım oyunlarla birliğini, dirliğini bozmaya çalışmaktadırlar.

*

Sevgili gençler size düşen görev uyanık olmak ve milli bütünlük için devletin bölünmez bütünlüğü için çalışmaktır. Türkiye cumhuriyeti devletinin ve büyük Türk milletinin bağımsızlık mücadelesi ve istiklal savaşı ile kazanılmış hak ve hukukuna, varlığına, hürriyetine, egemenliğine, milli değerlerine, güvenliğine ve savunma gücüne hizmet için vatandaşlarımızı aydınlatmak, bilgilendirmek Türkiye Cumhuriyetini sonsuza kadar yaşatmak ve yüceltmek milli görevlerinizden olmalıdır.

*

Milletimizde oluşan sosyal doku bozuklukları, güven duygusunun yitirilmesine, milli değerlerin anlam kaybına ve kavram kargaşasına sebep olmaktadır. Bunların engellenmesi için her türlü önlemlerin alınmasını sağlamak milletimizi uyarmak moral değerlerini yüceltmek zorundasınız.

*

Milli kültürümüzün gelişmesini, zenginleştirilmesini ve güçlendirilmesini sağlamak, oluşan yüksek medeniyetimizin gelişmesini Türk medeniyetinin temeli saymalısınız. Milli güç unsurlarımızı topluca, dengeli ve adil bir şekilde kuvvetlendirecek her türlü mücadelede etkinlik sağlayacak çaba ve faaliyetleri desteklemelisiniz.

*

Milletlerarası ilişkilerde eşitlik ilkesine temel olarak devletimizin diğer devletlerle yapacağı anlaşma ve çalışmalarda buna göre hareket etmesini sağlamalısınız. Daha önce hangi düşünceyi benimsemiş ve hangi oluşum içerisinde yer almış olursa olsun fikirlerinizin doğruluğuna inanan herkesin vatan dediğimiz bu topraklarda bir araya gelmesini sağlamak ve milli güç birliği oluşturmalısınız.

*

Kurtuluş savaşımızın ve milli mücadelemizin mazlum milletlere örnek olduğunu asla unutmamalısınız. Milletimizin milli duygularını, hassasiyetlerimizi gevşetmek, güvensizlik ortamı oluşturmak, milli değerleri anlamsızlaştırmak için milletimizin düşmanları her türlü bilişim ve iletişim araçlarını, bilim, sanat, özgürlük, insan hakları ve demokrasi adına kullanmaktadırlar.

*

Milletimizin bu psikolojik savaşa karşı uyanık olması ve bu tip çalışmaları boşa çıkarmak ve maskelerini indirmek öncelikli hedefiniz olmalıdır. Çünkü savaşlar beyinlerde ve gönüllerde kazanılır.

*

Türk cumhuriyetleriyle yaşanan tecrübe yeterli olmalıdır. Türk cumhuriyetleriyle dilde, fikirde, işte birlik mutlaka sağlanmalıdır. Avrupa birliği yerine korkmadan Türk birliği diyebilmeliyiz. İnsanlarımız gelecek ile ilgili düşünmeye teşvik edilmelidir. Mesela 10, 20,50 yıl sonra bölge ve Türkiye ne olacak konulu yarışmalar düzenlemelisiniz.

*

Haritaya bakmayı, coğrafi, kültürel ve siyasi etnik haritaları okumayı öğrenmelisiniz. Türkiye daha önce gözlemci olarak bile katılmadığı Ortadoğu barış sürecine aktif bir taraf olarak katılmalıdır. Çünkü bu süreç sadece bir Arap-İsrail anlaşmazlığı değildir. Sonuçları sadece bölgesel etkinlik açısından değil, güvenlik parametreleri açısından da önemlidir.

*

Çünkü bu süreç içinde Kıbrıs, Filistin ve PKK meseleleri birbirlerini etkilemektedir. Türkiye Avrasya, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerine belli koridorlar açacak şekilde davranmalıdır.

*

Gençler iyi okuyun, iyi düşünün ve kendiniz olun! Üç şey birlikte sizi doğru yola yöneltir. Akıl, bilim ve Kur-an… Akılla düşünürsünüz, bilimle keşfedersiniz, Kur-an ile kontrol edersiniz.

*

Son olarak Atatürk’ün gençliğe hitabesini çok iyi okumalısınız. Çünkü hitabe sizi düşünmeye sevk eder. Sevgili Türk gençleri muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur. Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin.

 Ne Mutlu Türküm diyene…

Konudan Konuya  (35)

     Bir vesileyle öğretmen dersi keserek, öğrencilere hitaben:

   “Sevgili öğenciler! Ben, hepinizin en büyük hilekâr; yâni en büyük hileci olmanızı istiyorum!”

    Deyince, sınıfta sanki kıyamet koptu! Büyük bir uğultu sınıfı doldurdu!

    Öğrenciler birbirine bakarak büyük bir şaşkınlık içinde,

    Sanki bir ağızdan, aynı şekilde itiraz ederek:

  “Öğretmenim ne söylediğinizin farkında mısınız?”

    Tarzında her biri çeşitli tepkiler verince öğretmen,

    Kendinden gayet emîn bir tavırla, üstelik kelimelerin üstüne basa basa:

   “Evet çocuklar! Ben her birinizin en büyük bir hilekâr olmanızı arzu ediyorum!”

    Diye isteğini tekrarlayınca, sınıfta herkes donup kaldı,

    Bu tuhaf istek karşısında, âdeta buz kesildiler!

    Bu sefer öğretmen şu soruyu yöneltti talebelere:

  “Peki öyleyse söyleyin bakalım,

  ‘En büyük hile nedir?’ ”

    Sınıfta her kafadan çıkan cevaplar, bir süre sınıfta yankılandı durdu!

    Öğretmen:

  “Hayır hayır hiçbiri değil!” diyerek sınıfın cevaplarını kabul etmedi.

    Öğrenciler daha fazla tahammül edemiyerek:

  “Peki öyleyse ‘En büyük hile nedir?’ hocam?”

    Diye artan meraklarını sorarak dile getirince,

    Öğretmen ağır ağır ve tane tane konuşarak cevap verdi:

  “En büyük hile, hilesizliktir.”

  “En büyük hile, hileyi terk etmektir.”

    Yâni:

  “Olduğun gibi görünmek, göründüğün gibi olmaktır.”

    İşte o zaman, sen sağ ben selâmet.

    Öğrenciler bu büyük ve haklı sözler karşısında,

    Hocalarına karşı yeni bir sevgi ve büyük bir saygı ile sıralarında rahat bir oturuşa geçtiler.

x

    Bu kahraman Türk milleti; İslâmiyet ve insaniyet âlemine ve Haremeyn-i Şerifeyn’e asırlarca hizmet ettiği için, her milletten daha çok sevilmeyi ve sayılmayı hakkıyla hak etmiştir.

    Çünkü bin seneden beri İslâm milletlerinin hâllini beklediği pek çok Kur’anî, akîdevî ve İslâmî eserler bu topraklarda telif edilip yazılmış. Çeşitli İslâmiyet mes’elelerin tılsımiyet cihetlerini keşfedip, çıkış ve hâl yollarını Kur’an ve Hadislerden alarak ortaya koyan, âlem-şümul / evrensel dâvâ ve mesleği şiar edinen eserler; bu vatanda zuhur etmiş.

     Evet, nice bu gibi kudsî ve mükemmel sayısız eserler;

     Bu memleket ve bu millet içinden çıkan âlimlerce ortaya konmuştur.

x

     Türkiye’nin İslâm âlemindeki yerini bilelim.

     Biraz düşünerek nasıl bir millet olduğumuzu anlayalım.

     Tabii ki, Türkçemizin, Allah indindeki yerinin önemini de,

     Bir güzel kavrayalım.

x

     Bu vatan ve bu milletin sahip olduğu, bu şanlı tarih,

     Bin sene sürmüş olan, bu maddî – mânevî sayısız fetih;

     Kıyametten önce de, tamamlanacak olan bu hizmet-i iman;

     Tarihin baş tacı olarak, milletlerce anılacak her an.

     İftiharla bahsedecek ondan tarihler, zaman zaman.

Halen Geç Kalmadığımız Konular

Biz doğaya ne yaptık ki hiç düşündük mü? Sorduk mu birbirimizde, araştırma soru önergeleri verdik ince ince detaylıca ve yürekten tartıştık mı?

Konuya topraktan girelim. Yerleşim yerlerini doğru mu seçiyoruz dan, bu konuda strateji ve planlama hatalarımız neler olmuştur.

Şehirlerimizin yapı yükü, gürültü yükü, altyapı yükü, nüfus yükü, guvenlik yükü, klima yeterliliğin den başlayıp şehrin havalandırma temizliğine giden yolda şehirlik geliştirme standartlarına riayetemiz, şehircilik yerleşim plan ve stratejilerimiz üzerinde yeterli yoğunlukta çalışmalar yaptık mı, sahiden her yerleşim yerlerimiz ve şehirlerimizde yaşam kalitesi, konfor ve azami nüfus hizmetme kapasitelerinin hesaplarını yaptık mı? Yoksa yanlışlar zincirimize başlıca konumuz olan, çok önemli data olan optimum nüfus miktarı ne kadar olmalıdır hesaplamalarımız oldu mu?

Bu konuyu başlıkları itibari ile konuşabilir ancak yazması kolay değil.

Uygun çözüm ve sorgulamaya nereden başlamalıyız. Projenin adı gelecek yüzyıllarda medeniyetimiz nasıl olmalıdır, nerede ve nerelerde hatalar yaptık. Çok geç kaldık dediğinizi duyuyorum. ” zararın neresinden dönerseniz ne olur. Sizde kendinize sorun ve sorgulayın, kendi kendinize cevaplar arayın ve bir liste yapın. Nasıl olur.

Kısa kısa anlatıma geçelim.

1. İç göçlerin önüne geçelim. Herkes doğduğu yerde doyurulsun. İç göçe haklı gerekçe ve mecburiyeti olanların denetimi ile izin verilmeli ki giderken kaybettiklerimizi gittiğiniz yerde açık bir şekilde telafi edebileceğiniz görerek gidin. Bu bir sistematik ve bir matematik içerisinde yerine getirilmeli.

Osmanlı dönemi yarım adadan yıldız tarafına geçmek isteyenler, galata köprüsünde izin sorgulaması yapıldığı bilgisini okumuş olmalısınız.

O zaman İstanbul bu İstanbul değildi. İpin ucu iyi tutulamadığı bugün yaşanan sorunlardan belli değil mi?

Yerleşim yerleri genelde havadar, tarıma elverişsiz yerler, ova ve ziraat yapmaya elverişli yerler asla ve mümkün olduğunca tepelere yerleşmişlerdir. Ovalar ve tarıma elverişli araziler sadece insanoğluna değil bütün canlıların en önemli yaşam kaynağıdır.

Dünyamızda içme sularımızın toplam su kapasitemiz yalnız yüzde üç’ünü teşkil etmektedir.

 İhtiyaçlar sınırsız fakat kaynaklarımız sınırsız değil.

Doğanın gücü ne kadar diye bir soru sormaya gerek var mı? Öyle ise tedbir alacak olanlar bizleriz. Bu son günler de doğanın gücünü alamadığımız tedbirler karşısında ne kadar da tartışmasız olduğunu sadece yurdumuz da biz değil tüm insanoğlu şahit olmaktadır.

Depremler, yangınlar için alınacak tedbirler yok mudur.

Bizler genellikle sonuç odaklı düşünen ve tartışabildiğimizi söylesek doğru olur mu? Hâlbuki bu hadiseler, sorunlar için çözüm sunabilmek için KÖK SEBEPLERI müzakere edip tedbirler almalıyız. Dünyamız da Japonlar depremlerde DEPREM IZOLATÖR dizaynı ve yapı temellerine uygulamak suretiyle çözüm üretmişlerdir. Yapı kalite ve kontrolleri de görmezden gelinemez.

Her derdin çaresi, her sorunun da elbette bir veya birden fazla çözümü vardır.

2. Geç kalmışlık gafleti ve inancı engeli

3. Zamanı verimli kullanmak, yaşamımızın her anında matematiksel düşünce ile çözüm ve tedbir oluşturmak

4. İstatistikleri ziyan olan yaşanmışların tekrarında kullanılma stratejisini geliştirmek.

Ormanlarımız bir şekilde yanıyor. Ormanlarımızın ülkemizin akciğerleridir. Ormanlarının yangından korumak için neler yapıyoruz. Geliştirmek yetiştirmek yanmasından daha uzun zamana ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Orman ve Orman ürünleri yetiştirme ile türünde sayısal artışı üzerinde önemli çalışmalar yapılmalıdır. Toprak kaybı ve kalmalarında ormanlarımızın yanında ağaçlandırmanın kaçınılmaz bir yeri vardır. Endüstriyel ormancılık gelişmenin önemli göstergesidir.

Ormanlarımız bitkisel örtümüz, sularımızın arttırılması için ormanlarımız birbirini destekleyen varlıklarımızdır.

Denizlerimiz ve deniz ürünlerimiz için entegre endüstriyel ürün üretim kapasitesinin geliştirerek artırılması,

Denizlerimiz turizm imkânları ve varlıklarımız için denizlerin ve çevre temizliği ve hijyeniklik, kıyılarımızın bazı hassasiyetlerini korunması yeterliliği olması,

5. Her ne planlar yapmak ve gerçekleştirmek için çalışma yaparsanız yapın önemseme sırasının ilk satırı ve alınacak tedbiri Güvenlik ve Denetimdir.

Konumuz çok geniş bir o kadar da takdir edersiniz ki çoklu sorunlardan oluşmaktadır. Çözüm sizde ge gelecek yüzyıllar için yaşam kalitesi, konfor ve yüz yıllar için elbette:

 Medeniyet Projesinin Verileri Ve Temel ilkeleridir Diyebilir miyiz.

Bunu başarmak için okumak, yazmak, dinlemek, dinlediğini anlamak ve öğretmektir. Hepimiz öğrenciyiz. Öğrenmeye çok ihtiyacımız var.

Eskilerde, eskimişlerde değil yenilerde ve yeniliklerde buluşmak ümidiyle;

Yazımızı bir söz ile devamında tekrar buluşmak dileğiyle burada bırakalım.

 Eski, Yıkılmış, Harap Olmuş Bir Binanın Malzemesini Alıp Yeni Yapacağınız Bina Da Yapı Malzemesi Olarak Kullansanız Sizin Şimdi Yeni Bir Binanız Asla Olmaz.

Çok Çalışmaz İsek Asla Olmaz.

Dünya Telaşı Şiir Olan Şair: Mustafa Uçurum…

Tokat Edebiyat Derneği başkanı, Okul müdürü, Öğretmen, Şair, Yazar, Dergici olan Sayın Mustafa Uçurum.

Okuduğum köşe yazılarından tanıdığım Sayın Mustafa Uçurum’un işaret ettiği yol dergilere, kitaplara, şairlere, şiirlere ulaşmam hiç zor olmadı. Bu anlamda şaire teşekkür ederim yoluma rehber olduğu için.

“Annem bir yağmur gibi yetişir, duaları sıkı

Bilir, bir oğul nasıl kalkar ayağa, bir ırmak nasıl yol değiştirir

Bu benim dilimin tutulması gibi

Camın kırılması, yazdan geçilmesi

Herkesin üşümesi gibi bir şey…”

Şiir, şairin düz yazılarında bile kendini belli eden duygu dili var…

Şair Mustafa Uçurum’un ilk şiir kitabı

Tenhalayın Kalbimi” kitabında kalabalıklardan kaçan, bir ırmak suskunluğunda şiirlere kaçan şair var…

”Kaybolduğum gecelerde…

Felekten değil

Gecelerden şiir çaldım”

Hemen arkasından ekliyor…”şimdi çok kalabalığım, Tenhalayın kalbimi

Yazarın ikinci kitabı bir deneme ”Esmeliğime Bakma” Gitmeyi en çok trenlere yakıştıran şair. Kitapta sırtını şiirlere yaslamış. Her nesir bir şiir gibiydi.

“Kimse benzetmesin kendine beni.

Ben kırsal bir mekânda, denize uzak, içine doğru yürüyen biriyim. Ve BAKMAYIN ESMERLIĞİME, içim buz dağı benim ” diyordu.

“Konuştukça Memleket”

O’na, buna, kendine dokundukça bir ah.

Ve ekliyor.

“Bu poz güzel, dünya için ölümlü bir gülümseyiş.

Haberim yokmuş gibi çek.

Kimse anlamasın ne kadar yenildiğimi.

Şimdi susmaktan daha fazlasıyım”

Şair, Baba olmayı önemser. Çocukların ihmal edilmemesi gerekliliğine hep vurgu yapar.

Deneme Çekimi” kitabında bunu şöyle tanımlıyor.

“Tadı kalmadı dünyanın, bu kesin. Mutlu olmayı bile beceremeden büyüyor çocuklar. Bir uçurtmanın ipine sımsıkı sarılmadan, gökyüzüne bakarak düşler kuramadan, misketlerin şıkırtısını duyamadan, toza, kuma belenmeden plastik ve dijital bir fanus içinde birden büyüyor çocuklar “Eğitimci bir baba olan şair. Günübirlik telaşlar, bunaltan mesai saatleri, aklımızı başımızdan alan krizler. Biz boğulurken bunların altında. Cezayı çocuklarımız ödemesin. “Düşlerinizi rüzgârlar yırtmadan salıverin uçurtmalarınızı gökyüzüne” diyor.

Şehirde Yeni Bir Rüzgâr” isimli deneme kitabında. Direncini kuşanmış onurlu bir şair edasıyla yeniden dönüş diyor.

“Ben ey derim ve severim ey demeyi bilenleri. Şehirde gök gürültüsü gibi bir çığlık, eyyy…Filistin kalbimiz ol diyerek haykırıyor…

Dünya Telaşı” şiir kitabı, şairin kalbinin telaşı.

Dünya yer değiştiriyorsa çocuklar annesiz, coğrafya kurak”

Bir anlamı yok çiçekler ölülere örtü oluyorsa”

Dünya gençleşecek güneş gözlerini kamaştırdıkça. Üç günlük her şey, gövdemizin yere düşmesi kalkması üç gün.

Karanlık kalmasın hiç bir köşede diye dünya telaşı işte…

Telaşe içindeki dünyadan şiirle çırpına çırpına, çarpına, çarpına dirilişe yürümek.

Ve son kitap…

Uçurumda Bir Gömü

Az sözle çok şey anlatan kısa öyküler.

Her şeyin bir çizgisi olduğunu işaret ederken. Bir yüz çizgisinden insanı tanımlıyor.”Emrrolunduğu gibi dosdoğru ol. Doğru olanın işi de düz gider.

Bir başka öykü:  “Anarşist domatesler” de. Bir çocuğun hayalinde büyüyünce asker olmak düşü varken, dedesinin bahçedeki sert domateslere bunlar anarşist domates dediği için dedesinin askerler tarafından götürülmesine içerleyen, asker olmaktan vazgeçen çocuk gözünde eylül postallarının izi vardı.

Deniz Feneri çocukları, misketler Namaz vakitleri. Memleketi Tokat. Gıj  Gıj baba türbesi. Horasanlı dervişin şehrin en yüksek tepesinden şairler yurduna bakarken. Şairin yenilen şehirler tanımı kentsel yenişim oluyor.

Kâh Köroğlu, kâh Battal gazi olup bir at üstünde savaş meydanlarına koşuyor. Kendini modern zamanlardan kurtarmak için, ne kadar uzak varsa aşıyor.

Yoksul bir çocuğun okul korosuna seçilip, giyeceği kıyafeti bulamayışı ve komşudan ödünç bulunan kıyafet ve kırmızı papyona koro boyunca elinin hep papyonda olması. Yoksulluğun ve emanet kıyafetin acı izlerini taşıyor.

“İnsan yalnızlığı ile en çok susarak anlaşır” diyor şair. Uçurumda bir gömü şairin kalemle kalbini kazıyıp bulduğu bir hazine aslında.

Öyküler, türkülerden, şiirden, şairlerden, şehirlerden, yollardan, yıllardan, eylül öncesinden, postallı eylülden, Konya dan, Mevlana dan, Tokat dan, arayıştan, Kudüs, Saik Faik’ten, Neyzen Tevfik, Özdemir Asaf, Melih Cevdet Anday, göçten, gurbetten, yoldan, yolcudan, hüzzamdan, aklıevvel kırık Ahmet’ten bahsediyor.

Her şeyin bir sesi var, diyerek. Gitmeyi de en çok trenlere yakıştırıyor.

Yazıyı şairden bir şiirle taçlandırarak bitirelim.

Hiç Kimsem Olur musun?

Hiç kimse anlamıyor beni

Diyene kadar döner durur dünya

Hiç kimsem yok diyene kadar

Devaran eder evren

Bazen hiç kimsesi olmaz insanın

Kalabalıklar arasında öylece kalakalır

Bir yıldız kayar

Bir gazel düşer dile

Bir ses düşer insanın içine

Hiç kimsen yok

Hiç kimsem olur musun diyene kadar

Sürer gider yol…

SEKA Hastanemiz ve SSK’nın Şehrimizdeki Sağlık Kurumları

Kocaeli’nin gelişmesinde SEKA’nın çok önemli bir yeri vardır. 1934’te temeli atılan bu ilk kâğıt fabrikamız 1936’da faaliyete geçmiştir. Seka, kâğıt üretiminin yanında şehrimizin sosyal ve ekonomik gelişiminde öncü görev yapmıştır.

Sümerbank Cumhuriyetimizin Yirmi Beşinci Yılı kitabında bu durum “müessesenin 50 yataklı bir hastanesi, büyük bir ilkokulu, çıraklık okulu, sinema ve tiyatro salonu gibi tesisleri de vardır” şeklinde belirtilir. Buradaki hastane, 1946’da yapılıp hizmete giren ve 1950’de İşçi Sigortası Kurumuna devredilen hastanedir. İlk başhekimi, iç hastalık uzmanı Dr. Ümran Sayan’dır.

O’nun şu sözlerini her hekimin bilmesi gerekir “Hekimlik zenginlik değil, saygınlık mesleğidir.

Zengin olacağız diye hekimliğe uymayan şekilde davranmayınız”. B blok olarak bilinen binanın temeli 1972’de, Dr. Seyfi Delilbaşı’nın başhekimliği (1968-19678) zamanında atılmıştır.

Zemin sorunu sebebiyle inşaat yapılamamış, yapılan teknik çalışmalardan sonra kazıklı sistemle yapılması gerektiği anlaşılmıştır. Bunun için İtalya’dan getirilen kazıklar üzerine inşaat yapılarak tamamlanmıştır. Bu bina bu özelliğiyle Kocaeli’nin ilk kazıklı sistemle yapılmış binasıdır. 1978’de tamamlanıp açılan bu bina ile hastane 330 yataklı olarak hizmete devam etmiştir.

İlk bina 17 Ağustos 1999 depreminde duvarlarının gördüğü hasar sebebiyle hizmet dışı kalmış ve 2002’de yıkılmıştır. O günün Başhekimi Kemal Cebeci’nin gayretleri ve vali Erdal Ata’nın destekleriyle yıkılan bu binanın bitişiğine 2003’de idari bina yapılmıştır. Yıkılan yere ise bodrumu ile birlikte altı katlı yeni bina 2007’de yapılıp hizmete sokulmuştur. Bu yeni bina hasta odaları, diğer alanları ile modern, ferah, günümüzün şartlarına uygun bir konforla hizmet vermektedir. Sağlık hizmetinin 2005’te ki tek bakanlıktaki birleşme sonrası SSK’nın 347 hastanesinin Sağlık Bakanlığına devriyle bu hastanemiz önce İzmit Devlet Hastanesi adı ile 2008’de ise SEKA Devlet Hastanesi adını alarak hizmetini sürdürmektedir. Bu hastanemizin 1982’den 2008’e kadar başhekimliğini Dr. Kemal Cebeci yapmış olup(86-89 Dr. Cevat Doğan dönemi hariç) bu uzun ve başarılı yöneticiliği sebebiyle efsane başhekim olarak anılır.

Derince Sopalı SSK hastanesi: 1980’lere doğru bölgemizde SSK’lıların çokluğu sebebiyle yeni büyük bir hastane ihtiyacı doğmuştur. Bunun için derince sopalı bölgesi seçilmiş ve İstanbul Okmeydanı Hastanesi benzeri, 1000 yataklı olacak şekilde planlanmıştır. Buranın inşaat temeli 1978’de dönemin Başbakanı Bülent Ecevit hükümeti zamanında atılmıştır. 1993’te Demirel İnönü hükümeti zamanında ise bizzat onların katılımıyla hizmete açılmıştır. Başlangıçta İzmit bölge hastanesi başhekimi olan Kemal Cebeci tarafından yönetilmiştir. Daha sonra ilk başhekim olarak Dr. Oğuz Çetinalp atanmıştır. 1994’te açılan tıp fakültesi hastanesi bir sözleşme ile bu hastanemizde hizmete başlamıştır. Bu sözleşme ile SSK’lılar buradan da hizmet almaya başlamıştır. Bu sayede İstanbul’a sevk edilmek durumunda kalınan günde 40-50 hastanın teşhis ve tedavi imkânına kavuşulmuştur. 1999 depremi binayı kullanamaz hale getirmiştir. Tıp fakültesi 2005’te Umuttepe’ye taşınıncaya, bu bina ise 2007’de güçlendirilip yeniden hizmete sokuluncaya kadar prefabrik yapılarda hizmet yürütülmüştür. Üniversite ve fakültenin Umuttepe’de yapılmasına o günün rektörü Dr. Baki Komsuoğlu’nun, bu binanın yeniden hizmete girmesinde ise o dönem milletvekili olan Dr. Nevzat Doğan’ın emeği ve gayreti unutulmamalıdır. Bu hastanemiz 2008’de eğitim ve araştırma hastanesi şekli ile 2023’e kadar hizmet vermiştir. 2023’te ise şehir hastanemizin eğitim ve araştırma hastanesi olmasıyla Derince Devlet Hastanesi adı altında hizmetini sürdürmektedir.

Kocaeli’mizde SSK’nın ayrıca Karamürsel’de 1983’te açılan kadın göğüs hastalıkları hastanesi vardır. Burası önce İzmit Hastanesi’ne bağlı çalışmış ve daha sonra ilk başhekimi Dr. Nihat Yazıcıoğlu olmuştur. 1999 depreminde kapanmıştır. Gebze’de ise 1993’de açılan Gebze SSK Hastanesi vardır. Bu hastanemiz 2019’da yapılan yeni bir bina ile Fatih Hastanesi olarak hizmet vermektedir. SSK’nın ayrıca Dilovası, Köseköy, Gölcük, İzmit merkezde poliklinik hizmeti veren dispanserleri de vardı. SSK’ya bağlı hastane ve dispanserler 2005 yılındaki birleştirme kararı ile Sağlık Bakanlığı bünyesine geçmiştir.

SSK’nın şehrimizdeki sağlık kurumları hakkındaki bu yazıma bilgilerle katkı veren Dr. Kemal Cebeci’ye teşekkür ederim. Buralarda hizmeti geçmiş vefat etmiş sağlıkçılarımıza rahmet, sağ olanlara ise sıhhat ve afiyetler dilerim.