Avukat-Yazar HİCRAN GÖZE Hanımefendi ile Türk Müslüman Kadınının Seçkin Bir Örneği Mutasavvıf Filozof SÂMİHA AYVERDİ Hanımefendi Hakkında Konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: Akrabalık bağınızın dışında, kendilerinden sık sık bahsettiğiniz Sâmiha Ayeverdi Hanımefendi ile nasıl tanıştınız?
Av. Hicran Göze: Önce kitaplarını okudum. Çeşit çeşit bir dolu kitap… Allah aşkı ile dolu satırlarıyla gönülleri tutuşturan, her tehlikeli ve hâin hareketin akabinde asabiyetimizi ve vatan sevgimizi harekete geçiren, daha doğrusu bizleri daldığımız gafletten uyandıran kitaplardı onlar…
Keşmekeş içerisindeki bir toplumun, hangi yola sapacağını şaşırmış bir toplumun gencini kendine getirmek için az mı çalışmış, az mı mücâdele etmişti?
Çetinoğlu: Sizce mücâdele gücünü nereden alıyordu?
Av. Göze: Bu zarif kadının bütün akıl almaz mücâdelesinde tek yardımcısı, tek hareket gücü veren bir ilâcı vardı. Vücûdunun her zerresini kaplamış Allah aşkı… Bu aşk ve yoluna baş koyduğu Muhammedî ahlâk sâyesinde her türlü engeli cesâretle aştı.
Bu aşkın ve bu ahlâkın tabîi bir neticesi olan vatan ve millet sevgisi de onun değişmez ideali idi. Seneler üzerine yığılıp rûhunu değil, bedenini yaşlandırdığı, yorduğu senelerde bile bu ideal uğruna yazmaktan, o aşkın hep dinç tuttuğu rûhu ile mücâdele etmekten yorulmadı.
Çetinoğlu: Fizikî tanışmanızı da lütfeder misiniz?
Av. Göze: Önce kitaplarını okudum diye başlamıştım. Sonra kendilerini tanıdım. Rûhu Allah’ın büyük bir cömertlikle lütfettiği ne güzel bir şeklin içindeydi. Bizim gözlerimizin görmediğini görür gibi bakan o güzel gözleriyle başka bir âlemden gelmiş gibiydi.
Çetinoğlu: İlk intibanızı da sorabilir miyim?
Av. Göze: Yazarla yüz yüze gelen okuyucuyu ekseri büyük bir hayal kırıklığı bekler. Pek çok büyük yazar kendisini yakından tanıyan okuyucusuna bu sukût-ı hayâli sık sık yaşatmıştır. Yazarların pek çoğunun o hayalleri altüst eden bedenleri toprak olduktan sonra meşhur olduklarını, Ahmet Hâşim bir gerçeğin ifâdesi olarak ne güzel yazmış ve artık nesli tükenmiş fıkra yazarlığının hasret kaldığımız bir örneği olarak da geleceğe taşımıştır.
Çetinoğlu: Sâmiha Ayverdi Hanımefendi çok farklı olmalı…
Av. Göze: Hem de ne kadar çok farklı… Sâmiha Ayverdi’nin o lâtif ve çok güzel endâmı ise her hâliyle, yazdıkları ve söyledikleriyle büyük bir uyum içindeydi. Kitaplarından dolayı duydukları hayranlıkla ona koşanlar hiç hayal kırıklığı yaşamadılar. Tam aksine hayranlıkları ve sevgileri daha da artmış olarak, tekrar gelmek isteğiyle yanından ayrıldılar.
Çetinoğlu: Karşılıklı konuşmalarınızdan hatırladığınız alâka çekici hususlar vardır…
Av. Göze: Bana bir gün sanki büyük bir kusurmuş gibi ‘Hicran Hanım biliyor musunuz bir çorba bile pişiremem’ demişlerdi. İyi ki yemek pişirmemişti. Yazdıkları ve ömrünü tüketen mücâdelesiyle rûhu aç kalmışlara dağıttığı mânevî gıda bir çırpıda tüketilen, nereye gittiği mâlûm olan madde planındaki bir gıda ile hiç mukayese edilebilir miydi? O Allah’ın yemek yapsın diye değil, yol göstersin diye gönderdiği nâdir kullarındandı. O Sâmiha Anne’ydi. Aç mideleri değil, acıkmış rûhlara gıdasını Allah’ın verdiği gayretle bol bol dağıttı.
Çetinoğlu: Hitâbeti nasıldı?
Av. Göze: Sâdece yazdıkları değil, davranışları ve konuşmaları da gerçek İslâm’a, Muhammedî ahlâka dâvetti. Vatan sevgisine, âileye saygıya, erkek ve kadın olmanın icabı olan kaybettiğimiz değerlere dâvetti.
O dâveti kabul edenler, nasipli insanlardı. ‘Bâşüstüne’ deyip doğru yolda yürüdüler. Hiç sapmadan, Allah aşkının rehberlik ettiği Muhammedî ahlâkın yolunda…
Çetinoğlu: Hanımlar giyim kuşam ile de alâkadar olurlar. Özür dileyerek sorabilir miyim?
Av. Göze: Ne kadar güzel giyinirlerdi. Çok zarif ve çok şıktılar. Ev içinde de ev dışında da. İçindeki huzuru ve intizamı, bulunduğu mekâna aksettiren nâdir insanlardan biriydi.
Kendilerini her gördüğümde ‘İşte Müslüman Türk kadını böyle bir şeklin içinde olmalı’ diye düşünürdüm. Kadınlığını inkâr etmeyen ama onu dişiliğini öne çıkararak ayağa düşürmeyen bir giyim şekliydi o… Onun Allah aşkıyla ziynetlenmiş Muhammedî ahlâkına bu giyiniş ne kadar uygundu. Bizim bilhassa son zamanlarda hasret kaldığımız o elbiseyi Sâmiha Anne son nefesine kadar hiç üzerinden çıkarmadı. Çünkü o TAKVÂ elbisesiydi. Süsü sâdece edep ve hayâ olan TAKVÂ elbisesi…
Onun mâverâya çevrilmiş gözleri ve kulakları dünyâyı tâkip etmekten de geri kalmadı. Siyâsetle hiç ilgisi yoktu. Ama mektup yazıp uyarmadığı bir siyâsî de hemen hemen hiç yoktu. Vatanın dışındakiler dâhil… Onun için mektupları da bir kitap oldu. Uzun ömründe hiç olmayan şey ‘BEN’di. Rûhu değil ama bedeni artık yorulmuştu. Bir tek kızı vardı ama yüzlerce evlâdı olmuştu. Onun yolunun gönüllü askerleri olan yüzlerce evlâdı…
Çetinoğlu: Heyecanlandınız, duygulandınız… Sizi daha fazla yormayayım. Müsâit bir zamanınızda yeni bir röportaj talebimi kabul buyuracağınıza dâir vaadinizle birlikte, bu röportajın hitâmesi olarak neler söylemek istersiniz?
Av. Göze: ‘Hancı’ isimli kitabındaki şu satırlar âdeta son sözleri gibiydi:
‘Bir misâfim var. Adı rûh. Sıkıldı artık bu evden. Geldiği yere gitmek istiyor. Neden izin vermiyorsun? Mekânını özledi diyorum sana… Yolcu yolunda gerek… Bırak, Bırak ki gitsin artık…’
Son günlerinde ayrılışın yakınlaştığını hissederek ağlayanlara ‘Sâmiha öldü’ diye ağlamasınlar, O ölmedi. Bir odadan bir odaya geçti’ diyordu. ‘Allah’la biliş tutmamış bir rûh zaten ölüdür. Haktan ırak olan rûh yaşar mı ki ölsün’ diyen de o idi.
Son nefesini Allah’ına teslim ettiğinde târihler 1993 senesinin 22 Mart’ını gösteriyordu. Ramazanın son günlerinden biriydi. Ertesi gün arefeydi, bayramın birinci günü hepimiz Merkez Efendi Camii’nin avlusunda idik. Sanki bu mübârek kadınla bayramlaşmaya gelmiştik. Avluya sığmayan kalabalık ve işte Allah rahmetine garketsin Emin Işık Beyefendi’nin Sâmiha Ayverdi’nin tabutu başında yaptığı konuşmadan bir bölüm:
Türk Müslüman Hanımlarına örnek bir simayı ve Allah ile geçen bir ömrü şimdi bütün acılarından, azaplarından kurtulmuş olarak böyle bir bayram gününde Allah’ın rahmetine tevdi ediyoruz.
İnşallah o rahmet kapısından girenlerden olacaktır. Kaldı ki bu merhumeyi hepiniz yakından biliyorsunuz. Sâdece en basit bir şekilde kelime-i tevhidi tasdik etmiş değildir. Bütün ömrünü vahdaniyyet -i ilâhiyyeye ve Resûlullah’ın şan ve şerefini tebcile adamış olan bir can, bir büyük insan idi. Kalemiyle, sohbetiyle ve dâvâsıyla, hizmetiyle bir ömrü Allah yoluna vakfetmişti. Ve eğer bu hâle bir tâbir bulmak gerekirse kendisi için ‘Vakıf Sultan’ demek gerek.
Vefatının arkasından çok şey yazıldı Onu sevenler yazmakta âdeta yarış ettiler. Yazılanlardan bir kitap olabilirdi. Çok takdir gördü, çok ödül aldı. Ama bu büyük kadın için en büyük ödül, Yaradanın ödülüydü.
Ben bu son faslı bir güzel insanın, Destanlar şâiri rahmetli Niyazi Yildırım Gençosmanoğlu’nun Sâmiha Ayverdi isimli bir büyük kadının arkasından yazdığı bir şiiriyle noktalamak istiyorum:
SÂMİHA ANNE
Bir anne ki … Muhterem anneler âleminden:
Elli yıl nesilleri emzirdi kaleminden…
Çok şeyden muzdariptir Sâmiha Anne, lâkin
Tattırmadı kimseye rûhunun eleminden
Yalnız feyiz verdi, aşk verdi, şuur verdi…
Virane gönüllere şevk verdi, sürûr verdi…
Millî târihe ışık, millete gurûr verdi…
Hâsılı … ne aldıysa bahşetti El -Emin’den
| Av. HİCRAN GÖZE: Yazar ve hukukçu. Yarım asırdır devam eden yazarlık hayatında pek çok önemli esere imza attı. 1931’de Kadıköyü’nde İbrahimağa Mahallesi’nde, Ruhsar-İhsan Gürsan çiftinin kızı olarak dünyaya geldi. Çocukluğu, babasından ayrı olarak anneannesi Nigâr Hanım ve dayısı Basri Kayaman’ın himâyesinde, eski Kadıköyü’nün güzel ve nezih atmosferinde geçti. Kadıköyü’ndeki 35. Gâzi ilkokulunu bitirdikten sonra bir zamanlar Kızıltoprak’ta Zühtü Paşa’nın köşkü olan Kadıköy Kız Ortaokulu’nda birinci ve ikinci sınıfları okudu. Ortaokulu Zühtü Paşa’nın kızlar için yaptırdığı Kızıltoprak’taki taş mektep’te bitirdikten sonra gene aynı paşanın hayır eseri olan, o târihteki adıyla Kenan Evren Lisesi’nde birinci sınıfını bitirdiği sırada okulun kapatılması üzerine lise tahsilini Müşir Ahmet Ratip Paşa’nın köşkü olan Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamlayarak 1950 senesinde mezun oldu. Hayatına üvey baba olarak giren Avukat Burhanettin Güleryüz’ün fikrî yapısının şekillenmesinde payı büyüktür. 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Sınıf arkadaşı olan Ergun Göze ile 1954’te evlendi. Fakülteden evliliğin araya girmesiyle ve anne olmanın yüklediği sorumluluk sebebiyle biraz gecikmeyle 1956 senesinde mezun oldu. Üç çocuğu, beş torunu ve bir de torun çocuğu bulunmaktadır. Bir dönem ‘Bâbıâli’de Sabah Gazetesi ’nde imzasız olarak ‘Kadın ve Ev ’ köşesini hazırladı. Hicran Göze’nin, ‘Yeşilay ’, ‘Töre’, ‘Büyük Türkiye’, ‘Şadırvan ’ ve ‘Kubbealtı Akademi’ mecmualarında yazıları yayınlanmıştır. Gençlik yıllarında Yeşilay Cemiyeti Kadınlar kolu gibi birçok dernek bünyesinde aktif faaliyet gösteren Hicran Göze çalışmalarına hâlen devam etmektedir. Yayınlanmış eserleri:1-O Bir Yetim İdi, 2-Sulh Peygamberi, 3-Kılıcın Hakkı (üç safhada Hz. Peygamberin hayatı), 4-Türk Kadını (Muhtelif mecmualarda çıkan yazıların toplamı), 5-İçkinin Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın (Uzun seneler Yeşilay mecmuasında çıkan yazılar), 5-Âyetler ve Kadınlar (Kadın konusundaki âyetleri inceleyen bir araştırma), 6-Zor Yılların Zor Kadını Hâlide Edip Adıvar (biyografi), 7-Mâverâdan Gelen Ses (Sâmiha Ayverdi biyografisi), 8-Kadıköylü Yıllarım, 9-Hüzünlü Bir Yolculuk – Mehmed Âkif (biyografi), 10-Bir Zamanların Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları, 11-Ergun Göze ile Elli beş Yıl, 12-Yahyâ Kemal ve Atatürk |
| SÂMİHA AYVERDİ: 1905 yılında İstanbul’un Şehzadebaşı Semtinde dünyaya geldi. Eğitim hayatını yine İstanbul’da tamamlayan yazar, çok iyi derecede Fransızca öğrenmiştir. Bunun yanında tasavvuf, târih, edebiyat ve felsefe alanında kendini yetiştirmiştir. Onun hayatında rol oynayan asıl kişi Kenan Rifai’dir. Sâmiha Ayverdi ilk romanı olan ‘Aşk Budur’ isimli eserini 1938 yılında yayınlamıştır. Bu romanı diğer eserleri tâkip etmiştir. 1946 yılından sonra târihi ve fikri eserlere ağırlık vermiştir. Yazar, 1966 senesinde Türk Ev Kadınları Derneği’ni kurmuştur. 1970 yılına gelindiğinde de ağabeyi olan Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi ve İlhan Ayverdi ile Kubbealtı Cemiyeti’nin kurulmasına katkı sağlamıştır. Söz konusu cemiyet, 1978 yılında vakıf statüsü kazanmıştır. Edebiyat ve topluma hizmetle geçirdiği ömrü 1993 yılında son bulmuştur. Sâmiha Ayverdi 22 Mart 1993 yılında vefat etmiştir. Eserleri ve Romanları Sâmiha Ayverdi, yaşadığı dönemde çok sayıda eser ortaya koymuştur. Vefatından sonra arkasında 40’tan fazla eser ve büyük bir talebe topluluğu bırakmıştır. Sâmiha Ayverdi, Türkçeye olan hâkimiyeti, kültürü ile son dönemin en önemli edebiyatçıları arasındadır. Târihi, içtimâi ve tasavvufî konularda son derece önemli olan bu eserler günümüzde önemini koruduğu gibi uzun bir dönem yeni nesillere aktarılacaktır. Yazarın en çok okunan ve bilinen eserleri: 1-Batmayan Gün. 2-Mabette Bir Gece. 3-Ateş Ağacı. 4-Yaşayan Ölü. 5-İnsan ve Şeytan 6-Son Menzil. 7-Yolcu Nereye Gidiyorsun? 8-Mesihpaşa İmamı. 9-Yusufçuk. 10-Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık. 11-İstanbul Geceleri. 12-Edebî ve Mânevî Dünyâsı İçinde Fâtih. 13-İbrâhim Efendi Konağı. 14-Boğaziçi’nde Târih. 15-Misyonerlik Karşısında Türkiye. 16-Türk – Rus Münâsebetleri ve Muhârebeleri. 17-Bir Dünyâdan Bir Dünyâya. 18-Türk Târihinde Osmanlı Asırları. 19-Millî Kültür Meseleleri ve Maarif Dâvâmız. 20-Âbide Şahsiyetler. 21-Hâtıralarla Başbaşa. 22-Kölelikten Efendiliğe. 23-Dost. 24-Yeryüzünde Birkâç Adım. 25-Rahmet Kapısı. 26-Mektuplardan Gelen Ses. 27-Ne İdik Ne Olduk. 28-Bağ Bozumu. 29-Hey Gidi Günler Hey. 30-Hancı. 31-Küplüce’deki Köşk. 32-Ah Tuna Vah Tuna. 33-Dile Gelen Taş. 34-Râtibe. 35-Ezelî Dostlar. 36-İki Âşinâ. |
Virüsler ve Yeni Bir Salgın!
Kocaeli’mizde 27,28, 29 Ekim tarihlerinde virüslerle ilgili bir sempozyum yapılmıştır. Başiskele’mizde ki Lastik İş Otelinde, tıp fakültemiz enfeksiyon hocalarından Prof. Dr. Sıla Akhan’ın koordinasyonunu yaptığı bu toplantıya çeşitli tıp fakültelerinden uzmanlar katılmış olup virüslerle ilgili görüş ve bilgiler konuşulmuştur. 2019 Aralık ayında başlayıp 3 yıl süre ile insanlara önemli sorunlar yaşatan Covid-19 salgını farklı özellikleriyle öncelikle bilim insanlarımız olmak üzere virüslere ilgiyi artırmıştır.
Virüs dünyasının insanları en çok etkileyenlerinden biri grip-paçavra hastalığının sebebi olan, değişik tipleri ile enfluenza virüsüdür. Her yıl 1 milyara yakın insanı hasta yapmaktadır. Bunların 3-5 milyonu ağır kliniğiyle önemli iş gücü kaybına sebep olurken, 500 bine yakını ölümle sonuçlanmaktadır. Solunum yollarını etkileyen, temas veya hava yoluyla bulaşan bu hastalığa karşı dikkatli olunmalı, tedavi ve takibinde özen gösterilmelidir. Özellikle risk grupları dediğimiz bağışıklığı düşük olanlar, KOAH hastaları, diyabet ve kalp hastaları, 65 yaş üstü olanların grip aşısıyla korunmaları önemlidir. HIV, Hepatit-B, Hepatit-C de önemli viral enfeksiyonlardandır. İlk bulunduğu zamanlarda eşcinsellerin hastalığı olarak tariflenen HIV şimdi herkeste görülecek bir hastalık haline gelmiştir. Teşhis ve tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmiş olup artık tedavisi mümkündür. Hepatit-B ise aşısının bulunması ile, uygulan kişi ve ülkelerde önemini kaybetmekle birlikte karaciğer kanserlerinin önemli bir etkenidir. Hepatit-C ise aşısı olmamakla beraber teşhis edildiğinde tedavi edilebilmektedir. Kan yolu ile veya direkt temas ile bulaşan bu üç viral hastalık için tarama testlerinin önemi devam etmektedir.
Dünyanın birçok yerinde bölgesel özellikli birçok viral enfeksiyon vardır. Sarıhumma, kırım kongo kanamalı ateşi, maymun çiçeği, dank, batı nil ateşi gibi bilinenler yanında bilinmeyen veya yapı değiştirerek hayvanlardan insanlara bulaşıcı hastalık yapıcı özellik kazanan pek çok virüs vardır. Dünyada 2 milyona yakın keşfedilmemiş virüsün olduğu, bunların yarıya yakınından fazlası hastalık yapıcı özelliğe kavuşabileceği düşünülmektedir.
Virüsler kendi başlarına canlı olmayan fakat bitki, hayvan, insan hücrelerine girerek canlılık vasfı kazanan varlıklardır. Mutasyon denilen yapı değişikliğini çok yaşarlar. Barınmaları rezarvuarlarda(yarasa, kuşlar, kemiriciler), taşınmaları vektörlerle (sivrisinek, kene vs.)olmaktadır.
Küresel ısınma dâhil çevre değişiklikleri virüslerdeki mutasyonları hızlandırmaktadır. Günümüzde insan, hayvan, bitki dâhil her şeyin kara, hava, deniz yoluyla yer değiştirmesi dünyamızın her noktasını birbiriyle irtibatlı hale getirmiştir. Daha önceden yalnız bazı bölgelerde görülen hastalıkların her yerde görülebilmesi bu sebepledir.
Virüs uzmanları Covid-19 salgını öncesi böyle bir hastalık ile karşılaşılacağına işaret etmişlerdir. Şimdi de küresel ısınma dâhil çevre sorunlarının da etkisiyle yine bir viral salgının olabileceği düşünülmektedir. Sağlıklı insan, sağlıklı hayvan, sağlıklı çevre birbirleriyle ilgili ve tamamlayıcıdırlar. Dolayısıyla sağlık konusuna bu üç alanı kapsayacak şekilde bakılmalıdır. Yeni bir salgının yine hayvan kaynaklı (zoonoz) olma ihtimali yüksektir. Bu sebeple virüslere karşı kullanılacak antivirallerin geliştirilmesi önemlidir. Ayrıca daha geniş koruyucu etkili aşı çalışmalarının da önemi unutulmamalıdır.
Kocaeli’miz de bizlere virüslerle ilgili ilmi bir ziyafeti yaşattıkları için Prof. Dr. Sıla Akhan ve ekibine, bu toplantıyı iştirak ederek sunum yapan diğer bilim insanlarımıza içtenlikle teşekkür ederiz. Salgınlardan uzak bir gelecek dileğiyle.
Gül’ün Serenadı
Yıldız ışığını hilalinden alır sevdiğim
Uysal bir kasırga, ılık bir ayaz
Sadakta bir ok, aklı başında bir mecnun
Varlığının gölgesinde her şey olabilirim
Sen bana yalnızca bir damla ver
Ben kuru çölleri okyanuslara çevireyim
Sana doğan güneş gönlümü aydınlatır
İçtiğin kahve dudaklarımda tatlanır
Ses sen, gece sen, damlalar sen
Son nefesime kadar bana gülüm desen
Toprağında hayat bulur yeşerir yapraklarım
Ela gözlerinde gonca olur çiçek açarım
Bak seni bana üfledin yok oldu varlığım
Geriye yalnızca iki beden bir can kaldı
Artık sözcükler çok ağır, çok kalabalık
Zaten gerek yok ki tüm o harflere, hecelere
Hal dili, can dili lazım bize
Bilirsin sevdiğim
Samimisi olmadığını söylemez dilim
Hissetmediğini yazmaz kalemim
Yirmi iki yıla yirmi iki bin kez söylüyorum
Bir tarafta sen bir tarafta dünya kurulur
100. Yıl Kutlamaları, Anıtkabir-Vahdettin Köşkü
29 Ekim 2023 tarihinde Türkiye Cumhuriyetimizin 100. Yılını yaşlısı ve genciyle göğsümüz kabararak milletçe kutladık. Kutlamaları eksik bulanlar oldu, önceden hazırlık yapılmalıydı diyenler oldu ve en önemlisi de şanına yakışır bir 100. Yıl Marşının yazılması gerekirdi diyenler oldu. Bu eleştirilerin hepsi de doğruydu ve haklıydı elbette.
Sembollerin geçmişi hatırlatması, geleceğe iz bırakması sebebiyle milletler tarihinde önemi büyüktür. Fransız İhtilali’nin 100. Yıl anısına Paris’te dikilen “Eyfel Kulesi,” Amerika Birleşik Devletlerinin kuruluşunun 100. Yılı anısına Fransa tarafından hediye edilen “Özgürlük Anıtı”nın New York şehrine monte edilmesi, İtalya’nın “Pisa” Kulesi gibi eserler gerek kendi vatandaşlarınca gerekse ülkelerine gelen turistler tarafından görülüp gezilmesi gereken yerlerdir. Bizim ülkemiz de de Cumhuriyetimizin 100. Yılını hatırlatacak, geleceğe iz bırakacak güzel bir eser yapılabilirdi ama olmadı.
Bazen şeytanın avukatlığını yapmak ta gerekebiliyor. Bugüne kadar hiç kullanılmayan Vahdettin Köşkü neden Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. Yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhur Başkanına ev sahipliği yapıyor? O Vahdettin ki, Osmanlı’nın Başkenti İstanbul’un(Pay-ı Taht) kapılarını işgal kuvvetleri İngiliz askerlerine açmış, sonradan da gene İngilizlerin “Malaya Zırhlısı”yla bu ülkeyi terk etmiştir.
29 Ekim’e günler kala Türkiye’nin dört bir yanından genci-yaşlısı köylüsü, kentlisi ve öğrencisiyle Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in İstirahatgâhı Anıtkabir’e koşarken, Devlet Erkan’ının Vahdettin Köşkünden Boğazdan geçen gemileri selamlaması oldukça manidar değil mi?
Milletiyle Cumhuriyetin 100. Yılı coşkusuna ortak olmak varken, Türk Milleti’nin yediden yetmişe hafızalarında olumsuz etkiler bırakarak kaçıp ülkesini terk eden bir Padişahın köşkünde bayram kutlamak Milletle ters düşmek değilse nedir?
Verilen Mesajlar Önemli
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Vahdettin Köşkünde yaptığı konuşmada: “Reddi miras yapmıyor şanlı tarihimizin her bir safhasını bağrımıza basıyoruz” demesi de gerçekten çok manidar.
Tabii ki şanlı tarihimizi reddi-miras edecek kadar şuurumuzu yitirmedik ama İşgalcilerin gemisine binerek kaçıp vatanını terk ederken, tarafını seçmiş olan bir padişahı da hayırla yâd edecek değiliz.
Evet, Atatürk’te bir Osmanlı Paşasıydı ama topraklarını işgal eden askerlerin vatanına sığınan Padişahın aksine, işgalci askerlerin Büyük Britanya Kralı VIII. Edward’ı ayağına getiren şanlı bir Türk Paşası idi.
Dolmabahçe Sarayında VIII. Edward onuruna verilen yemekte, yemek servisi yapan erlerden birisinin ayağı sehpaya takılır ve asker sendeler. Mustafa Kemal Atatürk bu esnada Kral Edvard’a dönerek: “Ben bu Millete her şeyi öğrettim ama başkasına hizmet etmeyi asla öğretemedim” diyerek İngiltere Kralına gereken mesajı vermiştir.
21 yıldır bu Millet hiçbir bayramını içinden gelen büyük bir coşkuyla Devlet Erkan’ı ile birlik ve beraberlik içinde kutlayamamıştır. Her Milli Bayram geldiğinde Başbakan veya Cumhurbaşkanı ya hastalanır, ya da seyahate çıkarlardı. Bu bayram ise TC. Cumhurbaşkanı’nın gene başkentten ayrı, üstelik İşgalci ülkenin gemileriyle kaçan bir Padişahın köşkünden askerini selamlayacak olması, Türk Milletine yeni bir şok daha yaşattı.
TC. Devletimizin nice yüzyıllara erişmesi dileklerimle:
Sağlıklı kalın.
Not: Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal’i vefatının 85. Yıldönümünde saygı, minnet ve rahmetle anıyorum. Ruhu şad olsun.
10 Kasım Yaklaşırken Celal Şengör’den Gündem Olan Sözler: Atatürk Olmasaydı
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 85. ölüm yıl dönümü nedeniyle açıklamada bulunan ünlü bilim insanı ve Yer Bilimci Celal Şengör’ün sözleri sosyal medyada gündem oldu. Şengör, “Atatürk olmasaydı ne olurdu?” sorusuna “Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Türk Milleti olmazdı. Ayrıca bir sürü önemli fikir ortaya atılmamış olurdu.” yanıtını verdi.
Her 10 Kasım’da olduğu gibi bu sene de çeşitli alanlarda törenler yapılacak. Atatürk’ün vefatının yıl dönümü kapsamında mesajlar paylaşılacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 85. ölüm yıl dönümü münasebetiyle yöneltilen soruları yanıtlayan Yer Bilimci Celal Şengör dikkat çeken açıklamalarda bulundu.
“Atatürk hakikaten dünyanın en büyük adamlarından. Atatürk çapında bir adama ‘Kimler rakip olabilir?’ diye düşünüyorum. Askerlikte al Cengiz Han’ı muazzam rakip olur. Al Timur’u muazzam rakip olabilir. Yok, halklarına olan faydalarına bakıyorsun. İkisinin halkı da esir yaşıyor kardeşim. Atatürk bir yıldız. Hem ısıtıyor, hem aydınlatıyor.” diyen Şengör, o olmasaydı neler yaşanabileceğini anlattı.
“Atatürk olmasaydı; bugün anladığımız şekliyle Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Türk Milleti olmazdı. Bir sürü önemli fikir ortaya atılmamış olurdu. Bu önemli fikirden istifade eden dünya liderleri vardır. Atatürk sırf bizi etkilemedi. Bütün mazlum ulusları etkilemiş bir adamdır. Çünkü Atatürk insan haysiyetine esir yaşamayı sığdıramıyor, ‘Olmaz böyle şey!’ diyor.
Kendi hayatıyla buna örnek veriyor. Yani askeri mekteplere gidiyor. Orada bile asi adam ya. ‘Bu dedikleriniz olmaz’ diyor. Atatürk’ün çok önemli bir tarafı tabii dehası. Bizlerin birkaç saatte düşünebildiğimiz şeyleri Atatürk 10 dakikada düşünüyor. Bu müthiş bir şeydir. Şimdi bir düşünün. Siz plan yapıyorsunuz, bir şeyler okuyorsunuz, onu sindirmeniz lazım. Unutmamanız lazım.
Unutmayın ki Atatürk bir subay bütün cephelerde bulunmuş. Güneydoğu cephemiz de bulunmuş. Kafkas cephemizde bulunmuş Trablusgarp’ta bulunmuş, Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de bulunmuş. Ondan sonra Kurtuluş Savaşı’nı planlamış, yönetmiş ve zaferle neticelendirmiş. Şimdi adamın bütün ömrü boyunca okuduklarıyla tecrübesi bir araya geliyor. Atatürk askeriyede hangi sınıftı? Piyadeydi. Bu ne demektir? Yani tek tek erlerle muhattap oluyorsun. Dolayısıyla Atatürk orada Anadolu insanını tanımış oluyor. Atatürk, Anadolu çocuğu değil. Atatürk, Rumeli’li. Ama askeri görevleri sayesinde halkını tanıyor adam. Atatürk içinde bulunduğu her durumu tartıyor. Sen – ben bunu tartmaya kalksak birkaç ay düşünmemiz lazım değil mi ?Adam 10 dakikada sonuçlandırıyor.”
Bakıyorlar Anzaklar geliyor, asker yok ortalıkta. Hemen birini gönderiyor ‘Git çağır 57. alay derhal buraya gelsin hücum buradan başladı!’ diyor. Bunu tahmin etmiş. Yer Kilitbahir. Liman Von Sandes, Enver Paşa gibi akılsız olmadığı için Atatürk’e ‘Albay Kemal hemen oraya gidin. Durum dediğiniz gibiyse derhal bana haber gönderin.’ diyor. Gidiyor, bir de bakıyor ki Anzaklar çıkmışlar bayırdan yukarı geliyorlar. Hemen birisini gönderiyor ‘Derhal 57. alay buraya gelsin!’ diyor. E o zamana kadar ne olacak? Atatürk askerlerine ‘Bu siperin üstüne çıkacağım elimdeki kırbacı indirdiğim zaman ateşe başlayın’ diyor. Çıkıyor siperin üstüne. Anzaklar ateş ediyorlar vurmak istiyorlar. Vuramıyorlar. Anzaklar arasında şöyle bir şey gelişmeye başlıyor. Bir batıl inanç: ‘Bu adam efsunlu vuramıyoruz!’ Şuur altında bu adamı yenmek mümkün değil. Bir asker için müthiş moral çöküntüsü.”
“Napoleon hakkında Duke of Wellington’ın çok güzel bir sözü vardır: ‘Harp sahasında görüldü mü 60 bin askere bedeldir!’ diye. Şimdi Atatürk böyle bir adam. Burada duruyor. İndiriyor kırbacı, Anzaklar şaşırıyorlar. Bir mermi geliyor göğsüne direkt. Acıyor tabii. Yaverine ‘Askerin moralini bozma’ diyor. Daha ne olduğunu bilmiyor, belki biraz sonra ölecek. Ondan sonra bir bakıyor saat parçalanmış. Hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. 57. alay yetişiyor. İşte o an bizim kurtulduğumuz andır.”
Atatürk’ün son senesine ilişkin konuşan Celal Şengör, hastalığı süresince yeteri kadar ilgilenildiğini ama onun pek müsaade etmediğini belirtti. Atatürk’le aynı dönemde yaşayan liderlerin hiçbirinin esamesi okunmadığını ifade eden uzman isim, açıklamalarına şöyle devam etti:
“Bana şu soruyu soruyorlar: ‘Türkiye’yi düze çıkarmak içni ne yapmak lazım?’ Çok basit bir reçete var ya! Atatürk’ün izinden gidin. Atatürk ne diyor? ‘Ben size hiçbir kural, ayet, dogma bırakmıyorum. İnsan olmak için uygarlık yolu yeterlidir. Onun bunun dogması peşine takılmayın. Kafanızı kullanın’ diyor.”
10 Kasımlar
Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran o büyük Gazi Paşamızın bu fani âleme veda ettiği 10 Kasımlarda milletine bıraktığı eserleriyle yüksek şahsiyetlerine bağlılığımızı, müteşekkirliğimizi teyit ediyoruz.
*
Öyle ki Osmanlının küllerinden bağımsız yeni bir Türk Devleti kurma zorunluluğunu içerir zor bir karar verilmeliydi. Bu niyet ve amaçla Gazi Paşamız, şerefli kadrosuyla birlikte Anadolu yollarında verdiği üstün efor, inanç ve güven zemininde Türk Milletini harekete geçirerek Kurtuluş Savaşlarını vermiş ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmuştur.
*
Bu büyük adam Gazi M. Kemal ATATÜRK, oluşturduğu laik cumhuriyeti ve yaptığı devrimleri Türk gençliğine emanet ederek aramızdan ayrılışının 85.yıl dönümünde kendilerini, silah arkadaşlarını, vatan için canını veren tüm şehitlerimizi sonsuz minnetle anıyoruz.
*
O büyük dehanın, Osmanlı’yı çağın arkasında bırakan başlıca faktörlerden biri, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti için de tehlikeli olabilecek bezirgân dininden beslenen tekke ve tarikatları kaldırması, ‘’en büyük tarikat medeniyet tarikatıdır’’ çıkışıyla ne kadar isabet kaydettiğini 15 Temmuz ihanetiyle yaşadık.
*
Zira cemaatlerin siyasi iktidarları bile sarmalayarak kandırabilecek güce haiz (!) olmaları itiraflarını; sonucunda FETÖ adı altında devletin kılcal damarlarına işlemiş dinci bir ihanet örgütünün demokratik sistemimizi yok etmeye, laik üniter devlet yapımızı dönüştürmeye yönelik 15 Temmuz akşamı gerçekleştirdiği başarısız darbeyi yaşayarak gördük.
*
Ne yazık ki Atatürkçü geçinerek dindar halkı dışlayan ve küçümseyen devrim yobazlarıyla, Atatürk’ü din düşmanı göstererek Atatürk düşmanlığı yapan dinci yobazların, cumhuriyet döneminde vuku bulmuş darbelere giden yolların kaldırım taşlarını ören ihanet odakları olduklarını bildiğimiz halde bu odakları besleyen kaynakları hala kurutamadık.
*
Ne var ki ülkemizi çözme amaçlı içten ve dıştan terör guruplarının kuşatması ile karşı karşıya kaldığımız bu günlerin Türk milletinin azim ve kararlığıyla aşılacağından şüphemiz yoktur.
*
Günümüzü dramatize etmek üzere Amerikan patentli ‘’Büyük Orta Doğu Projesi’’ kapsamında ‘’milliyetçi ulus devlet’’ yapımızı tehdit amacı içerebilecek varyasyonlarla ilgili bilinç düzeyimizin irdelenmesi adına O büyük adamı düşünce ve felsefesiyle birlikte tanımaya, değerlendirmeye dünden daha çok ihtiyacımız var!
*
Cumhuriyetimizin kurucusu, üniter devlet yapımızın mimarı, en büyük Türk Milliyetçisi, Türk Milleti’nin gönlünde taht kurmuş büyük lider Mustafa Kemal ATATÜRK’ ÜN bu anma gününde atamıza, silah arkadaşlarına ve bu güzel ülkemiz için canını ve malını karşılıksız veren isimsiz kahramanları rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.
*
Her asırda tarihin gidişine yön veren, çağ açıp çağ kapatan liderleri sinesinden çıkarmayı başaran büyük bir milletin mirasçılarıyız.
Bana bir millet gösteriniz, Atamızın deyişi ile ‘’cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işkâl edilmiş. Millet fakir ve zaruret içinde harap ve bitap düşmüş bir durumda iken, var olma yok olma kavgasında, var olmayı başarmış bir millet’’olsun.
Hayır, şu ana kadar bizim milletimiz haricinde böyle bir lider çıkaran başka bir millet olmamıştır.
*
Zaman geçtikçe, içinde yaşadığımız sosyal hadiseler ve zorluklar arttıkça, Atamızın yol göstericiliğine daha çok ihtiyaç duyduğumuzu anlıyoruz. Ve çünkü Türk milletinin rehber edindiği gelişme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu yegâne meşale müspet ve manevi ilimler bütünüdür.
Atatürk çok iyi bir asker, zamanının en başarılı devlet adamı, içte ve dışta göstermiş olduğu direnç, dirayet ve kararlılıkla iyi bir siyaset adamı olduğunu da ispat etmiştir.
*
Mustafa Kemal çok iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Türk milletinin bütün kutsal değerlerine canını esirgemeden sahip çıkan bu büyük önder Mustafa Kemal yaşanmalıdır.
Vatan ve cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’ diyerek geleceğimize ışık tutan en güzel mesajını bizlere vermiştir.
*
Bugün Türk toplumunun önündeki sosyal, siyasal ve ekonomik problemlere aranılan çözümler Atatürk’ün gösterdiği hedefler ve ilkelerde mevcuttur.
Başkaca ideolojilerde, toplum hayatında veya felsefelerde çözüm aramak Atatürk’ü anlamamaktır.
*
Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik, hakçılık, laiklik, devletçilik, inkılâpçılık gibi değerler manzumesini içerir ilkeler, gerçek manada insanı merkez alan tabii mecrasına oturtulamamış, zaman, zaman bu ilkelerin arkasına saklanılarak Atatürkçülüğün çıkarlar için kullanıldığı görülmüştür ve görülmektedir.
*
Yabancı kaynaklardan beslenerek devleti bölmek isteyenleri koruyanlar, maalesef, Atatürkçülüğün arkasına gizlenerek kötü emellerini hayata geçirdiklerine tanık olmuşuzdur. Aslında Atatürkçülük bizim özümüz, öz be öz Türk Milliyetçiliğidir.
‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ diyerek O,Türk Milliyetçiliğiyle sentezleşmiş olduğunu veciz bir ifadeyle vermiştir.
*
Atatürk, devlet anlayışında şu ifadelere önemle yer vermektedir:
Bilelim ki milli birliğini bilmeyen devletler, başka milletlerin şikârıdır.
Bir millet sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe, yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.
Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında milli birlik, iyi geçinme, çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur. ’’Hükümet millettir ve millet hükümettir’’.
Hükümetin iki hedefi vardır: ‘’Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmektir. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyidir, edemeyen fenadır.’’
*
Atatürk’ün en büyük devrimlerinden laiklikle ilgili anlayışını şu ifadelerle önemle vurgulamaktadır:
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetlerini tekeffül etmektir. Laiklik din özgürlüğüdür.
Düşmanlarımız duraklama ve gerilememizi dine atfediyorlar. Bu bir hatadır. Âlem-i İslam Hakikat-i diniye dairesinde Allah’ın emrini yapmış olsaydı bu akıbetlere maruz kalmazdı.
Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden felaketler hep din kisvesi altında küfür ve melanetten ileri gelmiştir.
*
Büyük önder Atatürk’ün devletçilik ve laiklik kavramlar gerçeğinden bizlere verdiği mesajın neresindeyiz?
*
10 Kasımlar yas tutma günü değil, Atatürk’ün koyduğu ilkelerin ne kadarını hayata geçirebildiğimizin vicdan muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.
*
10 Kasımlar O en büyük Türk Milliyetçisinin bize emanet ettiği bu cennet vatanı ne derece muasır medeniyetler seviyesine çıkarabildiğimizin muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.
*
Yüce Allah’ın bir takdiri olarak bizlere bahşettiği o eşsiz değerlere sahip insanın bizlerden ayrıldığı 10 Kasım 1938’de kalkınmışlıkta dünya milletleri sıralamasında 6. sıralarda seyrederdik. Geliniz, o büyük insana layık olmak istiyorsak tekrar 6. Sıralara, 1.sıralara çıkmak için beyinlerimizde, gönüllerimizde müthiş bir rahatsızlık hissedelim.
*
Atam izindeyiz. Seni saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Sen, kurmuş olduğun kutsal Türkiye Cumhuriyetinle, bu muazzez Türk milletinin gönlünde ebediyete kadar yaşayacaksın.
*
Kurduğun Cumhuriyetin ulusal ve uluslar arası güvenlik kilidi olan‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’ parolasıyla Cumhuriyeti emanet ettiğin gençliğin ve milletin ilkelerine sahip çıkarak izindedir.
*
Başta Gazi Paşamız Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarına, aziz şehitlerimize ve gazilerimize isimsiz kahramanlarımıza olan ve vadesi hiçbir zaman dolmayacak ulusal borcun ödenmesi Türk Milletinin hizmetinde olmakla, O büyük insanın koyduğu devrimleri yaşatmakla, vatan için katma değer üretmekle mümkün olacaktır bir nebze.
Son durakları Yüce Yaratanın vaat ettiği cennetler olsun; Ruhları şad kabirleri nur içinde kalsın!
Gazi Mustafa Kemal Atatürk Ve 10 Kasım 2023
Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü 85. Ölüm Yıldönümünde saygı ve rahmetle anıyoruz. Milli Mücadele’nin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu olan büyük önderi sadece ölüm yıldönümünde değil; devamlı saygı ile ananlardan olmaktan gurur duyarız. Kendisi tesis ve fabrikalarla Anadolu coğrafyasının sanayileşmesini başlatan, eğitim ve kültür kurumlarını kuran ve geliştiren bir önderdi. Son yıllarda değerini daha iyi anlıyoruz. Milli bağımsızlığın ve egemenliğin derin anlamını O’ndan öğrendik. İç ve dış ihanet odaklarına karşı Türk Milleti olarak çok şükür eksilmeyen bir kararlılıkla ve iradeyle çizgimizi sürdürüyoruz.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk devlet malına el uzatmayan, son derece mütevâzi, halka tepeden bakmayan, vatandaşlık şuurunda ve diktatör olmaya özenmeyen büyük bir değerdi. Atatürk’e düşmanlık, Türk’e ve Türk tarihine düşmanlıktır. Türk milliyetçiliğine düşmanlıktır. O’na düşmanlık, milli bağımsızlıktan yana olmamak, Lozan’a karşı Sevr paçavrasını savunmaktır. Milli Mücadele yerine patron devlet aramak, ona sığınmak, 2000’li yıllarda esir ve uşak olma arzusudur. Onun bunun mandası altına girme şuursuzluğudur. Milli Mücadeleye karşı vatan haini işbirlikçilerinden yana olmaktır. Bugün de bu tipler görülmektedir. Dün Osmanlı’ya düşman olanlar, unutmayalım ki bugün de Cumhuriyet Türkiye’sinin düşmanlarıdır. Tarihi gerçekler sürmektedir. Damat Ferit çizgisi bugün de ortadadır.
Küreselleştirme rüzgârlarının estiği, Türkiye gibi önü açılmış milli devletlerin üniter ve milli devlet yapılarına saldırıların olduğu dıştan dayatılan çoğulculuk merakının ortaya çıktığı, milli kimlikle uğraşıldığı, Cumhuriyetin kurucu değerlerini tartışmaya açmaya hazır işgüzarların siyasette önünün açıldığı bir dönemdeyiz.
Günümüzde Atatürksüz Atatürkçülük yapanlara dikkat etmeliyiz. Atatürk’le fikren ilgisi olmayan bazıları Atatürk’ün askeri olmayı reddetmektedirler. Bunları zaten askere çağırmayız. Eskiden Atatürk’e dil uzatanları Cumhuriyet ve Türk düşmanları arasında arardık; maalesef günümüzde bizzat kurduğu partinin içinde arar olduk.
10 Kasımlarda maalesef az da olsa kendisine yeterli rehberlik yapılmamış bazıları, genç yaşlı demeden 10 Kasımlarda saygı duruşuna katılmaktan uzak durmaktadırlar. Tabii ki sokaklarda gezen birlikte yaşadığımız yaratıklardan saygı beklemek durumunda değiliz; ancak insan kılığında olan yaratıklara farklı bakarız. Gazi Mustafa Kemal Atatürk soyu belli bir ailenin çocuğu idi. Bu Müslüman Türk evladını her milli ve dini bayramımızda, bilhassa Cuma hutbelerinde rahmet ve saygı ile anmak vatandaşlık görevi olmalıdır. Bundan kaçınan hoca kılıklı soytarılar vardır.
Ne mutlu Türküm diyene ve Ne mutlu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının değerini bilenlere!
Demokrat Parti Döneminde Dış Borçlar Sorunu
Demokrat Parti (DP) halkın oylarıyla iktidara gelmiş ilk partidir. Bu sebeple tek parti döneminde gündemde olmayan “seçim kazanmak” ve bunun için “halkın desteğini sağlamak” gibi bir zaruret ortaya çıkmıştır.
Celal Bayar’ın ifadesiyle “iktidarda kalmak için halkın günlük yaşantısında kolaylıklar sağlanması gerekmektedir.”
“Kolaylığı” sağlamanın en kestirme yolu “dış borçlanmaya gitmek” ve “yabancı sermayeyi ülkeye davet etmek” olarak görüldü.
Bunun için DP ilk olarak NATO’ya girmek konusunda çok istekli oldu. Bir yandan SSCB’nin tehdidine karşı Batı’yı yanına almak ve diğer taraftan dış borç bulabilmek için 1950’de patlak veren Kore Savaşı’nı değerlendirdi.
****
Kore Savaşında Ne Verdik Ne Aldık?
25 Temmuz 1950’de, DP hükümeti G. Kore’yi destekleyen ABD askerlerinin yanında Kore’ye asker gönderme kararını aldı. Kore savaşında en ağır kaybı Türk birlikleri verdi. Gönderilen 6 bin askerimizden 721’i şehit oldu. 175’i kayboldu, 2 bin 147’si yaralandı.
1951 Eylül ayında Türkiye NATO’ya kabul edildi. 18 Şubat 1952’de TBMM, NATO anlaşmasını onayladı ve resmen NATO üyesi olduk. Bu durumu DP ileri gelenlerinden Samet Ağaoğlu “Kore’de bir avuç kan verdik ama büyük devletler arasına da katıldık” diye tarif etmişti.
Böylece NATO, SSCB’nin güney kanadını Türkiye ve Yunanistan’la güçlendirmiş oldu. Türkiye’nin dış politikası ağırlıklı bir şekilde ABD’ye bağımlı hale geldi.
***********************************
Önce Bolluk Yılları
Türkiye 1950- 1953 arasında Dünya Bankası, IMF ve uluslararası bazı kurumlardan borçlar almaya başladı. Ayrıca ABD’den askeri yardım ve bağış paketleri de devreye girdi. Böylece açılan dış borç imkanları ve Kore Savaşı sırasında ihraç ettiğimiz malların fiyatlarının yükselmesiyle 1950-1953 arası ekonomi açısından parlak bir dönem geçirdik. Milli gelir artışı yıllık yüzde 13’e yükseldi. (10 yıl ortalaması yüzde 6 oldu.)
DP iktidarı bu bolluk döneminde bir yandan yol, su, elektrik gibi altyapı yatırımları yaparken bir yandan tarımsal krediler vererek “köylünün cebinin para görmesini” sağladı.
Dış borçlar ve enflasyon sermayedar sınıfı da geliştirdi. Devlet bankaları özel teşebbüse verdiği kredi miktarını on yılda 25 katına çıkardı. Ekonomik faaliyet geçmişle kıyaslanamayacak kadar hızlandı.
1953 yılından sonra özel teşebbüsün ve ticari bankaların bulduğu kredilerin ödenmesini devlet taahhüt etmeye başladı. Kredi ödenmezse tüm sorumluluk TCMB’na ait oluyordu.
****
Ancak işler hep böyle iyi gitmedi. Dış ticarette serbestleşmeye gidilmesiyle birlikte dış ticaret açığı sorunu baş gösterdi. Denetimsiz bir şekilde uzun vadeli dış borca ve yabancı sermaye yatırımlarına açılması Türk ekonomisinde bir tıkanmaya doğru gidişe yol açtı.
DP iktidarının ikinci yarısında dış ticaret verileri kötüleşti. Dış ticaret hacmi 1954 yılından itibaren gittikçe azalarak 5 yıl içinde yüzde 39,4 oranında geriledi. Dış ticaret açığı sorunu da büyüdü.
DP iktidarının ikinci yarısı ilk yarıya göre ekonomik açıdan çok başarısızdı. Üretimin azaldığı, ihracatın düştüğü ithalat yapmanın güçleştiği, yüksek enflasyonun yerleştiği bir dönem yaşandı.
Dış borçlar 1954 yılından sonra hızla arttı. Çünkü dış ticaret açığı büyüyordu. Bu açık uzun vadeli dış borçlar ile kapatılmaya çalışılıyordu.
4 Aralık 1957’de okunan V. Menderes hükümetinin programında “DP iktidarının yabancı sermaye ile iş birliği yönünde attığı adımların zaman içinde daha da olumlu sonuç vereceğine olan inanç” vurgulanıyor. ABD’den alınmakta olan ekonomik yardımlar şükranla anılıyordu.
DP döneminde yabancı sermaye çekmek için mevzuat son derece liberal düzenlenmişti. İlginç olan şudur ki, yabancı sermaye için bir cennete dönüştürülmüş olmasına rağmen, yabancı sermaye yatırımları DP iktidarının istediği seviyeye gelmedi. Yapılan borçlanma da ülke kalkınmasında bir araç olarak kullanılamadı.
(Daha geniş bilgi için, 1958 Moratoryumunun sebep ve sonuçlarının kapsamlı bir şekilde incelemiş olan, İ.Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü yayını olarak çıkan, L. Hilal Akgül’ün çalışmasını meraklısına tavsiye ediyorum.)
***********************************
Sonra Moratoryum Veya İflas
“Türkiye Cumhuriyeti (Adnan Menderes’in Demokrat Parti hükümeti) 4 Ağustos 1958 tarihinde ülkenin içinde bulunduğu mali güçlükler ve borçların ödenemeyecek hale gelmesi nedeniyle moratoryum ilân etti. Bu bir çeşit iflastı. Bu tarih aynı zamanda Türkiye’nin IMF ile ilk kez bir düzenleme içine girdiği tarihtir.
Bir yandan yapılan devalüasyonla 1 ABD Doları 2,80 TL’den 9 TL’ye eşit hale getirildi. (TL yüzde 322 değer kaybetti.) Öte yandan da alacaklılarla anlaşmaya varılarak mevcut borçların 1971 yılına kadar taksitlendirilmesi sağlandı.
Bu moratoryum ve yarattığı sonuçlardan daha ilginç olanı o tarihte mevcut olan dış borç miktarının bilinmemesidir. Türkiye’nin ne kadar ve kimlere dış borcu olduğunu alacaklı ülke hükümetleri bildirmiştir. Yapılan anlaşma, anlaşmanın imzalandığı tarihe kadar vadesi gelen toplam 422 milyon dolarlık borçları kapsıyordu.” (Mahfi Eğilmez)
Bu moratoryumdan yaklaşık 2 sene sonra, 27 Mayıs 1960’ta, DP iktidarı askeri bir darbeye muhatap oldu. Ordu yönetime el koydu.

