5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 230

Kurt Kuzuyu Yemeyi Aklına Koyduysa

Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay hakkında verdiği karar, Türkiye kamuoyunda öyle bir sarsıntı yarattı ki, konu adeta pimi çekilmiş bombaya dönüştü. Bu konu hakkında günlerdir basın ve televizyonlarda tartışmalar bir türlü bitmek bilmezken, daha da artarak devam edeceğe benziyor.

                 21 Yıllık AKP iktidarı mevcut Anayasa ile ülkeyi yönetirken son yıllarda ne olduysa değiştirmedikleri yeri kalmayan Anayasa hakkında tabir caizse “İstemezuk” türküsünü söylemeye başladılar. Neymiş efendim bu Anayasa darbe Anayasası’ymış. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi “Darbe Anayasası” dedikleri bu Anayasadan en fazla faydalanan kesim yine AKP Hükümetleri olmuştur.

                Yargıtay 3. Dairesinin Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında vermiş olduğu soruşturma kararı tam anlamıyla ülkede kaos yaratmaktan ibarettir. Yoksa Yargıtay üyeliğine kadar yükselmiş hâkimlerin haklarında soruşturma açılmasını istedikleri Anayasa Mahkemesi üyelerinin yargılanamayacağını bilmemelerinin imkânı var mı? Veya anayasanın 158/3. Maddesine göre: ““Diğer mahkemelerle Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi kararları esas alınır.” Sözlerini.

                Maksat; son yıllarda Partili Cumhurbaşkanının ve iktidar ortağı MHP Genel başkanının TC Anayasasının değiştirilmesi(Sivil bir Anayasa! Yapma isteği) konusundaki isteklerinin yolunu açmak. Birde Sayın Cumhurbaşkanı, iki mahkeme arasındaki anlaşmazlığın hakemliğine talip. Anlaşılır gibi değil; bağımsız yargı organları arasındaki hakemliğe partili cumhurbaşkanının hakemliği nasıl izah edilir aklım bir türlü almıyor.

                Mevcut haliyle bugünkü meclis yeni bir Anayasa yapabilir mi ona bir bakalım.

1 – Bu meclis 4 yıllığına yasama yetkisi almıştır.

2 – Meclis üyeleri mevcut anayasaya sadık kalacaklarına yemin etmişlerdir.

3 – Anayasa’nın 1. Ve 2. Maddesine göre bu meclisin Anayasa yapma yetkisi yoktur.

4 – Yeni bir Anayasa yapma şartlarının oluşması için:

a – Evvela Milletin anayasa isteyip istemediğinin anlaşılması için “Halk Oylaması”na gidilir.

b – Yeterli çoğunlukla kabul edildiği takdirde bir “Kurucu Meclis” oluşturulur.

c – Bu kurucu meclisin hazırladığı Anayasa taslağı yeniden halkoylamasına sunulur.

Herkes bilir ki, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Öyle her gelen yeni hükümet, kafasına göre Anayasa yapamaz.

Konu Hakkında Hukukçular ne diyor:

Emekli Yargıtay Başkanı Sami Selçuk: “Karar mahkemesi, kural olarak ilk mahkemedir. Yargıtay ise, karar mahkemesi değil, “denetim mahkemesi”dir. Elbette Yargıtay, eğer eylem suç değil ve sanık tutuk ise, ayrıklı (istisnai) olarak sanığın salıverilmesine de karar verebilir. Vermelidir de. Ancak bu türden “ayrıklı durumlar, dar yorumlanır.” Dolayısıyla Yargıtay’ın denetim mahkemesi kimliği örselenerek asla genişletilemez.” Demektedir.(KARAR)

                Sami Selçuk, bir başka konuşmasında: “AYM. Kararı Madde 153’e göre Anayasa Mahkemesi’nin kararları yanlış ta olsa tartışmasız kesin uygulanır” demektedir.

“Aslında olayımızda dosyanın incelenmesini gerektiren bir durum da asla söz konusu değildir. Yapılacak işlem bellidir. Mahkeme, topu taca atacak yerde, kararındaki bilgilere göre, tutuk milletvekilini hemen salması gerekirdi.”

Taha Akyol: “Mesela Can Atalay dosyasında hangi mahkeme yetkilidir? Cevap açık: Adli yargıda Yargıtay yetkilidir… İnsan hakları konusunda ise AYM yetkilidir çünkü 2010 referandumuyla, yani “yetmez ama evet” referandumuyla bu yetki AYM’ye verilmiştir. Anayasa maddesi aynen şöyle:

“Temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.” (Md. 148/5)

                Emekli Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’tan bir alıntı:

                Konfüçyüs, öğrencileriyle birlikte Thai Dağının eteklerinde gezinirken ağlayan bir kadın görünce nedenini sorar.

“Burada bir kaplan, önce kaynatamı parçaladı, sonra kocamı, şimdi de oğlumu,” der, kadıncağız.

“Neden başka yere gitmiyorsun?” sorusuna da kadın, şu yanıtı verir: “Çünkü burada insanları ezen bir devlet yok.”

Bunun üzerine Konfüçyüs, öğrencilerine dönerek, “Baskı yapan, insanları ezen devletler, kaplanlardan daha korkunçtur” der.

                Sağlıklı kalınız.

Ortamı Germeyelim Lütfen

Gerçekten çok zor bir durumdan geçiyoruz çevre zaten ateş çemberi kuzeyi, güneyi, doğusu, batısı ülkelerde savaşlar, isyanlar ölümler, ölümler var. İsrail ‘in yaptığı ve bundan sonra yapacakları önlemenin kolay olmayacağına inanıyorum.

Evet İsrail o bölgeyi para ile satın aldı , Filistinli dedeleri topraklarını sattı önce sadece 1 aileye satılan toprak o ailenin ABD de yaşayan diğer aileyi çağırması ile başladı ve Süleyman Mabedini kullanarak bu topraklar aslında bizim ve topraklarımıza geri dönmeliyiz demeyle başladı ..

Almanya’nın Nazilerin yaptığı zulüm sinema dünyasında sürekli işlendi, bizler izlemedik mi? Bizler o filmleri alkışlamadık mı? Nazileri tüü kaka diye değerlendirmedik mi? Piyanist filmini izlediğimizde ne düşündük? Daha doğrusu bize ne düşündürdüler?

Şimdi almayalım, içmeyelim, kullanmayalım dediğimiz o firmaları almak için yarışmadık mı?

Savaş silahları, savuna sanayii, inşaat sektörü malzemelerini almadık mı?

Ne kadar kısa sürede hemen taşıdıklarımızı ayaklar altına alıyoruz?

Bu ülke daha öncede aynı şeyi yapmıyor muydu?

Onları bu kadar içimize almadık mı? Tüm dünya temkinli davranırken biz ooo.. diyorduk şimdi kahvesini içmeyelim, deterjanı kullanmayalım bence bunlar küçük işler, İsrail’in çok da umurunda değildir inanın. Aradan geçen bir süre sonra merak etmeyin o açık kapatılır.

İsrail ‘in dünyaya hükmettiğini unutmayalım , adamlara 3-5 tane kahvesini dökerek bunu başaramazsınız .. Ülkelerde ben senin ürünlerini vatandaşım almıyor değil, ülkeye girdikten sonra alsan ne olur almasan ne olur, bozulur mu? Kurtlanır mı? Zarar eder mi?  HAYIR

Hem de kocaman bir HAYIR… Hangi devlet dünyada ben İsrail ürününü sınırdan sokmuyorum diyebiliyor ve diyebilecek… Uluslararası Ticaret hukukçuları bu sorunun cevabını en doğru şekilde cevaplayacaktır…

Diğer Müslüman ülkelerine bakım bakalım İsrail ‘in hangi ürününü satmıyor , almıyor ve sınırına sokmuyor .. Yapamaz ticaret işi yukarıdakileri yerinden yurdundan eder, sınırına sıçrar…

Ülkesini karıştırır, yok eder yok… Filistin sorunu dedelerinin hatasını ödüyor , çocuklar ölüyor , sürekli mücadele ediyor .. Günün birinde sınırlar çizilecek Filistin küçük bir il görüntüsüne girecek, İsrail sınırlarını daha geliştirecek bölgenin hâkimi olma yolunda ilerleyecek.

Filmlerde zulüm gören bir halk gibi, bugün bu konuyu çok güzel işledi, yandaş topladı, bu arada güçlendi, akıllıca yönetti hem ülkesini hem dünyayı.

Filistin , İsrail çatışması bitmez ..bitmesi istenmiyor istense güçlü taraf silip süpürür ..Bunu unutmayalım toprak çok değerli dedelerinin yaptığı yanlışı şimdi torunları geri almaya çalışıyor , diğer grup para ile aldığı toprağı satmaya geri vermeye niyeti yok ..

Yardım etmek isteniyorsa onlara ancak silah ve mühimmat desteğini bir yolunu bulup ulaştırmalı , yoksa küçük işlerle bu iş çözülmez sadece kişiler kendini kandırmaya çalışır , hani ben o markayı içmedim, almadım diye.

Saygılarınla

Müzikli Maarif Takvimi

Müzikli Maarif Takvimi programını ilk defa Türk Musiki Vakfı Başkanı Sanatçı Mehmet Güntekin’in yönettiği Seyrantepe TURİNG’te izledim. Doğrusu ne olduğunu da merak ediyordum. Oysa İstanbul’da kültürümüzün alabildiğine zengin, derin ve geniş karakterini oluşturan Müzikli Maarif Takvimi etkinliklerinin sayısı nerede ise elliyi geçmiş meğer.

Müzikli Maarif Takvimi’nde, tarihin sayfalarında gelişen olayların musikimize yansımaları mercek altına alınarak konu ediliyor. Böylece Türk ve Dünya Tarihine mal olmuş tarihi, sosyal, edebi, fikri, teknik ve sanat olaylarının musiki kültürümüzle arasındaki şaşırtıcı benzerlik, örtüşme ve bağlantı ortaya çıkarılıyor.

Ekim ayı programını böylece izleyerek Müzikli Maarif Takvimi konusunda bilgi sahibi oldum, bir değişik keyif, yeni bilgi, heyecan ve muhabbet yaşadım.

Kalamış’a Gidiliyor Önce

TURİNG’in çok amaçlı, sahnesine Mehmet Güntekin başkanlığında kanun ve kemençe sanatçıları Taner Soyacıoğlu ve Lütfiye Özer ile solistler Taha Aras ve Ezgi Yüksel birlikte çıktılar. Mehmet Güntekin önce Müzikli Maarif Takvimi programı hakkında bilgi verdi, bilgisayardan belgeleri sahneye yansıttı ve sonra sanatçılarla beraber uygulamaya geçti.

Ekim ayında ilgimizi çekecek bakalım neler olmuş, musikimize nasıl yansımış göreceğiz.

Bestekar Nazmi Atlığ ve oğlu Türk Musiki Koro Şefi Dr. Nevzat Atlığ, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay Türk Sanat Müziği Korosunun kurulmasını onaylıyor, 11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül koroya resmi kaynak ve kadro aktarıyor, aynı zamanda doğum günü, Sanatçı Cemal Reşit Rey dünyaya geliyor, Şair Behçet Kemal Çağlar da öyle. Bestekar Münir Nurettin ve oğlu Timur Selçuk görüntülendi sahnede. Resimleri anında sahneye yansıtıldı. Sonra da Solist Taha Aras mikrofona geçti ve güftesi Behçet Kemal Çağlar’a, bestesi Münir Nurettin Selçuk’a ait eseri okumaya başladı; “Yok başka yerin lütfu ne yazdan ne kıştan/ Bir tatlı huzur almaya geldim Kalamış’tan/ İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar/ Düşsün suya yer yer erisin eski zamanlar/ Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar/ Bir tatlı huzur almaya geldim Kalamış’tan”

Ekim’de Neler Neler Oldu?

Sonra Mehmet Güntekin yine anlatmaya başladı Ekim ayındaki olayları ve maruf kişileri. Eski musikimizi yeniyle taşıyarak örtüştüren bestekar Muallim İsmail Hakkı Bey, Nevruz makamında Cumhuriyet eserini besteledi. İstiklal Marşı’nı kendi sesiyle okudu.

10 Ekim 680 yılında Hasan-Hüseyin Efendilerimiz şehit edildi. Türkiye’de ilk mezhep odaklı olan Türkiye Birlik Partisi kuruldu. Ünlü mutasavvıf Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri vefat etti. Şair, dil bilimci, politikacı, Türk Dil Kurumu kurucusu, Şair Oktay Rıfat ve Semih Rıfat’ın babası Samih Rıfat Horozcu Bektaşi nefeslerine öncülük etti. Bestelenmiş söz konusu eseri Solist Ezgi Yüksel başarıyla okudu; Ezelden aşıkım ben Muhammed Mustafa’ya/ Feda olsun hayatım Al-i Abaya/ Acır bi-şübhe onlar bu ruh-i bi nevaya/ Kabul etsin erenler kul oldum mürtezaya/ Ne sabrım kaldı artık, ne aram-ü kararım/ Hüseyn’in ateşiyle yanar kalb-i nizarım/ Tutar eflaki her şeb figanım ah ü zarım/ Revandır seyl-i eşkim feza-yı Kerbela’ya”

ISTIRAP; YÜREĞİN AH ETMESİ VE KANATLARIN OLMAMASI

Muhsin Bey filmi(1987) geldi gündeme. Oyuncuları usta sanatçı Şener Şen ve Uğur Yücel ile yöneticisi Yavuz Tuğrul. Taşradan meşhur olmak için İstanbul’a gelen ve zengin olan bir genç  arabeskçi ile geçim sıkıntısı çeken hocası klasikçi arasında gelişen olaylar. Sadi Hoşses’in bestesiyle filmin meşhur şarkısını sanatçılar birlikte söyledi; “Ağlamakla, inlemekle ömrüm gelip geçiyor/ Devası yok garip gönlüm günden güne ah ediyor/ Feryadıma, efganıma kimse bir ses vermiyor”

Heyecanla bekliyorum Ekim ayında başka neler var. Hava Harp Okulu açıldı. Sonra ilk özel İstanbul Hazerfan Havaalanı da öyle. Arap isyanlarından kaçarak İstanbul’a sığınan Mısırlı Ali Haydar Paşa’nın oğlu, Safiye Ayla’nın eşi, ressam ve bestekar Şerif Muhyittin Targan geçim sıkıntısı çekince Amerika’ya gidiyor. Konserler veriyor, meşhur oluyor. Yakın arkadaşı ve hamisi ise Amerikan Başkanı Roosevelt’in oğlu Hava Kuvvetlerinde asker Arşiment, kendisini bir gün Japonya’ya davet ediyor. Ancak gidecek parası yok. Bunun üzerine ünlü bestekar ve viyolonsel Şerif Muhyittin Targan “Keşke kanatlarım olsaydı” adlı eserini besteliyor. Mehmet Güntekin konuklara sanatçının Keşke Kanatlarım Olsaydı adlı eserini, bizzat Şerif Muhyittin Targan’dan dinlettirdi.

“Benim Gönlüm Bir Kelebek”

Konserimiz gittikçe tat ve bilgi veriyor.

Lozan Antlaşması Türkiye’deki azınlık dini gruplara çok fazla hak verdi. Ancak Ermeni cemaat liderleri bu haklarından vaz geçerek, Türk vatandaşı olup, Türkiye’de yaşamayı seçtiler. Bestekar sanatçı Karnik Garmiyan onlardan biri. O yıllarda moda gibi salgın bir hastalık olan sarılık-kara sarılıktan vefat etti. Ermeni bestekar Kemani Tatyos Efendi de bir başkası. Hüseyni şarkı “Çektim elimi, bağlı buldum yar hevesinden/ Çektim elimi bağlı buldum dünya hevesinden” şarkısını da yine sanatçılarımızdan dinledik.

Ünlü ud virtiözü ve bestekar Ahmet Sedat Öztoprak, Tanburi Cemil Beyin oğlu Mesut Cemil, Asker ve politikacı, Ege, Yunan İşgalinden kurtulduğunda İzmir’e ilk giren 5. Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa, yine bir gün açık hava konserinde Münir Nurettin Selçuk, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Tanburi Cemil Bey’in oğlu Mesut Cemil bir araya gelerek güftesi Orhon  Seyfi Orhan’a, bestesi Nazmi Atlığ’a ait nihavent eseri birlikte dinliyorlar; “Benim gönlüm bir kelebek/ Dolaşıyor çiçek çiçek/ Tükenecek ömrü böyle/ Çırpınarak titreyerek/ Ne şerefli bir adı var/Ne bir büyük maksadı var/ Her gün biraz zedelenen /İpek gibi kanadı var”

Kadıköylüm

Kıyafet-Şapka Kanunu ekim ayında hayata geçirilmiş. Dolayısıyla eşraf olsun, köylü olsun şapka giymek durumunda bir zamanlar. Giymeyenler cezalandırılıyor. Hemen bir şarkı dolaşıyor dillerde “Benim de kasketim var!” Sonra “Üsküdar’a gider iken” şarkısı da öyle. Diyor ki güftede “Katibimin setresi uzun, eteği çamur”! Setre paltodan kısa uzun ceket. Bu kanundan sonra epeyi eser ortaya çıkıyor; “Setiremin aman düğmeleri bir sıra/ Çek kır atını ben gidiyorum Mısır’a/ Bakma yârim aman dün geceki kusura/ Yandım aman Kadıköylüm/ Pek yazık oldu şanına/ Üç-beş liraya bir gece yatsan yanıma/ Setiremin düğmeleri basmadır/ Benim yârim karakaşlı, kara gözlü yosmadır/ Hem yosmadır aman, hem de güzel haspadır/ Yandım aman Kadıköylüm, pek yazık oldu yanına” şarkısını örnek verebiliyoruz. Deniz Kızı Eftelya söylüyor bu Kadıköylüm şarkısını genelde.

Elektrik, ses kaydı, film çekme makinası gibi sektörlere büyük katkısı olan Amerikalı Thomas Edison, yine Bestekar Münir Nurettin Selçuk, Sanatçı Behzat Budak. Ekim ayı ile birlikteler. Şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinden bestelenen eseri “Ne doğan güne hükmüm geçer/ Ne halden anlayan bulunur/ Ah aklımdan ölümüm geçer/Sonra bu bahçe, bu kuş, bu nur!” Bu nefis besteyi sanatçılardan dinledik.

Para Değil Altın Alan Sanatçı

Gazeteci müşerref Hekimoğlu’nun vefatı ekim ayına rastlar. Bestekar Mısırlı İbrahim Efendi’nin kızıyla yaptığı röportajın bir yerinde Yazar Müşerref Hekimoğlu, Mısırlı İbrahim’in hiç para almadığını, sadece altın istediğini öğrenir. Sanatçılarımız güftesi Refik Ahmet Altınay’a ait Mısırlı İbrahim’in “Sırma saçlı yârimin can bahşederken işvesi/ Badeye revnak verir, canlar yakan gül busesi” eserini öyle okudular ki salon alkıştan yıkıldı.

Ünlü opera sanatçısı, tenor, rejisör, oyun yazarı Cemal Sahir ekimde vefat etti. Osmanlının resmi gazetesi olan Takvim-i Vekay’i yayınlandı. Sokullu Mehmet Paşa şehit edildi. Ünlü bestekar Lem’i Atlı, Carmen Operasını ezbere biliyordu. Aynı zamanda hanende, İstanbul ile özdeşleşen müzik adamı Lemi Atlı’nın bir eserini dinledik böylece; “Sine-i suzanına ahım yeter/ Perişan oldum Allahım yeter” Yetim büyüyen Lemi Atlı, İstanbul’da geçinmek için iş bulamayınca İzmir’e giderek Belediye’de çalışıyor. Daha sonraki yıllarda İstanbul’a yeniden dönüyor.

Şehidin Vedası: Sevdalinka

Rejisör Halit Refiğ ekim ayında hayata veda etti. Bosna Hersek’in ilk cumhurbaşkanı, kahraman yönetici, bilge kral Aliya İzzet Begoviç’in anıları dinledik Müzikli Maarif Takvimi’nde. Soz konusu günde özel hava yolu şirketi Top Air ilk seferini yaptığı Saraybosna uçağında Halit Refiğ, Mehmet Güntekin de uçuyor. Birleşmiş Milletler askerlerinin gözü önünde işlenen cinayetlerin hatırası her an yenileniyor uçakta. Şehidin Vedası, Boşnakça Sehidski Rastanak şarkısı da bunlardan biri; Sevdalinka. Genelde Sevdalinka’nın beste ve güftesi bilinmiyor, anonim oluyor ama her kesimin dilinde ve gönlünde. Sevdalinka- Şehidin Vedası uçakta söylenmekle kalınmıyor, daha sonra Saraybosna’daki salonda da seslendiriliyor. Hem de üç defa. Salon ayakta. Boşnak sanatçı Saffet İzoviç de orada. Böylece mehter repertuvarı bir eser daha kazanıyor. Şehidin Vedası adlı Boşnakça eseri solistler Ezgi Yüksel ve Taha Aras’ın arasına katılan Mehmet Güntekin üçlüsü seslendirdi, salon duygulandı. Saraybosna’da medeni bilinen Avrupa’da Sırplarca katledilerek toplu mezarlara gömülen mağdur ve mazlum Boşnak halkının tarihi serüveni bir sinema şeridi gibi gözlerden ve yüreklerden aktı geçti.

Müzikli Maarif Takvimi programını beğendim, tuttum. Keşke okullardaki müzik dersleri de böyle olsa. Daha önce sanatçı Cinuçen Tanrıkorur merhumun teşvik ve katkılarıyla Ankara Arı Sinemasında 1990’lı yıllarda düzenlediğimiz Kani Karaca ve Meral Uğurlu ile Bekir Sıtkı Sezgin’in solist olarak katıldığı “Açıklamalı Klasik Türk Sanat Müziği Konseri”mizi hatırladım. Tercihim ise Müzikli Maarif Takviminden yana. Çünkü burada görsellik, detaylı bilgilendirme, yüzyüzelik ve teknoloji de öne çıkıyor. TURİNG Başkanı Bülent Katkak ve Sanatçı Mehmet Güntekin iyi ki var.

Ötüken Neşriyat’ın Klâsik Dergileri Söğüt / Millî Mecmûa

Söğüt Dergisi’nin 22. sayısı Temmuz-Ağustos 2023 döneminde 223 sayfa olarak kitapçı vitrinlerindeki yerini aldı. Bu sayının dosya konusu; Romancı yazar: Abbas Sayar olarak belirlenmiş.

Abbas Sayar (Yozgat 21 Mart 1923 – İzmir 12 Ağustos 1999) yazı hayatına şiirle başladı.  Şiirlerini ‘Gönül Sandalı’ isimli kitapta topladı. Gazete yayınladı, ‘Yılkı Atı’ isimli romanı ile tanındı. Diğer romanları: ‘Çelo’, ‘Can Şenliği’, ‘Dik Bayır’, ‘Tarlabaşı Salkım Saçak’, ‘Anılarda Yumak Yumak’ ve ‘El Eli Yur El de Yüzü’, ‘Yorganımı Sıkı Sar’ (Hikâyeler), ‘Boşluğa Takılan Ses’ (Şiir), ‘Yozgat var Yozgatlı Yok’, ‘Noktalar’ (Vecizeler).

Abbas Sayar aynı zamanda ressamdır. Hikâye ve romanlarının kapak resimlerini kendisi hazırlamıştı. Gazete yazarlığı sebebiyle ‘fikir adamı’ olarak da başarılıdır.

Fakir Baykurt, Mahmut Makal ve yoldaşlarının, solun aşırı uçlarında seyrana çıkıp köy romanları yazdığı dönemlerde Abbas Sayar da köy-kasaba romanları yazıyordu. Sayar’ı okumayanlar onu, diğer köy romancıları gibi zannediyordu. Makal – Sakal gurubu ise Sayar’ın kendilerinden olmadığını biliyorlardı. Bu sebeple okuyucusu çok azdı. Kıymeti bilinmiyordu. Ötüken Neşriyat, merhumun ‘Yılkı Atı’ isimli kitabını yayınlayınca, kısa zamanda, tanındı, sevildi ve çok okunan yazarlar arasında hak ettiği yeri aldı.

***

Söğüt Dergisi’nin bu sayıdaki ‘Dosya’ bölümü, Feyza Ay’ın Doç. Dr. Ramis Krabulut’la yaptığı röportaj ile başlıyor. ‘Sinan Yaman’ın: ‘Fâtih’in Dervişi, Beyoğlu’nun Rindi, ‘Yozgat’ın Bilgesi: Abbas Sayar’; Taner Ay’ın: ‘Bir Gümüş Çerçeveden Seyret Yine Mâziyi’; Yunus Özel’in: ‘Çelo Romanında Abbas Sayar’; Fâtih Selvi’nin; ‘Abbas Sayar Romancılığı’ Merve Sevde Selvi’nin; “Abbas Sayar’ın ‘Emrine Şükür’ Adlı Hikâyesinde Dramatik Aksiyonu Sağlayan Değerler” başlıklı yazılarıyla devam edip Asuman Demir’in ‘Abbas Sayar’ın Eserlerinde Taşra Yansımaları’ başlıklı yazısından sonra ‘Taşrada Tek Başına; Hikâye ve Romanda Taşra’ başlığı ile derginin ‘Tema’ bölümüne geçiliyor. Bu bölümde; Feyza Ay’ın Necip Tosun ile ‘Taşra ve Köy ‘Edebiyatı’ konulu röportajı, Yıldırım Türk’ün ‘Taşra Hikâyesine Bir Bakış Denemesi’, Neslihan Magunacı’nın ‘Taşranın Çizgisel Döngüsü’ başlıklı makaleleri yer alıyor.

16 X 24 santim ölçülerindeki derginin sonraki sayfalarında Prof. Dr. Mustafa Sarı’nın: ‘Kaşgar’dan Toroslara, Has Hâcip’ten Yörüklere’ İçimde İğim Yok, Dışımda Çiğim Yok’;  Ersin Bayram’ın: ‘Yazar ve Yazma Şekli’; Ali Ömer Akbulut’un: ‘Türkçe Sözlenerek Sözlüsünün Gönlüne İnmek’; Prof. Dr. Ali Duymaz’ın: “Bir ‘Bab’ iki Kült: Atlar ve Irmaklar”; Cüneyd Ensârî’nin: ‘Şüpheli Şiirin Açılması Sonucu Gerçekleşen Patlama’; Ubeydullah Öz’ün: ‘Köstekli Saat’; Hâlit Selim Dönmez’in: ‘Sâdeliğe Müsâade’; Büşra Tümkaya’nın ‘Abdullah Bey’; Ali Can’ın: ‘Biraz Dünü Özledim’; Güzel Zeynep Tunçok’un: ‘Hürriyet Nereye Uçtu?’ başlıklı kalem ürünleri ve Ahmet Sefa Yalçın’ın: ‘A. Samet Atılgan İle ‘Yer Çok ve Adımlarımız’ isimli şiir kitabını konu edinen röportajı okunmaya değer.  

Sayfalar arasında Oğuz Ertürk’ün, Murat Çetin, Muhammet Münzevî, Mehmet Dağaşan, Kadir Tepe, Hümeyra Yargıcı, Emirhan Eder , Elif Mert, Süreyya Altunkaya, Yusuf İslâm Tanışın, Özkan Kaya. Orhan Tepebaşı, Deniz Schwarwald, Cihan Ülgen, Aleyna Taran ve Ahmet Sefa Yalçın’ın şiirleri yer alıyor.  William Shakespeare’in Ali Günvar, Mevlânâ’nın Mehmet Çalışkan tarafından Türkçeye çevrilen şiirleri dikkat çekiyor.  

Söğüt’ün bu sayısında Vildan Aydın, dikkatleri başka bir yazarın, Şerif Aydemir’in ‘Yaşamak Geçti Başımdan’ isimli kitabına yönlendiriyor.

Sayın Aydın’ın yazısından, edebiyat dersinde, ‘Kitap tanıtımı’ bahsi işlenirken söyleneceklere örnek olabilecek tadımlık bir bölüm:

Kitap bittiğinde hızlıca sayfaları taradım ve yazılar kısa olmasına rağmen ne kadar çok altını çizdiğim cümle olduğunu fark ettim. Paragraf başına o kadar güzel cümleler düşüyor ki, okuyunca bana hak vereceksiniz. Peş peşe kullandığı deyimlerin anlatıdaki yerini edebiyatçılarımız tartışır elbette. Ancak sıradan bir okur gözüyle sayfalarca anlatılmak istenilen duyguları bir deyimle ifâde edilmesini tembellik olarak görenlerden değilim. Aksine okurun diline hem unuttuğumuz o güzel kalıp ifâdeleri geri kazandırmış oluyor hem de biraz bize yorum yapma, iç sesimizle karşılıklı muhabbet etme imkânı tanımış oluyor.

Bütün okurların eline aldığı her kitap için istisnasız sorduğu bir soru vardır: ‘Bu kitapta ne bulacağım?’. Dediğim gibi, yazarın hayatına dokunduğu anlardan sâdece bize yansıttığı kadarını bulacağız. Bu yansımanın içinde Erol Taş’a da denk geleceksiniz, hastane bahçesindeki bir yabancıya da… Yazarın dergâh bellediği derneklerine, çay ocaklarına, matbaalara bazen de bir parkta banka misâfir olacaksınız. Hiç gitmediğiniz ama çok özlediğiniz yerleri ziyâret edeceksiniz. Işıl ışıl bir günde, dere kenarında bir türkü işiteceksiniz. Belki daha önce hiç dinlemediğiniz bir türküdür ve çalma listelerinize eklenecek. Kısacası bu kitabın kattıkları, üzerinizde çok güzel duracak.  

 Millî Mecmûa, Temmuz-Ağustos 2023 döneminde 33. sayısı ile okuyucularının beklentilerini karşılıyor. Derginin dosya konusu Attilâ İlhan; (15 Haziran 1925-Menemen / 10 Ekim 2005- İstanbul) bol unvanlı seçkin bir yazarımızdır: Şâir, romancı, mütefekkir, deneme yazarı, gazeteci, senarist münekkit, velût kalem erbabı, mikrofon ve ekran hatibi, yorumcu, Osmanlı hayranı bir Türk münevveri ve entelektüel…

Mecmûadaki makaleler ve yazarları:

‘Attilâ İlhan’ın Fikirlerinde Atatürk: Anti Emperyalizm, Demokrasi ve Milliyetçilik’ Enes Bahadır Kızak. ‘Attilâ İlhan’ın Aynanın İçindekiler Roman Serisi Üzerine Tematik Açıdan Bir Değerlendirme’: Sema Özher Koç. ‘Romancı Kimliğiyle Attilâ İlhan ve Aynanın İçindekiler Roman Serisine Bir Bakış Denemesi’: Mustafa Demir. ‘Attilâ İlhan’ın Kısa Devre Şiirine Dâir Sarmal İzlek’: İbrahim Daş. ‘Attilâ İlhan’ın Siyâsî Düşüncesinde Anti Emperyalist Birleşme Ülküsü Olarak Ulusalcılık / Milliyetçilik’: Hakan Reyhan. ‘Attilâ İlhan Şiirindeki Târih’: Ertan Örgen. ‘Attilâ İlhan’da Ulusalcılık /Milliyetçilik Türkçülük- Galiyevcilik’: Lütfi Bergen. ‘Suyu Arayan Şâir Attilâ İlhan’: Fâtih Söylemez. ‘Attilâ İlhan’ın Kaleminde İttihat ve Terakki’: İsmail Yıldız. ‘Kuva-Yı Milliye Düşüncesi’: Ozan Öner.

Makalelerden seçilmiş satırlar:

Attilâ İhan’ın Atatürkçülük yaklaşımının antiemperyalist temeli, İlhan’ı solun farklı fraksiyonlarından ayrı bir şekilde milliyetçilik tartışmalarına ve başta kalkınmacılık olmak üzere yerliliğe ve milliliğe dayanan bir arayışa da itmektedir. (s: 6)

***

İsmet İnönü, kültür devrimini çağdaşlaşarak millet olmak diye değil, millet hâline batılılaşmak diye anlamıştır. İnönü döneminde, Rönesans’ta olduğu gibi, büyük bir çeviri faaliyetine başlanır: Yunan / Lâtin klasikleri Türkçeye mal edilir; o kadarla yerinilmez, liselerde okutulur, köy enstitüleri ve halkevleri aracılığıyla, halka ulaştırılmak istenir. Mitologya, başköşeye konulmuş; kültür devriminin, ‘Yunanca Lâtince öğrenmek, Avrupalıların eğitiminden geçmek’ olduğu, açıkça savunulmuştur… Atatürk, ‘Cumhuriyet için, kültür devrimimiz ‘seciye-i milliyemizle ve târihimizle mütenâsip, bir kültür’ yaratılmasını’ öngörüyordu. Buysa, ümmet târihini ve kültürünü reddetmez; o târihin ve kültürün içinden, ulusal / millî bir kültür damıtılmasını gerektirir. Oysa İnönü Cumhuriyetinin istediği, ‘bu ülkeyi, Batı ülkelerine benzetmektir’; bunun için de ümmet târihini ve kültürünü reddedecek, Yunan/ Lâtin kültürüne yaslandırılacak ‘devşirme’ bir kültür taklitçiliğine yönelecektir.”

“İnönü’nün kültür ve sanat dönemi, tıpkı Tanzimat gibi, Batı kültürünün at koşturduğu bir etkilenme alanı. Bunun eleştirilmesi veya irdelenmesi bir yana, özendiriliyor, ünlü klâsiklerin çevirisi serüveni bunun bir örneği sayılamaz mı? Millî bir kültür yaratmak isteyen, bu kültürü çağdaşlaştırmayı tasarlayan bir ülkede, eğer klâsikler yayınlanacaksa, bu o ülkenin geleneğe dayalı kültür dâiresi ile Batılı kültür dâiresinin iç içe, veya yan yana ele alınması, eserlerinin böyle bir düzenle yayınlanması gerekir öyle mi, hayır, bunlar bir Mevlânâ yayınlıyorlar, yanı sıra yüz tane Lukianos, Sophokles, Aristophanes, Euripides çıkıyor, bu yetmezmiş gibi, Hamlet veya Sophokles’in bilmem hangi eseri liselerde basbayağı yardımcı kitap diye okutuluyor. Çağdaşlaşıyor muyuz, yoksa kültür emperyalizminin tasmasını elimizle boynumuza geçirip, kişiliğimizi yitirip yozlaşıyor muyuz? Bana sorarsanız, gerçekleştirilen bu ikincisidir, üstelik Kemal Paşa’nın istediğine de karşıdır, çünkü ‘asıl temeli kendi içimizden çıkarmıyor’, Yunan / Lâtin klâsiklerinden çıkarmaya çalışıyoruz. (s: 15, 16)

***

İlhan’ın romanları arasında özellikle ‘Aynanın İçindekiler’ roman serisi târihî dönem olarak İkinci Meşrutiyet ile 27 Mayıs 1960 yılları arasındaki sosyal, kültürel ve siyâsî olayları anlatmıştır. (s: 36)

***

Attilâ İlhan, sağcılığın, solculuğun, liberalliğin, sosyalistliğin ‘millî olanı’ veya ‘millîliğe karşı olanı vardır’ diye düşünmektedir. Onun bu ayrımda da önemle üzerinde durduğu kavramlar yurt ve târih bilincidir. Ona göre yurt ve târih bilincini merkezine oturtan her siyâsî akım aynı zamanda millîdir. (s: 52)

***

Düşünce hayatının temel meselelerine belirli ayrımlar üzerinden bakmaya başlayan İlhan, Cumhuriyetin Osmanlı ve Batı ile ilişkisindeki ayrım noktasının bir kültür sorunu değil bir ekonomi sorunu olduğu kanaatindedir. Mesele üstyapı değil altyapıdır. (s:138)

***

Attilâ İlhan kendi hayat serüveninde bir ayağı batıda bir ayağı Anadolu’da olan bir Türk aydınıdır. Düşüncelerinin filizlendiği dönem olan 1940’larda bir yandan Marxizm eksenli batı düşüncesini tanımış öte yandan yaşadığı toplumun kültürüyle tanışmıştır. İlhan’ın düşünsel / fikrî gelişimindeki rehberleri (Kemalizm anlayışındaki fikir babası Niyazi Berkes olmakla birlikte) Nâzım Hikmet, Kemal Tâhir, Esat Âdil, Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran gibi sol entelektüellerdir. Bu etkileşim bürokrat bir ailenin çocuğu olarak büyüyen İlhan’ın salt kültür meselelerini değil ekonomik meseleleri de toplum hayatının başlıca unsuru saymasına yol açmıştır. 1940’larda başladığı yazı hayatında Marxist tezlerin etkisinde eşitsizlik meselesini dert edinmiştir. 1930’larda Anadolu’yu tanıyan İlhan, 1940’ların sonunda Avrupa’ya gitmiş ve Batı uygarlığını bizzat gözlemiştir. Gözlemlerini Marxist düşüncenin etkisi altında sentezci ve diyalektik bir yöntemle geliştiren İlhan için batı, emperyalizmle anlam bulurken Kemalizm ve Sosyalizm millî bağımsızlığın ve millî kalkınmanın referanslarına dönüşmüştür. İlhan’ın zihnindeki temel çelişki, gelişmiş kapitalist ülkeler ile geri bırakılmış ülkeler arasında belirlenmiş ekonomi eksenli bir zıtlıktır. İlhan’a göre geri kalmışlığın sebebi kültür ve ideoloji değildir. Târihî süreçte gerçekleşen iktisâdî bağımlılıktır. (s: 141)

DERKENAR:

Attilâ İlhan’ın Hayatından Bir Kesit:

ATTİLÂ İLHAN VE TÜRKÇE

Atilla İlhan Paris’te Türkolog Prof. Carlieri ziyâretindeki bir hâtırasını şöyle dile getiriyor:

Üniversite öğrencisi Fransızlarla ‘takıştık’. Kral 1. François’nın, uğradığı Cermen yenilgisinden sonra, Kanûni Sultan Süleyman Han’dan yardım istediğine inanmıyorlar. Marsilya’ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler o zaman…

‘Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim!’ dedim.

İşte Prof. Carlier, buldukları Türkolog… Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle ‘safa geldiniz’ dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. öğrencilere dönüp:

–Demek inanmıyorsunuz? Bu târihî bir gerçektir.  dedi.

Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir kitap çıkarıp göstermek mecburiyetinde kaldı. Orada üstelik padişahın mektubunun, sûreti de var. Hani adama,’Ben ki…’ diye başlayıp, bilinmez kaç unvanını sıraladıktan sonra;

–Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın! dediği!

…

Ben, tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle:

– ‘Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız?’ diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, ‘Dil Devrimi’ni izâha çalışıyorum, Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…

Meğerse neymiş?..

Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, o söze başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:

-‘Ümmet toplumlarında dil – dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Onca böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semâvî olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başat dil, dinin kendini ifâde ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Lâtince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça / Farsça olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…’

‘Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken, Yunanca / Lâtince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa; Türkler de, Selçuklu / Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça / Arapça kelimeler bulunacaktır ve bunda yadırganacak şey yok; ya da asıl yadırganması gereken, ‘özleştirme’ adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu / Osmanlı) medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!..’

Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu ‘madara etmek’ maksadıyla, sözünü keserek sordum:

–Peki, şimdi siz Fransızca’daki Yunan/Lâtin kökenli kelimeleri atsanız, ne olur?’ Cevabı unutulur gibi değildir:

–Atamayız, çünkü geriye kalsa kalsa, yüz, bilemedin iki yüz kelime kalır. O da konuşmaya yetmez.’

Dönem, Cumhurbaşkanlığı sanat danışmanı Nurullah Bey ‘in (Ataç) ‘alenen ve resmen’;

‘Yunanca ve Lâtinceye geçmeliyiz, onlar gibi olmalıyız, onlara benzemeliyiz! dediği dönem.  Bunu söylediğim zaman, Prof. Carlier’den aldığım cevabı, tahmin edebilirsiniz:

 -‘Biz bunu sömürgelerde uyguladık. Kimliklerini, kişiliklerini yitirdiler!’

Kaynak: www.turkalemiyiz.com  (Erişim târihi: 31.08.2023 / 11.25)

Gerekli Bir Açıklama

Aydınlar Ocağı’na aklı 1980 öncesine takılı kalanların hala taş attığını görüyoruz. Bunların Aydınlar Ocağı’nı tanımadığını ama eski alışkanlık ve malum siyasi cephedeki değişmeyen yerleri dolayısıyla aydedeyi taşlar gibi saldırdıklarını görüyoruz. Bizler zaman zaman yanlış ezberden kurtulamayanları aydınlatmak için internet sayfamızda gerekli açıklamaları yapıyoruz. Nitekim 10 Mart 2022 tarihinde Genel Başkanımız Prof.Dr. Mustafa E. Erkal Haber Türk TV kanalında bir program yapmıştı. Bazılarının 2000’li yıllarda olduğumuzu ve önemli değişmeleri yaşadığımızı unuttuklarını görüyoruz. Önü açılmış milli devletleri etnik, mezhep, yeni tarih yaratmak ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesini değiştirmek, tartışmaya açmak, çokkültürlülük tuzaklarıyla uğraştıklarını görüyoruz. Milli, yerli, dışarıdan güdülmeyen Aydınlar Ocağı ile hep uğraşılmaktadır. Ocağımız hakkında yeterli bilgiye sahip olarak gündeme getirmek daha isabetli olabilir.

            Sözcü TV’de kuruluşumuza sataşan şahıs, Türkiye’deki mücadelenin sağ-sol olmaktan çıktığını bilmelidir. Mücadele; milliyetçi ve Türkiye’den yana olanlarla, emperyalizm ve onun silahı küreselleştirmeden yana olanların arasındadır. Gelin Türkiye düşmanı malum çevreleri ve işbirlikçilerini sevindirmeyelim. Artık 2000’li yılları yaşıyoruz. Devamlı düne takılıp kalmayalım. Milli Mücadeleyi ve onun tacı olan Cumhuriyetimizi samimi olarak içimize sindirelim. Etrafımızdaki Atatürksüz Atatürkçülere, işlerine gelmediği için bizleri 1930’lu yılların artığı bir model gibi görenlere prim vermeyelim.

            Aydınlar Ocağı’nın yayın ve kitapçıklarından herkes faydalanabilir. Unutulmasın ki, 12 Eylül 1980 darbesini yapanlar Aydınlar Ocağı’nı da kapattılar ve faaliyetlerine engel oldular.

Kuşlar Yasına Gitmesin

Yağmurlu günlerin insanın beynine üşüşen hazır hücum kıtası vardır. Neleri hatırlamak istemiyorsan hepsi film şeridi gibi sıralanır gözünün önüne. Derinden bir ses gelir kulağına “acını seçmekte özgürsün” sen yine de tıka kulaklarını ve bir şiir oku kendine…

İster koy adını, ister koyma, camdan kayıp giden damlalar koyar adını sana. Bir boyun eğiş başlar usul usul anasız kuzu gibi kalacağımızın işaretleri yollara döşenir. Elin kolun bağlı sanki hiç yaşanmamış gibi koca bir ömrün tükenip bittiğine şahitlik edersin.

Ölüm kaç kere yumruklar kapıyı, sen açmasan da bir aralık bulur kendine. Kovsan gitmez. Alıştıra, alıştıra sana bu gerçekle yüzleşmeyi öğretir.

Gitme desem de gidecek, ölme desem de ölecek. Yazgısını kader ve sevda çatısından dışarda görmeyen her insan gibi bir ayağı gitmekten yana, bir ayağı kalmaktan.

Biz hep erken gelen hazanın kuşları olduk, hep de kanatlarımızdan vurulduk. En iyi biz biliriz uçarken vurulup düşmenin ağrısını. Yaraya tuz basmanın yangısını. Hünerli bir yara sarıcıyız, lakin senden sonra biz bu yaraya tuz da bassak elimiz dursa, ayağımız durmaz yaranın kabuğunu kanatırız.

Bir değil bin dua ediyorum, sen başımızda hep ol diye.

Oysa sen durmadan vakit geldi diyorsun ve ne kadar da kolay söylüyorsun.

Sen olmadan kırılan kanatlar kaynamaz ki

Kuşlar yasına gitmesin, sen de gitme annem…

Adını Bilerek Koymadım…

Gök içini boşaltırken içime

Yağmur pencereye vura vura yağıyordu

Bir yağmura baktım, bir pencereye

Eğdim başımı duyduklarıma

Devrildi çocukluğum üstüme

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

Acı bir kahve geldi

Ayrılığı telvesine yazılmış

Döküldü masaya gözyaşlarım

Unuttum doğru bildiğim ne varsa

Yeniden heceledim şiiri

Kafiyesine yağmur düşmüş kelimeleri

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

Yüreğimde kar kalkmayan dağlar

Çığ düşmüş yollar var

Başladığım yere geri döndüm

Kuş uçmuyor, kervan geçmiyor

Çıldırmış alıcı kuşlar bağırıyor göğümde

Boşuna yoruyor yetim kendini

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

Kapıyı yumruklayıp duran ölüm dur orda

Hasreti, gurbeti bellettiğim dilim sus burda

Bu ateş buz üstünde…ateşte korda

Başına buyruk dünya

Dön orda

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

Şimdi kalem elimde

Ötenazı hakkını kullanamayan hasta gibi

Kâğıda ve kelimelere bağlı

Şiir deyip çektim fişini

Hayata yeniden tutunma şansı yüzde yüz

İsyanıma sığamadım

Adını bilerek koymadım

Demirel, Özal ve Erdoğan’lı Yıllarda Dış Borçlar Sorunu

1950’li yılların ekonomik sorunlarının günümüzdekilerin bir kuluçka dönemi gibi veya benzeri olduğunu söyleyebiliriz.

Demokrat Parti döneminden sonra da Süleyman Demirel’li, Turgut Özal’lı ve koalisyonlu yıllarda da Türkiye ekonomisi dış ticaret açığı veren, bunu turizm gelirleriyle de kapatamayan ve cari açık hastalığına sahip bir yapıdadır.

Bu hastalıklı yapı son 22 yılda Recep Tayyip Erdoğan’ın tek yetkili olduğu AKP hükümetleri döneminde de artarak devam etti.

Cari açık sürekli dış borçla kapatılmaya çalışıldı ve her on yılda bir yaşanan ekonomik krizlerle ekonomik dengelerde sancılı düzeltmeler yapılmak zorunda kalındı.

Bu dönemlerde bir dizi ekonomik ve mali yardım karşılığı, Türkiye kendisine dayatılan önlemleri hayata geçirmek zorunda kaldı.

****

Demirel, Özal ve Koalisyonlu Yıllar

1960 ihtilalinden sonra da dış borçlanma politikasının Demokrat Parti dönemine benzer şekilde devam ettiği görülür. Çünkü 1960’tan önce dış borçlanmayı gerektiren sebepler, 1960’tan sonra da var olmuştur.

Ancak bu dönemde planlı kalkınma esas alındığı için daha düşük faizli, ödemesiz dönemleri olan ve daha uzun vadeli borçlar alınabildi.

1970- 1980 arası ülke ekonomisinde ve dünyada meydana gelen krizler ve dalgalanmalar Türkiye’yi olumsuz etkiledi. Yaşanan petrol şokları, Kıbrıs Barış Harekâtı, siyasal istikrarsızlıklar dış finansman ihtiyacını artırdı.

1970 yılında yapılan devalüasyonla 1 dolar 9 TL iken 15 TL’ye yükseltildi. 1978’de yapılan devalüasyonla da 1 dolar önce 25 TL’ye sonra 35 TL’ye çıkarıldı. Bu dönemde ödemeler bilançosu açıkları sürekli dış borçlarla kapatılmaya çalışıldı.

****

24 Ocak 1980’de “Ekonomik Önlemler Paketi” ile ithal ikameci politikalar yerine ihracata dayalı bir büyüme politikasına geçildi.

Bu değişimin mimarları Başbakan Süleyman Demirel ve Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’dı. 1980 darbesiyle Demirel siyasi yasaklı, Özal ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı oldu.

Olağan şartlarda kamu harcamalarının sınırlandırılması, ücretlerin düşürülmesi, serbest döviz kuru gibi son derece sert olan ekonomik tedbirleri uygulamaya koyabilmek çok zordu. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra gelen askerî yönetimin bu kararları benimsemesi ve ekonominin başına Turgut Özal’ı getirmesi kararları uygulamayı mümkün kıldı.

Daha sonra Turgut Özal Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı, Demirel ise 9. Cumhurbaşkanı olacaklardı.

24 Ocak kararları ile 1980 öncesi dönemde uygulanan ithal ikameci büyüme stratejisi terk edildi. Dışa açık büyüme stratejisi ile verimlilikte artış sağlamak ve rekabet gücünü artırmak amaçlandı.

İhracat, turizm ve işçi dövizi girişi teşvik edildi. Tüm bu politikalar ve dış borç ödemelerinin aksatılmadan yapılması dış borçlanma imkanlarını arttırdı. 1980’li yıllarda borç stoku artmaya devam etmesine rağmen Türkiye dış borç ödemelerini aksatmadan ödeyebildi.

****

Türkiye’nin dış borçları 1990’lı yıllarda da artmaya devam etti. Borcun borçla ödendiği bir süreç yaşandı. Çünkü dış borç sorununun temelinde yurtiçi tasarruf yetersizliği yatmaktadır ve bu yetersizlik bu dönemde de giderilememiştir.

1994’ten itibaren dış borç bulma imkânı azalınca IMF ile yapılan standby anlaşmaları ile ekonomi yönetilmeye çalışıldı. IMF ile son yapılmış 19. standby anlaşması 2005-2008 yıllarını kapsamıştır. 

Yani 2002’de iktidar olan AKP ilk 6 yılında IMF programlarıyla ekonomiyi yönetti. Sonraki yıllarda kendi dünya görüşüne uygun politikalar izledi.

***********************************

  • T.  Erdoğan’lı Yıllarda Dış Borçlar

Ak Parti’yi iktidara getiren temel sebep 2001 ekonomik kriziydi. Türkiye müzmin cari açık sorununu çözemediği için bir defa daha ekonomik krize düştü. İktidarda DSP+MHP+ANAP koalisyonuyla kurulan 57. Cumhuriyet hükümeti vardı. Bülent Ecevit Başbakan, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz Başbakan Yardımcıları idi.

“2001 krizi aslında 2000 Kasım ayında başlayan ama geçmiş on yıldaki birikimi içeren bir finansal kriz olarak çıktı.”

“İktidarda üç partili bir koalisyon hükümeti vardı. Bütçe açığı, enflasyon ve faizler çok yüksekti. Cari açık Türkiye gibi ülkeler için makul sayılabilecek bir düzeydeydi. Kamu kesimi borç yükü yüksek, özel kesim borç yükü düşüktü. Bankacılık kesiminin batık kredi oranı yüksekti. Bunlara ek olarak Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye miktarı düşük, TL’nin değer kaybı hızlıydı. İnsanların TL’ye güveni sarsılmış, para ikamesi (dolarizasyon) çok yüksek düzeylere çıkmış, yabancı para mevduatın toplam mevduat içindeki payı yüzde 57 oranına ulaşmıştı.” 

Türkiye 2001’de krize girdikten sonra ABD’den Kemal Derviş’i davet etti. Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı yapılan Kemal Derviş IMF ile ortak bir ekonomi programı uygulamaya girişti. “IMF’den çok yüksek maddi imkân sağlandı. IMF ile program yapılması dünya finans çevrelerine güven verdi. Uygulanan program bankacılık kesimini yeniden yapılandırma, büyümeyi destekleme, kamu açıklarını ve enflasyonu düşürme üzerine kuruluydu. 2008 yılının Mayıs ayına kadar devam etti.” (Mahfi Eğilmez)

AKP iktidara geldiğinde acı reçete büyük ölçüde uygulanmış, ekonomide dengeler oturmuştu. O yıllarda dünyada inanılmaz “likidite bolluğu” yani bol para vardı. “Türkiye’ye tarihi boyunca girmediği kadar doğrudan yabancı sermaye yatırımları girmeye başladı, piyasada ortaya çıkan döviz bolluğu TL’nin değerlenmesine ve TL’ye olan güvenin yeniden kurulmasına yol açtı.”  

“2008 yılının ortasında ABD’den başlayarak yayılan küresel kriz Türkiye’nin IMF ile ortak programını bitirdiği yıla denk geldi. Yapısal reformlara devam etmeyen ve Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerini eski hızıyla yürütmeyi bırakan Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye girişi giderek azaldı.”

Türkiye’nin 2008 yılında başlayan ve 2013’ten bu yana kendini her yıl daha da hissettirecek şekilde ekonomik göstergeleri bozuldu. Ülkeyi yaklaşık 22 senedir yöneten Ak Parti iktidarının ülkenin müzmin sorunlarına çare bulamadığı görülüyor.

Ak Parti dönemini değerlendirmeye devam edeceğiz.

Mezarında zafer kazanan tek adam!

Cumhûriyet’e Beş Kala!

Cumhûriyet, gerçek bir idare tarzıdır.

     Temeli, Saâdet Asrı’nı asırlarca önce yaşatan Hz. Muhammed’e Allah tarafından vahyedilen,

     Kur’an-ı Kerîm’le atılmıştır.

     Türk milleti Cumhûriyet’ten önceki idare tarzıyla;

     Yani bir hükümdârın başkanlığı altında millet meclisi ile idare edilen,

     Bir devlet sistemi olan I. Meşrutiyet (1876 – 1878) ve II. Meşrutiyet (1908 -1922) ile,

     Cumhûriyet için, bütün eksik ve kusûrlarına rağmen, asırlar sonra da olsa, ilk adımını attı.

     Bazı kayıt ve şartlarla bile olsa, bu rejimin artık çerçevelenmesinin gerektiği dile getirildi.

     Meşveret, adâlet ve kuvvetin kanunda toplanması,

     Evvelemirde istenen hususların başında geliyordu.

     Ayrıca meşveret ve Kanunu-u Esasî / Anayasa’nın, hakikî adâlete dayanmasının;

     İslâm’ın da istediği meşverete / danışma, görüşme ve istişare meclisine uyulması gerektiği,

     Çeşitli basın organlarında ısrarla ifade edildi. Meşrutiyet’i meşruiyet ünvanı / meşruluk,

     İslâm’a uygunluk dairesinde kabul edilip benimsenmesinin icap ettiği,

     Yine basın yoluyla ayrıca nazarlara verilmeye çalışıldı.

     Meşrutiyet’in güzel karşılanması, dikkatle korunmasının ehemmiyet ve önemi;

     Zihinlere nakşedildi, halka telkîn edildi, hararetle tavsiye edildi.

     Çünkü dünyada emin ve güvenli yaşamanın;

     Bu düstur ve prensiplere bağlı olduğu; halk yığınları karşısında seslendirildi.

     Aksi takdirde, II. Abdülhamid’in istemiyerek yaptığı istibdattan daha büyük

     Ve çok daha tehlikeli ve o nispette baskıcı bir rejimle karşılaşılacağı gerçeğine,

     Milletin dikkati çekildi.

     Meşrutiyet’i meşruiyet / meşruluk ünvanı ile kabul edip,

     Samimiyetle benimsememizin hayâtî lüzumu;

     Millete hitap eden çeşitli neşriyatlarla dile getirildi.

     Böylece Meşrutiyet’i koruma ve devam ettirmenin;

     Hepimize düşen millî bir görev olduğuna işaret edildi.

     Meşrutiyet’ten milletçe, bilhassa şu husûsların yerine getirilmesi, özellikle istendi:

     Kalplerin birliği, milletin birbirini sevmesi, eğitime önem verilmesi,

     Çalışmaya özen gösterilmesi, gayri meşru isteklerden uzak durulması,

     Hakk’a istinat edilip dayanılması, kanun egemenliğinin kabul edilmesi,

     Millet hâkimiyetinin asıl olması, meclisin açılması, fikir hürriyetinin  sağlanması gibi husûslar.

     İşte ancak bu istekler benimsendiği takdirde,

     Meşrutiyet’in meşrûluğunun söz konusu olacağı yazılıp çizildi.

     İşte ancak bu şekilde, Padişahın tek başına yapmak istediği hâkimiyetinin önüne geçilebilecek.

     Efkâr-ı umumî / umumun, genelin fikirleri,

     Yani kamuoyu; sesini duyurmak imkânı bulabilecekti.   

     Böylece, vatandaş içinde yer aldığı millete lâyık olma fırsatını da yakalamış olacaktı.

     Millet sahip çıktığı müddetçe, bu kıymetin baş tacı edileceği keyfiyeti,

     Dimağlara nakşedilmiş olacaktı.

     Öyleyse Meşrutiyet; meşruiyet / meşruluk ünvanı / sanısı ile telâkki adilip, anlaşılmalı.

     Ancak bu şekilde telkin edilip, bu şekilde fikirler aşılanmalıydı.

     Ta ki, yeni ve dinsiz bir istibdat / baskı rejimi; pis eliyle o mübarek Meşrutiyet’i

     Garazlarına / kötü emel ve gayelerine siper etmekle / korunak yapmakla lekelemesin.

     Hürriyet; İslâm edep ve âdâbıyla kayıt kuyut altına alınmalı ki, câhil fert ve halk tabakaları;

     Sınır ve dinî ölçüleri tanımayıp başıboş bir halde kalarak;

     Sefîh / zevk ve eğlenceye düşkün bir yaşayış içinde kendilerini bulmasınlar.

     İtaatsız olarak, ele avuca sığmaz bir hâl almasınlar.

  15 Kasım…

    15 Kasım nedir diye sorulduğunda takvimlerden bir yaprak denebilir!

    Ya da yıl içinde bir gün…

     Ama her 15 Kasım geldiğinde Akdeniz’in tam da orta yerinde Kıbrıs gibi önemli bir adanın kuzeyinde 40 yıldan beri yaşayan bir devletin kuruluş yıl dönümü kutlanır.

     Bu devletin adı; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, aslında günümüzdeki vasfıyla Kıbrıs Türk Devletidir. Her türlü organıyla, seçilmiş yöneticileri, devletinin kuruluşu için bağımsızlık mücadelesi vermiş, canını seve, seve vermekten çekinmemiş halkıyla bu devlet dimdik ayaktadır.

    15 Kasım 1983’te devlet vasfını ilan etmiş, o tarihten bugüne özellikle emperyalist ülkelerin her türlü oyununa, bu devletin kurucu halkını adadan silip atmak isteyen Rum tarafının insanlık dışı ambargolarına karşı koyarak yaşamaya devam eden bu devleti sadece Türkiye tanımış olsa dahi, onun varlığı tarih sahnesinde inkâr edilemeyecek bir gerçektir.

    Şöyle düşünün, asırlar boyunca Kıbrıs adasının idaresini elinde bulunduran Osmanlının, İngiltere’nin türlü ayak oyunları ile ada üzerindeki hâkimiyetini kaybetmesi sonrasında; Rumların adayı Yunanistan’a bağlamak için yaptıkları türlü Bizans oyunlarına rağmen vatan belledikleri ada topraklarından asla vazgeçmeyen Türklerin uğradıkları her türlü baskıya, ezaya, neredeyse topyekûn yok edilemeye karşı direnerek; son nefeslerini vermek üzere oldukları 20 Temmuz 1974 sabahı anavatan Türkiye’nin müdahalesiyle kurtulduktan sonra hiçbir zaman pes etmeden bugüne gelmeleri her türlü takdirin üzerindedir.

   Bu devletin kurulması elbette kolay olmamış, kuruluşundan sonra özellikle Rum dostlarıyla kol kola giren kimi siyasilerle de devletin içinde mücadele edilmesi gerekmiştir.

   Cumhurbaşkanı oldukları süreçte Talat-Akıncı ikilisinin adada çözümü sağlayacağız diyerek, Rum tarafına verdikleri tavizler, ‘’Birleşik Kıbrıs’’ hayallerini gerçekleştirmek uğruna egemenliklerinden dahi vazgeçtikleri unutulmamıştır.

  İşte bu teslimiyet süreçlerinde dahi Kıbrıs Türk’ü adadaki yaşam mücadelesine devam etmiş, kurmuş olduğu devlete sımsıkı sarılarak, Rum’un her müzakere sürecinde sunmuş olduğu azınlık haklarına asla razı olmayacağını tüm dünyaya ilan etmiştir.

   Şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek gerekirse adadaki süreç hala 20 Temmuz 1974’te varılan ateş kes anlaşması ile devam etmektedir.  Türkiye’nin adadaki mevcudiyeti yaşanan barış ortamının en önemli teminatıdır.

    Evet, şu anda adada bir barış ortamı vardır ama!  Rum tarafının Türklere uyguladıkları ‘’Ambargo Savaşı’’ devam etmektedir…

   Ekonomide, ticarette, turizmde, eğitimde, sanatta, sporda, müzikte kısacası bir milletin varlık göstereceği her alanda dünya ile irtibatı kesiktir. Bu insanlık dışı uygulamayı yapan Rum tarafı ise maalesef adanın yasal hükümeti olarak kabul edilmektedir!

  Öyle ya, bu hukuksuzluğa göz yuman, ada Türklerinin uğradıkları bu haksızlıkları görmezden gelen dünya devletleri, onların temsilcisi BM ve AB o zaman ada Türklerini Rumlarla iç, içe yaşaması gereken azınlıklar olarak görmektedir!  Böylesine bir hukuksuzluğu kabul etmek mümkün müdür?

    1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal kurucu ortağı Kıbrıs Türk tarafı değil midir? Bu gerçeğe rağmen günümüzdeki Rum kesimi nasıl oluyor da adanın yasal hükümeti muamelesi görmektedir? Kaldı ki, 15 Temmuz 1974’te Rum tarafı 1960 Cumhuriyetini darbe yaparak ortadan kaldırmamış mıdır?

   Bugün adadaki Rumların varlığını, günümüzde onlara tanınan statüyü sorgulayacak o kadar çok gerçek, o kadar çok belge var ki? Ama bu gerçekleri görmeyen kafadan bacaklılara ne söylesek boş!

   Yaşanan bunca haksızlığa rağmen Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası sulara açılış penceresi konumuyla, Ortadoğu’yu kontrol eden bir uçak gemisi özelliği ile KKTC; varlığıyla Türkiye’nin ön cephesi, ülkemizi güneyden kuşatmak isteyenlere karşı çelikten bir kalkandır.

   Şu anda Türkiye’nin dışında bir ülke tanımamış olsa dahi hâlihazırdaki mevcudiyeti ile mavi vatan Akdeniz’de trilyonlarca metreküplük enerji kaynağında hak sahibi olmamızı sağlayan hukuki bir dayanak, Türkiye’nin bu hakkını tam da Akdeniz’in ortasından savunacağı güvenli bir limandır.

   1968 yılından beri Kıbrıs adasında çözüm beklenmektedir zırvası artık son bulmalıdır!

     Kıbrıs’ta çözüm 20 Temmuz 1974’te geçekleşmiş, 15 Kasım 1983’te de kalıcı hale gelmiştir. Bundan böyle hiçbir şey eskiye dönmeyecek, hiçbir eski yenilenmeyecektir!

    Kıbrıs’ta çözüm aradıklarını söyleyenlere tavsiyem adadaki Türk Devletinin kuruluşunu bir kez daha incelemeleridir. İşte o zaman aradıkları çözümün çoktan gerçekleşmiş olduğunu görmüş olacaklardır.

   Kıbrıs Türk Devletinin Gençleri sizlere sesleniyorum:

  Bundan 50 yıl önce Mehmetçik canıyla, kanıyla koşa koşa atalarınızın yardımına gelmemiş, bundan 40 yıl önce özgürce yaşadığınız bu topraklarda KKTC kurulmamış olsaydı! Bugün adadaki yaşamınız nasıl olacaktı?

  Ya da başka bir soru soracak olursak:

  Bugün adada yaşayan kaç Kıbrıs Türk’ü kalacaktı?

  İşte adadaki mevcudiyetinizi bu iki soruyu sorgulayarak devletinizin kıymetini öyle bilin.

  Günümüz dünyasında Gazze’de yaşanan soykırıma, orada yaşam mücadelesi veren din kardeşlerimize, İslam’ın tüm mukaddesatına haince saldıran İsrail mezalimine bir bakın. Sırf Müslüman oldukları için hunharca ölüme mahkûm edilen bebeklere, Cuma namazında ibadetini yapmak için secdeye kapanan masum insanların nasıl bombalandıklarına bir bakın…

  İşte 1955’ten 1974’e kadar Rumlarda bu insanlık dışı muameleleri sizlerin atalarınıza uyguladılar. Bunu asla unutmayın.

   Unutulmasın ki, sığınacak bir karış toprağı, o toprağı kucaklayan, koruyup kollayan bir devleti olmayan hiçbir halkın geleceği de olmaz.

   Kıbrıs’taki Türk Devletinin her karışının bedeli Mücahidin, Mehmetçiğin canıyla, kanıyla ödenmiş olup, ne Rumlara, ne de onları destekleyen uluslararası kafadan bacaklılara bir borcu yoktur.

  Kıbrıs Türk Devletinin 40’ncı kuruluş yıldönümü kutlu olsun. Bu uğurda can veren Şehitlerimizin, devletin kuruluşunda emeği geçen tüm devlet büyüklerimizin ruhu şad, yaşayan Gazilerimizin ömrü uzun olsun.

  Nice 15 Kasımlara…