22.7 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 230

Ayet Ayet Hadis Hadis Atatürk – I

Ahlakına bakıp ibret alanda

İnsan nesli bugünlerde yalanda

Senin tavrın bize miras kalanda

 Ayet ayet hadis hadis Atatürk

Dürüstlüğün düşman ve dost bilirdi

Sayrı[1] imiş sağlar[2] imiş gelirdi

Savaşlarda bir kahraman belirdi

Ayet ayet hadis hadis Atatürk

Beytülmâl[3]e Ömer[4] gibi hassastı

Mülk temeli adaleti esastı

Vatan için can-ı feda kısastı

Ayet ayet hadis hadis Atatürk

Yasin yasin ruha dua okurdu

Enfüs[5] afak[6] hakikati dokurdu

İlim irfan tevhid içre yoğurdu

Ayet ayet hadis hadis Atatürk

Yalan riya hayatında yok idi

Erdem, vefa yiğitlikse çok idi

Köylü kentli vatandaşlar tok idi

Ayet ayet hadis hadis Atatürk

Gerçeğe hayata Kuran’dan baktı

Akılla yıllarca cehalet yaktı

Devrilmez sanılan hurafe yıktı

Ayet ayet hadis hadis Atatürk

Halkı aydınlattı ilimle fenle

Gösterdi insana Kuran’ı dinle

Müminlik olmazmış hırkayla yünle

Ayet ayet hadis hadis Atatürk

Meşveret[7] gerekir devlet üzere

Millî egemenlikle ulü’l emre[8]

Emanet verilir ehil ellere[9]

 Ayet ayet hadis hadis Atatürk

Ruhbanlıktır halifelik cendere

Örnek aldı daim Türklük göndere

Tuğrul Beydi laiklikti[10] öndere

Ayet ayet hadis hadis Atatürk

Hoca olmak sarık değil dimağdır

Hurafeler insanlığa bir ağdır

Omuzda yük bilgisizlik bin dağdır

Ayet ayet hadis hadis Atatürk

Gösteriş sevmezdi sade Müslüman

Ülkede kalmadı sis ile duman

Kahi Oğuz idi Kahi de Kuman

Ayet ayet hadis hadis Atatürk

HAKKINI TÜRK MİLLETİNE,

İSLÂM ÂLEMİNE

VE
İNSANLIĞA HELAL EYLESİN

Hilmi Özden

21 Nisan 2022


[1] Sayrı: Hasta

[2] Sağlar: Sağlıklı

[3] Beytülmâle: Devlet Hazinesi

[4] Ömer: Hz. Ömer (RA)

[5] Enfüs: İç alem

[6] Afak: Dış alem

[7] Meşveret: Danışma, “Onları işleri kendi aralarında şûra(danışma-meşveret-) iledir” (Şura suresi/38. Ayet)

[8] Ulü’l emre: Devleti yönetenler, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve SİZDEN OLAN ulu’l-emre (idarecilere) de”(Nisa/59.Ayet)

[9]  “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa/58.Ayet)

[10] Mustafa Kemal Atatürk, laikliği örnek olarak Selçuklu Sultanı Tuğrul Beyden almıştır. Tuğrul Bey Bağdat’a girdikten sonra 23 Ocak 1058 tarihinde saltanatla din işlerini ayırmıştır. Laiklik Türk icadıdır. Cumhuriyet döneminde ise laiklik Türk Anayasasına 1937, Fransız Anayasasına ise 1946’da girmiştir (Sedat ŞENERMEN. 2017. Atatürk İslam ve Laiklik, Halifeliğin kaldırılması, Nergis Yayınları, İstanbul). Devletler Hukuku yazarlarından Belçikalı Ernest NYS “laiklik Turanlı bir kurumdur” demektedir(Hüsamettin ÜNSAL, Laiklik ve Atatürk’ün laiklik Politikası, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi Cilt V/Temmuz 1989/Sayı: 15, s.596).

Söz Verilen Deprem Konutları Yapılabilecek mi?

6 Şubat’ta iki büyük deprem yaşanan bölgede 680 bin konut ve 170 bin işyerinin yeniden inşa edilmesi gerekiyor.

Seçim öncesi Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan “inşaatların yapımına Mart ayının ortasında başlanacağı ve en geç bir yıl içinde tamamlanacağına” söz verdi.Bölge halkı da bu sözlere inanıp AKP ve Erdoğan’a oyları yağdırdılar.

27 Şubat 2023 tarihli köşe yazımda, tamamen teknik verilerle, bu kadar konut yapımının bir yıl içinde yapılmasının imkânsız olduğunu şu cümlelerle yazmıştım:

“Türkiye’nin yaklaşık 700 bin konutu kısa sürede yapacak altyapısı ve insan gücü yok. Zaten deprem öncesinde inşaatlarda işini bilerek yapacak eğitimli usta bulunamıyordu. Yıkımların önemli bir kısmının ehil olmayan ustaların uygulama hatalarından kaynaklı olduğu görüldü. Şimdi bu insan gücünü yetiştirmek temel bir sorun olarak karşımızda.

Yani yeni yapılması gereken konutların tamamlanması yıllar sürecek.”

****

Tabii ki hepimizin gönlünden geçen depremzede vatandaşlarımızın hepsinin en kısa zamanda yeni yapılacak depreme dayanıklı evlerinde yaşamaya başlaması.

Ancak teknik olarak kısıtlarımız vardı ve bunu Muharrem Sarıkaya’nın (Habertürk) köşe yazısındaki hesabı aktarmıştım:

Sarıkaya “30 bin konut yapımı için gereken işçi sayısının 75 bin kişi olacağını; 1,8 Milyon m3 beton ve 432 Milyon kg demir gerektiği hesabını yazmıştı.  700 bin konut için gerekli olan insan gücü ve malzeme tutarını siz hesaplayın.

Zaten hükümet İzmir’de 5 bin konut vaadini de yerine getirememiş, iki yılın sonunda ancak 2 bin 245 konut teslim edebilmiş. Van depremzedeleri için 99’ar m2’lik 15 bin konutun yapımı 9 sene sürmüş.”

İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Taner Yüzgeç ise “TOKİ, siyasilerin açıklamasına göre, 20 yılda 1 milyon 170 bin, kendi verilerine göre 20 yılda 570 bin konut yapmış. Yıllık ortalamayı iki, üç katına çıkarsanız bile ancak bir yılda 100 bin konut yapılabilir” demişti.

Bu rakamlara göre, Erdoğan’ın vaadinin gerçekleşmesinin imkânsız olduğu anlaşılıyordu. Bunu Erdoğan bizden daha iyi biliyordu.

******************************

Malzeme ve İnsan Gücü Yetersiz

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının verilerine göre, depremden etkilenen bölgede yapımı süren konutların sayısı 122 bine ulaştı… Bunların ne kadar sürede biteceğine dair bilgimiz yok.

Bu yüzden iki hafta önce “Yerinden Dönüşüm” adı verilen vatandaşın devletin katkısı ile kendi evini yerinde yeniden inşa etme projesi eklendi.

Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren’e göre bu kadar çok sayıda konutun bir yılda yapılması mümkün değil. Çünkü mevcut vinç, beton mikseri, beton pompası yetersiz. Bölgedeki tüm iller de dahil var olan kum ve çakıl ocaklarının üretimi bunu karşılayacak boyutta değil…

Daha önemli diğer sorun ise nitelikli inşaat işçisi ve ustası bulmak…

****

100 Milyar Dolar Gerekli

CB Erdoğan’ın bir yılda teslim sözünü verdiği binaların yapılmasını imkânsız kılan sadece altyapı ve insan gücü yetersizliği değildi. Bütçe imkanları da ciddi bir sıkıntı.

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, deprem bölgesinde yapılacak 680 bin konut ve 170 bin işyerinin maliyetinin 100 milyar dolar civarında olduğunu söyledi.

Özhaseki “İstanbul’dan müteahhitler arıyorlar, ‘ekipleri deprem bölgesine çektiniz ama biz burada usta bulamıyoruz. Günlük 1500 TL’ye çalışacak işçi bulamıyoruz…” dedi.

“6/2/2023 tarihli DEPREMLERİN yol açtığı ekonomik kayıpların telafisi için” Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) iki katına çıkarıldı ve KDV, ÖTV vd vergi artışları yapıldı. 2022 toplam vergi geliri güncel kurla 87 Milyar dolar mertebesinde idi. Vergi artışlarından beklenen ilave gelir 30 Milyar dolar civarında.

******************************

Artçı Depremler Sürerken İnşaat Yapmak Riskli

Seçim öncesinde de deprem ve inşaat uzmanlarının bir sene sürmesi beklenen artçı depremler devam ederken yapılacak binaların güvenilir olmayacağına dair itirazları vardı.

Üstelik sadece bireysel konutlar değil bütün olarak şehirlerin yenilenmesi söz konusu idi. Yeni şehirler için İmar planları, ulaşım planları yapılması, risk haritalarının çıkarılması; hastane, park, ticarethane alanlarının planlaması gerekiyordu.

Erdoğan ve Bakanları “kaynak yaratacaklarını ve daha önce zemin etütleri yapılmış olan yerlerde yeni yerleşimlerin oluşacağını ve kullanılacak tekniklerle artçı depremlerin sakıncasının giderileceğini” söyleyerek “bir yıl içinde konutlar teslim edilecek” vaadini tekrar ettiler.

****

Depremin üzerinden 6 aydan fazla zaman geçti,  hala önemli büyüklükte artçı depremler devam ediyor. Bu arada seçimin üzerinden yaklaşık üç ay geçti.

Muharrem Sarıkaya deprem bölgesinde, bizzat kamu görevlileri de dahil uzmanlardan, şu cümleyi işitmiş:

“Özel yapım teknikleri uygulanmıyorsa, başlayan inşaatları bir süre durdurmamız daha faydalı olur…”

“Nedeni de açık, betonun artçı depremler nedeniyle sallanması, katılaşma sürecinde suyunun kaçarak kırılmaya müsait çatlaklar oluşturması.”

Muharrem Sarıkaya deprem bilimci Prof. Dr. Naci Görür’ün görüşünü de paylaşmış:

“Daha önce de uyardım. Son günlerde inşaat işine hız verileceğini söyleyenlerin sayısı arttı. Yapmayın, beton sallantıdan dolayı piriz oluşturmaz; demirle kaynaşmaz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle durumda beton atılmaz. İleride yine problem çıkar…”

“Hatay, Diyarbakır’dan Hakkari’ye, Oradan Bingöl’e, Kayseri’ye, Adıyaman’dan Kahramanmaraş’a ve Hatay’a kadar kalan dikdörtgenin içinde gelin bir yıl süreyle inşaat yapmayalım…”

*******************************

Bu Kadarcık Yalan

Muharrem Sarıkaya’nın yazısından iktidara “artçı depremler bahanesine sığınarak zaman kazanın” mesajını verdiği kanaati edindim.

Erdoğan’ın “önemli olan seçimin kazanılmasıydı. Reis bir şekilde bu işin altından kalkar” inancında olan kesin inançlı taraftarları var.

Sosyal medyada gördüğüme göre, “Erdoğan’ın atomu parçaladığına, internet ve iletişimin bu sayede geliştiğine” inanan veya “Erdoğan’ın Hz. Peygamberin varisi olduğunu, soğan 500 TL’ye de çıksa Erdoğan’ı destekleyeceğini” söyleyenler var.

Bu kesin inançlıların haricindeki taraftarlar da “bu kadarcık seçim yalanlarını” önemsemezler. Yeter ki beş sene sonraki seçimlere kadar vaadin önemli bir kısmı yerine getirilebilsin.

Nasıl düşünürdük?

Televizyon dizilerinde, bir dostun diğerine söylediği klişe bir söz var: “Ne düşünüyordun?” Biri, öyle olmayacak bir hata yapmıştır ki nasıl yaptığı, yaparken aklının nerede olduğu merak edilir. Bu ifade, İngilizce “What were you thinking?” sözünün tercümesi. Türkçesi, “Aklın neredeydi?” olmalı.

Bilim felsefesi, bilim tarihi okuyup öğretirken benim zihnimi kurcalayan soru da buna benziyor: Bilim yokken akılları neredeydi? Ne düşünüyorlardı? Daha da ilginci: Nasıl düşünüyorlardı? 

Öyle ya, bilim, gerçeği bulmak için sonradan keşfettiğimiz bir alet. Peki, bilim yokken gerçeği merak etmiyor muyduk? Muhakkak ediyorduk. Zaten cinsimizin ismi, Homo Sapiens. “Farkında insan.” Mesela Neanderthal kuzenlerimize Homo Neanderthalis diyoruz. Farkındalığı onlara layık görmemişiz. Hatta kendimizi anlatmak için alt tür niyetine bir sapiens kelimesi daha ekliyorlar. Homo Sapiens Sapiens. “Farkındalığının farkında insan.” Farkındaysanız merak edersiniz. Hatta merakınızı da merak edersiniz. Şu andaki gibi. 

Soruma döneyim. Bilim metodunu keşfimiz nispeten yeni. Hani “Bilim Devrimi” diyoruz ya. Batı’ya ve taş çatlasa 16. yüzyıla ve sonrasına tarihleniyor. Katiyen öncesine değil. Sosyolojide de biyolojide de devirlerin öyle yaprak çevirir gibi değiştiği kesin tarihler yok. Bilim Devrimi 16. asırda ve Bacon’la başlıyorsa 14. asrın İbni Haldun’unu nereye koyacağız? Sosyolog Gellner, Haldun’u, sosyolojinin taşıyıcı sütunlarından Weber’le karşılaştırır ve Haldun’u daha bir bilim adamı bulur. 

Fısıltılar-Rüyalar

Tak diye sayfa çevrilmemiş. Yine de bir geçiş var. Bugün merakımızı tatmin ve sorularımızı cevaplandırmak için “daha ziyade” bilime başvuruyoruz. Şu kadar asır önce ise “daha ziyade”, hikmetinden sual edilmeyen otoritelere müracaat ediyorduk. “Daha ziyade”yi Haldun gibi istisnaları düşünerek kullanıyorum. 

Sapiens ile başladım. Sapiens kitabında, otoritenin gerçeğinden gerçeğin otoritesine geçişi, Yuval Noah Harari pek güzel anlatır. Batı’da, Katolik Kilisesi’nin hâkimiyetinde gerçeği bulmak kolaydı. Papazınıza sorardınız. O, bilmiyorsa gidip başpapaza,  o da bilmiyorsa kardinale falan sorardı… Bilginin peşinde koşu Vatikan’a kadar devam edebilirdi ama bu pek olacak iş değildi. Vatikan da sorunuzun cevabını bilmiyorsa demek ki merak ettiğiniz şey merak edilecek önemde değildi. 

Peki, papaz, başpapaz, kardinal veya Vatikan doğruyu nereden biliyordu? Eskilerden. Hem eski din kitaplarından hem de doğruya ilahi bir yolla nüfuz etmiş seçkinlerden. Mesela Hermes Trismegistus’tan. Doğudan öğrendikleri Aristo ve Eflatun da bu kutsal kaynaklarla eşdeğer gibiydi. Peki, onların yazıp çizdikleri “gerçek” nereden geliyordu? Hikmetinden sual olmaz! Öyle anlaşılıyor ki gerçek bazı seçkin zevatın kulağına fısıldanıyor veya uyurlarken rüya şeklinde gösteriliyordu. 

Eskilerden… Eskiler de daha eskilerden

Bu değerlendirmeler aşağı yukarı bütün eski düşünce cinslerini kapsıyor. Seçkinlerden alıntı. Ancak herkesin seçkini farklı. Mesela Batı’da ve bizde Aristo ve Eflatun’a itibar edilir. Bize onları bizimkiler, Farabi, İbni Sina ve diğer Orta Asya’nın düşünürleri öğretti. Batı da onları bizimkilerden öğrendi. Fakat mesela İmam Rabbani’ye, Gazali ve takipçilerine göre bunlar kâfirdir, cehennemliktir. Said-i Nursi’ye göre aynı insanlar, İslam öncesi cennetlik olan pek az sayıda kişiden birkaçıdır. 

Bunları nereden biliyorlar. Bu haberleri nereden alıyorlar? 

Eskilerden. Eskiler de kendi eskilerinden.

Mesela İmam Rabbani, Hazreti İsa’nın Eflatun’u hak yoluna davet ettiğini, onun da cevaben, “Biz, temiz, olgun, ilerici insanlarız. Bize doğru yol gösterecek kimseye ihtiyacımız yoktur. diye peygamberin davetini reddettiği için cehennemlik olduğunu anlatıyor. 

İsa, İsa’dan dört asır önce doğmuş!

Şimdi şaşırmayın. İsa ne zaman, Eflatun ne zaman diye hayrete düşmeyin. Ben de ilk okuduğumda bu soruları sorup hayret etmiştim. Anlaşıldığı kadarıyla İsa,  Eflatun’la çağdaş olmalı.  Evet, İsa’nın doğumu milattan önce 384 imiş! Burhân-ı Kâtı’da da öyle yazıyormuş. Oraya da herhâlde Rabbani’den nakildir. 

Peki, İmam Rabbani bunları nereden biliyor? Eflatun İsa’ya bunları söylerken yanlarında zabıt kâtipleri mi varmış? Hayır. Ama İmam Rabbani de kendinden önce gelen sır sahiplerine dayanıyor. İbn-i Asâkir’e mesela. Asâkir 12. asır. O da daha eskiye… 

Bilgi eskiden geliyor. Eskiden gelmeyen bilgi, bilgi değil. Ne kadar eski, o kadar güvenilir. O günlerde “ilim” denilen şey eski kaynaklara hâkimiyetten ibaret. O hâkimiyetin en garantili yolu da eski kaynakları ezberlemek. 

Bugünkü “bilim” ise tam tersi. Bilimde en yeni görüş en doğrusudur. Çünkü yeni, eskiyi düzelte düzelte gelmiştir. Eskiyi yanlışlaya yanlışlaya. Bilim yanlışlanır. İlim yanlışlanmaz.

Eğitim felsefemiz nasıl olmalı? Sosyolog Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN ile Eğitim Çıkmazından Kurtuluşun Yollarını Araştırdık.

Oğuz Çetinoğlu: Eğitim felsefemiz hakkında genel bir değerlendirme ile sohbetimize başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Bir ülkenin eğitim gerçeğinin temel zeminini eğitim felsefesi oluşturur; onun üzerine eğitim politikaları şekillendirilir; eğitim politikalarına dayanarak eğitim planlaması somutlaştırılır; eğitim planlamasıyla da eğitim uygulamalarına meşruluk kazandırılır.

Çetinoğlu: Eğitim kavramını nasıl açıklıyorsunuz?

Prof. Doğan: Eğitimi genel olarak ‘insanı terbiye etme sanatı’ olarak târif edebiliriz. Eğitim sâyesinde ve eğitim vasıtasıyla çocuklarda var olan düşünme kabiliyetini geliştirmek ve düşünmeyi alışkanlık hâline getirmek mümkün ve de gereklidir. 21. yüzyılın başlangıcında akıllara durgunluk veren baş döndürücü hızla ilerleyen iletişim teknolojileri çağında, bilgisayar, biyoteknoloji, nanoteknoloji, endüstri 4.0, 5.0, yapay zekâ, insan ve diğer canlıların genlerinin haritalarının çıkarılması gibi alanlardaki gelişmeler geometrik olarak diğer bilim alanlarındaki gelişmelere katkıda bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Türkiye’mizde durum nasıl?

Prof. Doğan: Türkiye’nin, 1930’lardan 2023’e teşkilatlanmasını tamamlayıp belli bir yapıya kavuşturulan, eğitim ve gelişme amacını ve hedefini belirlemiş modern üniversite alanında maalesef neredeyse bir asır sonra bugün hâlâ istenilen büyük hedeflere erişilemediği görülmektedir. Bugün üniversitelerde çektiğimiz en büyük sıkıntılardan biri, geleceğin akademisyenlerini tanımada ve seçmede gösterdiğimiz zâfiyettir. Rakamla ifâde edilen verilere dayalı olarak yapılan akademisyen adayı seçimi, entelektüel birikimi ve kişinin yetişme tarzını tanımaya yetmemektedir. Mülâkat yoluyla alımlarda da suiistimaller maalesef bir başka zâfiyettir.

Çetinoğlu: Suiistimallerin öğretim-eğitim kurumlarına girmesi çok vahim bir hâdise. Çözümü nerede görüyorsunuz?

Prof. Doğan: Çağdaşlaşmanın ve gelişmenin doğru eğitim ve yetişmiş insan gücüne dayandığı açıkça ortada iken üniversitelerimiz hâlâ istenilen düzeyde değildir. Dünyâdaki gelişmenin motoru olan eğitim-bilim-sanat-teknoloji ve üretim alanında çağdan kopmamak için üniversitelerimiz günün ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlanmalıdır.

Çetinoğlu: Yeniden yapılanma’ sık sık yaptığımız bir iş… Peki Efendim, Eğitim felsefesi kimin vazife alanında?

İdealsiz Fert Dağınıktır.

Prof. Doğan: Herkes eğitim felsefecisi rolünü oynar, oynamaya âmâdedir ve eğitim felsefesini verebileceğini düşünür. Bu yanlış algı hâlâ devam etmektedir. Bunun müsebbibi üniversitelerimizdir, alana, ihtisasa saygıyı dahi bir ölçüde hafife alan bilim anlayışımızdır.

Çetinoğlu: Çok feci. Peki Hocam hangi insan tipini yetiştirmemiz gerekir?

Prof. Doğan: Yetiştirilecek insan tipi, çağı çok iyi bilmenin yanında, kendimizi de bilmeyi gerektiriyor. Bu iki önceliğin muhassalası olmadan neyi, niçin yetiştirmemiz gerektiğini tâyin edemeyiz. Bu yüzden de imtihan sistemleriyle, personelin yer değiştirmesiyle, içeriğin değişimi, not sistemleri gibi tâli meselelerle uğraşırız. Halbuki bütün bunların değişmesi, öncelikle hedeflerin, yâni yetiştirilecek insan tipinin tâyinine bağlıdır. O değişmedikçe, diğer bütün belirleyicilerin değiştirilmesiyle hiçbir şey elde edilemez.

Çetinoğlu: Yanlış anlamadıysam, ‘Neye ihtiyacımız olduğunun belirlenmesi lâzım’ diyorsunuz…

Prof. Doğan: Eğitimde önemli bir unsur da ciddî ideallere sâhip olmaktır. İdealsiz bir fert, cemiyet ve devlet dağınıktır. El yordamıyla yürür ve önemli başarılara imza atamaz. Hattâ hayatta kalamaz. Bizim târihte güçlü ideallerimiz vardı ve onlar bizi bir dünyâ devleti hâline ulaştırmıştı. ‘Din ve devlet, vatan ve millet…’bunlar en yüksekte dalgalanan bayraktı. Fertler ve cemiyet bu değerlere gazilik ve şehitlik ruhuyla adanmışlık içerisindeydi.

Mevlânâ, ‘Sen anılması güzel olan söz ol. Çünkü insan kendi hakkında söylenilen güzel sözlerden ibârettir’ der. İyi anılacak insan yetiştirilmelidir. Ülkemizde hâlâ vefânın, kadirşinaslığın, fedakârlığın ne olduğunu bilenler mevcuttur.  Gerçekten bu, takdire şayan bir değerdir. Bu umut canlandırılmalı, bu damar beslenmelidir. Bu damarın gidip dayandığı ana kaynak medeniyetimizi inşa eden ruhtur. Yapılmak istenen, insanı, toplumu, millete, aileye kadar bütün yapımızı bu ruha dayalı olarak yeniden imar ve inşadır.

Çetinoğlu: Belirttiğiniz ruha dayalı yapı nasıl inşa edilebilir?

Prof. Doğan: Çocuklarımız için bir öz geçmişten ziyâde, öz gelecek tasarımı konusu üzerinde durmalıyız ve çocukların öz gelecek yazmasını teşvik etmeliyiz. Eğitim, Türkiye’nin en büyük problebi değil de, en büyük çözümü olarak görüldüğünde, neler üretilebileceği konusunda yeni açılımlara yönelebilmenin mümkün olacağı görülecektir.

Çetinoğlu: Gençlere belli hedefler gösterilmeli, ideal verilmeli, şuur kazandırılmalı.’ Diyebilir miyiz?

Eğitim Metodu

Prof. Doğan: Evet! Her millet tâkip edilen eğitim usulüne göre, ya yükselir ya da düşer. Toplum bilimleri, esas prensiplerini eğitim metotlarından alır. Milletlerdeki içtimâi görünüşler eğitim tarzlarının bir sonucudur. Hayat mücâdelesinde başarılı olan milletlerin üstünlük sebeplerini araştırırken, eğitim ve öğretimde uyguladıkları metotları dikkate almak gerekir. İyi bir tahsil, insanın yaratılışında olan kabiliyetlerinin gelişmesine, güzel ahlâkının güzelleşmesine ne kadar hizmet ederse, kötü bir tahsil de o nispette zarar verebilir. Okul, hayat için hazırlanmış münevver, faziletli ve şuurlu insanlar yetiştirmelidir. Milletler eğitimle kalkınır.

Çetinoğlu: Gdişâtı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Doğan: İnsanlar, geçmişte ve gelecekte yaşamayı tercih ederek, şimdiyi ziyan etme peşindeler. Geleceğin muhakkak surette cihanşümul bağlamda ele alınması fakat millî yorumlanması gerekiyor. Eğitimde kadim olanla güncel olanın dengesini sağlamalıyız. Eğitimdeki iyileşmeyi görmek için de en az bir nesil gerekiyor. En sık değiştirilen bakanların eğitim ve kültür alanlarında olduğuna bakılırsa bu iki alanın hâlâ problemli olduğu anlaşılıyor. Eğitim felsefesi dâhil sistem teorisi içerisinde eğitimi yeniden kurgulamamız gerekiyor. Eğitimin bütün alt sistemlerini ve bileşenlerinin birlikte senkronize olarak dönüşümünün yeniden inşa edilmesini ve bunların fizibilitesinin simülasyon modellerinin yapılması lâzım. Eğitimimiz, anaokulundan üniversiteye bu ruh, bu ideal ve dünya görüşüne istinâden yenilenmeli ve yeniden teşkilatlanmaya tâbi tutulmalıdır.

Çetinoğlu: Mevcut gidişâta bakıldığında çizilen hedefler çok büyük. Bu hedeflere ulaşacak gücümüz var. Akıllı tercihlerle ulaşmamız mümkün olur inşallah.

 Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü) Aksaray Üniversitesi Rektör Adayı. 1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesi Devedamı (eski kasaba) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Kırşehir ve Ortaköy’de ve lise öğrenimini Ortaköy lisesinde tamamladı. Ayrıca fark derslerini vererek İstanbul Küçükköy İmam-Hatip lisesini bitirdi. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu (1988). 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Uluslararası İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. Pedagoji alanında yaptığı çalışmalarla Pedagoji (Eğitim bilimleri) Doktoru unvanını aldı (1999). Yine çocuk ve aile eğitimi ve aile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim Sosyolojisi alanında doçent oldu (2012). Eğitim ve aile sosyoloji alanında yaptığı çalışmalarla YTÜ, Sosyoloji bölümünde profesör kadrosuna tâyin edildi. (2022).Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev yaptı (2005–2008). Uluslararası Malezya Üniversitesinde (UM, Univercity Malaya 6 ay) misafir ve araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu (2008). Anabilim Dalı Başkanlığı ve YTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı yaptı. Sırasıyla Elazığ Fırat, Bolu İzzet Baysal, İstanbul ve Trakya Üniversiteleri Eğitim Fakültelerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2009’dan beri Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Özellikle rektörler üzerine yaptığı bilimsel makale ve kitaplarıyla bilinmektedir. Uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalışmıştır. Gazeteci ve bilim insanı olarak 60 ülkeye seyahat etmiştir. Evli ve dört çocuk babasıdır. İleri düzeyde İngilizce, orta düzeyde Arapça ve Farsça bilmektedir. Üyelikler: Türkiye Yazarlar Birliği (1994-), Türk Felsefe Derneği (2008-), Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM, 2010-) ÜN-DER (Üniversite Öğretim Elemanları Derneği) üyesi, Telif Hakları Derneği, Bilim Teknoloji Derneği kurucu üyesidir (2016). 30’u uluslararası olmak üzere 100’den fazla ilmî (bilimsel) yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere millî ve milletlerarası birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri üyeliği yapmaktadır. Günlük Türkiye gazetesi başta olmak üzere, Yeni Şafak, Star, Yeni Akit, Yeni Birlik, Analiz ve İttifak gazetelerinde yazıları yayınlanmaktadır. Ödüller: Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen devlet nişanı sâhibidir (2001). Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla ‘Kelaynak Kuşları Zorda’ başlıklı çalışması, 2002; ‘Boğazlarımız Yolcu Geçen Hanı’ başlıklı çalışması, 2004), Uluslararası Çevre Olimpiyatları Projesi uluslararası çevre basın ve Jüri özel ödülü kazanmıştır. 2017 yılında Dünya Basın Mensupları Derneği tarafından “Rektörler Konuşuyor” başlıklı yaptığı söyleşiler ile yılın gazetecisi ödülünü aldı. Yayınlanmış Kitaplarından bazıları: Eğitimde Başarının Şartları (1998), Şimdiki Çocuklar Harika (2001), Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Aile Mutlu Çocuk (2003), Başarıya Yürüyenler (2005), Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör, M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), Ailenin Aynası Çocuk (2006), Ailede Sevgi Eğitim (Editör) (2009), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013), Konuşmak Lâzım (C. Doğan ile birlikte 2015), Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz (2016), Hayatı Güzelleştiren Hikayeler (2020), 100 Soru Cevapta Eğitim Felsefesi (2020), Postmodern Medya (Editör, 2020), Rektörler Konuşuyor (2020), Koronaya 100 Mektup (2020), Profesörler Geçidi (2021), Sorularla Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi (2021). 20 adet ilmî kitap bölüm yazarlığı, ayrıcı akademik bazı dergilerde hakemlik ve editörlüğü devam etmektedir.

Mutluluk Sırat-ı Müstakîmde

     Sırat-ı Müstakîm / Doğru Yol, iman ve inancın yoludur. Delil ve rehberi Kur’an’dır.

     Ezel Sultanı Allah bildi. Rahmetiyle istedi. Kudretiyle, insanı yarattı. Meşiet / İlahî Murad kanununa bindirdi. Tavırdan tavıra geçirdikten sonra, vücut hil’atine / kaftanına bürümüş olarak, emanetini uhdesine verdi. İnancı ve imanı, onun göstergesi yaptı. “Namazı kıl.” emriyle, emanete İlâhî bir nişan taktı. Allah’ı bilme, O’nu sevme, O’nun istediği gibi olması gerektiğini de ilham edip fehm ettirdi. Böylece her insanın yeryüzünde yapması gereken ömür seyahatini başlattı.

     İnsan, yaratanları bir olmasından ötürü, herşeyi Yaratan’dan bildi. Her şey ve her hususta O’na odaklandı. Yaratılmışı hoş gördü, Yaratan’dan ötürü. Yaratılanlar da, arzda insanla şereflendikleri için, İlâhî buyrukla insana yönelik, onun emrine âmâde bir tavır takındılar.

     Bu bakış, bu anlayışla; insan güzel gördü. Güzel düşündü. Ve hayattan güzel tad aldı.

     İnsanla tabiat / canlı cansız yaratılanlar arasında, ömür boyu sürecek olan bir tanışma, bilişme, sevişme ve iki tarafça güzel, iyi ve doğru bir oluşma kendini gösterdi.

     Ruhun ziyası, hayatın nuru, bir de ruhumuzun ruhu olan iman / inanç ışığı ile bakınca insan; herşeyin ışıl ışıl olduğunu, meçhul bir şeyin kalmadığını, niçinlerin birer birer aralandığını; fezanın dünya gemisiyle çok zevkli bir ömür seyahatine çıkarıldığını anladı.

     Hikmet gözüyle, yani işin arkasını, iç yüzünü, maksat ve gayesini görmek arzusuyla baktığı, zahir ve görünüşteki hoşnutsuzlukların arkasında ve sonrasında doğacak güzellikleri, basîretle gördüğü, elinden geleni yaptığı için, müsbet-menfî netîceyi hoş ve yerinde karşılayarak; ömür yoluna devam etmesi gerektiğini anladı. Çünkü dünya imtihanı, dünya sınavındaydı. Sınavda ise, soruya itiraz olmaz. Sadece cevap vermeye gayret edilirdi.

     Fakat emel, arzu, istidat ve hislerimiz ise; daima ebedî / devamlı kalışı istemekte.

     Gözümüz arı ve kuş misali, her tarafa doğru uçuyor. Kâinat / evren bahçesinde küçük büyük varlık çiçeklerine konuyor. Her çiçekten ayrı bir haz alıyor.

     Başını göğe kaldıran insan, semadaki yıldızlara, güneşlere kondukça nazarı, Hâlık / Yaratan’ın hikmetini, insanın alması gereken ibreti ve tabii ki, İlâhî Rahmeti görüyor. Sanki güneşle sohbet ediyor. Güneşin insan için itaatkâr bir görevli olduğunu anlıyor.

     Güneş diyor hâl diliyle insana, kulak ver biraz; benden hararet, ziya; sizden namaz ile niyaz.

     Ay, şahit olarak bu konuşmaya; hiç geri kalır mı güneşten, içini açmaya.

     Böylece söyleşir arz ve sema, insanın endişelerini gidermek için güya.

     Derler hâl diliyle insana, “Sakın korkma!” Hepimiz âmâdeyiz emrine, söz verdik Yaratan’a.

     Dinle ey insan! Yer ve gökdekilerin seslerini:

     Havadaki demdeme, Kuşlardaki civcive, Yağmurdaki zemzeme, Denizdeki gamgama,  Şimşekdeki rakraka, Taşlardaki tıktıka; mânâlı bir çeşit mesajlar! Havanın terennümleri, Şimşeğin naraları, Dalgaların nağmeleri; birer azametli zikir. Yağmurun hezecatı, Kuşların seceatı / ötüşleri; birer rahmeti anış tezahürü / görüntüsü. Hakikat ve gerçeği nazara veriş tablosu.

     İşittiğin sesler ey insan, değil sahipsiz. Her biri, her varlığın varlık sesi. ‘Bizleri câmid / cansız sanma!’ deyişlerinin haykırışları. Her biri kendilerinde tecellî eden İlâhî rahmetin alkışçısı. Kâinatta var olan kardeşliği ediyorlar ilân birbirlerine. Kâinattan göğe yükselen binbir sesler, ulvî / yüksek bir musikîdir; sakın sanma ki, anlamsız.

     İşte Sırat-ı Müstakîm gösterir insana;

     Ne kâinat başıboş sahipsiz bir âlem

     Ne de insan sebepsiz yere yaratılmış bir Âdem.

     Hikmetle baktırır insana Sırat-ı Müstakîm;

     Der insana kalmasın ömrün netîcesiz ve akîm.

     Cesedin ruhunla alır lezzet.

     Ruh vicdanla bulur izzet.

     Vicdanda var olan mevcut saadeti bul

     Mânevî firdevs cennetiyle ol mesut bir kul.

Yeni Anayasa Türkiye’yi Çözme Aracı mıdır?

Anayasa dâhil konuları özgürlükçü ve güvenlikçi diye ayırmaktan uzak durmak gerekir. Bunlar birbiriyle çelişmez; ama tamamlar.

            Türk demokrasisini darbe anayasasından kurtarıp özgürlükçü sivil anayasa yapma masalı çok eskidi. Hala 12 Eylül Anayasası’nı darbe anayasası olarak görmek Anayasa’da bugüne kadar yapılan değişikliklerin farkında olmamaktır.

            Aydınlar Ocağı Genel Merkezi daima üstüne düşeni yapma sorumluluğu içinde olmuş; sorunlardan ve milli meselelerden hiç kaçmamıştır. Bunun somut örneklerinden birisi de, beş sene önce TBMM Anayasa Komisyonu’na katılarak görüşlerini açık ve seçik ortaya koymasıdır. Suya sabuna dokunmadan her gelen iktidara yaranma çabası içinde imkânları kapan ve kaybolan kuruluşları üzüntü ile izlemişizdir. Çekingen, doğru bildiğini söylemekten aciz kuruluşlar ancak güdümlü olabilirler; ama sivil toplum kuruluşu olamazlar. Türkiye’nin oldukça fazla olan bu tip kuruluşlara hiç ihtiyacı yoktur. Aydınlar Ocağı TBMM’deki görüşmelere katıldıktan sonra görüşlerini bir kitapçık haline getirmiş; eser iki baskı yapmış; ilgilenenlere ücretsiz dağıtılmıştır. Halen de dağıtılmaktadır.

            Genelde ülkemizde anayasalar ihtiyaçlara göre ele alınmak yerine, dış dayatma ve pazarlıklarla emperyal güçlere üs olarak görev yapan STK’larca kullanılır hale gelmiştir. Ülkelerin dönüştürülmesinde anayasa malzeme olarak kullanılmaktadır. Ülkeler ve bu arada Türkiye tanınmaz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Böylece önü açılan milli devletlerle ve Türkiye ile ilan edilmemiş bir savaş yaşanıyor. Başkaları için reformlar yapmaya zorlanan, anayasa değiştirilmesi girdabına sokulan milli ve üniter devletler egemenlik hakları zedelenerek çokkültürlülük tuzağına da sokulmaktadırlar. Milli devletlerin kuşatılması halen sürmektedir. Özgürlükçülük adı altındaki bir mayın ile milli devletlerin kendi kendilerini koruma hakkı çökertilmektedir. Maalesef siyasetçi de değişiklik ihtiyaçlarını somutlaştırma yerine, kulağa hoş gelen sihirli özgürleştirme batağına çekiliyor.

            Ne oyunlar oynanmaktadır ki! Etnik ırkçılık demokratikleşme diye yutturuluyor. Eğitim öğretim dili farklılaştırılıyor. Yerel yönetimleri özerklik şartının haklı olarak reddine konan şerhler sorun yapılıyor ve bazılarını rahatsız ediyor. Batılı ülkelerin hemen hemen hepsinde milli kimlik anayasada yer alırken Türk Milleti ve Türk Kimliği etnisite kapsamında ele alınıyor. Bizler kendi vatan topraklarımızda yaşıyoruz. %90’ları aşan çoğunluğuz. Suriye, Irak, Makedonya, Bosna, Kosova, Bulgaristan ve Yunanistan’da yaşamıyoruz. Dünyada milliyetçilik yükselirken; Türkiye’ye milli menfaatlerini koruma milletlerarası hukuku bozma deniyor. Sömürgeci artıklarının Türklük ve milliyetçilikle içerde ve dışarda sorunları olması normaldir. Halkların kendi kaderlerini tayine gelince, bize gelinceye kadar o kadar fazla ülke kuyrukta var ki… Ulus devletlerin tasfiyesi söz konusu olunca; siz Batılı ülkeler neden örnek olmazsınız? Türkiye etnikçi politikaların maalesef etkisi altında kalıyor. Yönetenlerin çoğu etnisiteyi bilmiyor. Ege ve Akdeniz’de, Kıbrıs’ta ülkemizin milletlerarası hukuktan ve anlaşmalardan kaynaklanan hakları yok sayılıyor.

            ABD ve Batı’nın çıkarlarına göre siyaset ve danışmanlar dayatılıyor. Anayasa marjinal gurupların ve korumacılarının isteklerine ağırlık verilerek biçimlendirilemez. Türkiye’nin milletleşme sürecinin dışlanarak bizi kalabalık veya sürü olarak düşünenler var. Anayasa’nın ilk dört maddesi ve özellikle 66. madde ve diğerleri içerde ve dışarıda birilerine batmaya devam etmelidir. Türkiye değişik bir kulvara sokulamaz. Cumhuriyetimizin kurucu değer ve maddeleri cahil veya hain bazılarının oyuncağı olamaz. Aksi birtakım davranışlar haklı olarak yasalar içinde gerekli tepkiyi de görmelidir. İşin enteresan tarafı Türkiye’ye atılmak istenen kazıklar nedense yaz aylarında planlanır ve sonbaharda uygulamaya konulmaya başlanır. Uyan Türkiye yaz bitiyor.

Anayasa’nın 169. Maddesi (Ormanların Korunması ve Geliştirilmesi)

“Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.

Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.

Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.”

Biz Ağaçlarla Suyla Konuşuruz

Kasırgalarla taşla boğuşuruz

Böceklerle çiçek[1]le konuşuruz

Toprağa binlerce kökler salarız

Biz ağaçlarla suyla konuşuruz[2]

Yer yeşil gök mavi deniz masmavi

Balıklar yüzerler bulutlar kavi[3]

İnsan neslinde nedir bu davi[4]

Biz ağaçlarla suyla konuşuruz

Su biter ağaçlar yıkılıverir

İnsanın beli de kırılıverir

Gök kızıl o anda eriyiverir[5]

Biz ağaçlarla suyla konuşuruz

Yeryüzü mirası hor kullanılmaz

Bu iş böyle gider hesap sanılmaz

İsminiz Ahrette iyi anılmaz[6]

Biz ağaçlarla suyla konuşuruz

Kınasın bizleri yeşili yolan

Ağacı koruyan o Rahmet bulan

Özden sözü söyler anlar öz olan

 Biz ağaçlarla suyla konuşuruz

Saygı ve Dostlukla

Hilmi Özden

9. Ağustos. 2023


[1] Yunus der ki:

“Sordum sarı çiçeğe

Annen baban var mı dır?

Çiçek der derviş baba

Annem babam topraktır”

[2] Allah, gökten su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz bunda dinleyecek bir toplum için bir ibret vardır(Nahl suresi/65. Ayet).

[3] Sağlam

[4] Dava

Yunus der ki:

“Ben gelmedim Davi için

Benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmaya geldim”

[5] Gök yarılıp da, gül gibi kızardığı, yağ gibi eridiği zaman haliniz nice olur?(Rahman suresi/3. Ayet)

[6] Göklerde ve yerde olanların; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğunun Allah’a boyun eğdiklerini görmüyor musun? İnsanlardan birçoğu da azabı hak etmiştir. Allah’ın hakir kıldığına saygı duyacak kimse yoktur. Doğrusu, Allah dilediğini yapar (Hac suresi/18. Ayet).