23.2 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 230

Akşener Doğru İşler Yapıyor Ama Dahası da Lazım

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, genel seçimlerden sonra ittifaka girmeme ve yerel seçimlerde her il ve ilçede kendi adaylarını gösterme kararı aldı. Bu kararını da her fırsatta dile getiriyor ve “Blöf yapmıyorum” diyerek bu konudaki kararlılığını ve samimiyetini ifade ediyor.

Akşener’in bu açıklamaları başta CHP kurmayları olmak üzere genel olarak bütün muhalif tabandan tepki alıyor. “2018’de kazandığımız belediyeleri kendi elimizle AKP’ye mi verelim?” şeklinde sitem ediyorlar.

Muhalif taban sitem etse de tepki gösterse de İyi Parti kurulduğundan bu yana Akşener belki de ilk defa doğru bir iş yapıyor. Neden bu kanaatte olduğumuzu ifade etmeden önce kısa bir yakın tarih turu yapmakta fayda var.

2018’de erken seçim kararı alınınca, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı seçime girme yeterliliğini haiz siyasi partilerin listesini YSK’ya gönderdi. Listede İyi Parti de vardı ancak İyi Parti’nin seçime girip girmeyeceğine nihai olarak YSK karar verecekti. İyi Parti, seçimlere girme hakkına sahip olmasına rağmen seçimlerden en geç 6 ay önce büyük kongresini yapmış olma şartını sağlayıp sağlamadığı konusunda hukuki ihtilaf (!) söz konusu olmuştu. YSK’nın bu konuda yaptığı toplantıya bir (1) üye katılmamış, katılan on (10) üyenin de beşi (5) katılabilir beşi (5) de katılamaz şeklinde oy kullanmıştı. Hal böyle olunca Akşener de işi riske atmama adına seçime girebilmek için diğer yol olan Meclis’te grup kurma şartını sağlama yoluna gitti, Ama grup kurabilmeleri için 20 vekile ihtiyaçları vardı, İyi Parti’nin ise ancak 5 vekili vardı. Akşener bu defa Kılıçdaroğlu’na rica ederek CHP’den 15 vekili İyi Parti’ye transfer etti ve İyi Parti’nin seçimlere girebilme yeterliliği olup olmadığı meselesi tartışma konusu olmaktan çıktı.

CHP’nin bu resti ve akabinde iki partinin ittifak kurarak 2018 genel seçimlerine katılmaları, İyi Parti’nin seçimlere girebilmesine imkân sağlasa da İyi Parti’nin seçmen nezdinde CHP’nin gölgesinde ve himayesinde bir parti olduğu algısını yarattı. Bu algı, İyi Parti’nin 2018 genel seçimlerinde beklediğinin çok altında bir oy almasına neden oldu. %20’lerin 25’lerin konuşulduğu İyi Parti, %10’u bile yakalayamayarak 9,90’larda kaldı. Bu haliyle, ittifak olmasa İyi Parti baraj altı kalarak Meclis dışında kalacaktı.

2019 yerel seçimlerinde iki parti yine ittifak yaptılar. Yerel seçimlerde İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Mersin gibi büyük şehirlerin Millet İttifakı (CHP-İyi Parti) tarafından kazanılması muhalefette zafer havasının yanında ittifakın genel seçimleri de silip süpürerek kazanacağı algısını uyandırdı. Hâlbuki durum hiç de öyle değildi. Daha yerel seçimlerden hemen sonra 21 Nisan 2019 tarihinde yazdığımız ve Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye adlı kitabımıza da aldığımız “Muhalefetin Ayakları Yere Basmalı” adlı köşe yazımızda genel seçimlerin hiç de öyle güle oynaya kazanılamayacağını ifade etmiştik. Yazının ilgili kısmını aşağıya yer aldığımız ve adı geçen Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye adlı kitaptan alıntıladığımız fotoğraflarda görebilirsiniz.

2019 yerel seçimleri, İyi Parti’nin CHP ile bir ve bütün olduğu algısını seçmende iyice perçinleştirdi.

2023 genel seçimlerine girerken, ittifaka yeni ortaklar da dâhil oldu ve Millet İttifakı “Altılı Masa” diye anılmaya başladı. “Altılı Masa” yaklaşık bir yıl boyunca kendi arasında toplantılar yaptı ancak bu toplantılardan pek de dişe dokunur bir şey çıkmadı. Özellikle de milletin en çok merak ettiği konu olan ittifakın cumhurbaşkanı adayının kim olacağı konusu bir türlü netleşmedi.

Seçim günü yaklaşıp da Altılı Masa’nın ittifak ortağının Kılıçdaroğlu olacağı bilgisi sızınca ortalık karıştı. Çünkü adayın kim olacağı konusunda beklenti farklıydı. Muhalefetin genel beklentisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu veya Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın aday olması yönündeydi. Akşener de benzer bir beklenti içindeydi. Ancak, Kılıçdaroğlu aday olacağını ifade edince Akşener, siyasi hayatının en büyük riskini ama bir yandan da en doğru kararını alarak ve sonunda kadar haklı olarak masayı dağıttı. (Akşener’in bu çıkışında neden haklı olduğu kanaatinde olduğumuzu merak edenler “Meral Abla’ya Son Mektup” adlı köşe yazımıza bakabilirler.)Bu çıkış Akşener ve İyi Parti için belki de siyasi hayatlarının en büyük fırsatını taşıyordu ama nedendir bilinmez Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını kabul ederek Altılı Masa’ya geri döndü. Altılı Masa, adaylarının Kılıçdaroğlu olduğunu deklare etti. Sonrası herkesin malumu.

Muhalefet, Akşener’e kızıyor ama Akşener’in bu seçimlere tek başına katılma kararı doğru. İnşallah bu kararından geri adım atmaz. Nedeni şu; İyi Parti, CHP ile ittifak kurduğu sürece Türkiye daima iki kutuplu bir yapıya ve iki kutuplu yapı arasındaki %52-48 lik Cumhur İttifakı lehine kurulmuş seçim sonuçlarına mahkûm olmaya devam edecek. İyi Parti müstakil bir parti olarak tek başına seçimlere girerse her şeyden önce seçmen nezdinde “kendisi olma” ve ortaya karakter koyma algısı yaratacak. Bu algının sonucunda da Ak Parti ve MHP’den gerçekten ciddi oranda oy kopartıp bu Türkiye için takdir edilen %52-48 dengesini darmadağın edecek ve dengelerin yeniden kurulmasını sağlayacak, kendisi ciddi bir iktidar alternatifi haline gelecek.

Bu algı tek başına yeterli değil elbette. Akşener’in ikincil olarak MHP’den tevarüs siyaset alışkanlıklarını tamamen terk etmesi ve bu siyaset anlayışını İyi Parti’den zihniyet ve icraat olarak tamamen silmesi lazım. Buna da öncelikle kendi zihniyetinden başlaması lazım elbette. Aday tercihlerinde, adaylarının tanıtılmasında ve desteklenmesinde, teşkilatlarının saha çalışmasında MHP modelinden tamamen ayıklanması lazım. Çağın gerektirdiği, seçmenin ihtiyaçlarını anlayan ve bu ihtiyaçlara cevap veren bir dil ve icraat tarzı geliştirmesi lazım.

İşte Akşener, o gün doğru başlayıp yanlış sonlandırdığı çıkışını bugün tekrar yapıyor. İnşallah bu defa daha önce yaptığı gibi çark etmez. “Seçmen böyle istiyor”, “Belediyeler önemli” vs. gibi ifadelere aldanmaz umarım. Aksi halde elindeki bu son fırsatı da heba eder ve sadece kendisine ve partisine değil bütün Türkiye’ye yazık eder.

Gelişmiş Ülke Olmanın Sırrı

Prof. Dr. İskender Öksüz Karar Gazetesinde, Ege Cansen ise Sözcü Gazetesinde yazmaktalar. Bu iki üstat düşünür/yazar son yazılarında aynı temel soruya cevap aramışlar.

İskender Öksüz Niçin gelişmiş Ülke Değiliz?” ve devamında “Toplum Sermayesi, Takım Sermayesi” başlıklı yazılarında gelişmiş ülke olmanın sırrı olarak “İnsan Sermayesi ve Toplum Sermayesini” göstermiş.

Ege Cansen “Geri Kalmış Her Toplum Ahlaksızdır” başlıklı yazısında Ahlak kavramını öne çıkarmış. Bu iki değerli yazar aynı soruya farklı cevaplar vermiş gibi.

Acaba öyle mi?

****

Önce İskender Öksüz’ün tezini özetleyelim:

“Türkiye ve Almanya’nın nüfusu aynı. İkisinin de tabii kaynakları, üç aşağı beş yukarı eşit gibi. “Üstelik Almanya 2. Dünya Savaşında harbe girip kaybetmiş, yakılıp yıkılmış buna rağmen kısa zamanda toparlıyor. Türkiye ise ne harp görmüş ne tahribat. Fakat Almanya’nın hep gerisinde.”

İskender Öksüz, madem böyle, “Almanya gelişmiş ülkelerden biri iken Türkiye neden geri kalmış bir ülke?” sorusunun cevabını arıyor.

“Cevap şuydu. Bizim İnsan Sermayemiz, Almanya’nın epey gerisindeydi.”

İskender Öksüz önce bu kavramın tanımını yapıyor: “İnsan sermayesi tek tek insanlarınızın bilgi ve becerilerinin toplamıdır. İnsanlarınızın diplomalarıdır ama aynı zamanda o diplomalarının kalitesidir de. Çalıştıkları meslekteki tecrübeleri, kaç yıldır o işte ustalaştıklarıdır.”

Türkiye’nin bu tanım içindeki iyi yaptığı tek şey diploma sayısının artırılmış olmasıdır. Her ilçede üniversite adı altında açılmış kurumların diploma verdiği ama bilgi ve beceri veremediği, yani diplomaların kalitesinin olmadığı gibi bir gerçeğimiz var. Üstelik “Eğittiklerimizi ve ustalaşanları da elimizde tutamıyoruz.”

****************************

Toplum Sermayesi

İskender Öksüz başka bir gerçeğe dikkat çekiyor: Kalitesiz eğitim sistemimize rağmen, bireysel olarak “bu ortalama eğitim seviyesini yukarıya doğru delip geçen gençlerimiz var. 85 milyonluk büyük bir ülkenin içinden yüzde onu gereken düzeyi yakalasa… Sadece yüzde onumuzdan bir Avusturya, bir buçuk Finlandiya, iki İrlanda çıkar.”

“Bu yetişmiş insanların bir araya gelip ülkenin geri kalanını da tutup kaldırması” mümkün olmalıydı. Ama olmadı.

İşte burada İskender Hoca “toplum sermayesi” veya “sosyal sermaye” kavramını hatırlatıyor: Bu kavramı “İnsan Sermayesi dediğimiz tek tek insanların bilgi ve becerilerinin bir araya gelip birlikte değer üretebilme yeteneği, birlikte refah üretme potansiyeli” olarak tanımlıyor.

Voleybol veya futbolda milyonlarca dolar vererek bireysel becerileri en üst seviyede oyunculardan bir takım kurabilirsiniz. Fakat böyle takımlar bazen bireysel yetenekleri toplamı daha düşük takımlar karşısında başarısız olurlar.

Ekibin “birlikte değer üretebilme yeteneğini” yükseltmek için birlikte hissetme, anlama, beraber oynamayı geliştirmeniz gerekir. Takımdakilerin; “Bu takım benim!”, “Arkadaşlarım bana pas verir, ben de onlara!” ve “Biz birbirimizi severiz ve güveniriz!” demesini sağlayacaksınız.

Ülkelerde de “toplum sermayesi” yani “birlikte değer üretebilme yeteneği” insan sermayesi toplamından bazen daha düşük, bazen de daha yüksek olur.  Toplum sermaye değerini yükseltmek için “önce ülkenin İnsan Sermayesini yükselteceksiniz. Öğretmenleri, okulları, üniversiteleri, araştırma merkezlerini, endüstri öbeklerini kuracaksınız. Sonra insanlarınızın ‘Bu iş benim!”, “Bu kurum benim!’, ’Bu ülke benim!’ demelerini sağlayacaksınız. Bir arada ve birbirlerine güvenerek, ‘Biz!’ hissiyle.”

****************************

Almanlar Bizden Ahlaklı

Şimdi de gelelim Ege Cansen’in önermesine:

“Aynı doğal ve beşerî zenginliklere sahip iki toplumun iktisadi gelişmişlik düzeyleri arasındaki fark, ahlak seviyeleri arasındaki farka eşittir.”

Bu iddialı önermeye göre, Almanya ve Türkiye arasındaki gelişmişlik seviyeleri arasındaki fark Almanların ahlak seviyesinin, Türk vatandaşlarından daha yüksek olduğunu kabul etmemizi gerektiriyor.

Ahlak deyince hemen belden aşağısı gelenler bu tespite şiddetle itiraz edeceklerdir. “Cinselliğin ve LGBT gibi kimliklerin daha serbest yaşandığı Almanya’nın ahlakı Türkiye’den yüksek olamaz” denecektir.

Oysaki burada bahsedilen “ahlak” kavramından Ege Cansen’in kastettiği şu:

Ahlak, bireyin kişisel çıkarını azamiye çıkarmaya çalışırken, diğer bireylerin ve toplum genelinin çıkarlarına halel getirmeyecek şekilde davranmasını sağlayan yasaklar manzumesidir.”

“Dikkat edilirse, bu tanımda bireylerin çıkarlarını azamileştirmeye çalışması doğal, makbul ve ahlaki bir davranış kabul ediliyor. Ahlaksızlık, bunu üçüncü kişilerin ve toplumun genelinin çıkarlarına halel getirme pahasına yapmaktır” diye açıklıyor.

Yani, örnek olarak söyleyelim; Siyaset meşru, topluma yalan söylemek, hukuka aykırı şekilde devlet gücünü kullanmak ahlaksızlıktır. Ticaret meşru, stokçuluk ve tefecilik ahlaksızlıktır. Gazetecilik meşru, kalemini muktedirlere kiralamak ahlaksızlıktır.

Ege Cansen yüksek ahlakın değişmez bileşenlerine örnek olarak “çalışkanlık, dürüstlük, yardımseverlik, faydacılık, akılcılık, sade yaşama ve tevazuyu” gösteriyor.

****************************

İki Tez De Doğru

İki değerli düşünürün vardığı sonuçlar bence biri diğerini yanlışlayan tespitler değil, belki tamamlayan önermelerdir.

İskender Öksüz’ün bir takım üzerinden verdiği örneği Ege Cansen’in tezi açısından inceleyelim:

Bir voleybol/ futbol takımının “takım sermayesini” üyelerinin bireysel becerilerinin toplamı veya fazlası kadar yapmak için takımın oyuncuları, antrenörü ve diğer katkı sağlayanlarının ahlaki davranması şarttır. Oyuncuların becerili olmasının yanında çalışkan, dürüst, yardımsever, akılcı davranıyor olması da gerekir.

Oyuncuların bireysel başarılarını artırmaya çalışırken diğer oyuncuların, takımın ve toplum genelinin çıkarlarına zarar verecek şekilde davrandığını düşünün. Böyle bir ahlaki zafiyet takım sermayesi değerini düşürür.

****************************

Türkiye Böyle Giderse Gelişemez

Türkiye’nin toplum sermayesi (sosyal sermayesi) maalesef gelişmiş bir ülke haline gelmemiz için yetersizdir. Çünkü;

  1. Ülkemizin eğitim sistemi insan sermayesi oluşturma görevini yapamaz haldedir. Devlet reel eğitim yerine kalitesiz bir dini eğitime ağırlık vermektedir.
  2. Ülkemizden eğitimli kesimin kaçması ve ülkemize yönelik düzensiz göçler insan sermayesi ortalama kalitesini düşürmektedir.
  3. Yöneticiler toplumda “takım ruhu” denilen birlikteliği sağlamak yerine, “biz olma şuurunu” yok etme gayretinde. “Biz olma” bilincini yaşatacak milli/ dini duygu ve inançları, siyasi gayelerle, ayrıştırma aracı olarak kullanmaktadır.
  4. Yönetenlerin bir kısmı “devletin malı deniz” anlayışıyla, bireysel çıkarları için toplumun geneline zarar veren ahlaksız bir tutum içindeler.

Yeniden Türkçülük

Sünni Eşarilik 15. yüzyıldan başlayarak Timurlu’yu, 16.yüzyıldan başlayarak Osmanlı’yı, 17. yüzyıldan başlayarak Babürlü’yü çökertti.

Atatürk Türk’ün Töresi yolundan US-BİLİM –savunmaya gücü yeten ‘’ancak çarpık bir felsefe anlayışı felsefe ile dünya görüşünün örtüştüğünü savunabilmek — çizgisinde Ülkede TÜRKLÜĞÜ diriltti.

*

Atatürk’ten sonra BATICILIK ile Türk Töresinden uzaklaşıldı. Bir yandan da Sünni -Eş’ariliğin tohumlar atıldı. Kur’an kursları, okullarda din dersi adı altında öğretilen dincilik, arka arkaya açılan imam okulları, ilahiyat fakülteleri, tarikatlara, cemaatlere verilen ödünlerle beslenen büyüyen Sünni-Eşarilik sonunda devleti ele geçirdi.

Batıcılık Türkiye’yi batırdı.

Sünni- Eşarilik bataklığa soktu.

*

Şimdi tek yol, tek çözüm tek umut kaldı.

Yeniden TÜRK’ÜN TÖRESİ’ .

Yakın geçmişin milliyetçiliklerinin geçmişine ya da bugününe takılmadan YENİDEN TÜRKÇÜLÜĞÜ ortaya koymak.

Kökleri ORKUN YAZILARINDA ortaya konulmuş, ATATÜRK ile çağdaş yorumuna eylemine ulaşmış, bugünün gelişmelerini yakalamış TÜRKÇÜLÜK… YENİ BİR YORUM, YENİDEN TÜRKÇÜLÜK…

*

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra, “Benim hayatta yegâne fahrim servetim Türklükten başka bir şey değildir”, “Doğuşumdaki tek fevkaladelik Türk olarak dünyaya gelmemdir”, ” Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Ne mutlu Türküm diyene !” gibi daha nice sözlerin sahibi olan M. Kemal ATATÜRK’ÜN önderliğinde, tarihte GÖK TÜRKLER’den sonra ilk defa “TÜRK” adıyla bir devlet kuruluyordu. Yeni kurulan bu devletin kuruluş felsefesini ve temelini “Türklük Şuuru – Türk Milliyetçiliği ve Türk Kültürü” oluşturmuştur. Tek devlet, tek millet, tek dil ve tek bayrak esasına “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düşüncesine ve “TAM İSTİKLAL” anlayışına dayanan yeni Cumhuriyet ve Cumhuriyetin kuruluşundan önce verilen Milli Mücadele sadece Türk Milletini esaretten kurtarmakla kalmamış aynı zamanda nice mazlum milletlerin örnek alarak istiklallerine kavuştuğu emperyalizme karşı verilen örnek bir mücadele hareketi olmuştu.

*

Ve hassasiyetle bilinmelidir ki, ATATÜRK milletimizin ortak değeridir. Ona saldırmak Türk Milleti’ne saldırmak anlamına gelir. Atatürk’e karşı zaman zaman işlenen meczubane girişimlerin, davranışların ve küstahlıkların arka planını iyi incelemek gerekir.

*

Zaman içinde gördük; Atatürk’ün eseri diye cumhuriyetin kazanımlarına, anayasal düzene, parlamenter sistemimize, hukukumuza, demokrasiye, hayat tarzımıza, millî ve manevi değerlerimize saldırıların yapıldığını gördük; bu saldırıların arkasında neler döndüğünü iyi incelemek gerekir.

*

Bu söylem ve eylemleri bireysel olarak düşünmek saflık olur. Dış kaynaklı egemen güçlerin güdümünde bir siyasi projesi olarak adım adım gerçekleştirilmeye çalışıldığını iyi incelemek gerekir.

*

Anlaşılan o ki, Türk milliyetçiliğinin öznesini oluşturacağı merkez bir siyasi yapılanma YENİDEN TÜRKÇÜLÜĞÜN öncüsü olacaktır

*

Üniter yapımızın kilidi: NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE kavramında saklıdır.

*

Türk Milletine mensubiyetten onur duyan asil ve aydın Türk Gencinin başaracağına güveniyorum.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Ne Zaman Tanınacak?

    Değerli okur: Şu tarihe dikkat ediniz.

    Çünkü 2024 Yılının 20 Temmuzu çok önemlidir!

    Çünkü Türkiye’nin mavi vatanı Akdeniz’deki kalesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kuruluşuna giden yolun başlangıcı olan Kıbrıs zaferimizin 50’nci yıldönümü kutlanacaktır…

   1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin Rumlar tarafından yok sayılarak, adada yaşayan Türklerin topyekûn ortadan kaldırılmalarını amaçlayan, 15 Temmuz 1974 deki Yunan Cuntası destekli darbe sonrasında Kıbrıs Helen Cumhuriyetinin ilan edilmesiyle adanın Yunanistan’a bağlanacağı anlaşılmış; bunu kabul etmeyen Türkiye garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs’a müdahale ederek adadaki soydaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamıştı…

   Türkiye’nin Kıbrıs’a çıkması ile başlayan süreç, aradan geçen yarım asır içinde yaşananlar ne acıdır ki, hep buradaki soydaşlarımızın aleyhine gelişmiş, anavatan Türkiye’nin dışında burada kurulu KKTC’yi tanıyan hiçbir ülkenin olmayışı, uluslararası camianın Rum kesimini adanın yasal sahibiymiş gibi tanıması, 50’li yıllardan beri devam eden Rum ambargolarının adada yaşayan Türklere nefes dahi aldırmaması; bugüne değin çözüm adına yapılan tüm müzakerelerin önüne geçmiş, en nihayetinde ne Rum tarafı, ne de Türk tarafı adada ortak yaşayabilmenin şartlarını oluşturamamıştır.

    Bu olumsuzlukta en büyük pay sahibi tabii ki Rum tarafı olmuştur. Çünkü çözüm adına yapılan her müzakerede Türk tarafının vermiş olduğu her taviz Rumlarca yetersiz bulunmuş. Türkiye’nin garantörlüğü kalkmadığı, Türk askeri adayı terk etmediği sürece Rumlar hiçbir çözüme evet demeyeceklerini açıklamışlardır.

    Neden her defasında Türkiye’nin garantörlüğünü, Türk askerinin adadaki varlığını dile getirmişlerdir? Adanın tek garantörü Türkiye midir? Diğer garantör ülkeler İngiltere ve Yunanistan’a, adadaki İngiliz üslerine, Yunanistan’ın Rum kesiminde konuşlu 20 bin civarında askerine ne denmelidir? Adada konuşlu BM askerlerine söylenecek tek bir şey vardır. O da adada yaşanan her sorunda Rum tarafının yanında yer almaları, adada yaşayan Türk tarafının haklarını görmezden gelmeleridir!

   Pekiyi, yıllardan beri süregelen Kıbrıs anlaşmazlığı daha ne kadar sürecek, adada kurulu bu son Türk devleti, daha ne kadar yok sayılmaya devam edecektir?

     Kıbrıs’ta Türkiye ve Türk tarafının attığı her olumlu adımı statükocukla suçlayan Rum tarafının her defasında müzakere masasından kaçtığı, müzakereler sürecine arabuluculuk/gözcülük eden BM ve onun beşli çetesi tarafından ne zaman görülecek, Kıbrıs Türk’ünün hakkı ne zaman gözetilecektir?

    Şu gerçeğin altını kalın çizgilerle bir kez daha çizmek gerekirse; Kıbrıs adasının tapusu Rum tarafına verilse dahi, bu gözü doymaz ikili bu defa da Türkiye’den başka bir taviz koparmanın peşine düşeceklerdir.

    Her uluslararası toplantıda, özellikle de AB sürecinde Türkiye’nin önünü kesen Yunanistan- Kıbrıs Rum Kesimi ikilisinin değişmeyen hedefi; Türkiye’nin dünyadan izolasyonu, gelişmesinin engellenmesi, sinsi emellerinin hedefine ulaşmasından başka bir şey olmamıştır. Tarih boyunca bu amaçlarına hizmet eden her Türlü Bizans oyunu bu ikili tarafından mubah sayılmıştır.

    Kıbrıs konusunun çözümü için geçen süreç yarım asrı aşmıştır. Bir bu kadar daha beklenmeyeceğine, Türkiye’nin konuyla ilgili muhataplarının bakış açılarının ne olduğu bilindiğine göre yapılacak tek bir şey kalmıştır. O da 1983 yılından beri adada yaşayan her türlü kurumu ile devlet olma vasfını çoktan hak eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin tanınması/tanıtılmasıdır.

    19 Eylül 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın BM de yapmış olduğu konuşmada KKTC’nin tanınması yönünde yapmış olduğu çağrı bu yolda atılacak adım için çok önemlidir. Ancak şurası da çok önemlidir ki, yapılan bu haklı çağrıya bugüne değin Rum tarafının yanında yer alan hiçbir ülkeden olumlu bir adım gelmeyecektir. O halde bu yolda yapılacak en önemli şey, Türkiye’nin her alanda işbirliği yaptığı ülkelere çağrıda bulunması, özellikle de son dönemde adanın kuzeyinde varlıkları giderek çoğalan ülkelerin KKTC’yi tanımaları yönünde adım atmalarına destek olmasıdır.

    Şu anda KKTC’de 50 binden fazla Rus vatandaşı yaşamakta, bölgedeki üniversitelerde pek çok yabancı öğrenci öğrenim görmektedir. Bu insanların konsolosluk hizmetlerini sağlamak amacıyla adanın kuzeyinde verilecek diplomatik hizmetler, gelecek yıllarda tanınmaya giden adımlar olarak geriye dönebilir.

   Yine Ercan Hava Limanının bu insanların ülkelerine gidiş-dönüşleri için kullanılması gelecek yıllarda bu havaalanının uluslararası ulaşıma açılmasına vesile olabilir.

  Bu arada Gazimağosa derin limanının sadece Türkiye’ye ile değil adada varlık göstermeye başlayan diğer ülkelerle de ticaret için kullanılması gelecek yıllarda bu limana uluslararası liman statüsü sağlayabilir.

    İşte yukarıda sıralamış olduğum bu gelişmeler KKTC’nin tanınması yolunda atılacak adımlar olacaktır. Tabii ki, bu gelişmelerde en önemli rol Türkiye’ye düşmektedir. Özellikle Sn. Erdoğan’ın BM de yapmış olduğu konuşmasında belirttiği KKTC’nin tanınması için Rusya devlet başkanı Putin’e ve özellikle de iki millet tek devlet tanımlaması ile bildiğimiz kardeş ülke Azerbaycan devlet başkanı İlham Aliyev’e doğrudan yapacağı çağrı ile KKTC’nin tanınmasını istemesi, 2024 yılının en önemli gelişmesi olacaktır.

     İnanınız bu çağrı, Yunan-Rum ikilisini de dize getirecek, özellikle BM ve beşli çetesinin de KKTC’yi tanıması yönünde adım atmasına neden olacaktır. Şurası da unutulmamalıdır ki, 1983 yılında KKTC’nin kuruluşunu tanıyan ülkeleri ambargo ile tehdit eden ABD bu defa bunu yapmayacaktır. Çünkü adanın çevresinde tespit edilen zengin enerji yataklarından o da pay almak istemekte buna giden yolun başında Türkiye’nin de olduğunu bilmektedir.

     Bu gelişme sonrasında dünyanın pek çok ülkesinden KKTC’yi tanıma açıklamaları peş, peşe gelecektir.

   Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyi turizm fırsatlarıyla, narenciye çeşitliliği ile üniversitelerinde okuyan on binlerce yabancı öğrencisiyle, yerleşime fırsat tanıyan doğası ve doğal güzellikleriyle, adanın çevresinde tespit edilen zengin doğal gaz ve petrolüyle ama daha da önemlisi bulunduğu konum itibariyle jeostratejik özelliği ile çok önemli nitelikler taşımaktadır.

    Bu niteliklerde pay sahibi olabilmek için önce KKTC tanınmalı, sonrasında da her alanda yapılacak işbirliği ile bu birliktelik en üst seviyeye taşınmalıdır.

   İnancım o dur ki, böylesi bir gelişmenin yaşanması için de çok beklenmeyecektir.

Toplum Sermayesi – Takım Sermayesi

A ülkesi ile B ülkesi. İkisinin de nüfusu aynı. İkisinin de tabii kaynakları, üç aşağı beş yukarı eşit gibi. Sonra bakıyorsunuz, A ülkesi, harbe girip kaybetmiş, yakılıp yıkılmış buna rağmen kısa zamanda toparlıyor. B ülkesi ise ne harp görmüş ne tahribat. Fakat A’nın hep gerisinde. A’ya, kalkınmış ülke, gelişmiş ülke diyoruz. B’ye, “geri kalmış” demek ayıp olduğu için, “kalkınmakta olan” veya “gelişmekte olan” derler.

Geçen yazımda A ülkesi Almanya idi. B ülkesi de Türkiye. Niçin Almanya hep gelişmiş de Türkiye hep “gelişmekte olan” diye sorduk ve şu sonuca vardık: Almanya’nın İnsan Sermayesi, Türkiye’nin İnsan Sermayesi’nden fazlaydı.

Sonra biraz daha sorduk. Türkiye’nin İnsan Sermayesi, Almanya’nınkinin altındaydı da mesela bir Finlandiya’nın, bir İrlanda’nınkinin de mi altındaydı? Türkiye’nin içinden on Finlandiya, yirmi İrlanda çıkardı. Yani bizim yetişmiş insan sayımız olması gerekenin onda biri, hatta yirmide biri bile olsa bu hesapça yeterli İnsan Sermayesi’ne sahip olmamız gerekirdi. Bu yetişmiş insanların bir araya gelip ülkenin geri kalanını da tutup kaldırması mümkün değil miydi? Verimli girişimler, mükemmellik merkezleri, okullar, üniversiteler kurarak kendi gibileri çoğaltmaları beklenmez miydi?

Toplum sermayesi- Takım sermayesi

Beklenen niçin olmuyor?

İşte bu “niçin”in de cevabı bir başka sermayede: Toplum Sermayesi. İsterseniz “Sosyal Sermaye” de diyebilirsiniz. “Social Capital” diyorlar. Bu ne? Hani “İnsan Sermayesi” dediğimiz tek tek insanların bilgi ve becerileri vardı ya, “Toplum Sermayesi” o tek tek insanların bir araya gelip birlikte değer üretebilme yeteneği, birlikte refah üretme potansiyeli.

Şimdi vereceğim örnek, aklıma son günlerde geldi. Bu yazıyı da bu örnek için yazdım. Şöyle:

Bizim şampiyon kızlarımız var ya. Onların voleybolda geçerli insan sermayesi nedir? Tek tek her birinin etkili servis atma, blok yapma, smaç yapabilme becerilerinin toplamıdır. Ama bu kişisel beceriler şampiyon olmaya yetmez. Bu tekil kabiliyetlerin bir takım hâline gelip birlikte oynaması gerekir. İşte bu “Toplum Sermayesi’dir”. İsterseniz bu örnek için voleybol takımı sermayesi deyiniz. Tabii o sermayenin içinde antrenörün, diğer teknik destek elemanlarının ve yönetim görevlilerinin de hissesi vardır.

Voleybolu değil de futbolu tercih edenlere oradan anlatayım: Futbol takımının her bir oyuncusunun, şut çekme, pas verme, pas alma, top sürme vb. becerilerinin toplamı o takımın İnsan Sermayesi’dir. O İnsan Sermayesi bir araya gelip maça çıkıyorsa o zaman Toplum Sermayesi konuşur. Tek tek yetenekler ne olursa olsun, o yetenekler bir takım hâlinde oynayamazsa maç kazanamaz. Buna Toplum Sermayesi diyebiliriz, isterseniz “futbol takımı sermayesi” de olur. Tabii futbol takımı da oyunculardan ibaret değildir. Antrenörü, teknik adamları, yöneticileri de eklemeniz gerekir.

Nasıl toplum olunur?

Takım nedir? Voleybolda top birine geldiği zaman öbürlerinin onu izleyerek vuruşa hazırlanışıdır. Konuşmadan, işaretleşmeden ne yapacaklarını âdeta hissetmeleridir. Diyelim ki yedeklerle birlikte 10 kişilik bir voleybol takımı. O 10 kişinin içinde tam 90 adet takım arkadaşını tanıma, ne yapacağını tahmin etme ve ona göre davranma bilgisi, becerisi, hissi vardır. Bu 90 sayısı, 10 kişinin ikişer ikişer birbiriyle iletişim hattıdır.

Futbol takımı yedekleriyle 20 kişiyse o bir oyuncudan diğerine uzanan dayanışma, hissetme, bilme hattı 380 adettir.

Zihin de tek tek nöronlardan değil, beyindeki nöronların etkileşmesinden oluşur.

Takımlar birlikte çalışarak, antrenman yaparak, birçok rakiple oynayarak o hissetme, anlama, beraber oynamayı geliştirir, pişirirler… Oyunda takım sermayesini; ülkenin ekonomisinde Toplum Sermayesi’ni…

İnsan Sermayesi ve Toplum Sermayesi. Bu kadar basit ve bu kadar zor.

Zor işler, kolayı da var

Önce ülkenin İnsan Sermayesi’ni yükselteceksiniz. Öğretmenleri, okulları, üniversiteleri, araştırma merkezlerini, endüstri öbeklerini kuracaksınız. Sonra insanlarınızın “Bu iş benim!”, “Bu kurum benim!”, “Bu ülke benim!” demelerini sağlayacaksınız. Bir arada ve birbirlerine güvenerek, “Biz!” hissiyle.

Takımdakilerin; “Bu takım benim!”, “Arkadaşlarım bana pas verir, ben de onlara!” ve “Biz birbirimizi severiz ve güveniriz!” demesini sağlayacaksınız.

Bunları yapmak zorsa insanlar başka yollar deneyebilir. Mesela üstün yeteneklere sahip bir süper antrenör gelsin de bizi kurtarsın, şampiyon etsin derler. Arayan bulur. Hemen bir süper antrenör çıkar. Hatta birkaç tane çıkar ve birbirleriyle çekişip dururlar.

Sonra takım maça çıkar. Fakat oyuncuların gözü birbirlerinde değil, süper antrenördedir. Topu aldıkları anda ona bakarlar bakalım ne talimat verecek diye. Karşı takım servis yapar; topa bakmazlar, antrenörlerine bakarlar, ne yapmaları gerektiğini öğrenmek için. Buna antrenörlük başkanlığı yönetim sistemi denir. Böyle bir sistem yoktur ama olsaydı mutlaka öyle denirdi. Sonuçta 3-0, 3-0, 3-0 yenilirler her seferinde. Takımları da ebediyen “kalınmakta olan” takım olur.

Niçin Gelişmiş Ülke Değiliz?

Kendimi bildim bileli aklımdaki, yüreğimdeki soru budur. Bu soruyu saplantı hâline getiren yalnız ben değilim. Eminim milyonlar da aynı soruyu sordu, soruyor. Niçin Geri Kaldık?’tan Alt Akıl’a kitaplarımın ve çoğu yazılarımın altında da bu soru yatar. Soruya bir cevap bulursunuz, diyelim ki “A’dan ötürü kalkınmış ülkeler arasında değiliz.” dersiniz; hemen arkası gelir, “Peki, A’nın sebebi nedir?” Böylece devam eder…

Benim lise çağım, 1960 darbesi ve onu izleyen fikir, doktrin, ideoloji karmaşasına denk gelir. O dönemlerde bu soruya bol bol  mühendisçe sebepler, sonuçlar, çözümler bulunuyordu: Köyden şehire göç; enerji dar boğazı; tasarruf, yatırım… Bunlar insana değil, maddi şartlara dayanan çözümlemelerdi ve muhtemelen yerden göğe haklıydılar da. O zamanki aklımla ben, epey farklı bir sonuca varmıştım. Şöyle ki: Almanya ve Japonya, İkinci Dünya Harbi’nden birer harabe hâlinde çıkmıştı. Bilhassa Almanya açlık ve sefalet içindeydi. Bölünmüş, sanayisinin büyük kısmı tahrip edilmiş, doğusunda kalan fabrikalar Rusya’ya taşınmış, çalışma çağındaki nüfusun büyük kısmı yok edilmiş… Ben, 1960’lardan baktığımda Almanya çoktan kendini toplamış, Avrupa’da ve dünyada tekrar başa güreşiyordu. Kol emeği gerektiren işlerde çalıştırmak için bizden işçi alıyordu ve bizim insanımız oraya gitme kuyruğundaydı. Ağır yenilginin, felaketin üstünden henüz 20 yıl bile geçmemişti. Yani bizim Ak Parti iktidarının süresinden daha kısa bir zaman. 

Almanlardan farkımız ne?

“O hâlde”, dedim, “gelişmişliğin sebebi, maddi şartlardan önce insana dayanıyor.” Acı gerçek şu idi: Bizi Almanya’ya, Almanları buraya taşısalar, yirmi yıl sonra Alman coğrafyası “kalkınmakta olan ülke”, buna karşılık Türkiye, Avrupa’nın bir numarası olacaktı! Öyle mi? Galiba öyle. O hâlde milyon liralık soru şu: Alman insanı ile Türk insanı arasında, birinciyi kalkındıran, ikinciyi bir türlü kalkındıramayan fark nedir?

İşte bu sorulara verilen cevaplardan biri şudur: “İnsan Sermayesi ~ Human Capital”.

Bu, diğer bütün sermayelerden kıymetli bir sermaye muhakkak. Fabrikalar sermayedir. Yollar, köprüler, araçlar, uçaklar, hazinedeki altınlar… Bunların hepsi maddi sermayedir. İşte bütün bunları sıfırlamış bir Almanya vardı ve çok şükür, kılına bile dokunulmamış bir Türkiye. Sonra… Sonra İnsan Sermayesi ile Almanya tekrar Almanya oldu ve biz bütün olumlu şartlara rağmen gönlümüzdeki Türkiye olamadık. 

Nedir bu İnsan Sermayesi? Her şeyin bir ölçüsü var. İnsan Sermayesi’nin de… Zaten ölçemediğiniz şey üzerinde konuşmak zordur. İnsan Sermayesi, tek tek insanlarınızın bilgi ve becerilerinin toplamıdır. İnsanlarınızın diplomalarıdır ama aynı zamanda o diplomalarının kalitesidir de. Çalıştıkları meslekteki tecrübeleri, kaç yıldır o işte ustalaştıklarıdır. 

İnsan sermayemizi arttıralım o hâlde

Cevap buydu. Bizim İnsan Sermayemiz, Almanya’nın epey gerisindeydi. 

O hâlde gençlerimizi okutmalıydık. Mezunlarımızı ustalaştırmalıydık. Gerekirse yurt dışına yollayıp bilgi ve beceri kazandırmalıydık. Yapmalıydık, etmeliydik dedik. Diyoruz. Bu hâlâ çözülmemiş meselemizdir. Nereden mi biliyorum? Eğitimi de ustalaşmayı da ölçen çalışmalar var. Dünyanın birçok ülkesinde, 15 yaşındaki gençlerin bilgi ve becerilerini ölçen PISA sınavı var. Yetişkinlerin bilgi ve becerilerini ölçen PIACC var. Üniversitelerimizin dünya üniversiteleri sıralamasındaki yeri, bir başka İnsan üretme ölçüsü. BunlaraBunlara girmeyeyim, tekrar olur. Bu sınavların, sıralamaların sonuçları yüzümüzü güldürmüyor. 

Dünyada parmakla gösterilen bir eğitime sahip değiliz. Değiliz ama sanki bize inat, pırıl pırıl gençlerimiz de yok değil. Yok değil de onların başarı hikâyelerinin çoğu, “Amerika’da bir Türk…”, “Almanya’da iki Türk…” diye anlatılıyor. 

85 Milyondan yeterli insan çıkar

Anlaşıldı. Gençlerimizi kalkınmış ülkelerdeki düzeylerde eğitemiyoruz, eğittikten sonra ustalaştıramıyoruz. Eğittiklerimizi ve ustalaşanları da elimizde tutamıyoruz. İnsan Sermayesi ölçümlerinde yukarı doğru bir hareket yok. Diplomalarımızın değeri artmıyor, azalıyor. 

Fakirleştikçe, paramız devalüe edildikçe bizi haczediyorlar. Yani alıp götürülebilecek neyimiz varsa, bizim değersiz paramıza karşı onlar, değerli paralarıyla ucuz ucuz satın alıyorlar. Bu ürettiklerimiz de olabiliyor, vatandaşlığımız da menkullerimiz de gayrı menkullerimiz de ve yetişmiş, ustalaşmış insanlarımız da. Onları da haczediyorlar. “Haczetmek” değerinin altında satın almaktır. Öyle oluyor. Giderlerse gitsinler diyoruz ya böyle dememize de gerek yok, zaten gidiyorlar.

Bunlar ortalamaları anlatan sözler. Fakat biz ortalamamızdan ibaret değiliz. Bu ortalamayı yukarıya doğru delip geçen gençlerimiz var. Değerli girişimcilerimiz var. Bakın biz büyük ülkeyiz; 85 milyonuz. Yüzde onumuz gereken düzeyi yakalasa… Sadece yüzde onumuzdan bir Avusturya, bir buçuk Finlandiya, iki İrlanda çıkar. O değerlerimiz niçin mükemmellik merkezleri oluşturmuyor? Kendi kendini üretip çoğaltmıyor? Ülkeyi tutup yukarı kaldırmıyor?

Niçin? İşte bu son “niçin”in cevabı da bir başka sermaye: Toplum Sermayesi. Onu da yazacağım. 

Öğretim Görevlisi Dr. Hüseyin Emin SERT ile İNSÂNÎ ve SOSYAL GELİŞİM’i konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: İstanbul Medeniyet Üniversitesi Rektörlük bünyesinde Dr. Öğretim Görevlisi olarak hizmet veriyor ve ‘İnsânî ve Sosyal Gelişim Uzmanı’ gibi bir sıfat kullanıyorsunuz.

Sohbetimize ‘İnsanî ve Sosyal Gelişim’ kavramının târifi ile başlayabilir miyiz? 

Dr. Hüseyin Emin Sert: İnsanî ve Sosyal Gelişim; son zamanlarda çokça dile getirilen kişisel gelişimin bizcesidir. Ferdi, sosyal yapı ve çevresiyle birlikte değerlendirir. Kültürel kodlarımızı, inanç, değer ve heyecanlarımızı dikkate alır, hayatın birçok noktasında ihtiyaç duyulan yaklaşımları içerir. Bizim inanç ve değerlerimiz, çok köklü ve insanî hassasiyetleri içeriyor.

Kültür inanç ve değer kodlarımızı, yeni nesillere intikal ettirebilmek çok ciddî bir vazife. Bunu yapamadığımızda toplum olmaktan hızla uzaklaşırız. Zâten içerisinde bulunduğumuz zaman diliminde en ciddî sıkıntılarımızdan birisi de ‘nesiller arası etkileşim’ meselesi…

Çetinoğlu: Akademik çevrede bunları yapabilecek bir anlayış ve gayret var mı?

Dr. Sert: Bu çok hassas ve önemli nokta; insanımızın ve toplumun ihtiyaç ve beklentisine uygun çözümleme ve projeksiyonlar yapabilmek. Hatta toplumun önünden gitmek, ışık olabilmek. Önce anlamak, teşhis koymak, ihtiyacı belirlemek… ‘İnsan için en değerli şey, o anda ihtiyaç neyse odur.’ Buna ‘İhtiyaç Merkezli Yaklaşım’ diyoruz. Zamanı çok az bir kişiye, o anda ne için gelmiş ise onu vermek en güzel ikramdır. Ben bir yere vardığımda: ‘Hocam, size ne ikram edelim?’ diye sorarlar. O anda benim ihtiyacım neyse, onu ifâde ederim. Alışverişe gittiğimde: ‘Hocam, ne ikram edelim?’ dediklerinde; ‘Alacağım ürünün kalitelisini, uygun fiyata verirsen, en güzel ikramı yapmış olursun.’ derim. Bâzısına gideceği yolu târif etmektir. Bâzısının başını okşamaktır, ‘Seni anlıyorum, ‘Yanındayım’ diyebilmektir. Yâni ihtiyaç nerede, ne zaman, nasıl ise ona göre davranmak…

Çetinoğlu: Temelinde İslâm bulunan Türk millî kültürü ile yetişenler, hususî bir eğitim almamış olsalar bile, mensubu bulundukları kültürün uygulamasını gerçekleştirirler.

Peki Efendim. Bir de ‘Durum Teorisi’ var. Onu da açıklar mısınız?

Dr. Sert: Durum teorisi; muktezayı halden beslenir, atmosferi iyi hissedip duruma en uygun davranışı keşfe ve uygulamaya yöneliktir.

Bir mecliste konuşacak mısınız, susacak mısınız. Konuşacak iseniz; nasıl bir tarzda olacak, dolaylı anlatım mı vs gibi, söz söyleme sanatına da işâret eder, durum teorisi.

Durum teorisi; ihtiyaç, beklentilerin karşılanmasını önemser. Fî târihinde başıma bir kaza geldi. İlk defa başıma trafik kazası geliyor. Çok sevdiğim, tecrübesine güvendiğim bir yakınım vardı. Yanına gittim; benim derdime derman olur, içime su serper falan diye ümit ediyorum. Bana söylediği ilk cümle şu oldu: ‘Dökülen su, kabını doldurmaz.’ Psikolojik olarak zâten yıkılmışım. Dökülen suyu tekrar kaba koymak derdinde değilim. O anda beni rahatlatacak cümle; ‘Geçmiş olsun. Olur böyle şeyler, şöyle yaparız, böyle yaparız, hallederiz’ demesini bekliyorum. Belki üzüntüme ortak olmanın şaşkınlığıyla ne söyleyeceğini bilememiş olabilir. Şüphesiz beni kırmak gibi bir düşüncesi yoktu… Bunun için nerede neyi nasıl yapacağız veya söyleyeceğiz, çok önemlidir. Durum teorisi bunu detayları işle ele alır.

İnsanî ve sosyal gelişim; çok kapsamlı, uzun soluklu, sistematiği olan bir ilim dalı olma hedefine sâhiptir. Nerede, kime, hangi sözü nasıl söyleyeceğini bilmek, ihtiyaca uygun davranabilmek, ferdi ve sosyal verimlilik için gereklidir…

Çetinoğlu: Dostun mükemmeli; fırtınalı, karlı-tipili bir gecenin ilerlemiş saatinde telefon edip, ‘zor durumdayım, yardımına ihtiyacım var’ diyen dostuna: ‘Ne oldu’ demez, ‘Neredesin’ diye sorar. Cenâb-ı Allah, herkese böyle dostlar ihsan buyursun. Dostun böylesi ‘sosyal gelişim’ kavramını duymamış olabilir. Türklük ruh ve şuurunu özümsemiş insanlarımız böyledir.

Azerbaycan’daki soydaşlarımızın güzel bir sözü var. ‘Her insan her an yardıma muhtaç duruma düşebilir. O halde her an yardıma hazır olmalıdır.’  Bu söz, Gence ve Şeki bölgesinde daha kapsamlı söyleniyor: ‘Her an misâfir gelebilir, evini temiz tut. Her an ölüm gelebilir, imanını kavi tut.’   

Konumuza dönersek Efendim! Sizi Durum Teorisi’ne götüren nedir?  

Dr. Sert: Beni durum teorisine götüren belâgat ilmi yâni söz söyleme ve davranış sanatıdır.

Çetinoğlu: Sözü; etkili, güzel ve hitap edilen şahsın içinde bulunduğu duruma uygun söyleme sanatı… Hz. Ali Efendimize atfedilen ‘Nehc’ül – Belâga’ isimli eserini hatırlatıyor… Devam buyurur musunuz?

Dr. Sert: İlahiyat Fakültesi’nden sonra İstanbul’da aldığım medrese eğitimi esnasında ‘Telhis’* isimli belâgat kitabının başında, sözün ‘mukteza-ı hâle mutabık olması’ diye bir giriş kısmı vardı. Hocamız 2 aya yakın bu konuya ağırlık verdi, mevzuu oraya çeviriyor ‘mukteza-i hâl’* diyor, buraya çeviriyor ‘mukteza-i hâl’ diyor. Benim de içim içimi yiyor, ‘Bu kitaptan biz şey anlamayacağız, hocaefendi iki kelimeyle 2 ayı geçirdi’ falan diye düşünüyorum. Ne zaman ki hayata atıldım, öğretmen olunca gördüm ki, hayat baştan sona ‘mukteza-i hâl’ imiş. Neyi, nerede, nasıl yaparsınız, nasıl söylersiniz; söyler misiniz, söylemez misiniz; hakîkat mi, mecaz* mı, kinaye* mi, dal’bil-ibâre mi, dal’bid’delâle mi, dal’bil-işare mi; yâni işâret diliyle mi, beden diliyle mi veya ıtnap* mı kullanırsınız, uzun uzun mu anlatırsınız, kısaca mı veya mecaz, kinâye yoluyla mı… Böyle edebiyat ve söz söyleme sanatları vardır. Bunlar kaybettiğimiz değerler. Şimdi bunları gençler durum teorisi olarak anlatmaya çalışıyorum

Çetinoğlu: İlâhiyatta çalışma sâhanız ‘hitâbet’ mi?

Dr. Sert: Benim altyapım ilâhiyat, asıl alanım tefsir. Fakat ben hep hayatımda Kur’ân-ı Kerim’in ferdî ve içtimaî hayatımıza bakan yönüyle ilgilenmek istedim. 2003’ten beri de tefsir ilmiyle doğrudan meşgul olmuyorum. Kendime böyle bir yol tutturdum. İnsanî ve sosyal gelişim. 2008’lerde ismini ve kimliğini buldu. Rahmetli Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu* hoca, ‘Siz bu sahada önder veya okul (ekol) olursunuz’ deyince de, okul olacağım diye dolaşıyorum. Dün bir grubu karşıladık, Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Gülfettin Çelik* beyin yaklaşımından heyecan duydum; İnşallah bunun lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde bir ders olması benim derdim. Ders olarak vermeye başladım aslında, Maltepe Üniversitesi’nde. Sağ olsun, bu projeme, o zamanki Rektör Prof. Dr. Şahin Karasar* hoca sâhip çıktı. 2 dönem ders olarak okuttum. Fakat ben bunu bütün birimlerde, ortak ders olarak okutulmasını sağlamak istiyorum. İşte biraz önce konuştuk, Yıldız Teknik Üniversitesinden mühendislerle… Hatta ben mühendislerle karşılaştığımda şöyle bir cümle kuruyorum: Bizim sosyal bilimcilere biraz mühendis aklı vereceksiniz. Mühendislere de biraz sosyal ilimler okutacaksınız. Yâni hem ahlâkî, hem usûl-adap, hem etkileşim, üretim ve sonuç odaklı olacak.

Çetinoğlu: Neden ‘İnsanî ve Sosyal Gelişim?’ diye sorsam…

Dr. Sert: İnsan konusu; şahsiyet, kimlik, insanlık ve toplum; her birisi üzerinde uzun uzun konuşulabilir. Mânevî değerler meselesi var. İnanç ve değerler, yâni bizi var eden ve geliştiren değerler. Bir ara ‘değerler eğitimi’ diye bir konu gündem oldu. Maalesef, biz birçok şeyin içini doldurma noktasında çok sıkıntılıyız. Her değerli şeyin sahtesi olduğu gibi, bunun içini doldururken de ciddî sıkıntılar yaşanabiliyor. Burada bilgi, iman ve ihlas meselesi söz konusu. Biliyorsunuz, bizim kitabımız ‘ikra/oku’ kelimesiyle başlıyor; bilginin kaynağı, okumak. Onun hemen yakınında iman ve ihlas dediğimiz ikinci boyut var. ‘Allemel insane ma lem ya’lem / İnsana bilmediğini öğretti’ şeklinde Rabb’imize dayanan bir ilimden bahsediliyor. ‘Âlleme Ademe esmaül hüsna küllehâ’ şeklinde, vurgulu bir şekilde Âdem aleyhiselama bütün ilimlerin öğretilmesi vurgulanıyor.

Çetinoğlu: Siz faydalı ve hatta ‘elzem’ denilebilecek bir ilim dalını yerleştirmeye çalışıyorsunuz. Diğer taraftan evrim teorisini* yüceltenler var.

Dr. Sert: Maalesef. Evrim teorisinin öne çıkarılmasının arka planlarında ideolojik boyut var. Bugün bize batıdan gelen bilgi kırıntılarının çoğunun kurucuları papazlar ve bazılarını da bizlerden kopyalamışlar, biraz değiştirerek kendi isimlerini koymuşlar. Birçok ilmî alanda bunlar maalesef bir vakıa. Yâni güç kimdeyse… Batıdaki o buharlı motorla, Fransız devrimiyle başlayan fırtına hâlâ devam ediyor.

Çetinoğlu: Biraz da dünyâ meselelerini konuşsak… Nasıl bir dünyâda yaşıyoruz ve hep birlikte ve de şuursuzca nasıl bir geleceğe koşuyoruz.

Dr. Sert: Şu anda dünya, kimliğini ve eksenini arıyor. Biliyorsunuz, doğuda tekrar Çin’in bir hareketlenmesi var, Amerika’nın ‘dur’ diyebilmek için çalışması var, Avrupa’nın arada kaldığı durumlar var; işte bankalar iflas ediyor… Yıllar önce, ben, ‘Amerika batıyor’ falan diye böyle güçlü bir sesle söylüyordum. Çünkü biliyorsunuz, ekonomisi sağlam ülkelerin parasının arkasında merkez bankalarında rezerv tutulan altın stokları var. Fakat doların karşılığında şu anda altın maltın yok; izâfî olarak, şişirilmiş bir şey var. Bizde batan İmar Bankası gibi. Bütün dünya ülkeleri, ‘Haydi ver bakalım şu bizim paraların karşılığını’ dese, bitti işte, dünya iflas etti. Yâni çok basit dengelerle bile… Ben iktisatçı değilim, ama bunlar önemli dengeler, yâni anlamamız mümkün olan şeyler.

Dünyâ nereye gidiyor, biz ne yapıyoruz? Bu, her zaman sorgulamamız gereken bir şey. Teknikte, enerjide… Bir yerde okudum, şu anda kaliteli hava alan insan sayısı ancak dünya nüfusunun yüzde l’i oranındaymış. Demek ki, hepimiz kirli veya zehirli hava soluyoruz. Ne hâle gelmişiz! Ben uçak yolculuklarında bakıyorum, Türkiye’nin birçok yeri boş; ama İstanbul gibi bir yere 18 milyonu sıkıştırmışız, nefes alamaz hâle gelmişiz, hâlâ daha İstanbul’da iskân sâhasını gökdelenlerle falan nasıl arttırabiliriz diye uğraşıyoruz. Trafiği hiç söylemiyorum. Bu da epeyce uzun bir konudur. Fakat farkında olmamız ve dert edinmemiz gerekiyor.

Çetinoğlu: Âile kavramı, yapısı ve işleyişi bakımından sizin ilgi ve bilgi alanınızda. Neler söylemek istersiniz?

Dr. Sert: Günümüzde âile müessesesi ve iletişim ciddî tehlike altında. Birbirimize selâm vermez olduk. İnsan sosyal bir varlık diye tanımlıyoruz, ama huzur ve saadeti aradığımız yerler farklı. Bir birimize bir tebessümü bile çok görüyoruz… Televizyon ekranlarında ve gazetelerde âile içi ve âileler arası gayri meşru ilişkiler, kavgalar, cinâyetler dikkat çekici, asap bozucu boyutta. Devamlı olarak artıyor.  ‘İyi haber, haber değildir’ kuralı geçerli. Bir de sıradan olaylar dikkat çekmiyor. Mutlaka sıra dışı olmalı. Âile içi ve âileler arası ilişkilerin haber olması için kavga, yaralama, öldürme olmalı. Bu haberler o kadar çok kullanılıyor ki… İlişkilerin böyle olması gerektiği kanaati oluşup yaygınlaşıyor.  Bu noktada ailevî gelişim devreye girmelidir. 

Çetinoğlu: İnsânî ve sosyal gelişim konusu ile ilgileniyorsunuz. Dünyânın ve Türkiye’nin gündeminde bu türdeki hâdiselerin sona erdirilmesi, hiç değilse azaltılması hususunda çalışma var mı?

Dr. Sert: Bu gün yoksa bile yarınlarda mutlaka olacak, olanların ne kadarı bizim hassasiyetlerimizi dikkate alıyor bu da diğer bir husus. Çalışmama insânî ve sosyal gelişimin ruhu ve çilesi dediğim bir başlık ekledim. Yapılan işe ruh katmak gerekiyor. Ruhu olmayan hiçbir şey yaşamaz. Her şeyde bir ruh vardır; o niyettir, istikamettir. Çilesi çekilmeyen ve bedeli ödenmeyen fikir ve dâvâ devam etmez.

Çetinoğlu: Entel takımı ‘farkındalık yaratmak’ diyor. Allah (cc) kolaylık versin. Varlık sebebimizi bilmeliyiz.  

Dr. Sert: Evet, insan olarak varlık sebebimizi bulup gerçekleştirmemiz verimlilik açısından önemlidir. Bu varlık sebebi, Mülk Sûresindeki ‘Ahsen-i takvim’*den aldığımız ve Rabb’imizin her birimize verdiği özel kabiliyetlerdir.  Bizim fert olarak dünyâda olmamızın bir hedefi, bir gayesi var. Her birimiz ayrı bir boşluğu dolduracak. Bütün mesele, kâinatta bize ait olan boşluğu doldurabilmektir.

Çetinoğlu: Üzerinde çalıştığınız İnsânî ve Sosyal Gelişim Projesi’nde yeni ve denenmemiş hususlar var mı?  

Dr. Sert: Var denilebilir, farklı yaklaşım ve bakış açıları: mesela ‘5K’ sistemi var:  Kalp, kafa, kese, kemer ve kelâm.

Çetinoğlu: Bunları tek tek açıklamanız mümkün mü?

Dr. Sert: Ben ilk başladığımda bu sistematiğe, İmam Gazali*’nin ‘İhya’u Ulum-id-Din* isimli eserinden aldığım kalp ve kafadan bahsediyorum. Kalp, iman, sevgi ve muhabbetin hânesi. Kafa, bilgi ve düşüncenin merkezi… Kese kelimesi iktisâdî ve maddî boyutları ihtiva ediyor: Bütçesi olmayan proje gerçekleştirilemez.

Çetinoğlu. Kemer… ???

Dr. Sert: Kemer, duygu kontrolüne işâret ediyor. ‘Eline, beline, diline sâhip olmak’ meselesi ile de alâkalı.  Âile hayatı da bu başlık altında ele alınıyor.

Çetinoğlu: Ve… Kelâm…

Dr. Sert: Mâlum, kelâm: Söz, ifâde, söyleyiş, söyleme… demektir.

Şu anda kaybettiğimiz en temel değerlerden birisi: Söz ve icraat uyumudur. Bâzı insanlarımızın sözü, davranışlarına uymuyor. Bu uyumu sağlayamadığımız sürece, problemlerimizin ardı arkası kesilmez.

Çetinoğlu: Anlaşıldığına göre İnsânî ve Sosyal Gelişim Projesi, insanlarımızı ahsen-i takvim’e uygun hâle getirecek, fabrika ayarına dönüştürecek.  Daha açık ifâdesiyle insanoğlunun Allah tarafından verilen en güzel ve en mükemmel biçime sâhip olması sağlanacak. Allah kolaylık versin.

Efendim, sorularımı cevaplandırmak için zaman ayırdınız, teşekkür ederim.

…………………………..

*Telhıs: Celaleddin Muhammed bin Abdurrahman tarafından telif edilmiş ‘Telhîsü’l Miftâh’ isimli eser.                                                                                                                                                                                            *Mukteza-i Hâl: İçinde bulunulan durumun gerektirdiği şartlara uygun olma

 *Mecaz: Bir kelimenin hakîki mânâsından (temel ve yan mânâlarından) sıyrılarak, başka bir kelimenin yerinde kullanılmasıdır. *Kinâye: Söylenmek istenilen sözü doğrudan doğruya değil de dolaylı, sitemli ve dokunaklı olarak anlatmak.

*Itnap: Bir düşüncenin gereğinden fazla sözle ifâde edilmesi mânâsında belâgat terimi.  *Doğan Cüceloğlu (1938-2021): Türk sosyal psikolog ve akademisyen. Şahsî gelişim kitapları ve televizyon programı ile tanındı.

*Gülfettin Çelik: 1962-): Prof. Dr.İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezunolduSiyaset Bilimci. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Rektörü.

 *Şâhin Karasar (1965-): Prof. Dr. 2014 – 2022 yılları arası Maltepe Üniversitesi Rektörü.

 *Evrim Teorisi: İngiliz biyoloji uzmanı Charles Darwin (1809-1882) tarafından ileri sürülen ve çok bilinen şekli ile insanın maymundan değişim yoluyla meydana geldiği iddiası. İslâmiyet bu teoriyi reddeder.                                                                                                                                                                             *Ahsen-i Takvim: İnsana Allah tarafından verilen en güzel ve en mükemmel biçim. … Allah’ın her mertebedeki tecellilerine mazhar olan insan anlamında tasavvuf tâbiri.   

*İmam Gazalî (1058-1111): İslâm âlimi. Mutasavvıf ve medrese hocası (üderris/profesör)

*İhya’u Ulu’-id-Din: İmam Gazalî’nin kitabı.

Dr. Hüseyin Emin SERT: 1967 yılında Ordu’nun Perşembe İlçesi’nde dünyaya geldi. Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 1992 yılında mezun oldu. 1995 yılına kadar Sivas Gemerek İnkışla’da öğretmen olarak çalıştı. 1996 yılında Yüksek Lisansını tamamladı. 1995-2009 arasında Elazığ Fırat Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi olarak vazife gördü. 1997’de Mısır-Kahire’de araştırmalarda bulundu. 2002 yılında Samsun On Dokuz Mayıs Üniversitesi’nde doktora tezini tamamlayıp ‘Doktor’ unvanına hak kazandı. 2006 yılında Bosna’da Mekke-Medine’de, 2008’da İngiltere, Hollanda, Belçika, Almanya ve Kuzey Irak’da ‘İnsânî ve Sosyal Gelişim’ altyapı çalışmalarında bulundu. Hâlen İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde Dr. Öğretim Görevlisi olarak çalışmaktadır.  İngilizce ve Arapçayı bilişim ve iletişim dili olarak kullanmaktadır.

Hallaç Pamuğu

     Âlem sahifesine tarihî bir nazarla dikkat edersek,

     İnsanlık tarihinde görülen kötü hal ve fenalıkların,

     Sebeplerini anlamış oluruz.

     Bütün ihtilâl, isyan ve fesadların

     Yani bozgunculuk, fenalık ve karışıklıkların ve rezilâne ahlâkın

     Ve onları tahrik edip harekete geçiren unsurların menba ve kaynağı,

     Şu bozuk ve yanlış iki anlayıştan ileri gelmektedir.

     Öyle ki bu menfî bakışlar, yeryüzünü hallaç pamuğu gibi attı!

     Patlattı! Nice insan canavarlarının doğmasına yol açtı!

     İşte insanlığı çığırından çıkaran kötü anlayıştan biri:

   “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne?”

     Diğeri ise:

   “İstirahatım / rahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim!”

     Nefsin istekleri doğrultusunda hareket etmeyi öneren birinci cümle;

     İnsanın dünyasını sarsmakta.

     Hırslı, bencil ve zalim olmayı içeren ikinci cümle ise,

     İnsanın ilerleme ve gelişmesini öyle sarsıyor ki,

     Mânen karmakarışık bir hale gelmesine sebep oluyor!

     Evet, sosyal yapımızdaki intizam ve düzenin şartı;

     İnsan tabaka ve sınıflarının birbirinden uzaklaşmamasına bağlı.

     Yaşayış bakımından geniş halk kitlesinden üstün ve zengin olan sosyal sınıf;

     Avam / halk tabakasından ayrılıp uzaklaşmamalı.

     Zenginlerin fakirlerden uzak durmamaları gerekir.

     Çünkü ancak bu şekilde,

     Sıla-i rahim yani anne baba ve ahbaplara karşı duyulması gereken ilgi devam eder.

     Aksi takdirde, alt tabakadan üst tabakaya karşı, hürmet ve sevgi yerine,

     Yalnız ihtilâl sesleri, haset, kin ve nefret sadaları

     Ve hatta intikam feryatları yükselir.

     Üst tabakadan ise, alt tabakaya

     Merhamet, ihsan ve iltifat etmek, iyilikle gönül almak yerine;

     Yalnız zulmün ateşi, tahakküm ve zorbalık iner.

     İşte bu ruh hâlindendir ki, tevazu ve merhameti doğuran;

     Zengin halk tabakasındaki meziyyet; onları kibir ve gurura sevketmiş.

     Şefkate, acımaya ve yardıma sebep olan fukara aczi, avamın fakrı ise;

     Onların esaret ve sefalete düşmelerine sebep olmuştur. 

     Eğer şahit istersen, medenî toplumların fesat ve rezaletine bak!

     Kısaca demek lâzımsa;

     Halk tabakalarının uzlaşması, birbirine yaklaşmasının tek çaresi;

     İslâmın esaslarından olan zekatın,

     Sosyal yapının rayına oturtulması için;

     Geniş, yüksek bir düstur ve prensip olarak ele alınması gerekir.

     Ayrıca, İslâmiyette en büyük günah olan faizi kaldırmaktır.

     Çünkü Kur’an adaleti, âlem kapısında durup ribaya / faize:

   “Yasaktır! Girmeye hakkın yoktur!” der.

     Evet, zaman ihtiyarlandıkça,

     Kur’an gençleşiyor.

     Rumuzu / işaretleri,

     Gizli mânâları tavazzuh ediyor / açığa çıkıyor.