Müslüman – Kâfir Kişiliği
Her müslümanın her vasfı müslümanca olması vâcip / zorunlu iken, hayâtın her safha ve ânında bu, böyle cereyan etmiyor, bu şekilde güzar edip geçmiyor. Keşke, her vasfı düzgün olsa, ama hayâtta bu kabil ve mümkün değil. Bunun gibi, her kâfir / inançsız ve kötü şahsın da, her vasfı; onun kâfir / inançsız veya kötü olmasından, yani küfür ve imansızlığından ileri gelmez.
Evet, her fâsık / günahkârın her vasfı; her zaman onun fâsık ve günahkâr olmasından, yani fıskından kaynaklanması gerekmez. Öyleyse, bir kâfirin müslim ve islâmca olan bir vasfı; müslümanın gayri islâmî / islâm dışı, meşru olmayan kötü vasfı karşısında ona üstün gelir.
Tabii bu galebe çalış; hakkın kendisine değil, müslümanın bâtıl ve yanlış metoduna karşı kazanılmış bir galebedir. Kaldı ki, dünyada hayatın hakkı her şey ve herkes içindir. Hayat, herkesin en tabiî ve doğal hakkıdır. Müslüman veya kâfir olması bu müşterek hak olan gerçeği değiştirmez.
Çünkü Allah’ın herşeyi içine alan rahmetinin mânâlı ve anlamlı bir tecellîsi / görüntüsü var.
Nitekim hayat hikmetinin bir sırrı var ki, küfür / inaçsızlık ona mâni ve engel değildir.
Allah’ın kemal vasfından şer’î tecelîleri var. Meselâ irade vasfından gelen meşiet / istek ve takdiri. Yine Allah’ın tekvînî / yaratılışla ilgili olup tabiat kanunları dediğimiz şeriatı, yani kanunları var. Ayrıca, Allah’ın kelâm vasfından gelen Kur’an’dan kaynaklanan kelâmî / sözlü âyet dediğimiz kanunları var.
Müslümanların bunlara itaat edeni / uyanı var, bunlara isyan eden / uymayanları var.
Bunun gibi, tekvînî / yaratılışla alâkalı / tabiat kanunlarına karşı da, uyan var uymayanlar var.
Şüphesiz kelamî kanunlara uyan ve uymayanlar müspet – menfî karşılıklarını ahirette göreceklerdir.
Kevnî yani Allah’ın koyduğu tabiat kanunlarına uyup uymayanlar da mükâfat ve cezalarını bu dünyada göreceklerdir. Uyanlar dünyada sağlanan maddeten ileri ve rahat bir yaşayışın mensubu olacaklar. Uymayanlar medenî ve teknikte ileri bir dünyanın gerisinde kalarak, dünya nimetlerinden kendilerini mahrum ve yoksun bırakmak gibi bir geriliğin zebunu olacaklardır.
Nasıl ki, “Men sabere zafere.” / “Sabrın sonu zaferdir.” Dünyada çalışanın ve bu yolda herşeye katlananın mükâfatı güzel ve rahat bir hayata kavuşmaktır.
Dünyada tembel olup, gereği gibi çalışmayanların karşılığı ise, sefaletten başka bir şey değildir.
Velhâsıl çalışmanın karşılığı servet, bunda sebatın karşılığı ise mükâfattır.
Tıpkı zehirin ölümcül bir hastalığa sebep olması, panzehirin sıhhate kavuşturması gibi.
Evet müslüman dünyada Allahın tekvîni ve kelâmî kanunlarına itaat etmezse; dünyada maddeten ahirette ise mânen kayıpta olur.
Kâfirin, Allahın kevnî yani tabiat kanunlarına uyduğu, onlara göre hareket ettiği takdirde, elde ettiği maddî üstünlük ile, bunların gereklerini yerine getirmeyen müslümana karşı galebe edip üstünlük sağlayacağı tabiî bir netîcedir.
Evet, Allahın fıtrî ve yaratılış kanunlarına göre hareket eden, kâfir de olsa bu dünyada müslümana galebe çalacağı, ona üstün geleceği İlahî bir gerçektir.
Müslüman da olsa, Allah’ın koymuş olduğu kevnî / yaratılış ve fıtrî kanunlarına göre hareket etmeyen müslümanın; dünyada kâfir karşısında mağlûb ve perişan olacağı kesin bir hakikattir.
Şüphesiz bu mağlubiyet, hakkın yenilgisi değil, kâfirin doğru metodunun, müslümanın bâtıl ve yanlış metodu karşısında sağladığı bir üstünlüktür. Yoksa hak yenilmiş değildir. İlk fırsatta kendisini göstereceği muhakkaktır. Müslümanın imanlı oluşunun, kendisini er geç ebedî bir kurtuluşa mazhar kılacağı bilinen bir husustur.
Kâfirin ebedî hayatta, daimi bir kaybın sahibi olacağı da, yine herkesin mâlûmudur. Ama Allah, müslümanın dünyasının da, mamur olmasını istiyor. Ve ancak dünyada kuracağı üstünlük sayesinde, başkalarını islâma çekmesinin mümkün olacağına dikkat çekiyor.
Unutmayalım ki, “İ’lâ-yı Kelimetullah.” / “Allahın ismini yüceltmek” ve O’na insanları celbetmek; maddî terakkîye vabeste / bağlıdır. Çünkü her hususta ileri olmayanların çağrısına kimse kulak asmaz.
Avukat Süleyman Seyit Aksoy İle Anayasa Mahkemesi-Yargıtay Krizi Hakkında Konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: Mülâkatımıza Anayasa Mahkemesi (AYM) hakkındaki genel bilgilerle başlayabilir miyiz?
Av. Süleyman Seyit Aksoy: Anayasa’dan başlamalıyız. Anayasa, devletin yönetim sisteminin temel yapısını ve bu yapının işleyiş tarzını, devlet organlarının yetki ve vazifelerini belirler. Vatandaşların hak ve menfaatlerini koruma altına alır. Devlet ile vatandaş arasındaki ilişkileri tanzim eder.
AYM kurulmasını sağlayan Anayasa, 27 Mayıs 1960 Askerî darbe yönetimi tarafından hazırlandı ve 9 Temmuz 1961 târihinde yapılan halk oylaması ile kabul edildi. Kuruluş hazırlıkları tamamlanarak 25 Nisan 1962 târihinde kuruldu.
Anayasa Mahkemesi:
*Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından kabul edilen kanunların ve iç tüzüğün Anayasa’nın emrettiği şekil ve esaslara uygun olup olmadığını kontrol eder.
*Anayasa değişikliklerini şekil bakımından inceler, kabul veya ret eder. Değişiklik yapma yetkisi yoktur.
*Yüce Divan vazifesi görür.
*Siyâsî Partileri denetler.
*Cumhurbaşkanı dâhil, devlet organlarının her kademesi, AYM’nin kararlarını uygulamak mecburiyetindedir.
Çalışma sistemi iç tüzüğe göre işletilir.
Dâvâ konularına göre kabul için gerekli oy sayısı, ayrı ayrı tespit edilmiştir.
Çetinoğlu: AYM ile Yargıtay arasında çıkan anlaşmazlık hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Av. Aksoy: Evveliyatından başlayalım. Avrupa Birliği (AB) 2010 yılında, TC hükümetinden ferdî başvuruların incelenip karara bağlamasını talep etti. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş kapısının açılmasına vesile olur ümidiyle, 23 Eylül 2012 târihinde, hak ve özgürlüklerin ihlâli konusunda mağdur şahıslara AYM’ne başvurma hakkı TBMM’nce kabul edildi.
Kabul edilen söz konusu 153. maddeye göre ‘AYM’nin kararları kesindir ve bağlayıcıdır. Bu karara herkes ve her makam riâyet etmek mecburiyetindedir. Yargıtay da bu mecburiyetin muhatabıdır.
Çetinoğlu: Can Atalay meselesi nedir?
Av. Aksoy: Avukat Can Atalay, Gezi Parkı dâvâsından 18 yıl hapis cezasına mahkûm edilerek 25 Nisan 2022’de tutuklandı. Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde kalan Atalay, 14 Mayıs 2023 Genel Seçimleri’nde TİP’in Hatay milletvekili seçildi. Milletvekili seçilmesinin ardından avukatları aracılığıyla mazbatasını alan ancak tutukluluğu sebebiyle milletvekili yeminini edemeyen Atalay ile ilgili Yargıtay’a yapılan tahliye talepli başvuru reddedildi.
Can Atalay talebi reddedilince ‘kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği’ gerekçesiyle AYM’ye başvurdu.
Atalay’ın ‘yasama dokunulmazlığı’ gerekçesiyle yaptığı başvuru 5 Ekim’de AYM 2. Bölüm’de görüşüldü. Beş kişiden oluşan heyet, başvuruyu AYM Genel Kurul’a sevk etme kararı aldı. Kararda, ‘başvurunun niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden, AYM İç Tüzüğü’nün 28’inci maddesi uyarınca Genel Kurul’a sevkine karar verildi’ denildi.
AYM Genel Kurulu 12 Ekim’de dosyayı görüşerek 25 Ekim’e erteledi. AYM 25 Ekim’de görüşerek Atalay’ın başvurusunu karara bağladı. ‘Seçme ve seçilme hakkı’, ‘kişi güvenliği ve hürriyeti hakkı’ yönlerinden hak ihlali olduğuna ilişkin kararın kısa gerekçesi, yargılamanın yapıldığı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Gerekçeli karar daha sonra Resmî Gazete’de yayımlandı. Kararda, Can Atalay’ın hakkının ihlal edildiği söylendi, yeniden yargılamanın yapılması gerektiğine hükmedildi. Can Atalay’a 50.000 TL tazminat ödenmesi gerektiği de belirtildi.
13. Ağır Ceza Mahkemesi de dosyayı Yargıtay 3. Cezâ Dâiresi’ne gönderdi.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, AYM’nin Can Atalay hakkında ihlal kararını vermesine ilişkin mütalaasını Yargıtay 3. Ceza Dâiresi’ne gönderdi. Mütalaada, ‘Milletvekili, Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 83/2 maddesinde öngörülen yasama dokunulmazlığından yararlanamayacaktır’ denildi.
Yargıtay 3. Ceza Dâiresi, Can Atalay hakkında hak ihlali kararı veren Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. Dâire, AYM’nin ‘hak ihlali’ kararına uyulmamasına hükmetti. Dâire, Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi için kararın bir örneğini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) gönderdi.
Çetinoğlu: Şimdi ne olacak?
Av. Aksoy: Bekleyip göreceğiz. Önceki gelişmeler tahminlerin ve beklentilerin dışında idi. Bu sebeple sonraki gelişimeler hakkında tahminde bulunmak zor.
Çetinoğlu: Adâlet Bakanı duruma müdâhil oldu.
Av. Aksoy: Adâlet Bakanı; ‘Vatandaşlarımız Avrupa mahkemelerine gitmeden kendi mahkemelerine başvurması için reform sayılacak uygulamayı başlattık. 130.000 dosya var. Buna bakacak üye sayısı 15 kişiden ibârettir. Zamanında ve sağlıklı sonuçlandırması mümkün mü? Burada bir reform ihtiyacı yok mu?’ Diyerek ferdî müracaat hakkının iptal edileceğini îma ediyor.
Çetinoğlu: Edilebilir mi?
Av: Aksoy: Belli şartlara uyularak anayasa değişikliği ile edilebilir.
Çetinoğlu: Okuyucularımız için Anayasa değişikliğinin gerektirdiği şartları anlatır mısınız?
Av. Aksoy: Anayasa değişikliği yapılabilmesi şartlarına geçmeden önce milletvekili sayısının partilere göre dağılımına bakalım:
Adâlet ve Kalkınma Partisi………… 264
Cumhuriyet Halk Partisi…………….133
Milliyetçi Hareket Partisi…………… 50
Yeşil-Sol Parti………………………. 61
İyi Parti…………………………….. 42
Devâ Partisi………………………… 14
Gelecek Partisi…………………….. 10
Saadet Partisi…………………………10
Yeniden Refah…………………………5
Türkiye İşçi Partisi…………………….3*
Hüda-Par……………………………….3
Toplumcu Demokrasi Partisi…………..1
Bağımsız……………………………….1 Toplam………………………………597 (3 milletvekili vefat etti)
*Can Atalay hapiste olduğundan oy kullanamıyor
Anayasanın değiştirilmesi, ‘seçimlere ve halkoylamasına katılma’ maddesinde yer alan bilgilere göre şöyledir: Anayasanın değiştirilmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla teklif edilir. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür. Değiştirme teklifinin kabulü, Meclisin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür.
TBMM’de üye tam sayısı 600’dür. Anayasa’da değişiklik teklifi üye tamsayısının en az üçte biri olan 200 milletvekili tarafından yazıyla teklif edilebilir. Ancak bu değiştirme teklifinin kabulü için beşte üç çoğunluk yâni 360 vekilin ‘kabul’ oyu vermesi gerekir.
Yeterli oy sağlanamaz ise, Cumhurbaşkanı Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları, bir daha görüşülmek üzere TBMM’ne geri gönderebilir. Meclis geri gönderilen Kanunu, üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile (400 millletvekilinin oyu ile) aynen kabul ederse Cumhurbaşkanı bu Kanunu halkoyuna sunabilir.
Anayasa değişikliğinin referandumla yapılabilmesi için milletvekili tam sayısının 3’te ikisi kadar, yâni 400 oy gereklidir. AKP +MHP oyları: 264 +50= 314 tür. 86 milletvekiline ihtiyaç vardır.
Mecliste üye tamsayısının beşte üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkındaki Kanun, Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazetede yayımlanır.
Bu durumda Anayasa değişikliğinin halk oylamasına sunulmasının kaçınılmazdır.
Halkoyuna sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların yürürlüğe girmesi için, halkoylamasında kullanılan geçerli oyların yarısından bir fazlasının kabul oyu gerekir.
AKP yönetiminin ferdî başvurular dışında da Anayasa değişiklikleri istediği biliniyor. Ancak bu değişikliklerin neler olduğu hususundaki bilgiler, tahminden ve yakıştırmadan öteye geçemiyor.
Çetinoğlu: Referandumla alâkalı ihtimallere göz atabilir miyiz?
Aksoy: Referandumla Anayasa’da istenilen değişikliğin kabulü için %50+1 oy gereklidir.
Çetinoğlu: Mümkün mü?
Aksoy: Olabilir de olmayabilir de…
Çetinoğlu: Tahminlerinizi lütfeder misiniz?
Aksoy: Netice bıçak sırtındadır.Medya haberlerine göre vatandaş, hayat pahalılığından bunalmıştır.Red oyu verebilir.
Çetinoğlu: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, fakirlik ve sıkıntı yok diyor…
Aksoy: Gerekçesi şu: Türkiye’de açlık sınırı 11.525,- lira. Asgarî ücret ise 11.402,- lira…
Çetinoğlu. En düşük emekli aylığı 7.500,- lira… Bunların sayısı da 10.000.000 civarında…
Aksoy: Oylama neticesini beklemek gerek…
Çetinoğlu: Asıl meselemize bakarsak Efendim…Bu durumda en sağlıklı yol nedir?
Av. Aksoy: Sağlıklı yoldan önce tercih edilmemesi gereken, sağlıksız diyebileceğimiz yolu belirteyim: Başsavcılık kendisine vâki başvuruyu dikkate alır da yetkisi olmaksızın AYM’nin kararını iptal ederse, AYM büyük bir yara alır, bundan sonraki kararları tartışılır.
AYM kararlarının tartışılmasında mahzur görmeyenler olabilir. Fakat neticede AYM’nin siyâsetin emrine girdiği kanaati oluşur ki bu tehlikelidir. Hatta şimdiden, AYM’ni siyâsetin emrine alabilimek için Anayasa’da değişiklik yapılmak istendiği iddiaları da dillerden kulaklara fısıldanmaktadır.
Çetinoğlu: Adâlet Bakanı haksız mı?
Av. Aksoy: Haklı. Fakat çâresi, AYM’nin kararını iptal etmek değil. 130.000 rakamında abartma olduğunu düşünüyorum. 10.000 civarında olabilir. Bu da büyük rakamdır.
Çetinoğlu: Hakem veya hakem heyeti de mevzuata aykırı olsa gerek.
Av. Aksoy: Evet öyle. Fakat hiç de çâresiz değiliz.
Çetinoğlu: Bildiğiniz bir çâre var mı?
Av. Aksoy: İyi niyetle istişâre edilerek bulunur.
| Av. SÜLEYMAN SEYİT AKSOY: 1960 yılında Sivas’ta dünyaya geldi. İlk ve ortaokul ile liseyi Sivas’ta bitirdi. Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul’da başladığı serbest avukatlık mesleğine devam etmektedir. İyi derecede İngilizce bilen Aksoy’ın bir bay bir bayan iki evlâdı, ikisi kız, ikisi erkek dört torunu vardır. |
Kan Revan İçinde Bıraktın Beni(bizi)
Mazlum Milletlerin Zalim Devletlere seslenişidir!!!!
Hâlbuki misalim[1] bilmiştim seni
Kan revan içinde bıraktın beni
Hem cansız bedenim hem de boş teni
Kan revan içinde bıraktın beni
Dilini öğrendim iş bulmak için
Esbabını giydim aş bulmak için
Olurmu pirinçte taş bulmak niçin?
Kan revan içinde bıraktın beni
Milyonlar göç etti ıssız ülkeler
Yıkıldı gençlerde vardı ülküler
Gün gelir sizi de Allah silkeler
Kan revan içinde bıraktın beni
Kana gözyaşına doymaz oldunuz
Masaya bir ekmek koymaz oldunuz
Dünya yansa sizler aymaz oldunuz
Kan revan içinde bıraktın beni
özden der ki canlar bir gün gelecek
zalimin zulmünü Rahmet silecek
Kim haklı kim haksız her kul bilecek
Kan revan içinde bıraktın beni
[1] Modernleşme, batılılaşma
“Milletleşme Projesi”

Türkiye Cumhuriyeti’nin 100.yılında ve Atatürk’ün ölüm yıldönümünde benim gibi Türk vatandaşlarını çok mutlu eden ama Türk Milleti ile Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanlarını çok üzen gelişmeler yaşandı.
Bu törenlerde ve günlerde, Türk Milleti varlığını ve birliğini dosta düşmana tüm azameti ile gösterdi.
Atatürk bizlere daima “iç cephe”nin öneminden bahsederek iç cephenin sağlam tutulması gerektiğini vasiyet etmişti.
Türk Milleti de, muhataplarına ama Cumhuriyet’in 100.yıl gününde ama 10 Kasım’da iç cephenin ne kadar sağlam ve dirençli olduğunu gösteren gereken mesajları verdi.
Yaşananlar bize, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in “Milletleşme Projesi”nin başarıldığını gösterdi ve buna çok sevindik.
Hatırlayın ki, Osmanlı-Türk İmparatorluğu din esasına dayalı çok kültürlü, çok dilli ve çok etnik kökeni içinde barındıran bir devlet idi… Bu devletin yıkılması ile birlikte Türk unsuru esas alınarak milli, üniter ve laik bir devlet kuruldu aynı zamanda milletleşme yolunda önemli adımlar atıldı.
Aslında bir zenginliğimiz olan bu farklılıklar düşmanlarımız tarafından onlarca yıldır kaşınmaya çalışıldı. Ancak yaşananlar karşısında vatandaşlarımızın sergilediği birlik ve bütünlük bu art niyetli teşebbüsleri boşa çıkarmıştır. Bu 29 Ekim ve 10 Kasım’da çok net görülmüştür. Milli birlik ve bütünlükten yana tavır koyan bütün vatandaşlarımızın bu tutumu her türlü takdirin üzerindedir.
Türk Milletinin sergilediği bu güçlü irade, düşmanlarımızın Türkiye ile ilgili planlarını yeniden gözden geçirmesini gerektirecektir. Unutmayalım ki, düşman saldırmak için en zayıf anınızı kollar!
Türkiye’nin yakın çevresi başta olmak üzere dünyanın birçok köşesi ateş çemberi içindedir. Birilerinin planlarında Türkiye’yi de bu ateş çemberinin içine almak vardır. Ancak 29 Ekim ve 10 Kasım’da Türk Milletinin oluşturduğu eşsiz tablo, Türkiye’nin düşmanlarının içte ve dışta planlarını yeniden revize etmesini gerektirmiştir.
Onun için tarihi bir olay yaşanmış ve Türk Milleti oyunları bozmuş tuzakları kaldırıp atmıştır.
Böyle bir tarihi hadiseye bilerek veya bilmeyerek katkı sunan vatandaşlarımızın her birine ayrı ayrı teşekkür ile, şükran dolu duygularımı arz ediyorum.
“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demeye devam ederek birliğimizi daha da pekiştireceğimizden ve üzerimize yönelecek tehlikeleri her birlikte bertaraf edeceğimizden zerrece şüphem yok!
Yeter ki, Türkiye’nin hepimiz için asla vaz geçilmeyecek bir vatan olduğunu unutmayalım!
Bilgi Ahlakı
Halef olan insanın genlerine kodlanmış mucizevî nimetlerden biri olan bilgi, bir meta olmaktan çıkarılıp, insanlığın faydasına, hayrına, iyi ve doğru alanlarda kullanıldığında anlamlı hale gelecektir. Bu da ancak bilgiyi üretenlerin, bilgi ahlakı ile donanmış olmalarıyla mümkündür.
*
Bilgili insan, çok bilen değil, yaratıcısından en çok sakınan insandır. Yüce yaratıcısından soyutlanmış, merhameti ve insani değerleri dikkate almayan bir bilgi anlayışının dünyayı sıkıntıların ve acıların merkezi haline getireceğini unutmamak gerekir. Bu yüzden bilim insanı ürettiği bilgi ve değerin yanı sıra, manevi ve ahlaki olarak da kendini geliştirdiği, yani ilim ile amil olduğu zaman insanlığa gerçek anlamda katkı sunacaktır.
*
Bilindiği gibi, bugün bilginin endüstriye dönüştüğü, ticari bir meta, bir silah olarak kullandığı bir çağda yaşıyoruz. Bilgiyi güce dönüştürenler, onu kendi emelleri uğruna kullananlar ne yazık ki dünyayı yaşanmaz hale getirdiler.
*
Yirminci yüzyılın ikinci büyük savaşında tüm dünya ahlaktan, merhametten yoksun bir bilginin insanlık için nasıl felaketlere sebebiyet verdiğini gördü. İnsanoğlunun bilgisi atomu parçalamayı başardı, ancak bu bilgi iyi, hayır yolunda kullanılmadığında ve ahlakla bütünleşmediğinde nasıl da felaketlerin ve acıların müsebbibi haline gelebildiğini de gösterdi.
*
Bilginin ürettiği vahşi silahlarla bugün de Gazze’de kadın, çocuk, yaşlı demeden dünyanın gözü önünde büyük bir soykırım gerçekleştirilmektedir.
Eşi görülmemiş bu soykırımı gerçekleştiren gözü dönmüş caniler, cesaretlerini taraf oldukları emperyal silah üreticilerinden almaktadırlar.
Bilgi ahlakı olsaydı, bilgi kişinin mutluluğu adına üretilseydi insanlık böylesine aşağıların aşağısına düşer miydi?
*
Uygur Türklerine karşı uygulanan asimilasyon dâhil, Irak’ta Suriye’de Afganistan’da Filistin’de olduğu gibi bugün de üzülerek şahit oluyoruz ki İslam coğrafyasında hala Kerbelâ’lar yaşanıyor. Hala kardeşkanı akıtan, kardeşlerine Kerbelâ zulmü yaşatan zalimleri gördük. Petrol zengini Orta Doğu Coğrafyasında bugün, insanlığın gözü önünde, insanlığın en büyük medeniyet merkezlerinin acımasızca bombalandığını gördük. Halep’te ve pek çok İslam beldesinde her gün onlarca masum insan, tıpkı Kerbelâ da olduğu gibi hunharca katledildiğini gördük. Enkaz altından çıkarılan çocukların, kadınların, masumların bedenleri, aslında insanlığın enkaz altında kaldığını bizlere gösteriyor. Zira insanlık, bütün bu vahşeti, dehşeti, katliamları sessizce izlemeye devam ediyor.
*
Bilginin gücünü, insanlığa kan kusturacak ileri teknolojiye dönüştürürseniz, ilim ahlakından da mahrum iseniz, çıkarlarınız uğruna bütün rezillikler, utanmazlıklar, aymazlıklar sizin için meşru olacaktır. Elindeki bilgi gücüyle dünyanın jandarmalığına soyunmuş Amerika budur, Rusya, Çin… vs budur.
*
Temel sorun nerede? Bin beşyüz yıla yakın bir geçmişin sahibi olan İslam Dünyası son birkaç yüz yıldır ölümsüzlük dünyasına girecek hemen hemen hiçbir şey üretemedi. Yıllar ve yıllar ‘’dua’’ adı altında gırtlak şovu yaptık. O bağırıp çağırmalar gerçekten dua olsaydı İslam Dünyası bu halde olur muydu?
İslam Âlemi, bilginin gücünü harekete geçiremediği sürece hep savunmasız kalacağı, sömürgeci enternasyonal güçlerin elinde sömürülen bir meta olacağı aşikârdır.
*
Yaratılış gayelerinden başlıca biri de, bilgiyi üreten insanın güvenliği ve mutluluğu için bilgi ve ahlakın birbiriyle ilişkili olması zorunluluğu vardır ya da bilginin ahlakla, ahlakın da bilgiyle yakından ilişkili olduğu aşikârdır.
*
Ahlak, akıllı ve özgür irade sahibi varlıkların, bütün hayatlarında ve bilhassa birbirileriyle ilişkilerinde, iyi duygu, düşünce ve davranışlar içinde bulunmaları amacıyla ilahi vahiy ve nebevi örneklerle geliştirilip, toplumsallaşma sürecinde yeni nesillere aktarılan değerler, erdemler ve kurallar bütünüdür.
*
Özü itibarıyla ahlak, içimizdeki iyi huy ve temiz vicdan; meyvesi ise, oradan dışımıza yansıyan iyi davranışlar ve fayda üreten icraatlardır.
*
Sonuç olarak, bilgi ahlak ilişkisi yahut ahlaklı bilgi ve bilgili ahlak birlikteliği; ahlaki ve ilmi değerlerine kolay kolay paha biçilemeyen yüksek bilgi ve erdem abidesi insanlardan müteşekkil temiz bir bilgi toplumu ve yetkin bir insanlık ailesi oluşturmak için, çok daha sağlam bir temel, çok daha güçlü bir yapı, çok daha parlak bir umut ışığı ve hepsinden önemlisi çok daha müstakim bir yoldur.
* Ve ‘’bilgi ahlak’’ı, yanlış olanı kaldırıp bir kenara atmayı gerektirir olduğunu vurgulayan yaratılış gayesini kavramış insan olduğumuzun parametresi olacaktır.
Ak Parti Döneminde Dış Borçlar
Ege Cansen’in ifadesiyle, AKP 22 yıldır ülke ekonomisini “eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri” ve “borç yiğidin kamçısıdır” anlayışıyla idare etmektedir.
AKP “İtibarda tasarruf olmaz” anlayışıyla verimsiz ve israfçı yatırımları sevmektedir. Siyasi destekçilerini “şikeli ihaleler yoluyla zengin etme” önceliği yatırımların maliyetinin çok yükselmesine yol açmaktadır.
“AKP’nin yatırımların fizibilitesi hesapları içinde ‘finansman maliyeti’ diye bir kalem yoktur. Daha doğrusu vardır ama bu bir sorun değildir. AKP’ye göre dış kaynak maliyetinin yüksek olması projeden vazgeçme sebebi olamaz. Dış borçların anaparası ve dönem faizleri, yeni alınacak dış borçlarla ödendiği sürece, ‘fiilen ödenen faizler’ AKP gözünde ‘gider’ değildir. Sorun yeni dış borç bulunamayınca kendini hissettirir.”
“AKP’nin bu muhasebe anlayışı, Osmanlı’dan müdevver ‘dış borç almadan kalkınamayız’ inancından doğar. Halkımızın, muhalefetin ve iş adamlarımızın ezici çoğunluğu da aynı görüştedir. Bu dış-borç-koliklik, TL’yi itibarsız para hale getirmiştir.”
AKP 130 milyar dolar olarak devraldıkları dış borcu 443 milyar dolara çıkardı. (Bu rakamın içinde Kamu Özel İşbirliği kapsamında yapılan yani Yap- İşlet- Devret Projelerin borcu dâhil değildir.)
Yaklaşık 500 milyar dolarla neler yapılabileceğini anlamak için yapılanların toplam değerine bakmak kâfidir. AKP hükümetlerinin yatırımlara yani “yollar, köprüler, tüneller, hastaneler, havaalanlarının tamamı için) harcadıkları para 100 milyar dolar mertebesindedir.
Cansen’e göre, “Osmanlı ‘haraç’la dönüyordu, Türkiye ekonomisi de ‘borç’la dönüyor. Oysaki sanayileşmeyle dönmesi lazım. Sanayileşmenin de milli geliri artırmanın da tek yolu dünya pazarlarına açılmak!”
********************************
Borç Alarak Vaziyeti İdare Etmeye Devam
Türkiye ekonomisinin açıkladığımız bu sorunlarına ilaveten 2021 yılından 2023 Haziran’a kadar “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” tezi doğrultusunda sürdürülen akıl dışı (rasyonel olmayan) para politikaları krizi derinleştirdi. Halkın büyük çoğunluğu fakirleşti.
Ak Parti döneminde 100 yıllık Cumhuriyet geleneğinin yetiştirdiği insan gücü iyi kullanılamadı. Kamu yönetiminde liyakat yerine partizanlığın hâkim olması, eğitim sisteminin kalite yerine daha çok mezun vermeye odaklanması, üniversitelerin bilimsel bağımsızlığını kaybetmesi yüzünden nitelikli insan gücü oluşturulamamakta, nadiren yetişenler de Batı ülkelerine kaptırılmaktadır.
Ekonominin içinde bulunduğu sorunların çözümü için yine dışarıdan borç bulma, içeride vatandaşın harcamasını kısma öngörülmektedir.
Yeni ekonomi yönetiminin belirlediği Orta Vadeli Plan’da keşke, 1910 Osmanlı Bütçesinde belirlenen, “mevcut şartlarda borçlanmanın sürdürülmesi ancak ülkenin bağımsızlığını tehlikeye sokmadan her yıl azalan bir şekilde borçlanılması” ilkesi benimsenebilseydi.
Bu ilke benimsenseydi bile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uygulamayacağını tahmin etmek zor değil. Çünkü bu politika ile seçim kazanmak mümkün olmaz.
Halen Türkiye’nin 2022 3. Çeyrek itibariyle dış borç toplamı 443 Milyar dolar. Bunun 140 Milyar doları kısa vadeli borç. Ve 50 Milyar dolar cari açık veriyoruz.
AKP bu kök sebebe ineceğine dair bir mesaj vermişti ama bu görüşten tez döndü. Türkiye ekonomisini “cari açık” vermeyen (dış borç/yükümlülük stokunu azaltan) bir yapıya dönüştürme amacı doğru idi.
********************************
Akp İçin Seçim Kazanmak Hep Öncelikli Oldu
Mayıs 2023 seçimlerinden önce telaffuz edilen bütün doğruların tersi yapıldı.
Seçimden sonra da sadece dış borç bulmaya öncelik verildi.
Fakat Düyun-u Umumiye döneminde bile yüzde 4-5 faizle borç bulunabilirken, son yıllarda AKP hükümeti bunun iki katı faizlerle bile borç bulmakta zorlanıyor. Zaman zaman petrol zengini Körfez ülkelerinden “swap” denilen ödünç dövizle Merkez Bankası stoklarını gösteren rakamlarda makyajlama yapmaya çalışıyor.
Hukuk ve insan hakları alanında geri gitmemize yol açan yasalar çıkaran, uygulamalar yapan, Anayasa Mahkemesi’ne savaş açmış AKP+MHP ittifakına Batı güven duymuyor.
Finans çevreleri “kara para aklama, yayılma ve terörizmin finansmanına karşı yeterli güvenceye sahip olmayan ülkelerin ilan edildiği küresel gri listede” yer alan Türkiye’ye bırakın doğrudan yatırım yapmayı, borç vermekte bile isteksiz.
Görülüyor ki AKP yöneticileri son Osmanlı padişahlarının yaptıklarını yapmaya devam ediyor.
Hegel diyor ki, “Tecrübe ve tarih öğretir ki, insanlar ve devletler asla tarihten ders almazlar.”
Oysaki Mehmet Akif Ersoy “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar. Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” diye uyarıyordu.
İbret alınmadığı için tarih sık sık tekrar ediyor. Bunun için Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “TARİH GELECEKTİR” sözü çok doğru.
SONUÇ:
“Türk lirasının değer kaybı, enflasyonun artması gibi geçmişte ve bugün yaşadığımız vakaların hepsinin kök sebebi aynıdır. Türk ekonomisi dış borçkoliktir. Dış borcu bulamadığı zaman krize girer.” (Ege Cansen)
Türkiye dış borçsuz yapabilir, yapmalıdır da. Ekonomimizi cari açık veren değil, cari fazla veren bir hale getirmeden krizsiz, sarsıntısız, kitleleri sarsıcı dönemler yaşamadan kalkınmak mümkün olmaz.
Sıcak para (dış borç) almak yerine daha çok doğrudan yabancı sermaye girişi için de cari fazla veren bir ülke haline gelmek gerekir. Çünkü bakın “en çok doğrudan yatırım alan ülkeler, (Çin, Almanya, Japonya, Hollanda gibi) cari fazla veren veya cari açık vermekle birlikte ABD ve İngiltere gibi parası döviz olan ülkelerdir.”
Ancak dış borçsuz bir ülke haline gelmek on yıllar süren istikrarlı bir politika gerektirir. Başlangıçta ağrı ve acılara yol açacak böyle bir ameliyat hastanın (seçmenlerin) hoşuna gitmez. Ancak şifa bulmak “pansuman tedbirlerle” mümkün olmayacaktır.
“Siyasetçi gelecek seçimi, devlet adamı gelecek kuşağı düşünür.” (James F.Clarke).
Demek ki bizim, seçim kazanmayı bilen değil, gelecek nesilleri düşünen gerçek devlet adamlarına ihtiyacımız var.
El-Hakku Ya’lu
El-Hakku Ya’lu / Hak Yücedir.
Er geç üstünlüğünü gösterir.
Öyleyse, neden kâfir müslime,
Kuvvet Hakka galebe etmekte / üstün gelmektedir?
Hakkın yanında yer alan bir müslümanın;
Hakk uğrunda sarıldığı her vesile,
Doğru bir usûl ve metod olması gerekirken,
Bâtıl’a karşı yanlış bir tavır
Ve hareketle dâvâsını gerçekleştirmek isterse;
Sonuç alamayacağı kaçınılmazdır.
Böylece Hakkın yanında yer alan bir müslüman;
Metodunun yanlışlığı yüzünden kaybeder.
İşte burada Hakkın yenilgisi değil,
Tatbik edilen yanlış metod
Ve yolun mağlûbiyeti söz konusudur.
Yani yenilgi Hakta oluştan değil,
Hakkın galebesi için kullanılanın
Yanlış metod yüzündendir.
Demek ki:
Bir Hak bir Bâtıl’a bilvâsıta,
Yani dolayısıyla mağlup olur.
Fakat bu yenilgi,
Hakkın bizzat kendisinden değil,
Kullandığı yanlış metottan kaynaklanır.
Çünkü doğru ve yerinde kullanılan bir metot ve vesile,
Bâtıl’ın elinde bile olsa,
Bilvesile yani dolayısıyla,
Geçici de olsa onu gâlip eder.
Ama er geç üstün gelecek olan
Yine Haktır.
x
Şüphesiz kuvvetin de bir sırrı var.
Şâirin:
“Hazır ol cenge eğer istersen sulh u salah.” dediği gibi,
Eğer kuvvetli olmazsan, düşmana saldırma cesareti verirsin!
Bu da onun haklılığını değil, fırsatı değerlendirme gibi
Müspet bir metoda sarıldığını gösterir.
O halde yerinde bir metot olan hazırlık içinde bulunmazsan,
Bâtılın doğru metodu karşısında, Hakkın yanlış metodunun
Mağlubiyeti kaçınılmazdır.
Evet bu; Bâtıl’ın kullandığı müspet metodun;
Hakkın kullandığı yanlış metot karşısındaki
Geçici üstünlüğünden başka bir şey değildir.
Fakat akıbetü’l-akıbe / en sonunda,
Gerekirse ahirette bile olsa,
Üstünlük yine Hakkındır.
Atatürk, Atatürk milliyetçisi değildir
Cumhuriyet’in 1927 ilkelerinden sonuncusu milliyetçilik.
Kurulan yeni devlet, “millet devleti” idi. Hanedan devleti, sınıf devleti, ırk devleti filan değildi. O milletin adı da Türk milleti idi. Türk milletinin tarifi de geçen hafta verdiğim gibi, daha 1924 anayasasında yapılmıştı.
Başlangıçta bunlar son derece açıktır. 100 sene sonra en çok karartılmaya çalışılan da bunlar. Yeni Türk devletinin kurucu değeri milliyetçiliğin önüne, önce “Atatürk milliyetçiliği” adlı bir sis bombası atıldı. Demek istenen şuydu: Tamam milliyetçilik de milliyetçiliklerin çoğu kötüdür. Bizimki iyi olan cinsi, Atatürk milliyetçiliği.
“Cumhuriyetimizi Dayanağı”
Bundan Atatürk milliyetçiliğinin “Türk milliyetçiliği” olmadığını da anlayabilir miyiz? Öyle ya, öyle olsaydı, öyle denirdi. Bakınız size Atatürk’ten bir alıntı:
“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. “ (Atatürk’ün Türk Ocakları Kurultay’ında yaptığı konuşmadan. Atatürk’ün Bütün Eserleri, 18. Cilt, s.181)
Yalnız bundan değil, daha nice alıntıdan görülür ki Atatürk, Atatürk milliyetçisi değildir; Türk milliyetçisidir.
Peki ne yapar Türk milliyetçisi?
Atatürk’ün kendi deyişiyle, “En evvel ve her şeyden evvel.”, milleti tarif eden, ayakta tutan Türk kültürünün yatay ve dikey yayılıp korunmasını sağlar. Yatay derken mekânı, düşey derken zamanı kastediyorum.
Milliyetçi ne yapar?
Çok soyut kalmasın. Mesela dil, kültürün baş unsurudur. O hâlde Türk milliyetçisi, önce vatan coğrafyasında standart Türkçe’nin konuşulmasını sağlar. Sonra gelecek nesillere, geçmiş nesillerden gelen edebiyatı ve tarihi aktarır. Buna isterseniz millet inşası deyin, isterseniz milletin bakımı. Fakat millet devletinin ve onun milliyetçi yöneticilerinin yapacakları budur.
Türk milliyetçisinin yapacağı bir ikinci eylem, her türlü ilişkide, Türk milletinin çıkarını diğer milletlerin ve milletten farklı toplum birimlerinin çıkarının üstünde tutmaktır. Sınıf, aşiret, siyasî zümre, sülale ve aklınıza gelen bütün cemaatlerin, gerçek veya sanal sosyal cemiyetlerin. Dünyadaki Fransa’dan İtalya’ya, Almanya’dan Amerika’ya, bütün millet devletlerinde yapılan da budur.
Birden fazla etki merkezi Türkiye Cumhuriyeti’nin millet devleti olmasına, dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin işaret ettiği yolda yürümesine karşıdır. Bölücüler, siyasî ümmetçiler, Batı merkezleri… Bunlar millî mücadele içinde de böyleydi, şimdi de böyledirler. Ancak o zamanlar bu hâl apaçıktı. Batı bize Sevr’i emretmiş, İstanbul da kabul etmişti. İşte bu aşağılıklığa karşı çıkanlara “milliyetçiler” deniyordu. Kim diyordu bunu? Batılılar. Batının haber organlarında, Anadolu direnişçilerinin ismi “nasyonalistler” idi. Bunlar sevilen insanlar değildi tabiî. Çünkü Batı’nın dikte ettirdiği Sevr’i reddediyorlardı. Batı’nın kolundan tutup getirdiği Yunan’ı kovmak istiyorlardı. Hatta millî misaklarında maazallah, Sykes-Picot’u da reddedip petrol yataklarına uzanmak bile vardı.
O zaman açık, şimdi karartılan da devletimizin bu dayanağıdır. Karartma ve “Sevr propagandası” diyeceğim algı saldırısı, o derece başarılı oldu ki, bırakın milliyetçi kelimesini, Türk demek siyaseten yanlış kabul edildi. Ortaya saçılan, “Türk edebiyatı demeyin, Türkçe edebiyat deyin.” saçmalığı da buna paralel gelişmelerdendir. Andımızın kaldırılışı, bazı resmî dairelerden T. C. rumuzunun silinmesi girişimleri de.
En evvel ve her şeyden evvel
“Milliyetçi ne yapar?” diye sordum. İşte milliyetçi toplumu bu kaymalardan koruyacak bilgi ve duygunun hem coğrafya üzerinde hem de nesiller arasında öğrenilmesini, korunmasını, zenginleşmesini sağlar.
Bakınız Türk milliyetçisi Atatürk ne diyor:
“Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye‘nin istiklâline, kendi benliğine ananat-ı millîyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir (alkışlar). Beynelmilel vaziyet-i cihana göre, böyle bir cidalin istilzam eylediği anasır-ı ruhiye ile mücehhez olmıyan fertlere ve bu mahiyette fertlerden mürekkep cemiyetlere hayat ve istiklâl yoktur (bravo sesleri).”
Bu paragrafı, Atatürk’ün TBMM 1. Dönem 3. Toplanma Yılını Açış konuşmasının 1 Mart 1922 tarihli zaptından aldım. Hemen hemı kelimelerle aynı fikirlerin tekrarlandığı bir konuşmayı da 16 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde yapmış.
Milliyetçilik ve millet inşası kısaca budur.
Ve sizler okullardan andımızı kaldırdınız. Sevdiğim bir dostumun deyişiyle: “Yatacak yeriniz yok.”

