Ülkemizdeki hayat pahalılığının geçim sıkıntısını giderek büyütmesi, milyonlarca işçi, memur ve emeklinin her geçen gün gelen zamlar altında ezilmesi, sağlıktan eğitime, ticaretten turizme kısacası yaşam mücadelesi verilen her kesimde büyük sarsıntılar yarattı. Pek çok iş yeri kepenk kapattı. İnsanlar geçim sıkıntısı karşısında ne yapacağını şaşırmış durumda.
Üstüne üstlük paramızın dolar ve avro karşısında her geçen gün biraz daha değer kaybetmesi, akaryakıt fiyatlarına yapılan büyük zamların iğneden ipliğe her şeye yeni bir zam olarak yansıması yaşam mücadelesi veren milyonları adeta nefes alamaz hale getirdi.
Giderek güçleşen bu hayat şartlarına tepki veren halkımızın sesi olması gereken muhalefet partilerinin cumhurbaşkanlığı seçimi yenilgisi sonrasında neler yaşadıkları ortada.
Üstüne üstlük bir de ana muhalefet partisinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yenilgisiyle başlayan yapısal değişim hamlelerinin yanı sıra parti genel başkanlığı değişikliğinin de gündeme gelmesi; ülkemizin politik konularını da sadece şu iki şeye kilitledi.
Hayat pahalılığı ve muhalefet partisinin yapısal değişimi…
İç politikada yukarıda özetlediğim konular yaşanırken ülkemizin dış politikasının en önemli konularından biri olan Kıbrıs konusunu adeta unutuldu, konuşulmaz oldu!
2017 yılında Crans Montana da taraflar arasında yapılan son görüşmede Türk tarafının yapmış olduğu tüm önerileri ret eden Rum ve Yunan ikilisinin masadan kalkmasıyla birlikte 1968 yılından beri konuşulan ‘’federasyon çözümü’’ de bir daha masaya gelmemek üzere kalkmış oldu.
Pekiyi aradan geçen 6 yıl boyunca adada neler oldu? Ne yaşandı?
Kıbrıs’ta ne yazık ki değişine hiç bir şey yoktur!
Ada 1974 sonrasında nasılsa şimdi de odur.
Kuzeyinde Türkiye dışında hiçbir ülkenin tanımadığı KKTC…
Güneyinde uluslararası arenada Kıbrıs’ın yasal hükümeti olarak tanınan Rum kesimi! Hem de AB üyesi…
Ve adanın yarı buçuğunu temsil eden Rum tarafı o küçücük yapısıyla Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine engel olmaya devam etmektedir.
GKRY ( güney Kıbrıs Rum yönetimi ) sadece Türkiye’nin Avrupa’ya üyelik sürecini mi engellemektedir? Tabii ki hayır!
Mavi vatan dediğimiz Akdeniz’deki enerji yataklarının münhasır bölgelerimizdeki milyarlarca metreküp doğal gaz ve petrol rezervlerinde hakkımız olanı engellemek için Yunanistan’la birlikte bölge ülkeleriyle iş birliği yapmanın yanı sıra ABD ve diğer dünya devlerini de konuya dâhil ederek ülkemizin önünü kesmeye, sondaj çalışmaları ile bölgede üstünlük sağlamaya çalışmaktadır.
Rum tarafı sadece bunları mı yapmaktadır? Ya KKTC de yaşayan kardeşlerimize uyguladıkları insanlık dışı ambargolara ne demek gerekir?
Sıralayalım:
Adanın kuzeyine Türkiye hariç hiçbir yabancı ülkeden uçak inemez, limanlarına yabancı bandıralı gemi uğrayamaz, dolayısıyla turist de gelemez!
Adanın kuzeyinden ne hava yolu, ne de deniz yolu ile KKTC de üretilen hiç bir şey ihraç edilemez, aynı zamanda Türkiye’den gelenler hariç hiçbir mal da bu bölgeye gelemez!
Adanın kuzeyinde kurulu KKTC’ni devletini temsilen herhangi bir spor takımı Türkiye hariç hiçbir uluslararası müsabakaya katılamaz, yine Türkiye hariç ( eskiden de olsa bazı takımlarımız adaya gelip KKTC takımları ile futbol karşılaşması yapıyorlardı. Ancak yıllar var ki uluslararası federasyonlar buna müsaade etmemektedirler.) diğer ülkeleri temsil eden spor takımları adanın kuzeyinde müsabaka yapamaz.
Adanın kuzeyinde uluslararası sanat alanında tanınmış bir ünlü KKTC’de herhangi bir konser veremez, sergi açamaz vd konularda faaliyet gösteremez. Eğer böyle bir girişimde bulunursa Rum tarafınca aforoz edilir, büyük bir tepki alırlar. 2010 yılında dünya starı; Julio İglesias’ın vereceği konseri nasıl iptal ettiği en çarpıcı örnektir. Ondan sonra da hiçbir dünya starı adanın kuzeyine gelmemiştir. Kısacası adanın kuzeyinde kurulu KKTC ye sadece Türkiye’nin ünlü sanatçıları gelir, konserlerini verir, bir hayli de yüklü para alıp dönerler.
Rumların adanın kuzeyine uyguladıkları ambargolara baktığımızda turizmden ticarete; ulaşımdan sanata, müzikten spora her türlü faaliyetin onların kontrolü altında olduğu görülür.
Bu arada Kıbrıs adasına yapılan tüm uluslararası yardımların sadece GKRY ne yapıldığı, daha da önemlisi ABD’nin Rum kesimine uyguladığı silah ambargosunun bu yıl kaldırıldığı unutulmamalıdır!
Bu haksızlıkları sorguladığınızda adanın kuzeyinde kurulu KKTC vatandaşlarının yaşam hakkının böylesine hak hukuk tanımaz uygulamalarla daha ne kadar süreceğini kestirmek güç değildir. Çünkü adadaki sorun çözülmediği sürece Rumların bu insanlık dışı uygulamaları devam edecektir.
Pekiyi 1974’te uğruna Yunanistan’la savaşmayı dahi göze alıp, adada ki Rum-Yunan darbesine karşı çıkarak garantörlük hakkını kullanarak adaya çıkan, Kıbrıs Türk’ünü hürriyetine kavuşturan Türkiye bundan sonra ne yapacaktır.
Bugüne değin Rumların onca ambargosuna karşın yapmış olduğu ekonomik yardımlarla ada Türklerinin yanında olan, onları hiçbir zaman yalnız bırakmayan Anavatanın bundan sonra yapacağı yegâne şey KKTC’nin uluslararası arenada tanınması yönünde atacağı adımlardır.
Türkiye atacağı bu adımlarla sadece ada Türklerine uygulanan insanlık dışı ambargoları kırmakla kalmayacak, Akdeniz’de kurulan bu son Türk devletinin dünya devletlerince de tanınmasıyla birlikte mavi vatanda gücüne güç katacaktır.
14 Mayıs’ta yapılan seçimde kendisini “Türk Milliyetçisi” olarak tanımlayanların oy verdiği partilerin (MHP, İYİ Parti ve Zafer Partisi’nin) oy toplamı yüzde 23’ü aştı. Bunlara ilaveten yüzde 1 oy alan Büyük Birlik Partisi (BBP) de “milliyetçi / ülkücü” bir parti.
Bu sonuçlar dünyanın birçok yerinde olduğu gibi “Türkiye’de de milliyetçilik yükselişte” yorumlarına sebep olmakta.
Aslında bu değerlendirme pek doğru değil.
Çünkü eğer milliyetçi duyguların öne çıkması diyorsak bu partilerin dışındaki partilere oy veren vatandaşlarımızın da çoğu milliyetçi ve/veya Atatürkçüdür.
“Atatürk’ün en büyük Türk Milliyetçisi olduğunu” da dikkate alırsak toplumumuzdaki her üç kişiden ikisinin en azından duygusal olarak Türk Milliyetçisi olduğunu kabul edebiliriz.
AKP, ağır ekonomik tabloya rağmen, bu damardan girerek seçimi kazandı.
Kalan üçte birin içindeki siyasal İslamcı ve Kürtçü ideolojilere inananların vatan ve millet algısı farklıdır. Fakat belli konularda Türk Milliyetçileri ile ortak değerleri olan kitlelerdir.
MHP 1 Kasım 2015’teki genel seçimde yüzde 11 oy almıştı. Daha sonra MHP’den kopan bir grup İYİ Parti’yi kurdu. İYİ Parti’den ayrılan Ümit Özdağ ve arkadaşları da Zafer Partisi’ni kurdular.
Bu bölünmelerden sonra bu üç partinin toplam oy oranının yüzde 23’ü aşmış olması Milliyetçi/ Ülkücü camiada birtakım arayışlara sebep oluyor.
“Türk Milliyetçileri birleşirse iktidar adayı olabilirler” düşüncesini dillendirenler çoğalmaya başladı. Özellikle 60-70’li yaşlarda olup geçmişte ülkücü hareket içinde etkili olan bazı ağabeyler “böyle bir birleşme zemini bulunabilir mi?” diye arayışa girdiler.
*******************************
MHP, İyi Parti, Zafer Partisi ve BBP Birleşmesi
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin İYİ Parti’ye yönelik “yerel iktidarda komşu olalım” teklifi bahsettiğim “ağabeylerin” iyi niyetli arayışıyla alakası yok.
MHP’nin teklifi İYİ Parti içinden bir parça kopartma gayretinin taktik hamlesinden ibaret.
Türk Milliyetçilerinin güçlü bir iktidar olabilmesi için MHP, İYİ Parti, Zafer P. ve BBP’nin birleşmesi gerekli ve yeterli midir?
Diyelim ki gereklidir. Bu partiler birleşmiş olsalar, onlara oy verenlerin hepsi o çatının altında toplanırlar mı?
Bölündükçe büyüyenmilliyetçi oy toplamında, partiler birleşince nasıl bir değişim olur. Artar mı, yerinde kalır mı veya eksilir mi?
Bu sorunun cevabı öncelikle birleşmenin daha geniş kitleleri kuşatacak bir kapsayıcı milliyetçilikanlayışı ve ciddi inandırıcı bir program çerçevesinde yapılabilmesine bağlı.
Çünkü halen MHP ve BBP seçmenleri daha çok kırsal karakterli ve muhafazakarlığı öne çıkan kitle. İYİ Parti ve Zafer P. ise seküler/ Atatürkçü/ milliyetçi olan şehirli ve kültürlü kesimden oy alıyor. Bu partilerin bölündükçe oylarının artması sosyolojik tabanlarının farklılaşmakta olmasından kaynaklanıyor.
MHP’ye oy veremeyen seküler, şehirli, kültürlü milliyetçiler İYİ Parti’ye, bu partide de aradığını bulamayanlar Zafer Partisi’ne oy verdiler.
Ak Parti içindeki milliyetçiler bu parti içinde umduklarını bulamadığında, daha çok MHP’ye oy verdikleri için MHP oyları yüzde 10 mertebesinden aşağı düşmedi.
Milliyetçiler farklı parti kimlikleriyle, farklı seçmen bloklarına arz çeşitliliği getirdiler. Tercih seçenekleri sundukları seçmenlerden bir kısmını kazandılar.
Bu partilere oy veren “milliyetçiler” partilerin liderlerinde gördükleri farklı özelliklere göre de tercih yapıyorlar.
Yani bu partilerin birleşmesinin başarılı olması için önce ortak bir program oluşturmaları ve geniş bir tabana birlikte hitap edebilmeleri gerekiyor. Ayrıca birleşme sonunda yönetimin kim/ kimlerde olacağı da önemli.
Bu sebeplerle birleşme çağrılarıyla yapay bir birliktelik oluşturmak yakın zamanda gerçekleşemez. Farz edelim ki böyle bir birleşme olsa bile, bana göre, milliyetçilerin toplam oy oranını eksiltecektir.
*******************************
“Milliyetçilerin Toplam Oy Oranı” Kavramı Sorunlu
“Milliyetçilerin toplam oy oranı” kavramının sorunlu olduğunu biliyorum.
Çünkü Türkiye’nin “yönetim sistemi, ekonomi, hukuk, eğitim, dış politika, güvenlik” gibi bütün temel konularında MHP, AKP’nin politikalarına kayıtsız şartsız destek olmakta. “Devletin başına Devlet gelecek” sloganı bile terk edildi. “Türk Milliyetçiliğini ayakları altına alanların” iktidarını sürdürmeleri amaçları oldu.
Sığınmacı sorunu gibi temel, andımızın okullarda yeniden okutulması gibi sembolik konularda bile MHP varlığını gösterememekte. MHP’nin iktidar olma hedefi dahi yoktur.
Oysaki İYİ Parti bu konularda AKP+MHP ikilisinden çok farklı bir program ortaya koydu. Bu programı yürütmek üzere de liyakatli bir kadro oluşturdu. 6’lı Masa olarak hazırlanan “Ortak Mutabakat Metni” içinde İYİ Parti’nin katkısı çok büyük oldu. Seçim kaybedildiği için şimdi bu metin rafa kalkmış olsa da MHP ile İYİ Parti arasındaki görüş farkını buradan anlayabiliriz.
Zafer Partisi program olarak İYİ Parti’ye yakın olmakla beraber daha radikal milliyetçi söylemlerle etkili oluyor.
Şu an itibarıyla 4 milliyetçi partinin arasında tüzel kişilik olarak birliktelik mümkün görünmüyor.
Ama bu partilerden biri programı, kadroları ve lideri ile en geniş anlamdaki Türk Milliyetçilerine yani toplumun yüzde 60’ına hitap edecek bir performans gösterirse, tabanlar bu partide kendiliğinden birleşebilir. Bu parti büyürken diğerleri küçülerek hayatiyetini devam ettirmeye çalışır.
*******************************
Sivil Arayışlar
Milliyetçi partilerintabanlarının duygusal ve fikri açıdan birleşmesi önemli. Milliyetçi seçmenin kafa karışıklığının giderilmesi lâzım.
Bunun için dağınık durumdaki milliyetçi/ ülkücülerin içinden sözü olanların, “Türk Milletinin hak ve menfaatlerini korumak ve kollamak niyetinde olan” milliyetçilerin ortak ilkeler tespit etmesi gerekiyor.
Bu konuda çalışmalar yapan Demokratik Değişim Hareketi’nin “Akıl, Bilim, Hukuk, Demokrasi” ilkelerini önceleyen tavrı bir örnek olabilir. Yeniden Aydınlanma Derneği de fikri açıdan başarılı çalışmalar yapıyor.
Ali Baykan’ın öncülük ettiği farklı bir örgütlenme çabası var. Burada “ülkücü hareket bünyesindeki mazisi ve donanımı sebebiyle itibar kazanmış isimlerden” oluşan bir grup oluşturulmak isteniyor. Bu ekibin “ORTAK AKIL ile ülkücüleri ilgilendiren tüm siyasi ve ideolojik konuları tartışıp, çoğunluk kararını gerekçeleriyle kamuoyuna duyurması” hedefleniyor.
Bu çabaları önemsiyorum. Bu tür sivil hareketlerin organizasyonu kolay değildir ama başarılı çalışmalar yapılabilmesini diliyorum.
Çünkü milliyetçi/ ülkücülerin birlik içinde ve kalıcı olması, Türkiye’nin sorunlarına -akıl ve bilim ışığında- güncel çözümler üretilebilmesine bağlı.
Geçenlerde aldığım bir epostada bir yazar çok iddialı bir başlık atmış: Türkiye’nin baş belası: Din istismarcıları ve Türk ırkçılığı imiş…
Asıl bela çeşitli menfaatler uğruna ülkesi aleyhine faaliyetlere katılan, ülkesini suçlamayı marifet sayan, hep haksız gören bizlere ve Türk kültürüne yabancılaşmış sözde aydın kılıklı zavallılardır ve utanmaz işbirlikçilerdir.
Türk’e tarih boyu hiç hak etmediği bu sıfatı ve suçlamayı uygun görenler karşısında bazen keşke bazı ülkeler gibi biz de öyle mi olaydık şeklinde düşünenlerimiz bile olmuştur.
Irkçılık, sosyal olayların sebep ve sonuçlarını, ilişkileri ele alırken biyolojik ve genetik faktörleri esas alıp bunlara göre haklı üstünlük düşünen, kendi dışındakilere hayat hakkı tanımayan, ezen ve aşağılayan, fiziki ve kültürel olarak kendinden olmayanları sistemli bir şekilde yok etmeyi meşru kabul eden sosyal bir hastalıktır. Sosyal bilimlerde kavramların tek bir tanımı olmaz. Çeşitli yaklaşımlar ve tanımlar olabilir. Aslında bu da bir çeşit zenginliktir.
Bizim genlerimizde ve kültürümüzde ırkçılık yoktur ve hoş da görülmez. İnsanları aşağılamak, insani değeri kişinin rengine, kemik sistemine göre değil; yaptığı işe ve başarısına göre değerlendirmek gerekir. Osmanlı ırkçı olsaydı Türkçe ve İslam Balkanlarda çok daha yaygınlaşabilir ve ezici üstünlük kurardı. Ancak insan haklarına saygı ve hoşgörü de gerçekleşmezdi. Cumhuriyet Türkiye’si de bir kültürel değer olarak yaşa ve yaşat, koru ve kollanın dışına çıkmamıştır. Eritme (asimilasyon) zora dayalı yönlendirmedir ve bize yabancıdır. Kabul de edilemez.
Bir şahsı veya siyasi hareketi ırkçılıkla suçlayacak bir kimsenin önce ırkçılığın ne olduğunu bilmesi, ırkçılıkla milliyetçilik arasındaki farkları kavramış olması gerekir. Somut örnekler ortaya koymadan yapılacak suçlama, yakıştırma ve alışılmış karalamalar gerçeklerden uzak şuur altına yerleşmiş yıllardır nasırlaşmış nefret ve düşmanlık duygularından öteye geçemez.
Türkiye’de bugün Türk’e karşı açık örnekleriyle ırkçılık yapılıyor. Türk ırkçılığı diye ortaya çıkarken kime ve kimlere hizmet edildiği de ortadadır. Uzun yıllar yurt dışında yaşamamış ve tarih bilgisi çok kısır olmayan bir kimse Türk’e ırkçılık sıfatının ahlaksızca yapıştırılmak istendiğini anlayabilir. Bazıları kendilerini kamufle etmeye çalışıyor. Bunları bilemeyiz ama ABD’nin ve İsrail’in gerçek dostları arasıra ABD ve İsrail düşmanlığını becerebilenlerdir. Türk düşmanlığı aslında Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı ile de örtüşüyor. Andımızın devlet eliyle depoya kaldırılması bir ırkçılık olabilir mi? Ne mutlu Türküm ifadesini kaldırmak mı ırkçılık? TC’yi silme çabası Türk ırkçılığına bir örnek mi? Anayasa’nın temel giriş maddelerini, 66. maddeyi ve diğerlerini utanmadan değiştirmekte ısrar da Türk ırkçılığına mı giriyor? 1944 yılında Ruslara hoş görünmek uğruna Türk milliyetçilerinin yargılanması, sözde hesaba çekilmesi Türk ırkçılığı mı? Türk Ocaklarının bir dönem kapatılma yanlışı yine bu ırkçılığa mı giriyor? Türk’ü vatanında azınlık veya etniklik kapsamında görme ihanet ve cehaletinin bulunduğu bir ülkede Türk ırkçılığından bahsedilebilir mi? Malum Türkiye yolgeçen hanına döndü. Yabancılara ve Araplara, Ruslara toprak ve daire satışı ırkçılığın bir sonucu mu? Suriyeli sözde geçici korumalı binlerce göçmeni ve ABD ilişkili bazı Afganlara yanlışça sınır açmak da Türklerin ırkçılığına mı girer? Tahribattan bahsedenlerin ülkelerine karşı kiminle tahribat ittifakı içinde olduklarını bilemeyiz. Eğer bazıları çelişkili, tutarsız ve hayali Türk ırkçılığını ileri sürebiliyorlarsa, yazılarında şikâyetçi gözüktükleri hiçbir sorundan şikâyetçi olmaya hakları olamaz. Hayaletlerle değil; asıl dış ve iç ihanet odaklarıyla mücadele edilir.
Televizyon, bazı olumsuz özelliklerinin yanı sıra çocuklara bir sorunu çözmek için işbirliğinin takdir edilen bir davranış biçimi olduğunu da öğretir.
Televizyonda kavga ve şiddet içeren öğeler çizgi filmlerde bile bulunmaktadır. Bu nedenle çocukların istenmeyen, şiddet içeren mesajları almalarını engellemek için büyüklerin rehberliğine ihtiyaçları vardır.
Yapılan araştırmalar sonucunda, çocuklara yönelik programların ve içinde çocuk yıldızların olduğu programların gereğinden daha az yayınlandığı ortaya çıkmıştır.
Televizyonun etkilerinin olumlu ya da olumsuz olmasında izleme süresi, seyredilen program türü çok önemlidir.
Çocuğunuzun dengeli bir televizyon izleyicisi olmasına yardımcı olmak için bazı öneriler aşağıda sıralanmıştır:
1.Çocuğunuzun televizyon izleme zamanına sınırlama getirin. Bu konuda katı olun. Günlük olarak çocukların televizyon izleme limiti bir veya iki saattir.
Çocuklar televizyon izlemeden önce ev ödevlerini ve sorumlu oldukları ev işlerini yapmalıdırlar. Televizyon ödül olarak sunulmamalıdır. Televizyon izlemek yerine örneğin; spor dalları, hobiler ve aile aktiviteleri yapma gibi etkinlikler bulmada çocuğunuza yardımcı olun. Televizyon tartışma ve huzursuzluğa neden oluyorsa bir süre için tamamen fişten çekin. Çocuklar ancak televizyon bütün dikkatlerini ve zamanlarını almadığında üretici olabilirler.
2.Televizyon izleme planı yapmada, çocuğunuza yardım edin. Her haftanın başında televizyon programları listesinden programları seçin. Herkesin görebileceği şekilde hatırlatma amaçlı aile izleme panosu oluşturun. Bir kopyasını tüm aile bireylerinin görebileceği bir yere asın.
3.Çocuğunuzun televizyonda ne seyrettiğini bilin. Programı çocuğunuzla birlikte izleyin. Programda olumsuz ögeler(şiddet, argo vb.) gösterildiğinde, ne gördüğü ile ilgili olarak konuşun. Seyrettiği şeyin ne olduğunu anlaması için çocuğunuza yardımcı olun. Bu kendi aile değerlerinizi güçlendirmek için iyi bir fırsat olabilir.
4.Akşam yemeği sırasında televizyon seyretmelerine izin vermeyin. Akşam yemeği, sıklıkla gün boyunca ailelerin birlikte olabileceği tek zamandır. Yemek saatinde televizyon açıksa bu durum, birbirinizle konuşmanıza engel olacaktır.
5.Çocuğunuzun yatak odasına televizyon koymasına izin vermeyin. Bu sadece daha çok televizyon seyretmeye eğilimli olmasının yanı sıra, diğer aile üyelerinden ayrı kendi odasında oturma olasılığını da gündeme getirir. Kendi yatak odasında televizyon seyrettiğinde aileler için birlikte oluşturdukları program seçeneklerini kontrol etmeleri güçleşir. Daha az uyuyabilir ki bu da bir sonraki gün okulda yorgun olmalarına neden olabilir.
5.Televizyon odasında kitaplar, dergiler ve oyunlar bulundurun. Çocuğunuzla birlikte sıkça kütüphaneye gidin. Her zaman televizyon seyretme yerine, bir kitap seçip okumaları için yardımcı olun.
6.Yavaş yavaş öğretmek istediğiniz davranış örneklerini önce siz gösterin. Eğer çocuğunuzun daha çok okumasını istiyorsanız, yapmanız gereken sizin kitap okuyarak model olmanızdır. Fiziksel aktiviteler için dışarı gitmelerini istiyorsanız bunu eğlenceli aile faaliyet programının bir parçası haline getirin.
7.Yerel televizyon kanallarından çocuklar için eğitsel programlar yapmalarını isteyin. Kanal görevlilerine sadece ne istemediğinizi değil nelerden hoşlandığınızı da söyleyin. İyi programlar her zaman iyi izlenme payı almaz ama övücü mektuplar gönderilmesi yayında kalması için yardımcı olur.
8.Küçük çocuklar için hazırlanan programlar ve şovların en iyisi videoda, kablolu veya devlet televizyonlarındadır. Okul öncesi dönem boyunca genel olarak dikkat edilmesi gereken konu, ne kadar zaman televizyon seyrettikleri veya ne seyrettikleridir.
Televizyon ideal süresinden daha fazla izlendiğinde; uyku, yemek yeme, saldırganlık, reklamlarda gördüğü her ürünü isteme vb. olumsuz etkileri görülmektedir. İdeal süre izlendiği takdirde ise, akademik başarılarını önemli ölçüde arttırması gibi olumlu özellikleri de bulunmaktadır.
Sonuç olarak, bütün çocuklar televizyonu kontrollü şekilde izlediği takdirde, olumsuz davranışlar ortaya çıkmayacaktır. Çocuklar, kendileri için yararlı olabilecek birtakım becerileri de kazanacaklardır.
Ancak bu konuda ailelere çok büyük görev düşmektedir. Ailelerin televizyonun olumsuz etkilerinden çocuklarını koruyabilmeleri için çocuklarının hangi programları, ne kadar süreyle izleyeceklerine birlikte karar vermeleri gerekmektedir. Öncelikle aile kendi tutumları ile çocuğa da örnek olmalıdır.
Bu nedenle, öncelikle ailelerin televizyonu vakit geçirten bir araç olarak değil, çocukların yeni bir şeyler öğrenecekleri bir öğrenme aracı olarak görmesi ve bu doğrultuda kullanılması birincil amaç olmalıdır.
Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural’ın telif ettiği 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 172 sayfalık eseri, her bir satırı ‘vecîze’ veya ‘mısrâ-ı berceste’ denilecek ölçüde; ‘Şiir Bahçesine Girmeyi Denemek’ başlıklı mükemmel bir metinle başlıyor:
Şiiri, mûsikîyi ve samîmi duâyı hayatlarına sokmayan insanlar, çekememezlik, öfke, kin ve hırs kuyusunda boğulur; bu tür anlayışların ve davranışların yaygınlaştığı kültürler çoraklaşır. Kişiler, gözleri ve mideleri dışındaki organlarının insanlaştırıcı enerjilerinden yararlanmayı öğrenemezlerse, iç ayna dediğimiz servetin gücünü ve işlevini kavrayamadan ölüp giderler. Duânın, mûsıkînin ve şiirin insanlaştırıcı iklimini; öğretmenin değer ve davranış kazandırıcılığını önemsemeyenler, çoraklaşmanın acılarını yaşayacaklardır.
Kültür tabakalarından birinde varlık kazanmış bulunan, bestelenmiş olanlardan mûsikîyle henüz buluşamamışlara kadar her türden nazımlar… Hem kendisi, hem tanıdıkları ve tanımadıkları için, affedilme, sağlık, iyilik, güzellik isteklerinin yansıdığı samîmi duâlar…
Gönül denilen ülkenin dağını, ovasını, pınarını, gölünü denizini, toprağını, suyunu, havasını titreten mûsikî… Bu üçlünün hem mensubiyet, hem erdem kazandırıcı yanlarının eğitimini ve öğretimini yapan ahlâklı öğreticiler… Zekâ bu dörtlü ile buluştuğunda, insanlaştırıcı eserler gerçekleşir. Halıya, kilime, keçeye, bakıra, gümüşe ve çiniye yansıyan güzellikler de, millî duyarlılığın ve zekânın nazımları değil mi? Hem söze hem diğer malzemelere yansıtılmış olan zekâ inceliklerinden oluşan üç bin yıllık estetik yönleri de zengin olan bir birikime sâhip olduğumuzu unutmayalım.
Mûsikî, şiir ve samîmi duânın ulaşmadığı zekâlar, kibre, hırsa, hasede ve isyana teslim olur. Şiirsiz, mûsikîsiz ve duâsız kalan zekâlar, kin, nefret ve yok etme başta olmak üzere çirkinleştirici enerjilerin etkileri yüzünden, beden ve ruh hastalıklarıyla boğuşurlar. Şiir, duâ, mûsikî ve öğretmen, beş duyuyu da, adını uzmanların bildiği duyu merkezlerini de enerjilendiren, empati yaparak kendileşmenin kapılarını açan olumlu uyarıcılardır.
Sevgi, şefkat, merhamet ile ihsan kavramlarına bağlı yöneliş ve davranışlar, Rabbin insanın yazılımına yerleştirdiği çiçeklendiren, meyvelendiren özelliklerdir. İlham ve feyz kapıları kilitli olmayanlar bu meyvelerin ve çiçeklerin bahçesine uğrarlar. Arpa ekenin buğday biçtiği, öfke ve kin ağaçları dikenin sevgi meyveleri topladığı görülmemiştir. Dil ve davranışa dökülmüş her ifâde parçası, onun sâhibi tarafından beklentilerinin karşılığını er geç görmüştür, görecek… Söze dökülenler ve yapılanlar gök kubbenin altında bir yerlerde kayıtlı olmayı sürdürmektedir, sürdürecek…
Gürül gürül akan çağlayanı andıran; üstün üslûplu bilgi dolu iç açıcı satırlar, kitabın sonraki sayfalarında, Fuzûlî’den renkler ve râyihalar sunarak devam ediyor:
Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var
Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak âdı var.
‘Şiir konulu sohbet’ başlıklı yazı şiir diyarıdır: Kul Himmet’ten,
Seyyah oldum şu âlemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkârımla okur-yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
İki elim gitmez oldu yüzümden
Ah ettikçe kan yaş gelir gözümden
Kusurumu gördüm kendi özümden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Bozuk şu dünyanın düzeni bozuk
Tükendi dâneler kalmadı azık
Yazıktır şu geçen ömüre yazık
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Gene kırcalandı dağların başı
Durmadan akıyor gözümün yaşı
Verdiği emeği alıyor kişi
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kul Himmet Üstadım ummana dalam
Gidenler gelmedi bir haber alam
Abdal oldum çullar geydim bir zaman
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Ve akabinde Üstat Tural Hoca’dan şiir tahlilleri… Âşık Veysel’den, O’nu keşfeden Ahmet Kutsi Tecer’den, Tevfik Firket’ten ve diğer üstatlardan…
Ve sonra ‘şiir nedir, şâir kimdir?’ Sorularının cevapları…
İster şâir olsun, ister ozan…
Varsın seni ömrünce azabın kolu sarsın
Şâir sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın!
Ve Tural Hoca’dan temyizi olmayan hüküm:
Şâirler ile kahramanlar yanmaktan ve yakılmaktan korkmayanlardır. Bir şâirin çığlığından akan enerjiye açıksanız, aydınlık yarınlara çıkabilmenin başkaları uğrunda yanabilmeyi göze alanlarla mümkün olduğunu benimsersiniz. Maraşlı Şeyhoğlu’nun, Bingöl Çobanları’nın trajedisini bir şâirden dinlemelisiniz. Serbestçe gezebileceğiniz bir gizli Belde’nin bulunduğunu size bir şâir söyleyebilir.
Türkçenin bugün cihanda bir yeri varsa, bunu şâirlere borçluyuz. Gelecek kuşaklar da borçlu. En gençleri de dâhil kalbimize şiirin olgunlaştırdığı uyarılar gönderen, Türkçeyi bizim kadar seven, hüznümüze derdimize ve sevincimize aracı olan insanlar bizden alacaklıdır.
Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural’la yapılan; Lütfü Parlak’ın, ‘Şiirle İlgili Bir Mülâkat’; / Ayşe Öztekin’in; ‘Şiir, Şiirde Ses ve Ölçü Üzerine Söyleşi’ / Özgen Gürbüz’ün “Şiir ve Mûsıkînin ‘Yoldaşlığı’ Üzerine Sorular” başlıklı röportajların her biri tam ve mükemmel birer bilgi hazinesidir.
Eserin son metni; Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural’ın dolaylı olarak ‘Kayınpederi’ sayılabilecek olan; İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın aziz ruhuna ithafıdır.
Merhum İnal; ‘Hoş Sadâ; ‘Son Asır Türk Şâirleri’, ‘Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar’ ve ‘Son Hattatlar’ isimli 4 adet muhteşem eserin müellifidir. Bunların dışında her biri çok değerli 20’den fazla eser kaleme almıştır. Aziz ve necip milletimizin yetiştirdiği bu zat-ı muhteşem’i; en büyük iki edibimiz Süleyman Nazif ve Yahya Kemal Beyatlı;
Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine
Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine
beyti ile târif etmişlerdir.
SIRRINI ANLAYABİLSEYDİM
Hoş Sadâ yazarı Ibnülemin Mahmut Kemal’in ruhuna
Seni tanıtmak, tanımlamak isteyen her ifâde, ya eksik ya basit. Sana ait güzelliğin hikmet bilgisi, nebilere, resullere verilmiş.
RAB bilir seninle ilgili ‘sırlı hikmet’i, bizim sözümüz câhil cesâreti.
SEN Hâlık’ın ‘ol’ emrinin sır’lı hikmetlerindensin. İns ve cin’i halkeden, ruh denilen sırrı eğiten Rab, güzelliğinle ilgili olarak, hem Mikayil’i, hem Aynail’i, hem İsrafil’i görevlendirmiş desem, Gafîr ve Tevvab olan tarafından bağışlanır mıyım?
SEN insan gibi, bâzen insandan daha etkili olan bir ‘ahsen-i takvim’sin. Sen güzel değil, güzellik beldesisin. Sen varlıkların, ölümün, hissin ve hayâlin gölgesisin.
Varlıklar, senin türlü türlü hallerin, farklı şiddetlerin ve başka başka etkilerin olduğunu seziyor, biliyorlar. Deliler veya ölüler dışında senin sarsmadığın varlık yok…
SENin canlı olduğunu ve canının nasıl bir özel enerji taşıdığını bilmeyen ve anlayamayan câhildir, lâkin bilenler de söylemeye râzı değil.
SEN, bebeklikten toprak altına yerleştiğimiz âna kadar kulağımızdan girebilen ve her girdiğinde, gözleri nemlendiren, burnun direğini sızlatan, dilin kelimelerle buluşmasına yol açan İlahî güzellikten bir ‘im’sin. Çocuklar, ergenler ve kendi çirkin öfkesinin fotoğrafını çekmek için beş dakikası bulunmayan orta yaşlılar; hoş nedir, güzel nasıl bir bütünlüktür, ulvî olan hangi türden sarsıcıdır sorularına cevap veremezler. Aklını, duygusunu, hayalini, zevkini hoş, güzel, ulvî olanla dengelice ve serbsestçe buluşturup seviştiremeyenlerin SENin sırrını araması, bulması mümkün değil. Sen nasıl bir sırsın?
Gürültü değil, çirkin veya bayağı yahut tâciz eden, huzursuzluk veyahut rahatsızlık veren sesler değil, öte ile beri arasındaki iletişime ait sırlara aracılık eden, tabiatten, insandan, sazlardan gelen sesler… Bu türden sesleri işiten, arayan bulan, bütünleşen kulaklar… Rabbin eğitim araçlarından biri de, güzel ve ulvî ses değil mi? Vecd denilen, istiğrak denilen konum, SENin İlahî sırra hizmetinden doğan bir tür esrüklük değil mi?
Şiddeti, tınısı, frekansı, mekânı ve zamanı farklı sesleri işitebilen anlamını taşıyan Es-Semi’u adı, ‘El-Muktediyr’in ‘esmâ’sındandır. Semâ’ veya semah… Bütün vücudu kulak kesilerek İlâhî çağrıları işitmek niyet ve çabasıyla kanatlanmanın eşiğine ulaşıp kendinden geçirdiklerin, semâ’ ve semahlarla arınıyorlar. Kamu bilir kendi yüreğinde senin ne etkiler yaptığını… Sen, kamudan seçtiklerini vecd’e taşıyan selsin, depremsin. Çoraklaşmış bedenlere, çölleşmiş ruhlara muhabbet, şefkat, merhamet ve ümid, hattâ vecd ekip ağaçlarla, çiçeklerle bezeyensin.
SEN büyük patlama’yla oluşan hikmetten doğan teksir’in tek şahidi, ışığın kardeşisin. SEN hücre hücre ses, sen toprağa ve topraktan gelene hükmeden nefes, sen suyu dalgalandıransın, gökte bâki kalansın. Senin uyarın işlevin İsrafilin Sûr’a üflemesiyle diriliş emri, haşr çağrısı boyutuyla yankılanacakmış. Sen özel ve ulvî mesajınla toprak olmuş varlıklara işlevlerini hatırlatansın.
SEN, sevgilerle doğar, büyür, dertlerle, gamlarla, özlemlerle çâresizliklerle, arzularla beslenir, çığlıklanırsın. Mutluluk sevinç neler ettirir neler. Dâvetlerine kulak verenler –kendimce- katılmak isterler, eritip kalıplara dökensin, aklı sıkı sıkıya bağlayıp sürüyerek çekensin. Sen bir dil’sin desem, eksik ifadedir; diller üstü bir iletişimsin.
Sen, en güzel kokuları sürünmüşsün, en gizleyici güzellikleri sen bürünmüşsün. Bezeklerinle, süslerinle bu dünyada en güzel sensin, varlıkların kıskandığı ahsen’sin.
SEN tutuşan, tutuşturansın, gençleştiren, kocaltansın. SEN türkülerle yıkanan, şarkılarla durulanansın. SEN severek arayan, aranan, alan, alınan, bulunansın; edeble, hassasiyetle, samîmiyetle elele tutuşulan, sığ olanı aşan, derinlerdeki söylenmezleri paylaşılansın. İklimine girenleri yüreklere dokunan sololara eşlik ettiren, gönüllerdeki küllenmiş ateşleri harlandıransın.
SEN buruk akşamlar, hülyalı geceler, özlemlerle gelen tansın, duygunun koynunda yatansın, çoğalan, çoğaltansın.
Senin sırrının kırıntısına razıyım. Melâlin, hüznün yansıdığı cilvenin vurgunlarındanım. Senin sırrını öğrenmeyi heves etmek sanırım yasak değil. Sen, köylüsü, şehirlisi, câhili, bilgini, genci, yaşlısı kısacası gönül sâhibi herkesi bir ritmin etkisiyle yakalayıp kendine göre bir iklimde bulunmasına sebep olansın. Sen, yaşanan güzelliksin anlatılabilen değil.
SEN, sesin ve sazın Hünkârısın. Mevki, makam, düzen, hükmettiğin mülkündür. Ruhlar, sevincin, mutluluğun, üzüntünün medd ü cezrini seninle yaşarlar, bedenin her parçası SEN ne dersen ona uyarlar. Sırlarının birine akış, yürüyüş veya kıvam diyeyim; sendeki kıvam, âhenkli, ölçülü, etkili uyumdur.
Adın da sır; kökeni, anlamı ve milliyeti üzerinde çok söz edilmiş, ama yine de aydınlık değil… SEN diyegeldim, artık söyleyeyim: Ey sırlar hâzinesi Mûsıkî, kapının önlerindeyim. Haketmediğim için hâzinene girmeyi denemem; kapında sadık kulum, içeriye gelemem. Anlayabilseydim ezgilerin sırrını, insanın sırrını da anlayanlardan olur muydum, bilemem. 18.08.2020 (Özettir.)
Prof. Dr. SÂDIK KEMAL TURAL 7 Temmuz 1946) târihimde Kırıkkale’de dünyaya geldi. Hacettepe Üniversitesinde edebiyat doktoru (1977), doçent (1983) ve profesör (1988) oldu. 1989 yılında Gazi Üniversitesine geçti. 1993-2001 yıllarında Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı görevini üstlendi. Kadrosu üniversiteden alınarak Başbakan’a bağlı Atatürk Kültür, Dil ve Târih Yüksek Kurumu başkanlığına tâyin edildi. Eylül 2000 – Nisan 2009 târihlerinde Atatürk Yüksek Kurumu başkanlığını yaptı. Yurt dışındayken görevden alındı, Mayıs 2009 – 1 Mart 2011 târihleri arasında Başbakanlık müşâviri Unvanını taşıyıp emekli oldu. Çeşitli millî ve milletlerarası kuruluşların ödüllerine lâyık görüldü. Çeşitli kitap ve dergilerde 400’e yakın makale, deneme, takriz/sunuş, konuşma ve söyleşi metni yer almıştır. Sadık Tural merhum babası Kemal Tural’a olan düşkünlüğünden dolayı 1969-1973 yıllarında Sadık Kemaloğlu imzasını kullanmış, sonraki yıllarda Sadık K. Tural ve Sadık Kemal Tural imzalarını kullanagelmiştir. Sadık K. Tural’ın ortaklaşa yapılmış yayınlar dışındaki kitapları: Türkçe Kompozisyon 1, 2 (1976); Zamanın Elinden Tutmak (1983; 6.bs., 2006); Edebiyat Bilimine Katkılar 1, (1993); 3. bs., 2015); Edebiyat Bilimine Katkılar 2 (basım aşamasında); Kültürel Kimlik Üzerine Düşünceler (1988, 2. bs., 1992); Sorulara Cevaplar 1 (Târih-Eğitim-Kültür), (1992; 5. bs., 2018); Sorulara Cevaplar 2 (Sanat-Edebiyat- Dil) (2018, 2019); İlmek’e Yansıyan Şiir: Halı, Kilim (1999); Şahsiyetler ve Eserler (1993; 2. bs., 2006); Bilgelerin Yolunda (1998; 5. bs., 2018); Târihten Destana Akan Duyarlılık (1998; 5.bs., 2006); Ermeni Meselesine Dâir (2001; 2. bs., 2008); Şiir İkliminde Birkaç Saat (2022); Yüzyıla Damgasını Vuran Önder: Atatürk (2015; 2. bs., 2018; 3.bs. 2022). (Ayrıca Azerbaycan Atatürk Merkezi tarafından bu kitabın bir kısmı Baku’da Azerbaycan Türkçesiyle 2018 yılında basıldı.)
Şehrimiz için olduğu kadar diğerleri için de geçerli olan iyi işletilirse önemli ve güzel hizmetlerin alınacağı bu kurumlarımızla ilgili verdiğim tanıtıcı bilgilerin yanında şu tespitlerimi de paylaşmak isterim.
Yer seçimi ve binalar.: İzmit’imiz daha çok doğu batı istikametinde büyümüştür. Nüfusunun önemli bir kısmı bu eksen üzerindeki ulaşım hatları çevresinde yerleşilmiştir. Şehir hastanemiz de bu hatlar üzerinde yapılabilirdi. Batıda Derince Eğitim Araştırma Hastanesi bitişiğindeki boşalmış olan askeri hastane alanı veya doğuda ise daha sonra sembol AVM, otel ve Medikal Park hastanesinin yapıldığı kavakçılık alanı buna uygundu. Ama cephanelik olarak bilinen ve askeri alan olduğu için yeşilalan olarak bugüne kadar kalmış olan kuzeydeki şimdiki yer seçilmiştir.
Bu sebeple yapım öncesi hafriyat ve yapım sonrası altyapı, ulaşım ve erişim sorunlarını çözülmesi için yeni maliyet yükleriyle karşı karşıya kalınmıştır. Ulaşım için yapılmakta olan tramvay hat inşaatındaki zorluklar da buna eklenebilir. Bu hat tüm zorluklar ve maliyet yüksekliğine rağmen yapılmalıdır, yapılmaktadır. Bir an evvel bitirilip hizmete girmesi hastaneye ulaşımda ciddi kolaylıklar sağlayacaktır. Bu durum planlamanın önemini ve göz ardı edilmemesinin ne kadar gerekli olduğunu göstermektedir.
Şehir hastane binaları modern yapılardır. Gezilip görüldüğünde insana güven vermektedirler. Otoparkları, yürüyen merdivenleri çokça bulunan asansörleri, ortak alanlardaki ferahlıkları ile görkemli yapılardır. Girişten hasta odalarına kadar her hizmet alanı bu güveni arttırıcı özelliktedir.
Ama bölümler dâhil başta hekimlerimiz olmak üzere çalışanların dinlenebileceği, boş zamanlarında kitap okuyup sohbet edebilecekleri, onları arayanların bulmalarını kolaylaştırıcı oda, salon ve mekânların yeterince olmayışı önemli bir eksikliktir. Yine çalışanlar için önemli bir ihtiyaç olan kreşgibi, cuma namazlarının da kılınabileceği mescit gibi mekânların eksikliği giderilmelidir. Çok katlı bloklarda katlar arası gidiş gelişleri sağlayacak merdivenlerin olmayışı büyük bir eksikliktir.
Çalışanların bile, acil ve önemli durumlarda tahliye amaçlı kullanması gereken yangın merdivenlerini kullanmak mecburiyetinde bırakılmalarını anlamak mümkün değildir. Aynı durumun diğer şehir hastanelerinde de olduğunu öğrenmem hayret verici bir bilgi olup bu eksikliğin giderilme imkânlarınınaraştırılması ve yeni yapılacaklarda olmamasının ilgililerce dikkate alınmasını dilerim.
Yapıların büyüklüğü ve çokluğu gidilecek yerin bulunmasını zorlaştırmaktadır. Girişten itibaren otoparklar dâhil yer ve bölümlere ulaşmayı kolaylaştıracak işaretlemeler, yönlendirmelere daha fazla ihtiyaç vardır. Büyüklük ve mesafelerin fazlalığı çalışanlar için de hizmet almaya gelenler için de zorluklar yaşatmaktadır. Bu zorlukları azaltıcı, yeni düzenlemeler yapılmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’mizin kuruluş yıllarında yapılıp hizmete giren Numune Hastanelerimiz halkımıza yeni ve güzel hizmetlerin verildiği yataklı tedavi kurumlarımızdı. Şehir hastanelerimiz de cumhuriyetimizin yeni yüzyılı için benzeri özellikte olacaktır. Bu, buraların iyi çalışılmasıyla mümkündür. Binaların konforlu ve büyük olması yanında başta hekimlerimiz olmak üzere burada çalışanların daha iyi şart ve imkânlara sahip olmaları sağlanmalıdır. Aynı zamanda eğitim ve araştırma yükümlülükleri olan bu kurumlarımıza bu yönde verilecek desteklerin önemi unutulmamalıdır.
Bu mekân ve büyük komplekslerin iyi ve düzgün çalışmaları ülkemizin Balkanlar, Kafkaslar,
Orta Doğu ve Asya bölgemiz için, yataklı tedavi alanında sağlık merkezi olmasına katkı sağlayacaktır.
Bu da ülkemizin bu alanda da rehber ve önder ülke konumuna gelmesinde etkili olacaktır.
[4] Atatürk, 1926 yılında yaptığı bir konuşmada Hazreti Muhammed’in adının unutulmayacağını vurgulayan konuşmasında: ”O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinden bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonsuza kadar O, ölümsüzdür” demektedir. Ahmet GÜRTAŞ, Atatürk ve Din Eğitimi, DİBY, 1982, Ankara.
Atatürk, ölümünden on beş gün önce dünyadaki Müslümanlara gönderdiği mesajında: “Bütün dünyanın Müslümanları Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.” Mustafa Kemal Atatürk bu mesajı Başbakan ve Dışişleri Bakanı vasıtasıyla dünyaya açıkladı. Fahri KAYADİBİ, Atatürk’ün Dini Yönü ve Din Eğitimine Bakışı, Atatürk Araştırma Merkesi Dergisi, Cilt: XVI, Kasım 2000, Sayı 48, s.681-682. (Nedim SABAÎ, Atatürk (Urduca Yayınlarda), A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya F. Yayınları, A. Ü. Basımevi, s. 102, 1979-Tercüme: Prof. Dr. Harif Faruk)
[5] “Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı…” (Talak Suresi/12. Ayet), “Yedi kat göğü birbiriyle uyum içinde tabaka tabaka yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi, çevir gözünü de bak, bir kusur, bir çatlaklık görebilecek misin?” (Mülk Suresi/3. Ayet)
Mustafa Kemal Atatürk “İstikbal Göklerdedir”
[6] De ki “Rabbim, benim ilmimi artır.” (Ta-Ha suresi/11.Ayet).
Mustafa Kemal Atatürk; 22 Eylül 1924’te yaptığı bir konuşması sırasında “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir”.
[7] Mustafa Kemal Atatürk, “Ağaçsız orman ve ağaçsız toprak vatan değildir. Eğer vatan denen şey kupkuru dallardan, taşlardan, ekilmemiş alanlardan, çıplak ovalardan, kentlerden, köylerden oluşmuş olsaydı, onun zindandan hiçbir farkı olmazdı” demektedir.
Mustafa Kemal Atatürk, “Ağaç, çiçek ve yeşillik medeniyet demektir. Yeşil görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur.” Abdurrahman KILIÇ, Ateşi Tutanlar, Ateş Kahramanları, 2010.
[8] Elhamdülillah, Sinan MEYDAN, Bir Ömrün Öteki Hikayesi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2003, İstanbul, s. 158
[9]Sinan MEYDAN, Bir Ömrün Öteki Hikayesi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2003, İstanbul, s. 160
[10] “Cennet anaların ayakları altındadır” (Hadis). “Arkadaşlar ben annemin önünde hem de Allah’ın huzurunda ahit ve peyam ediyorum; bundan sonra hayatta en büyük idealim bu kadar kan dökerek kazandığımız millî hâkimiyetimizi muhafaza ve müdafaa etmek olacaktır…”( Sinan MEYDAN, Bir Ömrün Öteki Hikâyesi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2003, İstanbul, s. 163)
-Görünür âlem, görünmez âlemin dilidir. Hem onun taşa toprağa bürünmüş hâlidir. Tıpkı Yunus Emre’nin: “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.” demesi gibi.
-İnsan vahid-i kıyasî / ölçektir. Herşeyin nümunesi / örneği insanda mevcut. Maddeyi tanımak isteyen bedene, mânâyı anlamak isteyen; mânâya bakmalı. Çünkü fıtrat / yaratılış yalan söylemez. Çünkü hâl dilini ancak, hâlden anlayan işitir ve duyar. Ki, bu da insandır be canlar!
-Vicdan; Hakk’ın doğruyu, iyiyi ve güzelliği tecellî ettirdiği; kuldaki arşıdır, mekânıdır. O vicdan ki, Hakk’ın bulunduğu, Hakk’ın göründüğü yerdir. O vicdan ki, Hakk’ı gösterir, Hakk’ı duyurur, Hakk’ı bildirir.
-İnsanlar deli divane olup gaflette mecnunlaşıyorlar! Yani akıllarını görmez görünmez kılıyorlar! “İ’tebiru ya ulü’l-ebsar?” Zahirde kalmayın bâtına / içe geçin. Kabukla yetinmeyin. Öze varın. Öze ulaşın. Gerçeği bulun. Hakikati görün.
-”Kur’an insanları akla, fikre, meşverete havale etmekte (çağırmakta)dır. Çok defa vicdanı harekete getirip, yanlıştan döndürmeye çalışmaktadır.”
-İman / inanç; herşeyi görmeyi yani anlamayı sağlar. İnsanı hikmet sahibi yapar. “Nedenden?” ziyade “Niçin?”leri cevaplandırır. İnsanı gaybe / görünmeyene âşina kılar. Onu bilir hâle getirir. Yani görmeden gösterir. Duymadan işittirir. Anladığını idrak ve derk ettirir. Algılatır. İşte bu gibi sayısız mânâ ve anlamları içselleştirir.
-Tüm kâinat, bütün cüzleriyle O’nu / Allah’ı gösterir. Herşey Allah’ın sıfat ve isimlerinin tecellîsidir. İşte bu anlamdaki tevhîd-i şuhûda / varlıkların Allah’ın birliğini gösterdiklerine şahit olun. “Hu” diye okunan, telaffuz edilen harfin şekline bir bakın. Yazılış şeklinin; kâinatı ve gök cisimlerini nasıl resmettiğinin farkına varın. İşte Kur’an’ın mucize oluşunu, bir de bu açıdan düşünün. Mânâ ile şeklin uyumunu ibretle tefekkür edin. Nitekim “Kuleuzubirabbinnasi” ve devamını okurken; mânânın somutlanışını hayretle göreceksiniz. Keza “Tebbet yeda” ve devamında, mânânın seslenişini duyacaksınız. Kur’an’ın kelimeleri ve mânâları arasındaki uyumu bir düşünün ve nasıl muhteşem bir kitabın sahibi oluşunuzu şükranla yâdedin.
-Kur’an, bir başucu şaheseridir. Bunun üzerinde durmak gerek.
-Müstakil ve İstiklâl sahibi yani bağımsız oluşun da bir gereği var. Tıpkı saltanatın şerik / ortak kabul etmediği gibi. II. Bayezid’in “Arus-u saltanat şerik kabul etmez!” / “Saltanat gelini ortak istemez!” dediği gibi. Hani Şehzade Cem Sultan “Ben Anadolu’da, sen Rumeli’de sultan ol!” teklifi karşısında söylediği söz gibi.
-Nasıl ki, bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz. Bir müessese, bir kurum da müdür ve idarecisiz olamaz. Ama bunların etrafında çalıştırdıkları vardır. Fakat yapılanlar, idarecinin direktiflerinden başka bir şey değildir.
-Tabii ki, Allah’ın gözlerimiz önüne, zahirî birer perde olarak sundukları; birer kukla ve robottan başka bir şey değildir. Çünkü yapan ve yaptıran bizzat Allah’tır. Halbuki insanlar, gerçekten yardımcılara muhtaçtır. Fakat Allah’ın bu çeşit yardımcılara, elbette asla ihtiyacı yoktur. Zahirdeki görüntüler imtihan sırrından dolayıdır. Ölünce bu sırra artık ihtiyaç kalmadığı için, sebepler ortadan kalkacak. İnsanlar gerçeği olduğu gibi görecek.
-”Her bir âyette, mutlaka Tevhîd (Allahı birleme), Nübüvvet (Peygamberlik), Haşir (Öldükten Sonra Diriliş) ve Adalet esaslarına birer işaret vardır.”
-”Kişi, bilmediğinin düşmanıdır.”
-”Kalp ile beraber, nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek (Lâzım).”