5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 228

İslâm’ın Güncellenmesi Meselesi Unutuldu mu?

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 8 Mart 2018’de yaptığı konuşmasında, “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam’ı 14 asır, 15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız…” “Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kur’an’a ters değilse mesele bitmiştir”demişti.

Bu sözler üzerine yazdığım köşe yazısında şu yorumları yaptım:

Erdoğan’ın ifadesinde kullandığı “İslam’ın güncellenmesi” ibaresini doğru bulmuyorum. Bunun yerine “İslam’ın yorumlarının güncellenmesi” denilmesi gerekiyordu.

“İslam’da güncelleme” kavramıyla kastedilenin tecdit (yenileme) olduğunu sanıyorum. Tecdit, Hıristiyanlıktaki reformdan tümüyle ayrı bir anlam taşır. İslami hükümlerin çeşitli görüş açılarıyla yorumlanması çeşitli içtihatların, dolayısıyla mezhep farklılıklarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. İçtihadın (yorum) önü daima açıktır.

Yorumların kendisinin herhangi bir kutsallığı söz konusu değildir. Kutsal olan Kur’an’da mevcut olan kurallardır. Onların değiştirilmesi söz konusu olmaz. Onların yeniden yorumlanmasının önü ise açıktır…

Dinde haram olan bir eylem yaygınlaşmışsa dinin kuralını değiştirip haram olmaktan çıkarmak reformdur. 

“İslam, dinin hükmüne göre insanın kendini değiştirmesini öngörüyor, yoksa dinin hükmünü kendine göre değiştirmeyi değil…”

****

Erdoğan’ın bu sözleri çok önemliydi. Eğer bu sözleri Erdoğan değil de bir muhalefet partisi başkanı söyleseydi, “içtihat kapısının kapalı” olduğu gerekçesiyle, İslam’ın yorumlanmasına karşı çıkan gruplar tarafından kafir ilan edilirdi.

Anlaşılan bu çevreler kamuya açık olmasa da Erdoğan’a ulaşacak şekilde tepki göstermiş olmalılar ki; önce Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın hemen ertesi gün Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesi” sözleriyle neyi kastettiğini açıklamaya çalıştı.

Kalın, mesajında, “Mecelle kuralına göre zamanın değişmesiyle içtihadi hükümler ve yorumlar değişir ve yenilenmeye ihtiyaç duyar. Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu hükümler ise sabittir. Kastedilen budur” dedi.

Daha sonra Erdoğan “Kuran-ı Kerim’deki değişmez hükümleri kastetmediğini” anlattı. “Ama bunlardan hareketle yapılan içtihatlar, geliştirilen kurallar ve bunların uygulamadaki karşılıkları elbette zamana, şartlara, imkanlara göre değişecektir. Mecelle kaidesidir” diye açıklamada bulundu.

Benim yorumum doğrultusunda yapılan düzeltmenin “dinci” (dindar değil) çevreleri tatmin etmediğini sanıyorum.

Nitekim, 9 Mart 2018’den bu yana Cumhurbaşkanı, sözcüsü veya Diyanet İşleri Başkanının ağzından İslam’ın veya yorumlarının güncellenmesine dair bir söz duymadık.

***********************************

Nas Var, Sana Bana Ne Oluyor

R. Tayyip Erdoğan’ın faiz konusunda döneme göre değişen farklı açıklamaları oldu.

Erdoğan, AKP iktidarının ilk on yılında “paranın dini, imanı, milleti, vatanı olmaz; para paradır. Para cıva gibidir, kendisine uygun nereyi bulursa oraya akar” diyordu. Bu anlayışla faiz gerektiğinde artırılıyor, şartlar uygunlaşınca düşürülüyordu.

Fakat Erdoğan iktidarda kendini güçlü hissedince, “Beraber yürüdüğümüz arkadaşlarımızdan faizi savunanlar kusura bakmasın, ben faizi savunanla beraber olmam, olamam” diyerek ekonomi yönetimini emanet ettiği Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’i eleştirdi.

Eylül 2021’den itibaren radikal bir tavır aldı: “Faiz sebeptir, enflasyon neticedir. Bunun farklı yere çevirme gayretine girenlere diyorum ki boşuna uğraşmayın, biz faiz belasını bu milletin sırtından kaldıracağız.”

“Bu konuda nas ortada. Nas ortada olduğuna göre, sana, bana ne oluyor?..” sözleriyle şartlar ne olursa olsun faizi indirme politikasını uyguladı.

Bu politikanın yanlış olduğu, enflasyonu düşürmeden faizi düşürmenin enflasyonu, döviz kurlarını ve hem de faizleri anormal yükselttiği, ekonominin dengelerinin tamamen bozulduğu görüldü.

***********************************

Erdoğan’ın Faizle İmtihanı

Erdoğan’a göre, Kur’an’da faiz yasaklanmıştı ve bir Müslüman olarak O’na ve bize düşen faizleri düşürmekti. Yani Erdoğan, ifadelerine göre, faizin haram olduğu konusunun “Kuran-ı Kerim’deki değişmez hükümlerden” olduğuna inanıyordu.

  • Oysaki bir kısım ilahiyatçı bilim insanı Kur’an’da haram kılınanın Riba olduğu, şu anda bankaların uyguladığı faizlerden büyük kısmının riba olmadığı kanaatinde. Çünkü bankalar insan sömürüsü için araç olmayan, bilakis dar gelirlinin sıkıntısını gideren, tasarruf sahibinin birikimini güvenli bir şekilde saklayan kurumlardır.

Bu görüşe göre, “Riba haram değildir” demek doğru değildir, bu dinde reform olur. Ama banka faizlerinin haram olup olmadığı yorum (içtihat) ile belirlenebilecek bir konudur.

  • Nitekim enflasyonu aşmayan faizin haram olmayacağına dair fetvalar/ yorumlar var. Daha yakın zamanda Diyanet’in “TOKİ’nin Sosyal Konut Projesi’nden ev sahibi olmak isteyenlerin kamu bankalarından kredi kullanabileceği ve bunun caiz olduğuna” dair fetvası da hatırlardadır. Yine Diyanet’in “devletin teşvik kredilerinin, şartlarına uygun bir şekilde alınıp kullanılmasının caiz olduğu ve bunun faiz kapsamında değerlendirilmeyeceğine” dair fetvaları da var. 
  • Eğer Merkez Bankası politika faizi veya bankaların uyguladığı her türlü faiz Nas ile haram kılınmış ise (ve Cumhurbaşkanının inancı ve iradesi Türkiye’yi bir din devleti yapmaya yetiyor ise) faizlerin indirilmesi değil sıfırlanması gerekirdi. Ama ekonominin kurallarına aykırı davranınca faizler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın izni ve iradesi ile olağanüstü yükseltildi. Peki, Nas ortadan kalktı mı?
  • Diyanet’e göre “Faiz, taraflardan birinin, sözleşmede karşılığı olmayan bir fazlalığı şart koşması ve bununla haksız bir kazanç elde etmesidir.” Demek ki, enflasyonist ortamda bankaların aldığı faizin haksız kazanç teşkil edip etmeyeceği gibi, “zayıf olan tarafın sömürülmüş olması” gibi hususların yorumlanması gerekiyor.
  • Halil İnalcık “Osmanlılarda, gayrimüslimler gibi, Müslümanların ve bu arada din adamlarının ve vakıfların da faizle para işletmede ileri gittiklerini” bildiriyor. “Kanuni döneminde Şeyhülislam Ebussud Efendi yüzde 12’yi geçmemek kaydıyla para vakıflarının faizle muamele yapmasını, ‘kamu yararı’ gerekçesiyle, onaylamıştı.”

Tarihte fetvalarla çözülmüş bir konuda, asırlar sonra, modern ve laik bir devlette, R. T. Erdoğan’ın kişisel kabulünün nelere mal olduğunu yaşayarak öğrendik.

Ortak akıl ve bilim ışığında yönetilmemenin maliyeti çok ağır oluyor.

Yargı üzerinden Türkiye Cumhuriyetini Dönüştürmenin Şifreleri

                2002 Yılından itibaren bir takım FETÖ’cü yazar-çizerler(şimdi bunlardan bazıları devlet kurumlarının önemli mevkilerinde) TC.ye atıfta bulunarak: Türk Devleti’nin adının, bayrağının renginin ve şeklinin değişmesi gibi fikirler ileri sürerek TC. Kurumlarını yıpratmaya çalışırlardı. İlk zamanlarda duyarlı milliyetçi kesim tarafından bunlara gerekli cevaplar verilirdi elbet ancak yine de onlar; her hamlelerinde surda bir gedik açma gerekçesiyle devletin bu kurumlarına saldırmaktan geri durmazlardı. Bu şekliyle hem kamuoyu bu değişim sözlerine alıştırılmaya çalışılıyor, diğer taraftan da “Kurbağa Testi” yöntemiyle Türk Milleti, yavaş yavaş tepkisiz bir toplum haline dönüştürülüyordu.

                En son hamle, yargı üzerinden TİP Milletvekili Can Atalay bahanesiyle devletin en güzide kuruluşu “Anayasa Mahkemesi”’ne Yargıtay’ın itirazı ile başladı. Yargıtay, itiraz etmekle kalmadı, birde Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.

                Devlet kurumlarının arasında oluşan kaos nedeniyle Cumhurbaşkanı devreye girdi. 2014’de seçildiğinden beri ilk defa: “biz taraf değil ‘hakem’ konumundayız” diye görüş bildirdi. Bir gün öncesinde ise Özbekistan’dan dönerken, uçakta birlikte olduğu gazetecilere: “Anayasa Mahkemesi birçok yanlışları da arka arkaya yapar hâle geldi. Bu da bizi ciddi manada üzmektedir.” Diyerek bilinen tavrını dile getirmiş oldu.

                Partili bir cumhurbaşkanının devletin en önemli kurumları arasında hakemliği nasıl düşünülür anlayan beri gelsin.

                Cumhurbaşkanı’nın bu olay üzerine yine uçaktaki gazetecilere: “Eğer partimden bazı arkadaşlar da burada Yargıtay’ı yerip, Anayasa Mahkemesi’ne övgüler düzüyorsa onlar da yanlış yapıyorlar. Bizim birimiz hepimiz, hepimiz birimiz anlayışıyla hareket etmemiz lazım. Buralarda kalkıp da birilerine şirin görünmenin anlamı yok.” Sözleri, Cumhurbaşkanının ne kadar demokratik olduğunun ispatıdır.

                Cumhurbaşkanı Suudi Arabistan dönerken uçakta yaptığı diğer açıklamada: “Yargıtay Başkanı’yla zaten görüştük. Anayasa Mahkemesi Başkanı’yla da gerekmesi halinde görüşürüz. Görüşmemek diye bir şey söz konusu değil.” sözleri sizlere de ilginç gelmiyor mu? Yargıtay başkanıyla görüştüğüne dair kamuoyunun bilgisi olmamasına rağmen demek oluyor ki, kapalı kapılar arkasında görüşülüyormuş.  

                Ankara’da hava kurşun kadar ağır. Yüksek yargı organları birbirine girmiş, milletin gözü önünde anayasa üzerinden kavga ediliyor. Ortada ağır bir devlet krizi var. Ana muhalefet, günlerdir 24 saat mecliste nöbet tutarken, halkı direnmeye çağırıyor. Devletin emniyet müdürlüğü: “15 Temmuz’u unutmadık unutturmayacağız” diyerek millete ucu açık tehditler savuruyor. Şimdiye kadar ülkemizde böylesi olay hiç yaşanmadı.

                Yargı üzerinden koparılan bütün fırtına, yeni bir “Anayasa” yapma arzularından doğuyor. Askeri, dayatmacı, baskıcı dedikleri ama 22 yıldır beğenmedikleri maddeleri değiştirerek kuşa çevirdikleri Anayasayı bugün yine kendileri beğenmiyorlar.

                Bu tartışmalar üzerine, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum: “millî yargı” açıklaması yaptı. Bir anlamda AYM’yi millî olmamakla suçladı. Sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamasını: “Türkiye, Millî Yargısını batıcı ve neo liberal yargı anlayışlarına karşı sonuna kadar savunacaktır.” Diyordu.

                Bu cümle o kadar çelişkili ki, devletimiz zaten millidir. Kendilerinin yapmak istedikleri ise, zaten bu milli yapıyı bozmaya çalışmaktır. Ama hukukun da, evrensel olduğunu unutmamak lâzımdır.

  • Devletin Milli olmadığını iddia edenler: 2004 yılında AB istiyor diye, cezaevinde kesinleşmiş cezalarını çeken DEP’li bölücüleri yeniden yargılayarak hapisten çıkaranlardır. Kimi kime şikâyet ediyorlar anlaşılır gibi değil.

                Yargının milli olasını isteyenler:

  • ABD’nin isteğiyle -ve “ekonominizi mahvederim” tehdidiyle- Rahip Brunson’u hapisten çıkardılar!

Yine,

  • Almanya’nın tehdidi üzerine Deniz Yücel hapisten çıkarıldı. Aynı gün, adli kontrole rağmen, Almanya’nın gönderdiği özel uçakla gidişine göz yumuldu.

                O gün bunlara boyun eğenler, şimdi “millî yargıdan bahsediyorlar. Siyasi hayatında sadece Cumhuriyetin 100. Yılında oda bir defa Atatürk ismini ağzına alanlar, tek bayrak, tek millet, tek devlet, tek vatan diyor ancak bunların adını bir türlü açıklamıyor.

                 Bu Bayrağın adı: Türk Bayrağı, bu Milletin adı: Türk Milleti, bu Vatanın adı: Türk Vatanı, Devletin adı: Türk Devletidir bu böyle biline!

Öksüz Gazze

“ Gazze yetim, hali yaman,

Düşman kalleş vermez aman…”

7 Ekim’den bu yana Gazze, dünyanın gözü önünde büyük bir dram yaşamaktadır. Katil İsrail, aleyhindeki protestoları, ikazları, haykırışları duymaz halde acımasızlığına ve zulmüne devam etmektedir.

Geçen yazımda, şehit olan çocuk sayısının 4 binden çok olduğunu ifade etmiştim. Şu anda 5 bini çocuk, 3 bin 300’ü kadın olmak üzere ölenlerin sayısı 12 bin 300 ü aşmış durumdadır.

Enkaz altında, ya da cesetleri sokaklarda olup henüz ulaşılamayan 4 binden fazla kadın ve çocuk olmak üzere, 6 bin kayıp bulunmaktadır.

İşgal altındaki Batı Şeria ve Kudüs’te de 7 Ekim’den bu yana İsrail güçleri ve Yahudi yerleşimcilerin saldırılarında 212 Filistinli hayatını kaybetmiştir.

İsrail ordusu, Gazze’de on binlerce yaralı ile sivilin sığındığı onlarca hastaneyi zorla tahliye ettirmek için ana binalarını vurdu. İşgal sırasında bazı hastaneleri bastı. Saldırılarda yüzlerce kişi öldü ve yaralandı.

İsrail’in, baskın anında binada bulduğunu iddia ettiği, “aslında kendisinin koyduğu anlaşılan” paslı silahları ve birkaç kamerayı Hamas’a mal etmeye çalışması tutmadı. Dünya bu el çabukluğunu yutmadı. İsrail, alçak yalanları ve çirkin iftiralarıyla yine rezil oldu.

Vicdanı ve ahlak kurallarını hiçe sayan İsrail, yaşlı, kadın, çocuk demeden canice katletmekte, yakıp yıkarak  kıyımına devam etmektedir.

Hedeflerinin Hamas olduğunu ve rehineleri kurtarmaya çalıştıklarını ifade eden bu katiller, tam tersine kadın çocuk demeden sivilleri öldürmektedirler.

İsrail’in amacı Gazze’yi işgal ve Filistin halkını tamamen yok etmektir. Uzun yıllardan beri bunun peşindedir. Bu yüzden acımasızca katletmekte, zorbalıkla işgaline devam etmektedir.

Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, “Şifa Hastanesinin altındaki sığınakları İsrail inşa etti” diyerek, bir kez daha rezilliklerini ikrar etmiştir. Demek ki İsrail, eştiği kuyuya düşmüştür.

Ehud Barak’ın, “Muhtemelen 40 ya da 50 yıl önce yerleşkenin sınırlı alanı içinde hastanenin operasyonlarına daha fazla alan açmak adına bu sığınakların inşa edilmesine yardımcı olmuştuk” şeklindeki konuşması, İsrail’in yıllardır nasıl bir sinsi planlama içinde Filistin’in öz vatanına göz diktiğini açıkça göstermektedir. İsrail’in gerçek hedefi Gazze’yi işkâl etmek, içindeki halkı sürerek, ya da katlederek yok etmektir.

Bu maksatla Gazze’yi Kuzey ve Güney diye ikiye bölerek, kuzeyden itibaren işgal harekâtına başladı. Yaptığı çirkinlikleri, vahşeti dünyadan saklamak için gazetecileri vurmakta, Gazze’yi sürekli karartmaktadır.

İsrail kalleş, cani ve korkaktır. Bir İsrailli, yaptıkları bu kadar vahşete rağmen, “hepsini katledeceğiz, yaptıklarımızı göreceksiniz” gibilerden nefretini kusarak, Filistin halkının daha vahim muamelelere tutulacağının ipuçlarını vermiştir.

Artık dünyada bu katliama karşı büyük bir tepki doğmuştur. İnsaflı vicdanlar bu zulme artık dayanamayarak seslerini her yerde yükseltmektedir. Bu tepkiye sağduyulu İsrail vatandaşları da katılmaktadır.

Umarız bu haykırışlar Netanyahu’nun acıklı akıbeti ve vahim sonu olur. Zulmün sonu hezimet, zalimin akıbeti felakettir. Gülerek ölüme giden masum çocukların, evladının na’şını bağrına basan biçare annelerin sessiz çığlıkları İsrail’i hezimete uğratacaktır.

Gazze’nin çaresizliği dayanılmaz vahamettedir. Kalplerimiz yaralı, gözlerimiz buğuludur. İsrail, insanlığın utancı, medeniyetin çirkin yüzüdür. Vicdan sahiplerini insanlıklarından utandırmaktadır.

Her türlü insani ihtiyaçlardan soyutlanan Gazze, nefes alamamaktadır. Vahim ve içler acısı, dayanılmaz vahşet sahneleri sergilenmektedir. Fırınlar havaya uçurulmakta, hayati ihtiyaç sağlayan kaynaklar kasıtlı olarak yok edilmektedir.

Yakın tarihlerde, Ruanda’da (1994) ve Srebrenitsa’da (1995) gerçekleştirilen soykırımlara bakıldığında, bugün Gazze’de 1 milyondan fazla insanın göçe zorlanması; gıda, su, enerji ve ilaca erişimlerin kesilmesi, İsrail’in Orta Doğu’da bir Yahudi devleti kurma hayaliyle Gazzelileri Sina Çölü’ne sürme planlarının varlığı ve 13 binden fazla sivilin yaşamını kaybetmesi, Srebrenitsa soykırımını akıllara getirmektedir.

Bütün kalbimizle, ıslanan göz pınarlarımızla Gazze’nin yanındayız. Dualarımız, yakarışlarımız acılarının dinmesine vesile olur inşallah.

 İsrail, tüm zalimliklerine karşın amacına ulaşamayacaktır. Gazze sonsuza kadar Gazzelilerindir. Katliam ve zorbalık, payidar olamayacaktır. Bağrımızı kanatan bu zulmün, tez bitmesi umuduyla…

Gazze’ye ve Filistin’e yüreğimin acısını akıtan gözyaşlarımla selamlarımı gönderiyorum…

Kur’an 

     Kur’an’da kâmil insanların;

     Yüksek zevklerini,

     Hoşnut eden bir hâl var.

     Kur’an’da yüce lâtifeler,

     Haşmetli meziyyetler,

     Rahmanî bir boya var.

     Kur’an İlâhî san’atı gösterir.

     Dikkati,

     Rahmânî tecellîye çeker.

     Kur’an, Sâni’in / San’atkâr Yaratıcı’nın

     Mârifet nûrunu telkîn eder.

     Kur’an, incelikli ve ulvî bir hüzün verir.

     Kur’an, insanın dünya ve sonrasında;

     Sahipsiz olmadığını hatırlatır.

     Kur’an, âlemin vahşî ve ıssız bir yer,

     Olmadığını zihinlere nakşeder.

     Kur’an, yetimâne değil,

     Âşıkane bir hüzün verir ki,

     Ahbabın firakından gelir,

     Ahbabın yokluğundan değil.

     Kur’an, kâinata şuurlu bir bakışla,

     Bakar ve baktırır.

     İlâhî bir san’at olarak,

     Ondan bahseder.

     İnayetli, hikmetli bir İlâhî kudretin,

     Eseri olduğunu beyan eder.

     Mahzûn muhatapların bakışlarını,

     Ahbaplar cemiyetinin bakışlarına çevirir.

     Kur’an, gamlı bir hüzün yerine,

     Müştakane bir hüznü ikame eder.

     Kur’an’ın verdiği şevkle,

     Rûh düşer heyecana,

     İşte bu sırra binaen,

     Kur’an lehviyatı /

     Haram eğlenceleri istemez.

     Bunlara vesile olan âletleri,

     Haram eder.

     Böylece Kur’an;

     Kur’anî hüzün veren şeyleri

     Alkışlar,

     Menfî şevkleri giderici vesilelere,

     Kucak açar.

     Eğer âlet yetimî bir hüzün,

     Nefsanî bir zevk veriyorsa,

     Haram.

     Demek ki,

     Şahıslara göre değişen,

     Bir husûs var vesselâm.

TEKAR Vakfı Yayını İki Kitap

1-Ermeniler Ve Dış Politikamız   

Ermeniler ve Dış Politikamız isimli 16 X 24 santim ölçülerindeki, 172 sayfalık eserde; Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın ‘Târihi Gerçekler ve Milletlerarası Hukuk Işığında Ermeni Soykırım İddiası’ başlıklı makalesi, Gazeteci Uğur Dündar’ın Sayın Elekdağ ile yaptığı mülâkat, Sayın Elekdağ’ın Gazeteci Taha Akyol’a verdiği cevap, TEKAR VAKFI’nın Ermeni meselesi ile alâkalı 6 adet belgesi, son bölümde ise yine belgelere dayalı olarak ‘Soykırım’dan (!?) 2 yıl sonra hâlâ hayatta olan 1.586.000 Ermeni ile alâkalı (9 adet) belge’ yer alıyor.

Eserin Editörü TEKAR Vakfı Başkanı Mehmet Ârif Demirer’dir. ‘Sunuş Yazısı’, Emekli Büyükelçi Nûman Hazar tarafından kaleme alınmıştır. Sayın Hazar, Şükrü Elekdağ’ın Amerika’da, Türk-Amerikan Dernekleri Kurulu’nun ve Türkiye’nin Amerikalı Dostları Derneği’nin kurulmasına öncülük ettiği ve bu kuruluşların, Ermenilerin yalana dayalı beyanlarını çürüterek Amerikan toplumunu aydınlattığını belirtiyor. Ayrıca Sayın Elekdağ ‘soykırım kavramı’nı, Ermeni iddiaları karşısında hukûkî boyutları çerçevesinde gerçek yönleriyle açıklıyor. Daha da önemlisi ABD Başkanı Joe Biden’ın 2021 yılında. 1915 olaylarını ‘Ermeni Soykırımı’ olarak târif etmesinin ABD Anayasası’na ve kanunlarına aykırı olduğunu ispatlıyor.

Büyükelçi Elekdağ eserinde; ‘Ermeni tarafının sâhip olduğu milletlerarası siyâsî ve moral üstünlükler her geçen gün daha da artmaktadır. Türkiye bu tabloyu değiştiremezse haklı dâvâsını kaybetme ve bunun ciddî neticelerine katlanma durumunda kalabilecektir’ diyor.

Müellif sonraki sayfalarda ‘Soykırımın Hukûkî Boyutu’nu belirtiyor ve Ermenilerin ispatlayamadıkları iddialarının hiçbir hukûkî değerinin bulunmadığını, iftiradan ibâret kaldığını dile getiriyor. Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Genel Kurulu tarafından oybirliği ile kabul edilen İnsan Hakları Bildirgesi’nin 11. Maddesindeki şu satırlara dikkat çekiyor:

1-Bir suç işlemekten sanık herkes, savunması için kendisine bütün tertibatın sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama ile kanunen suçlu olduğu tespit edilmedikçe mâsum sayılır.

2-Hiç kimse işlendiği sırada millî veya milletlerarası hukuka göre suç teşkil etmeyen fiillerden veya ihmallerden ötürü mahkûm edilemez.

Şükrü Elekdağ 1915 olaylarının yaşandığı dönemin şartlarına atıfta bulunarak:  ‘kanunsuz suç olmaz’ ve ‘kanunsuz cezâ olmaz’ şeklindeki beynelmilel hukuk kaidesini hatırlatıyor. Dikkate değer bir başka hatırlatma daha var: ‘Milletlerarası Adâlet Divânı’nın 26 Şubat 2007 târihli Bosna Hersek-Yugoslavya ile alâkalı kararı tam da bizim tezimizle yüzde yüz örtüşüyor.’

Karar özetle şöyle:

*İlke olarak devlet, soykırımı önlemekle mükelleftir: Devletin sorumluluğu, soykırımı önlemek için gerekli tedbirleri almakta açıkça ihmalde bulunması durumunda doğar.

*Devlet, şartlar ne olursa olsun, bir soykırım suçunun işlenmesini önlemeye mecbur değildir. Devlet, yalnızca, mantıken elinde bulunan her türlü imkânı, bir soykırım suçunun işlenmesini önlemek için, mümkün olduğu ölçüde uygulamaya koymakla yükümlüdür. (Paragraf: 430)

*Devlet, soykırımının önlenmesi için her türlü tedbiri almasına rağmen başarılı olamamış ise, neticeden sorumlu olmaz.

*Divan, Bosna Sırplarının, katliamlarla zulüm ve işkence yaptıklarını tespit etmesine rağmen, bu suçların işlenmesinde kastın varlığını tespit edemediğinden dolayı Sırpları soykırım suçundan dolayı mahkûm etmiyor.

*Divan, Serebrenika’da Bosnalı Sırpların soykırım yaptığını kabul etse de Sırp ordusunu bütün ihtiyaçlarını karşılamış olmasına rağmen Yugoslavya Devleti’ni suçlu bulmuyor.

Selçuklular ve Osmanlı Devleti Yönetiminde Ermeniler:

Bilindiği gibi 1071’den önce Doğu Anadolu’da, Bizans yönetiminde yaşayan Ermeniler, Malazgirt Savaşı’nda Türk ordusu saflarında Bizans kuvvetleri ile çarpıştılar. Fâtih Sultan Mehmed Han onları İstanbul’a getirtti ve cemaat hâlinde toplanmalarını, bu suretle kimlik kazanmalarını sağladı. Türk mûsıkîsine çok mükemmel eserler verdiler. Osmanlı bürokrasisinde en yüksek rütbe olan ‘paşa’ unvanına lâyık görüldüler. Türklerle Ermeniler o kadar iç-içe geçmişlerdi ki, Ermenilerin ‘Hıristiyan Türkler’ olarak anıldığına sıkça rastlanıyordu.

Ruslar, Boğazlardan açık denizlere açılamayınca, Karadeniz’in doğusundan Akdeniz’e inmeyi tasarladılar. Ermenilere bağımsızlık vaat ederek Osmanlıya karşı ayaklandırdılar. Ermeni fâciası böyle başladı. Ermeni Devleti’nin temellerini atarken, geleceklerini kararttılar. Bu gerçeği en doğru şekilde yorumlayan ABD vatandaşı Justin McCarthy oldu.

Osmanlı yönetimi, gelişme döneminde fethettiği bölgelere ‘sevk ve iskân’ projesiyle Müslüman Türkleri yerleştiriyordu. Osmanlı ordusunu arkadan vurmaya çalışan, orduyu iki ateş arasına alan, eli silah tutan erkekleri cepheye gönderilmiş, küçük yaşta çocuklar, ihtiyarlar ve kadınlardan oluşan bölgelere baskınlar düzenleyen Ermenilere, Osmanlı yönetimi sevk ve iskân projesini uyguladı. Bu tehcir veya sürgün değildir. Ermeniler, sevk ve iskân edildikleri yerlerde, Anadolu’daki durumlarının çok üstünde bir hayata kavuşmuşlardı.

Tehcir ve sürgün kavramının en çarpıcı örnekleri Kırım Türklerinin 1944’te Sibirya’ya gönderilmeleri ile İsrâil’in 1946 yılından başlayarak gönümüzde devam devam eden Filistinlilerin vatanlarını terk etmeye zorlanmalarıdır. Ermeni isyanları ve orduyu arkadan kuşatıp vurma, korumasız köylülerin evlerini yakıp yıkma, silahsız insanları, en vahşî usullerle katletme hareketleri hangi ülkede yapılırsa yapılsın cezâsı mutlaka idamdır. Osmanlı Devleti, bu suçları işleyen hiçbir Ermeni’yi cezalandırmamıştır.

Sevk ve iskân iddia edildiği gibi ‘topyekûn’ olmamıştır. Sâdece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da. Hâinlikleri tespit edilen Ermenilere uygulanmıştır. Orta ve Batı Anadolu’da yaşayan Ermenilere ilişilmemiştir.

Şükrü Elekdağ, Ermeni meselesini en doğru şekilde ve geniş kapsamlı olarak kamuoyuna duyuran münevver ve vatansever kahramanımızdır.  Gönül arzu eder ki yazdıkları batı dillerine çevrilip milyonlarca bastırılarak dış ülkelerde okunması sağlansın. Her sene Nisan ayında dünyanın her tarafında orta ve yüksek tahsil öğrencilerinin katılacağı yarışmalar açılsın, Ermeni meselesini en doğru anlatanlar ülkemize dâvet ve misâfir edilsin, kendilerine armağanlar verilsin…

Değerli Büyükelçimiz Şükrü Elekdağ TEKAR Vakfı ve Başkanı Mehmet Ârif Demirer mükemmel bir hizmeti gerçekleştirmişler Ermeni yalanlarına Osmanlı tokadı vurmuşlardır.

ŞÜKRÜ ELEKDAĞ Emekli Büyükelçi, târihçi-yazar ve siyâset adamı Şükrü Elekdağ 1924 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Galatasaray Lisesinden mezun olduktan sonra İstanbul Yüksek İktisat ve Ticâret Okulu’ndan diploma aldı. Doktorasını Fransız Hükümeti devlet bursu ile Paris Hukuk ve İktisadi İlimler Fakültesi’nde yaptı. Eğitim hayatının ardından Japonya Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, ABD Büyükelçiliği, Milliyet ve Sabah Gazeteleri Köşe Yazarlığı, Bilkent Üniversitesi Öğretim Görevliliği ve Milletlerarası Güvenlik ve Strateji Seminerleri Başkanlığı, Stratejik Bakış Programı TV Sunuculuğu, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyeliği ile 22. ve 23. Dönem İstanbul Milletvekilliği yaptı. 22. ve 23. Dönem meclislerini en yaşlı üye sıfatı ile açan isimdir.
MEHMET ÂRİF DEMİRER (12 Aralık 1939) Ankara Koleji’nden 1957 yılında mezun oldu. Cambridge Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ni 1961 yılında tamamladı. 1964 yılında aynı üniversiteden İleri Mühendislik Diploması, 1979 yılında Gazi Üniversitesi’nden MBA derecesi aldı. 1983-1986 yıllarında ODTÜ’de Akademik Çalışmaları oldu. Türkiye’de özel sektörde yöneticilik, temsilcilik, proje yürütücülüğü görevlerinde bulundu, Suudi Arabistan’da aracısız müteahhitlik yaptı. 1993-2011 yılları arasında Demokrat Parti’de üst kademelerde siyâsî faaliyetleri oldu. Basın sektöründeki faaliyetleri: Adâlet ve Anayurt gazetelerinde köşe yazarlığı, Forum Dergisi’nde Yayın Kurulu üyeliği ve yazarlığı, Demokrat Türkiye Dergisi ile Kemalist Demokrat Türkiye Dergisi sâhibi ve yazarlığı yaptı. Bu görevlerin bir kısmı devam ediyor. 76 kitabı yayınlandı.

2-ABD’de Ermeni Lobisi ve Lozan Antlaşması Kavgası

TEKAR Yayınları’nın 4. Kitabı Emekli Büyükelçi Bilâl Şimşir tarafından kaleme alınmıştır: 16 X 24 santim ölçülerindeki eser, birinci hamur kâğıda basılı 112 sayfadır. ‘ABD’de Ermeni Lobisi ve Lozan Antlaşması Kavgası 1923-1927’ ve ‘Los Anceles Ermenileri’ başlıklı iki bölümden oluşuyor.

TEKAR Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sâdık K. Tural’ın kaleme aldığı ‘Sunuş’ başlıklı yazıda dikkate şayan pek çok bilgi var:

*1877-1878 yıllarındaki 93 Harbi’nden sonra Rusya ile imzalanan Berlin Antlaşması’nda ‘Hangi suçtan hükümlü olursa olsunlar, Ermeni ve Rum mahpusların salıverilecekleri’ne dâir hüküm vardır.

*Türk devletine ve milletine yüz yıldan uzun süren iddia ve iftira sağanağı şudur: ‘Ermenilere Osmanlı Devleti, toplu zulüm sayılacak politik uygulamalarda bulunmuş…’  Türk milleti ve yöneticileri 107 yıldır bu yalan rüzgârının yaydığı virüslerle uğraşmaktadır. Bu iddiaya dayanan iftira, emperyalist-kapitalist propaganda ve baskıların desteğiyle 2023 yılında 34 ülkede resmî karara dönüştürülmüştür. Birçok ülkenin gerçekleri araştırmayan bu politik sağırlığı karşısında ülkemizdeki ilgili kişi ve kurumların yeterince etkili olamadığı söylenebilir.

*1912 yılında iki ayrı hükümette Hâriciye Nâzırlığı yapan Gabriel Noradunkyan, 1912 Uşi Antlaşması’nda Ege Denizi’ndeki adaları İtalyanlara veren metni hazırlayıp imzalamıştı. Bu türden hâinliklerinin herkes tarafından anlaşılması üzerine 1916’da sessizce Paris’e gidip yerleşti. O târihten sonra Taşnakların Avrupa merkezi/lideri gibi bir işlev üstlenmiştir.

*Türk kökenli Müslüman topluluklar, yaklaşık dokuz yüz yıldır Anadolu’da, Trakya’da ve Balkanlarda vatanlaştırma çilesi yaşadılar; bunu hazmedemeyen Hıristiyan öfke merkezlerinin kışkırtmaları sonucunda, bir haçlılık şartlandırılmışlığı ve kini oluşturuldu. Müslüman Türk kavramına bağlı olarak zaman zaman şiddeti artan çeşitli yollarla yapılan fıkrî-siyasî saldırılara Türk aydınları ve yöneticileri tarafından gerekli önemin verilmediği söylenmelidir.

*Amasya Genelgesi’nden başlayarak işgalcilere ve onlara yardım ve yataklık yapanlara karşı bir Millî Mücâdele başlatıldı. Zaferin ardından Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hazmedemeyen emperyalist öfke, yüz yıldır farklı görünümlü, fakat yıkmak esaslı projelerle saldırmaktadır. Türkiye’yi parçalamak üzere, yerel yönetimlerin idârî ve iktisâdî özerkleştirilmesi iddiasına kadar varan bu saldırıların arkasında, Ermeni ve Rum lobilerinin Avrupa’daki ve özellikle ABD’deki ısrarlı faaliyetleri bulunmaktadır.

Bilâl Şimşir’in kitaba adını veren makalesi, eserin 19-64. sayfalarında yer alıyor.

Makale ‘Bu yazıda, Amerika’daki Ermeni lobisinin Türkiye-ABD diplomatik ilişkilerini etkilemesi üzerinde durulacak, tarihten çarpıcı bir örnek verilecektir’ cümlesiyle başlıyor. 45 sayfalık makaleden özet bölümler:

*Amerika’da Türk düşmanlığı kampanyasını başlatanlar;  Ermeni örgütlerince satın alınan James W. Gerard, Ermeni Avukat Vahan Kardaşyan ve Senatör William H. King idi. Bu militanların baskıları sebebiyle ABD senatosu, Lozan Anlaşması’nı imzalamadı. Militan üçlü Sevr Antlaşması’nın yürürlükte olması için çalıştı Türkiye, bu üçlünün kampanyalarını önleyebilecek durumda değildi. Elçiliği, konsoloslukları yoktu. Ermeniler, meydanı boş bulup söz konusu üçlüyü destekleyerek, ABD’nin tamamında Türk düşmanlığını yaygınlaştırdılar.

Bir müddet sonra beklenmeyen bir durum oldu. Türkiye’de görevlendirilen Amerikalı misyonerler, ABD olarak Lozan Antlaşması kabul edilmezse, Türkiye’de çalışma imkânı bulamayacaklarını belirttiler. Misyonerlerin faaliyeti ağır bastı ve 3 yıl 6 ay sonra Antlaşma tasdik edildi.  Fakat Ermenilerin Türk düşmanlığı eksilmiyor, artmaya devam ediyordu. 50 yıl sonra ABD’de; Atina, Beyrut, Brüksel, Burgaz, Cenevre, Lahey, Lizbon, Madrid, Ottava, Paris, Sidney, Vatikan ve Viyana da görevli diplomatlarımız şehit edildi.

Büyükelçi Bilâl Şimşir’in, kitapta yer alan ikinci makalesinin bölüm başlıkları:

*27 Haziran 2022 California Courier’in Başyazısı.  *Başyazının Tercümesi ve Sasunyan’ın e-posta cevapları. *Prof. Türkkaya Ataöv Dosyası. *Taner Akçam Dosyaları ve Makalesi *Köşe Yazıları. *Mustafa Kemal Paşa İle Üç Söyleşi. *TEKAR Vakfı’na Kaliforniya’dan Mesaj. *Taner Akçam, Mustafa Kemal Paşa ve Bir Los Angeles Gazetesi. *Türkiyeli İki Amerikalı. *Türk’ün Aklı İle Alay Etmek. * ‘Var” Olmayanı İspatlamak. *Çıkarımlar. *27 Mart 1921 Tarihli Public Ledger-Philadelphia. *Dizin. 

Dr. BİLAL N. ŞİMŞİR: 1933 yılında Balkan şehirlerinden Osmanpazarı’nda doğdu. Türkiye’ye göç eden bir ailenin oğludur. 1957 senesinde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Milletlerarası İlişkiler/Hariciye kürsüsünden) mezun oldu. Eski harfli belgeleri okuyabilen, Bulgarcaya hâkim ve diğer Balkan dillerine de âşinâ olan Bilal Şimşir, hocalarının dikkatini çektiği için, SBF’nde Diplomasi Târihi Kürsüsünde araştırma görevlisi (asistan) olarak çalıştı. Bakanlığın ısrarlı teklifleri üzerine, hariciye memuru olmayı seçip 1960 senesinde Türk Dışişleri Bakanlığına geçti. Fransızcasına İngilizceyi de ekleyen Bilal Şimşir, hem çok aktif bir temsilci, hem de çok ciddî bir araştırmacı olarak şehret kazandı. Paris, Şam, Londra, Lahey Türk Büyükelçiliklerinde çeşitli unvanlarla çalıştı. Türk Dışişleri Bakanlığı’nda, şube müdürü, dâire başkanı, genel müdür yardımcısı ve genel müdür olarak görev yaptı. Arnavutluk’ta, Çin’de, Avusturalya ve Güney Pasifik ülkelerinde büyükelçi unvanıyla Türkiye’yi temsil etti. 1998 senesinde Türk Dışişleri Bakanlığında 38 senelik hizmetinin ardından emekliye ayrıldı. Yakın târih üzerine 100’ü aşkın araştırma kitabının yanında 200’e yakın makalenin de yazarıdır. Elli beş yıl önce Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları arasında yer alan ‘Türk Göçleri’ adlı eseri, belgelere dayalı çok önemli ve çok değerli çalışmadır. Aynı eser daha sonra, Türk Târih Kurumu tarafından da yayınlandı: Rumeli’den Türk Göçleri. Diplomat ve târihçi Bilal Şimşir, gizlilik süresi dolan İngiliz belgeleri üzerinde yaptığı araştırmaları ve bunlarla ilgili kitapları ile tanındı. Malta Sürgünleri, Osmanlı Ermenileri, Ermeni Meselesi, ve Azerbaycan adlı ve diğer araştırmaları da Aydınlarımız tarafından mutlaka okunması gereken eserlerdir. 
TEKAR – TÜRK ERMENİ KONUSUNU ARAŞTIRMA VAKFI 21.06.2022 târihinde kuruldu. Maksadı: Târihin, hukukun ve sosyolojinin gerçekleri: Ermeni Diyasporası ile onları bilerek veya bilmeyerek destekleyenlerin iddialarının ilmî dayanağının bulunmadığını göstermektir. Bu alandaki kavram kargaşasının giderilmesini sağlamak ve yaygın aldatıcı yorumları geçersiz kılmak maksadıyla, tarafsız Rus, Alman, Fransız ve İngiliz kaynakları yanında, ortaya çıkan Ermeni itiraflarını, bilgi ve belgelerden de faydalanılarak araştırmalar yapmak; bunların neticelerini akademik vasıfla yayın ve faaliyetlerle kamuoyuna duyurmak ve vakıf senedinde belirtilen diğer gayeleri gerçekleştirmektir. Vakfın iletişim kanalları: TEKAR – TÜRK ERMENİ KONUSUNU ARAŞTIRMA VAKFI Kâzım Özalp Mahallesi, Reşit Galib Caddesi Nu: 101/10 Çankaya, Ankara. E-posta: tekar@tekarvakfi.org // www.tekarvakfi.org    Vakfın Yayınladığı Eserlerden Bâzıları *Osmanlı Ermeni İlişkileri. *Osmanlı Devleti’nde Ermeni Olayları. *Mâverâ-yı Kafkasya’da Türkler ve Ermeniler. *Mütâreke  Döneminden Millî Mücâdeleye Ermeni Meselesi. *Ermenistan Cumhuriyeti’nin Kurucularından Hatisyan Kitabı. *Atatürk ve Ermenistan 1917-1930. *The Bird and evelopment of the Repoblic of Armenia. *The ‘other’ Treaty of Lausanne.

Siyasi Parti AŞ

Türkiye’de siyaset uzun yıllardır halktan kopuk!

Ancak parası olanların yaptığı bir meslek haline geldi…

Özellikle şirketleşmiş parti yönetimleri ve onların TBMM’deki temsilcileri paralı olan insanlardan oluşuyor yani liyakatliler değil parası olanlar işbaşında!

Bunun en büyük sebebi, partiyi yönetenler için âdeta bir anonim şirket haline gelmiş olan siyasi partiler ile buna cevaz veren siyasi partiler kanunudur…

Siyasi partiler ve onların genel başkanları, Anayasa dâhil her kanunu değiştirmek ve yenilemek isterler ama bunun tek istisnası siyasi partiler kanunudur. İktidarı ve muhalefeti ile bu kanuna malum nedenle dokunmak istemezler!

Paralı insanlar niçin siyaset yapar? Gidip işleri uğraşsınlar değil mi? Dedikodulara göre milletvekili olmak için neden milyon dolarlar öderler?

Kahır ekseriyeti paralarına para katmak ve daha çok zenginleşmek için siyaset yaparlar! Bu konudaki haberleri yıllardır medyada izliyorsunuz.

Şimdi önümüzde yerel seçimler var. Ülkemizde yerel yönetim demek aynı zamanda rant anlamına geliyor. İzlediğimiz bütün mücadele bu rantı yani parayı kapmak için! Yoksa deprem ülkesi olan bu ülkede canları bu kadar kolay yitirirmiydik?

Düşünün ki, bir ülkede milletvekili sıraları para karşılığında dağıtılıyor. Keza aynı şey belediye başkanlıkları ve belediye meclis üyelikleri için de geçerli! Bu ülkeden hayır gelir mi?

İnsanlarımızın çoğu yoksulluk içinde yaşarken, geçimlerini sürdürmekte aşırı şekilde zorlanırken bir milletvekili çıkıp “verdim parayı oldum milletvekili, istediğimi yaparım” diyebiliyorsa oturup düşünmeliyiz…

Niçin zenginler siyasete girer ve niçin başta genel başkanlar olmak üzere siyasetçiler zenginleşir diye üzerinde çok düşünmek zorundayız!

Ülkeyi düzeltmek, sorunları ortadan kaldırmak, halkı zengin, mutlu ve refah içinde yaşatmak istiyorsak parası olsun olmasın liyakatli vatansever insanların siyasete girmek isteyebilecekleri uygun bir zemin yaratmak zorundayız…

Bunun için yapılacak ilk iş, siyasi partiler kanununu değiştirerek işe başlamak ve siyasi partilerin yapısını sadece parası olanların değil halkın siyaset yapabileceği bir hale getirmektir.

Bu sebeple siyasi partilere hazine yardımı sonlandırılmalı ve milletvekilleri en fazla öğretmen maaşı kadar aylık almalıdır. Eski milletvekillerinin başta emekli aylıkları olmak üzere tüm ayrıcalıklarına son verilmelidir. Belediye başkanları ve meclis üyeleri, mesleklerinin yanında belediye işlerini kısmi zamanlı olarak yapmalıdır.

Siyaset bir meslek olmadığı için siyasetçilerin bu yoldan gelecek ve ayrıcalık edinme hususiyetlerine derhal son verilmelidir. Siyaset ve siyasi partiler üzerinde çok iyi bir denetim mekanizması kurulmalıdır.

Ben bir vatandaş olarak; siyasetin, genel başkanların, milletvekillerinin ve siyasi partilerin mensuplarının akçeli işlere ilişkin hikâyelerini artık dinlemek istemiyorum.

Bilmeliyiz ki, siyaseti ticaret olmaktan kurtardığımız an, işler yoluna giriyor demektir!

Sağlık Hizmetleri ve Belediyelerimiz (3)

Sağlıklı hayat için sağlıklı çevre: İnsan, hayvan ve bitki sağlığı birbiriyle ilgili olup bu üç unsur bütüncül ele alınmalıdır. Yaşanılan ortamın havasının, suyunun, toprağının temiz ve yeterli olması sağlıklı bir hayat için gereklidir. Bunlar ise yerel yönetimlerinde görev ve sorumlukları arasına girer. Yerine getirilebildiği oranda yerleşim yerlerimiz daha sağlıklı, yaşanabilir olmaktadır. İzmit’imiz 1930’larda yirmi otuz bin nüfuslu şirin bir yerleşim yeri, Kocaeli ise çok fazla doğal zenginlik ve güzelliğe sahiptir. Her türlü sebze ve meyvesi ile zengin bir tarım bölgesidir. Bu özelliği ile İstanbul’un meyve ve sebze ihtiyacını karşılamaktadır. Bu sebeple yerli halkına manavlar denildiği söylenir. Denizi her türlü balığın bulunduğu, Başiskele sahilleri iri istakozları sebebiyle tarihi Astakoz’un bulunduğu yerdir.

  Tersane Gölcük’e 1924’te, Donanma Komutanlığı 1933’te gelmiştir. SEKA Kâğıt Fabrikası ise İzmit’te 1934’te kurulmuştur. Yarımcaya 1961 de Tüpraş, 1965’de ise PETKIM kurulmuştur. Daha sonra bölgemizde lastik fabrikaları ve diğer sanayi kuruluşları da gelmiş ve Kocaeli sanayi şehrine dönüşmüştür. Bu durum ise bölgemize yoğun bir göç ve nüfus artışına sebep olmuştur. Hızlı şehirleşme 80’li yıllara gelindiğinde İzmit’imizde ve bölgemizde ciddi çevre sorunlarına sebep olmuştur. Havası, insanların ev pencerelerini açamayacak kadar kötüdür. Yazın çöp ve lağım kokusu, kışın kömür kokusu çok rahatsız edici boyuttadır. İçme suyu kesintileri sebebiyle sıkıntı yaratırken, denizin kirliliği birçok yerde sahillere yanaşılamayacak kadar kötüdür. Denizinde yaşayabilen balıklar mazot kokusu sebebiyle yenilemeyecek durumdadır. Kısacası şehrimiz, insanlar ve diğer canlılar için sağlıklı yaşam şartlarının çok kötü olduğu hale gelmiştir.

 İzmit dâhil diğer ilçe ve belde belediyelerimiz sorunları çözmeye yönelik bir şeyler yapmaya çalışmaktadır. Ama sorunlar büyük olduğu için yetersiz kalınmaktadır. Çevre konusunda ilk önemli adım şimdiki outlet alışveriş merkezinin olduğu yerdeki vahşi çöp depolama alanının kaldırılma girişimidir. Bu 1988’de İzmit Belediye Başkanı Necati Gençoğlu’nun çalışmasıdır. Bu girişim daha sonraki Belediye Başkanı Sefa Sirmen döneminde sürdürülmüş, 1993’te İzmit Büyükşehir Belediyesi statüsü kazanması ile hızlanmıştır. 1994’te İzgaz’ın, 1996’da IZAYDAŞ ın kurulup hizmete girmesi bu dönemde olmuştur.

Izaydaş çöp sorununun çözülmesinde İzgaz ise doğal gaz ile ısınma imkânı sağlayarak hava kirliliğinin düzelmesini sağlamıştır. Yine Sefa Sirmen’in başkanlık döneminde 1999 ‘ da Yuvacık Barajı ve Temiz Su Arıtma Sistemi hizmete girmiştir. Bu da içme suyunun yeterli ve güvenli hale gelmesine imkân yaratmıştır. Bu konularda daha detaylı bilgiyi Kocaeli Su Medeniyetinden Damlalar isimli ISU̇ yayınından okuyabilirsiniz.

 Su Kocaeli’nde musluktan içilir: İzmit Büyükşehir Belediye Başkanlığı, 2006 yılında il genelini kapsayacak şekilde düzenlenerek Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı şeklinde çalışmaya başlamıştır.

2004 yılında başkanlığa seçilen İbrahim Karaosmanoğlu döneminde şehrimiz çevre yatırımları bakımından da önemli hizmetler almıştır. İzgaz ‘ ın hizmeti ilçe ve köylere kadar genişletilmiştir. Kandıra Namazgâh Barajı ve Temiz Su Arıtma Tesisi olmak üzere muhtelif yeni temiz su kaynakları, Sapanca Gölü-Yuvacık arıtma su bağlantısı bunlardandır. Türkiye’nin en modern su laboratuvarından biri hizmete sokularak hem temiz hem de kirli suların tetkik, takip ve kontrolleri güvenli imkânlara kavuşmuştur. Bu sayede şehrimiz musluktan su içilebilir özelliğe sahip olmuştur. Yürüyüş parkurları, köylere kadar yapılan spor aletli parklar, başta yol kenarı olmak üzere yapılan ağaçlandırmalar, Seka Park gibi şehre nefes aldıran pek çok çalışmalar bunlardandır.

 İnsanları rahatlatacak, zamanlarını güzel ve iyi geçirebilecek çalışmaların her biri sağlığa dolaylı olarak katkı veren hizmetler olup takdir ve teşekkür edilesi çalışmalardandır.

Sahilimizde olta ile balık tutup istakozları görebilecek miyiz? (Devam Edecek.)

Yargı Çatışması Değil Yeni Devlet İnşa Etme Çabası

Bilindiği gibi, Anayasa Mahkemesi milletvekili seçilen Can Atalay davasında “hak ihlali kararı” verdi. Ağır Ceza Mahkemesi tahliye kararı vermesi gerekirken kararı uygulamadı topu Yargıtay’a attı. 

Yargıtay 3. Ceza Dairesi de kararı uygulamadığı gibi AYM’nin “yetki aşımı yaptığını” öne sürerek, ihlal kararı veren üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. 

Anayasa Mahkemesi kararını uygulamayan Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin tavrı, iktidarın söylediği gibi, “yargı organları arasında ortaya çıkan içtihat farkı” değildir. Devletin temellerini sarsacak bir eylemdir.

“AYM hak ihlalleri konusunda yetkili makamdır. Ortada bir hak ihlali varsa burada son sözü söyleyecek olan AYM’dir.” Anayasanın 153. maddesine göre, “Anayasa Mahkemesi’nin kararına herkes uymak zorundadır.”

Karar eleştirilebilir, doğru bulunmayabilir fakat herkes uymak zorundadır.

Böyle bir yetki tartışması hukuki olmadığı gibi, yetkiye dair uyuşmazlığı çözmek konusunda “hukuki bir boşluk olduğu” iddiası da doğru değil. 

Anayasamızın 158. Maddesi çok açık ve net bir şekilde bu türlü sorunların nasıl çözümleneceğini göstermektedir: “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.”

Önce Adalet Bakanı sonra Cumhurbaşkanı Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin hukuka aykırı kararını eleştireceği yerde bu kararı destekledi.  

Erdoğan “İki yüksek yargı organımız arasındaki içtihat farklarının kalıcı bir şekilde giderilmesi için gayret göstereceğiz. Sorunun acil çözümü anayasal ve yasal değişikliklerin süratle yapılmasından; kalıcı çözümü yeni ve sivil anayasadan geçmektedir” dedi.

Erdoğan’ın “devlet başkanı sıfatıyla, biz bu tartışmada taraf değil hakem konumundayız” demesi de ayrı bir tartışma konusudur. Cumhurbaşkanının hele hele partili bir Cumhurbaşkanının hakemlik yetkisi yoktur. Olsa bile zaten tarafsız olmayacağı açıklamalarından belli olmuştur.

Bu gelişmeler, bu akla ziyan krizin “yeni anayasa” yapmak için bahane olarak kullanılacağını gösteriyor. 

Hatta “acaba böyle bir bahane üretmek için kurgulanmış bir kriz mi üretildi?” kuşkusuna yol açıyor.

*********************************

AKP’nin Yeni Devlet Yapılanması Planı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “yeni anayasa” talebinin arka planında gelecek seçimde tekrar aday olmasını engelleyen iki dönem kuralı ile ittifaklara mahkûm eden %50+1 kuralını kaldırmak olduğunu düşünüyoruz.

Fakat Arslan Bulut, Yeniçağ’daki köşe yazısında, bunun dışında ve daha da önemli bir hedefi olduğunu iddia ediyor: 

“AKP’nin amacı, rejimi değiştirmektir. İktidarın rejime aykırı icraatları, Anayasa suçu işlediğini gösterir, yoksa Anayasal rejim ve cumhuriyetin kuruluş felsefesi, bütün darbelere rağmen hukuken ayaktadır.”

“AKP iktidarı, ‘Yeni Anayasa projesi’ ile hâlen ayakta olan rejimi yıkmaya ve yeni bir devlet kurmaya çalışıyor. Özlemi içinde oldukları devlet, Türk devleti değil, Türk-Arap- Kürt koalisyonundan oluşan bir federasyondur.”

****

Bu tespitleri inandırıcı kılan birkaç olayı hatırlayalım:

Cumhurbaşkanı Askeri Başdanışmanı sıfatı taşıyan emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’yi hatırlarsınız. Tanrıverdi, CHP E. Genel Başkanı K. Kılıçdaroğlu’nun “paramiliter kuruluş” dediği, SADAT’ın kurucusudur. 

Adnan Tanrıverdi’nin düzenlediği uluslararası toplantıda açıklanan “İslam Ülkeleri Konfederasyonu Anayasası” ile yeni bir devlet oluşturma hedefi ortaya kondu. Bu devletin resmi dili Arapça, bayrağı kırmızı-yeşil zemin üzerine beyaz ay ve milli devlet sayısı kadar yıldız, başkenti İstanbul ve para birimi “Asrika Dinarı” olacaktı. Bu devletin temel amacı; “İslam şeriat ve akidesini hâkim kılmak” idi.

“3. Asrika Kongresi’nde” konuşan Cumhurbaşkanı Askeri Danışmanı E. Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, “Mehdi’nin geleceği gün için hazırlık yapıyoruz” ifadelerini kullanmıştı.

****

ABD yönetimlerinde çok etkili olan Evangelistler de “İsa Mesih’in geleceğine inanıyorlar ve hatta bir an evvel gelmesi için “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” çabası içindeler. 

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bu inancın da motive ettiği bir proje. 

BOP ilk defa 2003 yılında ABD Dışişleri Bakanı sıfatıyla Condoleezza Rice’ın 22 ülkede “yeniden şekillendirme” yapılacağına dair makalesi ile duyurulmuştu.

Elbette bu projenin kısa ve orta vadeli gerçek hedefleri şunlardır: • ABD’ye rakip olabilecek muhtemel gücün oluşmasını engellemek. • İsrail’i emniyet altına almak.  • Petrol, doğalgaz, bor ve toryum gibi değerli kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak. • AB, Çin, Rusya ve Japonya gibi ülkeleri bu kaynaklardan uzak tutmak.” 

Ancak Evangelistler için bu hedeflerin nihai amacı “İsa Mesih’in geleceği güne hazırlıktır.”

Siyonist Yahudilerin, Türkiye’nin bir kısmını da içine alan, “Vaat edilmiş toprakları” ele geçirme ve “Büyük İsrail Devleti’ni” kurma ülküleri de benzer inançlarla motive edilmektedir.

Bu noktada Ramazan Kurtoğlu’nun şu tespiti önemli: “Tarihte ilk kez farklı inanç ve hesaplarla; Kral Davud soyundan gelen Yahudilerin beklediği ‘Mesih’, Evangelist Hristiyanların beklediği ‘İsa Mesih’, Şii Müslümanların beklediği ‘kayıp 12. İmam olan Mehdi’, Bazı Sünni Müslüman cemaatlerin beklediği ‘Mehdi’ şaşılacak derecede örtüşüyor.”

*********************************

Bop’un Yeniden Şekillendirme Planı

2004 yılında “ABD Başkanı George W. Bush, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan’a Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı görevini vermişti.” 

Zaten Erdoğan’ın o yıllarda “BOP’un eşbaşkanlarından biri olduğunu” gururla söylediği videolar hala internette mevcut. Nisan 2023 ayında SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu “Tayyip Bey BOP’un hâlâ eş başkanı” dedi.

Büyük Ortadoğu Projesinin “yeniden şekillendirmek” istediği devletlerden birisi hatta en önemlisi Türkiye’dir.

Bu bilgilerin ışığında Arslan Bulut’un şu değerlendirmesini dikkatlerinize sunmak isterim: 

“İsrail’in güvenliği için; 

Irak, Suriye ve Libya’nın çökertilmesi gerekiyordu. Bu işler için AKP iktidarı kullanıldı. 

Suriyelileri, Afganları, kısaca milyonlarca insanı Türkiye’ye kabul etmelerinin yani nüfus yapısını değiştirmelerinin asıl sebebi ise Türkiye’de Türkleri etnik unsurlardan biri derecesine düşürmektir. 

Ülke ekonomisi de akıl dışı kararlarla çökertiliyor ki, kimsenin direnecek mecali kalmasın! 

Bütün bunlar, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi adına yapılmaktadır.”

“Yeni Anayasa” talebinin arka planını doğru anlamak lazım.

Bilim Dili Kimin Dili?

YÖK, lisansüstü tezlerinin Türkçe dışındaki dillerle de yazılabileceğine karar verdi. Yani şimdiye kadar Türk üniversitelerinde Türkçe yüksek lisans ve doktora tezi yazılırken, bundan böyle Türkçe dışında dillerle de yazılabilecek. Karar, sadece Türkçe eğitim yapan üniversiteleri kapsıyor. Mesela İngilizce eğitim yapan üniversitelerde, haşa, İngilizce dışında tez yazılamayacak.

Tabii Türkçe dışında tez yazıldığında Türkçe dışındaki dile hâkim bir tez danışmanının bulunması gerekir. O “diğer” dilde okur, yazar, konuşur bir jüri gerekir. Nihayet alınan unvanı hak edilmiştir diye tasdik edecek bölüm başkanından dekanına herkesin de o dili anlaması gerekir, değil mi? Yoksa maazallah bu zevat tezleri dinlemede, okumadan kabullenecek, imzalayacak değil ya. Bu kararın gerekçesi nedir, dünyada bunun benzerleri var mıdır? 

Bu soruların cevabı yok. YÖK’ün üniversitelere talimatları, tam de öyle, yani talimat niteliğinde olduğu için bir gerekçe belirtmesine de lüzum yok. YÖK, Anayasa Mahkemesi midir ki kararları tartışılsın! 

Ben bu “olay”ı fırsat bilip şu “bilim dili” ve öğretim dili konularını tekrar sorgulamak isterim. 

Bilim hangi dille yapılır?

Yaygın bir yanlış anlama var. Sanki bazı diller bilim yapmaya daha yatkın, bazıları değil. Bu anlayış daha da ileri götürülür. Mesela Türkçenin matematiğe dayanan bir yapısı var; dolayısıyla bilime daha yatkındır veya Almanca çok dakik bir dildir onun için Almanca ile iyi bilim yapılır denir. 

Bunlar geçerli iddialar değildir. Edebi birikimi bulunan, bir devletin dili olmuş her dille bilim yapılır. Bir dilde bilim yapılabilmesi için aklıma iki şart geliyor: 

  1. Dil standartlaşmış olmalı. Birbirini rahatlıkla anlayamayan bir lehçeler topluluğu olmamalı. Bu da o dilin bir devletin dili olması, o dille öğretim yapılmasıyla mümkündür. Dilin işlenmiş olması, o dilin bir edebiyat birikiminin bulunması da standartlaşmayla mümkündür. Standartlaşma ile edebiyat birikimi arasında tavuk-yumurta ilişkisi var. Edebiyat birikimi varsa bu standartlaşmayı doğuracaktır; standartlaşma varsa, o dille edebiyat yapılacaktır.  
  2. O dilde bilim terimleri bulunmalı. Kelimeler başka, terimler başkadır. Terimler günlük lisanda değil, bilimin uzmanlık alanlarında kullanılır. Aynı kavramın tek adı olmalı, her terim sadece bir anlama gelmelidir. Bu son cümle de “terim”in tanımı gibi zaten. 

Kültür, dil ve terimler

  1. Şart diye anlattığımın gerçekleşmesi yüz yıllar, hatta bin yıllar alır. Edebiyat kültürün bir parçasıdır. Hem de çok büyük bir parçası. Sosyolog Gellner, “Dil kültürün bir bileşeni değildir, dil kültürdür.” diyor. Tam doğru değil belki ama büyük çapta doğru. Benim “kültür” tarifim de burada etkili: Kültür, bir insanın bir ömür boyunca oluşturamayacağı bir mirasın adıdır. Dil ve edebiyat, böyle miraslardır. 
  2. Şartın gerçekleştirilmesi daha kolaydır. Bir insan bir ömürden kısa bir vadede bir bilim dalının terimlerini türetebilir. Zor olan herkesin o terimleri ve yalnız o terimleri kullanmasını sağlamaktır. Terimler ya o ülkenin bilim dünyasında kendiliğinden türemiştir, yahut da bilinçli olarak üretilmiştir. Her iki halde de standartlaşma şarttır. İstanbul’daki bilim adamları “sıcaklık” derken Ankara’dakiler aynı şeye “ısı”, bir başkaları “hararet”, diğerleri “heat” derse o dille bilim yapılamaz. 

Diyelim bu şartlar yerine getirildi. Başka ne lazım? 

Türk eğitimi nece konuşur?

Son bir şart var: O dille ülke çapında aktif bilim yapılıyor, ülkedeki bilim adamları, sıkıntı çekmeden birbirleriyle o dille bilim konuşabiliyor olmalı. Yalnız kendi kurumlarındakilerle değil, başka kurumlardaki meslektaşlarıyla da… Türkiye’de öyle mi? Kesinlikle hayır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeki bilim adamının bilim yaparken konuştuğu dille Ankara Üniversitesi’ndekinin konuştuğu dil farklıdır. İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki araştırmacılarla Boğaziçi’ndekilerin de… 

Bugünkü eğitim yapımızda bir gencin hiç Türkçe bilim duyup okumadan orta öğretimin bir ucundan girip öbür uçtan çıkması mümkündür. Hatta profesör olup emekli olması. Emekli olduktan sonra da, “Bunlar distillation’a damıtma diyormuş, galiba ben de ilkokulda duymuştum.” demesi de muhtemel. 

YÖK’ün, Türkçe eğitim yapılan üniversitelerde yabancı dillerle tez yazılabilmesi kararı, diplomatik tabirle, “Bu problemlerin çözülmesine yardımcı olmaz!”

Dil yaresine çare bulmak kolay değil. Devam edeceğim.