20.5 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 227

Ömür Hırsızları

Şimdi Neşet Ertaş tan bir türkü dinlesem geçer mi hüzün.

Bir şiir yazsam, Eylül’e yağmurlu yollara

Ya da fazla. sorgulamadan yaşasam hayatı ne olur ki.

Gurbet nedir bilmeden

Mevsimi taksam koluma geçer mi üşümelerim

Bu sonbahar hep böyle anne hep böyle.

Hele yaz gelsin diye diye yazı çoktan bitirdik.

Kadere soru sorulmaz diyorsun

Sen sorularını tükettikçe ben çoğaltıyorum.

Ben de vazgeçtim be anne sormuyorum artık neden diye.

Her güz saçlarını yolan eylüle sonbahar yapraklarından taç yaptım. Gözlerindeki hüzünlü ifadeyi şiire bıraktı. Güz dedi dağlara kar getirtir. Ya kuşlar dedim. Kuşlar, kanatları sırtıma değmeden geçmezler ama sonuçta misafirler işte, insan gibi konup göçüyorlar, dedi.

Göç, sonbaharın gurbet yolu. Kime gurbet, kime hasret, kime vuslat kim bilir.

Şair demiş ki “Herkes sonbaharı, takvimlerden bir ay sanır, oysa sonbahar bir sanattır”

Ağaçlar değişir, toprak değişir, güneş nazlanır, yağmur gözlerini doldurur hazır bekler kapıda.

Bak ne diyeceğim sana

Gerçeklerle yaşamak başka

Yazmak başka

Yüzleşmek başka biliyor mu sun

Alnımda ki kavga, havlu atmaya daha yakın duruyor artık.

Eğilmeyi öğretmediğin için diklenmeyi ne güzel belletmişsin.

Şimdi geçip karşıma ayıp kızım, günah kızım diyorsun

Mart ayın da doğmuş bir koça, pardon bir keçiye

Bunu hadi anlat, nasıl anlatacaksan.

Her an patlamaya hazır bir yanardağın kıyısı, bahar olsa, yaz olsa, güz olsa ne farkeder ki.

Sen de inanma annem sen de inanma her şeyin daha güzel olacağına.

Bak gördün mü anne tavus kuşları nasıl kabarıyorlar.

Şu yazdıklarımı anlamayıp da,

Anladıklarıyla beni yargılayanlara ne demeli bilmem ki.

Bıktım bu tuzukuru sonradan görmelerin çalımından

İkiyüzlülerden, dışından gülümseyip içinden kuyu kazanlardan.

Kendini çok zeki sanan aptallardan.

Kurnazlardan, övünenlerden, nankörlerden.

Her şeyi en iyi ben bilirim diyenlerden.

Yalanına yanlışına kılıf bulanlardan

Sen bu durumlarda bana sus diyorsun da

Ben kus anlıyorum.

Tamam, tamam hemen kızma, susarım.

Ben de işime nasıl gelirse öyle anlamıyorum, huyuma nasıl gelirse öyle anlıyorum.

Huy işte huy, gözlerimin gördüğünü, kulağımın duyduğunu yok sayamam ki. Hani:”iyilik yap denize at, haluk bilmezse balık bilir” Diyordun, balık da bilmiyor halukta annem Kuyruğunu suya vura vura şapşup şapşup bir de bakmışsın yok oluyor.

Bilmeseler de olur diyorum annem…

Bu yılın son aylarına doğru koşuyoruz. Yıl kendini hep kış ayında yeniler.

Bunun bir sebebi var mıdır bilmiyorum.

Baharı karnında saklayan güz ve kış hüzün ve hazan, hatta şairin dediği gibi sanat.

Güz, sararan yaprakların, rüzgârın ahengine bıraktığı hışırtıyla ürperten ve hüzünlendiren ay.

Kış bu elbet zamanı gelince soğuk geçecek.

Odunu kömürü, yiyecek erzağı olanlar için

Toprağın bereketine ne umutlar, ne yağmurlar, ne karlar yağar. Yağsın, sen değilmisin annem

 ”acı patlıcanı kırağı çalmaz ” diyen…

Peki, çalan ne o zaman ömrümüzden?

Kendine hırsız, ömründen çalmaz mı.

Senin de benim de kayıplarımızdaki rolümüz ne kadar ki ben bilmiyorum.

Ne idi bizi yarı yollarda bırakan

Neydi saçlarımıza aklar düşüren

Kaç hırsızın çantası dolu geçti ömrümüzden

Sorular sorular sorular, kendi cevabı içinde sorular.

Sırrı dökülmüş aynalar ve yüzümüz

Offffffff aklımın ipi yine kuyu da.

Çıkrık sesi şiir gibi aslında, ipin uzun olması sadece ömrümüzü uzatıyor.

Karanlık kuyu dibi gibi hayat ay ışığından çalıyor, güz ömrümüzden..

İlâhiyatçı Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN:  ‘İktidara Kimler Gelirse Gelsin Türk’ün Ülkü, İlke Ve Hedefleri Değişmemelidir’ Diyor.

Oğuz Çetinoğlu: Türk milleti târih boyunca büyük problemlerle karşılaşmış, bâdireler atlatmış bunların bir kısmında da yaralar almış, tesiri asırlarca devam etmiştir. Bir yazınızda bu konuya kısaca temas etmiştiniz. Daha genişçe bu konuları ele alabilir miyiz?

Prof. Dr. Yümni Sezen: Sözünü ettiğiniz yazımda Emevî ırkçılığı ve sonuçları ile Hıristiyanlık ve onun koltuğu altındaki Yahudi belâsıdır. Tercüme edersek, İsevî olamamış bir İsevîlik ve Musevî olamamış bir Yahudilik demeliyiz. Üçüncü belâya gelince, siyâsî, ideolojik bir Slav belâsıdır. Kendi açılarından bakarsak, hakkaniyete ulaşamamış, (çarpık ve zulmedici) bir dâvâ (!), bizler açısından tam birer felakettir. Biri iç belâ hâline gelmiş, diğer ikisi dıştan gelen belâlardır.

Çetinoğlu: Açıklamaya dış belâlardan başlayabilir miyiz?

Pof. Sezen: Hıristiyanların ve Yahudilerin Türk ve İslâm düşmanlığı, bilindiği üzere hep var oldu ve olmaya devam ediyor. Bunun kaynağı, Hakikate ulaşamamış bir cehâlet, cehâletten cesaret alan bir egoizmdir. Mesele, ‘hayat kavgası’ dedikleri ilkenin sınırlarını aşmış, tahakküm ve zulüm arzusu ve uygulamasına dönüşmüştür. Hıristiyanların koltuklarının altına sıkıştırdıkları Yahudi belâsı, gerçekte Hıristiyanları da içine alan, pek çok topluma yönelmiş bir tehlikedir. Bunu ayrıca ele almak gerekir ki, buraya sıkıştırmak, meseleyi geçiştirmek olur.

Çetinoğlu: Yahudi belâsında teşhisiniz son derece isâbetli. Türkler târihin hiçbir döneminde Yahudilerle menfî ortamda karşı karşıya gelmediler. Aksine yardımcı oldular, korudular. İspanya’dan kovulan Yahudileri, gemiler gönderip Avrupa’daki Osmanlı topraklarına ve Anadolu’ya yerleştiren Türkler oldu.  Kovanlar ise Hıristiyan idi. Daha sonra anlaşıp Türkler aleyhinde çalıştılar. Theodor Herzl’in toprak satın alma talebini reddetmiş olmamız, akıl ve iz’an sâhipleri için düşmanlık sebebi olamaz. Yüzbinlerce Türk, İsa ve Musa ismini benimseyip evlatlarımıza bu isimleri verdiğimize göre dînî açıdan da bir problemimiz yoktur. Gerek Yahudilerde gerekse Hıristiyanlar arasında bir tâne olsun Muhammet ismine rastlanmaz. Biz burada alacaklı durumdayız. Evet, Hıristiyanlarla savaşlarımız oldu. Onlar o günün şartlarının gereği idi. Yine akıl ve iz’an sâhibi, târihten husumet çıkarmaz.  Siz meseleye hangi açıdan bakıyorsunuz?

Prof. Sezen: Hıristiyanlık belâsının Hz. İsa ile ilgisi yoktur. Çünkü Hıristiyan dünyânın Hz. İsa ile hakîki ilgi ve ilişkisi olmamıştır. Bu ilişki, ‘eser’le ‘rol’ arasındaki ilişki gibi olagelmiştir. Irkçılık, bencillik, anlama kıtlığı veya anlamak istemeyiş, cehâlete eşlik ederek gelmiştir. Bizler Müslüman olarak, maalesef, daha hafifçesi de olsa bunun tecrübesine sâhibiz. Bu arızamız devam da etmektedir.

Hıristiyanlar, Hıristiyanlığı dışa karşı kullanmışlar, kendileri için de bir kültür malzemesi olarak bırakmışlardır. Özel olarak Türklere karşı, kısmen târihi şartlardan dolayı, ama daha çok Türklerin bazı üstün meziyetlerinden ve yönelişlerinden ürktükleri için düşmanlık beslemişlerdir. Irkçı ruh halleri, düşmanlık hislerini ayrıca beslemiştir. İslâm’a zâten karşı olan Hıristiyan dünyâ ve Yahudiler, İslâmiyet’in Türk’le birleşmiş görünce, düşmanlıkları sürekli artmıştır. Oysa Müslümanlar, özellikle Müslüman Türk, Hz. İsa’yı da, tebliğ ettiği dinin özünü de bir tarafa itmek ve karşı çıkmak şöyle dursun, Hz. İsâ’ya ve Hıristiyanlığa saygısızlığı İslâm dışı bir tavır, Müslümanlıktan çıkmak olarak kabul etmiştir. İşin aslı da zâten budur. Hıristiyanlar ise Müslümanlığı da Müslümanları da hep aşağılamışlar ve üzerlerine yürümüşlerdir. Gerçi zaman zaman birbirleriyle de boğuşmuşlardır ama değişmeyen esas tavır, Türklere karşı olmuştur. Sürekli metot değiştirerek üzerimize gelmişlerdir.

Çetinoğlu: Ümit ederim hangi vesilelerle olduğunu söyleyeceksiniz…

Prof. Sezen: Tabîi… Çanakkale ve kurtuluş savaşımız, bunun fiilî açık sahneleridir. Bugün Batı diye adlandırdığımız dünyâ, sürekli sinsi düşmanlık ve bozgunculuk taktikleriyle bizi hedef almaktan geri durmamaktadır. Siyasî ve kültür zeminindeki ataklarla, üstelik bunu çok tabîi imiş gibi sunmaktadırlar. Maalesef bizler de, çoğu zaman, kendimizden, kendi dünyâmızdan, kendi değerlerimizden uzaklaşarak, âdeta kendi isteğimizle, kendi rızamızla tuzaklara yakalanmakta, belâların içine sürüklenmekteyiz.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Sırada ikinci belâ var zannederim…

Prof. Sezen: Evet! Dış belâların ikincisi Slav belâsıdır. Bu târihî belâ, güncelliğini de korumaktadır. Bilindiği gibi Ruslar, Ortadoğu’ya hâkim olmak istemektedirler. Anadolu en önemli basamaktır. Çarlık Rusya’sından beri durum değişmemiştir. Sovyet sisteminde, ideoloji-siyâset gereği yayılma isteği artmıştır. Enternasyonel Marksist ideoloji iddiası, zâten bunu gerektirmekteydi. Bugün bu ideolojinin siyâsî çatısı dağılmış olsa da, hedef değişmemiş, taktikler değişmiştir. Batı, hem Ortadoğu’ya, hem Asya’ya dînî ve siyâsî olarak iyice açılmak için Anadolu’yu hedef kabul etmektedir. İki gücün, felsefî-dînî-siyâsî-ideolojik hedefi, son tahlilde, biri birinden çok farklı değildir, hedef değişmemiş, fakat taktikler farklı olmuştur. Ancak bu iki gücün biri birine rakip oluşu bizim işimize yaramaktadır. Rusya, başta Anadolu, Ortadoğu’ya Batının hâkim olmasını ve fiilen Anadolu’ya ve dolayısıyla Karadeniz’e girmesini istememektedir. Haklı olarak bunu kendisi için tehlike olarak görmektedir. Bunun için zaman zaman Batıya karşı bize yardım etmeyi tercih etmiştir. Kurtuluş savaşımızda olduğu gibi… Fakat fırsat buldukça işgal denemesi dâhil, her türlü kötülüğü yapmaktan imtina etmemiştir. Bitlis’e kadar Doğu Anadolu’yu işgali, malûmdur. Ermenileri kışkırtarak başımıza çoraplar örmesi de Rusya’nın mârifetlerindendir. Osmanlı Devleti zamanında asırlarca bizimle savaşarak Türk kanı akıtmış olması, unutulmuş değildir. Rusya, ‘Anadolu başta olmak üzere, Ortadoğu ya benim olmalı, ya başka hiç kimsenin’ demek istemektedir.

Yakın geçmişte Türkiye üzerinde kötü niyet çekişmeleri devam ettirildi. Bu çekişme ile bizi biribirimize düşman etme tecrübesini yaşadık. 1980 öncesi çekişme yoğunluk kazanmıştı. Bir taraftan ABD öncülüğünde emperyalist Batının çeşitli metot ve stratejilerle, siyâsî, iktisâdî, kültürle alâkalı atakları ve baskıları, diğer taraftan Sovyet Sosyalist Sisteminin Rusya öncülüğünde baskıları… Aydınlar ve özellikle gençler üzerinde oynanan oyun, gençleri biribirine kırdırıyordu. Ülkücü-devrimci gençlik adı altındaki mücâdele şeklinde yansıyan, büyük şehirlerdeki kanlı iç savaş, Türkiye’ye çok şey kaybettirdi. Devrimci gençler, Marksist ideoloji çerçevesinde, Türkiye’yi Sovyet sistemine katarak, enternasyonal işçi sınıfı düzenine girmek için mücâdele ediyorlardı. Bunu, Türk Devleti’ni ve milletini Rusya’ya katmak şeklinde algılayan ülkücü gençler, milleti ve devletin bağımsızlığını koruma savaşına girdiler. Gerçekte iki taraf da emperyalizme, iç ve dış sömürüye karşıydı. Bir taraf eşitlik diyor, bir taraf eşitliği adâlet şeklinde anlıyor, ama iki taraf da yanlış bir düzen içinde olduklarını biliyorlardı. Ülkücüler kendilerini, emperyalist Batının, çeşitli metot ve taktikleri içinde, siyâsî, iktisâdi, kültürle alâkalı atakları ve baskıları ile Sovyet Sisteminin Rusya öncülüğünde baskıları arasında kalmış olarak hissediyorlardı. Önce Türk Devleti’nin bağımsızlığını korumalıydılar. Karşı tarafı, sınıf mücâdelesi, enternasyonal bir devletsiz (!) düzen peşinde koşup, Türkiye’yi bir an önce Rusya’ya bağlayarak bu işi yürütme peşinde görüyor, böyle algılıyor, mücâdele ediyorlardı. Gerçekte iki taraf da biri birini doğru dürüst anlamamıştı. Ancak darbe sonrası hapishânelerde biri birlerini anlamaya başlayacaklardı ki, iş işten geçmişti. Çok kan akmıştı.

Devrimciler toplumu komün tipi bir cemaat, devleti komüncü bir devlet yapmak için vuruşuyordu. Gerek fikrî, gerek fiilî mücâdeleleri bununla irtibatlandırılmıştı. Türkiye’yi bu konudaki mevcut bir oluşuma katmak istiyorlardı. Gerçi millî (!) dedikleri bir model, Maocu model vardı ve devrimci gençlerin bâzıları buraya meyletmişti. Hattâ devrimciler bu yönden de birbiriyle mücâdele ediyorlardı. Ama Mao modelinin de içinde bir başka devlet, Çin vardı. Bizim millî parçamızın üzerinde, hâlen olduğu gibi işkence ile meşguldüler. Ülkücülerin karşısında olan grupların içinde ayrıca bölücü, azınlık ırkçıları bulunuyor, alenî şekilde Türk düşmanlığı yapıyorlardı.

Bu ortamda ülkücüler, daha geniş çerçevede milliyetçiler, Türk Devleti’nin bağımsızlığını, koruma görevini yüklenmişlerdi. Devlet güçleri varken, ülkülere ne oluyordu ki diyenleri biliyoruz. Ama çok şey zaafa uğramıştı. Yargı, polis, öğretmen, üniversiteler, yurtlar, hattâ hastaneler bölünmüştü. Yâni devlet bölünmüş gibiydi. Ülkü-Bir, Töb-Der, Pol-Bir, Pol-Der, açıkça ilân edilmişti. Asker şaşkınlık içindeydi. Tekrar edelim ki iki taraf da iç ve dış sömürücü güçlere karşıydı. Fakat devrimciler, ülkücüleri, emperyalizmle, sömürücülükle mücâdele etmiyor, hattâ onlara hizmet ediyor diye itham ediyor ve böyle göstermeye çalışıyorlardı. Bu bir haksızlıktı ve iftira idi. Emperyalizmle, lâyık olduğu şekilde ve kendilerine yakışır nispette mücâdele etme fırsatı bırakılmamıştı. Bunu yapabilme imkânı ve fırsatı yakalayabilmenin yolları engellenmek isteniyordu. Önce devletin iç ve dış güçlere yâni millî olmayan, yabancı bir ideolojiye ve mevcut bir dış komünist sisteme teslim edilmesi olarak algıladıkları hareketi önlemek mücâdelesi içinde, diğerine fırsat ve imkân kalmıyordu.

İdeoloji ve siyâset ağı, şartlar her iki tarafı da mahkûm etmiş, ağın dışına çıkma imkânı vermemişti.

Çetinoğlu: İç belâ ile alâkalı siyâsî tabloyu çok güzel resmettiniz. Zannederim şimdi İslâm’a yönelik saldırıları resmedeceksiniz.

Prof. Sezen: Dinimize musallat olmuş ve bütün İslâm dünyâsının başına çöreklenmiş yamukluklara gelelim. Süreçte buna en çok karşı koyan Türkler olduğu halde, dinî ve millî büyük zararlar görmekten kurtulamadı. Pek çok uzman da bu konuya yöneldi ve dikkat çekti. İsâbetli tespitlerde bulundular. Fakat Türk milletinin inanç sistemi, cemaat ve tarikatlara, hem de en süflilerine teslim olmaktan kurtulamadı.

Çetinoğlu: Ne oldu?

Prof. Sezen: Özetle şu oldu: İslâm özünden uzaklaştırıldı. Arap kültürü İslâm’ın yerine geçti, din imiş gibi algılatıldı. Din, siyâsetin ve dolayısıyla iktidarların emrine girdiği için böyle oldu. Din dokusu siyasîleştirildi. Din siyâsete ilke ve hedef gösterecekken, siyâset dine yön verdi ve İslâm’ın ilke ve hedeflerini görünmez kıldı. Adâletten, ahlâktan, ihlâstan uzak tutulmuş, şekilci, aşırı kuralcı bir din hâline getirildi. İslâm’ın karşı çıktıkları ve kaldırılmasını hedefledikleri, birer birer câhiliye dönemine dönerek, dinî hayata yerleştirildiler. Kölelik, câriyelik, mal-mülk hâkimiyeti, zekâtı dilenciye verilen sadaka hâline getirme, bunların belli başlılarındandır. İktidar hırsı, ahlâkı neredeyse dinin gündeminden kaldırdı. Oysa İslâm, ahlâk yüceliğini ve tamamlamak üzere geldiğini ilân etmişti. Bu çarpıklıklar İslâm’ın ilk tebliğinin ve uygulamaya başlamış ilk sosyal laboratuvarının hemen arkasından bozulma başlamış, İslâm’dan önce mevcut ve fakat İslâm’la küllenmiş bir âile çekişmesi, iktidar hırsı ve yarışı hortlamıştı. Kaynağı, iktidar hırsı ile birleşen cehâlet, gerçeği bilmeye ve anlamaya yanaşmamak, tebliğ edileni anlama kıtlığı idi.

Çetinoğlu: Gelinen nokta nedir?

Prof. Sezen: Çarpıtmalar, İslâm’a yeni giren kültür ve kimliklere de bulaştırıldı. Emevî ırkçılığının, İslâm imiş gibi getirdiği, zihniyet, hâkim oldu. İslâm’ın ilke, hedef ve metodunda bulunmadığı halde, yönetimler saltanata dönüştü. Bu olmasaydı, demokrasi demeyeceğim ama kendine has özellikleriyle cumhuriyet sistemi, insanlığa çok daha erken gelmiş olacaktı.

Bugün Müslümanlık adına uydurulmuş pek çok şeyi, belirtemeye çalıştığımız süreci bilmeden izah edemeyiz. Cihanşümul ve Hakîkati terennüm eden İslâm gibi bir dinin, hayatın her yönüyle ilgilenmesi, öğüt ve tavsiyede bulunmuş olması elbette tabîidir ve siyâsî-idârî hayatı da bunun dışında tutamayız. Fakat böyle olmadı, İslâm’ın kendisi siyasîleştirildi.

Çetinoğlu: Neler oldu meselâ?

Prof. Sezen: Ali Şeriati’nin dediği gibi, hareketini kaybetti. Katı şekilde gelenekleştirildi. Moda, âyinler, mezhepler, kurallar ve pratiklerin taklidi durumuna düştü. Profesyonel hâle geldi. Yâni bir meslek statüsüne büründürüldü. İmparatorluklu, kostümlü, kıyafetli bir din oldu. Yine Ali Şeriati’nin îmâ ettiği gibi, her türlü ihtiyacı besleyen, gelenekten beslenen bir kültür kullanımı hâline geldi. Dinde bulunmayan birçok kural eklenmiş, haram ile helâl biri birine karıştırılmış, farkına bile varılmayan değişiklikler yapılmıştır.

Çetinoğlu: Birkaç örnek verilebilir mi?

Prof. Sezen: Cuma namazında, Hz. Peygamber zamanındaki uygulamada, farz olan iki rekât önce kılınır, hutbe sonra okunurdu. Hz. Ali ve ahfadına hutbede lânet okumayı kurallaştıran Emeviler, namaz ve hutbe yerlerini değiştirdiler. Çünkü cemaat, bu sövüp saymayı duymamak için hutbeyi dinlemeden çıkıp gidiyorlardı. Emevî yönetimi, cemaate zorla dinletmek için, yer değişikliği yapıp hutbeyi öne, namazı sonraya aldı. Bunu sonradan efsane bir yönetici olan Ömer b. Abdülaziz, ilk normal hâline getirdiyse de, Emevî sultası, kendi kendi istediği hâle dönüştürdü. Bugün cuma namazında yapılan iş, Emevî geleneğinin devamıdır. Her değişiklik ve eklemeler, sonradan masum hâle gelen, farkına bile varılmayan bu örnek gibi olmadı. Kurallardan ve şahsîleşmiş yetkilerden birkaçına daha bakalım. Sakalı jiletle/usturayla almak lânetlik iştir. Sakalı çıkmamış çocukların yüzüne bakılmamalıdır, bu bakış, harama girebilir. Kadınların süslenmeleri mekruhtur. Oysa İslâm kadınların sürme çekmek, altın takı kullanmak gibi süslenmesine yer vermiştir. Kur’ân’da bulunmayan recm (taşlama suretiyle zina cezâsı) varmış da, gelen vahyi Allah peygambere unutturmuş gibi Kur’ân üzerinde şüphe yaratan ve Allah’a iftira eden anlayışlar oluşmuştur. Yahut yazılmış nüshada ilgili âyetin yazılı olduğu yeri, keçiler yemiş gibi uydurmalar eksik olmamıştır. Şeyh bugün havadaki uçağı düşmekten kurtarabilir, depremi başka yöne yönlendirebilir. Daha neler neler… Uydurmaların bir kısmı da Emevî anlayışına tepki ile doğmuştur. Bu da ayrı bir hikâyedir.

Çetinoğlu: Günümüzdeki durum nedir?

Prof. Sezen: Emevinin, yâni siyâset ve saltanatın damgasını taşır hâle getirilen bu din, Kur’ân’la aramıza girmiştir. âdeta Kur’ân-ı unutturmuş veya onu mukaddes bir süs eşyası gibi, ne dediğini bilip anlamadan evin bir köşesinde saklattırmıştır. Yahut sâdece ezber tekrarlattırmıştır. En tehlikelisi de bilerek veya farkında olmayarak, Kur’ân’dan uzak din ihdası, din eklentileri, din anlayışlarıdır. Kur’ân bu tipleri uyarmıştır. “De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?…” (Hucurat-16). “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?” (Şura-21). “… Yoksa siz Allah’a yeryüzünde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Yahut boş laf mı ediyorsunuz?” (Ra’d-33). “… De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?…” (Bakara-140).

Hassasiyet gösterenlere, hâlis niyet ve inançla sorgulayanlara, ‘yeni bir din mi icat ediyorlar?’ diyenleri duyuyoruz. Kaynağı, ilk muallimi, ilk uygulaması meçhul müdür ki, yeni bir din icat edilsin? Dini aracı kılarak dünyevî menfaat bekleyenler, siyâsî erk peşinde koşanlar, dinin doğru anlaşılması için ona giydirilmiş kirli ve uyumsuz gömleklerden arındırılmasından hoşlanmayanlar, alışkanlıklarını devam ettirmekte, ezber bozanları suçlamaktadırlar. Kur’ân’la ve Hz. Peygamber’in sahih sözleriyle, ilk uygulamalarla, akıl ve bilimle, uzak te’vil ve tebdillere başvurmadan test edilerek meseleye bakılması yetecektir sanırım.

Bugün farkında olarak veya olmayarak, anlatmaya çalıştığımız üç belâyla birlikte yaşayıp gidiyoruz. Siyâsî İslâm’ın son çeyrek asırda, Türkiye’yi ne hâle getirdiği de iç belânın delilidir ve vicdan sâhibi insanların farkına vardığı husustur. Geçmişte de farkında olunmuştur ama bugün daha fazla bir sorgulama başlamıştır. Fakat ne yazıktır ki, iyi niyetli ve kötü niyetli sorgulama, at izi it izine karıştı diye söylendiği gibi, biri birine karışmaktadır. Dinin doğrusunu anlamaya çalışanlar da kendilerince delil ve dayanak aramakta, dinsiz ve din karşıtları da bozulmuşluklardan istifâdeye çalışmaktadırlar.

Çetinoğlu: Söyledikleriniz hakîkat olsa bile geride kalmıştır. Bilmekle yetinilecekse mesele yok. Târihten husumet çıkarmamalıyız. Asıl mesele geleceğimizi nasıl şekillendireceğiz?

Prof. Sezen: Sosyal hayatın alanlarından, hayatımızın tavır ve metotlarından biri olsa da siyâset, târihî sorumluluk taşımakta, geleceğimizi de etkilemektedir. Dün suçlu olduğu gibi, bugün de suçlu hâle getirebilmektedir. Geleceği siyâsetle mi, ahlâk ve adâlet düzeniyle mi inşa edeceğiz? Yoksa gelecek umurumuzda değil mi? Oturup bunu düşünmeliyiz. Eğer siyâsetin dışına çıkamayacaksak, millî kimlikten, mânevî dünyâmızdan vazgeçmeyerek, mâkul idealist yolları müzâkere etmeliyiz. Siyâset bizim dışımızda bir nesne, bir olay olmadığına göre, neden söz edersek edelim, gerçekte kendimizden söz ediyoruz demektir. Öyleyse önce kendimize bakmalı, kendimizi arındırmalı, belâlara düşmeden önce kendimizi sorgulamalıyız. Ölçü ve kıstasları kaybetmemeliyiz. Bir şeyi hep tekrar ederim. Çünkü ustam bana bunu öğretmişti: ‘Bir yere dayanmadan söyleyen bir şey söylemiş olmaz.’

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN 1938 yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957de Gaziantep Lisesi’ni bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu.   Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 yıllarında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalında doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve Profesör unvanlarını aldı.   Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli oldu. İlmî çalışmalarına devam etmektedir.   Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî sosyoloji üzerinde yoğunlaşmıştır. *Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik (1978), *Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), *Târihî Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi (1984), *Hayatın Mânâsı (1984, 2004), *Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993, 1998), *Sosyolojide Temel Bilgiler ve Tartışmalar (1990, 1997), *Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı (1993), *İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), *Maddeci Felsefenin Çıkmazları (1996), *Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik (2003), *İslâmın Sosyolojik Yorumu (2004), *Kurban ve Din (2004), *Hümanizm ve Türkiye (2005), *Dinlerarası Diyalog İhâneti (2006), *Kültür ve Din (2011), *Kapitalizmin Zulmü (2017), *Aldatılmamak İçin Anlamak (2019)  isimli kitapları telif, ‘Kültür’ adıyla Fransızcadan bir kitap tercüme etti.  Çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlandı.   Evli ve üç kız babası, dört torun dedesidir.  

Türkiye Uçuyor, Yolcular Uykuda

Havacılık konusunda yazı ve programlarıyla tanıdığımız Güntay Şimşek, Habertürk’teki son yazısında,  “uçağa bindiğinizde neden uykunuz gelir?” sorusunun cevaplarını verdi.

Gerçekten “yolculuk öncesi iyi bir şekilde uykunuzu almanıza rağmen, henüz rutin uyku saatinize de epeyce zaman varken” bile çoğu zaman uçakta uykunuz gelir. Güntay Şimşek bunun sebeplerini şöyle açıklıyor:

  • İlk ve en önemli sebep “düşen kabin basıncı” imiş. Düşük kabin basıncı uykunuzu getirirmiş.

“Pilotlar bazı hava muhalefeti durumunda uçakların irtifasını sert bir şekilde düşürüyor. Özellikle son dönemlerde yaşanan küresel ısınmadan kaynaklanan türbülanslar pilotları bu duruma sevk etmeye başladı. Pilotlar uçuş güvenliği için bunu yaparken bu durumda yolcuların içi çekiliyor ve uykuları geliyor. İrtifa düşüşlerinde de uykunuz gelebilir.”

  • Yolcuların uykusunu getiren başka bir sebep ise uçuş yönünün güneşin doğuşu yönünde olması imiş. “Cam kenarında, güneşin geldiği taraftaysanız mayışıp uyur kalırsınız.”
  • Uçakların bazen “koltuklarının tasarımı, renk uyumu ve kabin içi atmosferi o kadar rahat olabilir ki” yolcuları adeta uykuya davet eder.
  • Eğer uzun uçuşlar öncesi uykunuzu almadan uçağa bindiyseniz daha çok uyuyabilirsiniz.
  • Korku veya hastalık gibi sebeplerle, yolculuğa başlamadan uyku ilacı aldıysanız, yine uzun süreli bir yolculuğun çoğunu uykuda geçirerek daha rahat ve konforlu bir yolculuk yapabilirsiniz.

****

Bu havacılık bilgilerini okudukça benim aklıma “Türkiye uçuyor” sloganı ve bu sloganla avutulan kitleler geliyor.

Bir kesim Türkiye’nin uçtuğuna ve konforlu bir yolculuk yaptığına inanıyor.

Bir başka kesim ise, “Türkiye uçuyor” sloganının bir safsata olduğuna ve uçuyorsak bunun bir uçurumdan aşağı uçuş olduğuna inanıyor.

Türkiye uçağının kaptan pilotu “uçuyoruz” anonsları yapıyor.

“O dediyse doğrudur.”

Tamam uçuyoruz ama nasıl, hangi şartlarda ve nereye kadar?

*******************************

TÜRKİYE UÇAĞINDA YAŞANAN SORUNLAR

Türkiye uçağı uçuyor ama çok ciddi sorunlar yaşamakta:

  1. Çok önemli hava olayları olmamasına rağmen, uçak çok şiddetli türbülanslar içinde uçuyor ve zaman zaman ani sert irtifa kayıpları yaşıyor. Kaptan pilotun daha önce hiç denenmemiş manevralarıyla uçak sık sık savruluyor, yön değiştiriyor.
  2. Diğer taraftan uçağın yakıtı bitmek üzere. En yakın havalimanına gidebilmesi mümkün ama o yabancı havalimanı ile irtibat ve güven sorunları yaşanmakta. Kaptan pilotun inmeye razı olacağı havalimanları ters yönde ve mesafe yakıtın yetmeyeceği kadar uzak. Kaptan pilot bu bilgileri yolcularla paylaşmıyor.
  3. Kaptan pilot havada yakıt ikmali yaptırma hayali içinde idi. Fakat uçak sağ salim en yakın yabancı havalimanına indirilmeden yakıt ikmalinin mümkün olmadığı anlaşıldı. Bunu gören kaptan pilot uçağı en yakın yabancı havalimanına indirip, yakıt ikmali yapması için eski yardımcı pilota kokpiti devretmek zorunda kaldı.
  4. Uçakta iki bölüm var. Birinci bölümdeki yolcuların “koltuklarının tasarımı, renk uyumu ve kabin içi atmosferi çok rahatlatıcı.” Yemek ve içecek servisleri harika. Bu bölümdeki yolcuların yeme içme dışındaki zamanlarda konforlu bir uyku içerisinde seyahat ettikleri için türbülanslardan ve tehlikelerden habersiz huzur içinde uykularına ve yolculuklarına devam etmekteler. Bunların uçaktan ve kaptan pilottan hiç şikayetleri yok.

Ancak uçağın diğer bölümündeki yolcuların koltukları rahatsız, kabin içi atmosferi kötü ve yemekler bu bölümdeki yolcuların alamayacağı kadar yüksek fiyatla satılmaktadır. Türbülanslar sırasında bu yolcular şiddetle sarsılmaktalar.

Fakat bu yolcuların bir kısmı ani irtifa kaybı ve düşük kabin basıncı sebebiyle adeta içleri çekilmiş ve uykuya dalmış durumda.

Uçağın uçuş yönü sürekli doğuya doğru olduğundan, cam kenarındaki güneşin geldiği yöne bakan yolcular da mayışıp uyumuş durumdalar. Bu uyuyan yolcular da yaşanan olumsuzlukların farkında değiller.

  • Yolculuk başlamadan kendilerine uyku ilacı içirilen yolcular da olan bitenden habersiz uykularına devam etmekteler.
  • İkinci bölümdeki yolcuların diğer kısmı ise (bunlar tüm yolcuların %48’i kadardır) yaşanan sarsıntılar ve uçağın şiddetli manevralarının yarattığı korku yüzünden bir türlü uyuyamamaktalar. Beti benzi solmuş, endişe ve korku içinde beklemekteler.

****

Türkiye uçağının sevgili yolcuları… Siz bu uçağın içindeki hangi tür yolculardansınız?

Bütün türbülans ve tehlikelere rağmen uyku içindeyseniz ve konforlu bir yolculuk rüyası görmekte iseniz, ne mutlu size…

Bu sert yolculukta -benim gibi- bir türlü uyuyamamış ve olan bitenin farkında olan yolculardansanız, hepimize Allah kolaylık versin. Hayırlı yolculuklar diliyorum.

Fikir Damlaları  (12)

-Kur’an’ın esas / temel maksatları ve asıl unsurları dörttür. Bunlar da TEVHİD / bir Allah’tan başka ilâh olmadığına inanma, RİSALET / nübüvvet, peygamberlik ve elçilik, HAŞİR / kıyamet sonrasında ölen insanların toplanması keyfiyeti ve UBUDİYET / kulluk; ve onunla beraber ADALET’tir. Sair / diğer mes’eleler ancak şu dört âlî / yüksek talep ve maksatlara birer vesile hükmündedir. Vesileleri fazla tafsîl / açıklama ile derinleştirmemek kaidedir. Ta ki, mâlâyâni / boş şeylerle uğraşırken bahis dağılıp, esas maksat zâyi olmasın.

     İşte bundan dolayıdır ki, Kur’an, bazı kevnî / yaratılış mes’elelerinde; bazen ibham / kapalı, belirsiz, bazen ihmal, bazen de icmal ediyor / özetliyor, konuyu kısa geçiyor.

    -Kelâmın / sözün mertebesindeki yükseklik, kuvvet, sözün; hüsün, cemal ve güzellik tabakalarının menba ve kaynakları dörttür.

     1- Mütekellim: Kim dedi?

     2- Muhatap: Kime dedi?

     3- Maksat: Ne için dedi?

     4- Makam: Hangi makamda söyledi?

     İşte bir sözün anlaşılabilmesi için, bütün bunların nazarı itibara alınması gerekir.

    -Dört şey için dünyayı kesben / çalışmamak şeklinde değil, kalben terk etmek lâzımdır.

     1. Dünyanın ömrü kısa olup, sür’atle zevale / yokluğa ve guruba / batmaya gidiyor. Zevalin / yokluğun elemiyle, visalin / kavuşmanın lezzeti zeval buluyor / yok oluyor.

     2. Dünya’nın lezzetleri zehirli bala benzer, lezzeti nisbetinde elemi de vardır.

     3. Seni intizar etmekte / beklemekte ve senin de sür’atle / hızla ona doğru gitmekte olduğun kabir; dünyanın ziynetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü, dünya ehlince güzel addedilen / sayılan şey, orada çirkindir.

     4. Düşmanlar ve sokucu, can yakıcı haşerat / küçük zararlı böcekler arasında bir saat durmakla, dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki fark; kabir ile dünya arasındaki aynı muvazene / aynı karşılaştırma gibidir. Bununla beraber, Cenab-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat  edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et / uy ve katıl.

    -Şu esaslara dikkat lâzımdır:

     1. Allah’a abd / kul olana her şey musahhar / emrine âmâde. Olmayana her şey düşmandır.

     2. Her şey kader / İlahî program ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.

     3. Mülk Allah’ındır, sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip / devamlı kılıp, senin için muhafaza edecek; sende kalırsa, karşılıksız olarak zail / yok olup gidecek.

     4. Devamı olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâil / geçicisin, dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu hazır şekli de zâildir. Bunlar saniye, dakika, saat ve gün gibi birbirini takiben zevale / yokluğa gidiyorlar.

     5. Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.

    -İnsan; nisyan / unutmak’dan alındığı için, nisyana / unutmaya müpteladır. Nisyanın en kötüsü de, nefsin unutulmasıdır. Fakat, hizmet, say’ / çalışma, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir / çok yanlış bir tutumdur. Hizmetler görüldükten sonra, neticede, mükafat zamanlarında nefsin unutulması kemâl / güzel bir davranıştır. Bu itibarla, ehl-i dalâl / yanlış yolda olanlar ile ehl-i kemal / doğru yolda olanlar, nisyan / unutma ve tezekkür / hatırlamada birbirine zıt durumdadırlar. Evet dâl / yanlışta olan kimse, bir iş ve bir ibadet teklifinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır, lâkin mükafatın, menfaatin tevziinde / dağıtılmasında; bir zerreyi bile terk etmez. Amma, nefsini unutan ehl-i kemal; say’ / çalışma, tefekkür, süluk / yolda oluş zamanlarında her şeyden evvel nefsini ileri sürer. Fakat neticelerde, faydalarda, menfaatlerde nefsini unutmakla en geri bırakır.

Mahlûkatın Göz Bebeği

İnsan, fıtraten / yaratılışından; masnuatın / sanatkârane, sanatlı şekilde yaratılanların en câmii /

     Maddî – manevî bütün vasıf ve hususiyetleri kendinde toplayanıdır.

     Yaratılanların en bedii / eşi benzeri olmayan en güzeli olarak yaratılmış;

     Şecere-i hilkatin / yaratılış ağacının en zîşuur / şuur ve bilinçli meyvesi ve neticesi olmuştur.

     Yani insan; kâinat / evren ağacının şuur / bilinç sahibi bir meyvesi / bir sonucudur.

     Madem insan, şecere-i hilkatin / yaratılış ağacının meyvesi hükmündedir.

     Öyle ise, şecere-i kainatın / kâinat ağacının eczaları / cüz ve parçaları içinde,

     Hepsinden en câmi / kendisinde her şeyi toplu hâlde bulunduran;

     Kök ve asıldan en uzak bir cüz’ / bir parçadır.

     Madem ki insan, kainat ağacının en câmi / en içerikli, kökünden en uzakta bulunanıdır.

     Üstelik mahlûkatın / yaratılmışların zişuur / şuur sahibi olan bir cüz’üdür.

     Demek ki, insanın şüphesiz ki,  şuuru küllî / herşeyi kapsayıcıdır.

     Demek ki, insanın nazarı umumî / genel bir mahiyet arzetmektedir.

     Demek ki, insan; şecere-i hilkatin / yaratılış ağacının mecmuunu / hepsini ve tamamını

     Görebilecek;  umumî / genel bir nazar ve bakışa mâliktir. Şuuru küllî / kapsamlı ve kapsayıcıdır.

     Sâni’in / Sanatlı Bir Yaratıcı olan Allah’ın maksatlarını, en iyi bilen ve en iyi bildirendir.

     Öyle ise, Kâinat Sânii’nin / Evren Yaratıcısı’nın en has bir muhatabı / hitap ettiği,

     Seslendiği ve konuştuğu kimse, O olacaktır. Çünkü, hem küllî / kapsamlı bir hüviyet sahibidir.

     Hem de, şuurlu / bilinçli, genel bir nazar ve bakış sıfatlıdır.

     Böyle olduğu içindir ki, hususî / özel bir hitaba / seslenişe mazhar olmuştur.

     İşte ey insanlar! Acaba hiç düşündünüz mü? Aklınızdan hiç mi geçmedi?

     Şu mezkur / zikredilen / adı geçen;

     Ferd-i ferid / hiç benzeri gelmemiş ve gelmeyecek olan Zât;

     Acaba Hz.Muhammed Mustafa’dan başkası olabilir mi? 

     Hem şu makama elyak / en lâyık olarak;

     Hz. Muhammed’den gayri bir ferdi, tarihler gösterebiliyor mu?

     Şimdi ey gözünde hastalık ve kalbinde körlük olmayan adam!

     Şu kâinat içindeki insan âlemine bak!

     Ta ki âyân beyan / apaçık bir şekilde, mütekabil / karşılıklı iki daire ile,

     Birbirine  nazır / birbirine bakan iki levhayı göresin!

     Bak dairelerden birisi, gayet ihtişam ve intizam içinde

     Muhteşem ve muntazam bir Rububiyet / Rablık dairesidir.

     Levhaların birisi de, gayet ittikan / sağlamlık içinde,

     Nihayet mizanlı / ölçülü olan musanna / san’atlı ve murassa / süslü bir san’at levhasıdır.

     Amma dairenin ikincisi ise, gayet istikamet / doğruluk ve inkıyad / boyun eğme içinde

     Münevver / nurlu ve müzehher bir ubudiyet / kulluk dairesidir.

     Levhanın ikincisi de, nihayet vüsat / genişlik içinde bir tefekkür

     Ve istihsan levhası ve gayet cemiyetli bir iman ve teşekkür sahifesidir.     

     Çünkü insan, rububiyetin külliyat-ı şuununa / Rablık işlerinin tamamına bir şahid

     Ve kesret / çokluk dairelerinde Vahdaniyet-i İlahiye’ye / Allah’ın Birliği’ne

     Bir dellal / ilân edici ve mevcudatın tesbihatına bir müşahid ve bir zabittir.

     Ve hakeza / bunun gibi onun emanetle mükerrem / keremli,

     Hilafet gerdanlığıyla müşerref / şerefli kılındığına

     Hadsiz, sayılamıyacak kadar delail / deliller vardır.

     İşte insan, bütün bu kadar ehemmiyetiyle beraber;

   “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?” 75 / 36 âyetinde belirtildiği üzere,

     Bu insan zannediyor mu ki, başı boş bırakılacak ve yarın hesaba çekilmeyecek, kella / asla!      Belki, az çok bütün amellerinden hesap vermek üzere haşir ve ebede gidecektir

Siyah Meşale

Yazar Dursun Kuveloğlu 13 x 20 santim ölçülerindeki 256 sayfalık eserinde, Osmanlı Cihan Devleti’nin son dönemlerinden İstanbul’un fiilen işgaline kadar olan zaman diliminde yaşanan olayları, Teşkilât-ı Mahsusa’nın çalışmalarını merkezi olarak roman üslûbu ile anlatıyor.  

Sudan vatandaşı genç Musa, Kahire’de yaşamaktadır. Millî ve mânevî değerlerine ve öz vatanı olarak kabullendiği Osmanlı Devletine sıkı sıkıya bağlı vatansever bir Müslüman’dır. Bölgedeki diğer Müslümanların gayrimüslim devletlerle işbirliği içerisinde bulunmasını aslâ hazmedememektedir.

Tahsilini tamamlayıp medrese hocalığına başlayan Musa, çalışmakta olduğu okuldaki meslektaşlarının İngiliz taraftarlığı ve Türk aleyhtarlığına tahammül edemez. Kahire’den ayrılmayı kararlaştırır.

Yarıdan biraz fazlası tüccar, diğerleri medrese talebesi olan bir kervana katılıp Libya’ya gitmek üzere yola çıkar. Libya’da Seyyid Ahmed el Şerif es Sunusi* adında bir şeyhin olduğu öğrenilmiştir. Şeyh Sunusi, Müslümanlara önderlik edip Libya’yı İtalyanların istilâsından korumak için harekete geçmiş, cihada katılmak isteyenlere askerî eğitim veren bir kamp oluşturmuştur.

Sudanlı Musa, Libya’da sonradan ‘Enver Paşa’ olarak tanınacak olan Binbaşı Enver Bey’in vazifelendirdiği Kuşçubaşı Eşref’in koruma görevlisi olur. Kuşçubaşı’nın vazifesi, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu olarak istilacılarla mücâdele eden Müslümanlara silâh ve para yardımı ulaştırmaktadır. Musa de böylece teşkilâtın mensubu olur. 

Kuşçubaşı Eşref (Sencer) (1873-1964), Sudanlı Musa, Şerif Hüseyin (1908-1931) , İngiliz casusları Thomas Edward Lawrens (1888-1935) ve Gertrude Bell (1868-1926), İngiltere’yi temsilen Bağdat’ta görevli olarak bulunan Mark Sykes (1879-1919), Fransa’yı temsilen bölgeye gelen avukat ve diplomat François Georges Picot ( 1870-1951)  romanın başlıca kahramanlarıdır.

Roman kahramanlarının isimleri ve esere konu olan olaylar sebebiyle ‘Siyah Meşale’ tam anlamıyla bir târihî  romandır.

Az da olsa târih bilgisi olan dikkatli okuyucu hatırlayacaktır: Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı Devleti topraklarının İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan dönemin üç büyük devleti arasında ne şekilde paylaşılacağını tespit etmektedir. İtalya da payına düşeni almak çabasındadır.  

Dursun Kuveloğlu, durumu eserinin sayfalarına söyle aksettiriyor:

Keyifle purosunu tüttüren Mösyö Picot’un gözü, duvardaki haritaya kaydı. Bakımlı ve uzun tırnakları, bir hanımın eli kadar zarif ve uzun parmakları ile duvardaki haritayı işâret ederek,

Vaziyete bakılırsa Osmanlının taksimi işi hemen hemen tamam gibi görünüyor Sör Sykes.’ dedi.

 –Keşke iş, harita üzerinde işaretlemek kadar kolay olsaydı. Osmanlı, bataklığa saplanmış,

 çırpınıyor. Bizim teklif edeceğimiz her şeyi kabul etmek mecbûriyetinde. Aksi hâlde, düştüğü bataklıkta çırpına çırpına boğulacaktır.

 Osmanlı’ya yapılacak teklif var mıdır Sör Sykes? İmparatorluklarıyla birlikte Türkleri Anadolu’dan kazıyıp atmakta kararlı değil miyiz?

‘Elbette!’ dedi Mark Sykes. ‘Şu anda sâdece yaralı hâldeler. Bilirsin ki en tehlikeli an, avın yaralı olduğu andır. Hele can çekişme aşamasına gelsinler. Bizim mandalığımızı bile gönüllü kabul edeceklerdir.’

 Mösyö Picot kafasını iki yana salladı:

Üzülerek size katılamadığımı söylemek durumundayım Sör Sykes. Oysa Türkleri en az benim kadar iyi tanırsınız. Onların istiklâl hâricinde hiçbir plânı olmaz. Kısa bir süreliğine de olsa Türkler, bağımsızlıklarından vazgeçmezler.

 -Hürriyetlerine düşkünlüklerini gayet iyi bilirim. Ama kötürüm olmuş bir hastanın da himâyeye ihtiyacı olacağı malûmunuzdur.

 Mösyö Picot keyifle güldü. Şampanyasından büyükçe bir yudum alarak bitirdikten sonra purosundan derin bir nefes çekti

-Sizinle ne zaman konuşsam, keyfim yerine geliyor, farklı ve husûsi zevkler tatmış gibi oluyorum Sör Sykes. Hasta adamın cenâzesini kaldırmak şerefinin bizlere kalması ne büyük bir mutluluktur. Mezopotamya’da târih yeniden yazılıyor ve biz bunun bir parçasıyız.

 Bu kadar mütevazı olmaya hiç lüzum yoktur. Mezopotamya tarihinin bir parçası değil, yazanıyız. diye karşılık verdi Mark Sykes. François Picot’un gözleri arzuyla parıldadı. Sir Sykes devam etti:

Payitahttakiler de işimizi epeyce kolaylaştırıyor doğrusu. İmparatorluğu yönetenlerin yarısı bize çalışıyor. Kalanı cephelerde ölüyor. Her durumda kazanan bizler olacağız. İşbirliğimizi sağlam temeller üzerine inşa edersek, Dünyânın merkezini yönetmek, sonsuza kadar bize kalacaktır.

***

Romanda Sudanlı Musa’ya veciz sözlerle moral veren mütefekkirler de var. Onlardan biri olan Şeyh Ziya Efendi konuşuyor:

Senin gibi delikanlılar, sâdece yiğitlikleri sebebiyle değil, kendisini var eden cemiyete lâyık oldukları için bir kat daha kıymetlidirler. Yaradılış gayelerine lâyıktırlar. Kendine, kendi özüne yahut fıtratına lâyık olmayan, cemiyete de insanlığa da Hakk’a da lâyık değildir.

Allah ondan razı olsun. Küçük yaşta yetim kaldım, dedem bana kol kanat gerdi. Nenem gözünden sakınarak büyüttü. Onları bir başına bıraktım. Onlar da kimsesiz, ben de kimsesizim…

Allah var, gam yok evlât! Allah varken kimse kendine kimsesiz demesin. Hele can emânet ettiğin, sana can emânet eden dostların var. Kader birliği yaptığın silah arkadaşların var. Senden benden zengini mi var Musa!

Diyerek konuşmasını kesti. Musa başını sallayarak Ziya Efendiyi tasdik etmekle yetindi.

Bu hayatta evvelen kalbine, devâmında aklına güvendiğin bir dosta rastlamışsan öksüzlük, yetimlik, yalnızlık biter. Ebubekir gibi dost olmalı; mümkün değil amma Allah gönlümüze göre bizlere de dost verir. Dost bellediğimizi gönlümüz çağırır. Gönlümüzde ne beslemişsek, oraya dâvet ettiğimiz de öyle olur. Bunu asla unutma evlat!

Ziya Efendi. Önündeki maşrapadan bir yudum su içerek boğazını rahatlattıktan sonra konuşmasına devam etti:

-Bizim gibiler ruhlarının sınırlarında, uçurumun kenarlarında yaşamayı tercih eden ve bundan dolayı da mesut olan insanlarız. Bunun için ölümden korkmayız. Sâdece güzel ölmek isteriz. Öylesine güzel ölmek isteriz ki, kanımızla suladığımız vatan topraklarında, yeni hayatların filiz vermesini arzu ederiz. Tam da bu yüzden ölüm bizim için yok oluş değil, ebedî diriliştir.

***

Yazarın tasvir kabiliyeti de dikkat çekiyor. Şam şehrini öyle bir anlatışı var ki okuyucu orada yaşıyormuş gibi oluyor.

254 sayfalık eserin 100. Sayfasında geldiğinde okuyucu artık sayfalar değil, satırlar arasına gömülüyor. Mâcerâ başlamıştır. Son sayfaya kadar aynı tempo ile devam ediyor. Dizi filmler için senaryo arayanlara buradan bir kapı aralamış olayım.

***

Siyah Meşale, 118. Sayfada tam bir casusluk romanı hüviyetine bürünüyor. Birbirilerinin kim olduğunu bilen roman kahramanları çifte şahsiyetleri ile okuyucuya hayranlık uyandıran sürprizler sunuyor. Tam bir zekâ oyunları geçidi… 119. Sayfada gerçek hayattan bir kişi daha kadroya dâhil oluyor: İsrail Devleti’nin kurucusu ve ilk başbakanı David Ben-Gurion (1886-1973)…

***

İki ajan Lawrens ve Gertrude Bell arasındaki konuşmalar, o dönemde dünya siyasetinin nasıl yürütüldüğü hakkında bilgi veriyor:

Lawrens:

-Ayrıca Fransa ile yapılan anlaşma var: Fransa’ya, Filistin Bölgesinin milletlerarası bölge olacağı sözünü verdik. Bu kadar basit değil Leydi Bell! Herkese duymak istediğini söylemek politika değildir!

Tam tersi, herkese duymak istediğini söylemektir politika Mr. Lawrence! Neden biliyor musun? Tarafların her biri, zamanı geldiğinde karşısındakine değil de kendisine verilen sözün tutulma ihtimaline inanır ve onun hayaliyle işbirliğine devam eder.

Bu coğrafyada işler bu kadar basit yürümüyor Leydi Bell! Keşke dediğiniz kadar kolay olsaydı.

Boşuna endişe ediyorsun Mr. Lawrence. diyen Gertrude Bell, elini Lawrence’nin elinin üstüne koydu: “Sana bir soru: Osmanlı Devleti’ni tasfiye ettikten sonra, senin Şerif’e, ‘Sınırların şuradan şuraya kadar olan bölümdür. Bu devlet senindir!’ dediğimizde itiraz edip, daha fazlasını alabilecek durumda mıdır? Yâni İngiltere’ye rağmen, verdiğimizden fazlasını isteyecek ve alacak güçte midir?

Lawrence belli belirsiz bir tebessüm ettikten sonra, ‘Pek tabîi ki değildir. Benim endişem bugüne dâir. Büyük bir yangın başlattık. Bu yangını kendi ellerimizle zayıflatıp, düşmana yardımcı olmayalım’ diye karşılık verdi.  

Thomas Edward Lavvrence! Hiç endişen olmasın. Bu saatten sonra bu yangını bizden başka söndürecek güç kalmamıştır. Kime karşı olursa olsun: Bir bedevînin öfkeyle soluması devam ettiği müddetçe buradaki yangın büyümeye devam edecektir. Bizim işimiz de Bedevî’nin öfkesini istediğimiz tarafa yönlendirilmesini sağlamaktır.

Lawrens: Tamam bunu yapabiliriz.

Bell: Hicaz ve Suriye’yi kaybeden Osmanlı’yı hiçbir güç İngiltere’nin elinden kurtaramaz. Hicaz ve Suriye, Osmanlı’nın şah damarıdır. Bunların kopması demek, ‘Hasta Adam’ın ölmesi demektir.:

Lawrens, Alaycı bir gülümsemenin eşliğinde, ‘İhtiyaç olan yere medeniyeti götürmek de bizim işimizdir.’

Leydi Bell aynı alaycılıkla karşılık verdi: ‘Kendi medeniyetini ayakta tutamayanların varacağı nihâi aşama, İngiliz medeniyetine biat etmektir. Üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk olmak bunu gerektirmez mi?’

Lawrens: Kesinlikle katılıyorum Leydim!

Hep aklımı kurcalamıştır. Bunlar arasında din bağı vardı. Nasıl oldu da Osmanlıyı istemeyenlerle biz, bir araya geldik?

Çok kolay Leydi Bell. Osmanlı bunlara ahlâktan başka bir şey vermedi. Biz ise onlara altın verdik. Altına aç olan Bedevî’yi ahlâk ile tutmak mümkün değildir.

Ve… Lawnens’ten bir büyük lâf daha:

Buralarda Kur’ân okuyabilenler binde bir bile değildir. Kur’ân ile Arapça arasında birtakım müderrisler vardır ki, onların da pek çoğu câhil, paraya ve kadına düşkündür. Onların halka anlattığı İslam’ın Kur’ân ile mutabık olduğunu zannetmiyorum. Ama Araplar da Kur’ân’a bilerek uymak yerine, aracılara uymayı daha çok benimsiyor. Bunların imanları da ibâdetleri de taklide dayalıdır. Bilgi ve inceleme daha çok Türk Müslümanları arasında yayılmıştır.

Bu sözler alıntı değil de Sayın Kuveloğlu’na aitse, birincisi bu eseri yazmış olması, ikincisi de bu isâbetli teşhisi sebebiyle iki defa tebrik edilmeyi hak etmiştir.

Eser seçme sözlerle devam ediyor.

On iki bin şamdanlı câminin hikâyesi, gözpınarlarınıza dâvetiyeler gönderecektir.

Sonraki sayfaları okumaya devam edecekler, ellerinde mendillerle, yalnız kalacakları kuytu bir köşeye yerleşmeliler.

 Mİ YAYINLARI Cihan Sokağı Nu: 31/7 Sıhhıye, Çankara – Ankara Telefon: 0.530-633 53 48

Belgegeçer: 0.312-334 06 01 e-posta: miyayinlari@gmail.com  // www.netkitaplik.com  

*Millî mücadele yıllarında Türk vatanının işgallerden kurtarılması ve milletin bağımsızlığının sağlanması için birçok din adamı önemli hizmette bulunmuştur. Bunlardan biri de Trablusgarp Savaşı’ndan beri Osmanlı Devleti yanında mücâdele başlatan Şeyh Senûsî’ydi. Mütâreke yıllarında Ankara Hükümeti’nin gerek Anadolu, gerekse Ortadoğu’ya karşı yaptığı propaganda faaliyetlerinde Şeyh Senûsî çok önemli faaliyetlerde bulunmuştur.  Türkiye, Libya’yı Trablusgarp Savaşı’yla kaybetse de buraya ilgisi hiç eksilmemiştir. Nitekim Şeyh Senûsî’nin Türkiye’deki varlığı dahi İtalyanları endişeye sevk etmişti.

Şeyh Senûsî: (1873-1933) Senûsî Tarîkatı’nın kurucusu Muhammed Ali Es Senûsî’nin torunudur. Özel hocalardan çok mükemmel bir eğitim gördü. 1902 yılında tarikatın lideri oldu. Senûsîler 1912 yılına kadar Büyük Sahra’da Fransız işgaline karşı muazzam bir direniş gösterdi. Aynı ekip, 1911 yılından îtibâren Trablus’un işgali üzerine  Enver (Paşa), Fethi (Okyar), Mustafa Kemal (Atatürk), ve Süleyman Askerî gibi genç Osmanlı subayları ile birlikte İtalyanlara karşı savaştı. Osmanlı Devleti ona ferik (korgeneral) rütbesi verdi ve Trablus’a vâli olarak tâyin etti. Bölgede yaşayan Müslümanların cihada katılmasını temin etti. 

DURSUN KUVELOĞLU Rize’de doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Mezunudur. Bir süre gazetecilik yaptıktan sonra başladığı kamu hizmetine hâlen devam ediyor. İlk yayımlanan eseri, turizm@gelecek.tr ismiyle yayınlanan deneme kitabı oldu. Ardından; 2004 yılında Soylu Sessizlik, 2006 yılında Batum Çıkmazı, 2012 yılında Şahsenem, 2014 yılında Koyu Gri Seneler, 2016 yılında Ben Hain, 2018 yılında Ney ve Mey isimli romanları yayınlandı. Siyah Meşale, yazarın yedinci romanıdır. 2009 yılında Devlet Tiyatroları repertuarına kabul edilen ‘Ârıza Aşklar’ isimli bir de tiyatro oyunu olan yazarın, Ata Taha ve Melisa Nur isminde iki dünyası vardır.

Yeni Eğitim Öğretim Yılının Sorunları

  • Okullar, uzun bir yaz tatilinin ardından yakında açılacak. Öğrencilerimiz, geleceklerinin teminatı olan, mutluluk yuvaları okullarına, özledikleri değerli öğretmenlerine, biricik arkadaşlarına “merhaba” demenin heyecanı içindeler. Hatta birinci sınıflar bu şevki tattı bile.
  • Fakat çocuklardaki bu tatlı heyecan, okul masraflarındaki aşırı artıştan ötürü, velilerde endişeye dönüşmüş durumdadır. Özel okullara çocuğunu gönderen veliler bile tedirgin. Eğitim öğretim ücretlerinin başını alıp gitmesinin yanında, okul formaları, yemek ücretleri ve servis ücretleri büyük bir meblağ oluşturmaktadır.
  • Devlet okullarında ise, “en iyi okul en yakın okuldur” projesi istenilen düzeyde hayata geçirilemediğinden, yine uzaktaki marka okullara rağbet devam etmektedir. Bu yüzden birçok devlet okullarının önü servis garajını andıracaktır. Çocuklarımız yaya gitmesi gereken okullarına yine servislerle taşınacaktır.
  • Devam eden bu sorunların yanında, en büyük çıkmaz da ders kitaplarında yaşanan sıkıntılardır. Milli Eğitim Bakanlığı, uzun bir süredir ders kitaplarını her yıl ücretsiz olarak öğrencilere sunmaktadır. Bu nedenle kaynak kitap alınması Bakanlıkla yasaklanmıştır. 2007’ li yıllarda okullar ve öğretmenlerin öğrencilere kaynak kitap aldırmaması için Müfettişler tarafından okullar sıkı denetimden geçirilmekteydi.
  • Fakat zamanla bu denetimin kaldırılmasıyla eğitim kurumlarında kaynak kitap alınması hızlandı. Veliler ayrı bir masrafa sevk edildi. Gerekçe olarak, “devlet kitaplarının kalitesiz” basılması gösterilmektedir.
  • Bu haberler üzerine Milli Eğitim Bakanlığı geçen yıl ders kitaplarını tekrar gözden geçirerek iyileştirme ve kaynak kitaplar ilave etme yoluna gitti.
  • Bu çalışmaları yetkililer olumlu bulsa da, eğitim kurumları yine de kaynak kitap aldırma hususunda kararlılar. Geçen gün internete düşen bir haberde; “bazı özel okulların devlet kitaplarını kilo ile geri dönüşüme yok pahasına satarak, fahiş fiyatlarla kendi bastırdıkları kitapları velilere sattığı” iddiaları yer aldı.
  • Bu haberin doğru olup olmadığının elbette araştırılması gerekir. Fakat şu kadarı bir gerçek ki, Bakanlığın bastırdığı devlet kitaplarının önemli bir kısmı okullarda okutulmamaktadır ve geri dönüşüme gitmektedir.
  • Yapılabilecek öncelikli iş, iki masraftan birinin kaldırılmasıdır. Bakanlık ya ücretsiz ders kitabı vermekten vaz geçmeli, ya da bu devasa masrafın boşa gitmemesi için ders kitaplarına yönelik yakınmaları ortadan kaldırarak, bu projeyi devam ettirmeli ve kaynak kitap alımını tamamen yasaklamalıdır.
  • Zaten bu eğitim öğretim yılı için yeni iyileştirmelerin yapılması mümkün olmadığından, acilen kaynak kitap satımını önlemeli, velileri büyük masraflardan, devleti de israftan kurtarmalıdır.
  • Eğitimin önemi ve değeri dikkate alındığında, gerektiğinde her türlü yatırımdan elbette ki kaçmamak gerekir. Fakat israf da yapılmamalıdır. İsraf, eğitimin öncelikli sorunlarından ve çözülmesi gereken en önemli konularından da biridir.
  • Sevgiyle kalın…

İYİ Parti ve Türk Milliyetçiliği

İYİ Parti lideri Meral Akşener’in 26 Ağustos’ta Kocatepe’de yaptığı konuşmada, partisinin siyasi çizgisi hakkında da yeni açıklamalar yapacağını söyleyenler vardı. Oysaki Akşener İYİ Parti kimliği üzerine ne “3. Yol”, ne “Merkez Sağ” ne de “Milliyetçi parti” gibi herhangi bir etiketleme yapmadı.

Esasen daha kuruluşu üzerinden 6 yıl bile geçmemiş bir partinin kimliğinin tartışılması doğru olmazdı.

Çünkü bir partinin kimliğini belirleyen unsurlar o partinin tüzüğünde belirlenir ve programında detaylandırılır. İyi Parti’nin Tüzüğünde de partinin kimliğini belirleyen ilkeler bellidir. Partinin lideri değişmediği, teşkilatlar ve tabanında keskin bir farklılaşma olmadığı için ilkelerde bir değişim söz konusu olmayacaktır.

****

Şimdi “İYİ Partİ mİllİyetçİ bir partİ mİdİr, değİl mİdİr?” sorusunun cevabını arayalım.

Bunun için günümüzde Türk Milliyetçiliğinin temel ilkelerinin ne olduğunu ve İYİ Parti tüzüğündeki tanımların bu ilkelerle ne ölçüde uyuştuğunu incelememiz gerekir.

M. Akif’in “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” mısraından ilhamla ben de zaman zaman dile getiriyorum:

 “Türk Milliyetçiliğini de asrın idrakine söyletmemiz gerekmektedir.”

Sözcü Gazetesi yazarı İlahiyatçı Ayşe Sucu bu konulara kafa yoran değerli bir aydındır.

Ayşe Sucu da “21. yüzyıla gelindiğinde Türk milliyetçiliğinin çağın ihtiyaçlarına uygun cevapları ihtiva eden öğretiler üretmediği aşikardır. 21. Yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Esasları belirlenmeli ve öncelikle Türk milliyetçiliği kendini tanımlamalıdır” görüşünde.

“Önceki iki yüzyılda romantizm akımından etkilenen milliyetçilik ideolojisi, 21. yüzyılda bu etkiden kurtulmalı ve rasyonel temellere oturtulmalıdır.”

Bu bakımdan “Türk Milliyetçiliği ‘gerçekçi’ olmalı ve sürekli kendisini yenileyen ‘ilerici’ bir fikir akımı olmalıdır.”

“Türk milliyetçiliğinin ruhu bilimdir. Türk milliyetçiliğinin birincil hedefi olan milletin çıkarlarının muhafazası ancak bilimsel bir bakış açısıyla mümkün ve sürdürülebilirdir.”

“Türk milletinin itaat etmesi gereken tek (beşerî) kudret bilgidir. Biat kültürü (lidere gösterilen kayıtsız şartsız itaat) her türlü fikir hareketini ve maddi üretimi yozlaştırır. Fertlerin, topluma ve yöneticiye olan sadakatleri erdemli bir davranıştır. Ancak itaat buyruk altına girmektir ve ne insanın varoluşuna ne de Türk milletinin karakterine yakışır. Türk milliyetçiliğinin bir esası da liyakatçılıktır.”

Ayşe Sucu Türk Milliyetçiliğinin “salt devletçi olmadığını” söylüyor: “Türk milliyetçiliği ‘insanı yaşat ki devlet yaşasın’ görüşünü benimser. Hukuk devleti olmayan bir devlet, Türk milliyetçiliği adına savunulamaz. Türk milliyetçilerinin devleti; hukuk devletidir, adaletle yönetilir ve egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”

“Türk Milliyetçiliği etnikçi değildir. Kendisini Türk hisseden herkesi Türk kabul eder. Her milleti kutsal kabul eder, diğer milletlerle eşit ilişkiler kurar.”

“Türk Milliyetçiliği yalnızca kültür birlikteliği değildir. Aynı zamanda ortak hedef birlikteliğidir. Kültür kadar milletinin ekonomik refahını da önemser. Milletinin refahı için çalışır.”

“Türk Milliyetçiliği sadece milli duygulardan ibaret değildir. Milli duygular Türk milliyetçiliği için önemlidir. Ancak Türk milliyetçiliği bir duygudan daha fazlasıdır. Entelektüel birikim, gelişen bir düşünce sistemidir.”

“Türk milletinin ürettikleri yerelle sınırlı kalamaz, dünya mirasına katkı sunmalıdır.”

***********************************

İYİ Parti Tüzüğü’ndeki Parti Kimliği

Bilim insanı Ayşe Sucu’nun 21 Ağustos 2023 tarihli makalesinde kullandığı ölçütleri kullanarak İYİ Parti Tüzüğü’ndeki ilkeleri karşılaştıralım.

Ben İYİ Parti’nin kuruluş aşamasında, Hayrettin Nuhoğlu başkanlığında çalışarak parti tüzüğünü yazan komisyonda görev yaptım. Tüzüğün en çok 2. maddesi üzerinde tartışıldı. Çünkü bu madde ile partinin kimliğini belirleyen ilkeler tespit ediliyordu. Çeşitli çalışmalardan ve yazılan taslaklardan sonra benim yazdığım metin, bir cümle ilavesiyle, aynen tüzüğe girdi.

Ayşe Sucu da İYİ Parti’nin Kurucular Kurulu üyesi. Halen Genel Başkan Yardımcısı ve Parti İçi Eğitim Başkanıdır. Ben de partinin kurucularından olduğum için çeşitli toplantılarda gördüğüm fakat uzun süreli sohbet imkânı bulamadığım bir arkadaşımız. Ancak yazılarının çoğunu okumaya çalışıyorum.

Şimdi Ayşe Sucu’nun yukarıda özetlediğim “21. Yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Esasları” ile İYİ Parti Tüzüğünün 2. maddesindeki şu cümleleri karşılaştırınız:

  • “İYİ Parti, Türkiye Cumhuriyeti’ni milletler topluluğunun bağımsız, egemen, şerefli ve itibarlı bir üyesi olarak etkin bir bölgesel güç̧ ve lider ülke yapmayı; böylece, bölge ve dünya barışına katkıda bulunmayı amaç̧ edinir.
  • Demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik, özgür düşünce, hür irade, liyakat, bağımsız ve tarafsız yargı, denge ve denetim sistemleri gibi demokratik hukuk devletlerinin temel kavram ve ilkelerini benimser.
  • Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu, kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, hukukun üstünlüğü ilkesinin özümsendiği bir devlet yapılanmasını zaruri görür. Bunun için çok partili demokratik parlamenter sistemin geliştirilerek uygulanması gerektiğine inanır.
  • Milli geliri artırarak refah seviyesini yükseltmeyi, gelir dağılımındaki dengesizliği ortadan kaldırarak adil paylaşımı ve toplumsal huzuru sağlamayı hedefler.
  • Milli ve manevi değerlerimizi yaşatmayı, evrensel değerlere katkıda bulunmayı, bilim, sanat, estetik gibi medeni değerleri geliştirmeyi, siyaseti ahlak kuralları çerçevesinde yapmayı, devletin temeli olan adaleti sağlamayı ve bu ilkelerle ülkemizi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkararak insanların daha mutlu, huzurlu ve özgür yaşamasını temin etmeyi hedefler.”

Görüldüğü gibi “21. Yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Esasları” olarak belirlenebilecek temel hususların hepsi İYİ Parti Tüzüğü ile parti tarafından kabul ve ilan edilmiştir.

İyi Parti’nin siyasi yelpazedeki konumu bu ilkelerle belirlenmiş olup, bunlar Türk Milletinin en az üçte ikisinin tereddütsüz benimseyebileceği ilkelerdir.

İYİ Parti’nin bu kapsayıcı ve kuşatıcı ilkelere rağmen toplumun sadece yüzde 10’undan oy alabiliyor olması ilkelerin yanlışlığından değildir.

Oy oranının beklenin altında kalması konjonktürel şartlar, bir kısım milliyetçilerin sadece duyguların ve içgüdülerin yüceltildiği “romantik milliyetçilik” etkisinde olmaları ve İyi Parti’nin ilkelerini uygulamalara tam olarak yansıtamaması ile açıklanabilir.

30 Ağustos Büyük Türk Zaferi

Eşsiz Lider ve Onun güçlü kadrosunun önderliğinde, inanç ve direnişle kazanılan kutlu zafer, 30 Ağustos bayramımızın 101.Yılını sonsuz yıllara taşımaya and içerek kutluyoruz. Türk’ün son devletinin kurulmasını sağlayan Zafer Bayramımız İslam Âleminin örnek alabileceği bu Bağımsızlık Savaşımız, aynı zamanda bağımsızlıklarını kazanmalarında mazlum milletlere örnek teşkil etmiş bir zaferdir.

Türk tarihinin zaferler ayı olarak bilinen Ağustos ayında irili ufaklı 62 zafer kazandığımızı tarihler kaydeder. Bu büyük zaferimizin en kesin sonuçlusu olan 30 ağustos Büyük Türk Zaferi aynı zamanda bütün Batılı ülkelerin de yenilgisi mahiyetinde idi.

Bu Türk zaferi sonucunda ortaya çıkan durum, tarihe yepyeni bir Türk devletinin, tamamıyla milli ve dipdiri bir Türk devletinin doğmasını sağlamıştır. Avrupalı emperyalist güçlerin tam bir oyunu olarak ortaya çıkan ve Sevr’in zorla Türklere kabul edilmesi için tertip edilen bu Anadolu seferi, onların oyuncağı olan ve kendi küçük ülkesinin ulaşamayacağı bir serüven halinde başlayıp sona eren Yunan macerası, aynı zamanda tarihin bir dönüm noktasıdır. Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgeler devrinin de sonunu ilan eden bir Türk zaferidir. 26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun kapılarını İslam’a açan Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle sonuçlandıran Türk zaferi, aynı zamanda, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun kapılarını Hıristiyan Emperyalist düşmanlara kapatan Baş Komutanlık Meydan Muharebesini kazanmış bir Türk zaferidir.

Kazanılan bu Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferi sonucudur ki, Batılı ülkelerin demir pençeleri altında inleyen esir ülkelerin ayaklanması ve milli devletlerini kurmak için savaşmaları dönemini de başlatmıştır. Artık her zincirin kırıldığının başında Anadolu mücadelesi, Türk Kurtuluş Savaşı ve sonuçları anılacaktır.

30 Ağustos’ta bizzat Türk orduları Başkomutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetildiği için Başkomutanlık Meydan Savaşı adını alan çarpışmalar başlamıştır. Bu çarpışmalar sonucunda, boğaz boğaza yapılan amansız bir savaş sonucunda düşmanın ana kuvvetleri büsbütün yok edildiler. Geri kalanların büyük bir kısmı da esir edildiler. Savaş alanının büyük bir kısmındaki Türk kasabaları ve köyleri ise büyük bir katliama uğrayarak halkı vahşice öldürülüp evleri yağmalandıktan sonra ateşe veriliyordu. Bazı yerleşim birimlerinde sivil halk, kadınları, çocukları ve ihtiyarları ile beraber ahşap köy camilerine doldurularak gaz yağı döküp ateşe veriliyordu. Can havliyle yangından kaçanlar ise camilerin önüne dizilen mitralyözlerin ateşi ile öldürülüyorlardı. Bu köyleri yakmak emrini veren Yunanlı subaylar_ başlarında General Triko pis olduğu halde_Türk ordusunun esirleri durumuna düşmüşlerdir. Bu esir Yunan generallerini karşılayan Türk Ordusu Kurmay Başkanı General Asım Gündüz’ün onlara Türkçe ilk hitabı bir tokat gibi suratlarında şaklamıştır:

‘’Sizleri medeni bir ordunun mensupları olarak mı, yoksa bir eşkıya sürüsünün temsilcileri olarak mı karşılayacağımdan mütereddidim.’’

Yunanlı esir komutanlar kendilerine bir araç sağlanmasını, iskân edilecekleri yöreye yaya gönderilmemelerini istediklerinde ise;

‘’_Şu anda sizin emirleriniz doğrultusunda askerleriniz Türk şehirlerini ateşe vermekle meşguldürler. Bütün araçlarımız ordunuzun peşinde süratle bu cinayetlere engel olmak için seferber edilmişlerdir. Gideceğiniz yere kadar sizde bizim gibi yaya gitmek zorundasınız’’deniliyordu.

Yine de onları Türk asaletine sığacak şekilde, kimsenin tacizine uğramadan uzun zaman Anadolu’da iskân ettik. Ülkelerine sağ salim gönderdik. Bu Yunanlı generallerden çoğu kendi ülkelerinde yargılanarak kurşuna dizildiler. Suçlanma sebepleri ise ‘’Anadolu’daki başarısızlıkları’’idi. Oysa bu sonuç daha Anadolu istilasının başladığı günlerde, Anadolu’da zaferden zafere koştukları anlarda bile belli olmuştur.

Kurtuluş Savaşımızı sona erdiren bu büyük ‘’Türk Zaferi’’ öyle bir zaferdir ki, Viyana’dan başlayan bozgun, Ankara önlerine kadar gelmişti. Türk bayrağı eski şahsüvarların kavukları üzerinde bir kızıl gül gibi zaferden zafere koştuktan sonra çocuklarının başına bir yas çevresi gibi düşüyordu. Fakat Anadolu bozkırlarındaki bir avuç büyük mazlumun direnmesi sonunda yeniden doğdu. Bir kızıl yele gibi göklere doğru savrulmaya başladı. Ankara önlerinde Sakarya’da durdurulan ve geri atılan bu zaferimizde biz yeryüzündeki ‘’ Son Türk Devleti’nin Kalesini savunduk’’

Değerli okur, Türk Milleti olarak Başkomutanlık Meydan Muharebesini ve diğer zaferlerimizi hatırlamalıyız, hatırlatmalıyız. Tarihimize giderek, ondan aldığımız güçle bugünümüzü ve geleceğimizi inşa etmeliyiz. Bizi başarılı kılan, zaferlere ulaştıran ruh ve manayı anlamaya çalışmalıyız; bundan yüksek bir şuur elde etmeye gayret etmeliyiz.

Bu zaferler ayında büyük milletimize düşen, zaferlerle övünmekten daha çok, bu zaferlerin nasıl elde edildiğini, zaferlerin arkasındaki yüksek inanç ve ruhu iyi kavrayabilmektir. Bugün de aynı iman ve teslimiyete sahip olup olmadığımızın muhasebesini yapabilmektir.

Hepimizin bildiği gibi, İslam coğrafyasında olduğu gibi, son kalemiz olan güzide ülkemizin bugünlerde maruz kaldığı PKK zulmü, adi FETÖ kalkışması demokratik ve laik cumhuriyetimize yönelik aşağılık darbe denemeleri, zorbalık, haksızlık ve kötülükler, zaferlerimizi ve bu zaferlerin arkasındaki ruhu yeniden anlamaya olan ihtiyacımızı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Ve biliyoruz ki, 100 yıl önce Türk milletini devletsiz bırakmaya karar veren Batılı emperyalistler, 100 yıl sonra bugün de takip ettikleri, “BOP coğrafyası” ve “stratejik göç mühendisliği” projeleri ile Türkiye’yi karıştırmak ve bölmek istiyorlar. Ama milletçe uyanık olur, bu oyunları sezer ve vatanımıza sahip çıkarsak, 100 yıl sonra da başaramayacaklardır…

Yeter ki kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini içselleştirmiş (dindar ya da değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla suçlama şovuna soyunanların değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara her durum ve şartlarda daha çok ihtiyacımız var olduğunu bilelim. Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.

Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

Biliriz ki, asıl zafer insanın gönlünü kazanmaktır. Asıl fetih, bir kalbi hakikate açmaktır. Zafer, egemen olma hırsına kapılmadan güzelliği herkesin avucuna bırakmaktır. Fetih, insan iradesini incitmeden, baskı ve zorlama yapmadan, iman gücünün gönüllere nakşedilmesidir. Zaferlerin arkasında hep aynı ruh vardır. Bedir’de de aynı ruh vardır, Malazgirt’te de… Mekke’nin fethinde de aynı ruh vardır. Çanakkale Zaferinde de… İstanbul’un Fethinde de aynı ruh vardır. Kurtuluş Savaşında da… İşte bu ruh, İstiklal Şairimizin:

‘’Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var,

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

‘’ Medeniyet’’ dediğin tek dişi kalmış canavar?’’

Dizelerinde ifade ettiği fetih ruhunun ta kendisidir.

Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak iki veciz ifadeleriyle yazımızı sonlandıralım:

‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için! Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’

Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır.

 Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların iradesini, milliyetçi iradenin önemini Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında son yaşanan melanetten görmeliyiz.

En cahilinden bilginine kadar insanları beşine takarak koyunlaştıran ‘’Sahte Din Soslu’’ iki sihirli kelime yeterli olabildi: ‘’Diyalog’’ve ‘’Hoşgörü’’!

 Çocuklarımız, Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.

Tarih boyunca bizlere zaferler kazandıran bütün büyüklerimizi, ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla yâd ederken;

Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız, bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.

Emanetiniz 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.