Siyah Meşale

395

Yazar Dursun Kuveloğlu 13 x 20 santim ölçülerindeki 256 sayfalık eserinde, Osmanlı Cihan Devleti’nin son dönemlerinden İstanbul’un fiilen işgaline kadar olan zaman diliminde yaşanan olayları, Teşkilât-ı Mahsusa’nın çalışmalarını merkezi olarak roman üslûbu ile anlatıyor.  

Sudan vatandaşı genç Musa, Kahire’de yaşamaktadır. Millî ve mânevî değerlerine ve öz vatanı olarak kabullendiği Osmanlı Devletine sıkı sıkıya bağlı vatansever bir Müslüman’dır. Bölgedeki diğer Müslümanların gayrimüslim devletlerle işbirliği içerisinde bulunmasını aslâ hazmedememektedir.

Tahsilini tamamlayıp medrese hocalığına başlayan Musa, çalışmakta olduğu okuldaki meslektaşlarının İngiliz taraftarlığı ve Türk aleyhtarlığına tahammül edemez. Kahire’den ayrılmayı kararlaştırır.

Yarıdan biraz fazlası tüccar, diğerleri medrese talebesi olan bir kervana katılıp Libya’ya gitmek üzere yola çıkar. Libya’da Seyyid Ahmed el Şerif es Sunusi* adında bir şeyhin olduğu öğrenilmiştir. Şeyh Sunusi, Müslümanlara önderlik edip Libya’yı İtalyanların istilâsından korumak için harekete geçmiş, cihada katılmak isteyenlere askerî eğitim veren bir kamp oluşturmuştur.

Sudanlı Musa, Libya’da sonradan ‘Enver Paşa’ olarak tanınacak olan Binbaşı Enver Bey’in vazifelendirdiği Kuşçubaşı Eşref’in koruma görevlisi olur. Kuşçubaşı’nın vazifesi, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu olarak istilacılarla mücâdele eden Müslümanlara silâh ve para yardımı ulaştırmaktadır. Musa de böylece teşkilâtın mensubu olur. 

Kuşçubaşı Eşref (Sencer) (1873-1964), Sudanlı Musa, Şerif Hüseyin (1908-1931) , İngiliz casusları Thomas Edward Lawrens (1888-1935) ve Gertrude Bell (1868-1926), İngiltere’yi temsilen Bağdat’ta görevli olarak bulunan Mark Sykes (1879-1919), Fransa’yı temsilen bölgeye gelen avukat ve diplomat François Georges Picot ( 1870-1951)  romanın başlıca kahramanlarıdır.

Roman kahramanlarının isimleri ve esere konu olan olaylar sebebiyle ‘Siyah Meşale’ tam anlamıyla bir târihî  romandır.

Az da olsa târih bilgisi olan dikkatli okuyucu hatırlayacaktır: Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı Devleti topraklarının İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan dönemin üç büyük devleti arasında ne şekilde paylaşılacağını tespit etmektedir. İtalya da payına düşeni almak çabasındadır.  

Dursun Kuveloğlu, durumu eserinin sayfalarına söyle aksettiriyor:

Keyifle purosunu tüttüren Mösyö Picot’un gözü, duvardaki haritaya kaydı. Bakımlı ve uzun tırnakları, bir hanımın eli kadar zarif ve uzun parmakları ile duvardaki haritayı işâret ederek,

Vaziyete bakılırsa Osmanlının taksimi işi hemen hemen tamam gibi görünüyor Sör Sykes.’ dedi.

 –Keşke iş, harita üzerinde işaretlemek kadar kolay olsaydı. Osmanlı, bataklığa saplanmış,

 çırpınıyor. Bizim teklif edeceğimiz her şeyi kabul etmek mecbûriyetinde. Aksi hâlde, düştüğü bataklıkta çırpına çırpına boğulacaktır.

 Osmanlı’ya yapılacak teklif var mıdır Sör Sykes? İmparatorluklarıyla birlikte Türkleri Anadolu’dan kazıyıp atmakta kararlı değil miyiz?

‘Elbette!’ dedi Mark Sykes. ‘Şu anda sâdece yaralı hâldeler. Bilirsin ki en tehlikeli an, avın yaralı olduğu andır. Hele can çekişme aşamasına gelsinler. Bizim mandalığımızı bile gönüllü kabul edeceklerdir.’

 Mösyö Picot kafasını iki yana salladı:

Üzülerek size katılamadığımı söylemek durumundayım Sör Sykes. Oysa Türkleri en az benim kadar iyi tanırsınız. Onların istiklâl hâricinde hiçbir plânı olmaz. Kısa bir süreliğine de olsa Türkler, bağımsızlıklarından vazgeçmezler.

 -Hürriyetlerine düşkünlüklerini gayet iyi bilirim. Ama kötürüm olmuş bir hastanın da himâyeye ihtiyacı olacağı malûmunuzdur.

 Mösyö Picot keyifle güldü. Şampanyasından büyükçe bir yudum alarak bitirdikten sonra purosundan derin bir nefes çekti

-Sizinle ne zaman konuşsam, keyfim yerine geliyor, farklı ve husûsi zevkler tatmış gibi oluyorum Sör Sykes. Hasta adamın cenâzesini kaldırmak şerefinin bizlere kalması ne büyük bir mutluluktur. Mezopotamya’da târih yeniden yazılıyor ve biz bunun bir parçasıyız.

 Bu kadar mütevazı olmaya hiç lüzum yoktur. Mezopotamya tarihinin bir parçası değil, yazanıyız. diye karşılık verdi Mark Sykes. François Picot’un gözleri arzuyla parıldadı. Sir Sykes devam etti:

Payitahttakiler de işimizi epeyce kolaylaştırıyor doğrusu. İmparatorluğu yönetenlerin yarısı bize çalışıyor. Kalanı cephelerde ölüyor. Her durumda kazanan bizler olacağız. İşbirliğimizi sağlam temeller üzerine inşa edersek, Dünyânın merkezini yönetmek, sonsuza kadar bize kalacaktır.

***

Romanda Sudanlı Musa’ya veciz sözlerle moral veren mütefekkirler de var. Onlardan biri olan Şeyh Ziya Efendi konuşuyor:

Senin gibi delikanlılar, sâdece yiğitlikleri sebebiyle değil, kendisini var eden cemiyete lâyık oldukları için bir kat daha kıymetlidirler. Yaradılış gayelerine lâyıktırlar. Kendine, kendi özüne yahut fıtratına lâyık olmayan, cemiyete de insanlığa da Hakk’a da lâyık değildir.

Allah ondan razı olsun. Küçük yaşta yetim kaldım, dedem bana kol kanat gerdi. Nenem gözünden sakınarak büyüttü. Onları bir başına bıraktım. Onlar da kimsesiz, ben de kimsesizim…

Allah var, gam yok evlât! Allah varken kimse kendine kimsesiz demesin. Hele can emânet ettiğin, sana can emânet eden dostların var. Kader birliği yaptığın silah arkadaşların var. Senden benden zengini mi var Musa!

Diyerek konuşmasını kesti. Musa başını sallayarak Ziya Efendiyi tasdik etmekle yetindi.

Bu hayatta evvelen kalbine, devâmında aklına güvendiğin bir dosta rastlamışsan öksüzlük, yetimlik, yalnızlık biter. Ebubekir gibi dost olmalı; mümkün değil amma Allah gönlümüze göre bizlere de dost verir. Dost bellediğimizi gönlümüz çağırır. Gönlümüzde ne beslemişsek, oraya dâvet ettiğimiz de öyle olur. Bunu asla unutma evlat!

Ziya Efendi. Önündeki maşrapadan bir yudum su içerek boğazını rahatlattıktan sonra konuşmasına devam etti:

-Bizim gibiler ruhlarının sınırlarında, uçurumun kenarlarında yaşamayı tercih eden ve bundan dolayı da mesut olan insanlarız. Bunun için ölümden korkmayız. Sâdece güzel ölmek isteriz. Öylesine güzel ölmek isteriz ki, kanımızla suladığımız vatan topraklarında, yeni hayatların filiz vermesini arzu ederiz. Tam da bu yüzden ölüm bizim için yok oluş değil, ebedî diriliştir.

***

Yazarın tasvir kabiliyeti de dikkat çekiyor. Şam şehrini öyle bir anlatışı var ki okuyucu orada yaşıyormuş gibi oluyor.

254 sayfalık eserin 100. Sayfasında geldiğinde okuyucu artık sayfalar değil, satırlar arasına gömülüyor. Mâcerâ başlamıştır. Son sayfaya kadar aynı tempo ile devam ediyor. Dizi filmler için senaryo arayanlara buradan bir kapı aralamış olayım.

***

Siyah Meşale, 118. Sayfada tam bir casusluk romanı hüviyetine bürünüyor. Birbirilerinin kim olduğunu bilen roman kahramanları çifte şahsiyetleri ile okuyucuya hayranlık uyandıran sürprizler sunuyor. Tam bir zekâ oyunları geçidi… 119. Sayfada gerçek hayattan bir kişi daha kadroya dâhil oluyor: İsrail Devleti’nin kurucusu ve ilk başbakanı David Ben-Gurion (1886-1973)…

***

İki ajan Lawrens ve Gertrude Bell arasındaki konuşmalar, o dönemde dünya siyasetinin nasıl yürütüldüğü hakkında bilgi veriyor:

Lawrens:

-Ayrıca Fransa ile yapılan anlaşma var: Fransa’ya, Filistin Bölgesinin milletlerarası bölge olacağı sözünü verdik. Bu kadar basit değil Leydi Bell! Herkese duymak istediğini söylemek politika değildir!

Tam tersi, herkese duymak istediğini söylemektir politika Mr. Lawrence! Neden biliyor musun? Tarafların her biri, zamanı geldiğinde karşısındakine değil de kendisine verilen sözün tutulma ihtimaline inanır ve onun hayaliyle işbirliğine devam eder.

Bu coğrafyada işler bu kadar basit yürümüyor Leydi Bell! Keşke dediğiniz kadar kolay olsaydı.

Boşuna endişe ediyorsun Mr. Lawrence. diyen Gertrude Bell, elini Lawrence’nin elinin üstüne koydu: “Sana bir soru: Osmanlı Devleti’ni tasfiye ettikten sonra, senin Şerif’e, ‘Sınırların şuradan şuraya kadar olan bölümdür. Bu devlet senindir!’ dediğimizde itiraz edip, daha fazlasını alabilecek durumda mıdır? Yâni İngiltere’ye rağmen, verdiğimizden fazlasını isteyecek ve alacak güçte midir?

Lawrence belli belirsiz bir tebessüm ettikten sonra, ‘Pek tabîi ki değildir. Benim endişem bugüne dâir. Büyük bir yangın başlattık. Bu yangını kendi ellerimizle zayıflatıp, düşmana yardımcı olmayalım’ diye karşılık verdi.  

Thomas Edward Lavvrence! Hiç endişen olmasın. Bu saatten sonra bu yangını bizden başka söndürecek güç kalmamıştır. Kime karşı olursa olsun: Bir bedevînin öfkeyle soluması devam ettiği müddetçe buradaki yangın büyümeye devam edecektir. Bizim işimiz de Bedevî’nin öfkesini istediğimiz tarafa yönlendirilmesini sağlamaktır.

Lawrens: Tamam bunu yapabiliriz.

Bell: Hicaz ve Suriye’yi kaybeden Osmanlı’yı hiçbir güç İngiltere’nin elinden kurtaramaz. Hicaz ve Suriye, Osmanlı’nın şah damarıdır. Bunların kopması demek, ‘Hasta Adam’ın ölmesi demektir.:

Lawrens, Alaycı bir gülümsemenin eşliğinde, ‘İhtiyaç olan yere medeniyeti götürmek de bizim işimizdir.’

Leydi Bell aynı alaycılıkla karşılık verdi: ‘Kendi medeniyetini ayakta tutamayanların varacağı nihâi aşama, İngiliz medeniyetine biat etmektir. Üzerinde güneşin batmadığı imparatorluk olmak bunu gerektirmez mi?’

Lawrens: Kesinlikle katılıyorum Leydim!

Hep aklımı kurcalamıştır. Bunlar arasında din bağı vardı. Nasıl oldu da Osmanlıyı istemeyenlerle biz, bir araya geldik?

Çok kolay Leydi Bell. Osmanlı bunlara ahlâktan başka bir şey vermedi. Biz ise onlara altın verdik. Altına aç olan Bedevî’yi ahlâk ile tutmak mümkün değildir.

Ve… Lawnens’ten bir büyük lâf daha:

Buralarda Kur’ân okuyabilenler binde bir bile değildir. Kur’ân ile Arapça arasında birtakım müderrisler vardır ki, onların da pek çoğu câhil, paraya ve kadına düşkündür. Onların halka anlattığı İslam’ın Kur’ân ile mutabık olduğunu zannetmiyorum. Ama Araplar da Kur’ân’a bilerek uymak yerine, aracılara uymayı daha çok benimsiyor. Bunların imanları da ibâdetleri de taklide dayalıdır. Bilgi ve inceleme daha çok Türk Müslümanları arasında yayılmıştır.

Bu sözler alıntı değil de Sayın Kuveloğlu’na aitse, birincisi bu eseri yazmış olması, ikincisi de bu isâbetli teşhisi sebebiyle iki defa tebrik edilmeyi hak etmiştir.

Eser seçme sözlerle devam ediyor.

On iki bin şamdanlı câminin hikâyesi, gözpınarlarınıza dâvetiyeler gönderecektir.

Sonraki sayfaları okumaya devam edecekler, ellerinde mendillerle, yalnız kalacakları kuytu bir köşeye yerleşmeliler.

 Mİ YAYINLARI Cihan Sokağı Nu: 31/7 Sıhhıye, Çankara – Ankara Telefon: 0.530-633 53 48

Belgegeçer: 0.312-334 06 01 e-posta: miyayinlari@gmail.com  // www.netkitaplik.com  

*Millî mücadele yıllarında Türk vatanının işgallerden kurtarılması ve milletin bağımsızlığının sağlanması için birçok din adamı önemli hizmette bulunmuştur. Bunlardan biri de Trablusgarp Savaşı’ndan beri Osmanlı Devleti yanında mücâdele başlatan Şeyh Senûsî’ydi. Mütâreke yıllarında Ankara Hükümeti’nin gerek Anadolu, gerekse Ortadoğu’ya karşı yaptığı propaganda faaliyetlerinde Şeyh Senûsî çok önemli faaliyetlerde bulunmuştur.  Türkiye, Libya’yı Trablusgarp Savaşı’yla kaybetse de buraya ilgisi hiç eksilmemiştir. Nitekim Şeyh Senûsî’nin Türkiye’deki varlığı dahi İtalyanları endişeye sevk etmişti.

Şeyh Senûsî: (1873-1933) Senûsî Tarîkatı’nın kurucusu Muhammed Ali Es Senûsî’nin torunudur. Özel hocalardan çok mükemmel bir eğitim gördü. 1902 yılında tarikatın lideri oldu. Senûsîler 1912 yılına kadar Büyük Sahra’da Fransız işgaline karşı muazzam bir direniş gösterdi. Aynı ekip, 1911 yılından îtibâren Trablus’un işgali üzerine  Enver (Paşa), Fethi (Okyar), Mustafa Kemal (Atatürk), ve Süleyman Askerî gibi genç Osmanlı subayları ile birlikte İtalyanlara karşı savaştı. Osmanlı Devleti ona ferik (korgeneral) rütbesi verdi ve Trablus’a vâli olarak tâyin etti. Bölgede yaşayan Müslümanların cihada katılmasını temin etti. 

DURSUN KUVELOĞLU Rize’de doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Mezunudur. Bir süre gazetecilik yaptıktan sonra başladığı kamu hizmetine hâlen devam ediyor. İlk yayımlanan eseri, turizm@gelecek.tr ismiyle yayınlanan deneme kitabı oldu. Ardından; 2004 yılında Soylu Sessizlik, 2006 yılında Batum Çıkmazı, 2012 yılında Şahsenem, 2014 yılında Koyu Gri Seneler, 2016 yılında Ben Hain, 2018 yılında Ney ve Mey isimli romanları yayınlandı. Siyah Meşale, yazarın yedinci romanıdır. 2009 yılında Devlet Tiyatroları repertuarına kabul edilen ‘Ârıza Aşklar’ isimli bir de tiyatro oyunu olan yazarın, Ata Taha ve Melisa Nur isminde iki dünyası vardır.
Önceki İçerikYeni Eğitim Öğretim Yılının Sorunları
Sonraki İçerikMahlûkatın Göz Bebeği
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.