Mayıs ayında yapılan seçimler öncesi en önemli müjdelerden biri Karadeniz’de bulunan doğalgaz idi.
Haziran 2022’de, CB Erdoğan 2023 ilk çeyreğinde ilk fazda üretilecek günlük 10 milyon (aylık 300 milyon) metreküp doğal gazın millî iletim sistemimize aktarılacağını söylemişti.
Erdoğan 20 Nisan 2023’te yani 14 Mayıs cumhurbaşkanı seçimlerinden hemen önce“Karadeniz doğal gazını devreye aldık” dedi. Devreye alındığına dair görkemli bir açılış programı yapıldı.
Cumhurbaşkanı “1 yıl boyunca evlerimizdeki mutfak ve sıcak su tüketimi için gereken doğal gaz ücretsiz olacaktır. Ayrıca önümüzdeki 1 ay boyunca konutlarımızda ısınma dâhil tüm doğal gaz tüketiminden de ücret almayacağız” sözünü verdi.
Nitekim bu söz gereği aylık 25 m3’e kadar olan mutfak ve su tüketiminde kullanılan gaz ücretsiz verilmekte. Aylık 120-150 TL’lik gazın ücretsiz verilmesi seçim kampanyasında çok abartılı bir şekilde kullanıldı.
****
EPDK’nın doğal gaza ilişkin verilerini açıkladığı aylık raporlara bakıldığında Karadeniz gazının halen üretilip sisteme verilmediği görülüyor. Türkiye’nin son yıllarda aylık 40 milyon m3’e yakın olan doğalgaz üretimi Haziran ayında da aynı miktarda gerçekleşmiş.
Yani devletimizin “Karadeniz Gazı” diyerek ücretsiz verdiği gaz meğerse ithal Rus gazı imiş. “Dostum Putin’in” jesti ile bu gazın da faturası ertelenmiş ve halen Rusya’ya ödenmemiş.
****
Fakat sevgili devletimizin güzide kurumu Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK),doğalgazın bir ay ücretsiz verilmesi nedeniyle Mayıs ayında TÜFE hesabında “sıfır fiyat” yöntemini uyguladı. Bu uygulamayla yüzde 2,4 civarında beklenen aylık enflasyon yüzde 0 (sıfır) olarak açıklandı. Yıllık enflasyon da yüzde 40’ın altına bu okus-pokusla düşürülüp, memur, emekli ve işçi maaşları zamları buna göre yapıldı. Daha doğrusu gerçek enflasyonun altında zam verilerek milyonlarca vatandaşımızın alım güçleri azaltıldı.
Yani devlet çay kaşığıyla verdiği gaz parasını, vatandaşın cebinden kepçeyle aldı.
Bir gazdan birkaç yalan çıkaran yöneticilerimizin zekasına şapka çıkarıyorum. Doğru olmayan bilgilerle vatandaşın hem oyunu alıp seçim kazanmak ve hem de parasını alabilmek hünerini alkışlıyorum.
**************************
TÜİK Enflasyonu Artık Gerçekçi mi?
Son yıllarda TÜİK’in verdiği enflasyon rakamlarının gerçekçi olmadığı, Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE)nin bilerek düşük gösterildiği konusunda tarafsız ekonomistler hemfikirdi.
Buna inanmamızın üç sebebi vardı:
Birincisi, hayatın gerçekleri yani çarşı pazarın fiyat artışları ile TÜİK’in verdiği rakamlar uyuşmuyordu.
İkincisi, ENAG’ın ve İTO’nun verdiği rakamlar ile TÜİK’in rakamları arasında uçurum vardı.
Üçüncüsü, TÜİK’in verdiği Üretici Fiyatları Endeksi (ÜFE) ile Tüketici Fiyatları (TÜFE) arasında uçurum vardı. Bu rakamlara inanırsak üreticilerimizin son 2-3 yıldır sürekli maliyetlerinin altında yani zararına sattıklarına da inanmamız gerekiyordu. Oysaki bu kadar uzun süre zararına satış yapan işletmelerin ayakta durması mümkün değildir.
****
TÜİK’e göre Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) 2023 yılı Ağustos ayında bir önceki aya göre yüzde 9,09 arttı.
İlk defa TÜİK’in açıkladığı aylık TÜFE artışı ENAG’ın rakamını geçti. ENAG’a göre enflasyon Ağustos’ta aylık yüzde 8,59 arttı.
Bu durum “TÜİK rasyonel politikalara dönüyor” yani artık doğru rakamlar vermeye başladı kanaati uyandırdı.
Fakat yıllık enflasyon halen çok farklı: TÜİK’e göre yüzde 58,9 ENAG’a göre yüzde 128.
ÜFE’de durum şöyle: TÜİK’e göre, Aylık Üretici enflasyonu Ağustos ayında bir önceki aya göre yüzde 5,89.
Yani maliyetleri yüzde 6 civarında artan üreticiler, kâğıt üstünde ilk defa, ürünlerinin fiyatlarını maliyetin üstünde artırarak kâr edebilir hale gelmiş görünüyor.
TÜİK yeni dönemde yılların yanlış verilerini düzeltme gayreti içinde gibi. Ama aylık enflasyonu yüzde 10’un üstünde, yıllık enflasyonu yüzde 60’ın üstünde göstermemek için biraz oynama yapıldığı izlenimi veriyor.
****
Bundan sonra daha gerçekçi rakamlar verilmesi ücretlilerin gelirlerindeki kaybı geri getirmez.Ama bundan sonra yeni kayıplara uğramasının önüne geçebilir.
Bağımsız ekonomistler doğru rakamların açıklanmasının sağlayacağı güven ortamı ve faydanın, yaratacağı sakıncalardan fazla olacağını söylüyorlar.
TÜİK Eski Başkanı Birol Aydemir’in teklifini tekrar hatırlatmak istiyorum:
“İktidarın yapması gereken ilk iş TÜİK’e bağımsızlığını geri vermesidir. Hesaplamalarda yaptıkları yanlışları, manipülasyonları düzeltmektir. Ve gerçek enflasyonu (özellikle son iki yılı) yeniden hesaplattırmaktır.”
Son iki yılın yeniden hesaplattırıldığını fakat bunun açıklanmayacağını düşünüyorum. Bir süre çift (biri resmi biri kendisine özel) muhasebe defteri tutan tüccarlar gibi devam edileceğini sanıyorum.
Böyle bir durum köklü bir devlete yakışmaz. Şeffaf ve güvenilir TÜİK verilerine ne kadar erken kavuşursak o kadar iyi olacak.
**************************
Kılıçdaroğlu Da Güven Kaybetti
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun en büyük kozu kendisinin toplumda dürüst, yalan söylemeyen, sözüne sadık, devlet tecrübesi olan, ahlaklı bir kişilik olarak tanınmış olmasıydı.
Ama Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. Turu öncesinde Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile (ortaklarından habersiz yani 6’lı masada onaylanmamış) gizli bir anlaşma yaptığı ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu CB seçildiği taktirde Zafer Partisi’ne İçişleri dahil üç bakanlık ve MİT Başkanlığını vermeyi taahhüt etmiş. Böyle bir protokol yapılabilir ama ortakların haberi olmadan yapılması kendisine güveni sarsmış, gelecekte muhtemel işbirliklerini zora sokmuştur.
Kılıçdaroğlu bu iddiayı yalanlayamadı, sadece “ikimizin namusuna emanet edilmiş bir belge idi” dedi.
Kılıçdaroğlu’nun Hasan Cengiz isimli Erdoğan’a yakın, ilginç siyasi ilişkileri olan ve Perinaz Mahpeyker Yaman isimli AKP’li olduğu, Atatürk’ten nefret ettiği, sosyal medya hesabındaki profil ve paylaşımlarından hemen anlaşılabilen kişileri danışman tayin ettiği ortaya çıktı.
Önce bu kişilerin danışman atandığı reddedildi. Sonra “paylaşımlarını bilseydim atamazdım” türü açıklamalarla itiraf edildi.
Bu olay da Kılıçdaroğlu’nun “dürüst ve güvenilir” sıfatının üzerini kalın siyah bir kalemle çizdi.
1-Boşnaklar, Türkler ve Bosna’nın Savunulması 2-Havaya Uçan At ve Diğerleri 3-Kanlı Sürgünler / Kafkas Cephesi Hâtıratı
-1-
Askerî Hekim Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol, Boşnaklar, Türkler ve Bosna’nın Savunulması isimli eresinin ön sözüne dikkat çeken bir açıklama ile başlıyor: ‘Bosna-Hersek’ yanlış ve belki de maksatlı olarak uydurulan bir isimlendirmedir. Çünkü bütün ülkenin ve halkının (yâni Bosna’nın ve Hersek’in yapısı aynıdır. Dolayısıyla da Bosna-Hersek biçimindeki adlandırma uydurmadır, kasıtlıdır, kötü niyetlidir. Bu tavır Bosnalıları bölmeye ve zayıflatmaya yöneliktir.
Ön söz, ilmî bir kitaba konu olacak bilgilerle devam ediyor. Bölgede en uzun süre ile yaşayanlar Macarlar ve Türklerdir. Son yıllarda Macarların Türklerle derin bağlantılı olduğuna dâir bulgular göz önünde bulundurulursa. Bölgenin asıl sâhibi Türklerdir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın bölgede kurduğu düzen bozulduktan sonra, bölge kan gölü hâline gelmiştir. Buradan hareketle eserin her Türk tarafından okunması millî bir vecibedir. Elbette ve böylece bölgenin hâlihazırdaki sâkinlerine de hakikatleri öğretme mükellefiyetini üstlenmiş bulunuyoruz. Eski bir Türk atasözüdür: ‘Bilmiyorsan öğren, biliyorsan öğret.’
Eserin muhtevasını oluşturan yazılardan bâzılarının başlıkları: *Balkanlar’ın Yapısı. *Boşnakların Târihi. *Osmanlı Türkleri ile Temas . *Boşnakların Dinî İnancı. *Türklerin Tesirleri. *Sırp Irkçılığı ve Yugoslavya’dan Türkiye’ye Göç. *Genç Müslümanlar. *Yugoslavya Komünistleri. *Yugoslavya’nın Çöküşü. *Bosna’nın Savunulması. *Bosna Federasyonu . *Emanetin Gereği. *Önemli Bazı Siyasî Târihler.
Eserin arka kapak yazısı:
Balkanlar eski çağlardan beri büyük güçlerin hâkimiyet mücâdelesine sahne olmuştur. Günümüzde ise Batı Avrupa’dan ayrışan farklı inançlar, gelenekler ve ekinler (kültür mânâsında kullanılmış olmalı) barındıran bir yer olması iîibârıyla Balkanlar, Yunan-Roma mirasının sâhibi iddiasındaki Avrupalı devletler için bir müttefik olarak kabul edilebilmekten çok uzaktır. Dolayısıyla, Balkan toprakları Avrupalılar için sâdece fethedilip sömürülecek bir bölge olarak görülmüş, bu bölgenin insanına da hep düşman nazarıyla bakılmıştır. Bu sebeple neredeyse her Avrupa devleti Balkanlardaki farklı unsurlardan sâdece bir veya ikisini kendine yakın görüp diğerlerini düşman bellemiştir. Bu farklılaşmış yapısı dolayısıyla Balkan toplumları içinde çok sayıda devletin eli dâima var olmuştur. Özellikle Oğuz Türklerinin Balkanlara yerleşmesinden sonra bu husûmet daha da artmıştır. Boşnakların Müslüman olduğu çağdan îtibâren bir de din temelli bölünme meydana gelmiş, Müslüman Boşnaklar Türklerle berâber hedefe konulmuştur. Gerçi Boşnaklar, Osmanlı Devleti’nin himâyesinde asırlarca yarı bağımsız olarak rahatlık ve huzur içinde yaşamışlardır. Osmanlı Cihan Devleti’nin hâkimiyet döneminde sâdece Müslüman Boşnaklar değil, diğer Ortodoks ve Katolik toplumlar da huzur içinde yaşamışlardır. Ancak bu hakîkat günümüz Avrupası tarafından görmezden gelinmektedir. Toplu saldırıların sonucunda Türk Devleti’nin zayıflayıp Balkan topraklarını kaybetmesiyle ile her şey kötüye doğru değişmiştir. Türk Devleti’nin Balkanlardaki siyâsî hâkimiyeti kaybetmesi ve müdâhale gücünden mahrum kalması sebebiyle Boşnaklar için acı dolu günler de başlamış oldu.
13,5 X 21 santim ölçülerindeki eser 196 sayfadır.
Prof. Dr. MUSTAFA KAHRAMANYOL: 1944 yılında Bosna’nın Yeni Pazar Sancağı iline bağlı olan Yeni Pazar’da doğdu. 1963’te Bursa Erkek Lisesi’nden, 1970’te Hacettepe Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1974-1977 yılları arasında Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde K.B.B. asistanlığı yaptı. 1980-1981 yıllarında The Johns Hopkins Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak ve yine aynı yıllarda ABD Silahlı Kuvvetleri Walter Reed Hastanesi’nde araştırma, 1981-1983 yıllarında Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde K.B.B. uzmanı olarak çalışmıştır. 1983-1984 yıllarında NATO Tıp Merkezi’nde (tabip yarbay 1984-1986 yılları arasında ise Anvers Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmıştır. Kahramanyol, 1988 yılında ‘Gülhane Mastoidektomisi’ olarak adlandırdığı kulak cerrahisi metodunu bulup geliştirerek K.B.B. literatürüne girmiştir. Bu yöntem yurt dışında iki kitapta etraflı olarak sunulmuştur. 1993-1996 yıllarında başbakanlık müşâviri olarak hizmet etmiş, bu dönemde Balkan İşleri Koordinasyonundan sorumlu birimin başkanlığını üstlenmiş ve Bosna-Hersek Savaşı’nı bitirmeye yönelik faaliyetlerden sorumlu müşâvirlik yapmıştır. 1996-1997 yıllarında GATA’da profesörlük kadrosunda yer alan Kahramanyol Boşnakça, Fransızca, Hırvatça, İngilizce ve Sırpça bilmektedir.
-2-
Tanınmış fikir adamı ve yazar Peyâmi Safa (1899-1961) 13,5 X 21 santim ölçülerindeki ‘Havaya Uçan At’ isimli 223 sayfalık eserinin girişinde çok mühim açıklamalarda bulunuyor:
MUALLİMLERE VE ÇOCUK VELİLERİNE BİR İZAH
Bu hikâyeler 9-14 yaşındaki çocuklar içindir. Terbiye ilminin kaidelerine göre yazılmıştır.
Çocuk hikâyelerinin en büyük gayesi, çocukta muhayyileyi terbiye etmek, diğer taraftan ona ahlâkî telkinler yapabilmektir. Bu gayeyi temin eden hikâyeler de iki kısma ayrılır: 1-Masallar, 2-Ahlâkî hikâyeler. Bu her iki nevi de biraz gözden geçirelim:
Masallar
Bizde masal, vaktiyle Avrupa’da olduğu gibi, terbiyenin bir vasıtası addedilmedi. Evlerde çocuklara vakit geçirmek için söylenirdi. Şimdi, genç valideler, masal da söylemez oldular. Vaktiyle Avrupalılar da masalın terbiyevî kısmına ehemmiyet vermezlerdi. Fakat rûhiyat ve terbiye ilminin son asırlık tetkikleri gösterdi ki masalların çocuk terbiyesinde hiç ihmal kabul etmeyen bir rolü vardır. Fransa’da Şarl Perol (Charles Perrault) bu masallardan büyük bir cilt meydana getirmiştir. Grim (Grimm) Birâderler, Almanya’da cem ettikleri masallara bütün terbiyecilerin nazar-ı dikkatini celp ettiler. Meşhur müsteşrik Benfey (Theodor Benfey), Sanskrit lisanından en mükemmel masalları tercüme ederek bir cilt eser yaptı. Kezalik çocuk hikâyesi yazmak suretiyle hem edebiyata hem de terbiye ilmine yardım eden Avrupa ediplerinin sayısı pek çoktur.
Masallar hakkında bazı itirazlar serdedilmiş, masalların çocukta hakîkate muhabbet hissini azalttığı ve onları yalana alıştırdığı iddiası ortaya atılmıştır. Masallar gerçi birer yalandır, fakat şiir, tiyatro veya resimden daha büyük bir yalan değildirler. Masallar da bedîi sanatlar gibi, çocuğun doğrudan doğruya muhayyilesine tesir ederler. Muhayyile öyle bir kuvvettir ki akıl ve muhakeme kadar ehemmiyetli sayılır. Çocukta muhayyilenin terbiyesini ihmal etmek, hissiyatını kötürüm bırakmak demektir. Hissiyatını kötürüm bırakmaksa, çocuğun güzele karşı muhabbetini azaltmaktır ki hakîkate muhabbet de güzele muhabbetin bir başka nevidir ve bu iki duygu, birbirlerine çok merbuttur. Bütün kavimlerin masallara ehemmiyet vermeleri sebepsiz değildir. Herodot’tan anladığımıza göre Mısırlıların masala verdikleri ehemmiyet, kezalik Romalıların, eski Yunanlıların, sonradan Rusların, Sırpların, İtalyanların, İrlandalıların ve nihâyet bütün Şark’ın asırlardan beri birçok siyâsî, dinî, edebî inkılaplar arasında masallarla meşgul olmaları, bu neviin insan kalbine doğrudan doğruya tesir yaptığından başka neyi gösterir? Elimizde bu kadar mühim bir müessir varken terbiyede onu ihmal etmeli miyiz?
Çocuklara masalın canlı faydalar temin edeceğine şüphemiz olmamak için, tecrübelerimiz de bize iyi deliller tedarik eyleyebilirler.
Ahlâkî Hikâyeler
Masallar şiire benzetilebilirse, ahlâkî hikâyeler de çocuklar için yazılmış birer küçük roman telâkki olunabilir. Bunlarda hayalden ziyâde hakîkatler vardır. Çocuğun yaşı ilerledikçe bu nevi hikâyelere ihtiyacı fazlalaşır. Çünkü doğrudan doğruya hayat ile temâsa girmekte bulunur. Ahlâkî hikâyelerden büluğun ilk devrelerinde istifâde etmek mümkündür. Esâsen 12 yaşına yaklaşmış erkek çocuğun muhayyilesi galeyan halinde bulunduğu için ihtiyatla terbiyeye muhtaçtır. Ahlâkî hikâyelerin bir başka faydası da o yaştaki gençleri roman okumaktan kurtarmasıdır. Hattâ daha küçük yaşta çocuklarımızın bile ellerinden düşmeyen birçok mânâsız ve tehlikeli eserlerle mücâdele etmek için çocuklara mahsus eserler yazdırmak, hükümete âit bir vazife de sayılabilir.
Belçika, Fransa ve İsviçre maarifleri tarafından programa kabul edilen ‘çocuk masalları ve hikâyeleri’ne ait eserlerin sayısı çoktur.
Bu kitapta çocuklarımıza terbiye ilmine muvafık tarzda yazılmış hikâyeler vermek istiyoruz. Hikâyelerimiz, bazen birinci kısımdan, yâni masal şeklinde, hayalî; bazen de ikinci kısımdan, ahlâkî hikâye şeklinde, hakîki olacaktır.
Bu masalların ve hikâyelerin telif edilmiş olmalarına ehemmiyet veriyoruz. Çünkü bilhassa masajları Avrupa eserlerinden lisanımıza nakletmek garip bir şeydir; o Avrupa müellifleri ki zaten bu hususta, ekseriyetle Şark menbalarına müracaat etmektedirler.
20 adet masal ve hikâyeden oluşan eser, Mehmet Çalışkan tarafından notlandırılarak yayına hazırlanmıştır.
PEYÂMİ SAFÂ: Şâir İsmail Safa’nın oğludur. Ağabeyi İlhâmi Safâ da yazardır. Bir buçuk yaşındayken babası vefat etti. İlkokul öğrencisi iken sağ kolunda ortaya çıkan kemik veremi yüzünden uzun bir hastalık dönemi geçirdi 14 yaşında iken hastalık ve geçim darlığı sebebiyle tahsil hayatına devam edemedi. ‘Bir Mekteplinin Hâtıratı / Karanlıklar Kralı’ adlı ilk kitabı 13 yaşında iken yayınlandı. Tiyatro eğitimi almak için Darülbedayi imtihanlarına girdi ve kazandı, ancak devam edemedi. Posta-Telgraf Nezâretinde, ardından Boğaziçi’ndeki Rehber-i İttihad Mektebi’nde öğretmen olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde Fağfur, Servet-i Fünûn ve İctihad mecmuâlarında yazdı. Bir süre Düyun-ı Umûmiye İdâresi’nde çalıştı. Ağabeyi ile birlikte Yirminci Asır Gazetesini çıkardı (1919). Yirminci Asır kapandıktan sonra Tercüman-ı Hakîkat ve Tasvir-i Efkâr (1922), Cumhuriyet’in ilânının ardından Son Telgraf, Son Saat ve Son Posta gazetelerinde çalıştı. Cumhuriyet’in ilânından sonra, Cumhuriyet, Milliyet, Son Posta, Tercümen ve Havadis gazetelerinin başyazarı oldu. Kültür kitaplarının yanında, geçimini sağlamak için müstear isimle Cingöz Recâi gibi hafif romanlar yazdı. Yayınlanan kitaplarının sayısı 100 civarındadır.
-3-
‘Kanlı Sürgünler’ isimli 151 sayfalık eser, asıl ve tam adı Münim Mustafa Pekselek olan Münim Mustafa isimli kahraman bir Türk subayı tarafından yazılmış, Ahmet Yurttakal tarafından yayına hazırlanmıştır.
Münim Mustafa 13 Şubat 1916 günü Haydarpaşa Garı’nda başladığı Kafkas Cephesi’ne yolcuğu sırasında şâhit olduğu hazin manzaraları hatıra defterine not etmiştir. Ordunun iâşe ve mühimmâtını nakleden kağnı arabaları kara saplandığında köylü kadınların kar yığınları içinden arabalarını çıkarmak için nasıl uğraştıklarını, dondurucu soğukta küçük çocuklarıyla beraber canla başa mücâdele eden kahramanları duygu dolu satırlarla kaleme almış; cephede yapılan taarruzları, süngü hücumlarını, kanlı boğuşmaları ve hislerini an be an yazmıştır.
Ömrüne birçok başarı ve kahramanlık sığdıran Münim Mustafa, geride büyük bir isim bıraktı; Çanakkale Gazisi, avukat, hukuk fakültesi hocası, hayırsever ve siyâset adamı…
Münim Mustafa, Sarıkamış’ta, Kanal Harekâtı’nda, Çanakkale’de düşmanla çarpıştı. Sivil hayata döndüğünde yarım bıraktığı Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı okulda hocalık yaptı, 13 Haziran 1980 târihinde 85 yaşında iken ebedî âleme intikal etti. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun.
Münim Mustafa’nın, cephede yazdığı notlardan 2 paragraf:
Araba üzerine oturtulan soğuktan muhâfaza için başları bezlerle sarılan küçük çocukların morarmış yüzlerindeki mini mini gözleriyle kar üzerinde yürüyerek araba hayvanlarını sevk eden annelerine mâsum mâsum bakışları bize pek hazin görünüyordu. Onlar soğuktan bir et yığını hâline gelmiş arabanın üzerinde sessiz sedâsız oturuyor, lâkayt nazarlarla iki tarafa bakıyorlardı. Yün tozluklara sarılmış çizme içindeki ayaklarımız üşür ve donarken nakliye kollarını süren kadın, erkek, çocukların kar üzerinde ve çarık içindeki ayaklarının nasıl donmadığına hayret ediyorduk.
Zavallı Türk köylüsü nakliye vasıtalarıyla yollara dizilmiş kilometrelerce ileride cephede harp eden ordusuna erzak ve cephane yetiştirmek için bütün yoksulluk ve vesaitsizlikle nasıl mücadele ettiğini hayranlıklarla gördüm.
1916 yılının kış aylarıdır. Çanakkale Zaferi kazanılmış, sonrasında Doğu Cephesi’nde Kâzım Karabekir Paşa’nın Gümrü Antlaşması ile neticelenen zafer günleri öncesinde perişanlıklar başlamıştır. Münim Mustafa’nın o günlerde yazdıklarından bir bölüm:
Giresun’un ilçesi Şebinkarahisar’dan ayrılıyoruz. Şehrin çıkış yerinden îtibâren başlayan bahçeler sağ ve solumuzda tatlı tatlı şakırtılar çıkararak akan küçük şelâleler arasından geçerek bize şose diye söylenen bir çamur tarlasına dalmıştık; burada her şey cephane taşıyan kağnılar, erzak yüklü hayvanlar, arabalar mekkâre kolları hepsi çamura saplanmıştı.
Zavallı neferlerimiz kadını, erkeği Anadolu köylüleri yollara çıkmışlar çamura saplanan bu nakil vasıtalarını bataktan çıkarmak için uğraşıyorlardı. Ya o askerlerimizin üstleri başları, tüfeği, palaskası baştanbaşa çamura batıp çıkmış tümen kumandanı da vaziyetin vahametini daha evvelden kestirdiği için istihkâm bölüğünü oradan geçirecek olan alayın emrine bırakmıştı. Derin bir ihmâlin yarattığı asırlardan beri insan eli değmeyen yol denilen bataklığa bir istihkâm bölüğü ne yapabilirdi? Harp zamanında harbe giden asker yol yapabilir mi? İşte böyle bir felâket içinde bin bir müşkülatla mücâdele edip yürüyerek Kafkas Cephesi’ne harbe gidiyorduk. Bir an evvel Bayburt’a yetişip oranın sukâtuna mâni olmak vazifesiyle mükellef idik.
Bir gün evvel hayvanla geçtiğimiz ırmakta ıslanarak üşüttüğüm için birdenbire hastalanmıştım. Otuz dokuz derece hararet içinde kürklü kaputa sarılmış hayvan üstünde yola devam ediyordum. Etrafı görebilecek mecâlim kalmamıştı.
Bâzen düşünüyordum. Acaba burada bir yerde kalsam mı? Bana biraz şifa ve ilaç verebilecek bir şefkat yuvası, bir hastahâne bulabilir miyim? Hiçbir şey bulamayacağımdan selâmetin at üzerinde alayı tâkip etmekte olduğuna kanaat getirerek bâzen soğukta çenelerim birbirine vurmak suretiyle titreyerek bazen otuz dokuz derece hararetin tesiriyle ateşler içinde yanıyormuş gibi kıvranarak kar ve soğukta at üzerinde gidiyorduk. Bu hâli ile bir geceyi bir köy karakolunda, diğer geceleri de Alucra, Kozan, Şiran mevkilerinde geçirerek dördüncü gün Kelkit’e gelmiştik.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
İnsan zihni paradigmalarla düşünüyor. İsterseniz dogmalarla, isterseniz naslarla deyin. Paradigma bir anlamalar, kavramalar koleksiyonu. İçinde birbiriyle ilişkili belki onlarca kavram barındırıyor. Tıpkı beynimizdeki merkezlerin, bir sinir hücresinden yani nörondan değil nöron demetlerinden oluştuğu gibi. Hani konuşma merkezi; görme, duyma, okuma merkezleri var ya… Bu benzetmeyi çok da ileri götürmemek lazım. Çünkü beyindeki merkezler; ortamın, doğanın adım adım kurdurduğu, tabii yapılar. Onlar gerçeği şekillendirmiyor, gerçek onları şekillendiriyor. Zihnimizin paradigmalarında bu sağlamlık yok. Çünkü biz onları mantığımızla yaratıyoruz ve mantık, bilimin ve gerçeğin baş düşmanıdır.
Dümeni kim kıracak?
Stephen Covey’in, Türkçeye, Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı adıyla çevrilen bir kitabı var. Modern klasik sayılabilecek bir eser. Covey, kitabın girişinde paradigmalar hakkında bir örnek verir. Fırtınalı bir gecede, ABD donanmasından bir harp gemisi seyir hâlindedir. Gözcü, kaptan köşküne bildirir, “Önümüzde bir ışık var.” Kaptan sorar:
– Hareketli mi, sabit mi?
-Sabit komutanım.
Sabit ışık, denizcilik paradigmasında, doğrudan üstümüze gelen bir gemi demektir. Hemen ışıkla mesaj gönderilir:
– Çarpışma rotasındasın, 20 derece kır.
– Sen 20 derece kır.
– Ben kaptanım. Emrediyorum, 20 derece kır.
– Ben askerim, sen 20 derece kır.
Rütbesiz bir askerin, komutana yaptığı küstahlık kaptan köşkündeki herkesin sinirlerini germiştir. Mesajlaşma şöyle devam eder:
– Ben harp gemisiyim. Derhâl 20 derece kır.
– Ben deniz feneriyim. Derhâl 20 derece kır.
Ve harp gemisi 20 derece kırar. Ani bir paradigma değişikliği! Zihinlerdeki yapının kırılıp parçalanışının sesini duyuyor musunuz? Paradigmanızı, dogmanızı, nasınızı zamanında değiştirmezseniz kayalara çarparsınız.
Bilimde devrim paradigma değiştirmektir
Bir başka modern klasik, bu daha bilimsel, Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı eseridir. 1962 tarihli. Kuhn, 20. asırda bilim felsefesinin rotasını belirleyen iki yazardan biridir. Diğeri Karl Raimond Popper. Kuhn’a göre, bilimde devrim, bilim adamlarının kafalarındaki mevcut paradigmanın kırılıp yerine yenisinin kurulmasıdır. Mesela Kopernik sistemi böyle bir devrimdir. Kopernik’e kadar Dünya evrenin merkezindedir ve Ay, Güneş, gezegenler, yıldızlar, velhasıl her şey Dünya’nın etrafında döner. Yedi sema, feleğin çarkı… Hepsi bu paradigmanın yapısındadır. Yedi sema; Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’dür. Aristo’dan, belki daha da eskilerden beri bu böyledir. Bu sistem etrafında kristal küre hayalleri, sudur felsefeleri geliştirmişiz. Hristiyanlar, azizlerini de tanrılarını da sabit yıldızların semasının bile üstüne oturtmuşlar. …
İş felsefeden ibaret değil. Birçok maksat için gök cisimlerinin hareketlerini izlememiz, neyin, ne zaman, nerede olacağını tahmin etmemiz gerekir. Aslında dünyayı sabit ve merkezde kabul etmekle güneşi merkezde ve sabit kabul etmek arasındaki fark, geometri ve fizik açısından, bir koordinat değişikliğinden ibarettir. Ama ne koordinat değişikliği! Kopernik’e kadar astronomların kafasındaki gök cisimlerinin ne kadar karmaşık hareketler yaptığını düşünün. Gezegenler dünyanın etrafında dönüyordu dönmesine de bazen yön değiştirip tersine dönüyordu, sonra tekrar… Bugün de yıldız fallarında, bilmem “Mars retro gidiyor.” gibi önemli laflar var! Kopernik’le bu paradigma kırılıp dağıldı ve her şey Güneş’in etrafında dönmeye başladı. Tabii Güneş de aslında evrenin merkezi değil.
Milletlerin paradigmaları
Maksadım astronomi veya bilim felsefesi nutku atmak değil. Doğa bilimlerinin paradigmalarından sosyal bilimlerin, oradan da milletlerarası ilişkilerin paradigmalarına, milletlerin hakkındaki paradigmalarına uzanmak istiyorum. Fakat son birkaç yazımda biyoloji, fizik, kimya paradigmalarına girdim. Bir anda çıkılmıyor.
Yakın zamanda bizim başımıza da bir paradigma geldi. Hani faizleri emir-komutayla düşürürken “nas” dedik ya. Yani dogma, yani paradigma. Ve yazımın başındaki kaptan gibi karşısındaki ışığın gemi değil de deniz feneri olduğunu anlayıp dümeni kıramadığımız için kayalıklara çarptık. Hâlâ tahlisiye sandalı arıyoruz.
Maksadım faiz nası da değil. Maksadım Batı’nın, Batı dışındaki ülkeleri ve milletleri nasıl gördüğünü incelemek. Soğuk harbin kibarlığı sona erince ABD ve Avrupa’nın, İkinci Dünya Harbi öncesinin, hatta Birinci Dünya Harbi öncesinin paradigmalarına nasıl döndüğünü göstermek. Bu da benim “Dış Güçler” paradigmam…
AK Parti Ankara İl Başkanı Hakan Han Özcan, Ankara Büyükşehir’le ilgili bir rüşvet iddiasında bulundu.
ABB’nin iştiraklarından “Halk Ekmek’te bir rüşvet şebekesi var, (20-40 bin TL) para karşılığı işe alım yapıyorlar” diyen Özcan, bu şekilde rüşvet karşılığı 200 civarında işçi alındığını iddia etti.
Bu iddia önemli bir suç ihbarıdır. Böyle bir suç şebekesi varsa ve Hakan Özcan bu bilgiye sahipse, bunu açıklayarak suçluların ortaya çıkarılması için bir vatandaş olarak doğru yapmıştır.
Hukuken “Suçluların cezalandırılmasını devletten istemek, kişi açısından bir hak olduğu gibi; herhangi bir suç̧ olgusunun gerçekleştiğini öğrenen kişinin, durumu suçu takibe yetkili makamlara bildirmesi, aynı zamanda bir yükümlülüktür. Bu itibarla, herhangi bir suç̧ olgusunun gerçekleştiğini öğrenmesine rağmen durumun suçu takibe yetkili makamlara bildirilmemesi, Türk Ceza Kanunu’nda bir suç olarak tanımlanmıştır.
“Suçu bildirmeme” başlığını taşıyan TCK m. 278 uyarınca;
“İşlenmekte olan veyaişlenmiş̧ olmakla birlikte, sebebiyet verdiği neticelerin sınırlandırılması hâlen mümkün bulunan bir suçu yetkili makamlara bildirmeyen kişi bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Hakan Özcan’ın yapması gereken şey, bu iddiasının belgelerini de vererek yetkili makamlara başvurması yani savcılığa suç duyurusunda bulunması ve İçişleri Bakanlığı’nın teftişini istemesi idi. Bunları yapmadığı anlaşılıyor.
Hakan Özcan suç duyurusunda bulunmasa bile kamuya açık olarak bu açıklamaları yaptığı için C. Savcılarının harekete geçerek soruşturma başlatması, Bakanlığın da inceleme yapmak üzere müfettiş göndermesi gerekirdi.
İktidar partisinin Ankara il başkanının böyle bir iddiasını hem savcıların ve hem de İçişleri Bakanlığı’nın görmezden gelmesi iddianın ciddiye alınmadığı anlamına gelir mi bilemiyorum.
***********************************
Mansur Yavaş’ın Yöntemi Hukuk
Bu defa olması gereken yasal süreç tersten işledi. İddianın muhatabı olan Ankara BB BaşkanıMansur Yavaş teftiş başlattı. Belediyeden yapılan açıklamaya göre teftiş sonucunda bahsi geçen ve paranın yatırıldığı hesabın sahibi olduğu iddia edilen kişinin belediye personeli olmadığı ortaya çıktı.
Bunun ardından ABB, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
Daha da ilginç ve güzel olanı da suç duyurusunda, bu iddiaları gündeme getiren AKP Ankara İl Başkanı Hakan Özcan’ın tanık olarak dinlenilmesi istendi.
ABB Başkanı Mansur Yavaş bir hukukçu olarak hem varsa böyle bir suç şebekesi ortaya çıksın, yoksa da kendisi ve Halk Ekmek yöneticilerinin aklanması imkânı ortaya çıksın istemiş olmalı.
Ancak burada işlenmediğini bildiği halde soruşturmaya ve kovuşturmaya yol açmaya sebep olanlar için TCK Madde 267’de düzenlenen İftira ve TCK Madde 271’de düzenlenen “Suç Uydurma Suçu”nu dahatırlatmamız uygun olacaktır.
***********************************
Yargıdan Bu Korku Niye?
Yukarıda açıklanan gelişmelerden sonra AKP Ankara İl Başkanı Hakan Özcan’ın bir canlı yayında söyledikleri AKP’lilerin zihniyetini yansıtan bir ayna gibi:
“Mansur Bey, siyaseti siyaset alanında değil hep mahkeme koridorlarına çekmeye çalışmıştır. Mahkeme koridorlarında yapılmaz siyaset. Sokakta, meydanda yapılır.”
“Biz bedel ödemeye hazırız. Adliye koridorlarına çekmek istiyor siyaseti, adliye koridorlarında da savunuruz çünkü biz bu gelenekten geliyoruz.”
Bu ifadelerden Hakan Özcan’ın Ankara Halk Ekmek Şirketi içine çöreklendiğini iddia ettiğibir suç şebekesinin etkisiz hale getirilmesi ve cezalandırılması niyetinin olmadığı, bu iddiayı siyasi bir amaç için kullanmak istediği açık değil mi?
Suç işlediğini iddia ettiği yetkililerin (üstelik yargıda iktidar gücünün etkisini iyi bildikleri halde) yargıya başvurmalarından, suç ihbarı yapan Özcan’ın neden rahatsız olduğunu anlayamadım. Bir kamu kurumu içinde rüşvetle iş yapılıyorsa bu suçla mücadele siyaset meydanlarında değil, mahkeme salonlarında yapılır.
AKP İl Başkanının anlayamadığım diğer bir ifadesi de “biz bedel ödemeye hazırız” cümlesi.
Kendisi elinde bir şebekenin suç işlediğine dair deliller, belgeler olduğunu söylüyor. Öyleyse davada tanıklık yaparsa neden bedel ödemek zorunda kalacağını düşünmektedir? Yoksa “iftira” ve “suç uydurma suçu”ndan yargılanabileceğini mi düşünüyor? İnanın ben anlayabilmiş değilim.
****
Özcan’ın bir de “Bizim iddiamız gerçek olmasa müfettiş olmaz. Savcılığa başvurmaz” cümlesi var ki ne diyeceğimi bilemedim.
AKP Ankara İl Başkanına partisini hukukçularının şu temel bilgileri öğretmesinde fayda görüyorum:
Partisinin adında bulunan Adalet, haklılık ve hakka uygunluktur. Hakikatin ortaya çıkarılması için yargıya başvurulur. Herkes yargı mercileri önünde hukuka aykırı bir eylem ve işlemle karşılaştığında, bir iftira ile töhmet altında kaldığında savunma ve adil yargılanma hakkına sahiptir.
***********************************
AKP’nin Rüşvetle Mücadele Yöntemi
AKP Ankara İl Başkanının, hukuk ve siyaset alanlarını karıştırıyor olmasını, partisinin uygulamaları sebebiyle, normal karşılayabiliriz.
Hatırlanacağı gibi 2017’de, İstanbul, Ankara ve Bursa’nın AKP’li büyükşehir belediye başkanlarını, yolsuzluk zannı altında bırakarak istifa ettirdiler.
Mesela AK Partili Mehmet Metiner, CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın programında, eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in neden başkanlıktan el çektirildiği sorusuna, “Parsel parsel sattığı için” cevabını verdi.
Fakat bu tür iddialarını yargıya taşımadılar.
“Cumhurbaşkanı’nın emrine uyarak belediye başkanlığı görevini bırakıyorum” diyerek 23 yıldır sürdürdüğü görevinden istifa eden Melih Gökçek ile istifa ettirilen diğer BŞB Başkanları yargılanamadıkları için ne suçlanabildiler ne de aklanabildiler.
Aynı şekilde 17/25 Aralık 2013’te dört bakana yönelik rüşvet ve yolsuzlukiddiaları ile Sedat Peker’in milyarlarca dolarlık rüşvet ve yolsuzluk iddiaları da yargı incelemesinden geçirilemedi. Bu iddialara muhatap olanlar da ne suçlanabildiler ne de aklanabildiler.
Bu örneklerle, Adaleti yargı mercilerinde değil, siyaset meydanlarında ve siyasetçilerin kararlarında arayan zihniyetten hukukun üstünlüğü inancının beklenemeyeceğini bir kere daha anladık.
Batı’nın, Batı dışındaki ülkelere bakışı bir dönemle sınırlı değil. Geçen yazımda meşhur Wilson prensiplerinin Wilson’unun “…adı ağza alınmaz Türk ve onun kadar kötü Kürt’ün enselerinde, onlar edeplenene kadar oturmak…” gerektiği konusundaki konuşmasını vermiştim. Sivas’ın doğusundan Hazar Denizi’ne kadar uzanan Ermenistan’ı kurmak için bu gerekiyordu. Wilson’un ön yargısının yarattığı kötü duyguyu hafifletmek amacıyla iki çıkış yoluna baş vurabiliriz: 1) ABD öyle ama Batı ABD’den ibaret değil. 2) Bunlar çok eskidendi, şimdi insanlar daha medeni.
Tek suçlu ABD değil
Edepsizliğin ABD’ye has bir şey olmadığını görmek için Sevr haritasına bakmak yeterli. Bu harita hangi ölçüyle, hangi hukukla, hangi ahlakla bağdaşır? Harita çizilmekle kalmadı, Ege’de katliam, Güney’de katliam, işgal ve terörle devam etti. Değerli tarihçi Prof. Stanford Shaw, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e adlı dev eserinde, Türkiye’ye Sevr’i dayatan müttefikler için, “Hâlâ yargılanmamış savaş suçluları.” diyor. Sonra, bu muamelenin sadece Türkiye’ye yapıldığını Almanya’ya ve diğer ittifak devletleri’ne reva görülmediğini ekliyor. Niçin? Çünkü Türkiye Batılı değildi. O günlerde Türklere Orta Anadolu’yu da bırakmayıp onların geldikleri yere, Orta Asya’ya sürülmeleri gerektiği tezi de dillendiriliyordu. Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nın dediği gibi Türkiye, “Doğudaki Endülüs” idi. Batıdaki nasıl geri alınmışsa Doğu’daki de geri alınmalıydı.
Bu arada not edeyim. Shaw’un beş (aslında altı) ciltlik eseri, Millî Mücadele’nin bugüne kadar yazılmış en ayrıntılı tarihidir ve hâlâ Türkçeye çevrilmedi. Yazılışının üstünden yirmi yıl geçti…
Bunlar eskidendi – şimdi dünya medeni
Demek yalnız ABD ve Wilson değilmiş. Peki, acaba o dönemle sınırlı mıydı o anlayış? O vahşî ırkçı bakış geçen asırda mı kaldı? Bakın artık İngiliz gemileri Afrika’dan köle toplayıp Amerika’ya satmıyor… Avrupa’da artık İnsanat Bahçesi yok.
Bunu tahkik etmek için de birçok ipucu var. En basitinden AB’nin bize karşı davranışına bakınız… Katılımın konuşulduğu günlerde ne diyordu devlet reislerinden biri, “Önce erteleyin, sonra unutturun…” Bu ahlâksızlık değil mi? Söz konusu Türkler, Araplar, İranlılar falansa değil. Yine AB’nin bugünlerde ayyuka çıkan vize edepsizliğine bir göz atın. Sonra bizim de birkaç milyar Euro karşısında kabullendiğimiz aşağılayıcı göçmen anlaşmasına. Aslında onlar bizi nasıl görüyorsa sanki biz de o görüşleri haklı çıkarmak için elimizden geleni yapıyoruz.
Geçen asrın başında ayrımcılığın bir etiketi vardı: Beyaz ve üstün ırk ile karşısında beyaz olmayan aşağılık ırklar. ABD okullarındaki müfredatlara, Avrupa’nın insanat bahçelerine bir göz atın. Sonra Hitler çıkıp Avrupa’nın binlerce yıllık alışkanlığı Yahudi katliamını, yirminci asırda tekrarlamaya kalkınca ırkçılık ve ırk teorilerinin pekiyi bir şey olmadığına karar verildi ve başka etiketler arandı.
Aşağılık ırk yerine ilkel devletler
Bulundu da. Mesela post-modern devletler ve ilkel devletler.
Size, çok parlak bir Batılı devlet adamını takdim edeyim. 2002’ye kadar Birleşik Krallık’ın, Afganistan Özel Temsicisi iken 2002’den itibaren Avrupa Birliği’nin stratejilerinin mimarı koltuğuna oturtulan Sir Robert Francis Cooper’ı. Cooper, 2002-2010 arasında Avrupa Birliği’nin Dış İşleri ve Siyaî-Askerî İşler Genel Direktörü (Director General for External and Politico-Military Affairs, Council of the European Union), 2010-2013 yıllarında EEAS (European External Action Service: Avrupa Harici Hareket Servisi) ‘Counselor’u. EEAS, birliğin dış işleri ve savunma bakanlığına benzer bir rol üstlenecekti. Özetle Cooper, AB dış siyaset ve güvenlik stratejisinin kurucusu ve yıllarca da yürütücüsüdür. Ayrıntılar için Wikipedia’nın ilgili maddesine bakınız.
Çifte standart ve orman kanunu
Cooper’a göre dünya haritası İlkel, Modern ve Postmodern ülkeler diye üçe ayrılıyor. Postmodern kampta AB, Kanada, Japonya ve benzerleri vardır. Müslüman ülkeler, Afrika ülkeleri ve Asya’nın büyük kısmı, endüstri öncesi İlkel gruptandır. Az buçuk endüstrileşmiş fakat henüz AB ayarına ve anlayışına gelmemiş ülkeler de Modern ülkelerdir. Cooper, ABD’nin Postmodernlikte aksadığını ve aslında Moderne daha yakın durduğunu düşünür. Şu alıntılar, Sir Cooper’ın ve dolayısıyla Avrupa Birliği’nin dünyaya ve bu arada bize bakışının özeti gibidir:
“Postmodern dünyanın önünde, çifte standarta alışma sınavı var. Kendi aramızda, kanunlar ve iş birliği içinde, açık güvenlik temelinde hareket ederiz. Fakat postmodern Avrupa kıtasının dışındaki eski moda devletlerle iş görürken daha eski bir dönemin metotlarına dönmek zorundayız: Güç kullanmak, ilk önce saldırmak, aldatmak… Kendi içimizde kanuna uyarız, fakat cangılda iş görürken, biz de cangılın kanunlarını kullanmalıyız.”
Cooper’ın emperyalizm değerlendirmeleri de ilginç. 19. asırda başlayıp İkinci Dünya Savaşı’na kadar süren emperyalizme, “Birinci Liberal Emperyalizm” diyor. Şimdiki de “İkinci Liberal Emperyalizm” oluyor, tabiatıyla. Emperyalizm yoksa dünya kaosa gider!
Konuya devam edeceğim ama Cooper’dan son bir alıntı yaparak bugünkü köşemi bitireyim: “…Uluslararası düzen güç kullanılarak yaratılır, güç ile korunur ve güç tehdidi ile desteklenir… Bunun hukukî mi hukuksuz mu olduğu -hiç olmazsa dünya tarihinin bu safhasında- ancak akademiktir…”
Nasıl? Cangıl sakinleri, kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Göğsünüzü yumruklayıp Cooper’a “Eyyy!” mi çekeceksiniz?
Sağlık sistemimizin 1900 Yıllarındaki durumunu 31/01/2022 tarihindeki “geçmişte sağlık hizmetleri ve misyonerlik” yazımda değinmiştim. Bunlara 1914 te İzmit’imizde açılmış olan 50 yataklık Gureba Hastanesi’nin 1918 den 1925 e kadar tahsisat yokluğu sebebiyle hizmet veremediği bilgisini de eklemek isterim. Günümüzde ise şehrimiz neredeyse bir sağlık merkezi olmuştur. Fakülte hastanemiz, şehir hastanemiz, devlet hastanelerimiz veve özel hastanelerimizin her biri şehrimiz insanıyla birlikte, diğer illerden gelen vatandaşlarımıza ve yurt dışından gelenlere de sağlık hizmeti verebilmektedirler.
Şehir hastanemizle ilgili yazımda iyi çalıştırıldığında daha önemli ve büyük hizmetlerin verebileceğini yazmıştım. Burdaki maksadımı izaha çalışayım. Sağlık sistemimiz şu anda birinci basamakta aile hekimliği. İkinci basamakta devlet hastanelerimiz, üçüncü basamakta ise eğitim ve araştırma hastanelerimiz ve tıp fakülte hastanelerimiz düzeniyle çalışmaktadır. Bunlar arasındaki sevk zinciri maalesef yeterli çalışmamaktadır. Aile hekimi tarafından teşhisi ve tedavisi mümkün olacak vakaların birçoğu ikinci, hatta üçüncü basamağa gelebilmektedir. Sevk sisteminin daha dinamik çalışması halinde yataklı tedavi kurumlarımızdaki yığılmalar azalacaktır. Bu da daha kaliteli hizmet sunumu yanında hasta iş yükünü azaltacaktır. Fazladan yapılan işlemlerin azalması ise birim maliyetlerinde azalmasını sağlayarak sağlık ekonomisine de katkı sağlayacaktır. Dolayısıyla Aile hekimliğinin çalışma şartlarının yeniden düzenlenmesi ve daha verimli çalışır hale getirilmesi gerekmektedir.
Sağlık hizmetinde başat etken hekimdir. Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki sağlık alanında da olan büyük gelişmeler ve daha sonraki yenileşmelerde ikinci cihan harbi sebebiyle Almanya’dan kaçan ve ülkemize de gelen hekimlerin büyük katkısını unutmamamız gerekir.
Bunlardan Prof. Dr.Swartz ( Patoloji ) , Op.Dr. Nissan ( Genel Cerrahi ), Op.Dr.Lipman (Kadın
doğum ) Op.Dr.İgershimmer(Göz),Dr.Frank(İç Hastalıkları) gibi isimlerin her biri kendi alanlarında hem tıbbi uygulamaları ile hizmet üretmişler hem de hekimlik anlayışında ve hekimlerimizin daha iyi ve yeterli yetişmelerinde çok etkili olmuşlardır.1935 te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 20 yerli hocamızın yanında 19 göçle gelen hekim hocaların olduğu bilgisi konuyu yeterince anlatmaktadır.
Son yıllarda ise maalesef tersi bir durum gözlenmektedir. Sağlıkta şiddetin oluşturduğugüvensizlik, enflasyonun daha da belirginleştirdiği ekonomik olumsuzluklar, malpraktis konusunda hekimlik sorumluluğunu yeterince korumayan sonuçlar, uygulanan performans kriterlerindeki çarpıklıklar, serbest hekimliğin (Muayenehane) neredeyse yapılamaz hale gelmesi gibi durumlar hekimlerimizi yurt dışına gitmeye teşvik edici olmaktadır. 2012 de kendi özel mecburiyetleri sebebiyle 59 hekim yurt dışına giderken, 2021 de 1200, 2022 de 2685, 2023 ün ilk 6 ayında 1361 hekimimizin yurt dışına gidiş maksadıyla girişimde bulunduğu bilgisi konunun önemini göstermektedir. Bunun için bu alanda ve diğer alanlarda beyin ve insan göçünü durdurucu çalışmalar yapılmalıdır. Başta hekimlerimiz olmak üzere sağlık çalışanlarımızın çalışma şartlarında güven ve cazibe sağlayıcı yeni uygulamaların gecikmeden yapılması gerekmektedir. Bu konuda atılacak adımlar ile bu göç durdurulmalıdır. Gidenlerin de geri gelmesini ve ülkemizde hizmet vermelerine imkân sağlanmalıdır.
Mekân olarak binalarımızın yeni ve çok yeterli olması güven vericidir. Teknolojik imkânların çok yeni ve yeterli olması, hizmet alımlarında kolaylık sağlayıcıdır. Bunlara başta hekimlerimiz olmak üzere tüm sağlık çalışanlarımızın çalışma şartlarındaki iyileştirmelerin yapılması ise bu kurumlarımızın çok daha verimli olmasını sağlayacaktır.
Öncelikle sağlıklı olmanızı isterim. İhtiyacınız olduğunda ise güvenilir hekim ve sağlık çalışanlarımıza ulaşmanız ve imkânlarınızın olması dilerim.
1 Eylül tarihine ve dolayısıyla Cumhuriyetin 100. yılının yeni adli yıl açılışına vasıl olduk. Hayırlı olsun. Bu 1 Eylül tarihi de her 1 Eylül’de olduğu gibi Türk yargısının ve genel olarak Türk hukukunun eksiklerinin, hatalarının barolar tarafından sayılmasıyla geçecek. Ve sonrasında maalesef yine bir arpa boyu yol alamayacağız. Hayırlısı olsun.
Türk yargısının kendi içinde cemaatvari bir yapı olması, yargının kaplumbağadan beter yavaşlığı, yargılama faaliyetlerinin ilk derece mahkemelerinde ortalama 1,5-2 sene gibi uzun bir sürede sonuçlandırılması, kararlardaki isabet oranları, hakim/savcıların bilgi ve deneyimleri ve tabi ki yargının olabildiğince siyasallaşması Türk yargısının kronik problemleri haline gelmiş durumda. Ancak, kanaatimce Türk yargısının öyle bir problemi var ki bu problem çözüldüğü zaman diğer problemler de çorap söküğü gibi bir bir çözülecekler. Yine kanaatimce Türk yargısının en büyük problemi insan odaklı olamamasıdır.
Bizim hâkim / savcı ortalamamız önlerine gelen bir soruşturma ve/veya kovuşturmayla ya da genel olarak yargılama faaliyetiyle ilgili olarak meseleye sadece “dosya” olarak bakarlar. Hâlbuki konusu ne olursa olsun her “dosya”, içinde insana dair bir hikâye taşır. Ve elbette konu hikâyenin çok ama çok ötesindedir. Her “dosya”, mutlaka ama mutlaka en az bir insanın mağduriyetini içermektedir ve yargı çoğu zaman ağır aksak işleyerek, dosyanın içindeki mağduru göz ardı ederek o mağduriyeti katlar.
Somut örnekler üzerinden gidelim;
Örneğin boşanma davaları. Türk yargısının boşanma davalarını ele alış tarzı, insan hayatında ciddi mağduriyet meydana getirmektedir. Üstelik boşanma davalarında davanın yalnızca bir tarafı değil, her iki tarafı da uzun süren yargılama faaliyeti nedeniyle mağduriyet yaşamaktadır. Düşünün ki, her iki taraf veya sadece bir taraf artık mevcut evliliği devam ettirmek istememekte, ancak müşterek çocukların velayeti – nafaka – tazminat – mal rejimi gibi daha “tali” nedenlerden dolayı taraflar yıllarca boşanamamaktadır. Taraflar, fiilen tamamen bitirdikleri bir evlilikle ilgili olarak sadakat yükümlülüğü başta olmak üzere evliliğe ilişkin bir eş olmaktan kaynaklanan bütün sorumlukları yıllarca sırtlarında taşımaktadır. Bu da hem tarafların ruh dünyasında hem de sosyal hayatlarında çok ciddi problemlerin doğmasına neden olmaktadır. Hâlbuki hukuk sitemi içerisinde boşanmaya derhal karar verilip diğer hususlar yönünden davanın devam ettirilmesi imkanı –teorik olarak- bulunmaktadır. Ancak Türk yargısı adeta Katolik Kilisesi gibi hareket etmekte ve boşanma meselesinin adeta etten tırnağı çıkartır gibi son derece sancılı bir şekilde gerçekleştirmektedir.
İş davaları için de benzer bir durum söz konusudur. İşveren tarafından hakları ihlal edilen ve işveren karşısında daha zayıf durumda olan işçi, davanın yıllarca sürmesi nedeniyle hakkını geç elde etmekte ve Türkiye gibi enflasyonist bir ülkede bu haklarını geç elde etme neticesinde bütün haklar adeta kuşa dönmektedir. İşveren tarafından zaten mağdur edilen işçi, bir kere de yargının hantallığı nedeniyle mağduriyet yaşamaktadır.
Yargı bazen de gecikmesinde sakınca bulunan ve telafisi imkansız zararların doğmasına neden olabilecek durumlarda verilmesi gereken ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz, yürütmenin durdurulması gibi kararları zamanında vermeyerek mağduriyet doğmasına neden olabilmektedir. Bu durumlarda ilgili taraf davayı kazansa bile davayı kazanmanın hiçbir anlam ve değeri kalmamakta ve yine yargı eliyle mağduriyet doğmaktadır.
Yargının asıl insan odaklı olması gereken ceza davalarında ise bu yazının hacmini çok aşacak ve aslında başlı başına bir kitap konusu olabilecek mağduriyetler maalesef bazen yargı eliyle yaşatılmaktadır. Haksız olarak verilen tutuklama kararları en sık rastlanan mağduriyetlerdendir. Yine haksız olarak verilen cezalar, ceza infaz kanununun ceza evinden cezaevine ve hatta kişiden kişiye farklı uygulanması da çok yaşanan mağduriyetlerdendir. Halbuki tekrar ifade edeceğimiz üzere, özellikle ceza yargısı en çok insan odaklı olması gereken yargı alanıdır. Çünkü buradaki mağduriyet yalnızca yargılaması yapılan kişiyi/kişileri değil onların eşlerini, çocuklarını, kısa bütün ailelerini, iş hayatlarını, ekonomik durumlarını, sosyal hayatlarını kısaca her şeylerini etkilemektedir. Bu alanda verilen / verilecek olan en ufak bir yanlış karar onlarca insanın hayatını mahvedebilmektedir.
Yeni adli yılda dileğimiz, Türk yargısının artık önündeki yargılama faaliyetini yalnızca dosyadan ibaret görmemesi, o dosyanın içindeki insanı yakalayabilmesi, umursamaz bir tutumla değil bilakis insan odaklı bir anlayışa bürünmesidir. Bir şeyleri düzeltmeye belki buradan başlayabiliriz.