5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 226

Anladın mı Bizi Hoca?

“Eğer yabancı bir dille meydana getirseydik Kur’an’ı, elbette derlerdi ki ayetleri Arapça olarak açıklansaydı da anlasaydık olmaz mıydı? Bu, yabancı bir dille söylenmiş söz, söyleyen de Arap ha? De ki: O, inananlara doğru yolu gösterir ve şifadır; inanmayanlarınsa kulaklarında ağırlık var ve Kur’an, onları kör etmede; sanki onlara pek uzak bir yerden nida edilmede”.

Fussilet suresi/44. Ayet”

“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun varlığının, kudretinin delillerindendir. Bilenler, âlimler için bunda Allah’ın kudretini gösteren deliller vardır”.

Rûm Suresi/ 22. Ayet

“Kur’an-ı Kerim’in Türkçe ve tüm dünya dillerindeki meallerine karşı çıkanlara: Tüm insanlığın “hidayetini” istiyor musunuz? İstemiyor musunuz?”

 “Yoksa Tüm insanlığın Araplaşacağını mı zannediyorsunuz?”

Hilmi ÖZDEN

Kur’an bütün dillerdedir

Keşf-i dünya ellerdedir[1]

Çalışmayan sellerdedir

Dinledin mi bizi hoca?

Ayet ayet insan yüce[2]

Lütfu kerem hece hece

Gelir gider gündüz gece

Anladın mı bizi hoca?

Yol gösterir Yüce Kur’an

Candan yakın Hak Hak vuran[3]

Zikri daim sende her an

Dinledin mi bizi hoca?

Asra yemin kıldı “Bir Hak”[4]

Tevhit ile cihana bak

Harfsiz sözsüz daim Halak[5]

Anladın mı bizi hoca?

Kur’an indi halkın dili[6]

Aydınlanır bin kandili

Killer yanar akar Nil’i

Dinledin mi bizi hoca?

Hak vermiştir binlerce dil[7]

Ona kurmuş gönülde il

İlim bilmez[8] lisanı sil

Anladın mı bizi hoca?

Türkçe Âdem dili oldu

Güneş gibi yere doldu

Sanma sakın bugün soldu

Dinledin mi bizi hoca?

Özden Hakk’a Türkçe söyler

Şehir olur nice köyler

Düşünmeyen bizi neyler

Anladın mı bizi hoca?


[1] Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur. Necm Suresi/39.ayet

[2] Onlara dış âlemdeki ve kendi içlerindeki âyetlerimizi göstereceğiz. Böylece Kur’ân’ın gerçek/hak olduğunu anlayacaklardır. “Rabbinin her şeye tanık olması onlara yetmiyor mu?”

Fussilet suresi/ 53.ayet

[3] Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız. Kâf suresi/16. ayet

[4] Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. Asr suresi/1, 2, 3.

[5] Yaratan

[6] “Anlayıp düşünesiniz diye onu Arapça Kur’an olarak indirdik. Zuhruf Suresi/3. Ayet.”

“Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur’an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab’a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur’an’da ne söylendiğini anlamıyorlar.) Fussilet suresi/44. Ayet”

[7] Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun varlığının, kudretinin delillerindendir. Bilenler, âlimler için bunda Allah’ın kudretini gösteren deliller vardır. Rûm Suresi/ 22. ayet

[8] İşte bu örnekleri biz, bütün insanlara veriyoruz. Oysa onları ancak bilenler anlar. Ankebût suresi/43.ayet

Yıllar Geçse de Vazgeçmedik! “Bu Düzen Değişmelidir!”

(09 Ocak 2016)

Cumhuriyetin ilk döneminde; Atatürk ile birlikte yüzyıllardır süregelen sıkıntılı bir döneme son verilerek, Türk yurdunun yeniden ihyası ve insanının hak ettiği bir düzenin yaratılması için yoğun çabalar gösterildi.

Ancak Atatürk’ün zamansız ölümü ile sanki her şey adım adım geriye gitmeye başladı.

Bu gün Türkiye bozulmuş daha doğrusu birileri tarafından kasden bozdurulmuş bir düzen içinde yaşamaktadır. Onun için bu düzen bir an önce yine Türk Milletinin iradesi ile değiştirilmelidir.

Türk Milleti günümüzde, ya fakirlik ya da ağır bir borç yükü altında inim inim inlemektedir. Hukuk çökmüş, adalet bulunamaz olmuştur. Çalışan hakları gerilemiş, emek güvencesiz kalmıştır. Eğitim sistemi bozuk düzenin en büyük tetikçisi konumundadır. Sosyal güvenlik sistemi halka yeterli bir güven vermemektedir. Terör halkın günlük yaşantısında sıradan bir olay haline gelmiştir. Ülkeye yabancılar tarafından yerli işbirlikçileri sureti ile el konulmak istenmektedir. Toplumun gelecek endişesi had safhaya ulaşmıştır.

Ülke kaynakları yabancılara peşkeş çekilmiş, yabancı sermaye ülkenin zenginliklerini çoktan dışarıya taşımaya başlamıştır. İnsanlar boğaz tokluğuna çalışma zorunluluğuna itilmiştir. Maden işletme imtiyazları çoktan küresel şirketlerin eline geçmiştir. Toplumun sosyolojik ve demografik yapısı ile oynanmıştır.

İnsanların huzur, mutluluk, refah, iş, aş beklentisi tükenmiştir… Ve bütün bunlar gizli ve açık ellerin marifeti ile halkın bilgisi dışında gerçekleştirilmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında, türlü yokluklar ve güçlükler içinde kanlarını dökerek, canlarını vererek Türkiye’yi kurtaran Türk Milleti, bugün ne yazık ki, bozuk düzen nedeni ile bütün kazanımlarını kaybetmek üzeredir. Yüzyıllardır topraklarımıza göz dikmiş olan bu “bozuk düzenin sahipleri” artık emellerine ulaşmak için bir engel kalmadığını düşünmektedirler!

Bozuk düzeni düzeltmekle veya ıslah etmekle görevli olan devlet erki de zavallılaşan bürokrasi nedeni ile iyiden iyiye bir şey yapamaz haldedir. Demokrasinin olmazsa olmazı olan siyasi partilerin durumu da, bozuk düzenin elemanlarının sevinçle ellerini ovuşturmasına neden olmaktadır. Bu tablo ile halk üretilmiş çaresizliğe mahkûm edilmek istenmektedir.

Biz bu düzen değişsin derken, bir rejim değişikliğini ya da anayasanın kurucu ilkelerine ters düşen bir şey yapılsın demiyoruz. Aksine her şeyin, mevcut anayasal sistem ve demokratik kurallar çerçevesinde, Türk Milleti için yapılmasını istiyoruz. Böylece işbirlikçi küçük bir azınlığın menfaatlerine göre yürüyen “bozuk düzen” halkın çoğunluğunun lehine değiştirilmiş olacaktır.

Ancak şunu da iyi bilmeliyiz ki, bu bozuk düzen birdenbire değişmez. Bu düzenin yıkılıp yerine arzu ettiğimiz bir düzenin gelebilmesi için gerçek ve kalıcı tedbirler almak gerekir. Bu da uzun ve sancılı bir mücadeleyi gerektirir.

Toplumsal sözleşme hüviyetindeki anayasa da buna işaret etmektedir. Onun için bizde, insan olmanın bir gereği olarak ve dünyevi adaletin tesisi için bir düzen değişikliği istiyoruz.

Bu düzen değişikliği; anayasal rejimi yıkarak değil tam uygulayarak, demokratik yaşamdan vazgeçilerek değil aksine her yere yerleştirerek ve Türk Milletinin iradesine uygun olarak yapılacaktır. Onun için hiç bir kuvvet bu düzen değişikliği talebinin karşısısnda duramaz. Yeter ki, düzen değişikliğine dair bir irade oluşsun!

Türk Milleti bunu başarabilir mi?

Biz bugün kendileri için bir düzen kurmuş ve gelişmiş olarak gördüğümüz Avrupa ve Amerika kıtalarındaki tüm milletlerin hepsinden daha eski ve köklü bir milletiz. Devlet kurma alışkanlıklarımız ve devlet tarihimiz yine bunların tamamından çok daha eskilere gider. Bu nedenle de Türk Milletinin siyasal bilinci ve hadiseleri kavrama yeteneği bunlardan fersah fersah ileridedir. Yeter ki, düzen değişikliğine dair doğru reçeteyi Türk Milletinin önüne koymayı başarabilelim…

Türk Milleti; huzur, mutluluk ve güven içinde yaşamayı fazlası ile hak etmiştir. Buna mani olan “bozuk düzen” değişecektir. Türkiye’de her şey; şahıslar, zümreler ve yabancılar için değil Türk Milleti için yapılacaktır.. Bunları başaracak gücümüz vardır ve bu bozuk düzen mutlaka değiştirilecektir. Çocuklarımıza ve torunlarımıza güzel günlerde özgürce yaşayacakları bir vatan ve kendi lehlerine tıkır tıkır işleyen bir düzen bırakacağız. Bu bir Türk evladının asla vazgeçemeyeceği bir ideal ve bir vatan borcudur…

Sağlıklı Şehir ve Belediyelerimiz(4)

Sahillerimizde balık tutup istakozlarımızı görebilecek miyiz? İnsan, hayvan ve bitkiler için sağlıklı çevre önemlidir. Kocaeli’mizde ki özellikle 60’lı yıllardan sonra artan yoğun göç ve çarpık şehirleşme zamanla denizimizin dere ve ırmaklarımızın kirlenmesine sebep olmuş, canlılar için yaşanması sorunlu bir hale gelmişti. 90’lı yıllara kadar ilçe ve belde belediyelerimiz faydalı ve gerekli hizmetler yapmaya çalışmışlardır. Ama göç ve şehirleşmedeki yoğunluk iş planlamalarında yetersizliklere, her geçen yıl artan yeni çevre sorunlarının gelişmesine sebep olmuştu. Genel yönetimin 1993’de İzmit Büyükşehir, 2006’da ise il genelini kapsayacak şekilde Kocaeli Büyükşehir şekline dönüşmesi çevre konularında da ciddi imkânlar yaratmış ve çalışmalar yapılmasını sağlamıştır.

Marmara denizimizin kıyıları yerleşim yerlerinin çok olduğu ve yoğun sanayi kuruluşlarının bulunduğu bir yerdir. Buraların evsel atıklarının ve sanayi atıklarının 90’lı yıllara kadar arıtılmadan denize bırakılması, bu denizimizi açık foseptik, çöplüğe dönüştürmüştür. 90’lı yıllarda ön arıtmalı, 2000’li yıllarda önce biyolojik sonra ileri biyolojik arıtma sistemlerinin devreye girmesiyle denizimizin ve çevremizin daha çok kirlenmesi önlenmiştir. Kocaeli’mizde tüm sahillerimizi kontrol altına alan toplama sistemimizin ve 23 adet arıtma sisteminin peyderpey yapılıp çalıştırılması ile deniz ve akarsularımıza arıtılmamış atık bırakılmamaktadır. Bu sayede günde ortalama 300 ton evsel atık çamurundan çevre korunmuş olmaktadır. Bu tesislerden yılda ortalama 50.000.000 m3 (yuvacık barajı kapasitesi) çevre zararı kaldırılmış atık su çıkmaktadır.

Bunun halen 15.000.000 m3’ü geri dönüşüm suyu olarak sanayi soğutma sistemlerinde kullanılmaktadır. Bu miktar yeni çalışmalarla arıtılarak suyumuzun daha verimli kullanılması, göl[1]yeraltı sularımız dâhil doğal kaynaklarımızın korunması amaçlanmaktadır.

Bu çalışmalar sayesinde denizimizde sevindirici iyileşmeler görülmüştür. 2011 ve 2015’de ISU’nun yaptırdığı su altı canlılarının fotoğrafla tespit çalışmaları bu kurumumuzun yayınları arasındadır (Su altı 2011, Su altı 2015 İzmit Körfezi). Kocaeli Büyükşehir Belediyemizde bu konunun uzmanı Tahsin Ceylan’a 2022’de yaptırdığı fotoğraflarla Derinlerdeki Yaşam İzmit Körfezi eserinde yazar “Körfezde artan biyoçeşitliliği gözler önüne sermekte, denizimizin geleceği açısından umut vermekte” tespitini paylaşmaktadır.

İzmit doğu baseni dip çamuru temizleme ve bertaraf çalışması denizimizi ve sahillerimizi daha da doğal güzelliğine kavuşturacaktır. Yılların deniz dibinde oluşturduğu çamurun bertarafı, deniz canlılarımız içinde yeniden sağlıklı bir ortamı sağlayacaktır. Çünkü bu çamur sağlıklı bir canlılığın oluşmasına engel olmaktadır. Bu çalışma ile 2 yıl içinde 9.5 milyon m3 çamur vakumlanarak alınacak ve deniz dibi temizlenecektir. Kabaca 650 futbol sahası büyüklüğündeki bir alandan 400.000 kamyon çamur böylece bertaraf edilmiş olacaktır. Tabi ki bunlar sayesinde denizimiz eski doğal güzellik ve zenginliğine kavuşacaktır. İnsanlarımız da sahillerinde yiyebileceği balıkları tutabilecek, ıstakozlarımız dâhil deniz canlarını görebileceklerdir.

Başta insan sağlığı olmak üzere çevre sağlığının öneminin bilinci ve sorumluluğu ile yapılan bu çalışmalar Kocaeli’mizin daha sağlıklı yaşanabilir bir şehir olmasını sağlamaktadır.

İnsanlarımızın ve yönetimlerin hassasiyetinin devamı oranında sağlıklı bir çevrede yaşayabileceğimizi unutmamamız gerekir. Bu çalışmalara öncelik verip hayata geçirilmesini sağlayan Kocaeli Büyükşehir Belediye başkanlarımız İbrahim Karaosmanoğlu ve Tahir Büyükakın ve çalışma arkadaşlarına şükran duygularıyla…

Yürüyüş parkurları ve millet bahçeleri: (devam edecek.)

Bir Hasankeyf Hatırası…

Siyasetin en sevdiğim yanı bu vesile ile Türkiye’yi gezmek ve insanlarımızla tanış olmaktır. Son yaptığımız Mardin ve devamında gittiğimiz Midyat, Ömerli, Gercüş ve Hasankeyf seyahatinde de, bu böyle oldu.

Onlarla yaptığımız konuşmalarda kâh sorunlarını, kah hayatın güzelliklerini araya hatıralar sıkıştırarak anlattılar. Bu bize bir kez daha siyasetin “gitmediğin yer senin değildir” kuralını canlı olarak yaşattı.

Hele bir delikanlının 50 sene önce Süleyman Demirel’in yoldan geçerken Hasankeyf’e uğrayışını, mağaralarda yaşayan insanları görünce “bana oy verin, sizlere ev yapıp, mağaralardan kurtaracağım” deyişini bir anlatışı vardı ki, heyecanlanmamak mümkün değildi.

Sorunlar bildiğiniz sorunlar! Yoğun nüfus artışı nedeni ile gençler arasında aşırı bir işsizlik var. Eğitim gene sancılı. Tarım ve hayvancılık Türkiye’nin genelinde olduğu gibi bölgede de çöküş içinde… Ekonominin giderek bozulması, orada da halkı etkilemeye başlamış. Bu sebeple esnaf perişan halde. Üretimsizlik bölgenin belini büküyor. Bu yüzden siyasette yeni arayışlar başlamış.

Bu yazdıklarımdan rahatsız olabilirsiniz ama birileri de, gördüklerini anlatmak ve konuşmalara tercüman olmak zorunda. Çünkü aralarında bazılarının bu şekilde talepleri oldu ve “sesimizi duyuramıyoruz” dediler.

Bunları yazarken, vatandaşı olmaktan gurur duyduğum Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bütün varlığı ile hizmet götürmeye ve huzuru sağlamaya çalıştığını da, özellikle belirtmeliyim. Allah bizleri devletsiz bırakmasın!

Aralarında biri var ki; ona kendisinden bahsederek bir yazı yazacağıma söz verdim. O da Hasankeyfli Muhammed Usta. Kendisi halı dokuyor. Bende kendisinden, keçi tiftiğinden dokunmuş küçük bir “Hasankeyf Hatırası” aldım. O artık bu mesleğin unutulduğunu söylüyor. Bir iki kişi yapıyorlarmış. Diyor ki, Hasankeyf geçmişte bu işin merkeziymiş. Siirt nasıl bu dokuma işinde marka ise Hasankeyf dokumalarının da çoktan marka olması gerektiğini anlattı.

Yetkililerle görüşmüş, Halk Eğitim Merkezi’ne gitmiş ama sonuç alamamış. “Bana cüzi bir maaş versinler, gençlere bu mesleği öğreteyim, hem işsizliğe hem Hasankeyf İlçesinin ekonomisine katkımız olsun” diyor. İşin erbabı ki, önümüzdeki günlerde İstanbul’da yapılacak fuarda Batman’ı temsil edecek.

Bir de “Dolar Ahmet”le konuştuk. Aldığımız kuru dutların kilosunun sadece altı lira olduğunu söylersem, üreticinin değil aradaki komisyoncuların ne kadar para kazandığını zannedersem anlarız.

Şu bir gerçek ki; Türkiye bir bütün… Yurdun dört bir köşesinde benzer yaşamlar, benzer sorunlar, benzer üzüntüler ve de benzer mutluluklar var. Bence bu durum geleceğimizin en büyük teminatı. Ancak çocuklar ve gençler en büyük sorunumuz!

Nice Muhammed Ustalar ve nice sesini duyurmak isteyenler var. Ben verdiğim sözü tuttum. Belki birileri, okurda; Hasankeyf’in dokumalarına sahip çıkar. Bunu çoktan hak etmişler.

Hoca Ahmet Yeseviyi Anarken

Gönül Erbabı Kur’an Ehlinin tasdikleriyle;

‘’Aşk ve güzellik, daima fıkıh ve kelamın hazmedemediği konular olmuştur. Kur’an ve Hadis tefsirleri de bundan nasibini almış, bunlardaki sevgi ve güzellikle ilgili anlamlar yok farz edilmiştir. Kulun, Yaratanını aşk derecesinde sevmesine izin verilmişse de Yaratanın kuluna aynı aşkla nazar etmesine izin verilmemiş, çünkü bu durum beşeriliğe mahsus hafiflik olarak mütalaa edilmiştir.

*

Kısacası, tefekkür sınırlanmış, giyim kuşam gibi standart hale getirilmeye çalışılmış, incelikler ve ara tonlar unutulmuştur. Böylece hikmetin yerini şekil, sevginin yerini korku, iç denetimin yerini dış denetim, üretmenin yerini tekrar, yaratmanın yerini taklit, bilginin yerini hurafeler ve üstat saplantıları almıştır.

*

İslam için hayati öneme sahip kavramlardan sevgi ve güzellik, yani aşk ve estetik, hiçbir şekilde derinlemesine incelenmemiş, işlenmemiştir.

Bu nedenle aşk ve estetik Müslümanların hep yitik hazineleri olarak kalmıştır’’.

*

Evet, toprakları asker gücüyle fethedebilirsiniz… Ancak orada kalıcı olmak istiyorsanız gönülleri fethetmelisiniz.

*

Tarih 1071, Ünlü Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan komutasında askerimizin Anadolu’yu fethinin başlangıcı… Ve gönülleri fethetmenin de başlangıcı Ahmet Yesevi… Bugün dahi binyıldır sürdürdüğümüz Anadolu kardeşliğinin temellerini atan Hoca Ahmet Yesevi’yi konuşmak, onu anlamak ve bizleri birleştiren İslam Kardeşliğini sonsuza kadar yaşatmak Türk’ün üzerine vacip bir gönüldeşliktir.

*

Bir insan düşünün: Bu insan öyle bir aşk ile dolu olsun ki, en sevgiliye öyle bağlı olsun ki onun yaşamından bir saniye bile fazla güneş yüzü görmek istemesin ve ne kadar kaldığını bilmediği ömrünü toprak altında geçirsin.

*

 Bizlerin anlayamayacağı bu aşka Tasavvuf ilimi diyoruz. Tasavvuf ehlinin dünyanın bir sürgün, bir gurbete çıkış yolu olduğu… Aşk ile sarmalanmış gönüllerin geçici durağı bu fani âlem…

*

En sevgiliye kavuşacakları gün için yaşayan bu meziyetli insanların önderi Habibullah Hz. Muhammed (s.a.v)dir. Kâinatın efendisi, dünyada kıyamete kadar ölümsüz yaşamayı seçmemiş, bir an önce en sevgiliye kavuşmak istemiştir

*

. İşte Ahmet Yesevi’nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Selçuklu’nun Osmanlı’nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’da adeta kökleşmiştir.

*

Şimdi herkese şunu bir kez daha hatırlatalım: BU TOPRAKLARIN ORTAK DİLİ SEVGİNİNİN BESLEDİĞİ  KÜLTÜR DİLİDİR!…

*

Kuran’ın öngördüğü fonksiyonel aklın işleviyle, sevginin gücüyle zenginleştirilmiş gönlün ortak paydasında dünyevi hayatını sürdürmüş bu tasavvuf ehli bilgelerin kanatları altında hayatımızı idame etmenin dünyevi hazzını uhrevi saadete dönüştürecek aşkın ve estetiğin arayışında olmak kendini bilenin üzerine vacip olsa gerek…

‘’Söyle, Rabbi’nin adıyla, O ki (seni) yaratan.

Ve yaratan insanı, alakadan, ilgiden, aşktan.

Söyle, ikram sahibidir, Rabbin senin.

O’dur size kalemle yazmasını öğreten.

O’dur insana bilmediğini belleten’’ ayetlerinde aşka ve estetiğe vurgu yapılır.

Çünkü var etmenin bizzat kendisi sevmektir…

*

Ne yazık ki, Eşref-ül Mahlûkat olarak yaratılan insana, aynı zamanda, yeryüzünde yaratılmış ‘’halife’’ hitabında bulunan Yüce Yaratana rağmen, ‘’halife ve efendi insanının yerini ‘’köle insan’’, sevginin yerini korku, güzelliğin yerini çirkinlik, dinin yerini şekilcilik almış ise ne olur?

 İslam ülkelerinin bugünkü halleriyle çağdaş medeniyetin arkasına düştüklerini;  Emperyalist Ülkelere bağımlı duruma gelerek sömürüldüklerini görüyoruz.

*

Özellikle son yıllarda Türk Milletinin içinde bulunduğu ayrışmaya yönelik yaşadığı kanlı terör olaylarında birleyerek oluşmaya, bütünleşmeye, Ortak Kültür Dilimizle selamlaşmaya… Severek kalmaya… Sevgiyle kalmaya ne kadar da ihtiyacımız var.

*

Yaratılışımızın gayesi adına uyanabilsek, silkinebilsek, gönlümüzü karartan duygulardan arınabilsek, kendimizi tanıyarak anlamlandırabilsek Yüce Yaratana da şüphesiz yar oluruz!

Eğitim Sistemi, Ekonomi ve Devletin Gücü

Kasım 2017’de yani tam 6 yıl önce, Üniversiteye giriş sınavında değişikliğe gitme kararı açıklanırken,Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP yönetimindeki dönemde, eğitim sistemi üzerindeki başarısızlığı itiraf etmişti. 

Erdoğan, “Türkiye’de iki alanda arzu ettiğimiz gelişmeyi sağlayamadık. Bunlar eğitim ve öğretimdir, kültürdür” demişti.

“Adam seçimi kazandı…” Tekrar kazandı… Ve tekrar kazandı… Ama eğitimde başarılı olduğunu söyleyerek ve göstererek kazanmadı.

Zaten Erdoğan’ın itirafını beklememize de lüzum yoktu.

Eğitimdeki başarısızlığı sadece her yıl açıklanan Üniversiteye giriş ve liselere giriş için yapılan sınavların sonuçlarından anladıysak vah bize.

Ekonomide 2014 yılından bu yana kişi başına milli gelirimiz 10 bin dolar seviyesini aşamıyor. “Orta gelir tuzağı” denen bu durumdan çıkamayışımızın ilk sebebi katma değeri yüksek ürünler üretemiyor oluşumuz.

Yüksek teknolojili üretim yapacak insan gücünü yetiştirememişiz.

Ekonominin gelişmişliği ve gücü ülkedeki hukuk ve demokrasi seviyesi ile orantılıdır.

Hukuk ve demokrasi talebi ise eğitim seviyesi ve şehirleşme ile doğrudan alakalıdır.

Hukuk ve demokrasi talep eden yerine iradesini bir kişiye devreden bir insan modeli yetiştiren bir “eğitim sistemimiz” var.

Esasen buna “eğitim sistemimiz” var demek bile doğru değil. Rahmetli Nurettin Topçu’nun tespiti bugün daha çok geçerlidir:

“Eğitim sistemimizin iki eksiği var; 1- Eğitim, 2- Sistem.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eğitim ve kültürdeki başarısızlığın itirafını bile bile, “ama köprüler, yollar yaptılar” diye düşünenler bu eğitim sisteminin ürünleri idi.

Eğitim ve kültürdeki başarısızlığını göre göre, Ak Parti’nin ülkede “adalet ve kalkınma” sağladığını düşünenler de bu eğitim sisteminin ürünleri idi.

Şu tespitimi biliyorum ki sadece eğitim ve kültür seviyesi iyi olanlar anlayabilir:

Eğitim sistemin neyse ekonomin de, hukukun da, demokrasin de, ülkenin gücü de o.

Aynı şekilde, ekonomin ne ise, hukukun ne ise, demokrasin ne ise eğitim sistemin de o…

*******************************

Eksi 9 Puanla 4 Yıllık Fakülteye Giriliyor

Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) açıkladığı veriler barajın kaldırılmasının üniversite kazanmayı ne kadar kolaylaştırdığını ortaya koydu.

Baraj kalkmadan önce 4 yıllık bölümler için en az 27 net, 2 yıllık bölümler için de 8,75 net yapmak gerekiyordu.

Baraj kalkınca, bazı bölümlere -8,75, -7,25, -9,5 net yapanlar bile girdi. Hatta Türkçeden eksi 7,5 net yapıp Türk Dili ve Edebiyatı kazanan bile var.

Eksi netlerle hem iki yıllık hem de dört yıllık bölümlere öğrenciler yerleşildi. Bu bölümlerinin çoğunun vakıf üniversitelerinde olduğu görülmekte.

Daha da üzücü olan ise sıfırın altında netle Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazananlar olması. Yerleştirildikleri üniversitelerinden mezun olduğunda Türkçe öğretmenliği yapabilecek olan kişiler sıfırın altında Türkçe netiyle üniversiteye girdi.

PİSA testlerinde ortaya çıktığı gibi, orta öğretim öğrencilerinin çoğunun kendi dilinde okuduğunu anlama ve düşündüğü ve bildiği bir şeyi anlatma becerisi bakımından son derece yetersiz olduğu gerçeği bir kere daha yüzümüze çarpılmış olmalı.

Bu vahim tablo sadece Türkçe bölümlerinde değil. Daha önceki yıllarda olduğu gibi fizik, kimya, tarih, coğrafya gibi bölümleri kazananlar da YKS’de kendi bölümlerinin sınavlarında eksi net yaptı. Özellikle tarih sınavlarında hem birinci kısımda hem ikinci kısımda eksi net yapanlar dikkat çekti.

*******************************

Bu Eğitim Kalitesi ile Güçlü Türkiye Olamayız

Bu eğitim kalitesi ile asla gelişmiş ve güçlü bir ülke olamayız.

“Yeni Türkiye”nin öğrenci sayısıyla, fakülte binalarının büyüklüğü ile övünen yöneticilerinin, eğitim ve öğretim kalitesindeki utanç verici bu tablodan, ders çıkarması gerekir.

Dünya Ekonomik Forumu’na göre devletlerin önümüzdeki dönemde ekonomik rekabete hazır olabilmesi için “Eğitim müfredatını güncelleyecek işler ve ‘yarının pazarları’ için gerekli becerilere yapılan yatırımı artırması” gerekiyor.

Bu konuda en iyi durumdaki ülkelerin Finlandiya, Hollanda ve Danimarka olduğu tespit edilmiş.

Bunlar ve diğer gelişmiş ülkelerin eğitim kalitesi yüksek ülkeler olması tesadüf değil. Bunlar gelecek dönemin ihtiyaçlarına göre zaten bizim imrendiğimiz seviyede olan eğitim sistemlerini daha geliştirmek çabası içindeler.

Biz ise, daha kendi dilinde sorulan soruları anlayamayan, mecaz ve ironi içeren cümleleri kavrayamayan, bildiği bir konuyu bile doğru dürüst anlatamayan insanlar yetiştiriyoruz.

Bu yetersizlikteki bireylerin soru sorma becerisi ve sorgulama yeteneğinin gelişmediği de açıktır. Belki de bu yüzden yöneticiler eğitim kalitesinden memnun bile olabilirler.

Ancak unutulmasın ki, bu eğitim kalitesi ile önümüzdeki on yılda da “orta gelir tuzağı”ndan kurtulabilmek ve kişi başı on bin dolarlık milli gelir seviyesini geçebilmek hiç de kolay olmayacak.

Daha önce de aktardığım bir cümle ile bitirelim:

“Güçlü Türkiye sözünün bu çağda bir tek anlamı var; eğitim, hukuk, demokrasi, teknoloji, bilim alanlarında ‘yüksek kalite’ye ulaşmak.” (Taha Akyol)

İran Türklerinde Köroğlu DestanıGelenek, İlmî Birikim / İnceleme Ve Metinler

Ege Üniversitesi Türk Dünyâsı Araştırmaları Enstitüsü’nde görevli olan Dr. Fazıl Özdamar’ın hacimli eseri 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 704 sayfadır.

Yazar, 8 sayfalık ön sözde eserinin, hazırlamış olduğu doktora tezinin, mahallinde yapılan inceleme-araştırma çalışmalarıyla genişletilmiş şekli olduğunu açıklıyor.  Bu araştırmaları yaparken, İran’ın yönetimi altındaki topraklarda yaşayan Türklerin hayatları hakkında edindiği bilgileri de okuyucuya naklediyor. Köroğlu Destanı’nın Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Doğu Türkistan’da tespit ettiği varyantları hakkında da bilgi veriyor. Eser 16 yıl devam eden çalışmaların ürünüdür.

25-78. sayfalarda yer alan 53 sayfalık ‘Giriş’ bölümünde araştırma çalışmaları sebebiyle aralarında bulunduğu Tebriz, İran’ın kuzey batısında bir bölge olan Karadağ (Karacadağ), Urmiye, Karapapak, Zencan, Kum, Horasan+Türkmen Sahra ve Kaşkay âşık muhitlerinin coğrafî konumu, âşıkların yaşama tarzları ve eğitimi, destan anlatma geleneği, kullandıkları çalgılar, Köroğlu Destanı’nın İran Türkleri varyantlarının isimleri hakkında bilgiler veriliyor. Bölümün son 16 sayfasında Köroğlu’nun mâcerâlı hayatı hikâye ediliyor.     

281 sayfalık l. Bölüm, ‘İran Türkleri Köroğlu Destanı’nda Yapı’ olarak isimlendirilmiş. İlk olarak ‘yapı’ kelimesi, şekiller, çizelgeler, denklem ve formüllerle edebiyat ilminin eleğinden geçiriliyor. Ara başlıklarda âşina ifâdeler var: ‘Zengin kız, fakir oğlan ve mutlu son’ gibi… Sonra ‘Evlilik yılları ve çocuksuzluk’, ‘Taçlı Begüm’ün gebe kalması ve Urşan’ın doğumu’ ‘Zâlimin zulmü’, ‘Çamlıbel’e göç’, ‘Tohumun ot, tayların at olması…’, ‘İntikam’, ‘Baba oğul ve mukaddes su’ ve devam eden ara başlıklarla Köroğlu’nun hayatı başlar, tahlillerle devam eder. Diğer ara başlıklardan bâzıları: ‘Köroğlu’nun Tebriz seferi’, ‘Azerbaycan Türkleri’, ‘Çamlıbel’e göç’, ‘Köroğlu’nun İstanbul Seferi.’

136. sayfada Köroğlu’nun İstanbul Seferi özetlenir.

İstanbul paşası Hasan Paşa’nın kızı olan Nigar Hanım, amcasının oğluyla nişanlıdır. Ancak namını işittiği ve âşık olduğu Köroğlu’na kendisiyle evlenmek istediğini bildiren bir mektup yazar ve bir ulak ile bunu Çamlıbel’e gönderir. Köroğlu mektubu okur okumaz Kırat’ına biner ve İstanbul’a gider. İstanbul’a vardığı gece Yaşlı Kadın’ın evinde kalır ve ertesi gün bir Değirmenci’den Nigar’ın o gün bir bağa gideceğini öğrenir. Bağa giden Köroğlu, Bağban’ın yardımıyla Nigar’ı bulur.

Bağa gelen Köroğlu’yla karşılaşınca onun kim olduğunu ve geliş sebebini öğrenen Nigar, Köroğlu’nun gerçekten her şeyi göze alıp kendisiyle evlenmeyi isteyip istemediğine ikna olmak için onu çeşitli sınamalara tâbi tutar, sınamaları geçen Köroğlu, Nigar’ı Kırat’a bindirerek Çamlıbel’e doğru yola çıkar.

Nigar’ın Köroğlu tarafından kaçırıldığını hizmetçilerinden öğrenen Hasan Paşa ordusuyla Köroğlu’nun peşine düşer ve şehrin dışında Köroğlu’na yetişir. Bu orduyla Köroğlu arasında yapılan savaş sırasında Köroğlu’nun Delileri de gelir. Neticede savaşı kazanan Köroğlu, Nigar’ı Çamlıbel’e getirir.

Bu bölüm Köroğlu’nun hayatından sahnelerle, Türkmen Seferi, Bayezid Seferi, Gadir-i Hum Olayı* Rüyâ ile bilgi edinme, Kurt yürüyüşü, Saldırma sanatı, Köroğlu’nun Turna Teli Seferi, Tokat seferi, Duman ile haber gönderme, Köroğlu’nun savaşları-kahramanlıkları, Erzurum Seferi, Türk dünyâsı destanlarında sıkça görülen don (kıyafet) değiştirme motifi, gaipten gelen haber, affetmenin asâleti, Türk geleneğinin vazgeçilmezi şölenler, Türk Dünyâsı’ndaki şîve farklılıkları, Köroğlu’nun Müslümanlığı, Köroğlu’nun fizikî hususiyetleri, duâ ile tedâvi, Köroğlu’na ‘Acem’ denilmesindeki yanılmanın sebebi, Hasımlığı hısımlığa çevirmek ve de Köroğlu’nun savaşları ve kahramanlığı… bu bölümde ele alınan diğer konulardır. Oğuz Destanı’nın adı sıkça geçmektedir. Çünkü Köroğlu, bir Türk destan kahramanıdır. Savaşta Turan taktiği ve tahliller… tahliller… ve çokça olan  tahlillerden sonra ‘Sonuç’ başlığı altında bu bölümün yorumu veriliyor. (s: 356-362)

Birinci Bölümdeki Metinlere Âit Yorumların Özetinin Özeti:

Her biri ayrı destan özelliği taşıyan on bir kol hâlindeki örneklerle Köroğlu Destanı’nın bir bütün olarak değerlendirildiği bu çalışmayla Türkoloji alanında az bilinen Köroğlu Destanı’nın İran Türkleri varyantları okuyucuya sunuluyor. Âşık muhitleri ve bu muhitlerin destan anlatma gelenekleri inceleniyor.  Ayrıca Türk Dünyâsı’nın büyük bölümünde anlatılan Köroğlu destanlarının motif yapısı hakkında edebiyat ilmi çerçevesinde bilgiler sunuluyor. Bu bilgilerle Türk Dünyâsı’nın br bütün olduğu ispatlanıyor.

*Gadir-i Hum Olayı: Hz. Muhammed’in Vedâ Haccı dönüşünde, Gadir-i Hum denilen mevkide mola verilir. Konuşması sırasında Şii inancına göre Hz. Ali’yi vekil tâyin etmiştir. Şiiler bu iddianın hakîkat olduğuna inanır. Sünnîler ise maddî ve aklî delil bulunmadığını ısrarla ileri sürer. Mesele, asırlar boyunca tartışılagelmiştir. Gadir-i Hum günü, İran’da hâlâ bayram olarak kutlanmaktadır.

***

Eserin 365. sayfada başlayan ikinci bölümünde, Tebriz ve yöresinde âşıklık geleneğini yaşatan, Köroğlu Destanı’nı saz eşliğinde söyleyen veya hikâye-masal gibi anlatan kişilerin, sohbetlerinin bant çözümü yer alıyor.

Azerbaycan Türkçesini sevenler ve özleyenler için tadımlık bir bölüm, İran Türklerinde Köroğlu Destanı isimli eserden iktibas edilmiştir:

Muhammet İbadi Karahanlı Alışık: Sizden rica ederdih ki bu dastanı başlıyasız Çoğ sağ olun

Âşık Ali İbadî Karahanlı: Beli (tamam, evet), men de eziz eşidennere (dinleyenlere temaşaçılara (seyredenlere) selâm erz eyliyirem (arz ediyorum).

Size hardan (nereden) heber (haber) verim (vereyim)? Köroğlu dastanınnan (destanının) birinci golu (kolu) Mehter Alı’dan, yani Köroğlunun atasının (babasının) dastanınnan.

Size hardan heber verim? Teke Tütman (Türkmen) elinnen (ilinden.) Teke Türkman elinde kimnen? Hoca Mahmıd’dan.

Hoca Mahmıd varlı kârlı (zengin) bir adamıyıdı amma (ama) efsus ki (ne yazık ki) Allah Taala mına (buna) evlat vermemişdi. Hoca Mahmıd’un böyüh (büyük) bir ilhısı (yılkısı) varıdı. Ne geder (kadar) mehter (seyis) tutdu (işe aldı), heş (hiç) biri razı galmadı (memnun olmadı).

Ahir zamannarda (eski zamanlarda) Mirze Bey’in oğlu Alı’nı, (Ali’yi) öz (kendi) ilhısına (yılkısına) mehter (seyis) danışdı (tuttu). Ah, Hoca Mahmıd’ın ilhısma baktıktan sonra) Hoca Mahmıd’ın ilhısı günbegün (gün geçtikçe) artmağa başladı. Yahşı yahşı (güzel güzel) attarı (atları) emele geldi. (yetişti) Hoca Mahmıd oggede (o kadar) Alı’dan razı galdı ki Alı’nı özüne (kendine) oğulluğa götürdü (evlatlık aldı)

İlde (yılda) bir defe (defa) Hoca Mahmıd ilhıdan (yılkıdan) emele gelen (yetişen) atlardan bir neçesin (birkaçını) seçip, getirip Tebriz Bazarı’nda (pazarında satardı. ‘Çünkü o zaman Fireng dövletlerinnen (batılı devletlerden) gelib Tebriz Bazarından at alıb aparırdılar. (götürürlerdi)

Bir il (yıl) Hoca Mahmıd üzün (yüzünü) oğulluğu Alı’ya tutdu (çevirdi) dedi:

-Oğul, daha menim ömrümnen de bir zad (şey) galmır. (kalmadı) Gel bu defe (defa) sen de gedeh (gidelim) Tebriz’e. Alverin (alışverişin) yollarını öğreş (öğren)! Men başımı yere goyannan (öldükten) sonra bu işe sen devam eyleginin!) devam et.

Beli (evet), bir neçe (birkaç) yahşi (iyi) at seşdiler (seçtiler) ilhıdan (yılkıdan) geldiler Tebriz’e sarı (-e doğru). Gelip yetirdiler (vardılar) Tebriz’e. Attarı (atları) saldılar kervansaraya.

Geceni (geceleyin) kervansarayda galıb, seher açılıb (sabah oldu.) Hammızın (hepimizin) seheri (sabahı) heyirriyinen (hayırla) açılsın!

Alverçiler (tüccarlar), Firengi’den gelen alverçiler, heberdar (haberce) Hoca Mahmıd at getiribdi. Hammısı (herkes) geldiler kervansaraya. Alı dı (çıkardı) kervansaranın Kervansarayın) hayatına (avlusuna).

Ne ise attarın biri ürkübdü. Üz goydu (başladı) şehre sarı (-e doğru) goşmaya (kaçmaya). Alı düşdü bu atın dalısıncan (peşine.)

Size kimnen heber (haber) verim (vereyim)? Tebriz’de Polat Pehlivan’ın bacısı  Taçlı Beğim’nen (Taçlı Begüm’den). Taçlı Beğim başında bir neçe (birkaç gızınan küceden (yoldan) geçirdi. Bir de gördü, bıların (bunların) üstüne ele (öyle) bir at gelir ki az galır (kalsın) bıları ayahlasın (tepelesin). Çekildi gırağa (kenara). El attı (tuttu) etınn (atın) yalmanınnan (yelesinden), atı yerinde dih sahladı.  (durdurdu). Alı nefesi tentimiş (nefes nefese kalmış hâlde) yetirdi (geldi).

Gördü bir gız atı ele (öyle) sahliyibdi (tutmuştu); at yerinnen debereşmir (yerinden kıpırdamıyor. Alı bir gıza bahdı (baktı), bir golunun (kolunun) gücüne bahdı; heyran oldu (hayran kaldı.) Allah Taala, Taçlı Beğim’i ele keremi cuşa gelende (keyfi yerindeyken) yaratmışdı.’

Alı dedi (düşündü); ‘Göresen bu gızdı, yohsa (yoksa) pehlevandı? Alı bahdı (baktı), gördü ki gız gezebinen (sinirle) Alı’ya ele (öyle) bahir (bakıyor)

Alı dedi: Ay (ey) hanım, gezebli bahma!     

Götürüp göreh (bakalım), burda ne deyir (der)?

    Biz diyeh (söyleyelim), siz sağ olun,   

Onu da Köroğlu Gaytarması’ynan (Köroğlu Kaytarmasıyla: bir âşık havası):

Yol üstünde duran gözel, 

 Ele (öyle) bahma! İnciyerem (inciniyorum).   

 Goy (bırak) gözüm gözüne bahsın (baksın)

Kirpih (kirpik) çahma! İnciyerem.

Nur vayılır gözel üzden (yüzden),

Amandı (aman ha), incime bizden!

Olan işi durub tezden (yeniden),

Başa gahma (kalkma)! İnciyerem.

Gız dedi.

Oğlan hele, atın az galmışdı (kaldı) bizi öldürsün, özün (kendin) de durub (ayağa kalkıp bize şeir (şiir) ohuyursan (okuyorsun)? İndi (şimdi) gardaşım Polat Pehlivan gelip bizim yanımızda görse acığı tutar (öfkelenir),

Dedi:

Ay (ey) hanım, sözümnen bir hane (dörtlük) galıb.

  Götürüp göreh (bakalım), indi (şimdi) ne deyir (der)?

Biz diyeh (söyleyelim), siz sağ olun.

Alı der; melehsen, nesen (melek misin, nesin)?

Sen oldun sebrimi (sabrımı) kesen,

   Könlüm yıharsan; ‘Yoh (yok).’ desen,   

  Dönüp çıhma (vazgeçme) inciyerem.

Ne eyledin, sen eyledin,

Gelbimi (kalbimi) al gan eyledin,

Sen eyledin, sen eyledin.

Beli (evet) atın boynuna Alı bir kemend salıri (kemen atıp) getirir kervansraya.

Âşıkların konuşması bu minval üzere uzak gider… Azerbaycan’da yaşayan soydaşlarımız şiiri de uzun uzun konuşmayı da çok sever.

Hepsine bin selâm…

FÂZIL ÖZDAMAR 1984 yılında Adana’nın Şambayadı köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Adana’da tamamladı. Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olduğu 2005’te Ege Üniversitesi Türk Dili Bölümünde Türk dili okutmanı olarak göreve başladı. 2011 yılında Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisansını, 2019 yılında aynı enstitüde doktorasını tamamladı. 2013-2015 yılları arasında Sırbistan-Novi Pazar Devlet Üniversitesi ve Novi Pazar Yunus Emre Türk Kültür Merkezinde Türkçe okutmanı olarak görev yaptı. İran Türklerinin folkloru, âşıklık ve destancılık geleneği hakkında çalışan Fâzıl Özdamar 2015 yılından beri Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsünde çalışmaktadır. Kitap çalışmaları: *Tebriz Âşıklık Geleneği ve Tebrizli Âşık Ali -Ali Feyzullahî Vahid. (1. baskı: Ankara 2014, 2. baskı: Bakü 2017), İran Türklerinde Babek ve Babek’i Anma Törenleri (Ankara 2020)

DERKENAR:

Günümüzde ‘Azerbaycan Cumhuriyeti’ olarak anılan Kuzey Azerbaycan veya / Bakü Azerbaycan’ı ile Güney Azerbaycan / Tebriz Azerbaycan’ı birleşikti. İran- Rusya savaşında Rusya galip gelince, 1813 yılındaki Gülistan ve 1828 yılındaki Türkmençay anlaşmaları ile Azerbaycan toprakları Çarlık Rusya’sı ve İran Kaçar Hânedanı arasında bölüşüldü. Kuzey Azerbaycan Rusya’nın, Güney Azerbaycan İran’ın yönetiminde kaldı.

Kuzey Azerbaycan’da Mehmet Emin Resulzâde 28 Mayıs 1918 târihinde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ni kurdu.  Rusya 28 Nisan 1920 târihinde bağımsız devleti lağvederek Moskova’ya bağlı Sovyet Sosyalist Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurdu. 26 Aralık 1991 târihinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Azerbaycan Cumhuriyeti kuruldu. Yapılan Serbest Seçimde Halk Cephesi’nin lideri Ebulfez Elçibey Cumhurbaşkanı oldu. Güney Azerbaycan ise 1828 yılından itibaren günümüze kadar İran’ın yönetiminde kaldı. Ebulfez Elçibey Güney Azerbaycan’ı esâretten kurtarma plânları hazırlarken, Rusya, İran ve Ermenistan, Elçibey’i devirmek üzere komplo hazırladı. Karabağ’da Ermenilere karşı savaşan küçük bir ordunun komutanlığını üstlenmiş olan Suret Hüseyinov 300 kişiyle Cumhurbaşkanlığı sarayına doğru yürüyüşe geçti. Elçibey, kendi milletine karşı asker kullanıp isyanı bastırmayı uygun görmeyince ihtilal teşebbüsü başarılı oldu ve Elçibey, Nahcivan’daki köyü Keleki’ye gitti. Yerine aynı köyden olan ve Elçibey’in kabulü ile Meclis Başkanı olarak görev yapan Haydar Aliyev Cumhurbaşkanı oldu.  İsyancı Hüseyinov Başbakan olarak tâyin edildiyse de kısa bir süre sonra bir yolsuzluğa adı karıştığı için Aliyev onu görevden alınca Moskova’ya kaçtı. 

Suret Hüseyinov 31 Temmuz 2023 târihinde İstanbul Yeşilköy Hava Alanında Moskova’ya gitmek üzere beklerken, 64 yaşında kalp krizinden öldü. 

Bu Anlamlı Söz ve Davranışın Neresindeyiz?

Bağdat’ın maneviyat önderlerinden Seyyid Ahmet Rufai Hazretleri (1181), öğrencilerine verdiği bir tasavvuf dersinde der ki:

-İçinizde kim bir ayıbımı görürse hemen söylesin ki o ayıbımı vakit geçirmeden düzelteyim, tekrar etmeyeyim!

Kimseden bir ses çıkmaz. Çünkü kimse O’nda bir ayıp görmemektedir. Ancak bir talebesi parmağını kaldırır:

-Efendim der, sizde benim gördüğüm büyük bir ayıp var.

-Söyle bakayım evladım o ayıbımı da hemen düzelteyim!

Gözleri yaşararak konuşan talebe, hocasının ayıbını şöyle ifade eder:

-Sizin en büyük ayıbınız, bizim gibi günahkâr kimseleri kendinize talebe olarak kabul etmenizdir!

*

Bu söz üzerine derin bir sessizlik olur. Neden sonra Rufai Hazretleri’nden şu değerlendirme duyulur:

-Kendisini günahkâr bilme olgunluğuna erişen bu talebemi yerime halife tayin ediyorum. Bundan sonra ben olmadığım zamanlarda sohbeti o yapacaktır sizinle! Çünkü der, ben de kedini günahkâr görenlerden biriyim.

*

Demek samimi şekilde kendini günahkâr bilen insan, sonunda hocasının halifeliğine layık görülecek hale bile gelebilir. Yeter ki bu tevazu duygusunda samimi olsun, kendini hep böyle kusurlu bilsin, benlik iddiasına hiç kapılmasın! Bu tarihî olay bizlere de bir şeyler söylemiş oluyor mu?

 Bizler kendimizi ne durumda görüyoruz bir düşünsek mi acaba?

*

Günah; Anlam ve Mâhiyeti Günah Kelimesinin Anlamı: ‘Günah’ kelimesinin aslı Farsçadır. Kur’an’da ‘cünâh’ şeklinde geçen bu kelime, ‘günah’ olayını anlatan kavramlardan yalnızca bir tanesidir.

*

 Kur’an, günah kavramını tanıtmak için birçok kelime kullanmaktadır. Bu kelimelerin her biri insanın yaptığı her bir hatanın türünü, hatanın yapılış mantığını, ya da günahın arkasında yatan niyeti ifade etmektedir.

*

Günahı anlatan her bir kavram, insan davranışının sebebini ve psikolojik yapısını açıklar. Bir başka deyişle günahı ifade eden her bir kelime hatanın nasıl bir hata olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye’ye Geri Dönen Yerli Sermaye Kimin?

Habertürk’te Abdurrahman Yıldırım son yazısında “seçim öncesi Türkiye’den çıkan sermaye seçim sonrası döndü. Ancak bu hareket büyük ölçüde net hata ve noksan kaleminde kaynağı belli olmayan şekilde gerçekleşti” bilgisini verdi.

Bir diğer ekonomi yazarı Ege Cansen de Sözcü Gazetesindeki yazısında “bu arada hoş bir şey oldu. Türkiye’ye adeta döviz yağmaya başladı. Hem de IMF’den ve Arap dostlardan değil. Yerli kaynaklardan. Anlaşılan CHP’nin iktidara gelmesinden korkup kaçan dövizler geri geldi” diyerek aynı durumu açıklayan bir yorum yaptı.

Bu haberleri duyunca “bıyıklı yabancı yatırımcı” kavramı aklınıza gelebilir. Bilindiği gibi, “fonlarını yurt dışında tutarak Türkiye’de borsa ve diğer finans piyasalarında değerlendirenlere” piyasada “bıyıklı yabancı” adı veriliyor.

Acaba ekonomi yazarlarının belirttiği yurda geri dönen yerli kaynak “yurtdışından yabancı yatırımcıymış gibi hisse senetlerine yatırım yapan aslında Türk olan” yatırımcılar mı?

Benim anladığım kadarıyla gelen para böyle değil. Çünkü bu tür yatırımlar için gelmiş olsa resmi yollardan gelirdi ve “kaynağı belli olmayan” sermaye hareketlerini gösteren “net hata noksan” kaleminde yer almazdı.

*******************************

Kaynağı Belirsiz Döviz Girişi

Hazine eski Müsteşarı, Ekonomist Dr. Mahfi Eğilmez “2022 yılında net hata noksan kalemine yaklaşık 26 Milyar dolar giriş oldu. Bu aynı yılın cari açığının (49,1 milyar dolar) yarısından fazlası. Bu konu mesela kara para, uyuşturucu ticareti incelemesi gibi araştırmalara konu edilmeliydi” dedi.

Ama bu konuda bir çalışma yapıldığını duymadık.

Mahfi Eğilmez “Sonunda Türkiye, dünyada daha önce hiç olmadığı kadar karanlık bir ülke konumuna geldi, kimse buraya para yatırmaz oldu” yorumunu da yaptı.

Bu tür iddialar sebebiyle, “Mali Eylem Görev Gücü, 2021’de, kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede eksikleri olduğu gerekçesi ile Türkiye’nin daha sıkı izlenmesini gerektiren gri listeye aldı.”

2022 yılında rekor kıran kaynağı belirsiz para girişi 2023’te seçimler oluncaya kadar bıçak gibi kesildi. Seçimden sonra yine oluk oluk ülkeye girmeye başladı.

*******************************

Yeni Türkiye’nin Zenginleri Farklı

Büyük sermaye sahipleri iktidar değişiminden niye korkuya kapılır?

Ege Cansen’in ifadesiyle, seçimden önce “CHP’nin iktidara gelmesinden korkup kaçan” ve şimdi AKP iktidarının devamı ile geri dönen dövizlerin sahipleri kimler olabilir?

Eski Türkiye’nin Koç, Sabancı gibi büyük sermaye sahiplerinin onca iktidar değişiminde paralarını yurtdışına kaçırma gereğini duyduklarını hiç duymadık. Elbette bu holdinglerin yabancı ülkelerde de yatırımları vardır (ve olmalıdır) ama bu yatırımlar iktisadi gerekçelerle yapılır. Kaynaklarının kullanımı siyasi iktidar değişimine bağlı değildir.

****

Oysaki Yeni Türkiye’de “iktidar değişirse benim yasadışı yollardan edindiğim servetime el konabilir” endişesini taşıyan bir grup zenginin türemiş olduğu anlaşılıyor.

Bu endişeyi taşıyanlar arasında siyasetçiler, rüşvetçi kamu görevlileri, kamu ihalelerinden sıra dışı servetler edinenler, yasal prosedüre uymayan teşvik, vergi affı, tekel oluşturma gibi imkanlarla zenginleşenler, yasadışı örgütlerin uyuşturucu ticareti, mafyatik çökme operasyonlarından pay alanlar olabileceği aklınıza gelebilir.

Ama bu kadar fesat olmayın lütfen. Muhtemelen seçimden önce iktidar değişecek korkusuyla yurtdışına servet kaçıran iş adamları AKP iktidarında ülkenin yeniden çok güzel yönetileceğini düşünmüş de olabilirler.

AKP iktidarının daha adil, daha hukuka uygun, daha rasyonel politikalar izleyeceğini düşündüğü ve ülkesine borcunu ödemek amacıyla yurtdışından dövizleri getiriyor olabilirler. “Cari açığı finanse eden bu hayırsever iş adamlarının” adlarını öğrensek belki de “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye omuzlarımızda taşıyabiliriz.

********************************

Bu İddia Gelişmiş Bir Ülkede Olsa

16 Şubat 2017’de Gazeteci Ahmet Takan “FETÖ soruşturması adı altında, Ankara ve İstanbul’da birer belediye başkanına operasyon yapıldığını, MİT’e çağrılan başkanlardan yurtdışındaki 1 milyar doları Türkiye’ye getirip piyasaya sürmelerinin istendiğini” iddia etmişti.

Ahmet Takan Ankara’daki Belediye Başkanının 650 milyon dolar, İstanbul’dakinin ise 400 milyon doları Türkiye’ye getirdiğini ve kendisine bu haberi veren kaynağının “o günlerde dövizdeki kısmi düşüş bu sayede gerçekleşti. Piyasaları rahatlattık” dediğini de yazmıştı.

Bu konuda sadece Melih Gökçek sosyal medyadan “söylediklerini ispat etmezsen, şerefsizsin” gibi bir cevap verdi. Başka bir açıklama yapıldı mı, Takan’a suç duyurusunda bulunuldu mu, hakaret ve iftira sebebiyle dava açıldı mı bilmiyorum. Bahsi geçen belediye başkanlarına kara para hakkında bir dava açıldı mı hatırlayamadım. İnternette yaptığım araştırmada böyle bir habere rastlamadım.

CHP Milletvekili Murat Emir, bu iddia üzerine, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun cevaplaması talebiyle TBMM’de soru önergesi vermişti. Bu önergede “Ahmet Takan’ın yazısında ifade ettiği gibi belediye başkanlarının yurtdışındaki paralarını Türkiye’ye getirdiği iddiası doğru mudur? Doğruysa hangi belediye başkanı hangi ülkedeki parasını Türkiye’ye transfer etmiştir?” diye sormuştu. Yanılmıyorsam bu sorulara cevap verilmedi.

Böylesine büyük bir iddia ABD, AB, Japonya, G.Kore gibi ülkelerden birinde olsa, ülkede olay açıklığa kavuşuncaya kadar gündemden düşmez, siyasi dengeler değişir, suçlular varsa muhakkak cezalandırılırdı.

Neyse ki, bizim ülkemiz “ileri demokrasi” aşamasına geçmiş, halkımız böyle olaylarla huzurunu bozmayacak kadar “olgunlaşmış” ve iktidara güveni asla sarsılmaz olduğundan mesele kapatılıp gidiyor.