Paradigmalar, Dogmalar, Naslar

149

İnsan zihni paradigmalarla düşünüyor. İsterseniz dogmalarla, isterseniz naslarla deyin. Paradigma bir anlamalar, kavramalar koleksiyonu. İçinde birbiriyle ilişkili belki onlarca kavram barındırıyor. Tıpkı beynimizdeki merkezlerin, bir sinir hücresinden yani nörondan değil nöron demetlerinden oluştuğu gibi. Hani konuşma merkezi; görme, duyma, okuma merkezleri var ya… Bu benzetmeyi çok da ileri götürmemek lazım. Çünkü beyindeki merkezler; ortamın, doğanın adım adım kurdurduğu, tabii yapılar. Onlar gerçeği şekillendirmiyor, gerçek onları şekillendiriyor. Zihnimizin paradigmalarında bu sağlamlık yok. Çünkü biz onları mantığımızla yaratıyoruz ve mantık, bilimin ve gerçeğin baş düşmanıdır.

Dümeni kim kıracak?

Stephen Covey’in, Türkçeye, Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı adıyla çevrilen bir kitabı var. Modern klasik sayılabilecek bir eser. Covey, kitabın girişinde paradigmalar hakkında bir örnek verir. Fırtınalı bir gecede, ABD donanmasından bir harp gemisi seyir hâlindedir. Gözcü, kaptan köşküne bildirir, “Önümüzde bir ışık var.” Kaptan sorar:

– Hareketli mi, sabit mi?

-Sabit komutanım.

Sabit ışık, denizcilik paradigmasında, doğrudan üstümüze gelen bir gemi demektir. Hemen ışıkla mesaj gönderilir:

– Çarpışma rotasındasın, 20 derece kır.

– Sen 20 derece kır.

– Ben kaptanım. Emrediyorum, 20 derece kır.

– Ben askerim, sen 20 derece kır.

Rütbesiz bir askerin, komutana yaptığı küstahlık kaptan köşkündeki herkesin sinirlerini germiştir. Mesajlaşma şöyle devam eder:

– Ben harp gemisiyim. Derhâl 20 derece kır.

– Ben deniz feneriyim. Derhâl 20 derece kır.

Ve harp gemisi 20 derece kırar. Ani bir paradigma değişikliği! Zihinlerdeki yapının kırılıp parçalanışının sesini duyuyor musunuz? Paradigmanızı, dogmanızı, nasınızı zamanında değiştirmezseniz kayalara çarparsınız.

Bilimde devrim paradigma değiştirmektir

Bir başka modern klasik, bu daha bilimsel, Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı eseridir. 1962 tarihli. Kuhn, 20. asırda bilim felsefesinin rotasını belirleyen iki yazardan biridir. Diğeri Karl Raimond Popper. Kuhn’a göre, bilimde devrim, bilim adamlarının kafalarındaki mevcut paradigmanın kırılıp yerine yenisinin kurulmasıdır. Mesela Kopernik sistemi böyle bir devrimdir. Kopernik’e kadar Dünya evrenin merkezindedir ve Ay, Güneş, gezegenler, yıldızlar, velhasıl her şey Dünya’nın etrafında döner. Yedi sema, feleğin çarkı… Hepsi bu paradigmanın yapısındadır. Yedi sema; Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’dür. Aristo’dan, belki daha da eskilerden beri bu böyledir. Bu sistem etrafında kristal küre hayalleri, sudur felsefeleri geliştirmişiz. Hristiyanlar, azizlerini de tanrılarını da sabit yıldızların semasının bile üstüne oturtmuşlar. …

İş felsefeden ibaret değil. Birçok maksat için gök cisimlerinin hareketlerini izlememiz, neyin, ne zaman, nerede olacağını tahmin etmemiz gerekir. Aslında dünyayı sabit ve merkezde kabul etmekle güneşi merkezde ve sabit kabul etmek arasındaki fark, geometri ve fizik açısından, bir koordinat değişikliğinden ibarettir. Ama ne koordinat değişikliği! Kopernik’e kadar astronomların kafasındaki gök cisimlerinin ne kadar karmaşık hareketler yaptığını düşünün. Gezegenler dünyanın etrafında dönüyordu dönmesine de bazen yön değiştirip tersine dönüyordu, sonra tekrar… Bugün de yıldız fallarında, bilmem “Mars retro gidiyor.” gibi önemli laflar var! Kopernik’le bu paradigma kırılıp dağıldı ve her şey Güneş’in etrafında dönmeye başladı. Tabii Güneş de aslında evrenin merkezi değil.

Milletlerin paradigmaları

Maksadım astronomi veya bilim felsefesi nutku atmak değil. Doğa bilimlerinin paradigmalarından sosyal bilimlerin, oradan da milletlerarası ilişkilerin paradigmalarına, milletlerin hakkındaki paradigmalarına uzanmak istiyorum. Fakat son birkaç yazımda biyoloji, fizik, kimya paradigmalarına girdim. Bir anda çıkılmıyor.

Yakın zamanda bizim başımıza da bir paradigma geldi. Hani faizleri emir-komutayla düşürürken “nas” dedik ya. Yani dogma, yani paradigma. Ve yazımın başındaki kaptan gibi karşısındaki ışığın gemi değil de deniz feneri olduğunu anlayıp dümeni kıramadığımız için kayalıklara çarptık. Hâlâ tahlisiye sandalı arıyoruz.

Maksadım faiz nası da değil. Maksadım Batı’nın, Batı dışındaki ülkeleri ve milletleri nasıl gördüğünü incelemek. Soğuk harbin kibarlığı sona erince ABD ve Avrupa’nın, İkinci Dünya Harbi öncesinin, hatta Birinci Dünya Harbi öncesinin paradigmalarına nasıl döndüğünü göstermek. Bu da benim “Dış Güçler” paradigmam…