20.5 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 225

Sosyolog Dr. ABDULKADİR SEZGİN ile ALEVÎLİK Hakkında Konuştuk.

İKİNCİ BÖLÜM

Oğuz Çetinoğlu: Röportajın birinci bölümünde problemler ortaya konuldu. Çözüm tekliflerini konuşabilir miyiz Hocam?

Dr. Sezgin: Fiîlî durum ve tarîkatla siyâsî partiler arasındaki gayri resmî ilişkiler ve etkileşim sebebiyle tarîkatlara ilişkin yasağın uygulanamadığı ve uygulanamaz durumda olduğunda şüphe yoktur.

Çözüm, türdeşlerin tamamını içine alan, âdil, objektif ve kamu düzenine zarar vermeyecek, aksine güçlendirecek biçimde olmalıdır.

Türdeşleri içinden sâdece birinin cımbızla çekilip alınarak, sâdece buna hak, özgürlük veya serbestlik verilmesi, anayasanın 10. Maddesinde ifâdesini bulan, ‘hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz’ kuralına aykırı olacaktır. Kaldı ki, aynı maddeye göre, ‘Devlet organları ve idâre makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek mecbûriyetindedir’.

Çözüm düşünülürken bu hüküm göz önünde bulundurulmalıdır.

İlmî olarak, 1925 yılında tarîkatların yasaklanması ne kadar lüzumlu ve doğru idiyse, şimdi aynı gerekçelerle bunları devletin gözetim ve denetimine alarak, siyâset dışı bir alanda serbest hâle getirmek o kadar zaruri ve gerekli hâle gelmiştir.

Mevcut durumda sosyal, kültürel, sosyo-kültürel hayat ile dinî hayat ve laikliği illegal tarîkatların ve tarîkatçıların baskısından, başka türlü kurtarma imkânı da kalmamış görünmektedir.

Tarîkat kaynaklı zaman zaman medyada görülen ve millet vicdanını rahatsız eden görüntülerden ayrı olarak, çıkması muhtemel sosyal çatışmalar, bölünme tehditleri kamu düzeni ve sosyal barışı ciddî şekilde tehdit edecek potansiyel bir yapı ile karşı karşıya bulunuyoruz.

Burada bahsedeceğimiz hukuki tedbirler aynı zamanda sosyolojik zarurî bir sonuç olarak değerlendirilmektedir.

Tarîkatların tehdidi altında olduğunda şüphe bulunmayan laikliğin, gerçekten uygulanabilir hâle getirilmesi de, tarîkatların siyâset dışı alana çekilmesiyle mümkün olacaktır.

Başlangıcından itibaren İslâm (Müslümanlık)ın devleti ele geçirme gibi bir amacının olmadığı topluma yeteri kadar anlatılmamış ve laiklik kelimesinin yabancı kökenli oluşu sebebiyle halk tarafından yeteri kadar anlaşılmamış olması zihin karışıklığına sebep olmuştur.

Çetinoğlu: Azerbaycan’da görev yaptınız orada durum nasıldı?

Dr. Sezgin: Din açısından devlet kavramı Azerbaycan Türkçesinde üç gurupta tasnif edilmektedir:

1-Dinî Devlet: Din kuralları ile yönetilen devlet, Vatikan devleti örneği.

2-Dünyevî Devlet: Dünyevî kurallarla (sosyal, kültürel veya ihtiyaçlara göre dünyevî kurallarla yönetilen) devlet Türkiye ve Azerbaycan örneği.

3-Ateist Devlet. Eski Sovyetler Birliği.

Bu tanımlamada yanlış ve zihin karışıklığına ihtimal bırakılmamıştır.

Eskiden tarîkatların yasak olduğu ülke olarak Sovyetler Birliği, Suudi Arabistan ve Türkiye sayılırdı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra eski Sovyet bölgesinde bu yasağın uygulandığı ülke kalmadığı gibi, ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra da Suudi Arabistan’da da yasak kalkmış görünmektedir. Türkiye tarîkat yasağı bulunan tek ülke durumunda kalmıştır. 

Bütün dinlerde farklı mezhep ve tarîkatlar vardır ve devletlerin gözetim, denetim ve/ya koruması altında faaliyetlerine devam etmektedirler.

Şu anda ise, hemen hemen her mahallede birbirinden farklı birkaç tarîkat ve bu tarîkatlara bağlı vatandaşlarımızın bulunduğu bilinmektedir. Ancak bunlar, resmen tarîkat olarak görünmediği, çoğunlukla dernek, vakıf, hatta şirket görümü altında ve çoğunlukla da sivil toplum örgütü görünümü ile faaliyet yapmakta ve itibar görmektedir. Yani hukuken kapalı, fiilen açık bir hayat…

Çetinoğlu: Diyânet İşleri Başkanlığı neler yapmalıdır?

Dr. Sezgin: ‘Diyânet İşleri Başkanlığı neler yapmalıdır’dan önceki soru, ‘niçin Diyânet İşleri Başkanlığı?’ sorusudur.

Devlet bir takım strüktürlerin toplamından ibâret bir organizasyondur. Bu organizasyonda yetki ve sorumluluklar strüktürleri arasında belli sınırlarla ayrılmıştır.

Bu noktadan bakıldığında dinle ilgili konularda devletimizin temel (ana) organı Diyânet İşleri Başkanlığı’dır.

Alevîlik konusu da öncelikle dinle ilgili bir konudur. Bu sebeple de sorunun ana merkezi Diyânet İşleri Başkanlığı’dır.

Ülkemiz laikliği kabul etmiş ve hazmetmiş bir ülkedir. Anayasanın 136. Maddesine göre de Diyânet İşleri Başkanlığı’nın bulunduğu alan aynı zamanda siyâset dışı alandır.

Bu iki özellik sebebiyle Alevîlik konusu doğrudan Diyânet İşleri başkanlığı ile ilgili olmalıdır.

Çetinoğlu: Sizce Türkiye’de Diyânet İşleri Başkanlığı siyâset dışı mı?

Dr. Sezgin: Îtiraf etmeliyiz ki, başında Bakan veya başbakan bulunan din kurumu gerçek anlamda siyâset dışı bir kurum değildir; bunun olması da mümkün görülmemektedir.

Çetinoğlu: Bu noktada tıkanıp kalmadık herhalde…

Dr. Sezgin: Bizim 1998 yılından itibaren yazdığımız yazılarda bu konuda önerdiğimiz YÜKSEK DİN KURUMU formülü dışında da başka öneri bulunmamaktadır.

Çetinoğlu: Teklifinizi / tavsiyenizi lütfeder misiniz?

Dr. Sezgin: Bize göre Yüksek Din Kurumu ‘Yeni Anayasa’da yer almalı ve Diyânet hiçbir siyâsî merciye bağlı olmaksızın bu kuruma bağlanmalıdır.

Çetinoğlu: Yüksek Din Kurumu nasıl teşkil edilecek?

Dr. Sezgin: Doktora yapmış ve kırk yaşını tamamlamış on iki kişiden oluşabilir. Türkiye’nin din politikalarını tespit, dinle ilgili milletlerarası ilişkileri düzenleme, Diyânet İşleri Başkanlığı hizmetlerini denetleme, Bakan veya başbakan yardımcısının yaptığı diğer işleri yerine getirme ve Başkalık makamının boşalması durumunda, hükümete üç başkan adayı önerme gibi işleri yapmalıdır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Anayasa meselesi?

Dr. Sezgin: Bu konu, yeni anayasada da şu şekilde yer alabilir: ‘Genel idâre içinde, kamu tüzelkişiliğine sâhip Yüksek Din Kurumuna bağlı Diyânet İşleri Başkanlığı, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir’.

Diyânet İşleri Başkanlığı’nın ilk ve öncelikle yapacağı kendi personeli arasındaki görüş farklarını gidermeye yönelik faaliyetler olmalıdır. Bunun yapılacağı yer, 633 sayılı kanunda son yapılan değişiklikle yetkileri sınırlandırılmış olmasına rağmen, Din İşleri Yüksek Kurulu’dur.

Din İşleri Yüksek Kurulu kendi içinde yapacağı ilmî toplantılarla, kendi içinde bir görüş birliği sağladıktan sonra, kurum içi çalışmalarla bu faaliyet devam etmelidir.

Kurum içi çalışmalar devam ederken, Diyânet İşleri Başkanlığı anılan kuruldaki çalışmalara devletin güvenlik ve istihbarat kurumlarının ilgili ve yetkilileriyle birlikte yapacağı toplantıların hazırlıklarını da yapmalıdır.

Bu ilgili kurumlarla birlikte yapılacak toplantılar sonuçlanıncaya kadar çalışmalar basına kapalı olmalıdır.

Basınla paylaşılması, halkın yaygın bilgilendirilmesi ilgili kurumlarla yapılacak toplantılarda tespit edilecek usul ve esaslar çerçevesinde yapılmalıdır.

Bu basına kapalı çalışmalarda hangi kanunlarda nasıl değişiklikler yapılması gerektiği, geçiş döneminde uygulanacak esaslar ve asıl çözüm uygulamalarının hayata geçirileceği dönemler en ince noktalarına kadar planlanmalı, boşluk bırakılmamalıdır.

Yapılacak şey, tarîkatları Diyânet’in tâbi olduğu siyâset dışı alana çekerek, devletin gözetim ve denetimi altında serbest yaygın dinî eğitim kurumu olarak kabul etmektir.

Bu husus gerçekleştirilirken, getirilen serbestliğe rağmen izinsiz tarîkatçılık yapanlara ilişkin ceza caydıracak kadar artırılmalıdır.

Tekke, Dergâh (Cem Evi), Zaviye ve câmi ve mescitler, 3 Mart 1924 târih ve 429 sayılı kanunda olduğu gibi Diyânet İşleri Başkanlığı tarafından yönetilmeli; Çelebi, Dedebaba ve Şeyhlerin atama, nakil ve/ya görevden alınmaları Diyânet işleri Başkanlığınca yapılmalıdır.

Kapatılan mekânlardan kamuya ait binalar eski mâliklerine Tekke, Zâviye, Dergâh olarak iade edilmeli; meselâ müze olan Hacı Bektaş Veli Dergâhı yasak öncesi olduğu şekilde mütevellisi (Çelebi) eliyle, hizmetleri de Dedebaba tarafından yönetilmelidir.

Bunu yapmak için 677 sayılı kanunda gerçekleştirilecek değişiklikle birlikte Diyânet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğüne bir Tarîkatlar Dairesi Başkanlığı eklenmelidir.

Ayrıca, tarîkatlarla ilgili 677 sayılı kanunda yapılacak değişikliklerle siyâset yasağının kalkması hemen devreye girmekle beraber, serbestliğin nasıl uygulanacağı, bu konuda tüzük ve/ya diğer yönetmeliklerin hazırlanması,  tarîkatlarla ilgili taleplerin, şeyh olmak isteyenlerin mevcut bilgi ve belgelerinin derlenmesi, gerektiğinde bunlara verilecek eğitimlerin muhtevâsı, şekli, metodu gibi hususların tespiti ve benzeri işler için üç yıldan fazla olmamak üzere bir geçiş dönemine ihtiyaç olacaktır.

(Gerektiğinde bu süre Bakanlar Kurulu veya idâre tarafından bir yıl süreyle uzatılabilmelidir, bu uzatma iki defadan fazla da yapılmamalıdır).

Her tarîkatın farklı kollarının birinci adamları veya vekillerinin katılacağı bir ‘Şeyhler Kurulu’ yönetmelik ve benzeri idârî hazırlıkların taslaklarını incelemeli, uygulamaya yönelik hükümlerde idâreye yardımcı olmalıdır.

Böyle bir yapı hem Diyânet’e güç katacak, hem alınacak kararların uygulanmasında ciddî kolaylıklar sağlayacaktır.

Çetinoğlu. Sistemin sağlayacağı faydalar hakkında neler söylemek istersiniz?

Dr. Sezgin: Katılımcı bir anlayışla oluşturulacak bir heyet tarîkatlar arası çatışmaları asgariye indireceği gibi, demokrasi ve öz yönetim açısından böyle bir kurul yararlı olacaktır.

Bu çözüm, millî devlete, Cumhuriyete ve Atatürkçü düşünceye de, ekonomiye de, kalkınmaya da, ülkenin dünya devleti olmasına da güç katacak, çevre ülkelerindeki aleyhte faaliyetleri sona erdireceği gibi, onları bize bağlı hale de getirecektir.

677 sayılı kanunda yapılacak bu değişiklikte, falcılık, büyücülük, gaibden haber vermenin yasaklığı korunmalı, yasağa rağmen bu işleri yapacak olanları caydıracak biçimde cezalar artırılmalıdır.

Siyâsî faaliyette bulundukları yapılacak soruşturma ile tespit edilen Şeyh, Baba, Dede, Halifebaba, Çelebi, Dedebaba, vs.nin icâzetlerinin iptal edileceği ve yerlerine yenilerinin atanacağı kanunda yer almalıdır.

 Dergâhlar, sâhiplerine iade edilmeden yapılacak her iş yanlış olacaktır. Bu husus unutulmamalı. 

Çetinoğlu: Zaman ayırdınız, okuyucularımızı ve ilgilileri bilgilendirdiniz. Çok teşekkür ederim.

*stürüktür: Yapı

(DEVAM EDECEK)

Tevhid  –  Birleme

İman; hayatın hayatı ve gayesi olup, en yüksek hakikati ve gerçeğidir.

     Fakat bu imanı; taklitten tahkike geçirmek gerekir.

     Tahkikten de, ilmelyakin / ilimle biliş mertebesine, ilmelyakinden

     Aynelyakin / görerek biliş seviyesine,

     Oradan da, hakkalyakin / hakikatle iç içe oluş mevkiine yükseltmek lâzımdır.

     Çünkü kâinatın tılsımı bu şekilde keşf olunur.

     Birer define ve hazine hükmünde olan;

     Küçük büyük tüm eşya / şeyler, tüm varlık ve yaratılanların mahiyet ve iç yüzleri;

     Ancak bu miftah / bu anahtarla açılır.

     Zira iman / inanç; hilkat / yaratılış hikmet maksat ve gayesinin başta gelen dellâl ve hatibidir.

     Tevhid / Allah’ın bir olduğuna inanma, birleme; iki şekilde olur.

     Birisi âmiyâne / basitçe, üstünkörü, cahile yakışan tevhid anlayışı;

     Yani taklidî bir imandır ki, daha çok duyup işitmeye dayanır.

   “Allah’ın şeriki / ortağı yok ve bu kâinat / bu evren ki,

     Yaratılmış olan şeylerin tamamı ve tüm âlemler; Allah’ın mülküdür.” der.

     Bu kısım tevhid sahiplerinin; fikren Allah’tan uzaklaşıp,

     Nefsin arzularına dalmak ve Hak ve hakikatten sapmak gibi,

     Gafletle dalâlete düşme korkuları vardır.

     İkincisi hakikî / gerçek tevhid / Allah’ın bir olduğuna inanma ve O’nu birlemedir ki,

     Tahkikî iman demektir.

   “Allah birdir, mülk O’nundur, vücut O’nundur, her şey O’nundur.” der.

     Lâyetezelzel / sarsılmaz, güvenilir, devamlı var olan bir Allah’a karşı;

     Bir itikat, bir iman ve inanç içinde olur.

     Bu kısım inanç sahipleri, her şeyin üstünde Allah’ın sikke / alâmet, nişan ve turrasını görür.

     Her şeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur.

     Bu sayede huzurî / bizzat yanında veya karşısında bulunuyor gibi,

     Bir tevhid melekesi edinirler.

     Böylece, dalâlet, evham ve vehimlerin sataşma ve ilişmesinden uzak kalırlar.

     Evet, hakikî tevhid; yaratılan her şeyin yüzündeki

     Hâlık’a / Yaratan’a ait olan sikkeyi / alâmet, nişan ve turrayı görmekle bilinir.

     Hakikî tevhid; canlı, hayat sahibi her varlığın alnında ve cephesinde;

     En büyük, en parlak ve onun canlı ve hayattar olma

     Keyfiyet ve hususuna işaret eden sikkesini farketmekle kabildir.

     Her canlıdaki hayatiyet unsuru; canlının bedenini kuşatır.

     Öyle ki, sanki bedenin her yerinde görülen, hem de hiçbir yerinde görülmeyen;

     Anlaşılması anlaşılmamasında saklı olan; meçhul bir hakikatin sırrının farkına varılmasıyla

     Hakikî tevhid; bir de bu şekilde kendini nazara verir.

     Hakikî tevhidi, iman-ı tahkikîyi, yani hakikî imanı derk ettiren,

     Şuur ve bilincine vardıran en büyük delillerden biri de hayat delilidir.

     Ki insan; canlı mahlûkata vazedilen / konulan hayat hatemi, mühür ve damgasının

     Bilhassa farkına varmasıyla da, mükellef ve yükümlüdür.

     Çünkü:

   “Hayat, Cenab-ı Hakk’ın taklid edilmez bir sikkesi, bir imzasıdır.

     Teknoloji ve bilim o derece ilerlemesine rağmen

     İnsanlar en küçük bir canlının taklidini yapamamışlardır.

     Hayat madde içinde meydana gelmekle beraber, madde ötesi bir olaydır.

     Hayatın insanlarca bilinen bir formülü yoktur…

     Hava, su, güneş, toprak gibi unsurlar hayata hizmet eder, onu netice verir.” (Prof. Şadi Eren)

Şampiyonluktan cumhuriyete

Millî başarılarda, insanların kalpleri kucaklaşıyor. Kızlarımızın zaferi böyle bir başarıydı. Bakınız onlar Avrupa şampiyonu olunca o çat pat parazit sesler de sustu. Ne demişler: Hiçbir şey başarı kadar başarılı değildir.

Millî başarılar, zaferler “Biz!” hissini yükseltir. Millî felaketler de öyle. Biz binlerce yılda böyle birlikte sevinerek, birlikte üzülerek bir olduk, millet olduk. Başaranlarla başardık. Balkan bozgunu gibi, işgal gibi büyük millî felaketleri çektik; katledildik, memleketlerimizi kaybettik, sürüldük. Sonunda elimizde bu vatan parçası kaldı. Şimdi bize düşen ve pek de zor olmayan bir şey var: Yeni nesillere bu sevinçlerle ve üzüntülerle dolu geçmişimizi anlatmak. Babalarının, dedelerinin hikâyesini; bu zamana ve bu mekâna nasıl geldiğimizi yüreklerinde hissetmelerini sağlamak. Bunu yapabiliyor muyuz? Siz söyleyin lütfen, yapabiliyor muyuz?

Dil ve kalp

Geçen birkaç yılda Millî Mücadele’nin zaferler dizisinin ve son büyük zaferin yüzüncü yıllarını kutladık. Önümüzde hepsini taçlandıran cumhuriyetin yüzüncü yılı var. Bir ay kadar bir zaman kaldı. Bizden çok daha kısa tarihe sahip ülkelerin kutlamalarına bakın bir de bizim kutlamamamıza. Bir İngiliz kraliyet düğünü kadar olamadık. Hani yüzüncü yıl altınları? Tişörtler, kıyafetler, kalpaklar, ödüller, yarışmalar?

Hikâyesini bile anlatamıyoruz. Sosyal medyada büyük taarruz için, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” lafları dolaşıyordu. Hâlbuki büyük taarruz sathı müdafaanın tam tersidir. Bütün kuvvetleri bir noktaya toplayıp orada kat kat üstünlük sağlayarak yapılan bir taarruzdur. Riskli fakat başarılı bir stratejidir. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” ise mükemmel bir yıpratma savaşının hikâyesidir. Acılı fakat zaferle noktalanan bir savaşın; Yunan ordusunun ikmal hatlarının gerideki kuvvetlerimiz ve süvarilerimizce kesilmesinin hikâyesidir. Tükenen cephaneleriyle her mevziimizi ağır zayiatla alan Yunan ordusunun, tam kazandık derken karşılarında bir mevzi daha, sonra bir mevzi daha görerek tükenişinin hikâyesidir.

Zafer tatlıdır. Yahya Kemal’e göre acıların da bir tadı vardır. Duyabilenler için. “Dili olanların kalbi yok, kalbi olanların dili yok.” diyor büyük şair. Hâlâ öyle.

Med bütün gemileri yükseltir

Son yüzyılda uzun bir yol geldik. Zaferlerle ve yenilgilerle dolu, tatlı ve acı bir yol. Fakat işimiz bitmedi. Ekonomisi zayıf, eğitimi zayıf, kültürünü, edebiyatını, tarihini bilmeyen bir Türkiye ile er veya geç o felaketli başlangıç noktasına geri döneriz.

Gençlerin terk etmeyi planladıkları bir Türkiye değil, dönmeyi istedikleri bir Türkiye yaratmalıyız. İnsanımızın vatandaşı olmakla öğündüğü bir Türkiye. Pasaportuna bırakın vize vermemeyi, bütün gümrüklerde özel saygı gösterilen bir Türkiye.

Bu, en evvel ve her şeyden evvel, refah içinde, zengin bir Türkiye demektir. Refah, adalet, eğitim, katı güç, yumuşak güç, edebiyat, sanat, müzik… Ülkeler bu unsurların birinde yükselip diğerlerinde geri kalmıyor. Meddin bütün gemileri yükselttiği gibi, yükseliş bütün ögelerde birden oluyor. İsterseniz birleşik kaplar deyiniz. Birinin yükselişi, öbürlerinin de yükselişine sebep oluyor. Biri geri kalırsa diğerlerini de aşağı çekiyor.

Rahmetli felsefeci Durmuş Hocaoğlu, eğitimi itibarıyla fizikçiydi. Felsefe ve sosyoloji çözümlemelerinde fizikten kavramları kullanırdı. Mesela, kuvvetli bir mıknatıs alanının etkisine giren bir demir mineralinin içinin, dışarıdaki o güçlü alana göre yönleneceğini söylerdi. Sonra şöyle devam ederdi: Medeniyette ileri gitmiş milletler de kuvvetli mıknatıs alanı gibidir. Geri kalmış ülkeleri etkiler ve onlar da gelişmişlerin hâkim kültürünün etkisine göre kendilerini yönlendirir… Hocaoğlu’nun nefis bir benzetmesidir.

Milletlerin çekim gücü

Ben de Hocaoğlu’nu taklit edeyim: Mıknatıs değil de güçlü bir yer çekimi alanı, Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisi’ne göre uzayı büker. Elastik bir yüzey düşünün. Hani şu jimnastikçilerin üstünde zıplayıp akrobasi yaptıkları tramplen gibi bir yüzey… Tramplenin ortasına ağır bir gülle koyun. Gülle yüzeyi bükecektir. Öyle ki tramplenin üstüne yerleştireceğiniz her şey, şimdi gülleye doğru kayacaktır. Yer çekimi tıpkı böyledir diyor Einstein. Yalnız bükülen iki boyutlu yüzey değil dört boyutlu uzayın kendisidir… Bildiğimiz üç boyut artı zaman.

Ekonomi, edebiyat, eğitim, sanat, askerî güç… Bunlarda dünya standartlarına göre yüksek bir düzeye ulaşırsanız, dayanılmaz bir çekim gücü oluşturursunuz. En başta kendi vatandaşlarınıza, “Ne mutlu Türküm!” dedirmenin yolu budur işte.

ABD’ye bakın. Dünyanın bütün etnisitelerinin toplandığı bu ülkede, çocuklarına her sabah ellerini kalplerinin üstüne koyarak “Tanrı’nın altında tek millet!- One nation under God!” diye and içiren yegâne güç, işte o çekim gücüdür.

Sonra o çekim, sınırlarınızın dışına taşar. Size takdirle, saygıyla, sevgiyle bakarlar. Size öykünürler. Kendilerini size en yakın hissedenler sizin çekim alanınıza doğru kayar. Benim milliyetçilikten de Turancılıktan da anladığım budur.

Sosyolog Dr. ABDULKADİR SEZGİN ile TÜRKİYE’nin ALEVÎ MESELESİ’ni Konuştuk.

BİRİNCİ BÖLÜM

(Dr. Abdulkadir Sezgin ile muhtelif târihlerde 15 adet röportaj yaptım. 11 adedi sağlığında; Önce Vatan Gazetesi’nde ve Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sitesinde yayımlanmıştı.                                                                                Âlevilik’ konulu 3 Röportajın birincisi bugün,                                                                                                 diğerleri Pazartesi ve Salı günleri sunulacaktır.                                                                                                      İyi okumalar

 Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’ye patinaj yaptırmak isteyen Hıristiyan batı, sunî bir Alevî Meselesi oluşturmaya, geliştirmeye ve gaile hâline getirmeye çalışıyor.  Alevî-Sünni bütünleşmesi için çalışan bir din adamı ve Alevî olduğunuz için gelişmeleri yakından tâkip ettiğiniz biliniyor. Nedir, neler oluyor anlatır mısınız?

Dr. Abdülkadir Sezgin: Ülkemizde yaşayan ve kendisini ‘Alevî’ olarak tanımlayan halk aynen Âşık Veysel gibi, ‘Türküm, Müslümanım’ demekte, kendisini ‘Türk Milleti’nin özü’ olarak kabul etmektedir.

Alevî dernek ve vakıflarının çoğunluğu ise, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında, Avrupa ülkelerinde dağınık ve teşkilatsız kalan eski sosyalistlere -Almanya başta olmak üzere- AB ülkelerinde kurdurulan derneklerin uzantısı olan gruplar gibi görünmektedir.

Bu dernekleri kuranların tamamına yakını yıllar önce Alevîlikle bağını koparmış, Sovyetlerin çöküşü ile yaşadıkları şoktan uyandıklarında kendilerini Alevî teşkilâtı yöneticisi olarak gören Marksist ideolojiyi Dünyâ görüşü olarak benimsemiş kimselerdir.

Bu sebeple de Alevîlik konusu incelenip değerlendirilirken halk ile kuruluşların ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.

Bu yapılmadığında problem anlaşılamaz ve/ya çözülemez.

Çetinoğlu: Alevî olmayanlar Alevîliği nasıl yorumluyorlar?

Dr. Sezgin: Üzülerek ifâde etmeliyim ki, başta Diyânet İşleri Başkanlığı çalışanları olmak üzere Alevî olmayan veya kendisini ‘Alevî’ olarak adlandırmayan kesimde son derece olumsuz ve Alevîlîği dışlayan yerleşmiş bir anlayış vardır.

Çetinoğlu: Ülke nüfusunu çoğunluğunu oluşturan bu kesimde Alevîlik nasıl algılanıyor?

Dr. Sezgin: Türkiye Cumhuriyeti Diyânet İşleri Başkanlığı yönetici ve çalışanları arasındaki algılamalar halkın da algılamalarına örnek olacağı için bu kurum çalışanları arasındaki algılama biçimlerini cümleler halinde sıralamak uygun olacaktır:

-Alevîlik ayrı bir dindir.

-Alevîlik sapık bir din anlayışıdır. 

-Alevîlik İslâm dışıdır.

-Alevîlik ateizmdir.

-Alevîlik Müslümanlığın içindedir.  

-Alevîlik bir kültürdür.

-Alevîlik bir alt kültürdür. 

-Alevîlik bir mezheptir.

-Alevîlik diğer tarîkatlar gibi bir tarîkattır.

Çetinoğlu: Hiçbirinin aklına ‘Alevîlik din değildir, Alevîlik mezhep değildir, Alevîlik meşreptir.’ Demek gelmiyor mu?

Dr. Sezgin: Şüphesiz bu doğru düşünceye sâhip olanlar vardır. Fakat maalesef azınlıktadır. Tamamına yakını din eğitim ve öğretimi gören ve doğrudan din konusu ile meşgul olanlardaki algılama bile bu kadar yanlışlıklar, çelişkiler içermektedir.

İlâhiyat fakültelerinde yapılmış master ve doktora çalışmalarında da ‘Alevîlerin Şiî / Caferî olduğu’na dair tezler olması bu şaşkınlığın eseri olmalıdır.

Toplumun Alevî olmayan katmanlarında da ‘kestiği yenmez’, ‘kendileriyle evlenilmez’  şeklindeki algılamanın yaygın olduğu da bilinmektedir.

Din ile ciddî ilişkileri olup olmadığı tartışılan sanatkâr, programcı gibi insanların rastgele söyledikleri ‘mumsöndü’ sözleri bu alandaki anlamaların ne kadar yanlış olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir.

Belirtilen sebeplerle öncelikle Alevî olmayanların tamamının ‘Alevî algılama’larını düzeltecek ‘toplumun din konusunda doğru olarak aydınlatılması’ meselesi bulunduğu kabul edilmelidir.

Çetinoğlu: Diyânet İşleri Başkanlığı’nın bu meseleye olan ilgisi, câmi cemaatinin alâkasının çok gerisinde. Yavuz Bülent Bâkiler, bir din görevlisi olmadığı halde, İstanbul’daki bir câmide, Cuma sohbeti olarak, Alevîlik hakkında konuştu. Namazdan sonra çok büyük bir kalabalık etrafını sardı. Sorular sordu, teşekkürler edildi, gençler yanında yaşlı insanlar da elini öpmeye teşebbüs etti.

Câmi görevlisinin ifâdesine göre hiçbir konuşma, Yavuz Bülent Bâkiler’in konuşması kadar alâka görmemiş. Demek ki bu mesele, hassasiyet sâhibi insanların gayretleriyle çözüme kavuşturulabilecek…

Dr. Sezgin: İsâbetli bir değerlendirme. Tekrarlanmasını faydalı görürüm. Fakat söz konusu konuşmanın Diyânet İşleri Başkanlığı mensuplarına yapılması çok daha faydalı ve hatta elzemdir. Böyle bir çalışma, problemin çözülmesindeki temel sosyal yapıyı oluşturacaktır. Bu son derece önemlidir. Fakat Başkanlığın böyle bir çözüme sıcak bakması mümkün değil gibi görülüyor.

Alevîlik konusunda öncelikle görüş birliğinin sağlanması gereken en önemli alan Diyanet İşleri Başkanlığı alanıdır.

Bu sağlanmadan Alevîlik meselesi çözülemez. Çünkü din konusunda devletin ana hizmet birimi Diyânet İşleri Başkanlığıdır. Bu sıfatla meselenin çözüleceği yer de Diyânet İşleri Başkanlığıdır.

(DEVAM EDECEK)

Keşke Bu Ülkeyi Recep Tayyip Erdoğan Yönetseydi

Uzun bir tatil dönüşünden sonra gönül isterdi ki, siz değerli okurlarıma tatil dönüşü hatıralarımı, gezip gördüğüm yerlerde edindiğim izlenimlerimi anlatayım.

                Ancak memleketimizin can yakıcı meseleleri gün geçtikçe o kadar çekilmez bir hal alıyor ki, yazmak ama ne yazmak konusunda kafanızda oluşan düşünceler, sizi ister istemez kendi mecrasındaki problemlerin yoğunluğuna odaklandırıyor.

                Geçtiğimiz 14 Mayıs ve 28 Mayısta yapılan Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan Cumhur İttifakına karşılık, büyük hayallerle kesin kazanılacak ümidiyle girilen seçimin kaybedilmesiyle Millet İttifakına mensup muhalefet partilerinde büyük kırılmalar ve hayal kırıklıkları yaşanıyor.

                İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener ve İYİ Partili milletvekillerince sıklıkla dile getirilen “Kazanacak Aday” açıklamaları, Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri, basın ve medyadaki konuşmacılar tarafından görmez ve duymazdan gelindi ve işte görüldüğü gibi sonuç ortada.

                Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybeden Kemal Kılıçtaroğlu’nun seçim kampanyası döneminde yaptıkları şimdi “Deli kızın Bohçası” gibi bir, bir ortaya saçılırken kendi partisinin büyük çoğunluğu tarafından dahi eleştiri yağmuruna tutuluyor.

                Buna karşın seçim kazanmak için sistemin getirdiği illa ki şart olan “İttifak Sisteminden” ümidini kesmiş olan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in gerek Afyon konuşmasın da ve gerekse Fatih Altaylı ile yaptığı konuşma halâ güncelliğini koruyorken, Türkiye’nin acil çözülmesi gereken ekonomi, enflasyon, sığınmacı sorunu ve adalet sistemindeki bir yığın meseleler orta yerde duruyor.

                Toplum Mühendisliği konusunda oldukça geniş bir kadroya sahip olan Recep Tayyip Erdoğan muhalefetin bugünkü dağınık durumundan istifade ederek yeri geldiğinde muhalefet adına popülist açıklamalar yapıyor.

                RTE: 22 Senede Türk toplumunun büyük çoğunluğunu algı yöntemiyle öyle bir noktaya getirdi ki; ağzından en saçma sözler dahi dökülecek olsa, sözlerinin bir müddet sonra 180 derece tersini söylediğinde alıcısını ve kabullenicisini buluyor.

                Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 23 Ağustos 2023 tarihinde Macaristan’a yaptığı ziyaret sonrası kendisini hava alanında karşılayan gazetecilerin emekli zamlarıyla ilgili sorularını cevaplandırdı.

                “Şu anda memurlarla ilgili çalışmayı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız yetkili sendikalarla sürdürüyor. Bu ay sonuna kadar da devam edecek. Nitekim birinci, ikinci, açıklamalar Bakanım tarafından yapıldı. Emeklilerle ilgili de ayrıca Bakanlığımız çalışmalarını sürdürüyor. Memurlarımıza bu zamanlar gelirken, emeklilerimize hiçbir şeyin gelmemesi olacak bir şey değil. Onları da inşallah memnun edecek adımları atacağız.”

                Bu açıklamadan kısa bir süre sonra sosyal medyada şöyle bir haber dolaştı: “Cumhurbaşkanı Erdoğan: Araç sahibi vatandaşlardan Ek (MTV) Motorlu Taşıt Vergisi almak kabul edilemez bir durumdur”

                Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın böyle bir konuşma yapıp, yapmadığı her ne kadar netlik kazanmış olmasa da sosyal medya bu günlerde şu sözlerle çalkalanıyor: “Ülkeyi keşke Recep Tayyip Erdoğan yönetse.”

***

                Erdoğan ile klasik manada demokrasi mücadelesi yapmak, Kaf dağının arkasındaki yedi başlı dev ile mücadele etmek kadar zor. Çünkü kazanmak için devletin ve özel sektörün bütün imkânlarını kullanmaktan çekinmeyen Erdoğan, Muaviye’nin arkasında bulunan güç ne ise işte Erdoğan da o güce güveniyor.

                Muhalefet liderleri eğer kazanmak istiyorlar ise, klasik manada mücadele taktiklerinden vaz geçip, yeni bir yol bulmaları şart görünüyor.

Ve kıssa dan bir hisse:

                “Muaviye bin Ebu Süfyan Şam’da Hz. Ali ise Küfe şehrinde validir. Anlatılan o ki; aralarında anlaşmazlık var ve savaş çıktı çıkacak.

Bir gün Hz. Ali’nin taraftarlarının yoğun olduğu Küfe’den, bir Arap, devesiyle katıldığı kervan ile ticaret yapmaya Şam’a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken yerli halktan biri yanına yanaşıp:

– Bu dişi deve benimdir, ver devemi bana demiş.

Küfe’den gelen adam,

– Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir” diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar. Tartışma büyümüş, konu Muaviye’ye kadar yansımış. Olayı duyan halk da yavaş yavaş meydanda toplanmış…

Muaviye, Küfe’den gelen ile Şam’da deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış:

– Bu dişi deve Şamlınındır!

Küfe’den gelen adam,

– Etmeyin bu deve benimdir, üstelik dişi değil; çok da net görebileceğiniz gibi erkektir” diye itiraz edince meydanda toplananlara dönmüş ve sormuş:

– Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?

Cemaat hep birlikte bağırmış:

– Şamlınındır!

Deve Küfeliden alınıp Şamlıya verilmiş… Küfe’li şaşkın bir vaziyette devesinin ardından baka kalırken, Muaviye onu yanına çağırmış:

– Ey Küfeli, dinle! Sen de, ben de biliyoruz ki; bu deve senindir ve dişi değil, erkektir.

– Ama o zaman neden, diye sormuş Küfe’li şaşkın ve titreyen sesiyle.

Kendinden emin tavrı ile Muaviye cevaplamış:

– Sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt etmeksizin o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!” Haydi, şimdi yolun açık olsun.”

Sağlıklı kalın.

Batı’nın Türk Paradigması Nasıl Kırılır?

Evet, emperyalistler gerçekten suçludur. Bilim diye asırlarca sürdürdükleri ırkçılık, o ırkçılığa dayanan kölecilik ve soykırımlar suçtur. Keşifler, aydınlanma, bilim devrimi ve teknolojik üstünlük… O çağda o üstünlük sadece onlarda vardı, dünyanın geri kalanında yoktu. O üstünlüğe dayanarak yapmadıkları edepsizlik, işlemedikleri cinayet kalmadı.  Dünyanın dörtte üçü sömürgeleriydi. Osmanlı hariç bütün Müslüman dünyası, kolonileriydi. Paradigma şuydu: Biz üstünüz. Çünkü bizim kültürümüz üstün. Biz üstünüz, çünkü biz Hristiyan’ız. Biz üstünüz çünkü bizim ırkımız üstün. Dünyadaki insanları oldurmak veya öldürmek, sınırlarını çizmek, çizdiğimiz sınırlar içinde onları yönetmek hakkımızdır.

Bu söylediklerimin sadece tarih olmadığını dört yazı boyunca anlattım. Evet, tarihtir ama aynı zamanda bugündür. Rusya Ukrayna’yı doğru boya getirmekle meşgul. ABD’nin, kitle imha silahları palavrasıyla, Irak’ı doğru boya getirmesi daha dündü. Birinci Dünya Harbi’nde cetvelle çizdikleri Arap sınırlarını şimdi beğenmeyip tekrar çiziyorlar.  Çizerken de vekâleten terörist kullanıyorlar. 

Bugünlerde sporcularımızın başarılarını konuşuyoruz. Kırılmayan galibiyet serilerini. Bakınız, Batı’nın politikacıları, Batı’nın yönetimleri hakem olsaydı bütün maçları kaybederdik. Onların dışarıya dönük adaletleri böyledir. 

Biz ne yapmalıyız?

İnsan başkalarını kolay kolay değiştiremez. Onun için işe ABD,  AB  ya da şu veya bu ülkenin zihniyetini ya da davranışını değiştirme gayretiyle başlayamayız. Kendimizi değiştirmeliyiz. İşe kendimizden başlamalıyız. Eğer bize yöneltilen aşağılamalarda binde bir dahi olsa gerçek payı varsa o karşılıktan derhal kurtulmalıyız. Yoksa benim dört yazıdır yaptığım gibi başkalarını suçlayarak hiç bir yere varamayız ve zavallı hâlimiz sürüp gider. Başkalarını suçlamak çok tatmin edicidir. Bu ucuz tatmin tuzağına düşmemeliyiz. 

Kendimden, Niçin Geri Kaldık? kitabımdan bir intihal yapayım: 

“Yenilenler genellikle mazeret sahibidir. Hakem karşı tarafı tutmuştur. Saha kaygandır. Bir satranç üstadının sözünü hatırlıyorum, ‘Ben satrançta bugüne kadar sağlığı tamam bir mağlup görmedim!’ 

“ ’Batılılar bizi kandırmaktadır.’ Bu iddiaya inanmak, aslında bizim Batılılardan aptal olduğumuza inanmakla eşdeğerdir. [Niçin kanıyorsunuz?] 

“’Bizi sömürüyorlar.’ Niçin kendinizi sömürtüyorsunuz? Yoksa gerçekten aklı ermeyen geri ırklar mısınız?”

Çukurdan çıkmalıyız

Önce yapmamız gereken, içinde bulunduğumuz şu çukurdan çıkmaktır. Bir an önce şu “Boşluk” ülkesi olmaktan kurtulmaktır. Bir Güney Kore, bir İrlanda hatta ortalama bir OECD ülkesi olmaktır. Bunun için de önce bir çukurun içinde bulunduğumuzu görmeliyiz ve sormalıyız: Niçin geri kaldık? Niçin hâlâ arayı kapatamıyoruz? Niçin yarışta geriye düşmekten kurtulamıyoruz? 

Bunun cevabı “dış güçler” değildir. Dış güçler beceriksiz ülkeleri yer bitirir. Sizin içiniz düzgünse hiçbir dış güç sizi zayıflatamaz. 

Yerimizde sayıyoruz. Bu kötü. Yerimizde saydığımızı görmüyoruz. Yerimizde saydığımızı bir türlü kabul etmiyoruz. Bu daha da kötü, felaketin kökü bu. Tam tersine, uçup kaçtığımıza inanıyoruz veya Avrupa’nın bizi kıskandığına! Tarih nutukla, yalanla kalkınan bir ülkeyi yazmıyor. Aklımızı başımıza devşirelim. Ne demişti Kutadgu Bilig’de, Yusuf Has Hacip? İl tutmak için çok güç, güç için çok refah, refah için zengin bir halk ve zengin halk için doğru hukuk lazımdır. Bunlardan biri kalırsa dördü kalır ve dördü kalırsa il (devlet) çözülür. 

Çıkmak zor değil

Bakınız, bizim işimiz Güney Kore’den, İrlanda’dan, OECD ülkelerinden falan daha kolay. Çünkü önümüzde onların örneği var. 17. asırdan itibaren nasıl kalkındıklarını görüyoruz. Son otuz-kırk yıldan beri bugün de görüyoruz. Yapmamız gereken, nutuk atmayı, mazeret bulmayı bir kenara bıraktıktan sonra şu soruyu sormak: Onlara göre bizim kalkınmamızı köstekleyen şeyler nedir? Onlarda olup da bizde olmayan nedir? Şöyle söyleyeyim, bizde olmaması gerekenleri bulup onlardan vaz geçmek, onları çıkarıp atmak. Bizde olması gerekip de henüz yakalayamadıklarımızı bulup, alıp uygulamak. 

Bunları yaparken canımız yanabilir. Mesela dümeni, sadık bendelerimize değil de o makama layık çocuklarımıza teslim etmek zorunda kalabiliriz. “Bırakınız gitsinler” yerine, ne yapmalı ki gelsinler diye çalışmak zorunda kalabiliriz. Fakat yöneticiler bu ıstıraplara katlanmazsa ülke çok daha büyüğüne katlanmak zorunda kalır. 

Osmanlı neden mi geri kaldı? Son yirmi yılımıza bakın, anlarsınız. Gören gözler için kalkınanların nasıl kalkındıkları da, kalkınamayanların nasıl olup da kalkınamadıkları da apaçık ortadadır. Gören gözler için. 

YAZAR

Türkmeneli Giderse

Türkmeneli Giderse / Bu Utanç Yaraşırmı?

 Türkmeneli Yiterse / Yaşamak Yaraşırmı?

Türkoğlu Türk kızısın

Alnımızda yazısın

Tarih taşa kazısın

Türkmeneli giderse

Bu utanç yaraşır mı?


Türkmeneli yiterse

Yaşamak yaraşır mı?

*

Ataların Mirası

Ocakların karası

Hastaların yarası

Türkmeneli giderse

Bu utanç yaraşır mı?


Türkmeneli yiterse

Yaşamak yaraşır mı?

*

Türk ölürüz Türk doğduk

Nice sırtlan çok boğduk

Yüz bin harami koğduk

Türkmeneli giderse

Bu utanç yaraşır mı?


Türkmeneli yiterse

Yaşamak yaraşır mı?

*

Kerkük, Musul, Telafer

Hurmatu İmam Cafer

Türkmen Erbil gözde fer

Türkmeneli giderse

Bu utanç yaraşır mı?


Türkmeneli yiterse

Yaşamak yaraşır mı?

*

Türkiye hey Türkiye

El ver Türkmen sineye

Bu sessizlik hem niye?

Türkmeneli giderse

Bu utanç yaraşır mı?


Türkmeneli yiterse

Yaşamak yaraşır mı?

*

Durulmaz leke ile

İnsanlık bile bile

Şehitlik gele gele

Türkmeneli giderse

Bu utanç yaraşır mı?


Türkmeneli yiterse

Yaşamak yaraşır mı?

*

Özden sözünde kavi

Etmez asla bir davi

Sancağı gökte mavi

Türkmeneli giderse

Bu utanç yaraşır mı?


Türkmeneli yiterse

Yaşamak yaraşır mı?

Türkiye: ABD’nin Paradigması

Batı bizi nasıl görüyor?

Buna cevap vermek için bir soru da bizim sormamız gerekli: Ne zaman?

Soğuk Harp sırasında biz Batı’nın yani Batı Avrupa ve ABD’nin, can ciğer kuzu sarması dostu ve müttefiki idik. Bir “Hür Dünya” vardı bir de hür olmayan dünya. Amerikan başkanları Hür Dünya’nın doğal lideriydi. Biz de ucundan bir parçası. Şah’ın İran’ı da Hür Dünya’nın müttefikiydi. Nasıl olmasın? Demokratik Musaddık iktidarını hükümet darbesiyle devirip ülkeyi Şah Rıza’ya teslim eden CIA’nin ta kendisiydi. Hür Dünya ifadesi, Eisenhover’dan baba Bush’a kadar sık sık kullanıla geldi. Sonra Sovyetler Birliği çöktü. Hür Dünya’ya da gerek kalmadı. Sovyetlerin çöküşü muhakkak bir paradigma değişikliği getirecekti.

Yeniden korkunç Türk

Paradigma değişecekti ama nereye doğru değişecekti? İnsanlar paradigmasız yaşayamaz, beynimizin nöron demetleri olmadan yaşayamayacağı gibi. Batı’nın bizim hakkımızda yeni paradigmalar kurmasına gerek yoktu. Onun “Türk” paradigması her zaman vardı, fakat Sovyet tehdidi altında o paradigmanın sümen altı edilip maksada uygun yenisinin kurulması gerekiyordu. Öyle de yapıldı. Fakat Soğuk Harp bitip Sovyetler yıkılınca o taze düşüncelere gerek kalmadı ve bilmem kaç asırlık Korkunç Türk paradigmasına geri döndük.

İngilizcedeki “terrible” kelimesi korkunç, berbat falan anlamına gelir. “Müthiş” de karşılık diye verilebilir. Müthiş’in kökü de tedhiş değil mi zaten? Şimdi Google Tercüme’ye “terrible” yazdım, “1) Berbat, 2) Çok kötü” son olarak da “3) Müthiş” yazdı. Tuhaf insanlarız. “Ivan the terrible”ı çevirirken “Korkunç İvan” deriz de iş Terrible Turk’e gelince aynı kelime “müthiş” olur ve bizim kafamızdaki bu müthiş, o kadar da kötü bir şey değildir.

Enselerinde oturmak lazım

İşte Soğuk Harp’ten önce, Batı’da paradigmamız Korkunç Türk, Berbat Türk, Çok Kötü Türk falandı. Bakınız dünyayı insan hakları ve insan sevgisi ile kucaklayan, milletlere kendi kaderini tayin hakkı bahşeden ABD Başkanı Woodrow Wilson ne diyor:

“…adı ağza alınmaz Türk’ün ve neredeyse aynı derecede zor Kürd’ün onlar terbiye olana kadar ensesinde oturmalı…”

Bu ifadeyi muhtemelen daha önce rastlamışsınızdır. Bu çok “insaniyetli” sözler, Wilson’un Millî Demokratik Komitesi’ne, 28 Şubat 1919 günü yaptığı konuşmadan alınmış. İki ay sonra Batılı müttefikler Yunanlıları İzmir’e çıkaracak ve Atatürk’ün Samsun’a çıkışıyla da Millî Mücadele başlayacaktır. Wilson’un konuşmasının tamamı şöyle[i]:

“Bu odanın duvarları arasında kalması şartıyla, açık yüreklilikle şahsi kanaatimi söyleyeyim, [Ermenistan’da bir manda kurmalıyız.] Ermenistan gibi ülkeler için parlak bir gelecek vaat eden bir başlangıç görüyorum. Bütün Amerika Ermenistan’a angajedir. Biz Amerikanlar, Ermenistan ve Ermenistan’ın çektiği eziyetler konusunda diğer herhangi bir Avrupa ülkesi hakkında bildiklerimizden daha çok şey biliyoruz.  Orada bizim kolejlerimiz var, misyonerlerimiz var, tıpkı Konstantinopolis’teki Robert Kolej gibi.  Dünyanın bu bölgesinde hâlen Amerikan etkisi mevcuttur. Kurtarıcı bir etki, eğitici ve ayağa kaldırıcı bir etki. Beyrut ve Suriye’dekilere benzer kolejlerimiz, bu etkiyi Suriye sınırlarının çok ötesine, bütün Arap ülkesine ve Mezopotamya’ya ve Küçük Asya’nın uzak parçalarına yaydı. Amerika Birleşik Devletleri’nin insanlarının da bizim oraya girip Ermeni halkının çıkarlarının koruyucusu olmamıza, adı ağza alınmaz Türk’ün ve neredeyse aynı derecede zor Kürd’ün, onlar terbiye olana kadar ensesinde oturmamıza ve Ermenistan’ın çalışkan ve ciddi halkına imkânlarla dolu ülkelerini kalkındırma fırsatı vermemize rıza göstereceğini ümit ediyorum.”

Buradaki Ermenistan, bugünkü Ermenistan değil, Sevr’in Ermenistan’ıdır. Artvin, Ardahan, Erzurum, Kars, Van, Bitlis, Muş, Erzincan gibi vilayetler ve Hazar’a kadar Kuzey ve Güney Azerbaycan da Wilson’un mandasını alacağı Ermenistan’ın içindedir.

Haydin haçlı seferine

Amerikan WASP ırkçılığının uzun bir tarihi var. (WASP = White Anglo Saxon Protestant = Beyaz Anglo Sakson Protestan) Anlaşılan, bizim buralara gelindiğinde Protestanlık gerekmiyor. Hrıstiyanlık yetiyor. Başkan Wilson’u da WASP liderler arasında sayabiliriz. Siyah Amerikanlar’a karşı kendi kendine beyazları savunma görevini veren Ku Klux Klan’ı öven Bir Milletin Doğuşu filmini 18 Şubat 1915’te Beyaz Saray’da seyretmiş ve göklere çıkarmıştı. Bu film münasebetiyle Wilson’un Ku Klux Klan hakkında sarf ettiği cümlelerden biri şudur: “Beyaz adamlar, yalnızca nefsi müdafaa gayesiyle ayağa kalktı… Sonunda Güney’in gerçek imparatorluğu büyük Ku Klux Klan, güney ülkemizi korumak için ortaya çıktı.[ii]

Bir Milletin Doğuşu, her “sinema kulübü”nde ilk gösterilen filmlerdendir. Film tekniğinde çığır açan yönleri vardır. Bu ve Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı mutlaka gösterilir.

Batı’nın “Batı Dışı” paradigmasına devam edeceğim. Bu yazıya Bir Milletin Doğuşu filminin afişiyle son vereyim. “Haçlı Seferi” motifini galiba Başkan – baba – Bush’tan da duymuştuk.