5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 225

Tek Kelimeyle İyi, İki Kelimeyle İyi Değil

Merhum Süleyman Demirel güldürerek verdiği çok zekice hazır cevaplarıyla akıllarda kaldı. Bunlardan birini bugünlerde sıkça anıyorum:

Demirel’e bir gazeteci sorar;

“Sayın Demirel, Türkiye’nin durumunu tek kelimeyle özetler misiniz?”

Demirel: Tek kelimeyle özetlersek, İyi…

Herkes şaşırır, Demirel mevcut duruma iyi demiştir sonuçta. Ama devam eder.

Demirel: Ama iki kelimeyle özetlememi isterseniz “iyi değil”…

Bugün de ülkemizin durumu için bana aynı soruyu sorsalar aynı cevabı veririm.

Hatta üç kelimeyle özetlememi isterseniz “hiç iyi değil…” derim.

****************************

İYİ Parti’nin Kararı İyi mi Kötü mü?

İYİ Parti’nin Mart 2024 yerel seçimlerinde ittifak ve iş birliğine kapıları kapatıp bütün il ve ilçelerde tek başına seçime girme kararı aldı. Şimdi bana sorsanız,

Tek kelimeyle özetlerseniz “İYİ Parti’nin kararı iyi mi kötü mü?” diye. Cevabım:

Tek kelimeyle özetlersek, Kötü…

Ama iki kelimeyle özetlememi isterseniz “kötü değil…” olur.

“Üç kelimeyle özetlersek” cevabımın ne olacağına halen karar veremedim.

****

Tek Kelimeyle Kötü

İyi Parti’nin kararı tek kelimeyle “kötü” denebilir. Çünkü mevcut sistem ittifakları zorunlu kılıyor.

Cumhurbaşkanı seçimlerinde yüzde 50+1 zorunlu ve tek başına herhangi bir parti adayını seçtirecek kadar oy alamıyor. Bu yüzden ittifak zorunlu. Nitekim Cumhur İttifakı R. Tayyip Erdoğan’ı seçtirebilmek için Hüdapar ve Yeniden Refah Partisine bile kucak açtı.

Millet ittifakı dağılırken, Cumhur ittifakı devam ediyor.

Yerel seçimlerde de il veya ilçe bazında çoğu zaman iki güçlü aday çekişir. Adayların partisi yanında kişiliklerinin de önemli olduğu seçimlerdir bunlar.

Bu bakımdan en sembolik iki büyük şehirde İstanbul ve Ankara’da geçen seçimde Millet İttifakı (CHP+İYİ Parti) adayı olarak seçilen Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın kimlikleri önemli olacak. Son yerel seçimlerde CHP’ye geçen diğer büyük şehirlerin çoğunda da benzer durum geçerli olur.

Bu durumda İYİ Parti seçmeninin (en azından bir kısmının) mevcut başkanlar için oy kullanma ihtimali yüksektir.

Diyelim ki İstanbul ve Ankara belediyelerini yine mevcut başkanlar bu defa CHP adayı olarak kazanırsa “demek ki İYİ Parti oyları önemsizmiş” algısı oluşur.

Tam tersi bu belediyeleri AKP adayları kazanırsa sorumlu olarak İYİ Parti gösterilir.

İşte bu gerekçelerle İYİ Parti teşkilatlarının üçte ikisi ile 50 kişilik Genel İdare Kurulu’nun 14 üyesi de “Yerel seçimlerde İYİ Parti’nin taleplerine olumlu yaklaştığı taktirde CHP ile işbirliği yapılmalı” kanaatini bildirdiler.

****

Kötü Değil

İYİ Parti’nin kararını “İki kelimeyle özetlememi isterseniz, ‘kötü değil…” cevabı da haksız değil.

Çünkü İYİ Parti kurulalı 6 yıl oldu. Bu süreçte şartlar zorladığı için hiç tek başına seçime giremedi. Bir siyasi partinin siyasi kimliğini geliştirmek için tek başına seçime girmek istemesi anlaşılır bir durumdur.

Üstelik son yerel seçimlerde İyi Parti CHP ile kârlı bir işbirliği yapamadı. Sadece 20 civarında küçük belediye kazanarak “çırak çıktı.”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Meral Akşener’i ziyaretinde, “kazan/kazan” yöntemine göre makul bir teklifle de gelmediği anlaşılıyor.

Türkiye’nin sosyolojisi belli. Sağ seçmende “asla CHP’ye oy vermem” diyen kesim çok ağırlıklı. Bu yüzden İYİ Parti doğal gelişme alanları olmasına rağmen İç Anadolu, Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde beklenen gelişmeyi gösteremedi.

Bu bölgelerde milliyetçi ve muhafazakâr kesim üzerinde AKP ve MHP etkili. Bu kesim hamasi nutuklar ve HDP/PKK öcüsü ile kolayca manipüle edilebiliyor.

Ayrıca milliyetçi/ muhafazakâr seçmen üzerinde CHP’li adaylara HEDEP seçmeninin de oy vermesini, AKP’nin güçlü propaganda makinesinin CHP/PKK işbirliği diye tanıtması etkili oluyor.

AKP eski Merkez Sağ partileri eritti ve bünyesinde etkisizleştirdi.

İYİ Parti Türk siyasetindeki bu boşluğu doldurmak ve merkezde konumlanmak istiyor. Ama CHP ile işbirliği yaptığı için merkezdeki boşluğu dolduramadığını düşünüyor.

Bu yüzden İYİ Parti ile buralardaki AKP ve MHP’ye oy veren seçmen arasında yeterli geçirgenlik sağlanamadı.

Bu sebeplerle İyi Parti’nin 50 kişilik GİK’inde 35 kişi ittifaklara kapıyı kapatan karara imza attı.

****************************

Mevcut Şartlar

AKP iktidarlarında şartlar çok değişti. Demirel’in tapulu arazisi işgal edildi. Devlet adeta “parti devleti” oldu.

Eski merkez/ merkez sağ yerine günümüzün şartlarına uygun, milliyetçi damardan güç alan bir merkez yapılanması oluşturmak ve buna uygun söylem geliştirmek gerekiyor.

İYİ Parti’nin tüzüğünde kendisini tanımladığı gibi bir parti olması ve milliyetçi, muhafazakâr, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi talep eden kitleleri kendisine çekmesi gerekiyor.

İYİ Parti’nin seçmen kitlesinin çoğunluğu -CHP’nin de güçlü olduğu- sahil bölgelerindedir. Bu bölgelerdeki seçmen profili seküler milliyetçi, Atatürkçüdür. Bu seçmen kitlesi dindardır fakat İslam’ı anlama ve yaşama tarzı, akıl ve bilim ışığında olup, cemaat ve tarikat etkilerinden uzaktır.

İYİ Partinin sahillerdeki seçmen kitlesi CHP kitlesi ile geçirgenlik içinde. Arada bir kesim şartlara göre CHP veya İYİ Parti’ye destek olmakta.

Ayrıca İYİ Parti’nin oyları belli il ve ilçelerde toplanmış değil. Seçmen çoğunluğunu sağladığı il ve ilçe sayısı çok az.

****

Bu şartlarda İyi Parti çok cesur ve riskli bir karar aldı. Alınan bu kararı Genel Başkan Meral Akşener “Bu mücadeleyi başkasının yazdığı senaryoya figüran olmadan, özü (kendi) başımıza hür ve müstakil olarak vereceğiz” diye açıkladı.

Akşener “bugünden sonra da bizi gül bahçeleri beklemiyor” diyerek İYİ Partilileri kendilerini bekleyen zorlu bir mücadeleye çağırdı.

 Bu kararın yerel seçimlere yansıyacak sonucunun hayırlı olmasını diliyorum.

Türk Dünyâsının Ali Şâmil Hocası

Dostları, kendisini Türk Dünyası’na adayan Dr. Ali Şâmil için bu isimle bir ‘Hâtıra Kitabı’ hazırlamış. Tertip eden ve neşre hazırlayan Prof. Dr. Nâzir Ahmedli. Makaleleri toplayan: Aynur Gazanferkızı. Tertibat: Nizâmi Alisoy.

Kitapta Ali Şâmil’in hayatına ve şahsiyetine, çalışmalarına âit yazılar dışında. 20. yüzyılın sonu ile 21. yüzyılın başlarında Azerbaycan’daki millî bağımsızlık harekâtına katılmış insanların ağrılı-acılı hayatları hakkında alâka çeken yürek yakan seçilmiş edebî metinler ve milletlerarası ilişkilerle alâkalı zengin bilgiler de yer alıyor.

Bakü’de Köhlan Neşriyat tarafından 2023 yılında yayınlanan eser, 476 sayfadır.

Eserdeki makalelerden bâzılarının başlıkları ve yazarları:

-Ali Şâmil’in soy kütüğü: Nâzir Ahmedli.

 Altay’dan:

-Nadejda Tıdıkova: İnşa edilmiş Köprülerden Faydalanamadık.   

Azerbaycan’dan:

-Afak Ramazanova: Unvanlarının Üzerinde Bir Şahıs.  

 -Aydın Kerimov: Böyle İnsanlar da Bulunuyor.

-Aynur Gazanferkızı: Olgun Mürşidin İzinden Gitmek.

 -Bahattin Hazi: İki Gözün Aydın.  

-Bedirhan Ahmedli: Bu yol Senin Yolundur.

-Ceyhun Nebi: Örnek Kabul Ettiğim Adam. 

 -Elmira Mammadova-Kekeç: Hayatımın Dev Adamı.

 -Adâlet Tâhirzâde: O Ve Ben.

-Alevsat Quliyev: Türk Dünyâsı Aşığı.

-Âmir Pehlivan: Sen Ahları Kervanına Yükledin.

-Kâmil Veli Nerimanoğlu: Dostum Hakkında Söz.

-Kâzım Teymuroğlu: Bizi Halk Cephesi Yetiştirdi.

  -İbrâhim Niftaliyev: Omuzlarındaki Vatan Yükü.

-Kıymet Muharremli: Işığa Giden Yol.

-Kulu Kangarlı: Uykularımı Sehere Kavuşturan Dost

-Mehmed Tâhir: Onu Başkalarından Farklı Kılan Nedir?

-Metânet Saraçlı: Büyük Türkçü.

-Nâzir Ahmedli: Hür ve Kâmil İnsan.  

-Nigâr Askerova: Türk Dünyâsının Vurgunu.

-Nizam Tağisoy: Türk Milletinin Folklor Uzmanı.

-Ofelya Bayramova: Benim Tanıdığım Ali Şâmil.

  -Sevdâ Aydınkızı: Benim Ali Emmim.

-Şelâle Ana: Mânevî Köprü Yahut Ali Şâmil’i Tanımak.

-Şemsi Penahoğlu: Böyle Ömür Herkese Kısmet Olmaz.

-Ülviyya Abdullaveya: Şehriyar Nefesli Folklor Şâiri.

-Zivar Hüseyinli-Baylan: Baba Gibi Bir İnsan.

Irak’tan     

-Mehmet Ömer Kazancı. Türk Dâvâsının Adamı.

  İran’dan

-Araz Ahmetoğlu: Bilge Üstat / Dünya Görmüş Aksakal.   

-Ahmet Settârî: Bakü’deki Mânevî Adam.

-Avazullah Sefer Keşküllü: Onun Kaşgay Sevgisi Neredendir?    

-Muhammed Zanganlı: Hocam Hakkında Gönül Sözleri.

-Nâbi Azeroğlu: Onu Sempozyumlarda tanımak.    

İsveç’ten 

-Eldar Karadağlı: Bir Ulvî Hayat Yolu.

Kıbrıs’tan

-İsmâil Bozkurt: Gerçek Bir Dost / Bir Kardeş.

  Kırımdan                                                                                                                                                                     -Zera Bekirova: Kırım’ı Seven ve Sevdiren.  

Kosova’dan

-İskender Muzbek: Ali Şâmil’i Kırıkkale’de Tanıdım. 

Gagavuz Eli’nden 

Todur Zanet: Bitki Gölmeeni (gömleğini)  Sana Vermeye Râzı Olan Adam.

Suriye’den 

-Muhtar Fâtih Beydili: Türk Düşünce Dünyâsında Yol İzleri.  

Türkistan’dan                

Akılbekov Halkekov: Üstâdımız Ali Şâmil.  

-İslâm Jeminey: Dar Günümde Derdime Gelen

Türkiye’den

Ali Yaman: Gönül İnsanı Ali Şâmil Bey’le Alâkalı Hâtırâlar.

-Celâl Erbay: Ali Şâmil Bey Kardeşimin 75. Yılına Armağandır.

-Doğan Kaya: Ali Şâmil.

-İsmâil Yakıt: Ali Şâmil Benim Târih Düşürmemde.

  -Oğuz Çetinoğlu: Türk Dünyâsı Aşığı. 

-Özbek Çobanoğlu: Samizdatlar Üzerine Birkaç Tespit.

-Recep Özkan: Türkistan Özlemi.

  -Seyfeddin Altaylı: Hâmit Nitki, Ben ve Ali Şâmil.

 Ukrayna’dan

Ali Tâlib: Sözün Hikmeti, Kalemin Kudreti.

***

 Dr. Ali Şâmil için hazırlanan eser, ‘Tertipciden’ başlığıyla başlıyor. Yazıda, ‘Armağan Kitap’ hazırlanması geleneğinin Türkiye’de yaygın olduğu, Azerbaycan’da ise yeni başlandığı: Bu tür kitapların yaygınlaşmasıyla kültür târihine katkı sağlanacağı belirtiliyor.

Prof. Dr. Nazir Ahmedli ise Ali Şâmil’in doğduğu köy olan Göyçe’nin târihi hakkında bilgi verdikten sonra Ali Şâmil’in ecdat köklerinin 1760 yılına kadar indiğini ve Kıpçak Türklerine mensup olduğunu kaydediyor.

‘Türk Dünyası’na Yanan Işık’ başlıklı yazısına Afak Kasımova, aile dostu olarak tanıdığı Ali Şâmil’in ‘bilgi deryası’ bir insan olduğunu ifâde ediyor ve ev ödevi hazırlarken, test sorularına cevap mâhiyetinde kısa blgiler talep ettiğinde; Güney Azerbaycan, Kıbrıs, Uygur, Kırım ve Ahıska Türkleri, Kumuklar, Gagauzlar, Nogaylar ve Kaşkayların târihi, folklorü, edebiyatı hakkında ve hemen ardından Türk kahramanları, Türkçe kelimeler Türklerin hayat tarzı hakkında hayranlık duygularıyla ve hoş bir üslûpla teferruatlı bilgiler verdiğini belirtiyor. Bu bilgileri, yüksek okula başladığı zaman kullanma imkânı bulduğunu yazıyor. Bu vesile ile Rusya yönetiminin hazılattığı kitaplarda yazılanların ne kadar yanlış ve noksan, hakikatlerden uzak olduğunu görünce, Ali Şâmil’i hayranlıkla andığını anlatıyor.  Sözlerini ‘bana Türk târihini, folklorünü sevdiren, ilmî sahada ilerlememe sebep olan Ali Şâmil’dir’ diyerek bitiriyor.

Dr. Aynur Gazanferkızı’nın Ali Şâmil hakkında yazdıklarının her cümlesi, üzerinde teemmül edilerek okunmaya değer ve özetlenmesi mümkün olmayan çok kıymetli hususiyetlere sâhiptir. Mutlaka okumak gerek.  

Urumçi’de 1956 yılında dünyaya gelen, Çin’de Nanjing Tarım Üniversitesi’nde Profesör unvanıyla hocalık yapan Murad Aziz’in kaleme aldığı yazısı bir samâmiyet âbidesidir. Sıcak dostluklar, yardımlaşmalar, kitap teâtileri ana konuyu teşkil ediyor. Murad Aziz, iş adamı dostlarının istediği kitapları Ali Şâmil vâsıtasıyla temin ediyor. Günün birinde Ali Şâmil, söz konusu iş adamlarıyla sıkı dostluklar kuruyor. Murad Aziz, hayranlık dolu ifâdelerle uzun uzun Ali Şâmil’i anlatıyor. Şu cümle dikkat çekiyor: ‘Azerbaycan’dan gelen bir mektubun dilini anlamak için zorlanacağımı düşünürdüm. Aksini gördüm. Anlamadığın hiçbir cümle yoktu. Çok az sayıdaki mânâsını bilmediğim kelimeyi, cümleye göre mânâlandırabiliyordum. Anladım ki Uygur Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi arasında fark yoktur.’

Buradan çıkan hüküm şudur: Türk Dünyâsı bir bütündür. Bu hakîkat başka türlü nasıl ifâde edilebilir ki? 

Murad Aziz bu hakîkati elle tutacak şekilde görüp anladığında; ‘Dünyâlar bana bağışlanmış gibi mesut oldum.’ Diye yazıyor.    

  ***

 Kitaptan tadımlık Bölümler

Biz Irak Türkmenleri olarak, Azerbaycan ve Azerbaycanlı kardeşlerimize karşı içimizde vakfedilmeyecek kadar büyük bir sevgi vardır. Bu sevginin kökenini, soy birliği bir yana dursun, aramızdaki şive benzerliği beslemekte, hattâ bu sevgiyi her gün bir az daha artırmaktadır. Dolayısıyla ülke dışında her hangi bir konferans veya edebî ve kültürel bir faaliyete katıldıysak, orada ilkin Azerbaycan’dan gelen katılımcılarla bir araya gelmeyi düşünürüz. Oralarda yaşadığımız yalnızlığımızı bu suretle gidermeye gayret ederiz.

Çünkü Azerbaycan’da yaşayan Türkler bize göre öz be öz kardeşlerimizdir. Her zaman öyle bir duygu yaşadığımızı hiçbir zaman inkâr etmedik ve edemeyiz. Buna karşı Azerbaycan’da yaşayan kardeşlerimizden de her zaman aynı iltifata nail olduk. ‘Türkmen’im’ veya ‘Kerküklüyüm’ dediğimiz zaman, kollarını kucaklarını dört açar, sımsıkı, uzun uzun sararlar. Salıp salmak istemezler.

Irak’tan Mehmet Ömer Kazancı. s: 307

***

Bilindiği üzere, rakamları târihlerle ifâde etmek demek olan ebced’den hareketle, önem verilen bir olayın yılını göstermek için, bir kelime, bir cümle, bir mısra ve ya bir beyt söylemek sanatına ‘târih düşürme’ denir. Edebî sanatlardan sayılır. Arapça, Farsça ve Türkçe düşürülen târihler arasında hem sayı hem de mâna bütünlüğü açısından Türkçe olanlar öndedir. Gerçekten târih dü§ürme sanatı, târih boyunca, Atlas Okyanusu’ndan Çin Denizi’ ne kadar uzanan uzun ve geniş bir coğrafyanın ilgi alanı olmuştur. Bu sanat, her ne kadar Hıristiyan ve Yahudi kültüründe görülse de en olgun meyvelerini İslâm coğrafyasında vermiştir. Özellikle Türk şâirleri bu sâhada harikalar yaratmışlar.

Târihi düşürme sanatı az da olsa günümüzde bazı müverrihler tarafından devam ettirilmektedir. Bunlardan biri de bu satırların yazarıdır. ‘Yakut’ mahlasıyla gerek aruz, gerek hece vezni ile kaleme aldığı târih manzumeleri gazete ve dergilerde yayınlanmıştır. Ali Şâmil için yazdığım iki adet târih düşürme eserimi okurlara takdim ediyorum:

Dr. Ali Şâmil’e Armağan kitabına târihtir:

Temmuz 2022

Azerbaycan’ın hürmetli hocası değerli dostum

  Nice hizmetler eyledi. Hak katında handan ola    

Bir güzel hediye hazırladı cümle ehibbası  

  ‘Armağan’ adıyla sunacaklar, hepsi de şâdan ola

  Geldi bir zat söyledi Yakut’a bu düta tarihi: 

   Bu kitap da Ali Şamil Hoca’ya armağan ola:

2885 + ı = 2886 : 2 = 1443 H. 2022 M.

Ali Şamil’in  Evlenmesine Tarihtir: oı Aralık 1973

Azerbaycanlı Ali, Guba’da izdivac etti   

Dilerem Rab, onları atiden umutlu kılsın

Söyledi Yakut duâda târih: ‘El-Müteali’,

  Azize İle Ali  Şamil’i de mutlu kılsın

1973

Türkiye’den İsmâil Yakıt

***

Türk milleti yeryüzünün dört bir tarafına yayılmış olarak yaşamaktadır. Çok geniş bir sahaya yerleşmiş olan Türklerin en belirgin müşterek unsuru folklordur. Dr. Ali Şâmil işte bu çok mühim müşterek unsurun uzmanıdır.

Nasreddin Hoca, bütün Türk dünyâsında tanınır, bilinir ve sevilir. Bizim ortak folklor ve kültür unsurumuzdur. Türk dünyasının ayrılmaz bir bütün olduğunun gözle görülür, elle tutulur müşahhas delilidir. Akşehirli Nasreddin Hoca’yı, Özbekistan’ın târihî şehri Buhara’nın merkezindeki Leb-i Havz’da görebilirsiniz. Azerbaycan’ın Şeki şehrinde yaşamaya devam etmektedir. Çin işgali altındaki Doğu  Türkistan’ da sizi, ‘Seley Çakkan‘ adıyla karşılar, Kazakistan’da ‘Koca Nasır‘ ve ‘Aldar Köse‘ Türkmenistan’da ‘Ependi / Efendi‘, Özbekistan’da ‘Afandi‘ olarak bilinir, fıkralarına ‘Latifa‘ denilir. Kırgızistan’daki adı ‘Apendi‘, ‘Koco‘ ve ‘Nasır‘dır. Nasreddin Hoca fıkralarını anlatanlar, ‘Kuudullar’ olarak anılır.

Azerbaycan Türklerinden Memmed Kuluzade Celil ve Ahıskalı Türklerden Ömer Faik Nemanzâde  tarafından  yayınlanan ‘Molla Nasreddin‘ isimli mecmuâ, tıpkı Kırım’da yayınlanan Gaspıralı İsmail Bey’in ‘Tercüman Gazetesi‘ gibi Türklerin yaşadığı her bölgeye hattâ Türk olmayan Müslüman diyarlarına da ulamıştır.

Kültürün asli unsuru olan folklorun, aynı kültüre mensup insanlar arasında kuvvetli bağlar oluşturduğunun en çarpıcı örneği, 18 Mayıs 1944 târihinde Kırım Türklerinin Kızıl diktatör Stalin tarafından Özbekistan’a sürgün edildiği zaman diliminde yaşanmıştır. Rus gizli servisi, Kırım Türkleri gelmeden Özbek Türklerine, sürgün edilen insanların çok vahşi, hırsız, ırz düşmanı ve sapık katiller olduğu yalanını uydurarak dikkatli olmaları istenmiştir. Bu tür bilgilerle beyinleri yıkanan yerli halk, önceleri sürgün gelenlere kötü muamele etmiştir. Günün birinde Kırımlı bir genç, sazını eline alıp dertli dertli bir türkü seslendirince; yerli halk, bu gelenlerin, kendileri gibi Türk ve Müslüman olduğunu müzik aracılığıyla anladıktan sonra yakınlık göstermişler, ekmeklerini paylaşmışlar, dertlerine derman olmuşlardır.

Ali Şâmil Hüseyinoğlu, derinliklerine vakıf olduğu folklor ilminin insanlar arasındaki yapıcı, onarıcı ve birleştirici tesirini, yazmakta, Türk yurtlarını dolaşarak anlatmaktadır.  O,  millî ve mukaddes bir vazifenin gönüllü neferidir.

 Ali Şâmil Bey’in çok yakından alâkadar olduğu mevzulardan biri de ortak alfabe ve ortak iletişim dili meselesidir. Asya Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını elde etmelerinden, hür irâdeleriyle ülkelerini idâre etmeye başlamalarından sonra 32 yıl geçmesine rağmen müşterek alfabe oluşturulamamış olmasını affedilemez hatâ olarak kabul etmektedir. Milletler arasında ortak olan bir başka unsur müzik ve halk oyunlarıdır. Ali Şâmil Bey’in mümeyyiz vasfı, Türk milliyetçisi oluşudur. O’nun milliyetçilik anlayışı kültür kökenlidir. Kültürümüzün ana yapısını ise folklor unsurları teşkil eder. Asil ve necip milletimizi, asırlar öncesinden günümüze; günümüzden sonraki asırlara taşıyacak olan, folklor unsurlarıyla örülü olan kültür, uzmanların çalışmalarıyla gelişecek, güçlenecektir.

Kültürümüzde halk şiirleri, maniler, türküler, atasözleri, bilmeceler, tekerlemeler, destanlar vardır. Bir millet, bu değerlerine sâhip çıktığı sürece, esâret yılları ne kadar uzun olursa olsun, küllerinden doğan (Pers kültürüne göre Simurg, Türk kültürüne göre) Anka (Tuğrul) kuşu gibi yeniden ve daha güçlü olarak târih sahnesindeki yerini alır.

Ali Şâmil Bey, bu bilgileri şuurunun mihenk taşına yerleştirmiştir. Maddî – manevî / fikrî ve bedenî bütün gücüyle hizmete devam etmektedir. Kendisine sağlıklı ve huzurlu günler, feyizli çalışmalarında kolaylıklarla birlikte başarılarının devamını dilerim.

Türkiye’den Oğuz Çetinoğlu. s: 440

Dr. ALİ ŞÂMİL: 1948 yılında Göyçé İlçesi’nin İnékdağ (şimdiki Ermenistan Cumhuriyetine bağlı Vardenis rayonunun Teretuk) köyünde doğdu. 1973’de Bakü’de Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Gazetecilik Fakültesi’nden mezun oldu. 1973-1993’de Nahçıvan Özerk Cumhuriyetindeki ‘Şark Kapısı’, 1990-1993’de Azerbaycan Halk Cephesi’nin ‘Azadlık’ gazetelerinde çalıştı. 1993-2004’de Azerbaycan Millî Ansiklopedisi’nde ‘Türk halklarının Meşhur İnsanları’ Ansiklopedi gurubunun başkanlığını, 1996-2007 yıllarında Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsünde ‘Türk Halklarının Folkloru’ bölümünde ilmî araştırmalar yaptı. 2007 yılından bu yana, Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır. Ali Şâmil’in yayınlanmış 15 kitabı,  150’ye yakın ilmî incelemesi, 500’den çok makalesi vardır. 10 ülkede düzenlenen 35 Milletlerarası Sempozyuma, 16 Millî Sempozyuma katılmış, bildiri sunmuştur. Kitaplarından bâzıları: 1- Kuzey Kıbrıs: (2001), Azerbaycan Millî Ansiklopedisi Neşriyatı, Bakü. 2- Burulğandan (*) Çıkmak Mümkün müdür?: (2001), Azerbaycan Millî Ansiklopedisi Neşriyatı, Bakü. 3- Dastanlaşmış Ömürler: (2000), Seda Neşriyat, Bakü. 4- Âşık İsgender Ağbabalı: (2006), Seda Neşriyat, Bakü. 5- Uygur, Gagauz, Küzey Kafkas Türklerinin Edebiyatı Târihi: (2008) Seda Neşriyat, Bakü. 6- Albaniya ve Azerbaycandaki Albanlar Ali Şâmil hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler aşağıda adresi verilen internet sitesine başvurabilirler: http://ali-shamil.tr.gg/Ana-s%26%23601%3Bhif%26%23601%3B.htm   (*) Burulğan: girdap, su çevrintisi, hortum, rüzgâr çevrintisi, anafor.
Prof. Dr. SÖNMEZ ABBASLI: 23 Şubat 1980’de Bakü’de münevver bir ailenin evlâdı olarak dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Bakü`de tamamladı. 2002 yılında Azerbaycan Diller Üniversitesi İngilizce Fakültesi’ni dereceyle, 2004 yılında da Yabancı ve Millî Edebiyat alanında yüksek lisansını da derece ile bitirdi. Çalışma hayatına İdrak Okulu’nda İngilizce öğretmeni olarak başladı (2002-2011). 2007-2010 yıllarında Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü`nde Folklor İlmi dalında filoloji alanında doktorasını yaptı.  2011 yılından bu yana Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü’nde çalışmaktadır. 2012 yılında ‘Azerbaycan Fıkralarının Mahallî Özellikleri’ konulu doktora tezini savundu. 2014-2017 yıllarında Azerbaycan Cumhuriyeti Yüksek Öğretim Kurulu`nda Filoloji Uzman Konseyi`nin İlmî Sekreteri olarak çalıştı. 2016 yılında doçent unvanını aldı. 2016-2020 yıllarında Folklor Enstitü’sünde Folklor ilmi dalında filoloji alanında ikinci doktorasını yaptı. Doktora tezini ‘Karabağ Folklor Ortamının Tipolojisi’ üzerine tamamladı. Azerbaycan, Türkiye, Gürcistan, Rusya, Fransa ve Makedonya’da konferans ve sempozyumlara aktif olarak katılmaktadır. 8’i yurt dışında olmak üzere 80’e yakın makale ve tezi, ‘Azerbaycan Fıkralarının Mahallî Özellikleri’ ve ‘Karabağ Folkloru Türk Manzûmeleri ve Tören Gelenekleri’ monografileri, 10 adet derleme kitabın yazarı ve 4 kitabın editörüdür. ‘Dede Korkut’ adlı ilmî derginin genel yayın yönetmen yardımcısıdır. Türkiye’de yayınlanan milletlerarası indeksli bilim dergisi olan ‘Dergi Karadeniz’in yayın kurulu üyesi ve Azerbaycan temsilcisidir. Ayrıca Türkiye’de yayınlanan ‘Mevsimler’ ve Irak’ta yayınlanan ‘Türkmeneli’ dergilerinde çeşitli konularda düzenli olarak yazıları yayınlamaktadır. 2020 yılında Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi`nin Şeref Diploması’na, 2021 yılında ise ‘Kafkas-Medya Halk Birliği’ tarafından düzenlenen ‘Yılın Etkili İlim İnsanı’, ‘İlhanlı Azerbaycan’ ve ‘Karabağ-Azerbaycan’ diplomalarına lâyık görüldü. Hâlen Azerbaycan Bilimler Akademisi Folklor Enstitüsü`nün Klasik Folklor Bölümü’nde çalışmaktadır. Enstitü’nün Halkla İlişkiler Bölümü’nden sorumlusudur.

İyi Parti’nin İttifak Yapmama Kararı Doğru ama Geç Kaldılar

İyi Parti bugün (4 Aralık) genel idare kurulunu topladı ve 2024 yerel seçimlerine CHP ve diğer partilerle ittifak kurarak mı yoksa yalnız mı katılmaları konusunda hem kendileri hem de siyasi dengeler bakımından önemli bir karar aldı. İyi Parti, aldığı karar sonrası 2024 yerel seçimlerine ittifak kurmadan, müstakil olarak katılacak. Peşinen ifade edeyim bu karar doğru ama çok geç alınmış bir karar. Sebeplerini şöyle izah edeyim;

İyi Parti, kurulduğu günden beri CHP ile ittifak halinde olduğu için ne seçmen nezdinde ne de kendi tabanı nezdinde hiçbir zaman rüştünü ispatlamış bir parti olamadı. Seçmende hep CHP’nin küçük kardeşi, CHP’nin bir kopyası olarak algılandı. CHP’nin siyasal iktidar tarafından yıllardır sistematik olarak şeytanlaştırılmasından İyi Parti de payını aldı. İyi Parti’nin Ak Parti ve MHP’den kopartacağı potansiyel oyların büyük kısmı Ak Parti ve MHP’de kaldı. İyi Parti, bu iki partiden ciddi manada bir seçmen kitlesi kopartamadı. Ak Parti’nin ve genel anlamda “sağ” seçmenin bir alternatifi olamadı. Kendi içinde her ne kadar gerek teşkilat yapısı gerekse zihniyet ve söylem olarak MHP’nin kopyası haline gelse de, İyi Parti daima CHP’nin benzeri olarak gösterildi ve algılandı. Bu da İyi Parti’nin güdük kalmasına sebep oldu.

İyi Parti, kurulur kurulmaz kendisini erken seçimin yani 2018 genel seçimlerinin ortasında buldu. Daha yeni kurulduğu için kimliği ve karakteri oturmadan kendisini palas pandalas CHP ile kurulmuş bir ittifakın içinde buldu. İttifak 2019 yerel seçimlerinde de devam etti ve İstanbul ile Ankara başta olmak üzere bir iki büyük şehrin alınması muhalif ittifakın öz güvenini feci şekilde yükseltti. Hâlbuki biz daha o gün muhalefetin ayaklarının yere basması gerektiğini çünkü iktidarın ülke genelinde %52 oy aldığını ve şayet genel seçim yapılmış olsaydı Ak Parti – MHP İttifakı’nın ülke genelinde hem Cumhurbaşkanlığını hem de meclis çoğunluğunu kazanacağını ifade ettik. Bizi dinleyen olmadı elbette.

Türkiye’de 2017 referandumunda ortaya çıkan, 2018 genel seçimleri, 2019 yerel seçimleri ve son olarak 2023 genel seçimlerinde sürekli tekrarlanan bir realite var. O realite de ülkenin seçmen yapısının Ak Parti – MHP lehine %52 – %48 bandından kemikleştiğidir. Ancak özellikle muhalefet kendi aleyhine olan bu dengesizliği göremiyor veya daha kötüsü görerek bilerek ve yenilmeyi isteyerek hareket ediyor. Çünkü İyi Parti başta olmak üzere, Saadet, Gelecek, Deva gibi partilerin –İyi Parti’nin düştüğü hataya düşerek- daha kimlikleri oturmadan, seçmen nazarında belli bir konuma gelmeden CHP ile ittifak kurmaları bu partilerin de güdük kalmalarına sebep oldu.

İyi Parti ve daha doğrusu Meral Akşener, ilk defa Kılıçdaroğlu’nun adaylığı 6’lı Masada kararlaştırıldığı zaman yaptıkları çıkışla siyasette bir karakter ortaya koydular. Meral Akşener’in masayı terk etmesi ve “Kazanacak aday!” vurgusu yapması aslında hem İyi Parti’nin hem de Türkiye’nin genel olarak kaderini değiştirecek bir hamleydi. Ancak Akşener, hayatının hatasını yaptı ve ilk defa seçmen nazarında müstakil, karakter sahibi bir parti algısı yaratma fırsatını elinin tersiyle itti. Akşener, masaya geri döndü ve o saatten sonrada seçmen nazarında kredisi ciddi şekilde tükendi.

Bugün gelinen noktada İyi Parti’nin seçimlere müstakil girme kararı son derece doğru bir karar. Ama son derece geç kalınmış ve İyi Parti, seçmen nazarında kredisini tükettikten sonra alınmış bir karar. İyi Parti, kurulduğu günden bu yana ilk defa risk alıyor ve ortaya bir karakter koyuyor. Bu karar nedeniyle belki de İstanbul, Ankara, Mersin, Adana gibi şehirler Ak Parti – MHP İttifakına kaptırılacak. Ancak bütün bunlara rağmen, İyi Parti ilk defa seçimlerde Ak Parti ve MHP’den gerçekten oy koparma fırsatını eline geçirdi. İyi Parti, seçim sürecinde müstakil hareket tarzını devam ettirirse Ak Parti ve MHP’ye oy veren seçmende ciddi bir karşılık bulabilir. Her şeyden önemlisi, İyi Parti seçimlere müstakil girerse %52-48’lik seçmen dengesi artık bozulabilir. Terazinin kefelerindeki ağırlık yer değiştirebilir.

Türkiye’de muhaliflerin büyük kısmı maalesef seçimin ve siyasetin matematiğinden pek anlamıyorlar. Hala 2+2=4 kafasındalar. Hâlbuki seçimin ve siyasetin matematiği bu kadar düz değil. Mevcut ittifaklar devam ettiği sürece Türkiye’deki %52-48 dengesinin bozulmasının imkânı yok. Türk siyasetinde artık bazı taşların yerinden oynaması lazım ve İyi Parti bu taşları yerinden oynatma konusunda ilk defa ciddi bir adım atıyor. Türk seçmen bunun değerini 2024 yerel seçimlerinden sonra anlamaya başlayacaktır.

Kutadgu Bilig’i Yanlış Anlamak[1]


[1] Hilmi Özden, Kutadgu Bilig’i Yanlış Anlamak, ESTÜDAM Gençlik Dergisi, Cilt 6, Sayı 1 (2023), 54-62.  

*Felsefe Lisans Mezunu, Deontoloji Ph. D.

Bu yazı ESTÜDAM  Gençlik Dergisi Cilt 6, Sayı 1 (2023)  sayısındaki “Kutadgu Bilig’i Yanlış Anlamak” başlıklı makalemizden özetlenerek alıntılanmıştır. XI. yüzyılda yazılmış olan Kutadgu Bilig Türk edebiyatının ilk klasikleri arasında sayılmaktadır. 6645 beyitten oluşan bu eser Yusuf Has Hacip tarafından Karahanlı Hükümdarı Tabgaç Buğra Han’a sunulmuştur. Didaktik bir eser olan Kutadgu Bilig yardımcı kişilerden ayrı 4 temel kişinin (kahramanın) aralarında yapmış olduğu konuşmaları kapsamaktadır. Eserdeki figürler (kişiler) adaleti temsil eden “Kün Togdı“, kut (mutluluk)’u temsil eden “Ay Toldı“, aklı ve bilgiyi temsil eden vezirin oğlu “Ögdülmüş” ile zaitlik ve akıbeti temsil eden vezirin akrabası “Odgurmış“tır. Kutadgu Bilig’in şu an bilinen üç yazma nüshası vardır:  1. Viyana nüshası, 2. Kahire nüshası, 3. Fergana Nüshasıdır. Bunlar Kutadgu Bilig yazıldıktan asırlarca sonra istinsah yani elle çoğaltılmış eserlerdir. Bu çoğaltmalar sırasında maalesef çoğaltanlar Özgün metne bir takım ilaveler yapmıştır. Bu düşünce konunun uzmanı Reşit Rahmeti ARAT tarafından ifade edilmektedir (Özden, 2023).

Özellikle bazı akademisyenler Kutadgu bilig’de cinsiyet ırkçılığının olduğunu iddia etmekte kız çocuklarına ve kadınlara karşı aşağılayıcı ifadeler kullanıldığını  gündeme getirmektedir. Hâlbuki eserdeki 4 temel kişiliğin özellikleri incelendiğinde inziva hayatı yaşayan Odgurmuş’un bu sözleri sarf ettiği görülmektedir. Hatta yer yer dünya ile barışık ve Kurtulmuş aklı temsil eden Ögdülmüş’ün ağzından eserin bazı yerlerde Ögdülmüş’ün temsil ettiği düşünce ile uyumlu olmayan sözlere  rastlanmaktadır. Burada dikkat edildiğinde  konuşmacı metinlerinin  birbirine karıştığı yani istinsah edenlerin karıştırdığı anlaşılmaktadır. Ögdülmiş Odgurmış’a “Senin ay gibi bir oğlun veya kızın doğarsa, onu kendi evinde terbiye et, bu işi başka ellere bırakma.” (KB.4504. beyit.) “Oğul-kıza bilgi ve edep öğret; bu her iki dünyada onlar için faydalı olur.” (KB.4506. beyit.) (Özden, 2023). Oğul ve kıza bilgi ve edep öğret diyen eserin kurtulmuş aklı temsil eden Ögdülmüş’ü beş beyit sonra beyitlerde Odgurmuş’a kısa süre önce dediğine ters istikamette şunları söylemesi uygun olabilir mi? “ey arkadaş, bu kız sözün kısası yaşamasa iyi ya doğmaması (KB. 4511. beyit),  doğmuşsa yeraltı en iyi ona, evi ölülerle tam komşu olsa  (KB. 4.512. beyit), dişinin aslı et, gözetilmeli, gözetilmezse et kokar bilmeli (KB. 4.524. beyit)” Hâlbuki Odgurmuş ise daha önceki beyitlerde kendisine evlenmesini söyleyen Ögdülmüş’e karşılık olarak söylediği şu sözleri “KB.3380. beyit Oğul kız düşmandır, düşman neyine gerek Daha iyi düşmansız yaşamak KB.3381. beyit Düşmandan ne gibi bir iyilik gelir Düşmanın atı bile aleyhine tanıklık eder KB.3382. beyit Ne iyi bilgi verdi koyu bilgili Oğlun, kızın adı insan için gitmeyen gölge gibi” hatırlanırsa, KB.4511.beyit- KB.4524.beyitlerin Ögdülmüş’e ait olmadığı anlaşılacaktır. Kısaca Kutadgu Bilig’de kız çocuklarına ve kadınlara karşı bu olumsuz ifadeler  karşılaştırıldığında aklı temsil eden Ögdülmüş’in sözlerinden ziyade inzivaya çekilmiş hayattan kopmuş zahitliği temsil eden Odgurmış’a ait olduğu görülecektir. (Özden, 2023).

Bir diyalog/tiyatro eserinde kahramanların sözleri birbirine karıştırılırsa seyirci yahut okuyucu verilmek istenen mesajı da anlayamayacaktır. Tekrar hatırlanması gerekir ki esere istinsahçının ilave beyitleri alınmış olabileceği de unutulmamalıdır. Cahiliye Arap toplumuna ait ve İslamiyet öncesi Arap inançlarında mevcut olan düşüncelerin Türk tefekkür hayatına katılmasının cevabı istinsahların (bir eserin elle yazılarak çoğaltılması) sıhhatli olup olmadığı üzerinden açıklanmalıdır (Özden, 2023).

Platon’un “Diyaloglar”ı bilindiği üzere hocası Sokrates’in Kriton, Phadioni, Lysis, Menon vd. figürlerle yaptığı konuşmaları kapsamaktadır. Eğer Sokrates’in konuşmaları diğer şahısların ağzından, diğerlerinin konuşması ise Sokrates’in ağzından anlatılırsa ortaya nasıl bir tablo çıkacaktır. Böyle bir durumda Platon’un felsefesi çökecektir. Bazı araştırmacılar maalesef analitik yaklaşımdan uzak oldukları için Kutadgu Bilig okumalarında kolaycılığa kaçmışlardır. Koskoca bir Türk Kültür ve Uygarlık anıtı olan Kutadgu Bilig töhmet altında bırakılmak istenmiştir. Ayrıca Reşit Rahmeti Arat Kutadgu Bilig’i Latin harflerine aktarımını yaparken istinsahçıların yaptığı ve yapabileceği hatalara ve ilavelere defalarca dikkat çekmiştir (Özden, 2023).

Türk fikir hayatının bu muhteşem eserine karşı bazı Türk aydınlarının takındığı tavır asla kabul edilebilir türden değildir. Onlar Eski Yunan eserlerine karşı gösterdikleri dikkat ve anlayışı Kadim Türk eserlerine karşı göstermemektedir. Bu satırların yazarı defalarca bazı eli kalem tutanlar tarafından Yusuf Has Hacip ve Kutadgu bilig’e haksız ithamlarda bulunulduğuna şahit olmuştur. Hâlbuki Kutadgu Bilig bundan sonra da bir Türk klasiği olarak yerini ve kıymetini koruyacaktır. Fakat onu anlamamış ve üzerinde gerekli özeni göstermemiş olanların isimleri bile hatırlanmayacaktır. Daha geniş bilgi için  bu konunun tartışıldığı “Kutadgu bilig’i Yanlış anlamak” başlıklı makalemizin okunması tavsiye edilebilir.  İlgili link aşağıdadır:

http://estudamdergi.org/index.php/genclik/issue/viewIssue/104/670

Kaynak: Hilmi Özden, Kutadgu Bilig’i Yanlış Anlamak, ESTÜDAM Gençlik Dergisi, Cilt 6, Sayı 1 (2023), 54-62.  

Mahkemelerin Karakuşi Kararları

Selahaddin-i Eyyûbi devrinde vezirlik ve kadılık yapan Bahaüddin Karakuşî isimli bir devlet adamı varmış. Karakuşî, kadı olarak sadece yanlış değil hep abuk sabuk hükümler verirmiş. Karakuşî’nin verdiği bu tuhaf hükümlere de ‘’Hükm-ü Karakûşî’’ denirmiş.

Bu yüzden hukuk dünyamızda mahkemelerin verdiği abuk sabuk kararlara ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denir…

‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denilen bu safça ve abuk sabuk verilen hükümler aslında Karakuşî denilen zatı yıpratmak amacıyla siyasi rakibi tarafından yazdırılmış uydurma hikayeler imiş. Ancak bu hikayeler mevcut hukuk sistemindeki tuhaf kararları, Karakuşî hükümlere benzeterek halkın hukuk sistemine olan güveninin önemine dikkat çekme yönünde faydalı olmuştur.

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ülkenin durumunu değerlendirmesini isteyenlere hükm-ü Karakuşi denilen tuhaf kararlardan birini anlatmış ve sözünü şöyle bitirmişti:

‘’Kıssadan hisse: Ananı ‘öpen’ kadı ise, kimi kime şikâyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu! Ağnadın mı?”

*******************************

Rakamlarla Basın ve İfade Özgürlüğü

Türkiye Avrupa’da hapishanelerdeki mahpus sayısının ve nüfusa göre oranının en yüksek olduğu ülke. 2021 yılı rakamlarına göre, Türkiye’de 100 bin kişiden 356’sı hapishanelerde bulunuyor. Bu oran Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde ise 106. Buna göre Türkiye’de hapishanelerdeki mahpus oranı AB’nin 3,4 katı. Türkiye aynı zamanda Avrupa’da cezaevlerinin en kalabalık olduğu ülke.

2022 yılında ceza infaz kurumlarında bulunanların sayısının artmasıyla mahpus oranı her 100 bin kişiden 400’e yükseldi. Bu veriler izinli olanları da kapsıyor.

****

Gazeteciler Cemiyeti’nin yayımladığı Medya İzleme Raporu‘na göre, “1 Temmuz 2023 itibariyle tutuklu gazeteci sayısı 56 oldu. Gazetecilere açılan dava sayısı ise 336’yı buldu.

Dezenformasyon gerekçeli yeni Basın Yasası uyarınca gazetecilere yönelik soruşturma ve cezalandırmalar 2022 sonunda başlamıştı. 2023’ün ilk altı ayında “halkı yanıltıcı bilgi yayma” suçlamasıyla 23 gazeteci soruşturmaya uğradı.  

Yılın ilk altı ayında televizyon ve radyolara 30 kez idari para cezası, 30 kez de program durdurma cezası verildi. Eleştirel yayınlarıyla öne çıkan Halk TV, Tele 1 ve Fox TV yine en çok ceza alan kuruluşlar oldu.”

Sadece 2022 yılında “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “hükümeti aşağılama” suçlamasıyla tam 16 bin 753 kişi ceza mahkemelerinde hâkim karşısına çıkarıldı.

Ceza mahkemelerinde geçen yıl TCK 299 ve 301’inci maddeleri kapsamında yargılanan sanıklardan bin 872’si hakkında mahkûmiyet kararı alındı. Toplam 3 bin 135 sanık hakkında ise “hükmün açıklanmasının geri bırakılması” kararı verildi. Beraat sayısı ise kayıtlara, 2 bin 226 olarak geçti

****

“Anayasa Mahkemesinin, Milletvekili seçilen Can Atalay ile ilgili olarak, verdiği ihlal kararı 27.10.2023 tarihli Resmî Gazetede yayınlandı. İhlal kararının gereği olarak Can Atalay’ın aynı gün tahliye edilmesi ve hakkındaki davanın durdurulması gerekiyordu.”

Anayasa Mahkemesinin kararını yerine getirmesi gereken görevli ve yetkili yerel mahkeme (Ağır Ceza Mahkemesi) işi görevsiz ve yetkisiz Yargıtay 3. Ceza Dairesine havale etti. Yargıtay 3. Ceza Dairesi Anayasa Mahkemesinin ihlal kararını yok saydı. Hatta İhlal Kararı yönünde oy kullanan AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. Can Atalay hala içeride tutuklu.

Bütün bu anlatılanlar uydurma fıkralar değil. İçinde yaşadığımız gerçek hukuk garabetleri.

Bütün bu rakamlara ve olaylara bakıp rahmetli Süleyman Demirel’i ve yukarıdaki sözünü anmamak mümkün mü?

*******************************

İçeridekiler mi, Dışarıdakiler mi?

Adamın biri, akıl hastanesinin parmaklıklarına yaklaşmış. İçeride gördüğü deliye:

– Hey deli, diye seslenmiş. Siz içeride kaç kişisiniz?

Deli şöyle bir durup düşünmüş:

– Bizim içeride kaç kişi olduğumuz mühim değil, demiş. Asıl siz dışarıda kaç kişisiniz?

Çoğunuzun bildiği bu deli fıkrası dışarıdaki delilerin sayısının içeridekilerden fazla olabileceğini anlattığı gibi; içeridekilerin bir kısmının dışarıdakilerden daha akıllı olduğunu da anlatır.

****

Bu anlamda, Karakuşî hükümlerden bana göre günümüze en çok ışık tutacak olanı şudur:

Kadı Karakuşî bir gün hapishaneyi teftiş eder. Herkese suçunu sorar. Sekiz kişi hariç diğerleri masum olduklarını söylerler. Diğer sekiz kişiyse, suçlarını itiraf ederek: ‘’Biz suçluyuz! Cezamızı elbette çekeceğiz!’’ demişler.

Bunun üzerine Karakuşî zindancı başına şu emri vermiş: ‘’Şu sekiz suçluyu derhal sokağa atın ki burada kalan bunca masumun ahlâkını da bozmasınlar!’’

Bu fıkra hapishanelerin içindekilerden çok suçlunun dışarıda olduğunu, içeridekilerin bir kısmının da dışarıdaki bir kesime göre çok masum olduğunu da düşünmemize sebep oluyor.

Acaba Karakuşî bu hükmü günümüzde verse “tuhaf” karşılanır mıydı?

Kurtuluş Savaşlarına Dair

Kurtuluş Savaşı, Buhara Emiri Hazinesinin Altınları ile Kazanıldı

Kurtuluş Savaşı, “Rus Yardımları” ile mi kazanıldı?

Çok tartışılan bu konuya, Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı Başkanı Sinan Kavukçu uzun araştırmaları sonrası noktayı koydu.

Hayır!..

“Yardımı yapan Ruslar değildi”; Rusya sadece aracı oldu.

Peki, Türkiye’nin kurtuluşunda payı olan ve Rus yardımları olarak bilinen para ve silahları kim gönderdi?

Para da/altın da/silah da, gerçekte Özbek kardeşlerimizden geldi.

Özbekler, tüm bu yardımları Türkiye’ye gönderilmek üzere Lenin’e teslim etti. Kaynağı ise dillere destan Buhara Emirlik hazinesinden karşılandı.

*

Tarih 26 Nisan 1920. Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in açılışından hemen üç gün sonra yazdığı mektupla Sovyetler Birliği’nden silah cephane ve malzeme yanında para isteğinde bulunur, hatta gönderdiği mektubuna cevap beklemeden 11 Mayıs’ta Rusya’ya bir de heyet gönderilir.

Ve Mustafa Kemal’in mektubu üzerine Rusya 1920 yılından itibaren belli aralıklarla Ankara Hükümeti’ne cephane savaş malzemesi ve para göndermiştir.

*

Rusya’nın gönderdiği yardımın önemli kısmı 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşması’nın imzalanmasından sonra gerçekleşmiştir.

*

Sovyetlerden temin edilen nakdi yardımlar üç yıl itibariyle aşağıdaki gibidir.

1920 yılında; 3 milyon 066 bin 800 adet Altın Ruble,

100 bin adet Osmanlı Altını,

1921 yılında; 9 milyon 800 bin adet Altın Ruble,

1922 yılında; 4 milyon 600 bin adet Altın Ruble,

Sovyet yardımı olarak bilinen bu paraların; Anadolu’ya “kurtuluş Savaşı” için gönderilen altınların Bolşevikler tarafından yıkılan Buhara Emirliği’nin hazinesine ait altınlar olduğu ortaya çıkmıştır.

*

Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu, o günleri şöyle anlatır:

1920 yılında Buhara Cumhuriyeti kurulduktan sonra ben ilk cumhurbaşkanı olarak yanıma başvekilimiz rahmetli Feyzullah Hoca’yı alarak Sovyet Rusya büyükleri ve bu arada Lenin ile temasta bulunmak üzere Moskova’ya gitmiştim. Bizden bir müddet önce temmuz ortalarında Türkiye’den de milli hareketi temsil eden ilk heyetin Bekir Sami Bey’in başkanlığında Moskova’ya gelerek Lenin, Çiçerin ve Karahan ile bilhassa yardım temini konusunda müzakerelerde bulundukları anlaşılıyordu.

*

Kremlin Sarayı’nda kendisi ile görüştüğümüz gün, Lenin önem verdiğini hissettirdiği “Türkiye”den söz açarak bana;

“- Ankara’dan bir Türk heyeti geldi. Vaziyetlerini anlatarak acele yardım istedi. Bu hususta sizin fikriniz nedir?” dedi.

Hiç tereddüt etmeden kendisine:

“Elbette yardım etmek gerek ve vakit geçirilmeden yapılmalıdır” deyişim üzerine, bu işte zaten kararlı olduklarını fakat bazı zorluklarla karşılaştıklarını belirten bir ifade ile; “Yardım meselesi için bizi düşündüren iki zorluk var.” dedi ve devam etti:

“- Birincisi Türklerin istedikleri altın para bizde pek azdır.” deyince sözünü kestim.

“- Bizde altın para vardır! dedim. Verebiliriz de…”

Lenin memnun olduğunu belirten bir baş eğişiyle devam etti.

“- İkincisi yol meselesidir. Çünkü Türklere yalnız para değil her türlü harp malzemesi de vermemiz gerekiyor. Bunları emniyetle Ankara’ya ulaştıracak yol lâzım! Hâlbuki Kafkaslardaki durum dolayısıyla yollar kapalıdır. Ne zaman açılabileceği malum değildir.”

Biz bu hususta ayni kanaat ve fikirde olduğumuzu söyleyerek ilave ettim:

“- Kafkaslar ‘da kurulan cumhuriyetlerle anlaşmak mümkündür. Bu bölgede Müslümanlar çoğunluktadır. Gürcüler de menfaatleri icabı Müslümanlara yakındır. Ermeniler de keza… Çalışılırsa müşterek bir yol bulmak imkânı vardır” dedim.

*

Bir süre sonra Lenin ile yine bir araya geldik.

Bu sefer yaptığımız konuşmada sözü tekrar para konusuna getirerek ne kadar verebileceğimizi sordu.

“- Yüz milyon ruble…” dedim.

Lenin tekrar etti:

“-Yüz milyon mu?”

“-Evet… Derhal verebiliriz!”

*

Çarlık zamanından kalma altın rublelerimiz çoktu. Buhara hazinesindeki bu paraya Ruslar el sürmezler dokunmazlardı.

Buhara bir Çar emâreti olduğu halde idari ve mali işlerde müstakildi. Bu sebeple bizde altın “belegan mâbelâg” (haddinden fazla) çoktu.”

(Yakın Tarihimiz Cilt.1 shf.292-293)

*

Lenin’le bu şekilde mutabık kaldıktan sonra heyet Buhara’ya geri döner. Para yardımı meselesini meclise götürürler. O sırada Buhara’nın nüfusu dört buçuk milyondur. Buhara parlamentosu Türkiye’ye yüz milyon altın ruble yardımını tek itiraz sesi yükselmeden oy birliği ile alkış ve tezahüratlar altında kabul eder.

Ve; parlamentonun bu kararının hemen ertesi günü gereken muameleleri tamamlayarak parayı Ankara’ya yetiştirilmek üzere Rus hazinesine teslim edilir.

Bu yardımın yapılmasında en büyük rolü oynayan kimse o sırada Maliye Nazırı olan Osman Hoca (Kocaoğlu) idi.

Osman Hoca 1921 yılında ilan edilen Buhara Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunuyordu.

Sonra 1923’te Afganistan’a ve oradan da Türkiye’ye geçti. 28 Temmuz 1968’de İstanbul’da vefat etti.

*

Buhara Hükümeti, Ruslar aracılığıyla Türk Hükümeti’ne yaptığı 100 milyon altın rublelik yardımdan Ankara Hükümeti’ne ancak 10 milyon altın ruble ulaşabilmiştir.

Ruslar geri kalan 90 milyon altına herhalde aracılık ücreti olarak el koymuştur.

Türkiye’ye o dönem yapılması için sevkedilen yardım; Buhara’dan 12 vagon dolusu altın olarak Moskova’ya götürülmüştür.

*

İstiklal Savaşı devam ederken Buhara Halk Cumhuriyetinden bir heyet diplomatik temaslar yapmak üzere 17 Ocak 1921’de Ankara’ya gelir. Heyet beraberinde getirdiği üç adet altın işlemeli kılıç ile Timur’a ait bir Kuran-ı Kerim’i Mustafa Kemal’e hediye eder.

Sakarya Zaferini tebrik amacıyla gönderilen bu hediyeler karşısında müteessir olan Mustafa Kemal Paşa, meclis kürsüsünden teşekkür amaçlı, duygu dolu bir konuşma yapar.

*

Bu kılıçlardan biri Mustafa Kemal Paşa’ya, diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya, üçüncü kılıç 9 Eylül sabahı İzmir’e girerek Hükümet Konağına Türk bayrağını çeken İkinci Süvari Tümeni 4. Alayında Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verilmiştir.

*

Türkistan’lı kardeşlerimizin bu unutulmaz destek ve yardımlarına karşılık İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde hatırlandıkça her Türk’ün utanç duyacağı bir iş yapılır.

Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca ülkesi Sovyet işgali altına düşünce Afganistan üzerinden geçerek 1923 yılında Türkiye’ye sığınır. Atatürk Osman Hoca’yı sıcak bir ilgi ile kabul eder.

Türk vatandaşlığına geçen Osman Hoca Kocaoğlu soyadını alır. Osman Hoca’ya milletvekili maaşı bağlanır. Bu maaş Osman Hoca’nın vefatından sonra kesilmez eşi ölünceye kadar ödenmeye devam eder.

Atatürk döneminde Sovyetler Osman Hoca’nın sınır dışı edilmesi için sürekli tazyikte bulunurlarsa da Atatürk buna direnir. Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü bu baskılara dayanamaz ve 1939 yılında Osman Hoca’dan 24 saat içerisinde Türkiye’yi terk etmesi istenir.

Milli Mücadele’ye yardım etmek üzere 100 milyon rublelik altını Türkiye’ye nakletmek için seferber olan Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca (Kocaoğlu) 1923’ten beri vatandaşı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni terk etmek zorunda kalır.

Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1946’da Türkiye’ye geri dönebilir. 1968’de vefat eden Osman Hoca Üsküdar’ın Sultantepe’sindeki Özbekler Tekkesi’ne defnedilir.

Kaynaklar:

Osman Kocaoğlu “Rus Yardımının İçyüzü” Yakın Tarihimiz Cilt.1 Sayı 10 (Mayıs 1972) shf.292-293..

Raci Çakırgöz Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl (Belge Yayınları-1990)

Hamdi TÜRKMEN

Rakamların Dili

2024 yılında yapılacak olan yerel seçim tarihi yaklaşırken, liderlerin konuşmalarından anlıyoruz ki siyasi partilerimizde seçimlere hazırlık çalışmaları başlamış durumda. Cumhur İttifakı liderlerinin konuşmalarında bir takım farklılıklar olsa da, ittifak partileri özellikle AKP ve MHP anlaşmalı olarak seçimlere birlikte girecekler.

                Muhalefet bloğunda ise Millet İttifakı çoktan dağılmış durumda. Cumhuriyet Halk Partisi her ne kadar Millet İttifakını yeniden canlandırma gayretinde ise de, İYİ Parti GİK’da seçimlere ayrı girilmesi kararı alındı. İYİ Parti de durum onu gösteriyor ki, HDP’nin gölgesinin düştüğü yerde bulunmak istenmiyor. Doğrusu da bu aslında. Bir kere şunu belirtmemiz gerekiyor ki, PKK ile kol kola girmiş bölücü bir partinin yanında bulunmak İYİ Partinin kuruluş felsefesi ve ilkelerine aykırı düşüyor. Ancak; bir de şunu unutmamak gerekiyor ki, bundan bir önceki seçimde büyük metropollerde özellikle Ankara ve İstanbul da CHP adaylarına oy vermiş İYİ Parti seçmenini İYİ Parti adayına oy verdirmek zor olacak gibi görülüyor. Ne yapıp edip Ankara, İstanbul gibi bazı büyük şehirlerde ortak adaya oy vermeleri her iki partinin de yararına olur kanaatindeyim.

                Bugüne kadar olduğu gibi yine bu seçim propagandalarında da, muhalefet partileri Cumhur ittifakının partili cumhurbaşkanıyla yarışacaklar. Bir önceki İstanbul seçim konuşmasında: “Sisi’ye mi oy vereceksiniz, Binali’ye mi” diye yapılan konuşmadan sonra Sisi ile kucaklaşıldığına göre muhtemeldir ki Sisi’nin yerini bu defa Binyamin Netanyahu alacak. Gene geçmişle hesaplaşılacak, eski Türkiye irdelenecek kendi yaptıkları bir’in yanına bin katılarak şişirilmeğe çalışılacak.

                Ancak şu var ki; rakamlar yanlış yazılır ama yanlış konuşmaz. Emekli, asgari ücretli ve dar gelirlilerin durumları ortada. Bir yıl içerisinde ev kiralarına, çarşı pazarda satılanlara ve akaryakıta gelen peş-peşe zamlar ortadayken gelin biz de rakamları konuşturalım:

“Kurtuluş savaşından sonra ilk on beş yılda Atatürk’ün Açtığı Fabrikalar ise:

Savaş sonrası Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne kalan yalnızca dört fabrika vardı: Hereke İpek Dokuma, Feshane Yün İplik, Bakırköy Bez ve Beykoz Deri Fabrikası.

Atatürk’ün açtığı fabrikalar ise şunlardır:

1-Ankara Fişek Fabrikası (1924) 2-Gölcük Tersanesi (1924)

3- Şakir Zümre Fabrikası (1925) 4-Eskişehir Hava Tamirhanesi (1925) 5-Alpullu Şeker Fabrikası (1926

6-Uşak Şeker Fabrikası(1926) 7-Kırıkkale Mühimmat Fabrikası (1926) 8-Bünyan Dokuma Fabrikası (1927)

9-Eskişehir Kiremit Fabrikası (1927) 10-Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1928)

11- Ankara Çimento Fabrikası (1928) 12-Ankara Havagazı Fabrikası (1929)13-İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası (1929)

14-Kayaş Kapsül Fabrikası (1930) 15-Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası (1930)

16-Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1931- Genişletildi) 17-Eskişehir Şeker Fabrikası (1934)

18-Turhal Şeker Fabrikaları (1934) 19-Konya Ereğli Bez Fabrikası(1934)

20-Bakırköy Bez Fabrikası (1934) 21-Bursa Süt Fabrikası (1934) 22-İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1934 Temel atma)

23-Zonguldak Antrasit Fabrikası (1934 Temel Atma) 24-Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934)

25-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1934) 26-Isparta Gülyağı Fabrikası (1934) 27-Ankara, Konya, Eskişehir ve Sivas Buğday Filoları (1934)

28-Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1935 – Tamamlandı) 29-Kayseri Bez Fabrikası (1934 Temel atma)

30-Nazilli Basma Fabrikası (1935- Temel atma) 31-Bursa Merinos Fabrikası (1935 Temel Atma)

32-Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935 Temel Atma) 33-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1935)

34- Ankara Çubuk Barajı (1936) 35-Zonguldak Taş Kömür Fabrikası (1935)

36-Barut, Tüfek ve Top Fabrikası (1936) 37-Nuri Demirağ Uçak Fabrikası (1936- İlk Türk Uçağı NUD-36 üretildi)

38-Malatya Sigara Fabrikası (1936) 39-Bitlis Sigara Fabrikası (1936)

40-Malatya Bez Fabrikası (1937 temel atma- Bu fabrika hariç bütün bez ve dokuma fabrikaları Atatürk’ün sağlığında açılmıştır.)

41-İzmit Kâğıt ve Karton Fabrikası (1934- Temel Atma) 42-Karabük Demir Çelik Fabrikası (1937- Temel Atma)

43-Divriği Demir Ocakları (1938) 44-İzmir Klor Fabrikası (1938- Temel Atma)

45-Sivas Çimento Fabrikası (1938-Temel Atma)”*

 “Bugün ithalata bağımlı Türkiye’nin aksine kendi sanayisini kuran ve güçlendiren Atatürk döneminde bütçe, dünyanın büyük kriz yaşadığı yıllar da dâhil olmak üzere; 1927 yılında 5 milyon TL, 1928 yılında 21 milyon TL, 1929 yılında 11 milyon TL, 1930 yılında 7 milyon TL fazla verdi. 1931 ve 1933 yılında açık veren bütçe, 1932 yılında 2 milyon TL, 1934 yılında 12 milyon TL, 1935 yılında 7 milyon TL, 1936 yılında 5 milyon TL, 1937 yılında 6 milyon TL ve 1938 yılında 15 milyon TL fazla verdi. 1937’de yayınlanan Ulus Gazetesi’nde de 17 milyon lira bütçe fazlası verildiği yazıldı.”**

                Evet, Mustafa Kemal Atatürk döneminden sonraki açılan fabrikaları ve müesseselerin haricinde çeşitli hükümetler tarafından yapılan devasa devlet fabrikaları TÜPRAŞ, PETKİM, PETLAS gibi fabrikalar satılmayıp ta kalsaydı, Türkiye’nin ekonomik durumu bugünkünde çok daha iyi olurdu kanaatindeyim. 21 yıllık AKP döneminde Savunma Sanayiinde yapılanlar haricinde, yapılan yol ve köprüleri de saymaz isek göze çarpan önemli bir şey görülmediği anlaşılacaktır.

                “2002 yılında AKP işbaşına geldiğinde, Çin’de kişi başına gelir 1149 dolar iken Türkiye de bunun üç katından fazla 3688 dolardı. 2022 ‘de Çin bizi geçti, fert başına gelir 13,690, bizde 10618 dolar oldu.”***

                Peki, ne oldu da Türkiye bugün bu durumlara geldi diye araştıracak olursak: Atatürk’ün, Menderes’in, Demirel, Ecevit ve Özal’ın büyük Türkiye hayalleri vardı, mensubu oldukları milleti sürekli motife ediyorlar, millet de onlara inanıyor ve güveniyordu.

                Ya şimdi!

                Evet, ya şimdi…sayın okur, karpuz gibi ikiye bölünmüş durumdayız. Millet olarak bir tarafımız sürekli illet, zillet diye aşağılanırken, diğer taraf iktidarca sürekli pohpohlanıyor. Böyle bir milletin bir davası, bir hayali olur mu? Olmuyor da zaten. İşsizlik almış başını giderken bin bir güçlükle yüksek tahsil yapmış gençlerimizin büyük çoğunluğu yabancı memleketlere gidebilmenin gayreti içindeler.  

*Türkish Forum: Aylin D.M.

** Sözcü Gazetesi Deniz Bilici Göçmen

***Yeniçağ Esfender Korkmaz

Dr. GÖKTAN AY Beyefendiyle Düzenlemiş Olduğu

MÜZİK FESTİVALİ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İstanbul Türk Müziği Dernek ve Vakıfları Dayanışma Konseyi MÜZDAK hakkında vereceğiniz bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Dr. Göktan Ay: Teşekkür ederim Oğuz Bey. Bize bu fırsatı her zaman sağlıyorsunuz. MÜZDAK 1993 yılında benim bâzı Sivil Toplum Kuruluşları (STK) Başkanlarına “Ben bir Türk Müziği Festivali yapmak istiyorum” diyerek projeyi açıklamam ile başladı. Elbette bu İstanbul çapında olacaktı. STK Başkanlarımız ihtiyatlı yaklaştılar “Bizim çok gücümüz yok, böyle bir festivali yapmak ciddi bir çalışma ve maddî kaynak ister” dediler. Ben “Bana yetki verin bir deneyeyim, eğer her şey yolunda giderse yapalım ve devamlı hâle getirelim. Her Mayıs bizim olsun.” dedim. Kabul ettiler. O zaman komşum olan, müzik sevdalısı Nurettin Erdoğan TESAN’da çalışıyordu. Akrabası olan Tesan’ın sâhibi Bekir Erdoğan’a konuyu açtık. O da TURCELL ile ortak çalıştığı için TURKCELL’e konuyu aktardı ve yapılan toplantıda maddî destek karşılığında çok cüzi bir ücretin ödenmesine karar verildi. O zamanlar her salona ödemeler yapılıyordu.

Birinci İstanbul Türk Müziği Günleri 10 Konser ve Sempozumla başladı. 5 adet olan üye sayımız bugün 25 oldu. 10’ndan sonra İstanbul Türk Müziği Günleri’nden Festivale dönüldü.

Çetinoğlu: MÜZDAK olarak 1993’te başlattığınız ‘İstanbul Türk Müziği Festivali’ isimli faaliyetlerinizin otuzuncusunu, hiçbir yılı atlamadan 30 Kasım 2023 – 30 Aralık 2023 tarihleri arasında, İstanbul ve Ankara’da sahneliyorsunuz. Kültürümüzün ana unsurlarından biri olan müziğimize üstün hizmetleriniz için teşekkürlerimi ve tebriklerini sunuyorum.

Bu faaliyetleri hangi düşünce ve/veya maksatla başlattınız?

Dr. Ay: Ben Türk Musıkisi Devlet Konservatuarı’na iöğrenci olarak ilk geldiğimde (1975) İstanbul Müzik Festivali vardı ve çok sesli müzik programları ağırlıktaydı. Sâdece rahmetli İnci Çayırlı’nın şefliğindeki İTÜ Türk Müziği Korosu ve Âşıklar Şenliği yapılırdı. Diğer konserler 10 TL iken, Türk Müziği Korosu 1 TL, Âşıklar Şenliği (Gülhane Parkı) bedavaydı. Bu nasıl olur? diye o zaman kafama koymuştum. Türk Müziğinin mutlaka bir festivali olmalıydı. Ve bir grup cengâver arkadaşla (Hikmet Kahraman, Nihat İncekara, Yılmaz Pamukçu, Nurettin Erdoğan, Vedat Çakır vb.) başladık ve büyüyerek başardık.

Cumhuriyetimizin 100. Yılı dolayısıyla sempozyumu yeni ve genç üniversitemiz Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi ile yapmak istedik, kabul ettiler. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı da katkıda bulundu. Sempozyum Ankara’da, etkinlikler İstanbul’da olacak.

Çetinoğlu: Ümit ettiğiniz neticelere ulaşabildiniz mi?

Dr. Ay: Maksat Tük Müziği STK’larını bir düşüncede, bir ekolde, kurallarda, sunuşta, söyleyişte, çalışta vb. bir araya getirmek, seyirciye aktarmak, paylaşımın heyecanını tattırmaktı.

Müzik ve Halk Oyunları STK’ları toplumumuzda çok önemli işlevler görüyor. Çok farklı alanlarda iş yapan kişiler Türk Müziğini öğrenmek için, haftanın 2 gününü STK’lara ayırıyor. Sahneye çıkıyor, solist oluyor söylüyor/çalıyor/oynuyor. Bu durum, her meslek grubu için sosyalleşmede çok önemli rol oynuyor ve kendilerine güven artıyor, konuşmaları/diksiyonları değişiyor. Müzik ortamında olan sanatçıları değerlendirmelere başlıyor, kaliteli müziğin ne olduğunu öğreniyor, yeni kişilerle tanışıyor…. Şu anda festivale katılan tüm STK’lar, konser bölümlerini konuşmalar dâhil 45 ddakikaya ayarlamış durumda. Çünkü biliniyor ki, bir kişinin oturduğu yerden bir konseri ilgiyle tâkip etmesi 45 dakikadır, tek bölüm yaparsanız 90 dakikadır. Giysiler düzgün, ayakkabılar boyalı, çoraplar takıma uygun vb. önem veriyoruz. Sunucuya bile müdâhale etmek mecbûriyetinde kalıyoruz. Çünkü bâzen hayatlarını/özellerini anlatmaya başlıyor, konseri dağıtıyorlar. Rahmetli Alâeddin Yavaşça hocam; “Göktan, benim eserlerimi geçecekler diye arıyorlar, sağ olsunlar. Ama 3 saat konser çekilmiyor, rahatsızım diyorum” demişti.

Ben konsere gittiğimde birinci bölüm 1,5 saat sürmüş ise kalkıyorum, ev sâhibine “iyi akşamlar, başarılar” diyorum. Elbette “Hocam daha ikinci bölüm var” diyorlar. Ben de “Konser bitmiştir. Lütfen koristlere ve 1,5 saattir sırasını bekleyen misâfir soliste nasıl olduklarını sorun” diyorum. Bunlar alaturka davranışlar. Türk müziği “alaturka” değildir, yaptığımız yanlış davranışlar / uygulamalar alaturkadır.

Çetinoğlu: Faaliyetleriniz yorucu ve büyük bir organizasyon… Ayrıca maddî külfeti de vardır. Destek bulmakta zorlanıyor musunuz? 

Dr. Ay: Elbette. İlk 5 yıl TURCELL sâyesinde bir sıkıntı çekmedik. Ancak, Genel Müdür değişti ve spora ağırlık vereceğiz diyerek bize verdiği yardımı kesti. O anda ortada kaldık. Cemal Reşit Rey (CRR) salonunun kirasını bile ödeyemezdik. O sırada İstanbul Büyük Şehir Belediyesi) İBB Kültür ve Sosyal İşler Dâiresi Başkanı Şenol Demiröz idi (Ak Parti’nin ilk TRT Genel Müdürü oldu) ve görüşmemizde durumu anlattım o da bir müjdeyi verdi; “Göktan Hocam, Türk müziği adına yaptığınız mücadeleyi 5 yıldır izliyoruz. Biz de size CRR dâhil İBB’ne âit salonlarımızı size ücretsiz açıyoruz”

O anda neler düşündüğümü tahmin edersiniz. Hemen arkadaşlarımızı arayıp müjdeyi verdim.

Çünkü konserlerde STK’ları zorlayan en büyük meblağ saz ücretleri oluyor. Bir de bunun üzerine salon kirası eklenince çok zorlanıyorlar. Hatta bazı salonlarda ses tesisatı bile bulunmuyordu, çok şükür artık bu problem halledildi.

Bize katılım ve destek sağlayan Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TRT (sanatkâr-koro izinleri) İBB, Eyüp Belediyesi, Avcılar Belediyesi, Maltepe Belediyesi, Üsküdar Belediyesi, Kartal Belediyesi, Bakırköy Belediyei, Büyükçekmece Belediyesi, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi (salon desteği), Beykent Üniversitesi. (kitapçık basımı), Özlem Kristal (plâket desteği), Sarkuysan (konser ve reklâm desteği) çok teşekkür ediyoruz.

Çetinoğlu: Ahmet Kabaklı Hocamız; ‘4 konuda devrim / reform olmaz’ diyordu. 1-Din, 2-Dil, 3-Mûsikîmiz, 4-Ahlâk. Bunlar, insan kalabalıklarını millet hâline getiren, kültürümüzün temel unsurlarıdır. Zât-ı âlinizin de bu konuda söyleyecekleri vardır. Lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Rahmetli Ahmet Kabaklı hocamız dersimize girmişti. Çok heyecanlı, işini severek yapan, güler yüzlü bir kişi olarak tanıdım. Doğru söylemiş, kültürünü seven, saygılı bir kişiydi. Önderimiz Atatürk’ü bile “Türk Müziğini sevmiyor” diye söylediler. Yurt dışına gönderdikleri yetenekli gençleri örnek gösterdiler. Ama o gençler yurda döndüklerinde ilk işleri “Türk müziği müzeye konmalı, devrini tamamlamıştır” vb. sözler oldu. O, Türk müziğini sever, dinler, okur, halk oyunları oynar ve üstatları masasına dâvet ederdi. Yemek masasının bir kültür-eğitim-bilgi alışverişi vb. olduğunu hepimiz biliyoruz. Her şeyi ile “millî” olan bir önderin, sâdece “müzikte” millî olmadığını söylemek abesle iştigal olsa gerekir. Neyse ki İstanbul Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nın( TMDK) kuruluş felsefesi ve yeni yetişen gençlerin müzikte ayrımcılık yapmaması sevindirici gelişmelerdir. Ancak TMDK’yı kurulduğu yıldan 2 yıl sonra kapatma teşebbüsünü de (Rahmetli Hikmet Şimşek etkisiyle) unutmamak gerekir.

Çetinoğlu: Abdulkadir Maragi’den (1360-1435) Alâeddin Yavaşca’ya (1926-2021) kadar uzanan mûsikîmize sonradan; arabesk, fantezi müzik, taverna müziği, külhânî şarkılar adı ile katılımlar oldu. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Ay: Festivalde “Hammamizâde İsmail Dede Efendi”nin bestelerine de yer vereceğiz. (8 Aralık/Bakırköy) Dede Efendi, Hacı Ârif Bey, Şevki Bey, Nikoğos Ağa, Tanburi Ali Efendi, Hacı Fâik Bey, Tanburi Cemil Bey, Saadettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk, Yesari Asım Arsoy, Selahattin Pınar, Alâeddin Yavaşça, Selahaddin İçli, Âmir Ateş, Nihat İncekara vb. bestecilerin eserlerini dinlediğinizde aynı makamda olan besteleri bile anlamak mümkündür. Her besteci kendi duygularını, anlayışını notalara döker.

Toplum hızla gelişiyor. Konservatuarımızı bitiren gençlerin bazılarının pop müzik alanına girmesi ve popüler isimler olması ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) TMDK, “popüler müzik insanları yetiştiriyor” diye konuşulmaya başlanmıştı. Oysa; TRT Kurumu Sanatçılarının, Devlet Koroları Sanatçılarının %90’ı TMDK mezunudur. Göksel Baktagir, Rahmetli Adnan Karaduman, Birol Yayla vb. gençler yetişmiştir.

Gençlik elbette kendini göstermek için fırsatlar arıyor ve popüler kültürde kendine yol aramaya başlıyor. Bunu engelleyemezsiniz. Çünkü ülkemizde bir de gece hayatı/gazinolar/barlar vb. var, buralarda da müzik çalınıyor/söyleniyor.

Artık o bestekârları bulmak, o nihâvent sirtolar, kâr’lar, zencir usulünde besteler vb. yapmak çok zor. Bestekârların yuvası olmuş İstanbul, eski İstanbul değil. Sessiz, temiz İstanbul’dan 24 saat gürültülü ve kirli İstanbul’a geçtik. Eserleri yerinden okumak yok… 4-5 sesten istedin mi, olup bitiyor. Oysa bestecisi o eseri ona göre yazmış. 49 Konservatuvar var ama “terminolojik birlik” yok… Üretim yok, sâdece unvan almak için gerekli şartları yerine getirmek için koşturan sanatkâr akademisyenler var. Hep söylüyorum, rahmetli Nida-Neriman Tüfekçi’nin,Tülin Korman’ın, Bekir Sıtkı Sezgin’in, Niyazi Sayın’ın, Adnan Saygun’un, Cemal Reşit Rey’in  vb. unvanları mı vardı? 1987’de bir kanunla verilen unvanlar onlara ne kattı? Elbette hiç bir şey…

Bu hafta beşinci albümlerini piyasaya çıkaran Rubato grubu 10 yıllık geçmişleri boyunca müzik dünyâsında farklı bir yer elde etmeyi başardı ve diyorlar ki; “Arabeskin duygulara tercüman olmada saf ve özel bir yeri var” İşte popüler müzik, arabesk tarzı vb. müziklerin yaygınlaşmasının sebebi budur; günceldir, sokak dilidir, dertlere ortaktır, işinde patronuna yapamadığı feryattır, ekonomik şartlara öfkedir vb…

Ancak şunu da belirtelim ki gençliğimize olan içli, sözleri anlamlı, ezgisi güzel vb. besteler artık yok.

Elbette TRT Müzik dışında, Türk Müziğine destek veren programlar da yok…

Çetinoğlu: Türk halk müziği, öz mûsikîmizin özüdür. Beste ve şarkı formundaki müziğimiz kadar tahribata mâruz kalmadı. Sebepler belli mi?

Dr. Ay: Geçen dönem İTÜ TMDK Müzik Teorisi Bölümü’nde bir âşıkla ilgili (Mustafa Tanrıverdi) bitirme tasarısı yaptırdık. Popüler isimler yüzünden geride kalmış ama yüzlerce söylediği ezgi var.  THM köy ve kasabalarda yaşıyor ve yaşamaya devam edecektir. Bunu en azından Sümer Ezgü’nün TRT’de yaptığı “Anadolu’dan Geldik” programında görebilirsiniz. Halkta değişim hızlı olmuyor. Eserler halk arasında çalınıp, söylendiği için problemsiz hâle geliyor. Türk müziği mensuplarının dikkate almadığını, biz anlıyoruz dediği (alaturka görüş) soru şu: Biz bu eserleri notaya alırken, beynelmilel nota yazım kurallarını neden işletmiyoruz/kullanmıyoruz?…

Müzik çalınış, söyleniş ve üslupta millîdir, ama nota yazım teknikleri ve işâretleme sisteminde beynelmileldir. Dünyâyı yeniden keşfetmeye uğraşmayalım.

Çetinoğlu: Şarkı ve türkü formatındaki mûsikîmiz hem sanattır hem de ilim. Rap müziği bu hakîkatın neresine yerleştirilebilir?

Dr. Ay: Müzik elbette hem sanattır hem ilimdir. Yıllarca resmî yazışmalarda “ilim/sanat, ilmî/sanatla bağlantılı” kullanılmasını savundum. Çünkü artık üniversitelerde 100’e yakın Müzik Eğitim Kurumu var. Şarkı ve türkü formu da geniş bir coğrafyayı kapsadığı için artık ilim/sanat araştırmalarının kapsamındadır.

Rap, 1970’lerde özellikle Afrika kökenli insanların yaşadığı Amerika’nın kenar mahallelerine, bir diğer deyişle gettolara dayanmaktadır. Kafiyeli ve ritmik bir şekilde sokak dili konuşmaktır ve bir müzik eşliğinde yapılır. Rap, sözlerin müziğin tempo ve ritmine uyarlanarak söylendiği bir yapıdadır.

Rap , hip hop vb. gibi bir anda çıkan/popüler olan sonra yok olacak müzik türlerinin, ne kadar zorlansa da ilim/sanat içinde yer alacağını tahmin etmiyoruz.

Çetinoğlu: 30 yıldır tertip etmekte olduğunuz festivallerde; karşılaştığınız güçlükler nelerdir?

Dr. Ay: Festival de nakdî konuları artık her Sivil Toplum Kuruluşu (STK) kendi içinde çözmeye çalışıyor. Sempozyumları mutlaka bir üniversite ev sâhipliğinde yapıyoruz. Bakanlık, Medipol, Haliç, Marmara, İTÜ, Şişli (Meslek Yüksek Okulu (MYO), Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi (MGÜ) (2023 ev sahibimiz), Atütürk Kültür Merkezi (A.K.M.) Başkanlığı, Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) ve benzerlerine teşekkür ederiz. Güçlükleri çok. Her sempozyumda bildirisi kabul edilmeyen arkadaşım küser. Oysa dostluk başka iş başkadır. Her sempozyumun ilim/sanat kurulu farklıdır ve kararı onlar alır. İlim/sanat kuruluna yazmadım diye küsenler olur.

“Ödülü bana neden vermedin?”, “Beni neden solist yapmadın?”, “Benim kitabıma neden ödül vermedin?” vb. diyenler olur. Ama kimse “bu yıl yapılıyorsa ben de destek olayım, bir yerinden tutayım” demez. Camiamız böyle… Konserlere de gelmezler, sempozyumu da izlemezler, çünkü kendileri içinde yoktur…

Kısaca müzik camiamızda her kişi; kendine münhasırdır, en iyi kitap yazan, en iyi bildiri yazan, en iyi çalan, en iyi okuyan, erişilmez, büyüktür, ödüle layıktır…

Çetinoğlu: Türkiye’de müzik eğitimi konusundaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Müzik Eğitimi sancılıdır. Bir yıl kaldırılır, bir yıl mecbûrî ders olur, bir yıl seçmeli olur vb. Müzik akademisyenleri unvan peşindedir. Asistanlarına, öğrencilerine bildiri yazdırarak sempozyumlara katılmak bütün akademisyenlerin vaz geçilmezidir.

Müzik alanı, üniversiteler bünyesinde çoğalmakta (karşısındayım) olup bugün için; Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi (1), Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi (1), Güzel Sanatlar Fakültesi (GSF)  Müzik Bölümü (16), Konservatuar (49), Eğitim Fakültesi GSE Bölümü Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı (ABD)  (24), Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi (105) v.b. müzik eğitimi yapmaktadır.

Çoğalma ile birlikte, müzikte problem hâline gelen ve çözül(e)meyen bazı yanlışların, yeni kurulan kurumlara geçmesi kaçınılmazdır. Müzik Eğitimi ABD’lerde -yeni hazırlanan- müzik müfredatlarında; Türk müziği makamlarının, Türk müziği çalgılarının eğitime alınması vb bazı çok sesli müzik mensuplarınca hâlâ eleştirilmektedir. Siyâset kurumlarının ve üst makamların, müziğin; “hem sanat, hem ilim” olduğu gerçeğinde/bilincinde olamaması durumunda,   müzik kurumları  olumsuz etkilenmekte, toplantı ve özel günlerde etkinlik yapan kurumlara dönmektedir.

Müzik Eğitimi’nden maksat; “sanatı iyi derecede özümseyen, kaliteli sunum yapabilen, araştırmacı/derlemeci ruha sâhip, örnek alınacak kişi olan, çalgısında/sesinde gelişmeyi hedefleyen, bilgi derinliği olan, sanat ahlâkına önem veren, araştıran-derleyen, üreten, kısaca; “ilim ve sanata; akademik ve tarafsız bakabilen kişiler” yetiştirilmesidir.

Geçmişten gelen, sanat ve estetik yönü yüksek müziğimiz, Türk Müziği eğitiminin geç başlamasının yanı sıra; insanî ve sosyal değerlerdeki kayıplar ve yozlaşmalar sebebiyle tabîi gelişim sürecini yerine tam olarak getirememiştir.

Özellikle “yeni eser üretiminde”, “metot yazımında” sıkıntılar söz konusudur. Nitelikli yeni eserlerin üretilemediği bir sanat dalının varlığını devam ettirebilmesi zordur.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için söylemek isteyip de fırsat bulamadığınız düşünceleriniz için söz sizin Efendim!

Dr. Ay: Bu röportajın son sözü olarak: “Müziğin problemlerini yine müzik insanları çözmelidir.”

Üretim..Üretim…Üretim… Saygılarımla…

Festival Hakkında Bilgi Edinmek İsteyenler İçin:

 goktanay57@gmail.com

Dr. Öğretim Üyesi GÖKTAN AY:

İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Sanatçı Öğretim Üyesi, Yazar, İletişim Dr., Folklor Araştırmacısıdır. 1957 yılında Artvin-Ardanuç’da doğdu. İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmenliği sebebiyle Tokat’ta yaptı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975’te İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazandı, Konservatuarın ilk öğrencilerinden ve mezunlarından oldu.

1979’da ilim imtihanlarını vererek ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982’de çıkarılan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Kanunu ile Konservatuarın İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Rektörlüğü’ne bağlanması ile ‘Okutman’, 1985’te Üniversitelerarası Kurul’ca yapılan ‘yabancı dil imtihanlarını vererek ‘Sanatkâr Öğretim Elemanı’, 1987’de ‘Yardımcı Doçent’ unvanlarını alarak ‘Sanatçı Öğretim Üyesi’ oldu. 1988’de devam etmekte olduğu İ.Ü. İletişim Fakültesi Radyo-TV yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak ‘Dr.’ Unvanını aldı. Konservatuarda Türk Halk Oyunları (T.H.O.) Bölüm Başkan Yardımcısı, T.H.O. Bölümü A.S.D. Başkanı, Çalgı Eğitimi Bölüm Başkan Yardımcısı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı, Konservatuar Müdürü Projeler Danışmanı görevlerinde bulundu. Türk kültürünü tanıtmak ve geliştirmek maksadı ile çok sayıda toplantılar düzenledi, sempozyumlara katıldı, Danışma ve İlim Kurulları’nda yer alarak destek verdi. Başta Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde Türk Halk Müziği toplulukları kurdu, yönetti, konserler verdi. İ.T.Ü Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuvarı Mezunlar Derneği’ni kurdu (1989), Başkanlığını uzun süre devam ettirdi, Genel Kurul kararı ile ‘Şeref Başkan oldu.

Konservatuvarda; lisans, yüksek lisans ve sanatta yeterlikte önemli tezlere danışmanlık yaptı.

Üniversiteler Kanunu’nun gözden geçirilmesinde ‘rapörtör’ olarak görev aldı. Millî Eğitim Bakanlığı Şuralarında ‘kültür-sanat alanında’ çağrılan isim oldu. Türk Müziği Dernek ve Vakıfları Dayanışma Konseyi’ni (Müzdak/1993) kurdu.

Ülkenin, alanında tek ve özgün festivali olan ‘İstanbul Türk Müziği Festivali’ni, her yıl kaliteden vazgeçmeden (30. yıldadır) devam ettirerek, klasik hâle getirdi. Konserleri T.R.T. ekranlarından, bildirileri Kültür Bakanlığı’ndan yayınlayarak ülke çapında yaygınlığı sağladı. Müziğin ve Konservatuvarların Batı – Türk diye ayrılmalarının yanlış olduğunu ısrarla belirterek, ‘Millî Devlet Konservatuvarı’ yapılanma modelini hazırladı ve Y.Ö.K.’e sundu.

Kanal 6’da canlı, T.R.T İstanbul Radyosu’nda açıklamalı programlar hazırladı, T.R.T. İstanbul Televizyonu ve özel kanallarda programlara misâfir oldu, akademik destek sağladı.

Türk Musıkisi Vakfı Mütevelli Üyesi ve Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Oyunları Gözlemcisi olup, Başbakanlık Gençlik Hizmetleri Dâiresi Başkanlığı T.H.M.; ‘Danışma Kurulu Üyesi, Kurslar Akademik Danışmanı – Öğretim Üyesi ve Seçici Kurul Üyesi’ olarak fahri görevler yapmaktadır.

Folklora Giriş (1990) ve Folklor (Halkbilim) – (1999), Müzik’te Yanlış Bilinen Doğrular – (2020), Türkiye’de Müzik Eğitimi ve Müzik Kurumlarımız – (2020) adlı kitapları yayınlandı.