5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 224

Sen İzmit’i Seyret Yar Ben de Seni

Başlığı okuyan Sivaslı hemşerilerimiz hemen kızmasınlar. Türkülerini aşırmıyor, bir yazılık ödünç alıyorum sadece. Bu satırların yazarı da İzmit’i bir İzmit türküsüyle anlatmak isterdi ama İzmit’i anlatan bir türkü yok maalesef. TRT arşivinde 3 tane Kandıra yöresine 1 tane de Akmeşe’ye ait bir türkü var. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin derlediği 22 türküden oluşan 2 CD’lik bir çalışma var. Bunların çoğu oyun havası niteliğinde türküler ve hiçbiri İzmit’i anlatmıyor. Bu arada yar ile beraber çıkacağımız bir kale de yok zaten. Son cümlenin anlamını Sivaslılar ve yazının başlığına konu türküyü bilenler anladılar.

Yahya Kemal Beyatlı o meşhur şiirinde diyor ya hani “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” diye. Muhtemelen İzmit’in, Başiskele’nin veya Gölcük’ün bir tepesinden bu şehre baksa benzer bir şiir de İzmit için yazardı.

Daha önce başka yazılarımda da ifade etmiştim. Bir kere de burada tekrar edeyim. Ben, İzmit’i makyajla kocakarıya çevrilmiş bir afet-i devrana benzetiyorum. Coğrafi olarak dünyanın en güzel konumlarından birine kurulmuş ancak öte yandan on yıllardır plansız şehirleşmenin kurbanı olmuş bir şehir. Şehre genel olarak baktığınızda –birkaç tarihi eser haricinde- ne mimari var ne de estetik bir dokunuş.

Daracık yollar, bir otomobilin zor geçtiği sokakların etrafına yığılmış her biri birbirinden kötü binalar, hala belli bir düzene oturmamış ve hala neredeyse köy minibüsü tarzı gerçekleştirilen toplu taşıma sistemi. Koca şehre İstanbul’un hurdalığı muamelesi gösterilerek gerçekleştirilen bir sanayileşme süreci.

Güzelim şehir tüm bu özensizliğin, tüm bu hoyratça muamelenin neticesinde kimliğini kaybetmiş, vizyonunu kaybetmiş, daha da kötüsü ruhunu kaybetmiş. Müstesna istisnaları dışında şehrin yerlileri akvaryumdaki balık misali nerede yaşadıklarının farkında bile değiller. Şehirde neyin eksik olduğunu, şehrin neye ihtiyacı olduğunu bilmiyor ve bilmediklerini de hiç kimseden talep de etmiyorlar. Hala İzmit’in bir Anadolu kasabası olduğu zamanlarda yaşıyorlar. Halbuki bu kent artık 2,5 milyonluk bir metropol ve bir metropolün sahip olduğu / olacağı problemlere, çözümlere ve icraatlara ihtiyacı var.

Bu şehrin ciddi bir trafik sorunu var, bu şehrin ciddi bir otopark sorunu var, İstanbul’un dibinde yaşamasına rağmen bu şehrin ciddi bir kültürel faaliyet sorunu var, bu şehrin toplu ulaşım sorunu var, bu şehrin ülke ekonomisine sağladığı katkının büyüklüğü oranında gelirden pay alamama sorunu var ve daha nice sorunları var. Üstelik bu sorunlar gitgide daha da büyüyor ve bugün neşter vurulmazsa yarın daha da çözümsüz hale gelecek.

Bu şehrin artıp şöyle bir silkinip kendine gelmesi, bir vizyon ve ruh kazanması lazım. Aksi halde çok yakın gelecekte İzmit “yaşanamayacak şehir” haline gelecek. Tüm coğrafi güzelliğine rağmen “kaçılması gereken şehir” haline gelecek. Ve daha da beteri “mutsuz şehir” haline gelecek.

Gelin hep birlikte bu şehri önce gerçekten çok sevelim. Şairin İstanbul’u sevdiği gibi sevelim. Bu şehre bir ruh katalım, şehrin çehresini değiştirelim. Bu şehir, hayatımızda ortaya koyduğumuz en güzel eserimiz olsun. Ömrümüzün geri kalanında İzmit’in tepelerinden eserimizi yani bu güzel şehri yâri seyreder gibi seyredelim.

Umudu Sakla Döneceğim

Hiç kimsenin ulaşamayacağı yerdeyim

Kendimi bir buluta gömdüm gidiyorum

Göğüm gürültülü

Mevsim tarumar

Hele mart bir gelsin diyorum kendi kulağıma

Söz olsun sulu sepken şiirle karışık yağacağım

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla döneceğim

Kulağımı tıkayıp geçiyorum diş gıcırtılarımın arasından

Tırnaklarım acıyor çıkılmaz dağları tırmanmaktan

Dizlerim dermansız

Ellerim arkamda saklı

Gözlerim yaşla tepiniyor

Aklım ipin ucunda

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla… döneceğim

Dikiliyorsam, dikleniyorsam hayata

Yüz üstü düşünce acımıyorsa sırtım

Eli değnekli hayat yetişemiyorsa arkamdan

Koşul koymuyorsam sevmek için sevilmek için

Gökkuşağı yağmurdan sonra düşüyorsa pencereme

Ay ışığı sultani yegâh makamında söylüyorsa şarkı

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla… döneceğim

Yıldızlar tutuşmuşsa el ele

Güneş uzun hava tutturmuşsa

Gecenin dili lal

Rüzgâr tarumar saçlarıma hamal

Konup göçeni kalbimde hep bir ihtimal

Sağ olsunlar diyorum kalmasa da dizlerimde mecal

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla döneceğim

Dilime, gözüme yağmurlar şahit

Hele güz toprağı bir sevindirsin

Göçünü tamamlasın göçmen kuşlar

Dalından düşsün yaprak, çatlasın nar

Tarlaya düşsün buğday

Örtsün üstünü beyaz yorganını kar

Süpürgesini alsın eline kardan adamlar

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla döneceğim

Bilirsin beni inadım inattır

Söze sözüm biattır

İçimde biriken şiir yara kanatır

Dört mevsim yüreğimde sözlü sanattır

Bir uçtan bir uca vurduğum kanattır

Vurulursam eğer uçmakta, düşmekte haktır

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla döneceğim

Kavga Bitmiyor

Eskiden küçüklere örnek olmak çok önemli bir davranış ve düşünce şekliydi, yaptığınız eylemlerde özellikle çocukların etkilenmemesi için elden gelen tüm gayret gösterildi. Kavga edecekseniz, tartışacaksanız bile bunlar çocukların yanında yapılmazdı olumsuz düşünmesin, etkilenmesin diye.

Şimdi bakıyoruz teke tek kavgalar bile azaldı, ordu halinde koloniler halinde kavgaya girişiliyor, husumetli kimse kozlarını paylaşsın denilirdi ki bu konulara yani kavga konuları öyle eften püften konular değildi yok yan baktın, yok çarptın, yok çamura yattın gibi.

O zamanlar ellerde telefonlarda yoktu, fotoğraf makineleri de. Çekip hemen sosyal medyadan paylaşılıp, ranta dönüştürme, tarafları daha da galeyana getirme gibi…

Araya ayırmak için girilirdi, bir tekme de kendi atması için değil. İçindeki öfke krizini gidermek için değil, yere düşene vurulmazdı, bir kanalda izliyorum adam yere düşmüş artık hali yok gelen tekmeliyor, giden tekmeliyor bu nasıl bir acımasızlık?

Kim gelirse önüne vuruyor, kadın, çocuk, yaşlı hiç fark etmiyor birine vuruyor ya.

Günümüzde en gözde meslek aslında psikiyatr ya da psikolog olmalı müşterisi, hastası hiç mi hiç bitmez hatta sürekli artar. Bu konunun aslında gerçekten incelenmesi gerekir neden bu kadar saldırgan olundu?

Fakirlikten mi, ani aşırı zenginlikten mi, parayı bulamamaktan mı, parayı bulup helal haram ayırımı yapmamaktan mı?

Mutlak surette incelemeliyiz.

Yakında gizli huni takanlar artık hunilerini gizleyemeyecekler. Şuursuzca yapılan işler… Adaletsizce yapılan işler…

Zenginin çok zengin, fakirin çok fakir olduğu bir toplum daima başa bela olur…

Zenginleştik deniliyor! evet zenginleştik bundan 3-5 yıl önce 300-500 bine aldığımız evler 3-5 trilyon oldu eski para ile ama ev alabilen kimse yok…

Bankalar eskiden kredi veriyordu nerdeyse evin %70’i oranında şimdi ise şartlarınız iyi ise %30 oranında veriyor bu şartlarda kim ev alabilir?

Ailesinden kalmamışsa, ailesi yememiş birikim yapmışsa sonra ki nesil rahat hayat sürüyor yoksa kiralarda, ay sonunu nasıl denk getiririm diyor… Tabii bu arada ayağını yorganına göre uzatmayıp lüksü seven, maaşını 15’inde alıp 20’sinde boş cüzdanla dolaşanlardan söz etmiyorum.

Gerçek sorumluluk sahibi evini, ailesini nasıl geçindiririm diye düşünen gerçek anlamda düşünceli kişilerden söz ediyorum.

Paranın zor kazanıldığı bir ülkede yasaklı madde kullanımının da bu denli artması bir başka dengesizlik, parklar sokaklar satıcı dolu bulmak ve içmek istenirse çok kolay olduğunu söylüyorlar…

İşin özü tezatlar ülkesi olduk çıktık, ne kadar bu böyle devam eder bilinmez evet bir şeyler yapılıyor ama bir o kadar da olumsuzluklar yapılıyor, hayır olur inşallah…

SAYGILARIMLA

Yayıncılık Değişiyor

İşimiz fikir ve sanat. Fikir ve sanat da yayın dünyasında yaşıyor. Yirmi birinci asırda, şartların en hızlı ve kökten değiştiği dünyalardan biri de bu dünya, yayın dünyasıdır, şüphesiz.

Kitap yayıncılığında yayınevlerinin yazar peşinde koştuğu çağlar vardı. Şimdi yazarlar yayınevlerinin peşinde koşuyor. Bu yayınevlerinin çok büyüyüp zenginleşmesinden değil. Tam tersine. Yayıncılık, yapan pişman, yapmayan pişman denilen hâle geldi. 

Türkiye’nin en çok satan gazetesinin “Tirajımız bir milyonu aştı!” diye manşet attığı günü hatırlıyorum. 1960’larda mıydı, 1970’lerde mi… Bugün gazetelerimizin tamamının tirajları toplamı bu sayıyı bulmuyor. O tarihlerde nüfusumuz 30-40 milyondu. Bugünkünün yarısından az. Kişi başına gazete sayısındaki değişmeyi varın siz hesaplayın. Artmış mı, azalmış mı?

İki büyüğüm, hayatlarını kalemleriyle kazanırdı. Kalemlerinin hakkıyla! Tarık Buğra ve Tahsin Yılmaz Öztuna. Ücret almadan yazısını yayınlatana çok kızarlardı. Bu yalnız bir kızgınlıktan ibaret değildi. Meslek ahlakına tecavüz edilmiş gibi şiddetli bir tepki verirlerdi. Belki on yıl önce bir gazete bana köşe yazarlığı teklif ettiğinde ücreti sormuştum. Sanki rüşvet istemişim gibi bir muameleye maruz kalmıştım. Yazmadım tabii. Buğra ve Öztuna’nın hatırasını incitemezdim. 

2030 yaklaşıyor

Beş yıl kadar önceydi; bir futurizm merkezi, 2030’larda kâğıda basılı gazete kalmayacağını tahmin ediyordu. Ülke ülke son kâğıt gazetenin kalkacağı tarihleri vermişlerdi. Türkiye ve Rusya en geriden geliyordu ama sonunda bizde de iş bitiyordu. Yaşayanlar görecektir. Daha yedi yılımız var. Bu dijital gelecek tahminleri de her zaman tutmuyor. Kâğıda basılı kitabın da bugüne kadar sonuna yaklaşmamız lazımdı. Gel gör ki dijital kitaplar hızlı bir yükselişten sonra toplam kitap sayısının 1/3’ü civarında düz bir çizgiye oturdu. Dostlarım, benim tek tük genç dostum da var ama benim dostlarım genellikle olgun kişiler, “Ama kitabın şöyle ele gelişi, kâğıdın kokusu, teması…” diyorlar ve dijital kitaba pek yüz vermeyeceklerini söylüyorlar. Ben de onlara şu cevabı veriyorum: Haklısınız. Ne günlerdi o günler. Pişirilmiş kil tabletlerden okurduk. Bazı kitapların rengi kiremit rengiydi, bazılarının gri. Onların şöyle ele gelişi. Rengi, kokusu; ille de ağırlığı. İki kitaptan fazlasını ancak arabayla taşırdık. 

Ben hemen tamamen dijitale döndüm ama olgunlar da gençler de hâlâ kâğıttan okuyorlar. Hiç olmazsa üçte ikisi. 

Tasarım, üretim, pazarlama 

Aslında dijital kitabın, kâğıtta mümkün olmayan üstünlükleri var. Daha önce yazdımsa affedin; bir kere herhangi bir ismi veya ifadeyi arayabiliyorsunuz. Dijital kitaplarda indeks gereksiz hâle geldi. Sonra istediğim parçaların altını çiziyorum, istediğim yerlere düşüncelerimi, notlarımı yazıyorum ve bütün bunları ayrı bir dosya hâlinde ihraç edebiliyorum. Yıllar önce okuduğum bir kitabın içeriğini bu not ve önemli parçalar dosyasına bakarak hatırlamak, hangi kitapta ne denmişti sorusuna cevap bulmak çok kolay. Tek olumsuzluk, kitap okumak için kullanılan tabletlerin fiyatları. Bunu da, tablet yerine gittikçe irileşen akıllı telefon ekranlarıyla halletmek mümkün olabilir. Ama benim koskoca bir “Superamoled” ekranlı tabletim var; maşallah deyiniz. 

Kitap yayıncılığına döneyim. Yalnız yayıncılıkta değil, hemen bütün üretimlerde yirminci asırdan yirmi bire geçerken oluşan bir değişiklik var. Bunu Apple telefonları üzerinden, “Psikolojimiz: Kavga çıkaralım da reyting artsın” (20.02.2022) ve TOGG üzerinden, “Türkiye otomobil yapabilir mi?” (20/02/2020) yazılarımda anlatmıştım. Eski endüstri döneminde üretim önemliydi. Otomobil üretebiliyor musunuz? Telefon üretebiliyor musunuz? 1900’larda bunlar öldürücü sorulardı. Şimdi öldürücü sorular şunlar: Otomobil tasarlayabiliyor musunuz? Otomobilinizi pazarlayabiliyor musunuz? Telefon tasarlayabiliyor musunuz? Tasarladığınız telefonu pazarlayabiliyor musunuz? Tabii, tasarladıklarınızı başarıyla pazarlayabilmeniz için de piyasadaki rakiplerine göre bayağı bir üstünlüğü olması gerekir; otomobilinizin veya telefonunuzun. Tanınan bir markası olması… İtibarı olması. 

Yayınevi basımevi değildir

Seth Godin’den nakletmiştim. Eski endüstri kolları aşağıya sarkmış bir adam gibiydi. Kollar ve kafa sırasıyla şunlardı: Sol kol, tasarım. Kafa üretim. Sağ kol, pazarlama. Yani önemli olan ortadaki kafaydı. Ürettiğinizi, elinizi öpene babalar gibi satardınız. Şimdi der Godin, adam kollarını havaya kaldırdı. Tasarım ve pazarlama önemli olan unsurlar. İsterseniz üretimi Çin’de yaparsınız.  

Bizim yayınevleri de hızla bu değişimi hissediyor ve olup biteni kavrayanlar tutumlarını düzenliyor. Yayınevinin en önemli işi yazarı ve kitabı bulmaktır. Gerekirse birinci sınıf editörleri vasıtasıyla yazarla birlikte kitabı yazmaktır. Diğer önemli işi de kitabı pazarlamaktır. Bunun için bütün medyaları bilmesi ve kullanması gerekir. Belki de en çok sosyal medyayı. Geri kalmış yayınevlerinin kendilerini hâlâ, matbaacılığın biraz daha teferruatlı hâli gibi düşündüklerini görüyorum. Baş işleri kitabı bastırmak ve ucuza bastırmak. Para bağlamamak. Editörlükten deyince müsahhihliği anlıyorlar. Pazarlamadan da kitapları paketleyip göndermeyi. 

Fakat olup biteni anlayanların sayısı hızla artıyor. Benim gibi yaşlanan yayıncılar dirense de yerlerine geçecek gençler doğru yolu gösteriyor. 

Muhafazakârlık ve Devrim Üzerine – II

Sitemizdeki ”Türk Ulusunun Mayası” başlıklı denememde şöyle demişim: “Bizim memlekette, Sağ’da ve Sol’da militanlar, o dönemin en idealist gençleri; karşısındakinin bir işgal kuvveti üniforması içindeki gerçek bir düşman olmadığını bilmelerine rağmen kıyasıya vuruşmuşlardır. Bunda, kaçakçılıkla ellerine tutuşturulan bol miktarda silaha ilaveten tarihten gelen gelenekle vuruşkan savaşçılar olmalarının payı yok mu idi?” Demirtaş Ceyhun’un “Ah Şu Koca Bıyıklı Türkler” kitabında mı idi acaba, şöyle bir saptama okumuştum:

 “Osmanlı Devletinin Anadolu tarihi, Türkmenlerle savaş tarihidir.” Yani Anadolu, müstebitlere boyun eğmemiş, sürekli ayaklanmış.

Buna bir işaret koyalım; bir de şuna işaret etmek isterim ama önce bir hatırlatma: ‘Aydınlanma nedir?’ sorusuna yanıt Immanuel Kant’tan (1784): “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapare Aude! ‘Aklını kullanma cesaretini göster!’ sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü.”

Ergenleşme çabasını kuşak çatışması olarak da görebiliriz. Ergenlik yaşına gelmiş bir kişi, büyüklerince dizayn edilmiş ve artık geri dönülmez bir aşamaya geldiğini anladığında bütün bunlara ‘benim düşüncelerimi, isteklerimi hiç değerlendirdiniz mi?’ diye isyan eder. Bir reddediş, bir çatışma dönemi yaşanır. Bu dönemin sonunda kişi bütün bu statükoyu kendi rızası ile kabullenmiş olarak ergenleşir. “Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır.” (Hegel)

Bizim 68 Kuşağı hareketinin bence temel dürtüsü bu ergenleşme çabası idi. Ancak bu kez hedefte aile büyükleri değil, en büyük ‘baba’ Devlet vardı. Çok fazla ergenleştik. Çatışma çok sert oldu. Ülkücü arkadaşlarda ise Devlete kesin biat duygusu ve davranışı vardı. Şunu hep hatırlarım: 12 Mart öncesi Devrimci Gençlik olarak Şirinyer Halkevi’nde yuvalanmıştık. Biz polis otolarından kaçarak, köşe kapmaca oynayarak gece afişlemesi yaparken Ülkücü arkadaşlar bunu polis otoları eskortluğunda yapıyordu.

Burada yeri gelmişken veya gelmemiş iken bu denemeden bağımsız olarak günümüz için devlet hakkındaki görüşlerimi de aktarmak isterim. Bence devlet, siyasi iktidarların tayin ettiği, vatanın ve milletin hizmetindeki sivil ve askeri bürokrasidir. Termodinamik temel yasalarının birine göre her sistem kendini en az enerji harcayacak düzeye indirger. Bu yasa, geçmişte bir Milli Eğitim Bakanımızın söylediği rivayet olunan “Okullar olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim” ifadesinde tam olarak kendini bulur. Bu nedenle her devletin temel vasfı despot olmasıdır.  Bu despotluk, cesur vatandaş ve ilkeli siyasetçilerin mücadeleleri ile demokratlığa doğru evrilir. Yani bana göre devlete biat etmek yerine devletle demokratik bir mücadele içinde olmak daha doğrudur.

Sonuç olarak Sol cenah ta devlete karşı ayaklanmış, devrim için ordulaşma yapılanmasına gitmişti. Aslında önce sadece Sol cenahta verilmiş olan kırk üç can kaybının bu yapılaşmayı körükleyen büyük bir provokasyon olduğu aşikardı. Ancak devrim yapılmak istenen Türkiye’de sosyal siyasi yapı şöyle idi:

İktidarda; %2.5 enflasyon, %7.5 kalkınma hızıyla, büyük sanayileşme hamleleriyle, benim de kabul ettiğim bir doğru olarak Türkiye’ye bir Türkiye daha katmakta olan Adalet Partisi, Süleyman Demirel Hükümeti vardı. Adalet Partisi’nin başında olduğu Koalisyon Hükümetinin ABD’nin silah ambargosuna karşılık olarak 25 Temmuz 1975 te ABD Üslerini kapatarak yanıt verdiğini hatırlamak gerekiyor. Yani Türkiye’mizin temel sanayi kuruluşlarını kuran, inşa edilen elliye yakın barajla çiftçinin tarlasına suyu ulaştıran, dokunulmaz YSK ile milletin tercihi sonucu iktidarların seçimle değiştiği bir Millici ve kalkınmacı bir dönemden bahsediyoruz.

Bu dönemde, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın işaret ettiği gibi milletin statükodan memnun olmadığını önererek bir Devrime kalkışmak büyük bir yanlış idi. Dr. Hikmet Kıvılcımlı sağlığında bu kalkışma düşüncesine karşı elinden geldiği kadar büyük bir mücadele vermişti. Sonuçta olanlar oldu. Sinan Cemgil öldürüldüğünde onu ihbar eden köylülere, babası ve annesi şunları söyler: “Ben varlıklı bir aileden geliyorum. Öğretmenim, ekonomik durumum oldukça iyi. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü. Bunu bilesiniz diye söylüyorum.”

Onlar o yaşta kaldılar ya, ben şimdi sanki annesi – babası imişim gibi bu çaresiz feryadı her okuduğumda gözlerim ıslanır.

 Araplaşan Türk İmparatorluğu

Osmanlıyı 1299 yılında Oğuz Türklerinin Kayı Boyu kurmuştur. Osmanlı imparatorluğu;1299 da kurulmuş, 1579’a kadar 3 asır YÜKSELMİŞ….1579 dan 1699 kadar 1 Asır DURAKLAMIŞ.

1699 dan 1919 kadar. GERİLEMİŞ VE YIKILMIŞTIR.

*

Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı;

Halifeliğe kadar olan Osmanlı… (1299-1517) Nam-ı diğer Türk İmparatorluğu

1517 tarihinde Halifeliğin alınmasından sonraki Araplaşan Osmanlı İmparatorluğumuz… Ve Araplaştıkça daha çok batan koca Osmanlı İmparatorluğumuz…

*

Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu…

Ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar…

*

O günkü şartlarda halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlukluların elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler… Bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla artık halifelik Türklerdedir. (1517)

*

Ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler…

İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur.

Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarından seçilecek iki bin civarında ulemanın, Mollanın, Ebussuud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmeleri sağlanır…

*

İmparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir deyişle; Türk İslam’ının terk edilerek, Arap İslam’ına doğru evirilmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.

*

Bu projeyi Araplar da destekleyince proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir.

*

Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” dedikleri için kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 60 bin civarındadır. Celali isyanları.

Maalesef Osmanlının son 350 yılı ilk 250 yılın aksine, Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap eğitimiyle mezhepçilik kurulur…

*

1603 yılına gelindiğinde artık Ehl-i Beyt Türk Tekkeleri yasaklanır, kapatılır; yerine Halidî, Nakşî, Kürdî Tekkeler kurulur. Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir,

1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar. (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…)

*

Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilirler… Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, böylece kırdırılırlar, ganimet bile toplatmazlar… Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar…

*

Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak için de Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler.

Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlardır, Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır… Buna tarihimizde “Ekrad (kürtleşmiş) Türkmenler” denir…

Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı İran’a gider. (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır…)Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu ve bu politikalar sonucu gelişir ve büyür.

*

Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir, artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir… Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmış, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…

*

Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler… Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar…

*

Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudiler ile gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur. 1563’te ise Rumların matbaası vardır.

Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra, 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz; ama bilgiye sahip olmak için artık çok geçtir…

*

Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır:

1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir Türk imparatorluğu (Osmanlı) varken; neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de Kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?

*

Osmanlı bu dönemde; yani yaklaşık son 250 sene, 1683 Viyana Bozgunu’ndan, nihayet 1922’de Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan Sakarya Savaşını kazanana kadar tüm savaşları kaybetmiştir.

*

Acaba; Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi mezhepçi politikalara dönülmeseydi; koca bir imparatorluk batar mıydı?

*

Ve yine; Yunus Emre’lerin, Hacı Bektaş’ların, Seyit Gazi’lerin, Ahmet Yesevi’lerin İslam’ı, İslam değil miydi?

*

Osmanlıyı kuran Şeyh Edebali’lerin İslam’ı, Akşemseddin’lerin İslam’ı İslam değil miydi de, Ebussuud’lara teslim edip batırdık koca imparatorluğu… Bugün de aynı sürecin devam etmesi tarihten hiç ders almadığımızı göstermektedir.

*

Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi der ki:

“Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!”

*

İslam Dininin Tebliğcisi Hz Muhammt’in doğduğu toplumun sosyolojik yapısını kavramadan; Hz Muhammet’in Peygamberliğiyle birlikte toplumunda verdiği nitelikli kavganın özünü kavrayamadan, nitelik olarak İslam Dinini kavrayamayız. Bugün Emevi Din anlayışı inanç sistemini oluşturmaktadır.

*

Türk kültür genlerinden mahrum bedevi kültürüyle beslenenler bilsin ki; Ülkenin kurucu kadrosunun önderi Atatürk’le öncelik alan bir kavram;

‘’Türk esir olmaz; Türk bayraksız olmaz; Türk devletsiz olmaz; Türk ezansız olmaz, Türk hürriyetsiz olmaz”

NEMUTLT ÜRKÜM DİYENE!

Siyaset Nedir, Kimler Yapar?

Siyaset bilimi bir toplum bilimleri dalıdır; Toplum ile iç içe ve birlikte hareket eden  bir bütünün parçalarıdır, toplumdaki siyaset olgusunu bilimsel yöntem veya felsefi çözümlemelerle araştırarak, bu olguya ilişkin bilimsel açıklama, kritik düşünce, anlama, değerlendirme ve eleştiri yapmayı hedefleyen çalışmaların ürünlerinden oluşur.

Bu durumda siyaset biliminin beş alt disiplini bulunduğunu ifade ediyor bilen kişiler 

1-Siyaseti araştırmak.

2-Siyaset hakkında açıklama yapmak.

3-Kritik düşünce geliştirmek.

4-Siyasete ait bilim yasalarına ulaşmak.

5-Siyasal hayatta uygulanacak siyasa (politika) önerilerinde bulunmak.

Siz teoride siyasetin tanımını her türlü yapabilirsiniz ama değişmeyen bir kural ver ki ..

Kimin siyasetçi olduğu ve olacağı önceden biçimlenir ve halka sunulur, siyasetçiler birileri tarafından düzenlenen, hazırlanan tepside yer alır dışarıdan birisi gelip ben siyasete başlıyorum her türlü donanımım var, eğitimimvar, artılarım var dese de asla siyasete atılamaz, bunazaten izin verilmez pişmen gerekir, varını yoğunu ortaya dökmen gerekir, şansının artılarda olması gerekir ve iyi adama ya da insana oynamak gerekir.

Ancak birileri sana yürü ya ……. diyecek ki ancak o zaman siyasette yer bulursun. Kimse kendini kandırmasın ailede siyasetçi varsa ,yıllardır o camia içinde isen ve çarka ayak uydurursan siyasete girmene izin verirler aksi halde kapıda bekler durursun ..Arada faydalanmak için sırtın sıvazlanır ..bravo ..aferin denilir o kadar ondan öteye gidemezsin ve sen her zaman birilerini sırtlarsın . Gençlere siyaset deniliyor yaşlılar yerlerini boşaltmıyor ki gençler, taze kanlar siyasete girsin .

Siyaset gerçekten çok değişik bir kavram kitaplarda yazıldığı, anlatıldığı gibi değildir…siyasetçi giderken bile yerine vasiyi atarda öyle gider, kimin ne zaman geleceği gideceği planlıdır. Yerine birini hazırlar ki orada tekrar yer bulsun, sözü dinlensin talepleri yerine gelsin.

Şimdi sizlerden beni yanıltacak alıntıyı yanıltacak örnekler verin lütfen, bu dünyanın her yerinde böyle, siyaset ve siyasetçinin tanımı böyle, kim düzeltir? Nasıl düzeltir bilmiyoruz, bilen de zaten kendine saklıyor elinde olan birkaç mermiyi başkası için saklamıyor, kendi ve çok yakın çevresine saklıyor.

Siyaseti bir tiyatroya sahnesine veya oyununa benzetecek olursak, her oyunda olduğu gibi bir senaryo söz konusudur ki bu da oyunun kurallarından oluşur. Siyasetteki oyunun kuralları siyasal rejimi oluşturur. Rejim ve otoriteler dışında her siyasal sistemde bir de o sistemin hükümranlık alanında yaşamakta olan ve onun unsuru olan bireylerden oluşan bir siyasal topluluk mevcuttur.

Eskilerin değimi ile ağzınla kuş tutsan da yaranamazsın, bu iş olmaz senin dışarıdan gelmen demek orada bulunanların ekmeğine kan doğraman demektir. Siyasetçide buna zaten izin vermez, hani gençler siyasete girin söylemi soru işaretleri ile doludur…Bunu unutmayın izin verildiği  ölçüde  adım atabilirsin yoksa emeklemeye devam .. Gençler kendi hayatlarında ve geleceklerinde söz sahibi olmak istiyor çaba harcıyor  sadece harcıyor , kazanmadan ..

Saygılarımla

Türkiye’nin İnsan Kalite Ortalaması yahut Ortalama İnsan Kalitesi

Siyasalda okurken sosyoloji derslerimize rahmetli Nur Vergin gelirdi. Nur Hoca bir gün derste şunu anlatmıştı; “Farklı milletlerden 0-6 yaş grubu çocuklara zekâ testleri yapılıyor ve en zekiler bizim Türk çocukları çıkıyor. Sonrasından o zekânın nereye kaybolduğunu biz de anlamış değiliz.”

Prof.Dr. Selçuk Şirin’in bugün (5 Aralık 2023) tarihinde yaptığı Twitter paylaşımı; “Malumun ilanı! PISA 2022 sonuçları biraz evvel açıklandı. Türkiye okuduğunu anlama, fen ve matematikte OECD ülkeleri içinde son sıralara çakılmış! 20 milyon genç bu performansla dünyada rekabet edemez. Uyan Türkiye! demekten bıktım.”

Twitter’da binlerce takipçisi olan Belli’s adlı hesap sahibinin şöyle bir paylaşımı var; “10 yıldır yanında çalıştığım Alman patronum bana ‘siz’ diye hitap ediyor, bir şey isteyeceği zaman ‘şunu yapar mısınız, bunu yapar mısınız?’ diye rica ederek konuşuyor. Ne zaman bizim Türk Konsolosluğuna gitsem oradaki memur ‘Sen! Buraya gel, şu tarafa geç!’ diye emir kipiyle konuşuyor. Biz neden böyleyiz?”

‘Biz neden böyleyiz’in cevabı bu yazının ikinci paragrafında. Biz insan yetiştiremiyoruz. Dünyanın en zeki çocuklarını eğitim bürokrasimize emanet ediyoruz ancak o eğitim bürokrasisi o çocukları ilk günden itibaren öğütmeye başlıyor. Okullar, çocuklara temel insani değerleri kazandıramıyor; “ailelere büyük iş düşüyor” diyerek topu ailelere atıp işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar sadece. Okullar eğitim fonksiyonlarını yerine getirememelerinin yanında öğretim fonksiyonlarını da yerine getiremiyorlar. Bunun da ispatı Pisa sınav sonuçlarında. Çocuklar okumuyor, okuduklarını anlamıyorlar. İşlem yapacak seviyede matematik bilmiyorlar, fen bilimlerine tamamen öcü muamelesi yapıyorlar. Sonra da matematik bilmeyen, fen bilimlerinden korkan bu çocuklardan uzay çağını yakalamalarını bekliyoruz. Hezar aferin!!

Eğitim sistemimizin bu başarısızlığı insan odaklı olamamasında. Ama eğitim camiasının hakkını yememek lazım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ndeki hiçbir kamu kurumunun insan odaklı çalıştığını söyleyemeyiz. En insan odaklı olması gereken güvenlik bürokrasisi, sağlık bürokrasisi ve yargı bürokrasisi dahil.

Buradaki problemin temel kaynağı ise üzülerek ifade ediyorum ki insan kalite ortalamamız. Çünkü ülke olarak sahip olduğumuz insan kalite ortalaması veya ortalama insan kalitesi sokakta da karşımıza çıkıyor, toplu taşımada da karşımıza çıkıyor, çarşı pazarda da karşımıza çıkıyor, okulda da karşımıza çıkıyor, hastanede de karşımıza çıkıyor, karakolda da karşımıza çıkıyor, adliyede de karşımıza çıkıyor, belediyede de karşımıza çıkıyor, hülasa hayatın her alanında bütün gerçekliğiyle karşımıza çıkıyor.

İnsan kalite ortalamasının en önemli göstergelerinden biri eylem ve söylem uyumsuzluğu. Sokaklar bu ülke için gözünü kırpmadan canını feda edebilecek (!) cengaverlerle dolu ama bu topraklar için toprağa düşmeye hazır arkadaşlar çöplerini bu ülkenin toprağına ve suyuna atmaktan da geri durmuyorlar maşallah!!

Söylem ve eylem uyumsuzluğu, insan kalite ortalaması gerçeğini bir ideolojiyle perdeleme çabasının sonucu. Herkesin dilinde dini veya milli bir söylem var. Dini ve milli söylemleri sahiplenmeyenler de devrimcilik jargonuyla kendi insan kalite ortalamasını perdeliyor. Çünkü bir ideolojiye sahipsen insan kalite ortalamasının ne kadar yüksek olduğunun hatta temel insani değerlere sahip olup olmamanın bir önemi kalmıyor!

En başa dönüp rahmetli Nur Hoca’nın sorduğu soruya cevap verecek olursak, yıllar geçtikçe millette körelen şey zekâ değil. Zaman geçtikçe ahlak ve temel insani değerler köreliyor. Çalışkanlığın yerini tembellik, emeğin yerini torpil – adam kayırma – bir şekilde haksız kazanç elde etme, helal lokmanın yerini kısa yoldan zengin olma sevdası, ortak yaşama bilincinin yerini narsizme varan bir egoizm alıyor. Zaman ilerledikçe toplumun zekası değil en geniş manada başka insanların haklarına saygı duyma düşüncesi köreliyor. Kısacası temel insani değerler köreliyor. Temel insani değerler köreldikçe de insan kalite ortalaması veya ortalama insan kalitesi düşüyor.

Eğer Türkiye’yi ayağa kaldırmak ve dünya sıralamasında söz sahibi bir güç haline getirmek istiyorsak düzeltmeye ne siyasetten, ne ekonomiden, ne eğitimden ne de hukuktan başlamak gerekiyor. Düzeltmemiz ve hatta yükseltmemiz gereken ilk şey ülkenin insan kalite ortalamasıdır. Göreceksiniz bunu düzelttiğimiz zaman eğitim sistemi, sağlık sistemi, yargı sistemi, siyaset, bürokrasi kısaca her şey adeta sihirli bir el dokunmuş gibi kendiliğinden düzelecek. Aksi halde dibe batmaya devam edeceğiz.

Yazıyı evrenin ve ötesindeki her şeyin Sahibi’nin sözüyle hitama erdirelim;

“İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.

Ancak, iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar için devamlı bir mükâfat vardır.” (Tîn: 1-6)

Muhafazakârlık ve Devrim Üzerine – I

Dr. Hikmet Kıvılcımlı; “Tarih Tezi Işığında, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş Japonya” adlı eserinde (Tarih Bilimi Kitapları, Mayıs 2000), sayfa 132’te aynen şöyle diyor: “Gerçek sosyal devrim; birkaç kişinin veya birkaç zümrenin eseri olmak şöyle dursun, en belli başlı büyük sosyal sınıfın bile toptan ve bilinçli davransa dahi tek başına başarabileceği bir şey değildir. Sosyal Devrim; bir toplumdaki bütün sosyal menfaatlerin hep birden içine girdikleri, üretici güçlerin üretim biçimleri ile olan çelişkilerinin had safhaya çıktığı sosyal bir krizle ansızın doğar.”

Buradan depresyon üzerine biraz kafa yoralım, yorumlar yapalım. Depresyon hakkında birkaç kitap okudum ama uzun bir süreçte. Hafta sonları çıkan Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknik ekinde depresyon hakkında çıkan bütün makaleleri okudum, kestim, sakladım ve başucuma koydum. Biraz amatörce de olsa bilgi sahibi olabildim. İhtiyatla okunup, kabul edilmesi kaydıyla aşağıda çıkarımlarımı özetliyorum.

* Depresyon; bir kişinin içinde bulunduğu ortamda, üzerine bir denge inşa edebilerek oturduğu sosyal zeminin / statükonun aniden değişmesi ve kişinin kendine “Eyvah, ben ne yapacağım şimdi” sorusunu sorması ile ortaya çıkar. Vücut aklı, bir korunma sisteminin sonucu “Sen mademki ne yapacağını bilmiyorsun, o zaman hiç yürüme; düşersin, bir yerin kırılır. Otur ilerisi için bir plan yap vb.” diye kişi yerine düşünerek ve karar vererek, mental enerjisini iyice kısar ve deyim yerindese kişiyi kıç üstü oturtur.

Depresyona neden olan statükonun aniden değişim örnekleri olarak aşağıdakiler gösterilmektedir:

* Evlenme

* Boşanma

* Bir çocuğun olması

* Bir çocuğun kaybı

* İş değiştirme

* Şehir değiştirme

Buradan hareketle zihinsel yapımızın, yazılımımızın, aslında muhafazakâr olarak inşa edildiğini önerebiliyorum. Bu doğal haslet bir kusur olarak görülemez, bir gerçeklik olarak kabul ve saygı görmelidir. Ancak var olan medeniyet ve Cumhuriyet yurttaşı konağından bir önceki ümmet – kul konağına dönüş talebi muhafazakâr değil gerici bir taleptir. Toplumda kolay kolay karşılık bulmaz bu nedenle gizli ve nihai amacını gizleyerek var olmak zorunda kalır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan aldığım girişteki paragrafta da bir devrim için ‘çelişkilerin had safhaya çıktığı bir sosyal kriz’den bahsedilmektedir. Yani bence, varolan statüko/zemin zaten parçalanmış ve dağılmıştır. Halk başka bir statükoyu kabullenmeye hazırdır.

68 Öğrenci Olaylarında yaş itibarıyla biraz geç kalmış olarak sol cenahın epeyi kıyısında yer almıştım. Elime hiç silah almadım, hatta çıplak gözle bir silah dahi görmedim. Ama o günlerden bana sosyalizm miras kaldı. Herhalde sosyalizmi benimsedim, içselleştirdim. Sitemizde yayınlanmış olan “Küba Üzerine” başlıklı denememde aynen şöyle demişim: “Ben, insan onurunun çiğnenmediği böyle bir toplumda yaşamaktan mutlu olurum, onur duyarım. Bunun için ne kadar usta bir avcı olursam olayım, avımı o gün şansı yaver gitmemiş türdeşlerimle paylaşmak isterim. Çünkü kendi karnımın tıka basa doyması yerine herkesin karnının eşit şekilde doymasını isterim. Hatta karnım tam olarak doymasa ne çıkar; yeter ki bebelerin karnı tam doysun, karınları aç diye çaresiz ağlamasınlar, üşümesinler, mutlu büyüsünler, mutluluğu sevsinler; Serçenin kanadını kırmasınlar, Karıncaya hor bakmasınlar, Karacanın yavrulusunu vurmasınlar, İnsana kıymasınlar. Sevgiyle ve mutlulukla kalın.”

Bir de büyük Atamızı ve onun “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir” deyişini çok benimsedim. Bir de pusulam sadece ve sadece gerçeeeeeeeeektir. Gerçeği hep ararım. Sonunda ulusalcı bir sosyalist olarak aranızdayım işte. Bu gözle 68 öğrenci olaylarına bakıyorum şimdi.

Önce Fransa’da 68 Olaylarının öncesine dönelim. 1 – 22 Temmuz 1944 tarihleri arasında ABD de yapılan, 44 ülkeden gelen 730 delegenin katıldığı ancak karar verici devletlerin sadece ABD ve İngiltere olduğu Bretton Woods resmi adıyla Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı’nda dolar (USD) altına dönüşebilen tek para birimi olarak kabul ediliyor ve 1 ons altın 35 dolara sabitleniyordu. ABD, kendisine talep gelmesi halinde doları bu tutar karşılığı altına çevirmeyi taahhüt ediyor, buna karşılık diğer ülkelerin para birimleri artık dolara göre değerleniyordu. Fransa 1965 yılı başlarında elindeki dolara karşılık ABD’den altın talep etmeye başladı. Dolara karşı altın almak güvence demekti. 4 Şubat 1965 günü Eliysee Sarayı’nda dananın kuyruğu koptu. De Gaulle, 1944’deki Bretton Woods’un zamanına göre iyi bir anlaşma olduğunu söylüyor fakat 20 yıl sonra artık geçersiz olduğunu ilan ediyordu. Ülke siyasal ve ekonomik açıdan en parlak günlerini yaşıyorken ülke basını, sendikalar ve üniversite gençliğinin başını çektiği “Diktatör De Gaulle” konulu eylemler birbirini izlemeye başladı. Sonunda romantik solcuların 68 Devrimi olarak adlandırdığı olaylar patlak verdi. Seçimler yenilendi ve ilginçtir, De Gaulle eskisinden daha fazla oy aldı. Ancak ömrü boyunca büyük badireler atlatan adam, bir referandum yenilgisiyle istifa ederek taşradaki sakin evine çekildi. Fransa’nın kudretli generali ve devlet başkanı, bir yıl sonra kalp krizi geçirip öldü. Netice olarak yorgan gitti – kavga bitti deyişine uygun olarak Fransa’da başlayan ve Avrupa’ya sıçrayan öğrenci hareketleri söndü gitti.

Ama Türkiye’mizde başka şeyler oluyordu.