5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 223

Ali Yerlikaya İstanbul Belediye Başkanlığına Aday Olmalı mı?

31 Mart 2024 Yerel seçimleri yaklaşırken meraklıların gözleri özellikle AKP ve CHP’nin büyük illerde aday gösterilecek isimlerine çevrildi.

                CHP’nin İstanbul ve Ankara adayları, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ken, AKP bu illerde kimleri aday çıkaracak büyük merak konusu. İstanbul için Ak Parti’de ismi geçenler arasında Tevfik Göksu, Süleyman Soylu, İstanbul İl Başkanı Osman Nuri Kabaktepe ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın adları sık sık telâffuz ediliyor.

                İstanbul’u almak, her iki parti içinde çok önemli. Özellikle AKP, 2019 seçimlerini kaybetmenin sancılarını halâ çekiyorken, bir de 2024 seçimlerini kaybetmek onlar için hayat memat meselesi olur. AKP için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tabiriyle: “İstanbul’u almak, Türkiye’yi almak demektir.”

                Bu yüzden AKP’liler, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı olacak kişiyi çok ince eleyip, sık dokuyorlar ki, adaylarını bir türlü açıklamadılar. Yalnız ismi geçen aday adayları arasında öyle birisi var ki, herkes ona dikkat kesiliyor. AKP, eski İstanbul valisi, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’yı aday gösterirse:

                İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın çalışma ve faaliyetlerinden muhalefet partileri dahi memnunken, birde İstanbul halkının valilik yaptığı dönemde 4 yıl aşinalığı var ki, AKP Yerlikaya’yı aday yapar mı yapar.

                Ali Yerlikaya: İçişleri Bakanlığı döneminde terörle mücadele, asayiş ve güvenlik gibi konularda önemli adımlar attı. Yerlikaya, terör örgütlerine yönelik operasyonları hızlandırdı ve asayiş olaylarının önlenmesi için çalışmalar yürüttü. Ali Yerlikaya, İçişleri Bakanlığı görevine atandığı günden bu yana, Türkiye’nin en önemli sorunlarına çözüm bulmak için çalışmalarını sürdürüyor. Yerlikaya’nın İçişleri Bakanlığı döneminde, göç meselesinin çözümü, terörle mücadele ve asayiş gibi konularda önemli başarılar elde edildi. Yerlikaya’nın bu alandaki çalışmaları, Türkiye’nin daha güvenli ve huzurlu bir ülke olması için önemli katkılarda bulunması, herkes tarafından takdirle karşılanıyor.

                Yerlikaya’nın bu başarılı hizmetlerinden dolayı ister istemez insanın aklına İstanbul adayı neden olmasın sorusu geliyor. Ancak bir de şu var ki siyaset; bir nevi insan öğütme merkezine benzer. Bu gibi durumlarda kimler harcanmadı, kimler siyasetin kirli çöplüğüne atılmadı ki?

                Ya kazanamazsa:

                Hayatı boyunca bunca başarılara imza atmış birisinin İstanbul Belediye Başkanlığında alacağı yenilgi, bütün kariyerini siler süpürür.

                Hâlbuki kendisinden önce yurdun çeşitli vilayetlerinde görev yapmış, öyle efsane isimler var ki, aradan yarım asırda geçse halâ adları dilden dile anılıyor. Bunlardan birisi, 980 öncesi Ordu vilayetimizde teröristlere diz çöktüren Recep Akkaya, Tokat, Aydın ve Erzincan’da görev yapan efsane vali merhum Recep Yazıcıoğlu, göreve giderken dahi makam arabasını kullanmayan Manisa valisi Refik Aslan Öztürk gibi isimler yanında yer almak dururken, siyasete girmek, üstelik işin sonunda bir de göz göre göre yenilgi riskiyle karşı karşıya kalmak herkesin kabulleneceği bir iş olmasa gerek.

Ali Yerlikaya’nın özgeçmişi:

“Ali Yerlikaya, 11 Ekim 1968 tarihinde Konya’nın Selçuklu ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Konya’da tamamladı. 1989 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu.

Kariyeri:

1990 yılında İçişleri Bakanlığı Kaymakam Adaylığı görevine başlayan Yerlikaya, sırasıyla;

1993-1994: Kayseri İli Felahiye İlçesi Kaymakamlığı

1994-1997: Hatay İli Erzin İlçesi Kaymakamlığı

1997-2000: Kahramanmaraş İli Derabucak İlçesi Kaymakamlığı

2000-2003: Şanlıurfa İli Hilvan İlçesi Kaymakamlığı

2003-2004: İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği

2004-2007: Sağlık Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu.

2007 yılında Şırnak Valiliği’ne atanan Yerlikaya, 2010 yılında Ağrı Valiliği’ne, 2012 yılında Tekirdağ Valiliği’ne, 2015 yılında Gaziantep Valiliği’ne ve 2018 yılında İstanbul Valiliği’ne atandı.

2019 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yaşanan terör saldırılarının ardından geçici olarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini de yürüten Yerlikaya, 2023 yılında İçişleri Bakanlığı görevine atandı.

Özel Hayatı

Ali Yerlikaya, evli ve dört çocuk babasıdır.

Aldığı Ödüller

Ali Yerlikaya, görev yaptığı süre boyunca çeşitli ödüllere layık görüldü. Yerlikaya’ya verilen ödüllerden bazıları şunlardır:

2007: Şırnak Valiliği’nde gösterdiği başarılı çalışmalardan dolayı İçişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü,

2010: Ağrı Valiliği’nde gösterdiği başarılı çalışmalardan dolayı İçişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü,

2012: Tekirdağ Valiliği’nde gösterdiği başarılı çalışmalardan dolayı İçişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü,

2015: Gaziantep Valiliği’nde gösterdiği başarılı çalışmalardan dolayı İçişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü,”

Filistin

Sızlıyor Selahaddin’in mezar taşı

Miraca dökülüyor Müslüman kanı

Abdülhamit Han’ın seccadesi yaşlı

Bak işte şimdi kalktı ecdad naaşı

x

Ak ruhları taşıyor yerde melekler

Sıra sıra dizilir küçük kefenler

Mavi gözlü değil sadece bebekler

Üzerinize olsun bütün lanetler

x

Şehidini gözlerinden öpen baba

Nasıl derim hakkını helal et bana

Yalnızca bir duam var, yeter mi sana

Evladına değil vicdanıma ağla

x

Ey İslam âlemi vahdetin çatlamış

Menfaat seni siyoniste dost kılmış

Arzı Mevud hayali kana susamış

Bu ihtiras yarın sizi de yakacak

x

Savaşta yavuz şiirde selim olan

Türk-İslam sancağını dalgalandıran

Düşmanına korku, cihana nam salan

Zalime Yavuz mazluma Selim gerek

x

Yeter artık bitsin ihanet davası

Türklük, Araplık değil birlik zamanı

Meydanda hak ile batılın savaşı

Filistin hepimizin yürek yarası

x

Uyanın bozkurtlar hami olma demi

Hilalsiz gitmez karanlıkta bu gemi

Surları titretsin Gökbörü’nün sesi

Duyulsun Gazze’de Türklerin nefesi

Gazeteci-Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli Geçmişiyle / Geleceğiyle Türk Basın Hayatını ve Gazeteci – Yazarları Anlattı.

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: 30-40 sene öncesine kadar ‘matbuat’ olarak anılan basın sektörü; yasama, yürütme ve yargı’dan sonra ‘dördüncü güç’ idi. Günümüzde bu isimlendirme kullanılmıyor. Basın, güç kaybına mı uğradı, başka sebepler mi var? Güç kaybına uğradı ise sebepleri nelerdir?

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Evet basın Türkiye’de güç kaybetti. Ancak gelişmiş ülkelerde daha da güçlendi. Artık yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelen 4. kuvvet falan değil medya. Çünkü patronların çoğu artık meslekten değil. Ya zengin birisi hobi olarak gazetecilik yapıyor. Yahut müteşebbis, patron işlerini daha da yoluna koymak, sermayesini büyütmek için elindeki gazeteyle ya iltifat, ya yalan ikilemi içinde çalıştırarak, ihâlelere giriyor, bankalardan destek alıyor, hükümetle karşılıklı flört ediyor. Veya cemaatin gazetesi ise kendi mensuplarını kolluyor, çemberden ayırmıyor, canlı tutmaya çalışıyor. Bir siyâsî partinin yayın organı gibi neşriyat yapan gazeteler de maalesef öyle. Söz konusu parti tarafından teşkilatını motive etmek için gazete bedava dağıtılır. Patronların içinde inşaatçı, turizmci, ihale takipçisi, ithalatçı, borsacı, bankacılar da bulunabiliyor. Gazetecilik ve gazete, patronların lokomotifleri oluyor, katarlarını, vagonlarını taşımak için yaptıklarından dolayı da itibar etkileniyor. Buna maalesef tarikat, cemaat ve kanaat önderleri de bulaştı. Mesela radyosu, televizyonu, yayınevi, dergisi falan bulunan ve hiçbir şey üretmeyen bir cemaatin milyar dolarlık sermayesinin olduğunu, hemen hemen her sektörde de bulunduklarını söylediler. İnanmak istemedim. Bunların çoğunun da siyâsî irâde destiğinde oldukları, basın kartı mensubu bulundukları da iddia ediliyor. Böyle bir gelişme medyanın itibarını ister istemez etkiliyor, gerçek anlamda gazeteci ve gazete böyle alengirli işlerin içinde olmaz.

Çetinoğlu: Beşinci gücün ‘internet’ ve ‘sosyal medya’ olarak anılan mecra olduğu görüşüne katılıyor musunuz? Hangi sebeplerle?

Çiftçigüzeli: Hızlı bir teknoloji yaşadığımız günümüzde, internet, yapay zekâ ve sosyal medya bir güç mü? Kontrol edilmezse evet bir yeni güç olarak yönetimlerin, ülkelerin ve toplumun başında Demokles’in Kılıcı gibi hep asılı duracak. Bir yerde sessizlerin sesini duyuracak, bir başka yerde ise frankaştayn olacak. Bu açıdan dünyâ adâletle yönetilecek, liderleri bütün evreni kucaklayacak, güven verecek, toplum onlara inanacak. Tersi anarşizme çanak tutmaktır. İşte burada inançla ilim örtüştürülerek birlikte yol almaları gerekiyor. Güce karşı bir başka güç de bunun alternatifi değil, tam tersi tetikleyicisidir. Dolayısıyla yönetimlerin hukuku, insan haklarını, demokrasiyi kendi hayatlarında uyguladıkları gibi, toplumu böylesine bir muhabbetle kucaklamalıdırlar. Yönetimlerin ve yöneticilerin vicdanı gibi denedim, muhasebe, murakabe ve değerlendirme birimleri bulunmalıdır.

Çetinoğlu: Günümüzde bir gazetenin çok okunması, uzun ömürlü olması için hangi özelliklere sâhip olması gerekir?

Çiftçigüzeli: Gelişmekte olan ülkeler cehâletle mücâdeleyi öne çıkarmadıkça ve öncelemedikçe okuma oranı giderek azalır, okunacak gazete, kitap, dergi ve hattâ internet siteleri uzun ömürlü olmaz. Çünkü sadâkat ve biat kültürü böyle bir şeydir. Ağabeye veya ustaya yahut bir büyüğüne teslim olunur, O’nun her şeyi en iyi bildiği kabul edilir. Günümüzde böyle bir resim var. Üstelik bu

gelişme de dini, mistik ve mânevî bir temel üzerinden götürülüyor. Siyâsî irâdenin de gücü elinde bulundurması, sürekli iktidarda kalması veyahut kontrol edebilmesi için buna teşne oluyor. Böylesi bir gelişme yarınımıza, istikbâlimize ipotek koymak anlamındadır. ‘Oku’ emri bizim inancımızın temelidir, öznesidir, olmazsa olmazıdır. Tersi ise ‘okuma’ emridir. İnananlar için oku hatırlatması hep yaşayacak. Bu sorun bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin meselesidir. Siyâsî irâde isterse bunun üstesinden gelebilir. İstemezse bu problem tartışılır gider. Sâdece aydınlar üzülür, beyin göçü devam eder. Dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerin yöneticileri birikim, donanım, tecrübe ve inanç yanında ufuk sâhibi de olmalılardır. Yarını bugünden görmeliler. İnsana yatırım yapmalılar. Teknolojiye bütçece ile her zaman sâhip olmak mümkün. Ancak insana değil.

Çetinoğlu: Günümüzdeki duruma göre sizce; basılı gazete mi tesirli, internet gazeteciliği mi?

Çiftçigüzeli: Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar gibi bir hatırlatma bu. Teknoloji çoğu şeyi esir alabiliyor. Gazetelerin hurufatı bir zamanlar elle dizilirdi, sonra entertipler gelip, mürettiphaneler kuruldu, ardından daktilolar gelişerek yazı makinalarına dönüştü, klişe yerine tipo oldu, ofset oldu, düz baskı târihe karıştı, siyah beyazın yerine çok renk hayatımıza girdi. Rotatifler küçüldü ama hız kazandı, yüzbinler basmaya başladı saatler içinde. Ulaşım ve iletişim de öyle. Gazete artık taşraya sıfır saniyede film ve görüntü geçebiliyor. Uçaklar her kente iniyor vs. Teknoloji gibi sosyal olaylar da hızla gelişiyor, bazı modeller size ulaşmadan yeni modelin tanıtımına geçiliyor.

Gazete de, yâni yazılı-basılı basın da elzem; internetteki sosyal medya da. Bütün bunlar okuma ile hayata geçiriliyor. Gazete de, internet de… Önce okumayı biçimlendireceğiz, ölçüp biçeceğiz. Sonrasında tercih yapacağız. Gazeteye daha kolay sâhip olunabilir, saklanabilir, ancak internet için biraz teknoloji bilmek gerekiyor. Toplumda etkisi ise birbirinden farklı değil. Bâzen internette bir gazete kupürü ile tezimizi aktarmaya çalışırken inandırıcılık farkı yaşanabiliyor. Her ikisi de gelişmiş toplumların olmazsa olmazıdır. Sanırım benim yaş grubumda olanlar ‘gazete’ diyecektir. Bu ara televizyonlarda yazılı haber tekniği ile alt yazı da geçilebiliyor, teleks haberciliği de yapılıyor. TRT Haber Merkezinde kuruluşunda yöneticisi olduğum (1990) Telegün-Teleteks Haberciliğinde istediğin habere anında ulaşabiliyorsunuz. Akıllı Telefonlar ise o güne kadar ki haberciliği, gazeteciliği, yayıncılığı sil baştan dizayn etti ve bugüne geldik.

Çetinoğlu: Gazetecilik mesleğinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Çiftçigüzeli: Gazetecilik mesleği hep olacak, hep yaşayacak, hep kamuoyunun oluşmasına yardımcı olacak. Hususan gazetecilik gelişmiş ülkelerin vaz geçilmezidir. Bazı yönetimlerin de korkulu rüyasıdır özgür gazetecilik. Mesela Türkiye’de son olarak Karaman ve Erzurum’daki küçük çocuklara taciz olayını gazeteciler ortaya koydu. Amerika’da yıllar öncesinin Nixon, İngiltere’de Watargate skandallarını gazeteciler gün yüzüne çıkardı vs. Bütün dünyâda resmi açıklamaların yapılması gazeteciler tarafından, basın müşavirliği aracılığıyla oluyor. Diktatörlüklerde ise yandaş gazetecilik vardır, ama vardır netice olarak.

Öte yandan gazetecilik mesleği sahalarına göre kurumlaşıyor. Spor gazeteciliği bütün dünyâda en fazla geçerli olan saha. Türkiye’de de öyle. Magazin gazeteciliği de daha fazla alaka görüyor. Daha da ilgi büyüyecek gibi görünüyor. Politika muhabirleri-yazarları ekonomi gibi homojen yapılarını ve yerlerini koruyorlar. Kültür, sanat, sinema gazeteciliği zayıflıyor. Uzman gazetecilik itibar çıtasını muhafaza ediyor, hangi saha olursa olsun yerini koruyor.

İletişim Fakültelerinin sayısının artması da bunun bir göstergesi olabilir. Peki mezunları iş bulabiliyor mu? Bu genç veya yeni gazetecinin maharetine, üretimine, vitrinine bağlı artık.

Çetinoğlu: Aynı değerlendirmeyi gazeteler için de lütfeder misiniz?

Çiftçigüzeli: Gazeteleri değerlendirmek derken ulusal medyamızı mı kastediyorsunuz? O zaman şöyle derim; iktidar yanlısı gazeteler, mevcut hükümetler devam ettikçe konumlarını korurlar. Bir zamanlar Demokrat Parti’nin Tasvir, Kudret, Millet, Köylü vs gazeteleri vardı bugün yok veya naylon tâbir edilen ilan gazetesi durumunda. Adalet Partisi’nin Adalet, Havadis, Son Havadis; CHP’nin Ulus, Tanin, Akis, Kim, 7 Gün adında gazete ve dergileri vardı. Bugün piyasa görünmüyorlar. Bazı gazeteler vardır ki tuttuğu parti veya cemaat mensupları onu yaşatmayı bir görev olarak kabul ettiğinden ayaktalar. Yeni Asya ve Millî Gazete buna örnek olabilir. Bugün için balayı yaşan iktidar gazetelerinin günümüzde sayısı epeyi kabarık. MHP yanlısı TürkGün yayın hayatını devam ettiriyor. Muhalefeti destekleyenler ise İyi Parti-Yeniçağ, Gelecek Partisi-Karar, Cumhuriyet, Sözcü, Korkusuz-CHP, Saadet Partisi-Millî Gazete diye tasnif edilebilir. Gazeteler sanki illâ bir siyâsî kuruluşun yanında olmak gibi bir fotoğraf veriyor. Belki tarafsız yayın yapabilseler etki alanları daha da genişleyebilecek.

Çetinoğlu: Yakın geçmiş dönemin gazeteci yazarlarından: (Alfabetik sıra ile) Abdi İpekçi, Ahmet Emin Yalman, Ali Naci Karacan, Bedîi Fâik, Celal Nuri İleri, Fâlih Rıfkı Atay, Halil Lütfi Dördüncü, Hüseyin Câhit Yalçın, Metin Toker, Nâdir Nâdi, Refi Cevad Ulunay, Refik Hâlid Karay, Selim Râgıp Emeç, Târık Buğra, Velid Ebüzziya, Yunus Nâdi… hatırlanıyor. Size göre günümüz gazetecilerinden, 40-50 yıl sonra hatırlanacak olan kimler var?

Çiftçigüzeli: Hatırlattığınız ünlü, maruf gazetecilerimizin yerleri hâlâ boş duruyor. Doldurulamadı. Hükümetleri ve toplumu sarsan Ahmet Emin Yalman yok. Her görüşe açık Şehit Abdi İpekçi de öyle. Ailece gazetecilik yapan Karacanlar târih oldu. Sâdece Bedii Faik için gazete alanlar da yok oldu. Celal Nuri İleri gibi solcular da artık görünmüyor ortalıkta. Metin Toker gibi damatlar da. Çanakkale ve İstiklal Savaşına katılan Falih Rıfkı Atay ismi yetiyordu yeni nesile. Zengindi ve çok cimri idi ama kurumları ile Halil Lütfi Dördüncü hâlâ var. Hüseyin Cahit Yalçın sürgünlere bile meydan okudu. Mustafa Kemal’in yakını Yunus Nadi ve devamında Nadir Nadi bir dönemin târihleriydi. Ref’i Cevat Ulunay kıraathane sohbetleriyle aramızda. Gazeteci Selim Ragıp Emeç gazeteciliği yine şehit oğluyla devam ettirdi. Velit Ebuziya ailesi devamıyla yakın târihti. Sürgündeki bir başka isim Refik Hâlid Karay’ın Memleket Hikâyeleri yeni baskılarını yapıyor. Küçük Ağa kitabını bastırmak için kapı kapı dolaşan Tarık Buğra’nın bugünkü özdeşlerinin bir eli yağda, bir eli balda. Üstelik Ankara’da plaket de alıyorlar.

Hangi Lider Kimin Eserini Okuyor?

Böylesi isimler esasında bir hayli fazla. Bunlar hak ediyorlar yıllar sonra hatırlanmayı. Târık Buğra ile Tercüman’da birlikte çalıştık. Büyük bir gözlemci ve aşırı duygusal idi. Bütün lüksü de bir çilingir sofrasında tüttürdüğü cigarısıydı. Edebali’nin Osman Gazi’ye ‘Ey Oğul’ diye yazdığı mektubun müellifi idi Tarık Buğra.

Yazar; liderleri etkileyecek, yönetimlerin dikkatini çekecek. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün söz konusu devrin savaşları, yorgunluğu ve imkânsızlığıyla yerli-yabancı 5 bini aşkın eser okuduğu biliniyor. Üstelik bunlar içinde de Fransız Jean Jacques Rousseau da var, Tevfik Fikret, Nâmık Kemal ve Ziya Gökalp de var. Diğerlerini saymıyorum bile. Bugün ülkemizde liderleri etkileyecek kaç yazar var acaba, liderlerin kitabını okuduğu bir müellifimiz var mı? Yoksa hepimiz mi okuma özürlüyüz? Bir nokta da buraya koyuyorum.

Günümüze dönelim hangi gazetecimiz 50 yıl sonra anılacak? Istırabı, acısı, birikimi, donanımı, ufku, şefkati, merhameti, aykırılığı, hoşgörüsü olanlar elbette hatırlanacak. Abdi İpekçi, Tarık Buğra anılmaya devam edecek. Belki bunlara birkaç isim daha eklenebilir yaşadığım ve gördüğüm kadarıyla; Ahmet Kabaklı, Mehmet Şevket Eygi, Çetin Altan, İlhan Selçuk. Buraya nokta koyuyorum.

Sonrasında eleştirilerek anılacak bir başka varlıklı isim de Sebil Gazetesi sâhibi ve başyazarı Kadir Mısıroğlu. Bir de bunun karşıtı kitaplarıyla dikkat çeken yazar-gazeteci Yılmaz Özdil. Bir zamanlar okuyucunun büyük alaka gösterdiği Emin Çölaşan da bazı suiistimallerin üzerine giden yazılar kaleme alırdı. Bunu artık İsmail Saymaz yapıyor. Daha önce de Soner Yalçın. Yarım asır sonra dünyânın düzeni böyle devam ederse anılır mı, yoksa unutulurlar mı bilemiyorum. Ancak 50 yıl sonra Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Taha Akyol’un anılacağına inanıyorum.

Çetinoğlu: Eskiden gazetecilikten yetişenler gazete patronu oluyordu. Günümüzde gazete patronluğu, iş adamlarının holdinglerin tekelinde. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çiftçigüzeli: Günümüzde gazete sâhipleri holding patronları mı? Çoğu yerde öyle maalesef. Çünkü hükümet ile araları çok iyi. İktidarın desteği ile ihâlelere giriyor, bankalardan düşük faizle kredi alabiliyor, şirketlerini büyüterek kamu arazilerine sâhip olabiliyorlar. Buna karşılık girdikleri zahmet, sâhibi oldukları medya ile hükümetin her yaptığı tasarrufa ‘evet’ demek. Böylesi fotoğrafları her hükümet zamanında görmek mümkün. Yâni her iktidar kendi zenginini ortaya çıkarıyor. Ancak bunu medya aracılığıyla yapmak şık değil, âdil değil. Eğer bu faydalı bir gelişme olsaydı zaman zaman manşetlerini bile Stalin’in hatırlattığı Pravda ve İzvestiya’ya sâhip Sovyetler Birliği dağılmazdı. Medyayı gazeteciler ve gazeteciliğe imkân tanıyan patronlar yönetmeli, akçeli işlere bulaşmamalıdır.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz bir mesajınız var ise, söz sizin Efendim, buyurunuz!

Çiftçigüzeli: Her şehirde bir gazetecilik meslek kuruluşumuz var. Ağırlık İstanbul ve Ankara ile İzmir’de. Yönetimlerle de çok iyi dirsek temasında bulunurlardı. Hatta bir tanesi Kaş’ta kamu arazilerini alarak üyelerine promosyon olarak vermişti. Bir başkası târihî binaları kendilerine tahsis ederek faaliyet gösteriyor. Bayram gazeteleri, bağışlar ve üye aidatları dolayısıyla bütçeleri kabarıktı. Genç gazeteciler yakalarına gazeteciler cemiyetinin rozetini taktıklarında gururla dolaşıyorlardı. Bu fotoğrafın hep böyle devam edeceği düşünülüyordu ki mesleğimiz sıkıntıya düştü. Gelişme alaylı-mektepli tartışmasının çok ilerisine gitmişti. Sonra daha önceki bu imkân ve fırsatlar çok geride kaldı. 212 Sayılı Basın Kanunu’yla fikir emekçilerini rahatlatan Bülent Ecevit gibi bir gazeteci de bulunmuyor günümüzde. Meslek grubuna üye olmayanlar da gazetecilik yapabiliyor. Baro gibi bir gazetecilik kuruluşu olsaydı telâfi edilir miydi? Hiç sanmıyorum. Sabah Gazetesi yönetimin bayram günleri de gazete yayınlamasının ardından cemiyetin Bayram Gazetesi gelirleri kayboldu. Sıkıntı yaşandı. Meslek kuruluşları mevcudu bile idâre etmekte zorlandı. Sendika zayıfladı, toplu sözleşmeler târih oldu. Başta dispanser, sosyal tesisler devre dışı kaldı. Onca meslektaşımızın tutuklanmaları kınanmakla kalındı. Emekli sayısı da arttı…

Çetinoğlu: Bugüne doğru gelirsek…

Çiftçigüzeli: Neredeyse her üniversitemizde de bir iletişim fakültesi açıldı. Bir dönem bendeniz de İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde metin çözümlemeleri dersi verdim. Öğrencilerimden hiçbiri gazeteci olacağını söylemedi ve mezun olmak için geldiklerini anlattılar. Üzüldüm. Ders programlarına, müfredata bakıyorum elbette yabancı dil önde. İletişim tasarımı ve kuramsalı, kamusal konuşma, örgütsel iletişim, sosyal psikoloji, hukuk, iktisat, siyâsî târih, araştırma gazeteciliği, haber editörlüğü, halkla ilişkiler, tanıtım, basın yayın, metin çözümlemeleri vs hepsi iyi de mekteplerden artık gazeteci yetişmiyor. Yetişen de değerlendirilmiyor. Staj için medya kuruluşları yasal görevlerini yerine getirmediği için stajyerlere soğuk bakıyorlar. Ancak torpilli olanlar devrede oluyor. Benim çalıştığım zamanda TRT’de de öyleydi. Adamını bulan staj yapabiliyordu. Oysa daha önceleri yurtdışı imkânları bile vardı. Sosyal güvencesi olmadan medyada çalışan onca genç kendini şanslı sayıyor. Medya sektörü ve çalışanları öylesine bir garip uygulama içinde. Gemisini kurtaran kaptan oluyor mantığı hâkim. Sorun iyi yönetim, ortak akıl meselesi.

Çetinoğlu: Bundan nasıl bir sonuç çıkarılmalı?

Çiftçigüzeli: Sonuç ülkeler iyi yönetildiğinde, idareciler problemler karşısında sağlıklı değerlendirmeler yaptığında, çalıştayların neticesi uygulandığında kısmî bir rahatlama olur. Meselâ, bu kadar İletişim Fakültesi gerekli mi? Bu müfredatla nereye kadar? Gelişmiş ülkelerdeki uygulamalar nasıl, bizde nasıl? Meslek kuruluşlarımızın da bunda sorumluluk alması gerekiyor.

Sonuçta son bir hatırlatmam da şöyle olsun. Sağcı diye bilinen devlet adamları ve bürokratlar en fazla kendi çizgisindeki gazetecilerden çekiniyorlar. Öyle ki bir müddet önce iyi arkadaş olanlar daha sonra ciddî bir konuyu kendi aralarında pek görüşemiyorlar, görüşmüyorlar. Çünkü bu insanlar hep kendilerinin önemli olduğunu, hiç hatâ yapmayacaklarını, eksikliklerinin bulunmadığına inanarak o makama gelince değişik bir psikoloji içine giriyorlar. Bir de hep iltifatlara alışmışlar, eleştiriye veyahut tasarruflarını bir başkasının değerlendirmesine tahammülleri yoktur. Yorumlanacak ise hep artılarını öne çıkaracaksın, eksilerini görmeyeceksin. Hemen hemen hepsi böyledir. Yarım asırlık meslek hayatımda milliyetçi-muhafazakâr bilinen devlet adamlarından onca hatırlamama ve ısrarıma rağmen sâdece her türlü yorum ve analize açık röportajı Sanayi Eski Bakanlarımızdan rahmetli Mehmet Turgut ile İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi iken yapmıştım. Yayınlandı. Çünkü alnı açık, yüzü pak idi. Diğerlerine gelince inşaallah ile maşallahla geçiştirip durdular. Bu hâlâ da böyledir. Çünkü onlar kendi çizgilerindeki arkadaşlarını çantada keklik görüyorlardı. Dolayısıyla milliyetçi, muhafazakâr, sağcı, İslamcı adına ne derseniz deyin öyle evrensel boyutta dünyâda ve ülkemizde ses getiren bir gazetemiz ve gazetecimiz maalesef günümüzde sayılamayacak, hatta yok denecek kadar azdır. Onlar da ya işsiz, ya az satan bir medya mensubu yahut kendi internet sitesinde görüşlerini yansıtmaya, gazetecilik yapmaya çalışıyor. Diğerlerinin ise bir ele yağdadır, ötekisi balda.

Çetinoğlu: Bu kadar mı ümitsizsiniz?

Çiftçigüzeli: Siyahlar olmazsa beyazın kıymeti anlaşılmıyor. İnancımızda ümitsizliğe yer yoktur. Her şeye rağmen ben ümitliyim; kollarını her kesime açmış, şeffaf, çağı yakalamış, ufku olan, inanç sâhibi, itibarlı değerli devlet adamları ve bürokratlarımız ile; kendi öz kaynaklarıyla sektöre giren iyi gazete, görevini ve mesleğini namusu gören örnek gazetecilik konusunda internet nesli, akıllı telefon ve yapay zekâ kuşağından umutluyum. Biraz zaman gerekecek eğer kıyâmet kopmazsa… Acı, ayaklara taş değince fark ediliyor bâzen.

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ (Kilis-1945) İlk ve orta mektebi Kilis’te okudu. İstanbul Vefa Lisesini bitirdi. İstanbul İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi Basm-Yayın ve Halkla İlişkiler Radyo-Televizyonculuk bölümünden mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habip Burgiba Yabancı Diller Enstitüsünden sertifika aldı. Yazarlığa orta mektep talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı, Pırıltı sâhifesini yönetti. İstanbul Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci olarak Cağaloğlu’na adım attı. Tercüman,Türkiye, Millî Gazete, Bugün, Özgür, Sebil, Millî Gençlik ve Ittihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir, musahhih, sâhife sekreteri, yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı olarak görev yaptı. 32 yıl TRT Ankara Haber Merkezinin değişik birimlerinde ve Kahire temsilciliğinde hizmet verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda

haber müdürü oldu, ülkemizde ilk defa TRT Telegün Tele-teks haberciliğini başlattı. Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu, yıllarca yönetiminde görev aldı. Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı kurucusu ve mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt içinde ve dışında çok sayıda millî ve milletlerarası program gerçekleştirdi. Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar verdi, milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara katılarak tebliğler sundu. İstanbul Ticâret Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘metin çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Urduca ile Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi. Yayınlanmış 23 eseri bulunuyor. 2018 yılında Tut Elimi Killize, Hemşinli Tevfik Abi, ikişer cilt halinde Millî Türk Talebe Birliği Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklal Marşı adlı çalışmaları yayınlanıyor. İstanbul Şerifali’de oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman Demirel Üniversitesi Türk Süsleme Sanatları hocası ressam, minyatür ustası müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli ile evli, Furkan ve Burkan’ın babası, Can ve Nil’in de dedesidir.

(BİTTİ)

DERKENAR

HÜSEYİN CÂHİT YALÇIN

Hüseyin Câhit Yalçın, çevresiyle ve devlet yöneticileriyle barışık bir insan değildi. Fakat zekâ yüklü müthiş bir polemik ve edebî kavga adamıydı.

İstiklâl Mahkemesi’nde idam talebi ile yargılanırken hâkim sorar: -Tanin Gazetesi’ni çıkarırken ne kadar sermâye koydunuz? – Üç bin lira. – Nereden buldunuz? – Borç aldım. -Kimden? – Sizden bile isteseydim verirdiniz!

İstiklâl Mahkemesi kürsüsündeki çatık kaşlıları böyle yumuşatmıştı. Fakat o virtüöz polemikçi olarak asla yumuşamamıştı. İdâmını talep eden savcıya:

– Böyle bir mahkemede idâma mahkûm olmayı, savcı ve hâkim olmaya tercih ederim! Diyerek, Azrail’in tüylerini diken-diken edecek kadar cesâretli ve tok sözlüydü.

Yalnızca güçlü bir kalem ve keskin kelâm sâhibi yazar değildi. Tükenmek bilmez bir enerjisi, sonsuza uzanan çalışma azmi vardı. Çabuk, hızlı ve çok yazardı. Yazdıklarını, yayından önce ve sonra asla okumazdı. En titiz okuyucu bile yazılarında hatâ bulamazdı. Çok da azimli idi. Malta’da sürgünde iken İngilizce ve Fransızca öğrendi.

Ömrü; kavgalar, sürgünler, mahkemeler ve hapishâneler arasında geçti. Paraya, değersiz bir pul gibi bakardı. Ömrünün son dönemlerini; bakkal, kasap ve manav borçlarını kapatabilme mücâdelesi içerisinde tamamladı.

(Oğuz Çetinoğlu: Kronolojik Târih ve Kültür Ansiklopedisi, C: 4, s: 2882. Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2008)

Cumhuriyet’e Doğru

23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ve Hürriyet ilân edildi.

     İstanbul bambaşka bir hâle dönüştü.

     Sanki kıştan bahara, geceden sonra sabaha çıkmışçasına yüzler güldü.

     Bilhassa aydınlar sevinç tebessümlerini, birbirlerine sunar oldular.

     Artık, istemeyerek de olsa yapılan zulüm ve tahakkümü ifade eden istibdada son verildi.

     Artık, Adâlet ve İslâmî olan Meşrutiyet ve Hürriyet, güleç yüzlerini gösterdi.

     Artık düşmanımız cehalete; ilim ve bilim silâhıyla, karşı koyabilmenin zamanı geldi.

     Artık, düşmanımız zarurete karşı san’atı harekete geçirecek yollar açıldı.

     Artık, düşmanımız ihtilâfa karşı, ittihat, ittifak ve birlik-beraberlik içinde, karşı koyabilecektik.

     Zaten, bizim malımız olan, fakat hakkıyla sahip çıkamadığımız için elimizden kaçırdığımız;

     Sanki onun da bizden kaçıp, Batı’ya sığınan Medeniyet’e, artık yeniden günaydın diyecektik.

     Artık, Meşrutiyet; bir bakıma Hürriyet ve Demokrasi denen; insan fıtrat ve yaratılışına

     En muvafık ve en uygun olan idare tarzını, daha iyi tanıyıp anlayacaktık. 

     Çünkü artık, eski hâl muhal / imkânsızdı. Ya yeni hâl veya izmihlâl / yıkılış ve çöküş;

     İstemesek de mukadder ve kaçınılmaz bir kader olacaktı.

     Osmanlı Devleti 18. yüzyılın başlarında, Batı karşısında yenilgilere uğramaya başlamış;

     Batı’nın askerî üstünlüğünün altında yatan gerçeklerin, ilim ve teknik olduğunu anlamıştı.

     Bu açığı kapatmak için, Batı’yı küçümsemeyi bir tarafa bırakmış;

     Batı’yı Batı yapan ilim ve tekniklerini almaktan başka çare olmadığını görmüştü.

     Bu duruma düşmemizin baş sebebi olarak; dinin kendisinin değil;

     Dinin -maalesef- yanlış, yersiz, izah, anlatı ve tefsirlerinin büyük rolü olduğu anlaşıldı.

     Bunun taassuptan gelen; dine körü körüne bağlanmaktan ileri geldiği görüldü.

     Bir bakıma İslâmı doğru anlamanın gerektiği bilincine varıldı.

     Yenileşme hareketlerine hız verilerek; gerilik bataklığından kurtulmanın yolları arandı.

     Bunun ancak ilim, fen ve tekniğe; hayatın her kademe ve safhasında yer vererek;

     Özellikle ilim, fen ve tekniğin gün ışığına kavuşturan hedefi doğrultusunda;

     Kendilerini yeni bir şevk, heyecan ve gayretle hummalı bir faaliyetin içinde buldular.

     Tabii bunu yaparken Batı’dan almamaları gereken; fakat üstün olmasının kapı açtığı

     Menfî oluşum ve örnekleriyle de karşılaştılar!

     Evet, 23 Temmuz 1908’de Manastır’da Kışla Meydanı’nda büyük törenlerle

     Meşrutiyet’in ilân edilmesiyle, ülkede büyük bir sevinç ve barış havası esmeye başladı.

     Bu tarihî sevinç ve coşkuya, aynı hararetle gayri müslimler de katıldılar.

     Bu atılan adımla, daha rahat bir nefes alacakları duygusuyla,

     Âdeta yerinde duramaz oldular. Yabancı ülkelerden dönüp gelen Ermeni ileri gelenleri;

     Gösterişli merasimlerle karşılandılar. Meşrutiyet’in ilânını barışın teminatı olarak gördüler.

     Fakat ne yazık ki, bu güzel havadan menfî mânâda istifade etmek / yararlanmak için,

     Ayrılık rüzgârlarına kapılanlar da çıkmadı değil!

     Bu güzel havayı temin eden Osmanlı Devleti’nin tüm unsurları kucaklayışını,

     Kavmî menfaatlara yönelerek, bindikleri dalı kesmeye çalışanlar da oldu.

     Aynı şekilde, bu güzel havayı teneffüs ederken, bunu yanlış biliş ve anlayışlarının

     Zebunu olarak; Meşrutiyet ve Hürriyet havasını İslâm’a ve Kur’an’a aykırı görenler oldu!

     Fakat, yanlış anlaşılan din yüzünden; Meşrutiyet ve Hürriyet’i İslâm dışı gösterenlere karşı;

     Tüm güçlü kalemleriyle, Meşrutiyet ve Hürriyet’i can u gönülden savunanlar;

     Zamanın yazılı basınında, büyük mücadele verdiler. Hâsılı kelâm:

     Cumhuriyet’e doğru atılan adımlar kolay atılmadı.

     Öyleyse, bugün içinde bulunduğumuz Cumhuriyet rejiminin kıymetini bilelim.

     Hürriyet havasını soluklarken, bu uğurda eza ve cefa çekenleri minnetle analım.

     Elimizden çıkmaması için, var gücümüzle Cumhuriyet ve Hürriyet’e kanat gerelim.

Vefat ve Başsağlığı

Devlet Klasik Türk Musikisi Korosu Kurucusu ve eski Şefi olan, 1955 – 1958 tarihleri arasında İstanbul Radyosu Müdürlüğü görevinde bulunan, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi tarafından 2011 Yılında ” Türkiye’nin Ayyıldızları Ödülü “

verilen, ” Cumhurbaşkanlığı Necip Fazıl’a Saygı Ödülü ” ne lâyık görülen, 1983 Yılında Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından ” Türk Kültürü Hizmet Ödülü ” takdim edilen, 1987 Yılında ” Devlet Sanatçısı ” unvanını alan, 1999 Yılında ” Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülü ” ne lâyık görülen, 2004 Yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı ” Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ” ile ödüllendirilen, uzun süre İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda Öğretim Üyeliği görevinde bulunan Prof. Dr. Nevzat Atlığ Bodrum’da tedavi gördüğü hastanede vefat etmiştir. Allah gani gani rahmet eylesin, ruhu şad, mekânı Cennet olsun. Aile fertlerine, yakınlarına, dost ve arkadaşlarına başsağlığı ve sabırlar dileriz.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Prof. Dr. Mustafa E. Erkal

Emine Işınsu Roman Ödülü Şöleni

Dört gün sonra, 14 Aralık Perşembe günü Ankara’da, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Farabi Salonu’nda, Emine Işınsu Roman Ödülü’nün beratını sahibine vereceğiz. Ödülü, Cümbezin Kızı romanıyla kazanan Ülkü Demiray’a. Gerçek bir yarışmadan çıkan gerçek bir baş eser.

Bu güzel ve büyük olay, yayın dünyasında yaşadığım hatıraları çağrıştırdı. Yarım asırdan eski hatıraları… Ben ve yayın dünyası; nasıl? Şöyle: Önce Türkiye’nin sayılı yazarlarından ve dergicilerinden biriyle, Emine Işınsu ile evliydim. Sonra 1970’lerin en başarılı yayınevlerinden birini, Töre-Devlet Yayınevi’ni yönettim. Töre-Devlet başarılı mıydı? Ben size bir olayı anlatayım, siz karar verin. Eşimin çıkardığı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi Töre’de daha sonra kitap hâlinde yayımlanacak Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi dizisini Ayhan Tuğcugil müstearıyla tefrika ediyorduk. Türe’nin tirajı, 14.000’e ulaşmıştı. Fikir ve sanat dergisi için bugün bile başarılı sayılacak bir rakam. Derken kitap Töre-Devlet Yayınevi’nden yayımlandı. İlk ay 7.000 satıldı. Yedi bin! Bugün yılda hatta iki yılda 7.000 satabilen eser iyi satan sayılır. Türkiye’nin nüfusu bugünün yarısıydı ve hâlâ, ilkokul diplomalıları nasıl arttıracağımızı tartışıyorduk.

O günlerden çok uzağız

O şartlarda ödül tertiplemek kolaydı. Fikir ve sanata odaklı bir dergide ilan ederdiniz. Haftalık siyasi kardeşimiz, 20-30.000 tirajlı Devlet duyuruya katılırdı; 40.000’in üzerinde okuyucuya ulaşan Bozkurt da. Sonra Türk Edebiyatı ve Hisar… Sonuç belli olunca Töre-Devlet Yayınevi, en kısa zamanda kitapları piyasaya sürerdi. Hasan Kallimci, Sevinç Çokum, Hasan Kayıhan, Alper Aksoy, Remzi Özçelik, Reşat Güler, böyle yarışmalarda ödül kazandılar ve on binlerin sevgilisi oldular.

Şimdi? Şimdi yarışmayı ve ödülü duyurmak o kadar kolay değil. Bırakın 14.000 tirajlı aylık fikir ve sanat dergisini, bu tirajda günlük gazete bile çok değil. Diyelim duyurdunuz, eserler geldi ve değerlendirildi… Bu da aslında zor iş ama Emine Işınsu Roman Ödülü’nde müteşekkir kaldığım bir ön jüri ve çok değerli bir jüri vardı. Edebiyatçı, genç arkadaşlarım, Zübeyde Gökçen Süer, Doğukan Altıparmak, Fatma Eriş Hamza, Nebahat Akbaş Çetingök 141 eseri tek tek inceleyip asıl seçici kurula 8 eser sundular. Asıl jüri de jüriydi yani: Alev Alatlı, A. Yağmur Tunalı, Prof. Dr. Bilge Ercilasun, Prof. Dr. Belkıs Altuniş Gürsoy ve Prof. Dr. İlber Ortaylı.

Cümbezin Kızı üzerinde oy birliği vardı. Fakat bu eserin ötesinde de ödül alması gereken çalışmalar mevcuttu. Şu son 8 var ya; hemen hepsi şu anda piyasada gezinen ve meşhur edilen birçok eserle boy ölçüşür.

Biz görmezden geliniriz

Nihayet sıra, en zor aşamaya gelmişti. Ödül kazanan eseri yayımlatmak.

Allah’tan Emine Işınsu Roman Ödülü ilan edilir edilmez, Emine Işınsu’nun kitaplarını yayımlayan Bilge Kültür, “biz basalım” dedi. Sağ olsunlar, piyasaya güzel bir kitap çıkardılar.

Bu büyük engel aşıldıktan sonra sıra daha büyüğünü aşmaya geldi. Romanı tanıtmaya. Mükemmel Türkçe, yetmez. Sizi ilk sayfada içine alıp kendi dünyasında yaşatan edebî güç; yetmez. Sovyetlerin yıkılmasına rağmen kabile mensubiyetini sürdüren sol cenaha ait değiliz. Onun için “sanat-edebiyat” basınımız, bizi görmez, biz yok sayılırız. Tıpkı Hilmi Yavuz’un bir konuşmasında dediği gibi bir zamanlar Hisarcıların, Marmaratörlerin ve tabii ki Törecilerin yok sayıldığı gibi. Tarikat, cemaat mensubu da değiliz. Dolayısıyla sağ da iktidar da bize kördür. İsterseniz ağzınızla kuş tutun.

9.000 Kıbrıslı kız çocuğu

Cümbezin Kızı, mükemmel bir kalemle size 1940’larda Kıbrıslı Türk ailelerin Filistinlilere satılan 9.000 kızından birinin yaşantısını anlatacak. EOKA’nın yeni yeni palazlanıp adanın bölünmeye başladığı günleri. Adanın fakirlik içinde kıvranan Türk nüfusunu. İsrail’in kurulduğu yılları. Ergenliğe henüz ayak basmamış Türk kızlarının parayı bastıran Araplara üçüncü, dördüncü karı olarak satıldığı yılları.

Cümbezin Kızı’nın Hatice’si size bütün bunları anlatacak ve romanın diğer kahramanlarını. Başta cümbez ağacını. Sonra dost kargayı. Ninanneyi. Ve baş kahramanı. Kıbrıs kıvranırken bir kurtuluşu, millî egemenliği dumanıyla gökyüzüne yazan Türkiye’ye açılan kapıyı, Gülcemal vapurunu. Hatice yaşadığı kıyamet boyunca Gülcemal’e erişmek için çırpınır. Kitabın kapağında dört direkli, iki bacalı vapur ne geziyor diye soranlara…

Bu Perşembe, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin en büyük salonunda, Farabi’de, Ülkü Demiray ödül beratını alacak. Jüri üyeleri seçimlerini anlatacak. Demiray eserini imzalayacak ve bir sonraki Emine Işınsu Roman Ödülü ilan edilecek. Okuyucularımı mutlaka beklerim. Emine Işınsu Roman Ödülü şöleni – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

Gazeteci-Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli

Geçmişiyle / Geleceğiyle Türk Basın Hayatını

ve Gazeteci – Yazarları Anlattı.

(BİRİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: ‘Gazeteci-Yazar’ olarak tanınıyorsunuz. ‘Gazeteci’ isilmendirmesinde muğlâk bir taraf var gibi… Müellif, Muharrir, Muhabir, Musahhih, Editör, Redaktör, Sayfa Sekreteri, Yazı İşleri Müdürü gibi her biri ayrı ayrı işleri yapanlar ve hatta gazete satan bayi sâhipleri ‘Gazeteci’ olarak anılıyor. Hapsi ‘yazar’ olarak anılınca, yazarlar çoğalıyor. Okuyucu sayısı ise artmıyor, eksiliyor. Muhtemelen okuyucudan çok yazar var. Konu ile alâkalı görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Gazeteci, bir gazeteye yazılar kaleme alan kişidir. Bu haber de olabilir, yorum, sohbet, röportaj vesaire de olabilir. Eğer biri ‘gazeteciyim’ diyorsa gazetede ne iş yaptığı sorulabilir. Bunun cevabı; köşe yazarı, muhabir, foto muhabiri, karikatürist, sahife sekreteri, arşiv sorumlusu, yazı işleri müdürü, genel yayın yönetmeni, taşra veya yurtdışı temsilcisi olabilir ve de böyle bir kategori içine girer.

Gazeteci bana göre ‘fikir emekçisi’ demektir. Aşını ekmeğini buradan çıkaran kimsedir. Genelde de gazetecilere Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nce eğitimlerine göre; belirli süreyi ve resmî prosedürü tamamlayınca sarı basın kartı verilirdi. Gazete patronu da istediği kişiyi basın kartı sâhibi yapmak isterse genelde ‘muhabir’ olarak anlaşma yaparak sözleşme metnini Basın Yayın Genel Müdürlüğü’ne gönderirdi. Basın kartının câzibesi bir zamanlar çoktu. Dolayısıyla talep edeni de fazlaydı. Uçak, tren ve telefon ücretleri yarı yarıyaydı. Kamu araçlarına binmek parasızdı. Maçlara ve diğer etkinliklere gitmek de bedavaydı. Önceliklerde ön sıralarda yer alınırdı. Meselâ başkaları aylarca sıra beklerken gazete, SEKA’dan tirajının üstünde kâğıt alabilir, fazlasını piyasaya satabilirdi, satabiliyordu. Gazeteler toplumun ve siyâsîlerin üzerinde çok etkili bir sektördü. Dolayısıyla hızla zengin olmak isteyenler, cemaatler, kanaat grupları, ideolojik yapılanmalar, hatta siyâsî partiler ya gazete-dergi yayınlamaya başladılar, veya anlaştıkları bir yayın organıyla pazarlığa oturdular.

İki Buçuk Gazete

Bu anlattıklarım, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminden (09 Temmuz 2018) çok önce, yâni parlamenter sistemin uygulandığı döneme ait. Henüz bilgisayar yoktu, internet uygulanmasına geçilmemişti. Merhum Turgut Özal Başbakan olunca bir kalemde bütün öncelikleri ve imtiyazları gazete ve gazetecilerden aldı. ‘İki buçuk gazete ancak yayın hayatına devam edecek’ diye de gazete patronlarını uyardı. Türkiye’nin ‘amiral gemisi’ olarak bilinen Hürriyet bu açıklama üzerine Turgut Özal’ı hedef aldı, ama bir müddet sonra el sıkışarak anlaştılar. Başbakan Mesut Yılmaz da randevu alarak gittiği Hürriyet Gazetesi Sâhibi Aydın Doğan’ın Kısıklı’daki evinde pijamayla karşılanmıştı.

Basın hayatımız gerçekten bu gelişmeler karşısında ciddî bir muhasebeye girdi o yıllarda. Teknolojinin hızla değişmesi, iletişim araçlarının yaygınlaşması her şeyi sil baştan düşünmeye mecbur bıraktı. Buna rağmen hâlâ halk arasında ‘naylon basın’ olarak bilinen onca gazete yayınlanıyor ve resmî ilanla ayakta durmaya çalışıyor.  Tirajları ise resmî ilan almak durumunda kaldıklarından istenilen rakamın altına düşemezler, düşemiyorlar. Dolayısıyla mutlaka o sayıyı bulmaları gerekiyor. Yoksa resmî ilânları kesilir.

Günümüze gelince, artık sıfır sâniyede dünyânın dört bir yanından haber ve görüntü alındığı düşünülünce yazılı medya geride kaldı. Dijital yayıncılık öne geçti. Referandumla kabul edilen (2017) Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi içinde Başkanlığını Prof. Dr. Fahrettin Altun’un yaptığı İletişim Başkanlığı medya ile alâkalı bir kurum olarak oluşturuldu. Sarı basın kartlarının renkleri turkuaz oldu. Sebebi bilinmeyen gerekçelerle bazı gazetecilerin basın kartları verilmedi.

İnsanlar Okuyor mu, Sorguluyor mu?

Okuyucudan çok ‘gazeteci’ var. Doğru. ‘Yazar’ da var o da doğru. Bizim inancımızda ‘oku’ emri önemlidir. Ancak bu ‘okuma’ biçiminde algılanırsa okumuyor insanlar. Cehâlet de böyle bir şey zaten. En zoru da mücâdelenin, cehâletle yapılanıdır.

86 milyon nüfuslu Türkiye’de yayınlanan gazetelerin toplam satışı 2 milyon kadar. Hürriyet 195 bin, Sabah 193 bin, Sözcü 183 bin ile ilk üç sırayı teşkil ediyor. (Ekim 2023)

126 milyon nüfusa sâhip Japonya’da Yomiuri Shimbun 14.4 milyon, Asahi Shimbun 12.7 milyon ve nihayet 3. Sıradaki Mainichi Shimbun 5.8 milyon gazete satılıyor. Ayrıca bu gazetelerin akşam baskıları da son gelişmeleri yansıtarak yeni baskılar yapıyor. Bir zamanlar İstanbul’da da akşam gazeteleri vardı. Saat 15.00’ten sonra baskıya geçer, özellikle otobüs ve tramvay duraklarında, vapur iskelelerinde satılırdı.

332 milyon nüfusa sâhip ABD’ye gelince finans çevrelerinin önemli gazetesi USA Today 2 milyon 246 bin satıyor. İkinci Wall Street Journal 2 milyon 81 bin ve 3. olarak da New York Times 1 milyon 118 bin tiraja sâhip.

Norveç’te 1000 kişiden 600’u gazete okuyor.

Okumamak bir kurgu. Gelişmiş ülkelerde gazete ve kitap okunuyor. Kâğıt, kitap ve gazete fiyatları mâkul seviyede. Türkiye’de ise SEKA gibi kâğıt fabrikaları satıldı, ithal kâğıt ülkemize girdi. Sorun bize has. Gazeteler artık etki alanlarını önemli ölçüde kaybetti. Bir zamanlar gazeteler tiraj almak için kuponla kitap dağıttı. Bu kısmen iyi idi. Ancak sonraları kab, kaçak, tencere, tabak, çanak, tılsımlı romatizma bileziği falan dağıtarak milyon tiraja vardılar. Promosyon bitince de dibe vurdular.

Telif Ödenemezse Fikir Hayatı Tıkanıyor, Üretim Olmuyor

İnsanlar çok satan değil de telif ödemeyen gazetelerde yazı yazmaya başlayınca yazar sayısı arttı, gazeteler yaşamaya devam etti. Pazar kazandırdığı için çok kuruluş ‘yazarlık kursu’ başlattı. Sertifikasını alan herkes kendinden menkul bir şeyler var sandı. Ama geldiğimiz nokta ortada. Artık ajanslar da eskisi gibi değil. Aboneleri azaldı. Anadolu Ajansı hâriç ayakta durabilen haber ajansları sayısı yok denecek kadar az.

Daha 20. Asrın başlarında bile Gazeteci Feridun Kandemir ve Yazar Ziya Şakir gazetelerde yayınlanan haber, röportaj ve dizi yazılarının telifi ile geçebiliyorlardı. Dolayısıyla Osmanlının son dönemi ve Cumhuriyetin ilk yılları fikrî oluşum ve gelişim için örnek bir dönem oldu. Aydınlar, yazarlar, âlimler yeni fikirler üretti ve hayata geçirdi. Bugün mümkün değil. Bunun için de fikir hayatımız dibe vurdu; kültür ve sanat hayatımız gibi.

Hâlâ toplum Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’ın mirasını yiyor. Muhafazakârlar biraz da Sezai Karakoç Üstadı yiyor ve bitiriyor. Yazara telif ödenirse, fikir hayatımız canlanır. Ama maalesef meslek kuruluşlarının da böyle bir meselesi yok. Hak-hukuk arama endişesi taşımıyor. Kendileri varlıklı ise, özellikle de kamudan destek alıyorlarsa onlara yetiyor da artıyor bile. Benim ömrün gazeteciliğe başladığımdan bu yana hep mahkemelerde geçti. Askere gittiğimde hakkımda 40 basın dâvâsı açılmıştı. Yaşım da 22 falan. En son internet sitemizdeki bir resimli romandan hakkımda dâvâa açıldı (2006) ve emekliliğimde 2014 yıllarında yazdığım eser Yürüyüş Yolu ve görüşümden dolayı mahkemeye verildim. Kurucusu olduğum veya üyesi bulunduğum meslek kuruluşları da umursamadı bile. Aklandım. ‘Geçmiş olsun’ diyen sayısı bile birkaç kişi. Dünyevîlik, hemen şöhret olmak, zenginlikle tanışmak, itibar artışı arzusu, yeni muhitler oluşması gazetecilik mesleğini geri planda bıraktı. Siyâsî irâdenin teşviki ve katkısı ile gazetecilik mesleği ayakta duruyor ve canlı.

Çetinoğlu: ‘Gazeteci’ isimlendirmesi ile alâkalı açıklamanız mükemmeldi. Teşekkür ederim. Sizin mesleğe intisabınız, özel tercihinizle mi oldu, tesâdüfî mi? Tercihiniz ise, sizi gazeteciliğe yönlendiren etkenler nelerdir?

Çiftçigüzeli: Gençliğimdeki idealizmin coşkusu ile koşarken kendimi gazetecilik mesleğinin içinde buldum. Gazeteler benim yaş grubum için, önemli ve etkili bir sektördü. Çılgınca yaşandı. Gazeteciler, çirkin 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra verilen yasal haklarla yeni bir döneme girdiler. Her gazete ve gazeteci kendisi gibi düşünmeyen kişi ve kuruluşları hedef gösteriyordu. Daha orta mektepte iken okuduğumuz kitaplar yüzünden hem okulda, hem basında arkadaşlarımla birlikte hedef olduk. Ahlaksız darbe ile gözaltına alındık. Piknikte bile baskınlara uğradık. Sonra gazete haberlerine baktım ve dehşete düştüm. Spor sahifesi ve yazarı Peyami Safa için abonesi olduğum Milliyet Gazetesi (1961) bile benim ve arkadaşlarımın yasak kitap okuduğumuzu, âyin yaptığımızı, gizli örgüt kurduğumuzu iddia eden haber yayınlıyordu. Güya ben ve arkadaşlarım İstanbul ile bağlantılı imişiz, Yassıada’dan bazı tutuklu siyâsîleri kaçıracakmışız. Üstelik orta mektep son sınıftayım. Kilis Asliye Ceza yetmedi, Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesine sevk edildik. Ancak aklandık. Mahkeme Başkanı son sözümü sordu; ‘Efendim arkadaşlarımla beraber kitap okumak, sohbet etmek, Risale-i Nur külliyatından Küçük Sözler kitabını, Necip Fazıl’ın Büyükdoğu, Eşref Edip’in Sebilürreşat Dergilerini bulundurduğumuz için illa mahkûm edecekseniz beni mahkâm edin. Ancak arkadaşlarımı ve kitaplarımızı serbest bırakın ki memleketsever birkaç gencin daha ufkunun açılmasına sebep olsun. Buna hepimizin ihtiyacı var. Kitapları müsadere etmeyin.’ Diye konuşmuştum. Ağır Cezâdan Beraat ettik. Daha sonraki yıllarda bizi yargılayan hakim ile tanıştım. Emekli olmuştu. Beni alnımdan öptü. Aklımda kaldığı kadarıyla sanırım ismi Abdülmecit Belli idi. Daha sonraki yıllarda ‘Adalet Mülkün Temelidir-Türkiye’de Hâkimler Var’ adlı bir kitabı yayınlandı. Bu kitap dolayısıyla Abdülmecit Belli’yi hâkimlikten atmışlar, dolayısıyla Gaziantep’te avukatlık yapıyormuş.

Mahkemede yaptığım savunmada merhum Zübeyr Gündüzalp’in etkisi ve tesiri vardı. Aynı iddia ile büyük bir iman, inanç, ihlas sâhibi Zübeyr Gündüzalp da mahkemeye verilmişti. Zübeyr Gündüzalp savunmasında ‘Başımdaki saçlarım sayısınca başlarım olsa ve her gün biri kesilse, bu hizmetten ve bu okumaktan vaz geçmem, vazgeçemem!’ demişti. Müthiş bir savunma idi. Bunu o yıllarda okumuştum. Daha sonraki yıllarda da bir üniversite hocasının talebelerine ders vermesi gibi Necip Fazıl’ın mahkemelerdeki savunması da öyleydi. Hele İlhan Selçuk’un bir yazısından dolayı birlikte yargılandığı Cumhuriyet’in Yazı işleri Müdürü Oktay Kurtböke’nin savunmasında ‘Bu yazıyı İlhan Selçuk bin kere de yazsa, bin kere basar ve bin kere sorumluluğunu üslenirim’ demesi iman ve inanç ile basın hukuku açısından hep gözümün önünde, aklımın bir yerinde kalmıştır. Dolayısıyla savunmalarımda hiç tevile gitmedim, inancım gereği fikrimi ve eylemimi savundum.

Ufukta Gazetecilik Göründü

Kilis’te iki yerel iki günlük gazete vardı. Huduteli Demokrat Partililerin, Kent ise Halk Partililerin yanında idi. 27 Mayıs 1960 hâin darbesinde Huduteli Gazetesinin sâhibi Merhum Muzaffer Akalar da Demokrat Parti yöneticileri gibi tutuklandı. Aklandıktan sonra sohbet ederken Kilis Demokrat Parti yöneticileriyle birlikte çıplak ayak sınırdaki dikenli mayın tarlalarında dolaştırdıklarını anlatınca, ben o delikanlı aklımla bu insanlık ve hukuk suçuna isyan etmiştim. 16 Yaşımda Huduteli’nde yazmaya başladım ben. Pırıltı diye bir sahife yönettim. Hem ciddî, hem mizahî yazılar kaleme alıyordum. Ancak Muzaffer Akalar bir gün beni yanına çağırdı ‘Siz benden ne istiyorsunuz, daha ayaklarımın altındaki yaralar iyileşmedi. Yürüyemiyorum bile. Yeniden mi kurumuş dikenler üzerinde çıplak ayak yürüyeyim!’ diye serzenişte bulundu. Meğer benim yazılarım ağır kaçıyormuş, daha sonraki yıllarda ‘askerlik dersi’ hocamız olan Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı beni şikâyet etmiş. Pırıltı’nın 6 sayı sonra yayını durduruldu.

Ben bu ara İstanbul’a mektuplar yazarak Milliyetçiler Derneği’nin kitaplarını ve İlhan Darendelioğlu’nun Toprak Dergisini ve yayınlarını getirtiyorum. Okuyup tartışıyoruz. Düşünen Adam dergisi de öyle. Milliyet’e zaten aboneyim. O yıllarda taşraya üç gün sonra geliyordu gazeteler. Abone olmayınca okuyamıyordunuz. Gelişmeleri sâdece radyodan tâkip etme imkânımız vardı. Radyo da her evde yoktu. Neler oluyor öğrenmeye çalışıyoruz. Gaziantep’te Faik Muhsinoğlu Yeni Ülkü diye günlük bir gazete yayınlıyordu. Yazı işleri Müdürü Doğan Erkol Kilis’e geldi, bana muhabirlik teklif etti. Sevinerek kabul ettim. İlk Haberim de ‘Renk Sinemasında yangın çıktı, 6 kişi öldü!’ biçimindeydi. Sevindim. Çünkü haber ismimle veriliyordu. Yüreklendim. İstanbul’da yayınlanan Babıali’de Sabah Gazetesi’ne mektup yazarak Kilis Muhabirliğine tâlip oldum. Yazı işleri Müdürü Hasan Tuncay bana olumlu bir yanıt verdi, gazetenin ilk toplantısında talebin görüşüleceğini bildirdi. Kilis Lisesi’nde 27 Mayıs 1960 ahlâksız darbesine arka çıkan ve darbe anayasasının arkasında olan öğretmenlerle de tartışıyorduk. Öyle bir münakaşa başlamıştı ki arkadaş grubumuzun sayısı her geçen gün aratıyordu. Millî Eğitim Bakanı İbrahim Öktem (CHP) bir genelge yayınlayarak okullarda böylesi tartışmalara fırsat verilmemesini ve öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmasını, gereğini yapmayan okul yöneticileri hakkında işlem yapılacağını bildirdi. Bunun üzerine talebe arkadaş grubumuz Gaziantep, Malatya, Adıyaman, Adana’daki Liselere mecburî tasdikname ile gönderildi.

Babıali Yokuşunda Portreler

Ben ise önce Çorlu’ya asker dayımın yanına gittim. Çorlu Lisesi’ne kaydoldum. 1963 yılı zor bir kıştı. Hürriyet Gazetesi’nden Yüksel Kasapbaşı, Abidin Benhur ve Yılmaz Öztürk Çorlu’ya girişte yolda kalmışlardı. Donarak şehit olduklarını öğrendik. Bunun üzerine Çorlu’ya gazeteci yağmaya başladı. Onların cansiperane hem kış haberi ve hem arkadaşlarına sâhip çıkışları beni etkiledi. Daha sonra Gayrettepe’deki Site Koleji’ne kaydoldum. Nihayet sonunda İstanbul Vefa Lisesi’nin öğrencisi oldum. Her gittiğim yerde önceliğim gazeteler ve kitap kırtasiye dükânları idi. İstanbul’da Babıali Yokuşundan çıkarken, Nuruosmaniye Caddesinden Kapalı Çarşıya girerken aman Allah’ım o kadar meşhur gazetecileri görüyor ve imreniyordum. Önce Abdi İpekçi, sonra Hasan Pulur’u fark ettim. Zorlansam diğerlerini de tanıyacağım. Cağaloğlu Şeref Efendi Sokağı da öyleydi. Güneş Matbaacılığın mürekkep kokusu sokağa taşıyordu. Aaaa! kapıda Babıalide Sabah, Son Havadis ve Ekspres, Kara Kedi gazetelerinin dağıtım için basın kamyonlarına yüklenişini görünce de yüreğim kıpır kıpır oldu, matbaaya girmek geldi içimden. Kapıdan Necip Fâzıl, Eşref Edip, Münevver Ayaşlı, Yaşar Kemal çıkmaz mı?

Gazete ve gazetecilik mi beni seçti, ben mi gazeteciliği seçtim bilemiyorum, basın hayatım meğer başlamış da haberim yokmuş. Gelişmeler tesâdüf de değil, tercih de değil, yönlendirme hiç değil. Ancak mutluyum, iyi ki gazeteci-yazar olmuşum. Hakkı savunuyorum, hukuktan yanayım, insan hakları olmazsa olmaz, fikir ve inanç özgürlüğünü önceliyorum.

Devam edecek

Konudan  Konuya  (37)

     -Nasraniyet / Hıristiyanlık ya intıfa edecek / sönecek veya ıstıfa edip / safileşip temizlenecek; İslâmiyet’e karşı terk-i silâh edecek / silâhı bırakacaktır. Çünkü Nasraniyet birkaç defa yırtıldı. Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide / Allah’ı bir bilmeye yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intıfa bulup / sönecek veya hakikî Nasraniyet’in esasını câmi olan / içine alan hakâik-i İslâmiyeyi / İslâm’a ait hakikat ve gerçekleri, doğruları karşısında görecek, teslim olacaktır. İşte bu sırr-ı azîme / büyük sırra Hz. Peygamber işaret etmiştir ki, “Hz. İsa nazil olup / inip gelecek, ümmetimden olacak, Şeriatımla / İslâm diniyle amel edecek / İslâm’a göre hareket edecektir.” (Buharî)

     -Şeriatın / dinin yüzde doksanı (zaruriyat / dinin yapılması zorunlu olan kısımları ve müsellemat-ı diniye / dinin sapasağlam oturmuş kuralları, esasları) birer elmas sütundur.

     Mesâil-i içtihadiye-i hilâfiye (üzerinde ihtilâf edilen içtihadî meseleler, konular), yüzde ondur.

     Doksan elmas sütun, on altının himayesine verilmez.

     Kitaplar ve içtihadlar Kur’an’a dürbün olmalı / onu göstermeli,

     Ona âyine / ayna olmalı; gölge ve vekil olmamalı.

     -İnsan fıtraten / yaratılış bakımından mükerrem / şerefli, saygı-değer bir varlık olduğundan, hakkı arıyor. Bazen bâtıl / doğru ve hak olmayan, boş ve yanlış olanlar eline geçer; hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken, ihtiyârsız / istemeyerek, dalâlet / doğru olmayan şeyler başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydirir.

     -Bâtıl / doğru ve hak olmayan şeyleri iyice tasvir etmek / her yönüyle anlatmak; safi / saf ve iyi niyetli zihinleri idlal eder. / Doğru ve hak yoldan çıkarır. Kaldı ki, kimse yanlışı bilerek kabul etmez, almaz; ancak doğru sanarak tercih eder.

     -Âlim-i mürşid / irşat edici, doğru yolu gösterici âlim / bilgin; koyun gibi olmalı, kuş gibi olmamalı.

     Çünkü koyun kuzusuna hazmolması gayet kolay ve yararlı olan sütü, kuş yavrusuna kay denen / yani hazmolmamış besin yani kusmuğu verir.

     -Bir şeyin vücudu, bütün eczasının / cüz ve parçalarının vücuduna / varlığına vabeste / bağlıdır. Ademi / yokluğu ise, bir cüz’ü / bir parçasının ademi / yokluğuyla gerçekleşir. Nitekim zayıf bir adam iktidarını / gücünü göstermek için, tahrip / yıkma ve bozma taraftarı olur, müspet / yapıcı olmak yerine menfîce / yıkıcı bir  hareket sergiler. Çünkü meselâ bir evin yapımı yıllar alırken, bir kiprit ile kısa bir zamanda yakarak varlığına son verebilir.

     -Menfaat ve çıkar üzerine dönen siyaset ve politika canavardır. Zira burada millet yararına yapılanları, körü körüne sırf birkaç oy için, karalamak gibi kötü bir niyet vardır. Doğruya doğru demek şiarımız olmalı. Yanlışa karşı ise, yıkıcı değil yapıcı, nezih ve güzel bir tenkitte bulunmalıyız.

     -Aç canavara karşı tahabbüb / sevgi gösterisinde bulunmak, onun merhametini değil, iştihasını açar! Üstelik bir de diş ve tırnağının kirasını ister!

     -Bütün ihtilâlât / ayaklanmalar ve fesadın / bozukluk ve fenalıkların asıl madeni / kaynağı ve bütün ahlâk-ı rezile / rezil ahlâkların muharrik / harekete geçireni ve menbaı / kaynağı sadece iki cümledir:

     Birinci cümle: “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!”

     İkinci cümle: “İstirahatım / rahatım için, sen zahmet çek, sen çaış, ben yiyeyim!”

     Birinci cümlenin kökünü kesecek tek bir devası var ki, o da vücub-u zekât / zekâtın farz olmasıdır.

     İkinci cümlenin devası hurmet-i riba / faizin haram olmasıdır.

     Adalet-i Kur’aniye / Kur’an adâleti, âlem kapısında durup, ribaya / faize:

     “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur” der.

     Beşer / insanoğlu bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi!

     Daha müthişini / dehşetlisini yemeden dinlemeli.

İzmir ve Derin Siyaset!

Günlerdir yerel seçimleri, ittifakları ve adayları konuşuyoruz…

Ancak öncelikle konuşulan iller İstanbul ve Ankara… Sanki öteki iller önemli değilmiş gibi!

Merakla Türkiye’nin üçüncü büyük şehri olan İzmir ile ilgili bir gerçekçi haber veya yorum duyarım diye bekliyorum ama nafile!

Neden acaba?

AKP – MHP itiifakı gözünü illaki İstanbul ve Ankara’ya dikmiş, başka bir şey dediği yok gibi!

Oysa ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi yıllardır çok kötü yönetiliyor. Belediyeyi mezhepçilik ve etnik kimlikler esir almış! İzmir’li belediyecilik hizmeti alamıyor…

“Sokak Kedisi” isimli YouTube kanalı gelmiş İzmir’in İstiklal Caddesi muadili olan Kıbrıs Şehitleri Caddesinde halkla röportaj yapıyor. Röportaja konuk olanların nerede ise tamamı CHP’li veya CHP’ye oy vermiş ama çoğunluğu CHP’den ve Tunç Soyer’den memnun olmadıklarını söylüyor.

Buna karşılık AKP -MHP bloğu ne yapıyor? Hiç bir şey yapmıyor … Seçimi kazanmak için her ortam oluşmuş ama Cumhur İttifakı’ndan çıt yok!

Nihayetinde siyasetin amacı seçim kazanmak ve yönetmektir. Ama Cumhur İttifakı nedense İzmir konusunda çok atıl duruyor … Eminim ki, geçmişte olduğu gibi İzmir’e yine kazanamayacak bir aday koyup burayı CHP’ye bırakacaklar!

İzmir, CHP’nin kalesi değildir ancak bilhassa “derin siyaset” tarafından CHP’ye bırakılmaktadır. Düşünün bakalım niçin?

Yazıp duruyorum, yerel seçimlerde zımni bir paylaşım söz konusudur. Partiler belirli şehirlerde birbirinin ayağına basmamakta ve kazanmak için adımlar atmamaktadır.

Bunun sebebi, “derin siyaset”in toplumun belli kesimlerinde artan psikolojik depresif basıncı kontrollü bir şekilde dışarı atmak için bu şehirleri bir vana olarak kullanmak isteyişidir… Bana göre İzmir bunun merkezidir…

Ancak bu, en çok İzmir’de yaşayan halkı hizmet alamamaktan ötürü çok etkilemektedir. İzmir her şeyi ile bir dünya markası olmalıdır ve halkı refah içinde çağdaş bir kentte yaşamalıdır. Fakat bu “derin siyaset” tarafından engellenmektedir.

Siyaset oyunundaki siyaset yapıcılar maalesef aldıkları kararlar ve uyguladıkları politikalar sebebiyle bizleri yani halkı hiç düşünmediklerini gösteriyorlar!

Örnek mi? İzmir’e bakın ne dediğimi anlarsınız!