20.5 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 223

Kalemin Mürekkebi

Hüzündür kalemin mürekkebi

Yolu hüzünden geçmeyene sözcükler ifşa olur mu?

Evveliyatı dilsiz olan kamış

Sonra yedi yerden delinir ney’e dönüşür

İçi oyuldukça olgunlaşır sese dönüşür

Neyzenin nefesinde dile gelir

Can alıcı nağmelere dönüşür

İsyandır kalemin mürekkebi

Yolu isyandan geçmeyene sözcükler ifşa olur mu?

Mazlumun ahıyla sarsılan nizam terazisine bir şikâyetin

En azından koyacak bir virgülün olmalı

Sessiz çığlıklara sağır olamıyorsa gönül

Kelimelerle gürültü olmalı

Güneşin aydınlatmadığı köşeler de var

Kayan yıldızları, yitik düşleri de görmelisin

Tam da dolduğu yerden anlatmalısın o kimsesiz boşluğu

Yalnızlıktır kalemin mürekkebi

Yolu yalnızlıktan geçmeyene sözcükler ifşa olur mu?

Gurbete düşmelisin

Aynı toprak parçasında fikren yalnız kalarak mülteci olmalısın

Gözlerin tıklım tıklım doluyken gönlün ıssız kalmalı

Konuşmanın artık acziyet verdiği noktada yazmak özgürlük olmalı

Uzaklığın ılık samimiyetinde durmalısın

Azın çokluğunda sarhoş olarak bir kelebek ömrüne vurulmalısın

Köre göz, sağıra söz nafile

Mutlaka birileriyle dertleşmek istiyorsa gönül

Kendinle, kâğıtla, mürekkeple konuşmalısın

Olmadı mı?

İşte bak her yerde derdin sahibi var

Gerisini derdi veren düşünsün.

 Öğrenci ve Öğretmen

En güzel, en hoş fakat en zor meslek öğretmenlik;

     Hele ilkokul öğretmenliği, gerektirir olmayı çok nazik.

     Hele bir ve ikinci sınıf öğretmenliği, panik üstüne panik.

     Ders yılı başlarında çocuklar; alıştıkları serbestlik, başıboşluk ve aklına eseni yapmaktan alıkonup; edep ve âdâp dairesine çekilmek istenince; bilinçsiz tavırlarla disipline girmekte zorlanırlar! Giriş çıkış saatlerindeki düzene, gayri ihtiyarî karşı çıkmak isterler.

     Ders ziliyle girdikleri sınıflarda, her kafadan bir ses çıkar! Öğretmenin söyledikleri boşa gider! Dinlenilmez olur! Sınıfta öğretmen yokmuş gibi bir hava eser! Yerli yersiz, abuk sabuk konuşmalar; dersin havasını sabote eder! Öğretmen ne yapacağını şaşırır. Sözleri havada kalır.

     Gerçekten, özellikle ilkokul bir ve ikinci sınıf öğretmenlerinin işi çok zor! Çünkü dur duraktan anlamayan öğrenciler; bir kargaşa ve bir kaos ortamında, birbirleriyle bilinçsizce kakışıp dururlar! Lâf olsun beri gel kabilinden; başıboş, hedefsiz bir hareket girdabında bağrışıp çağrışırlar!

     Bu durumda öğretmen, dikkatleri derse çekmek için, yeri geldikçe öğrencilere kim ve ne olduklarını ve nasıl olmaları gerektiğini; onların seviyesine inerek, anlayacakları bir dille, kısa, özlü bir üslûpla, onları kendine getirecek ve düşündürecek şeyler söylemeye çalışmalı. Meselâ:

   “Sevgili öğrenciler, diyecek: Ben sizleri çocuk olarak değil; yarınların büyükleri olarak görüyor ve öyle hayal ediyorum. Sizler yarınların mühendisi, mimar ve hâkimleri vb. gibi değerli meslek ve kişilik sahipleri olmaya adaysınız. Sizlerde, bunları gerçekleştirecek potansiyel enerji var. Sizler, yarınları hazırlayacak bu enerjinizi; yersiz ve lüzumsuz itip kakışmalar için harcamayın! Şimdiden kendinizi yarının büyükleri olarak görmeye başlayın. Onun gereklerini yapın. Yarınların temelini atacak tavır ve davranışlarda bulunun.

   “Çünkü sizler insansınız. İnsan olarak yaratıldınız. İnsan olmak en büyük şeref. Yüce Allah herşeyi insan için, insanı da kendisi için yaratıp Dünya Okulu’na gönderdi. Unutmayın ki, dünya bir okul, sizler de onun talebelerisiniz. İşte okulunuz, okul içinde bir okuldur. Okula ise, okumak için geldiniz. Öyleyse gereğini yapınız. Yani okuyun. Kaldı ki, diğer canlılardan farkınız; işte bu okuma yeteneğinizdir.

   “Sevgili çocuklar! Okumayan, insan olmanın gereğini yerine getirmiyor demektir. Yarınların büyükleri olmak; bu sıralardan, öğretmenlerinizi can kulağı ile dinlemekten geçiyor. Çünkü dinlemeyen öğrenemez. Öğrenemeyen yeri ve zamanı gelince güzel konuşamaz. Unutmayın ki sevgili öğrenciler! Öğrenmeyen kimse bakar, fakat göremez! Duyar fakat işitemez! Belki bilir, fakat anlayamaz!

   “Yarınlarda iyi bir konuma gelmek; ancak bu hususları yerine getirmeye; kısaca sınıfta öğretmeni dinlemeye, onu sayıp sevmeye bağlı. Göreyim sizleri, önemsiz saymayın bu sözleri. Harekete geçirin artık; içinizde var olan potansiyel bilgiye susamış özünüzü.

   “Çevirin çevrenize bakmak için değil, görmek için gözleri. Verin kulağınızı işitmek için değil, duymak için gerçekleri. Çünkü çevreniz sizden bekliyor alâka. Hâl dillerini anlamanız isteniyor sizden. Evet, çocuklar insan olmak büyük şeref. Buna lâyık olmak; olmalı en büyük hedef. İşte okul, işte öğretmen, işte sizler. Daha ne duruyorsunuz karşınızda öğretmeniniz. Onun nazarında birer cevhersiniz hepiniz. Sizler işlenecek birer cevher, öğretmen, sizleri işleyecek olan kimse. Yer ise okul. İstenen sizlerden sadece, dinlemek, anlamak ve öğrenmek; olsa da bir hece.”

     Bu tür konuşmadan sonra öğretmen duyar gibi olur öğrencilerden şu sözleri:

   “Öğretmenim artık üzmeyeceğiz sizi. Uslu çocuklar olarak göreceksiniz bizi. Ver bilgilerinizi bizlere dizi dizi. Oh ne güzel olmak öğrencilik. Saygımız büyük artık hocamıza.

     Çünkü:

     O artık karşımızda bir inci,      Güneş gibi aydınlatacak bizi.”

Yeni Anayasa

Hükümet, ekonomide, adalet ve hukukta, dış politikada ne zaman sıkışsa gündem değiştirmek için Türk kamuoyunda bir tartışmayı gündeme getirir.

                Enflasyonun ayyuka çıktığı, emeklinin, dar gelirlinin alım gücünün oldukça düştüğü, okulların açılışının çocuk sahibi ailelere artı bir yük getirdiği günümüzde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imdadına bu defa 12 Eylül Darbesinin 43. Yıldönümü yetişti.

                Erdoğan 12 Eylül darbesinin yıldönümünde Ulucanlar Cezaevinde düzenlenen sempozyumda yaptığı konuşmada: “12 Eylül yönetiminin ülkemizin kalbine sapladığı en büyük hançer, üzerinde hala konuştuğumuz, tartıştığımız 1982 darbe anayasasıdır. Her ne kadar 1987’den itibaren 23 kez değiştirilmiş, hatta 2017’de tarihi bir yönetim sistemi değişikliğine gidilmiş olsa da elimizdeki metin halâ bir darbe anayasasıdır” dedi.

                Erdoğan’ın darbe Anayasası dediği 1982 Anayasasının etinden kemiğinden en fazla faydalanan yine Erdoğan ve partisidir. 2017 referandumunda mühürsüz oylar geçersiz sayılmış, “atı alan Üsküdar’ı geçti” denilerek anayasal suç işlenmiştir.

                Erdoğan’ın işlediği anayasal suçlar, sadece bir defa değil, birçok kez yinelenmiştir. 2016 yılında bir konuşmasında: “Ben bu anayasa mahkemesinin kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum.” Diyerek anayasaya karşı kural tanımazlığını her fırsatta göstermiştir. Cumhurbaşkanının bu sözlerinden cesaret alan bürokrat ve bakanlar da aynı yolu izlemişlerdir. Bu ve buna benzer anayasa ihlâllerinin neticesinde 2016 yılında Devlet Bahçeli’nin: “Erdoğan anayasaya uymuyorsa, anayasayı Erdoğan’a uyduralım.” Sözü halâ kulaklarda yankılanmaktadır.

                Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ulucanlar Cezaevinde yaptığı konuşmada: “milletin çeşitliliğini ve zenginliğini kapsayacak bir anayasa hedefliyoruz” sözleriyle neyi hedeflediği apaçık ortada. Daha önceki yıllar da Türk Milletinin 37 etnik unsurdan meydana geldiği sözleri hatıralardayken buna ilaveten birde sayıları 17 milyonu bulan Suriyeli, Afganistanlı, Afrikalı sığınmacıları sayarsak “çeşitlilik ve zenginlik” ten ne kastettiği apaçık ortaya çıkıyor.

                1982 anayasası bu kadar değişikliğe uğramasına rağmen neden halâ yeni anayasa hedeflediklerini anlamak için seçimlerde işbirliği yaptığı ittifak ortaklarına, etraflarındaki 2. Cumhuriyetçi ve kripto FETÖ’cülerin fiil ve söylemlerine dikkat etmek gerekiyor.

                Türk kelimesinden, Türk Milletinden, bu devletin kurucusu Atatürk’ten ve Türk Bayrağından rahatsızlık duyanlar, şimdi ittifakla seçim kazandırdıkları AKP den bunun diyetini istiyorlar.

Her Şeye Rağmen Yeni Bir Anayasa Yapılabilir mi?

                Ana yasa değiştirmekle, anayasa yapmak ayrı şeylerdir. Yeni bir anayasa yapmak için “Kurucu Meclis” gereklidir. Anayasalar, “Toplum Sözleşmeleridir” Bugünkü mecliste olduğu gibi, değil millet çoğunluğunun %52 si, muhalefetin aldığı %48’in desteği bile olsa o anayasa bütün bir milletin kapsayıcısı olamaz. Dünyaca ünlü anayasa hukukçularının görüşleri bu yönde.

                Özellikle bugünkü meclis oluşumuyla Türk Milletine bir anayasa dayatmak, şanlı Türk Tarihine ve Türkiye Cumhuriyetini kuranlara en büyük hakareti yapmaktır. 2. Cumhuriyetçi, Hizbullahçı, PKK’lı, Kripto FETÖ’cülerin bulunduğu bir meclisten çıkacak anayasayı bu millete dayatamazsınız.

                O halde şu anda Türk Milleti’nin yeni anayasaya değil, anayasaya uyan, sadece yandaşlarını değil millet çoğunluğunu düşünen bir iktidara ihtiyacı var.

                Sağlıklı kalın.

 Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Devlet Anlayışı ve Cumhuriyetin İlânı                                          

       Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusya v.b. büyük imparatorlukların yıkılarak yenidünya düzenine uygun milli ( ulus ) devletlerin doğacağını söyleyen ender kişilerden biridir. Çöküş süreci içindeki Osmanlı İmparatorluğu üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak her alanda gerçekleştirdiği inkılaplarla tüm dünya kamuoyunu kendisine hayran bırakan büyük bir otorite, bir dahi, usta bir stratejist ve büyük bir devlet adamıdır.

       Milletlerin büyük insanlara ihtiyaç duyması, en çok buhranlı ve bunalımlı dönemlerde ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Fransız Prof. Dr. Maurice Baumart şöyle söylüyor: “ Eski Osmanlı İmparatorluğu bir hayal gibi ortadan silinirken, milli bir Türk Devleti’nin kuruluşu, bu çağın en şaşırtıcı başarılarından birisidir. Mustafa Kemal, yüce bir eser ortaya koymuştur. Atatürk’ün parlak başarısı bütün sömürgeler için bir örnek olmuştur.” Aynı konudaünlü bir Alman tarihçisi olan Prof. Dr. Herbert Melzig’de diyor ki: “ İstırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler, Atatürk’ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar.”  Prof. Dr. Hüseyin Nail Kübalı’ya göre: “ Atatürk bir milli mücadele gerçeğidir.”  Fikir ve idealleriyle Milli Mücadele’ye güç katmış ve yön vermiştir. Milli Mücadele’nin lideri olmasının sebebini kişisel üstünlüğünde, milli düşüncelerinde ve dehasında aramak gerekir. Alman filozof Dankwart A. Rustow’un açıklamalarına göre Atatürk : “ Çağımızın şartları içinde bunalımlı bir dönemde karizmatik önderliği ve liderliği temsil eden kişidir.” Bu özelliklerinden dolayı, bütün Türk Dünyası ve özellikle Azerbaycan Türkleri tarafından da takdirle karşılanmıştır. O’nun Türk Dünyası’na olan ilgisi, muhabbeti ve hasreti, bu konudaki düşünceleri Türklük ve Türk Milliyetçiliği duyguları ile alakalıdır.

        En büyük hedefi, milli ve savunulabilir sınırlar içinde Türk Milli Devleti’ni kurmak için Türk Milliyetçiliğini ön plana çıkarmaktı. O’na göre; Türk tarihi, Türk dili, Türk kültürü, Türk ahlakı, Türk hukuku Türk Milletini oluşturan temellerdir. Diğer hedefleri ise; tam bağımsızlık, milli egemenlik ve milli birliği sağlamaktır. Böylece, tam bağımsız, milli egemenliğe dayanan, milli birlik ve beraberliğe büyük önem veren bir devlet anlayışını meydana getirmiştir.

        Ekonomiyle ilgili görüş ve düşüncesine bakacak olursak; Türk Milleti’nin ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için ekonomik anlayışı genel şekliyle, özel girişime veya sektöre dayalı ama özel girişim ve sektörün yeterli olmadığı alanları devletim milli ekonomi temelinde canlandırması, yabancı sermayeye karşı olmayan, ancak bununda milli çıkarlar çerçevesinde değerlendirileceği bir ekonomi modelidir.

        Eğitim sistemi hakkındaki düşüncelerine bakacak olursak; eğitim felsefesi olarak “ akılcılığı “ ve “ bilimi “ temel olarak kabul etmiştir. Hedef gösterdiği “ Çağdaş uygarlık seviyesinin de üstüne çıkma “ nın akıl ve bilimle olacağının bilincindeydi. Bu konuda şunları söylüyor:: “ Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir, ilim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” diyerek eğitim sisteminin ilim ve fenne dayalı olmasını belirtiyor.

       Büyük bir teşkilatçıydı. Bu özelliği,  görev yaptığı yerlerde hemen kendisini gösteriyor ve henüz Kurmay Yüzbaşı iken 1905 yılında, Şam’da ilk teşkilatını kuruyor ve bu teşkilat “ VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİ “ adını alıyor. Yeni bir milli devlet ve ülke için bir avuç silah arkadaşıyla parola “ YA İSTİKLAL YA ÖLÜM“ diyerek sonunda tarihin seyrini değiştiriyor.

        Conkbayırı, Anafartalar, Arıburnu ve Suvla kahramanıdır. Boğazları, Payitahtı ve Hilafeti kurtaran, cesareti ve kararları ile askeri şahlandıran ve ünü Anadolu’ya yayılan efsane bir insandı. Bitlis’te ve Muş’ta Rusları püskürten, 7. Ordu Komutanı olarak, Halep’te İngilizlere karşı savaşan, Suriye’de Yıldırım Orduları Komutanı ve Osmanlı’nın en büyük nişanına lâyık görülen bir kahramandı.

        Türk’e büyük bir hayranlık duyardı. Ve konuşmalarının birinde şöyle söylüyor: “ Benim yaradılışımda fevkalade bir hal var ise; o da Türk olarak dünyaya gelmemdir.”  Başka bir yazısında da Türk’ü şöyle tarif ediyor: “ Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası olarak tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat oldu; şimşek, yıldırım güneş oldu; Türk oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

       1920 yılında Azerbaycan’dan kopan Nahçıvan, İran ve Ermenistan arasına sıkışıp kalmışken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk kendi parasıyla İran’dan toprak satın alarak Nahçıvan Özerk Bölgesi ile bugünkü milli sınırlarımızı oluşturuyor. O’nu anlamayanlar, O’nu sevmeyenler, O’nun dünya siyaseti ve geleceğinin milli devletler üzerine kurulacağını doğru okumasını ne yazık ki, bir türlü kavrayamamışlardır.

       29 Ekim 1923 tarihinde yapılan oturumda, Mustafa Kemal Atatürk’ün hazırladığı anayasa değişikliği teklifinin kabulüyle Cumhuriyet ilan ediliyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1924 yılında yaptığı konuşmada: Türk Milleti’nin karekter ve adetlerine en uygun sistemin “ Cumhuriyet İdaresi “ olduğunu belirtiyor. Yeni nesile seslenişinde de: “ Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”

       Cumhuriyetin 100. Yılında, başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; kanlarıyla, canlarıyla bu toprakları vatan yapan aziz bütün şehitlerimizi saygı ve rahmetle, kahraman gazilerimizi de minnet ve şükran duygularıyla anmayı en büyük görev sayıyoruz.

      Son olarak şunu söyleyebiliriz: Mustafa Kemal Atatürk’ün fikir ve düşünceleri asla ölmeyip gönüllerimizde yaşayacaktır.  Ancak milli ülküler milli devlet olmayı gerektirir. Mustafa Kemal’de bunu yapmaya çalışmış ve başarmıştır.

Şampiyonluktan Cumhuriyete

Millî başarılarda, insanların kalpleri kucaklaşıyor. Kızlarımızın zaferi böyle bir başarıydı. Bakınız onlar Avrupa şampiyonu olunca o çat pat parazit sesler de sustu. Ne demişler: Hiçbir şey başarı kadar başarılı değildir.

Millî başarılar, zaferler “Biz!” hissini yükseltir. Millî felaketler de öyle. Biz binlerce yılda böyle birlikte sevinerek, birlikte üzülerek bir olduk, millet olduk. Başaranlarla başardık. Balkan bozgunu gibi, işgal gibi büyük millî felaketleri çektik; katledildik, memleketlerimizi kaybettik, sürüldük. Sonunda elimizde bu vatan parçası kaldı. Şimdi bize düşen ve pek de zor olmayan bir şey var: Yeni nesillere bu sevinçlerle ve üzüntülerle dolu geçmişimizi anlatmak. Babalarının, dedelerinin hikâyesini; bu zamana ve bu mekâna nasıl geldiğimizi yüreklerinde hissetmelerini sağlamak. Bunu yapabiliyor muyuz? Siz söyleyin lütfen, yapabiliyor muyuz?

Dil ve kalp

Geçen birkaç yılda Millî Mücadele’nin zaferler dizisinin ve son büyük zaferin yüzüncü yıllarını kutladık. Önümüzde hepsini taçlandıran cumhuriyetin yüzüncü yılı var. Bir ay kadar bir zaman kaldı. Bizden çok daha kısa tarihe sahip ülkelerin kutlamalarına bakın bir de bizim kutlamamamıza. Bir İngiliz kraliyet düğünü kadar olamadık. Hani yüzüncü yıl altınları? Tişörtler, kıyafetler, kalpaklar, ödüller, yarışmalar?

Hikâyesini bile anlatamıyoruz. Sosyal medyada büyük taarruz için, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” lafları dolaşıyordu. Hâlbuki büyük taarruz sathı müdafaanın tam tersidir. Bütün kuvvetleri bir noktaya toplayıp orada kat kat üstünlük sağlayarak yapılan bir taarruzdur. Riskli fakat başarılı bir stratejidir. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” ise mükemmel bir yıpratma savaşının hikâyesidir. Acılı fakat zaferle noktalanan bir savaşın; Yunan ordusunun ikmal hatlarının gerideki kuvvetlerimiz ve süvarilerimizce kesilmesinin hikâyesidir. Tükenen cephaneleriyle her mevziimizi ağır zayiatla alan Yunan ordusunun, tam kazandık derken karşılarında bir mevzi daha, sonra bir mevzi daha görerek tükenişinin hikâyesidir.

Zafer tatlıdır. Yahya Kemal’e göre acıların da bir tadı vardır. Duyabilenler için. “Dili olanların kalbi yok, kalbi olanların dili yok.” diyor büyük şair. Hâlâ öyle.

Med bütün gemileri yükseltir

Son yüzyılda uzun bir yol geldik. Zaferlerle ve yenilgilerle dolu, tatlı ve acı bir yol. Fakat işimiz bitmedi. Ekonomisi zayıf, eğitimi zayıf, kültürünü, edebiyatını, tarihini bilmeyen bir Türkiye ile er veya geç o felaketli başlangıç noktasına geri döneriz.

Gençlerin terk etmeyi planladıkları bir Türkiye değil, dönmeyi istedikleri bir Türkiye yaratmalıyız. İnsanımızın vatandaşı olmakla öğündüğü bir Türkiye. Pasaportuna bırakın vize vermemeyi, bütün gümrüklerde özel saygı gösterilen bir Türkiye.

Bu, en evvel ve her şeyden evvel, refah içinde, zengin bir Türkiye demektir. Refah, adalet, eğitim, katı güç, yumuşak güç, edebiyat, sanat, müzik… Ülkeler bu unsurların birinde yükselip diğerlerinde geri kalmıyor. Meddin bütün gemileri yükselttiği gibi, yükseliş bütün ögelerde birden oluyor. İsterseniz birleşik kaplar deyiniz. Birinin yükselişi, öbürlerinin de yükselişine sebep oluyor. Biri geri kalırsa diğerlerini de aşağı çekiyor.

Rahmetli felsefeci Durmuş Hocaoğlu, eğitimi itibarıyla fizikçiydi. Felsefe ve sosyoloji çözümlemelerinde fizikten kavramları kullanırdı. Mesela, kuvvetli bir mıknatıs alanının etkisine giren bir demir mineralinin içinin, dışarıdaki o güçlü alana göre yönleneceğini söylerdi. Sonra şöyle devam ederdi: Medeniyette ileri gitmiş milletler de kuvvetli mıknatıs alanı gibidir. Geri kalmış ülkeleri etkiler ve onlar da gelişmişlerin hâkim kültürünün etkisine göre kendilerini yönlendirir… Hocaoğlu’nun nefis bir benzetmesidir.

Milletlerin çekim gücü

Ben de Hocaoğlu’nu taklit edeyim: Mıknatıs değil de güçlü bir yer çekimi alanı, Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisi’ne göre uzayı büker. Elastik bir yüzey düşünün. Hani şu jimnastikçilerin üstünde zıplayıp akrobasi yaptıkları tramplen gibi bir yüzey… Tramplenin ortasına ağır bir gülle koyun. Gülle yüzeyi bükecektir. Öyle ki tramplenin üstüne yerleştireceğiniz her şey, şimdi gülleye doğru kayacaktır. Yer çekimi tıpkı böyledir diyor Einstein. Yalnız bükülen iki boyutlu yüzey değil dört boyutlu uzayın kendisidir… Bildiğimiz üç boyut artı zaman.

Ekonomi, edebiyat, eğitim, sanat, askerî güç… Bunlarda dünya standartlarına göre yüksek bir düzeye ulaşırsanız, dayanılmaz bir çekim gücü oluşturursunuz. En başta kendi vatandaşlarınıza, “Ne mutlu Türküm!” dedirmenin yolu budur işte.

ABD’ye bakın. Dünyanın bütün etnisitelerinin toplandığı bu ülkede, çocuklarına her sabah ellerini kalplerinin üstüne koyarak “Tanrı’nın altında tek millet!- One nation under God!” diye and içiren yegâne güç, işte o çekim gücüdür.

Sonra o çekim, sınırlarınızın dışına taşar. Size takdirle, saygıyla, sevgiyle bakarlar. Size öykünürler. Kendilerini size en yakın hissedenler sizin çekim alanınıza doğru kayar. Benim milliyetçilikten de Turancılıktan da anladığım budur.

Batı ve Kur’an

     Bir süredir Batı’da İslâm ve Kur’an düşmanlığı nüks etti / ortaya çıktı. Kur’an’ı, hem de seyirci kalan polislerin gözleri önünde yakıp, iğrenç bir şekilde Basın’a poz verenler oldu ve oluyor! Şüphesiz, tüm Batı insanının; Kur’an-ı Kerîm’e karşı gösterilen bu tahammülsüzlükleri tasvip ettiklerini söylemek mümkün değilse de, işin düşündürücü olan asıl acı tarafı, bu yersiz ve yakışıksız hareketler karşısında; Batı resmiyet ve asayiş görevlilerinin sessiz kalmaları. “Sükut ikrardan gelir.” hükmünce, yapılanları görmezden gelerek; bir bakıma onlara destek vermeleridir.

     Sanki Batı, İslâm’ın çok yakın bir gelecekte, dünyada ve pek tabii olarak Avrupa’da ve hatta Amerika’da; halkların büyük bir teveccühüne mazhar olacağını görüyor! Bu önlenemeyecek İslâmî gelişme karşısında, bazı mutaassıp Hristiyanlar; şimdiden protestolarını dile getirerek; akılları sıra bunu önlemeye çalışıyorlar. Böylece müspet Avrupa’ya kara bir leke sürmüş oluyorlar!

     Oysa, o kara çalmak istedikleri İslâmiyet; Hz. İsa’yı İslâm’dan önceki bir peygamber olarak tanır. Hz. Meryem’i kutlu bir anne olarak sevip sayar. İncil’in aslını, Allah’ın vahyi olarak bilir. Kudüs’ü kutsal bir şehir olarak kabul eder. Çünkü İslâm’ın Âmentüsü; kendisinden önceki kutsal kitaplara ve resullere inanmayı şiar edinmiştir. Zira Allah, dünya kurulalı beri, tüm İlahî dinlerin, İlahî kitapların ve peygamberlerin göndericisi ve yegâne sahibidir. Hz. Âdem, bütün insanların ceddi ve atası, Hz. Havva ise, tüm insanların sevgili anasıdır.

     Bazı gözü dönmüş Hristiyanların bu çirkin davranışları; aslında kendilerinin ne olduklarını bilmediklerinin resmidir. Aslında onlar bu alçakça vaziyet alışlarıyla, şu veciz sözün hükmüne dâhil oluyorlar:

   “Dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan kişilerin dine verdiği zararı; akıllı düşman veremez.”

     Çünkü bilmiyorlar ki: “Kur’an-ı Kerim de, kendisinden önce gönderilen peygamberlerin ve indirilen kitapların bilgi ve haberlerini ihtiva etmekte (içermekte)dir. Kur’an geçmiş vahiylerin hem çekirdeği, hem semeresidir.

     Kur’an, kendisinden önceki kitaplardan kopuk değildir. Kur’an, Hz. Âdem’den bu yana tebliğ edilen bütün vahiylerin ifadesi ve özetidir. Kur’an’dan önceki bütün vahiyler Kur’an’da içkindir; onda toplanmış ve ifade edilmiştir. Dolayısıyla Kur’an son vahiy olması hasebiyle üçlü bir fonksiyon görür:

     Birincisi, kendisinden önceki vahiyleri teyit ve tasdik eder.

     İkincisi: Onlara karışmış yabancı unsurları ayıklar. Deyim yerindeyse bu kitapları kendi asıllarına, hakiki ve doğru, orijinal ve sahih menşelerine irca eder (döndürür).

     Üçüncüsü: Onları tamamlar yani kemale erdirir.” (Ali Bulaç)

     Batılı bazı vahşileşmiş kimselerin Kur’an-ı Kerîm’i yakmaları, aslında kendi kitapları olan İncil’i yakmalarından farksızdır.    

     Zira, O ayaklar altına aldıkları Yüce Kur’an bizzat ve mânen diyor ki:

   “Lâ ikrahe fi’d-din.” Dinde zorlama yok. Dine girmesi için kimseye baskı yapılamaz.

   “Leküm dînüküm ve liye dîn.” Sizin dininiz size, benim dinim bana.

     Akla kapı aç, tercihi kula bırak.

     Tebliğ et / anlat / duyur, fakat icbar etme / zorlama / baskı yapma.

   “Puta tapan da olsa, kimsenin ibadetine engel olmayın. Sadece Kur’an’daki doğruların bildirilmesi ile yetinin.” (Prof. Gazi Özdemir’in Maide 2’den çıkardığı tavsiye.)

     Kur’an’ı yakmak, İncil’i yakmak gibidir demiştik. Çünkü bütün kutsal kitaplar Allah’ın vahyi olup, öncelikle şu hususlara parmak basar: Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Ubudiyet ve Adalet.

     Nasıl ki, bir yazar; yazdığı kitabı her ele alışta, onda bazı değişiklikler yapar. Her baskıda eseri yeniden gözden geçirerek, yeni bir yüzle okuyucu karşısına çıkarır. Ve yazar bu yaptığı ile şunu demek ister:

   “Eserimin her baskısı benimdir ama artık son baskıya itibar edin. Çünkü eserimin aldığı son şekil; eserimde karar kıldığım ve artık değişikliğe ihtiyaç duymadığım son durumdur.”

     İşte Kur’an-ı Kerîm, İlahî kitapların aldığı son şekildir. Önceki kitaplar tasdik edilecek, fakat artık son vahiy olan Kur’an’a tâbi olunacaktır.

Acıların Sebebini Duymak Çok Sıkıcı

İktidara ve RTE’ye oy veren vatandaşlarımız da aslında birçok şeyin farkında. Devleti yönetenlerin ekonomide, dış politikada olduğu gibi eğitim, kültür, sağlık, güvenlik, din, hukuk konularında da büyük yanlışları olduğunu görüyor. Sorunları çözme konusunda yönetme becerisini kaybettiğini en azından hissediyor.

Sadece “yönetme becerisi yetersizliğini” görse bu kadar acı duymayacaklar. Fakat toplumun büyük kesiminin “derin yoksulluk” girdabına sürüklendiği sırada bile bir küçük zümrenin zenginleşmesi ve şatafat içinde yaşamasından bir an geri durmadığını da biliyorlar.

Son seçimde “dolar düşmese de olur, benzin 50 TL, soğan 100 TL olsa da razıyız, yeter ki ezan susmasın, bayrak inmesin” diye oy verenler de çok şeyin farkında.

Seçim sonrası politikaların asla vaat edilen gibi olmadığını, kötü yönetimlerinin cefasını geniş kitlelere çektirenlerin israf ve şatafatlı yaşantılarından asla vazgeçmediklerini görüyor.

Başını sokacak bir ev, karnını doyuracak kadar bir beslenme ve hastalandığında ilaç alabilmek gibi kaygıları olan, medeni bir yaşantıyı hayallerinden bile çıkarmış kitlelerin tepkisizliği neden?

Doktorlar, mühendisler ve gençler yurtiçinde umutlarını kaybettikleri için sessiz sedasız yabancı ülkelere göçüyor. Hak ettikleri ekonomik ve sosyal şartları ülkemizde elde etmek için iktidara tepki göstermeden gidiyorlar. Neden?

Nüfusun üçte ikisinin geliri açlık sınırı altında. Ve bu kitleler suskun. İlk öğretime giden çocuklarının beslenme çantalarına bir sandviç koyamayan, orta ve yüksek öğretimdeki çocuklarının cebine öğle yemeği parası koyamayan veliler sessiz ve mütevekkil.

Bu yaşanan acıların kötü yönetimin eseri olduğunu itiraf edemeseler de biliyor veya hissediyorlar.

Ama bu acıları çeken vatandaşlarımız bu gerçeği duymak bile istemiyorlar. Biliyorum ki bu ve benzeri cümleleri okumaktan bile sıkılıyorlar.

********************************

Kitleler Neden Tepkisiz?

Acı ve sıkıntı çeken kitlelerin tepkisizliğin sebebini bulmak için çok düşünüyorum.

  • Aklıma gelen sebeplerden ilki “bizden” dedikleri insanları zamanında o kadar yücelttiler ve gözlerinde büyüttüler ki “yüce” zannettiklerini “cüce” olarak görmeye tahammül edemiyorlar.

Bir türlü eleştiremedikleri ve her türlü hatalarına rağmen destekledikleri kişilerin seçim vaatlerinin yalan olduğunu; montaj kasetler, sahte açılış törenleri vb teknikleri de kullanarak kitleleri kandırdıklarını aslında biliyorlar. Fakat kandırılmanın sorgulamaktan daha sancısız olduğunu öğrendiler.

  • Bilerek kandırılmaya razı olduklarını ve yanlışı desteklediklerini kendilerine dahi itiraf edemiyorlar.

Yanlışa destek vermenin, kendilerinde vicdan azabı yaratacağını hissettikleri anda, yanlış işlerin doğru olduğunu savunmaya başlıyorlar.

Karnı aç, borç içinde yaşayanlar bile trafikteki araçları, restoranlardaki kalabalıkları gösterip, “ekonomik kriz var diyenler yalan söylüyor” diyebiliyor.

  • Kitlelerin tepkisizliğinin üçüncü sebebi bence öğrenilmiş çaresizlik içinde olmaları. Yani bu kitleler karşılaştıkları olumsuz olaylar üzerinde kontrollerinin olmadığını düşünüyorlar. Bu düşüncenin yarattığı bir duygusuzluk hali içindeler.

Oysaki kitleler oy tercihini değiştirmek suretiyle durumu kontrol altına alabilirler.

********************************

Şartlı Refleks Silinir mi?

İnsanların (kitlelerin) hiç de doğal sayılmayacak bu tür tepkilerinin (daha doğrusu tepkisizliğin) uzun süren bir psikolojik operasyonun sonucu olduğu kanaatindeyim.

İktidarın müthiş bir propaganda makinesi var ve kitle psikolojisi üzerinde uzmanlaşmış kişilerle çalışıyorlar.

Daha önce de yazdığım Pavlov’un köpekler üzerinde yaptığı şartlı refleks deneylerinin çok daha gelişmiş (sofistike) olanlarını Türk toplumuna uyguladıklarından eminim.

Toplum belirli kavram ve kelimeleri duyduğunda heyecana getirilip, aklı yerine bu kelimelerin yarattığı duygularla tepki verir hale getirildi.

“Ezan, bayrak, dış güçler, yerli ve milli, terör, bölünme, LGBT, Ce Ha Pe, başörtüsü, Ayasofya” gibi kelimeler, bunları duyan kitleleri iktidara sevgi, muhalefete nefret duygusu üreten birer maymuncuk olarak kullanılmakta.

Şartlı refleks göstermek üzerine eğitilen kitlelerin bu halden kurtulması kolay değildir.

Pavlov’un yaptığı deneyler sonrası vardığı sonuç şudur: Şartlı refleksten kurtulmak için ağır travmalar, şoklar gerekir. Ancak bu etkenler insanları en doğal haline döndürür.

Ben seçim öncesinde yaşadığımız ekonomik krizin böyle bir şok etkisiyle şartlı refleks gösteren bir kısım kitleyi normal hale getirir diye düşünmüştüm.

Fakat anlaşılan bu travmanın veya şokun şiddeti seçmenin çoğunda şartlı refleksten kurtulmaya yeter şiddette değilmiş. İktidar şartlı refleksi körükleyen sihirli kelimeleri bolca kullandığı kampanya ile başarılı oldu.

Seçim sonrası muhalefette öğrenilmiş çaresizlik duygusu daha da büyüdü. Bu da toplumsal tepkisizliği beslemekte.

****

Ancak seçim sonrası kitlelerin alım gücünü daha da düşüren politikalar şokun şiddetini artırmakta.

Heybedeki turpun büyüğü, Mart ayında yapılacak yerel seçimlerden sonra ortaya çıkacak. İçinde yüzdüğümüz su yavaş yavaş ısıtılıyordu, Marttan sonra hızla kaynatılacak.

Eylül 2021’de 7,2 TL olan Mazotun şimdi 40 TL olması şok etkisi yaratmıyor ama 50 TL olunca yaratmaz diyemeyiz.

Eylül 2021’de 8,3 TL olan, Doların iki sene içinde 27 TL olması travma yaratmıyor ama 40 TL olması da etkilemez diyemeyiz.

Kredi kartlarının limitlerinin kısıtlanması, banka kredilerin azaltılması, vergilerin artırılması, ücretlere zammın enflasyonun çok gerisinde kalması, fakirliğin derinleşmesi, milli servet olan madenler, şirketler vd varlıkların yabancılara satışı gibi olaylar arttıkça şartlı refleksi silen güçte birer travma veya şok yaratır mı?

Bunu şimdilik bilemiyoruz.

Ama böyle bir etkisi olursa bu musibetten bir hayır doğmuş olur.

Sen Benim Şiirimsin

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Balta girmemiş orman

Güneş alan pencere

Çiçeğe durmuş ağaç

Buz gibi kuyu dibinde bakraç

Buram buram alın terimsin

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Efil efil esen rüzgâr

Çisil çisil yağan yağmur

Işıl ışıl ışıldayan beyaz kar

Ayazda kalmış nar

Külün içinde harsın

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Yosun tutan taşım

Ağrımayan başım

Gözümdeki iki damla yaşım

Çatılmayan kaşım, uykuda düşüm

Ağustos ayında üşüdüğümsün

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Bir bardak şekersiz demli çayım

Kırk yıl hatırı olan acı kahvem

Gülüşünden bal damlayan gamzem

Ihlamur çiçeğim

Şifalı zemzemimsin

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Allı fistandan basmam

Oyalı mekikli yazmam

Gümüş desenli kemerim

Omzumda ipek şalım

Ak alnıma yazımsın

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Ucu kırık kalemim

Sayfa sayfa defterim

İçi ayraç koyulu kitabım

Boğazımda düğümüm

Kelime kelime döküldüğümsün

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Çıkılamayan dağ

Gidilemeyen yol

Pusulasız açık deniz

Gölde turna katarı

Gökte ipsiz uçurtmamsın

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Dağ başında yörük çadırı

Coşkun akan nehir

Kurnasız köy çeşmesi

Kıvrım kıvrım akıp giden ırmak

Tohumu kucaklayan toprağımsın

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Başımda papatyadan taç

Boynumda asılı zeytinden kolyem

Nazar boncuklu lastikli tokam

Kırlangıçlı dövmem

Yeşilden hızmamsın

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

İki kara gözüm

Ciğerimde özüm

Asma dalında iki salkım üzüm

Makassız kesilen kefen bezim

Kulağına usulca seslendiğim duamsın

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Doğudan batıya yol haritam

Dünyada sekizinci harikam

Hüma kuşum Zümrüdü Ankam

Sol yanımda atan yürek yamam

Damarımda akan kanımsın canımsın

***

Sen benim gözümde nesin biliyormusun

Gurbet tüten türküm

Nihavet makamında şarkım

Nefes nefese sipsim

Duvarda asılı sazım

Bitmez tükenmez şiirimsin

9 Eylül 1922’de, İzmir’de Denize Döktüğümüz Yunan Askerleri Yine İzmir’de!

Ümit Yalım dan (Alıntı)

     26 Ağustos 1922 sabahı, çok başarılı topçu hazırlık ateşi ile başlayan Büyük Taarruz, piyadelerimizin daha ilk saatlerden itibaren Yunan mevzilerine girmesiyle başarılı bir şekilde devam etti. 26 ve 27 Ağustos günlerinde Yunan askerleri mevzilerini bırakarak kaçmaya başladı. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat emir ve komuta ettiği Başkomutanlık Meydan Savaşı’nda düşmanın büyük bir kısmı yok edildi ve esir alındı.

     Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türk Ordusu’nun kazandığı bu eşsiz başarıyı bir genelge ile Türk Milleti’ne duyurdu. Ayrıca, “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” diyerek, Türk Ordusu’na düşmanı takip edip Anadolu’dan atması için emir verdi. Türk Ordusu kısa zamanda düşmanı yendi ve 9 Eylül 1922’de Yunan askerlerini İzmir’de denize dökerek vatanı düşman işgalinden kurtardı.

     Ancak, 9 Eylül 1922’de, İzmir’de denize döktüğümüz Yunan askerleri yine İzmir’de. Yunan Savunma Bakanı Yardımcısı Nikolaos Hardalias, 27 Ağustos 2023’te, İzmir Koyun Adası’na gelerek adada konuşlu Yunan Askeri Üssü’ndeki işgalci Yunan askerlerini denetledi. Hardalias’ın adadaki faaliyetleri Yunan Savunma Bakanlığı resmi internet sitesinde yayımlanarak bütün dünyaya duyuruldu. İzmir İl sınırları ve 6 millik Türk Karasuları içinde bulunan Koyun Adası 2004’ten beri Yunan işgali altında.

Hardalias, Sakız Adası’ndan Yunan bayraklı Askeri Bot ile hareket ederek İzmir Koyun Adası’na geldi. İzmir Koyun Adası Belediye Başkanı George Daniil, Savunma Bakanı Yardımcısı Hardalias’ı adanın iskelesinde karşıladı. Hardalias’ın bindiği Yunan Askeri Botu Türk Karasuları’nı 6 mil ihlal etti.

     Adanın değişik yerlerinde konuşlu İşgalci Yunan Askerlerini denetleyen Hardalias, Yunan askerleri ve Yunan Belediye Başkanı Daniil ile birlikte egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.

     Hardalias, Koyun Adası’nın doğusunda görevli İşgalci Yunan Askerleri ile birlikte Yunan bayrağının altında egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı. Fotoğrafta fon olarak İzmir Karaburun Yarımadası kullanıldı.

TÜRK ADASI’NDA YUNAN İTFAİYESİ !

     İşgal ettiği 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’na 6 bin Yunan askeri yerleştiren Yunanistan, işgal ettiği topraklarımıza yatırım yapmaya devam ediyor. 2006’da İzmir Koyun Adası’na Denizcilik Fakültesi açan ve fakültede kendi Deniz Ticaret Filosuna kaptan yetiştiren Yunanistan, 2021 yılında da adada İtfaiye Teşkilatı kurdu. Hardalias, İzmir Koyun Adası ziyareti sırasında adadaki Yunan İtfaiyecilere Koruyucu Ekipman verdi.

     Hardalias, Koyun Adası Yunan İtfaiyesi Aracının önünde, Yunan İtfaiyeciler ile birlikte fotoğraf çektirdi. İtfaiye Aracı’nın kapısında aracın Koyun Adası Belediyesi’ne ait olduğu yazıyor.

İÇİŞLERİ BAKANI ALİ YERLİKAYA, YUNAN BELEDİYE BAŞKANLARINI NEDEN GÖREVDEN ALMIYOR, YERLERİNE NEDEN KAYYUM ATAMIYOR?

     2972 Sayılı Mahalli İdareler Seçimi Kanunu Madde 9’a göre Türk topraklarındaki belediye başkanlarının Türk Vatandaşı olması gerekiyor. Başta İzmir Koyun Adası Belediye Başkanı George Daniil olmak üzere İzmir, Aydın ve Muğla illerimizde bulunan Türk adalarının belediye başkanları Yunan vatandaşıdır.

     İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, adalarımızdaki Yunan Belediye Başkanlarını neden görevden almıyor, yerlerine neden kayyum atamıyor?

SAHİL GÜVENLİK KOMUTANLIĞI, TÜRK KARASULARINI İHLAL EDEN YUNAN ASKERİ BOTU’NA NEDEN MÜDAHALE ETMEDİ ?

     2692 Sayılı Kanuna göre Sahil Güvenlik Komutanlığı, sorumluluk alanında ve Türk Karasularında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Hükümranlık Haklarını korumakla görevli ve sorumludur. Sahil Güvenlik Komutanlığı, sorumluluk  alanında ve 6 millik  Türk Karasularında,  27 Ağustos 2023’te,  İzmir Karaburun batısında seyir yapan ve Yunan Bakan Yardımcısı Hardalias’ı taşıyan Yunan Askeri Botu’na neden müdahale etmedi ?

JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI, YUNAN BELEDİYE BAŞKANLARINI NEDEN YAKALAYIP ADALETE TESLİM ETMİYOR?

     Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hazine arazisine çöken ve araziyi işgal eden mafya liderleri ve elemanlarını yakalayıp adalete teslim etmek Jandarma’nın görevidir. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İzmir, Aydın ve Muğla’daki adalarına çöken ve adaları işgal eden Yunan vatandaşı Belediye Başkanlarını yakalayıp adalete teslim etmek de Jandarma’nın görevidir.

     Jandarma Genel Komutanlığı , Yunan vatandaşı Belediye Başkanlarını neden yakalayıp adalete teslim etmiyor?

VATAN TOPRAKLARINI KİM KORUYACAK?

     Yunan Savunma Bakan Yardımcısı Nikolaos Hardalias, 27 Ağustos 2023’te, hiçbir engelle karşılaşmadan İzmir Koyun Adası’na gelerek Türkiye Cumhuriyeti’ne ait adada Türkiye’ye meydan okudu, egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.

     Hardalias, Türkiye’ye meydan okurken başta Tayyip Erdoğan olmak üzere Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Savunma Bakanı Yaşar Güler, Genelkurmay Başkanı Metin Gürak, Kara Kuvvetleri Komutanı Selçuk Bayraktaroğlu, Ege Ordusu Komutanı Kemal Yeni, Jandarma Genel Komutanı Arif Çetin, Sahil Güvenlik Komutanı Ahmet Kendir bu duruma seyirci kaldı. Yunanistan’a nota verilmedi.

     Erdoğan ve AKP Hükümeti ile Komuta Kademesi, hem işgal edilen adalarımıza karşı kayıtsız kalıyor hem de adalarımızdaki Yunan Devlet uygulamalarına karşı seyirci kalıyor. Şimdi biz de soralım, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını ve vatan topraklarını kim koruyacak?

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri