Batı ve Kur’an

301

     Bir süredir Batı’da İslâm ve Kur’an düşmanlığı nüks etti / ortaya çıktı. Kur’an’ı, hem de seyirci kalan polislerin gözleri önünde yakıp, iğrenç bir şekilde Basın’a poz verenler oldu ve oluyor! Şüphesiz, tüm Batı insanının; Kur’an-ı Kerîm’e karşı gösterilen bu tahammülsüzlükleri tasvip ettiklerini söylemek mümkün değilse de, işin düşündürücü olan asıl acı tarafı, bu yersiz ve yakışıksız hareketler karşısında; Batı resmiyet ve asayiş görevlilerinin sessiz kalmaları. “Sükut ikrardan gelir.” hükmünce, yapılanları görmezden gelerek; bir bakıma onlara destek vermeleridir.

     Sanki Batı, İslâm’ın çok yakın bir gelecekte, dünyada ve pek tabii olarak Avrupa’da ve hatta Amerika’da; halkların büyük bir teveccühüne mazhar olacağını görüyor! Bu önlenemeyecek İslâmî gelişme karşısında, bazı mutaassıp Hristiyanlar; şimdiden protestolarını dile getirerek; akılları sıra bunu önlemeye çalışıyorlar. Böylece müspet Avrupa’ya kara bir leke sürmüş oluyorlar!

     Oysa, o kara çalmak istedikleri İslâmiyet; Hz. İsa’yı İslâm’dan önceki bir peygamber olarak tanır. Hz. Meryem’i kutlu bir anne olarak sevip sayar. İncil’in aslını, Allah’ın vahyi olarak bilir. Kudüs’ü kutsal bir şehir olarak kabul eder. Çünkü İslâm’ın Âmentüsü; kendisinden önceki kutsal kitaplara ve resullere inanmayı şiar edinmiştir. Zira Allah, dünya kurulalı beri, tüm İlahî dinlerin, İlahî kitapların ve peygamberlerin göndericisi ve yegâne sahibidir. Hz. Âdem, bütün insanların ceddi ve atası, Hz. Havva ise, tüm insanların sevgili anasıdır.

     Bazı gözü dönmüş Hristiyanların bu çirkin davranışları; aslında kendilerinin ne olduklarını bilmediklerinin resmidir. Aslında onlar bu alçakça vaziyet alışlarıyla, şu veciz sözün hükmüne dâhil oluyorlar:

   “Dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan kişilerin dine verdiği zararı; akıllı düşman veremez.”

     Çünkü bilmiyorlar ki: “Kur’an-ı Kerim de, kendisinden önce gönderilen peygamberlerin ve indirilen kitapların bilgi ve haberlerini ihtiva etmekte (içermekte)dir. Kur’an geçmiş vahiylerin hem çekirdeği, hem semeresidir.

     Kur’an, kendisinden önceki kitaplardan kopuk değildir. Kur’an, Hz. Âdem’den bu yana tebliğ edilen bütün vahiylerin ifadesi ve özetidir. Kur’an’dan önceki bütün vahiyler Kur’an’da içkindir; onda toplanmış ve ifade edilmiştir. Dolayısıyla Kur’an son vahiy olması hasebiyle üçlü bir fonksiyon görür:

     Birincisi, kendisinden önceki vahiyleri teyit ve tasdik eder.

     İkincisi: Onlara karışmış yabancı unsurları ayıklar. Deyim yerindeyse bu kitapları kendi asıllarına, hakiki ve doğru, orijinal ve sahih menşelerine irca eder (döndürür).

     Üçüncüsü: Onları tamamlar yani kemale erdirir.” (Ali Bulaç)

     Batılı bazı vahşileşmiş kimselerin Kur’an-ı Kerîm’i yakmaları, aslında kendi kitapları olan İncil’i yakmalarından farksızdır.    

     Zira, O ayaklar altına aldıkları Yüce Kur’an bizzat ve mânen diyor ki:

   “Lâ ikrahe fi’d-din.” Dinde zorlama yok. Dine girmesi için kimseye baskı yapılamaz.

   “Leküm dînüküm ve liye dîn.” Sizin dininiz size, benim dinim bana.

     Akla kapı aç, tercihi kula bırak.

     Tebliğ et / anlat / duyur, fakat icbar etme / zorlama / baskı yapma.

   “Puta tapan da olsa, kimsenin ibadetine engel olmayın. Sadece Kur’an’daki doğruların bildirilmesi ile yetinin.” (Prof. Gazi Özdemir’in Maide 2’den çıkardığı tavsiye.)

     Kur’an’ı yakmak, İncil’i yakmak gibidir demiştik. Çünkü bütün kutsal kitaplar Allah’ın vahyi olup, öncelikle şu hususlara parmak basar: Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Ubudiyet ve Adalet.

     Nasıl ki, bir yazar; yazdığı kitabı her ele alışta, onda bazı değişiklikler yapar. Her baskıda eseri yeniden gözden geçirerek, yeni bir yüzle okuyucu karşısına çıkarır. Ve yazar bu yaptığı ile şunu demek ister:

   “Eserimin her baskısı benimdir ama artık son baskıya itibar edin. Çünkü eserimin aldığı son şekil; eserimde karar kıldığım ve artık değişikliğe ihtiyaç duymadığım son durumdur.”

     İşte Kur’an-ı Kerîm, İlahî kitapların aldığı son şekildir. Önceki kitaplar tasdik edilecek, fakat artık son vahiy olan Kur’an’a tâbi olunacaktır.

Önceki İçerikAcıların Sebebini Duymak Çok Sıkıcı
Sonraki İçerikŞampiyonluktan Cumhuriyete
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.