5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 222

Resmi Dil ve Kamerun İç Savaşı

Nokta TV’de yapıp sunduğum Geniş Açı programının bu haftaki konuğu Yeniden Aydınlanma Derneği Genel Başkanı Halil Konuşkan’dı. Halil Konuşkan Dünyadaki iç savaşları araştırmış, onlarca iç savaştan ders alabileceğimiz belli özellikleri çıkarmış. Sohbetimiz böyle günlük siyasi çekişmelerin dışında ama ülkemizi de yakından ilgilendiren bir konuda olunca programa ilgi iyi oldu.

Halil Konuşkan’ın bir TV programı içerisinde anlatabildiği örnek iç savaşlardan biri bana çok ilginç geldi.

****

KAMERUN İÇ SAVAŞI

Bir Afrika ülkesi olan Kamerun eski bir Alman sömürgesi idi. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların yenilgisi üzerine ülke, 1916’da Birleşmiş Milletler (BM) tarafından İngiltere ve Fransa yönetimine bırakıldı.

Kamerun, Ocak 1960‘ta Fransız ve İngiliz mandasından kurtularak bağımsızlığını ilan etti.

Osmanlı Devleti hükümdarlığı altında yüzlerce yıl kalan ülkelerde bile yerli diller yaşamaktadır. Fakat İngiliz ve Fransızların kültür emperyalizmi politikaları çok etkin oldu. Sadece 44 sene içinde (1916- 1960), İngiltere’nin payına düşen bölgelerde İngilizce ve Anglo-Sakson kültürü egemen olurken, Fransa’nın payına düşen bölgelerde Fransızca ve Fransız kültürü egemen oldu.

Ülke genelinde iki resmi dil (Fransızca ve İngilizce) sömürge dönemlerinden miras olarak kaldı. Bu resmi dillerden Fransızca on bölgeden sekizini kapsayacak şekilde nüfusun %80’i için resmi dil konumundayken, İngilizce sadece Kuzeybatı ve Güneybatı bölgelerinde resmi dil olmak üzere nüfusun %20’sine hitap etmekte.

Merkezi yönetim tüm ülkede resmi dili Fransızca olarak tutmak isterken, Nijerya sınırındaki Güneybatı Eyaletindeki İngilizce konuşanlar (Anglofon) kendi bölgelerinde resmi dilin İngilizce olmasını istiyorlar.

250’den fazla etnik yapının bulunduğu ve hiçbir yapının çoğunluğa sahip olmadığı ülkede yaklaşık 240 yerel dil ve lehçe kullanılıyor.

Ancak dikkat edilirse her iki taraf da atalarının konuştuğu dili değil, sömürgeci ülkelerin kendilerini erittiği kültür potasının dilini savunuyorlar.

2016’da talepleri kabul edilmeyen Güneybatı Eyaleti’nde başlayan protestoların kanlı bir hal alarak sürmesiyle Eylül 2017’de “Anglofon Savaşı” da denilen Kamerun İç Savaşı başladı.

2017 yılında ülkenin güneybatısındaki 2 eyalette “Ambazonya Cumhuriyeti” ilan edildi. Bir örgüt kuruldu ve bazı bölgeleri ele geçirmeye başladılar.

Güney Kamerun bölgelerinde Kamerun hükûmet güçleri ile Ambazonyalı ayrılıkçı milisleri arasında silahlı çatışmalar halen devam ediyor.

2022 verilerine göre, “Frankofon- Anglofon krizinde” ordu ile ayrılıkçılar arasındaki çatışmalarda en az 3 bin kişi öldü, 679 bin kişi yerinden oldu, 40 bin kişi ise komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı.

*****************************

ABD’de Etnik Yapılar ve Konuşulan Diller

Etnik, kültürel ve inanç açısından dünyanın en karışık ülkelerinden biri Amerika Birleşik Devletleri’dir.

ABD’de İspanyolca konuşan nüfus 41 milyon kişiden fazladır ve ABD nüfusunun %13’ünü oluşturmaktadır. İspanyolca, Amerika Birleşik Devletleri okullarında en çok okutulan yabancı dildir.

ABD’de kökenlerini “German” (Alman/Cermen) olarak belirten 45 milyondan fazla insan var. Bunlardan yaklaşık 1,4 milyonu için Almanca anadil.

Ayrıca ABD’de 3 milyon Çince, 2 milyon Fransızca, 1,5 milyon Vietnamca, 1 milyondan fazla Arapça konuşan var.

ABD nüfusunun beşte biri (%21,6) evinde İngilizce’den başka bir dil konuşmaktadır. Ancak ortak konuşma, yazışma ve anlaşma dili hâkim dil olan İngilizcedir.

Bütün bu karmaşık yapıya rağmen ülkenin herhangi bir bölgesinde “bizim evimizde konuştuğumuz dil (İspanyolca, Almanca, Fransızca, Vietnamca vd) resmi dil olsun” talebi yok.

*****************************

Dil, Millet Olmanın Temel Unsurudur

Osmanlı Devleti, hâkim dilin Türkçe olduğu, farklı milli kimliklerin yaşadığı bir dünya devleti idi.

Anadolu’da ortak dil Türkçe idi ancak Rumca, Ermenice, Lazca ve Kürtçe de konuşulmaktaydı. Balkan Yarımadası’nda çoğunlukla Slav dilleri, Yunanca ve Arnavutça konuşuluyordu. Türkçe ile Rumence azınlıklar tarafından konuşulmaktaydı. Suriye, Irak, Arabistan, Mısır ve Kuzey Afrika’da ise halkın çoğu Arapça konuşurken elit tabaka Türkçe konuşmaktaydı.

Osmanlı Devleti emperyalist devletler tarafından parçalandı. Osmanlı Devleti’nin dün fiilen hükmettiği topraklar üzerinde bugün toplam 45 ayrı devlet var.

Ayrılan devletlerin çoğu varolan, bir kısmı yaratılan “milli kimlikler” üzerinden inşa edildi. Türkiye Cumhuriyeti de bir “milli devlet” olarak kuruldu.

Cumhuriyeti kuranlar şu tespitleri yaptılar: Milli birliğin oluşmasında dil birliği çok önemli bir etkendir. Bir milletin ayırt edici özelliklerinden olan inanç, gelenek ve tüm kültürel değerlerin oluşması ve aktarılmasında dil vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Ortak dil toplumu benzer duygu ve fikirler çevresinde toplar. “Ülke içinde farklı dillerin resmi dile alternatif haline gelmesi milli birliği tehdit eder. Hâkim dilin resmi dil haline gelmiş olması vatandaşlık kavramını da güçlendirir.”

Ayrıca Türkçenin tek resmi dil olması aynı dilin farklı lehçelerini konuşan bütün Türk topluluklarında ortak anlaşmayı, ticari, siyasi ve kültürel işbirliğini artıracaktır.

Bu sebeplerle Türkiye’de evlerinde Kürtçe, Arapça, Ermenice, Fransızca veya İngilizce kullananların olması doğaldır. Bunların birer kültürel değerler olarak yaşatılması, bu dilleri öğrenmek isteyenler için “yabancı dil” eğitimlerinin verilmesi doğrudur. Ancak Türkçe dışında bir resmi dil istemek milli birlik için kabul edilemez.

Sağlıklı Şehir ve Belediyelerimiz (5)

“Yürümek en iyi ilaçtır “-Hipokrat. Sağlık fizik, mental ve psikolojik olarak bütün fonksiyonları iyi karakterli vücut olarak tarif edilir. Sağlığın olması, sürdürülmesi ve korunması için yapılan her iş, sağlanan her imkân önemlidir. Yazımın bu çerçevede değerlendirilmesini isterim. Şehrimiz özellikle Kocaeli Büyükşehir Belediyesi statüsü kazanmasından sonra sağlığımıza dolaylı olarak etki eden park, bahçe, yüzme havuzu, spor tesisleri, yürüyüş yolu, doğal yürüyüş parkurları gibi imkânlarını artırmıştır. Kocaeli’mizde küçüklü büyüklü parklarla birlikte okul bahçelerine, cami avlularına, köylere kadar yapılan spor aletli binlerce yerimizin olması ayrı bir imkândır.

Kocaeli Büyükşehir yayınlarından Yürüyüş Parkurlarımız ve Kocaeli Turizm Rehberi kitaplarından bu konuda çok daha detaylı bilgi sahibi olunabilir. Yürüyüş yolu parkurları 100’den fazla olup 250bin metreyi geçen toplam uzunluğa sahiptir. Kocaali’de yaşayan her insan kendi ilçe ve bölgelerinde bulunan bu yürüyüş yolları veya doğal yürüyüş parkurlarından istifade edebilir. Bu sayede büyük tıp üstadı Hipokrat’ın söylediği yürümek en iyi ilaçtır hikmetli sözüne uygun önemli bir iş yapmış olunur. Özellikle yürüyüş yolları kolayca ulaşılabilen, çeşme, çöp bidonları, tuvalet gibi ihtiyaçların da karşılanabildiği imkânlara da sahip olup bu önemli sporun yapılması bakımından teşvik edici her özelliğe sahiptir. Her biri farklı güzellikte olan bu yürüyüş alanlarından istifade etmek sağlığımız için iyi bir imkândır. Yürüyüş yapmayı alışkanlıklarımız arasında koymalıyız. Başkanlık yaptığı dönemlerde haftada 3 gün yapılan sabah yürüyüşleri ile İbrahim Karaosmanoğlu’nun insanlarımıza bu bakımdan da örnek olduğunu unutmamalıyız. Tema Kocaeli temsilcisi Nermin Tol’ün, sivil toplum kuruluşları, okullar, muhtarlıklar ve muhtelif kuruluşlardan insanların katılımına yönelik bilgilendirme çalışmaları ile 300-500 kişinin katıldığı bu yürüyüşler insanlarımızın ilgisini çekmekte ve teşvik edici olmaktaydı. Başkanın bizzat katıldığı bu yürüyüşler zaman zaman vali, kaymakamlar ve ilçe belediye başkanlarının da katıldığı 1000-1500 kişiye kadar insanın birlikte yürüyüş yaptığı etkinliklere dönüşmekteydi. Bu yürüyüşler birçok insanımızın bu sporu tanımasını, sevmesini sağlamış ve daha sağlıklı olunmasının yolunu açmıştır. Bu şekliyle Ankara’nın da dikkatini çekmiş ve Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu tarafından örnek proje olarak diğer illere de uygulanması yönünde tavsiye edilmiştir. Kocaeli’mizde insanlarımızın daha sağlıklı olmasına yönelik diğer bir hizmet de spor aletlerinin bulunduğu parkların yapılmasıdır. Bu spor aletleri küçüklü-büyüklü, kadın-erkek, yaşlı- genç her kesimden insanın kültürfizik yapmasını teşvik edici olmakta ve kolaylaştırmaktadır. Bir yandan çarşafıyla, diğer yandan aksakalı ile her özellikteki insanlarımızın buralarda spor yapması ve vücut dinamizmine katkı vermeye çalışmalarını görmek bir hekim olarak bana mutluluk veren görüntülerdir. Diğer bir imkân da büyük şehrimize ait bisiklet duraklarımızdır. 2014 yılında kurulan akıllı bisiklet sistemi KOBİS ile şehrimiz bu imkâna da kavuşmuştur. Belediyemizin yaptığı halen 100km’e yakın bisiklet yollarında 74 istasyon, 864 akıllı park ünitesi ve 535 akıllı bisiklet ile hizmet verilmektedir. Gittiğim Avrupa şehirlerini gördüğümde gıpta ettiğim spor veya ulaşım amaçlı bisiklet kullanabilme imkânlarının Kocaeli’miz de olması da ayrı bir kıvanç kaynağıdır. Tüm bunlar Kocaeli’mizin sağlıklı şehir olma özelliğine değer katan hizmetlerdir.

Ruh ve beden sağlığımızın korunması ve sürdürülmesi için kendimize uygun bir hareket alışkanlığını edinmemiz gerekir. Bu, yürüyüş olabilir, yüzme olabilir, bisiklet binme veya hafif jimnastik olabilir. Tabii ki bunların olabilmesi için uygun yer ve imkânların bulunması gerekir. Kocaeli’mizde kolayca ulaşabileceğimiz, buna uygun yerlerin olmasını bir şans olarak görüp günlük alışkanlıklarımıza bunu katmalıyız. Diğer bir husus ise bu yerlerin korunması ve düzgün kullanılmasıdır. Bu hassasiyetimiz buraların daha temiz ve uzun ömürlü olmasını sağlayacaktır. Bu imkânların yapılmasını sağlayan başta belediye başkanlarımız olmak üzere ilgililere teşekkür ederken her birinizin sağlıklı olmasını ve sağlıkta kalmasını dilerim.

Yeni Şeyler Söylemek…

Türkiye uzun zamandır bir durağanlık içinde. Yeni bir şeyler yok. Hâlbuki müzminleşmiş sorunların bazıları yüzyıllardır aynen veya ağırlaşarak devam ediyor.

Türk ilim adamları ve Türk aydınları; sosyal, kültürel, iktisat ve siyaset alanlarında ne yazık ki; ortaya yeni bir şeyler koyamıyorlar.  Düşünce âlemimiz sanki bir kısırlık içine girdi.

İktisadi, sosyal, kültürel ve siyasi meselelerimizin çok derin olduğundan şüphe yoktur. Ancak bunlar için, günümüzde ve gelecekte geçerli olacak yeni söylemlerimizin olması gerekir.

Denk bütçe, yıllardır konuşulur durur ama bir türlü gerçekleşmez. Türkiye’nin yer altı ve üstü zenginlikleri, Türk Milleti lehine kullanılmaktan çok uzaktır.

 Milli ekonomi ve bunun küresel ekonomi ile ilişkilerinin, Türk Milletine fayda sağlayacak şekilde nasıl gelişeceğini birileri bize anlatmalı. Yoksa maddi ve manevi fakirlik kaderimiz mi (öyle olmuş durumda) olacak?

Türkiye’nin geçmişten günümüze taşınmış sosyal ve kültürel meseleleri var. Aslında sosyolojik manada bir ve bütün olan millet yapımızın böyle bir meselesi olmaması gerekirdi. Fakat dış güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin planlı ve istikrarlı çalışması, bizim önümüzde süreklilik arz eden sosyal ve kültürel meselelerin varlığını oluşturdu. Buna karşılık Türk Aydınları, mutlaka değişik çalışma platformlarında, doğru tespitler ve çözüm önerileri getirerek, Türk Milleti’ni içine düştüğü bu durumdan çıkarmalıdır.

Milli iktisat yapısı kuvvetlenecek (aksine iyice yok oldu) bir Türkiye’nin, sosyal ve kültürel meselelerinde müspet gelişmeler yaşanacağına dair kimsenin şüphesi olamaz.

 Böyle bir süreç bağımsız siyaset uygulamalarını da kendiliğinden getirecektir.

Halkımız şu an söylenilenlerin aksine fakirlik (halen) içinde sosyal ve kültürel bir kargaşa çukurunda kıvranmaktadır. Hal böyle olunca dış güçlerin, Türk siyasetine yön verdiği algısı, halkın kafasına yerleşmiştir. Bu çok tehlikeli bir durumdur.

Türk Milletini, içine çekildiği bu tuzaktan çekip çıkaracak olan her zaman olduğu gibi Türk Aydınlarıdır!

Onun için Türk Milleti’ne önderlik edecek olan Türk Aydınları’nın, durum tespitinden ziyade; iktisadi, sosyal, kültürel ve siyasi konularda halka ulaştırılması gereken yeni söylemlerine ihtiyaç vardır.

Bu yapılamazsa, Türk Milleti’ne bu gün olduğu gibi (her zaman) bir ümitsizlik havası hâkim olur. Türk Milleti; temel sorunlarına çözüm getirecek milli bir değişim beklentisi içindedir. Türk Aydınları böyle bir milli değişim ve onun getireceği gelişimi sağlayacak, yeni söylemleri acilen geliştirmelidir. Bunun gecikmesinin, Türk Milletine faturası çok ağır olacaktır.

Bundan dolayıdır ki; Türk Aydınları her mekân ve zamanda yeni söylemlerini açıkça ifade etmelidir. Her sorunun, çözümünün bulunduğu halka mutlaka anlatılmalı ve çaresizlik ile alternatifsizlik içinde bulunmadığımız her fırsatta dile getirilmelidir.

Yeni şeyler söylememe (ve yapmama) adına ifade edilen tüm bahanelerin inandırıcılığı yoktur.

Birileri, Türk Milletinin sorunlarının çözümünü dahada ağırlaştıran uygulamaları “doğru” diye satarken, Türk Aydınları’nın buna karşılık çözüm önerileri sunamaması asla kabul edilemez.

Gün o gündür ki; yeni şeyler söyleme zamanıdır. Türk Milleti bunu beklemektedir. Süratle kısır tartışmalardan, suçlu aramaktan, bahane üretmekten kaçınarak, Türk Milleti’nin beklentileri karşılanmalı ve bununla birlikte milli değişimin önü açılmalıdır.

Konudan Konuya  (38)

     – Bir şeyde mehasin / güzellikler, iyilikler ve şeref hâsıl oldukça havâssa / önde gelenlere, üst tabaka ve seçkinlere mal ederler. Yani başkasının malını ve başarısını, başka birine bağışlarlar! Bir şeyde seyyiat / fenalıklar, kötülükler olsa, avama / halkın ilim irfanca alt tabakasına taksim eder / paylaştırırlar!

     – Devletler, milletler muharebesi / harp ve savaşları, tabakât-ı beşer / insan tabakaları, sosyal sınıflar muhârebesine terk-i mevki / yerini terk ediyor. Zira, beşer / insan esir olmak istemediği gibi, ecir / ücretli işçi olmak da istemez. Nitekim işçiler, çalıştıkları iş yerinde işe ortak olmak istiyorlar.

     – Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez’a / ağlama ve sızlamaya iltica etmemek / sığınmamak gerekir.

     – Hayatın yarası iltiyam bulur / iyileşir. Fakat, izzet-i İslâmiye / İslâm’ın gerektirdiği haysiyet, şeref ve yüceliğin, namus ve izzet-i milliye / millî izzet ve şerefin yaraları pek derindir.

     – Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır, bir kurşun otuz milyonun mahvına sebep olur. Nitekim, Sırplı bir neferin Avusturya Veliahdına attığı tek bir kurşun, Birinci Cihan Harbini / Birinci Dünya Savaşı’nı çıkardı. Otuz milyon nüfusun / insanın mahvına / yok olmasına sebep oldu.

     – Bir tane sıdk / doğruluk, bir harman yalanı yakar. Bir tane hakîkat bir harman hayâle müreccah olup tercih edilip, hayâllerden üstün tutulur. Öyleyse “Her sözün doğru olmalı. Fakat her doğruyu söylemek doğru değil.” Çünkü ya doğru söylemeli ya susmalı. Zira bu zaman ve zeminde, yalana cevaz / yol yok. Bu konuda şoförlerin çok güzel bir sözü var: “Haklı olup kaza yapmaktansa, haksız ol kaza yapma.”

     – Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır. Çünkü zâhiren / görünüşte çirkin görünen şeylerde bile; hikmet gözüyle bakıldığında, işin arkası, içyüzü ve sonu düşünülerek nazar edildiğinde; aslında o çirkin görüntü arkasında, ne güzellikler bulunduğu anlaşılır. Bu da hayattan tad ve zevk almamıza vesile olur.

     – İnsanları canlandıran emeldir, öldüren yeistir. Gaye, maksat ve güdülen hedefler; gayrete getirir. Yeis ise bunlara erişmekte, önümüzdeki en büyük engel teşkil eder. Evet yeis, her türlü ilerleme ve gelişmenin önüne çıkan, en büyük yol kesicidir.

     – Şöhret / ünlü ve meşhur olmak, insanın malı olmayanı dahi, insana mal eder. Bu da insanı yersiz bir gurûra sevk ederek, mânen düşüşüne sebep olur.

     – Deli adama “İyisin, iyisin” denilse iyileşmesi, iyi adama “Fenasın, fenasın” denilse fenalaşması nâdir değildir. Nitekim Hz. Muhammed olmuşu değil, olması lâzım geleni nazara veriyor. İnsanlara; nasıl olduklarını hatırlatmıyor, nasıl olmaları gerektiğini söylüyor ve onlardan bunu istiyordu. Çünkü biliyordu ki, insan mükerrem bir varlık. Fakat fıtraten iyiyi, doğruyu ve güzeli ararken yanlışa düşmekten kurtulamaz. Zira “Nübüvvet / Peygamberlik beşerde / insanlar için zaruridir.” Peygamber olmayınca, O yol göstermedikçe, doğruyu ve hakikati bulmaları âdeta imkânsız gibidir. Ancak gerçeğin etrafında dönüp dolaşır; fakat hakikate tam olarak vakıf olamazlar. Bunun içindir ki, Hz. Muhammed; sadece ve sadece gerçekleri, doğru ve hakikatleri nazara veriyor, halka ancak bunları sunuyor. Kısaca, insanların akıllarına kapı açıyor; tercih ve seçimi onlara bırakıyordu.

     – İnadın işi: Şeytan kendisine yardım etse, “Melektir” der, rahmet okur; muhalifini / kendisi gibi düşünmeyeni melek gibi görse, “Libasını / elbisesini değiştirmiş şeytandır” der, lânet eder.

     – En bedbaht / en kötü, fena, mutsuz, bahtsız ve talihsiz ve en muzdarip / ıztıraplı, acı çeken ve en sıkıntılı; işsiz güçsüz adamdır. Zira, atalet / tembellik ademin / yokluğun biraderzadesi / kardeş çocuğu yani yeğenidir. Sa’y / çalışma, vücudun hayatı ve hayatın yakazası / uyanık hâlidir.

     – Kudret-i Fâtıra / herşeyi farklı bir fıtrat ve yaratılışta ve en uygun şekilde yaratan kudret, ihtiyaç ile, hususan / özellikle açlık ihtiyacıyla, başta insan, bütün hayvanatı / hayvanları gemlendirip nizama sokmuş. Hem âlemi herc ü merç / karışıklık ve dağınıklıktan halâs edip / kurtarıp, hem ihtiyacı; medeniyete üstad ederek, terakkiyatı / ilerleme ve gelişmeleri temin etmiş / sağlamıştır.

Bağımsız Türk Cumhuriyetleri

Prof. Dr. Ahmet Kanlıdere ve Prof. Dr. İlyas Kemaloğlu tarafından yayına hazırlanan 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 214 sayfalık eserin zengin bir yazar kadrosu var.

Her biri alâkalı olduğu bağımsız Türk Cumhuriyeti hakkında târihî ve aktüel derinlikli ve tâze bilgilere sâhip öğretim üyesi yazarlar,  bölge ve dünya ticâretinde ve siyâsetinde söz sâhibi olmuş veya olacak devletleri; târihî, sosyal, siyâsî ve ticârî yönden tanıtıyor.

Hazin bir tecellidir ki, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlıklarını elde eden Türk cumhuriyetleri, birlik oluşturamamışlardır. Türkiye ile de arzu edilen ölçüde diyalog kuramamışlar, ticârî ilişkileri geliştirememişler, müşterek sanayi yatırımları tesis edememişlerdir.

Geniş bir ormanlık alan, taş duvarlarla 2’ye, 3’e veya 5’e bölünse bile, altta kökler, üstte dallar birbirleriyle temas hâlinde olur. Bu tabiat kanununu, aynı kökten gelen ana-baba bir kardeş milletler sosyal hayata uygulayamamıştır.  Oysaki Atatürk bu birliğin hayâlini 1933 yılında seslendirmiş ve neler yapılması gerektiğini açıklamıştı.   

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 2023 yılı itibariyle 32 yıl geçmiştir. Dünyâ ve hattâ devletler/milletler târihi itibâriyle uzun zaman sayılmamakla birlikte, aynı kökten gelen milletler söz konusu olduğunda, geçen zamanı, ‘heba edilmiş fırsatlar hâzinesi’ olarak değerlendirmek, akıl ve mantığın gereğidir.

***

Kitabın ilk bölümünde Dr. Öğretim Üyesi İbrâhim Kalkan, Sovyet yönetiminin Orta Asya’da uyguladığı politikaları mercek altına alıyor. Sonraki bölümlerde Doç. Dr. Vügar İmambeyli Azerbaycan’ın bağımsızlık sürecini, siyâset ve kültür alanındaki gelişmeleri, işbirliği düşüncesinin geliştirilmesindeki zorlukları tahlil ediyor. Prof. Dr. Ahmet Kanlıdere Özbekistan’ı anlatıyor. İbrâhim Kalkan Kazakistan’da 1986 yılında yaşanan Jeltoksan olaylarını özetleyip, ülkenin iktisâdiyatı, etnik problemleri, dış ilişkileri, bu ilişkilerle alâkalı Rus ve Çin faktörünü inceliyor.

Kazakistan 2022 yılında yeni bir isyankâr çalkalanmalara sahne oldu:

 Kazakistan’da Nur Sultan Nazarbayev 24 Nisan 1990’dan Mart 2019’a kadar istikrarlı bir ortamda cumhurbaşkanlığı görevini îfa etti. Görevi kızı Darga Nazarbayeva’ya devredeceği konuşulurken Kasım Cömert Tokayev Cumhurbaşkanı seçildi. 5 Ocak 2022 târihinde Kazakistan’ın hemen her bsölgesinde; ülkeyi perde gerisinden Nursultan Nazarbayev ve ailesi fertleri tarafından idâre edildiği ileri sürülerek ayaklanma başlatıldı. Nazarbayev Kazakistan Güvenlik Konseyi Başkanlığı görevinden alındı. Protestolar sebebiyle 164 kişi öldü, 9.900 kişi tevkif edildi.

Türkmenistan, Sefer Murat Türkmenbaşı’nın şüpheli ölümünden sonra yönetime gelen Gurbanguly Berdimuhammedov döneminde güçlenmiş görünmekle birlikte halkın refah seviyesinde önemli bir gelişme sağlanamamıştır. 

Gurbanguly Berdimuhammedov 22 Eylül 1981 doğumlu (teknik ilimler dalında) Dr. unvanına sâhip oğlu Serdar Berdimuhammedov’u 19 Mart 2022 târihinde, oyların %73’ünü alarak cumhurbaşkanı seçtirdi.

Yeni cumhurbaşkanı iyi bir eğitim görmüş bir yöneticidir. Babasının döneminde kısa sürelerle çok sayıda önemli görevler üstlenerek tecrübe kazanmıştır. Askerliğini, Türkmenistan’a has bir sistemle ‘Albay’ rütbesiyle yapmıştır. Çalışma hayatı boyunca bol miktarda madalyaya, fahri unvanlara lâyık görülmüştür. Bu unvanlardan biri de ‘Değerli Köpek Yetiştiricisi’dir.

Prof. Dr. Ahmet KANLIDERE: 1982’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeniçağ Târihi Kürsüsünden mezun oldu. 1983’te Boğaziçi Üniversitesinde başladığı yüksek lisans eğimini Marmara Üniversitesi Târih Bölümünde tamamladı. 1988-1996 yıllarında doktorasını New York’ta, Columbia Üniversitesi Orta Asya Araştırmaları Anabilim Dalında yaptı. Türkiye’ye döndükten ve dört yıl Marmara Üniversitesinde çalıştıktan sonra, 1999-2000 eğitim-öğretim yılında, Kazakistan’daki Ahmed Yesevî Üniversitesi’nin Çimkent şubesinde ders verdi. 2004-2007 yılları arasında Taşkent’te Kültür Müşâviri olarak görev yaptıktan sonra Marmara Üniversitesi’ne döndü ve 2009’da Profesör oldu. 2016-2018 arasında Târih Bölümü Başkanlığını yürüttü. Hâlen aynı üniversitede Genel Türk Târihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görevdedir. Başlıca eserleri: *Reform within İslam: The Tajdid and Jadid Movement among the Kazan Tatars (1809-1917); *Kadimle Cedid Arasında: Musa Cârullah; *Orta Asya Türk Târihi (ed.); *19. Yüzyıl Türk Dünyası, (ed.); *Çağdaş Türk Dünyası, (ed. İ. Kemaloğlu ile); *Sosyalizmden Türkçülüğe Kazanlı Ayaz İshakî; *Yusuf Akçura, Damolla Âlimcan el-BarudîTercüme-i Hâli; *Ötüken’den Kırım’a Türk Dünyası Kültür Târihi, (ed. İ. Kemaloğlu ile birlikte); *Doğu ve Batı Arasında Bir Tatar Mollası: Zahir Bigi’nin Hayatı, Romanları ve Seyahatnames; *İdil-Ural ve Türkistan’da Fikir Hareketleri: Dinî Islahçılık ve Ceditçilik; *Muallim, Muharrir, Müverrih: Yusuf Akçura.
Prof. Dr. İlyas KEMALOĞLU: 2001’de Marmara Üniversitesi Târih Bölümü’nde lisansını, 2003’te ‘Altın Orda – İlhanlı Münasebetleri’ başlıklı tezle yüksek lisansını ve 2008’de MSGSÜ’de ‘Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi’ başlıklı tezle doktorasını tamamladı. 2012’de doçent, 2017’de profesör oldu. Rusça, İngilizce, Farsça ve çeşitli Slav ve Türk lehçelerini bilen Kemaloğlu, 2004-2008 yılları arasında Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Rusya-Ukrayna Masası’nda görev yaptı. 2009-2012 yılları arasında Türk Târih Kurumu’nda çalıştı. 2009-2013 ORSAM’da Avrasya Danışmanı olarak görev yaptı. 2013-2020 yıllarında MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Öğretim Üyesi olarak çalıştı. 2020 yılından itibaren Marmara Üniversitesi’nde görev yapmaktadır. 2013 ve 2018 yıllarında arka arkaya iki kez Türk Târih Kurumu Bilim Kurulu’na aslî üye seçildi. Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi adlı çalışması, 2011’de TTK Teşvik Ödülü’ne, 2019’da İlim Yayma Sosyal Bilimler Ödülü’ne lâyık görüldü. Başlıca kitap çalışmaları: *Moğolların Kafkasya Politikası; *Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi; *Rusların Gözüyle Türkler; *Altın Orda Hanlığı’na Ait Resmî Yazışmalar (A. Melek Özyetgin ile birlikte,); *Avrasya Fatihi Tatarlar (haz.); *Ötemiş Hacı, Çengiz-Nâme (haz.,); *Rus Elçi Raporlarında Astrahan Seferi (haz.,); *Türk Dünyasında Sürgün ve Göç, (ed. N. Sarıahmetoğlu ile birlikte, 2015); İkinci Dünya Savaşı ve Türk Dünyası, (ed. N. Sa- rıahmetoğlu ile birlikte, 2016); Avrasya’nın Sekiz Asrı: Çengizoğulları, (ed. H. Alan ile birlikte); Rus Genelkurmay Belgelerinde İkinci Abdülhamid ve Osmanlı Ordusu (haz. M. Bashanov ile birlikte); Atlas Tartarica, (çev.) 

KATKIDA BULUNANLAR

Dr. Öğr. Üyesi Abzal DOSBOLOV: 1988 yılında Kazakistan’ın Türkistan şehrinde doğdu. 201l’de Hoca Ahmet Yesevi Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 2014’te Yalova Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Millerlerarası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. 202l’de Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler bölümünde ‘Postkolonyal Teori Çerçevesinde Kazakistan’ın Kültür Politikaları’ adlı doktora tezini savundu. Ocak 2022 târihinden itibâren Hoca Ahmet Yesevi Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesi, Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Prof. Dr. Fırat PURTAŞ: 1994 yılında Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 1995 yılında aynı bölümde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Rusya Federasyonu Millî Eğitim Bakanlığı’nın bursunu kazanarak 1997-2000 yılları arasında St. Petersburg Devlet Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Fakültesi’nde yüksek lisans yaptı. Doktorasını 2004 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı. 2008 yılında doçent, Şubat 2014’te profesör oldu. 2009-2012 yılları arasında Gazi Üniversitesi Dış İlişkiler Ofisi Koordinatörü olarak çalıştı. 2008-2019 yılları arasında Milletlerarası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürüttü. UNESCO Türkiye Millî Komisyonu bünyesinde kurulmuş Kültürlerarası Yakınlaşma İhtisas Komitesi’nin üyesidir. Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin akademik yayını olan ve SSCI’de taranan Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi’nin editörüdür. Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İİBF Dekanıdır. Kazakistan Cumhuriyeti’nin Bağımsızlığının 25. Yılı devlet madalyası sâhibidir. İngilizce ve Rusça bilmektedir.

Dr. Öğr. Üyesi İbrahim KALKAN: ODTÜ Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarını tamamladı. Orta Asya târihi ve siyâseti konularında çeşitli makaleleri yayımlandı. İlgi ve uzmanlık alanları Orta Asya düşünce târihi, Orta Asyalı aydınlar, modernleşme hareketleri, Orta Asya bölgesi ile Rusya ve Çin arasındaki ilişkilerdir. Hâlen Kırklareli Üniversitesi, İİBF, Milletlerarası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Dr. İbrahim Kalkan’ın çok sayıdaki makalelerinin yanı sıra bir kitabı da yayımlanmıştır: Kazakistan’da Siyâsî Modernleşmenin Kökenleri (1822-1920).

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: 1993’te Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 1995’te BÜ’de yüksek lisans çalışmasını, 2005 yılında da Ankara Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. 2009 yılında ‘Milletlerarası İlişkiler’ alanında doçent, 2014’te profesör unvanlarını aldı. ASAM, SDE, USGAM, YTSAM ve Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) gibi think tanklarda kurucu başkanlık, merkez müdürlüğü, enstitü başkanlığı gibi görevlerde bulundu. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Lâtin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) ders verdi. 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi ve Ankara Kriz ve Siyâset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak akademik çalışmalarını devam ettirmektedir.

Türk Dış Politikası, Orta Asya, Güvenlik, Jeopolitik ve Kriz Yönetimi başlıca çalışma alanlarını oluşturmaktadır. 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı ‘Türk Dünyası Hizmet Ödülü’, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından ‘2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü’ başta olmak üzere çok sayıda Millî-Milletlerarası ödüle lâyık görüldü.

Doç. Dr. Vügar İMANBEYLİ: Lisans ve yüksek lisansını târih alanında İstanbul ve Boğaziçi üniversitelerinde tamamladı. Doktora çalışmasını Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde yaptı. 2009-2020 yılları arasında İstanbul Şehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde çalıştı. Ekim 2020’den beri Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü öğretim üyesidir. Akademik ilgi alanı genel hatlarıyla post-Sovyet coğrafyada târih, siyâset ve mukayeseli dış politikadır. Ali Merdan Topçubaşı, Azerbaycan-Osmanlı İlişkileri 1918, Avrasyacılık: Rusya’nın Kimlik Arayışı, Azerbaycan’da Din ve Kimlik (Sevinç A. Özcan ile birlikte) isimli kitap çalışmalarının yanı sıra Rusçadan yaptığı tercümeleri (A. G. Dugin, Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım; N. S. Trubetskoy, Avrupa ve Beşeriyet; N. S. Trubetskoy, Rus Ben-İdraki; M. E. Resulzade, Pan-Turanizm ve Kafkasya Meselesi; Y. T. Gaydar, İmparatorluğun Çöküşü: Sovyetlerden Dersler) yayımlanmıştır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

DERKENAR

TÜRK DÜNYASI:                                                                                  ESÂRETTEN BAĞIMSIZLIĞA,                                                       BAĞIMSIZLIKTAN TÜRK BİRLİĞİ’NE

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Türk cumhuriyetlerinde alfabe ve dil; birlik için ‘olmazsa olmaz’ unsurdur. Moskova yönetimi her bir Türk topluluğuna ayrı bir alfabe dayatmıştı. Bağımsızlıktan sonra Özbekistan ve Kazakistan, alfabede yaptığı değişikliklerle, Rusya dönemindekini aratacak yeni bir yapılanmayı tercih etmiştir. Kırgızistan ise bölgenin en fakir ülkesi olarak henüz alfabe meselesini gündeme getirememiştir.

Etnik problemler ve Çin baskısı moral bozucudur.

En istikrarlı ülke Özbekistan; Taşkent, Buhara, Semerkant, Fergana gibi târihî şehirleriyle göz kamaştırıyor.  Bölgenin en zengin ülkesidir. Türkiye ile temaslar sık ve ümit verici olmakla birlikte Rusya’nın etkisi devam ettiğinden ümit edilen neticeler hayli uzaktadır.  

Her Türk Orta Asya Cumhuriyetleri’ndeki soydaşlarımızın varlıklarını nasıl devam ettirebileceklerini, nasıl güçlü hâle gelebileceklerini ve nasıl birlik olabileceklerini düşünmek ve fikir üretmekle vazifelidir.

Kasıt veya cehâlet sebebiyle ‘Azerî’, ‘Kazak’, ‘Kırgız’, ‘Özbek’ ve ‘Türkmen’ olarak anılan soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın varlıklarını koruyabilmek, daha huzurlu ve daha müreffeh bir gelecek inşa edebilmek için tek alfabeli, tek dilli olmaları; ticârî, sınâî, sosyal ve askerî birlikler oluşturmaları şarttır. Bu vazife Mustafa Kemal Atatürk tarafından:

Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idâresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sâhip çıkmaya hazır olmalıyız.

Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Mânevî köprülerini sağlam tutarak! Dil, bir köprüdür; inanç, bir köprüdür; târih, bir köprüdür.

Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü târihimizin içinde bütünleşmeliyiz.

İfâdeleriyle Türk milletine ve yöneticilerine tebliğ edilmişti.

Atatürk, 1 Aralık 1921 târihinde TBMM’nde yaptığı bir konuşmada ise Pan-Türkizm ve Pan-İslâmizm konusunda şu sözleriyle îkazda bulunmuştur:

Dünya yüzünde mevcut bütün dindaşlarımızın huzurlu ve refah içinde yaşamalarını isteriz. Fakat bu toplumun büyük bir imparatorluk hâlinde, bir noktadan sevk ve idâresini düşünmek istiyorsak, bu hayaldir…

Tek dilli, tek alfabeli ve daha güçlü ve topraklarını daha iyi koruyabilen bir Orta Asyalı, ister Özbek, ister Kırgız, ister Kazak… adına ne derseniz deyin böyle bir birliktelik nasıl olmalı ve nasıl korunmalı diye düşünmemiz gerekir.

Bu tebligat ve ikazın gereklerini en samîmi tarzda benimseyen ve sınırlı imkânlarına rağmen uygulamaya geçen tek kişi Prof. Dr. merhum Turan Yazgan olmuştur. (1938-2012) Câlib-i dikkattir: Henüz Sovyetler Birliği dağılmadan 1980 yılında kurduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı ile devletin yapmaya teşebbüs etme cesâretini bile gösteremediği büyük işleri üstlenmiş ve imkânlarının fevkinde hizmetler gerçekleştirmiştir.

***

Türk Birliği: Hayâlden İdeale ve Sonra Gerçeğe…

1992 yılında Ankara’da Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi gerçekleştirildi. 2006 yılındaki toplantıda Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Zirve toplantıları adının, ‘Türk Dili Konuşan Ülkeler Konseyi’ olarak değiştirilmesini teklif etti. Teklif, 3 Ekim 2009 târihinde Nahcivan’da; Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye Cumhurbaşkanlarının iştirakiyle yapılan toplantıda imzalanan anlaşma ile kabul edildi. Özbekistan 14 Eylül 2019’da Konsey üyesi, Macaristan ise gözlemci üye oldu.

12 Kasım 2021’de İstanbul’da yapılan toplantıda konseyin adı, ‘Türk Devletleri Teşkilâtı’ olarak değiştirdi. Teşkilâtın Genel Sekreterliği İstanbul’dadır. Türkmenistan Teşkilata gözlemci üye olarak dâhil oldu.

Teşkilâtın; ‘Milletlerarası Türk Kültürü, Türk Devletleri Parlâmenterleri… gibi organları vardır.

03 Kasım 2023 târihinde İstanbul’da gerçekleştirilen toplantıda; teşkilat üyeleri arasında vize işlemlerinin kolaylaştırılması, ‘Türk Yatırım Fonu’ oluşturulması, ‘Alfabe Birliği’nin sağlanması gibi temennilerde bulunuldu.

Gönül arzu eder ki: Bu temenniler; Avrupa Birliği’nde olduğu gibi ‘Şengen Anlaşması’ benzeri bir düzenleme ile vize sistemi tamamen kaldırılsın.

Birlik üyeleri arasında gümrük birliği kurulsun.

Üye ülkelerde üretim maksatlı sıfırdan sanayi tesisleri kuracaklara verilmek üzere güçlü bir fon teşkil edilsin.

Bunlar şimdilik hayâl olmakla birlikte, birkaç sene içerisinde ideal hâline getirilirse hakikate dönüşmesi kolaylaşır.

Akıl ve mantık bunu gerektirir. 

Birlik budur. 

Güç bundadır. 

Huzur ve refah ortamı böyle sağlanır. 

Olacaksa Eğer Bir Türk Tarikatı Olmasını Çok İsterdim

Çünkü Yesevi’den, Horasan erenlerinden, Yunus’tan, Hacı Bektaş’tan, Hacı Bayram’dan… Sonra bedevi bir zihniyet çekilmiyor be kardeşim.

Türkün bünyesine, Türkün dünyasına uygun değil çünkü.

*

Bize karşı atom bombası kadar güçlü, Gayrı müslüme karşı ise sinek kadar güçsüz, bu sahte olağan üstü güçlü bedevilerden bıktık artık.

*

Arada dağlar kadar arılık duruluk, arada dağlar kadar ilim irfan, arada dağlar kadar soy sop, gelenek görenek, kültür ve aidiyet farkı var.

*

Din sosuna batırılmış habis bir ur gibi içten içe çürüten, içten içe kuşatan, ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız.

*

Afyonun nerede ne zaman patlayacağı, haşhaşilerin sinsi bir yılan gibi nerede ne zaman sokacağı, nerede ne zaman bir Şerif Hüseyin, nerede ne zaman bir Şeyh Said, nerede ne zaman bir Hasan Sabah, nerede ne zaman yeni bir Feto çıkacağı belli değil.

*

İstediğiniz kadar İslam olun, aynı zamanda Türk olmadığınız sürece, bu milletin manevi dünyasında size asla yer yok.

*

Belki kafamızı karıştıracak, belki bizi biraz uğraştıracaksınız, ama eninde sonunda bu bünyeden muhakkak atılacaksınız.

Herkes kafasına şunu iyice soksun! İstedikleri kadar şeyh, istedikleri kadar, gavs, istedikleri kadar kutup olsunlar. İstedikleri kadar takla atıp, istedikleri kadar allayıp pullasınlar. İstedikleri kadar uçup, istedikleri kadar DOSTU (!) palavralarıyla milleti kandırsınlar

*

İçinde Türk olmayan, Türkün ruhu olmayan, her şey bu millet için, bu coğrafya için, bu devlet için bir BEKA meselesidir.

*

Bunu kafamıza küçük harflerle değil, büyük ve kalın harflerle muhakkak kazımak zorundayız. Kazımadığımız müddetçe Feto ve türevleri ne ilk ne de son olarak bu milleti can evinden vurmaya devam edeceklerdir.

*

Bataklık varsa sinek, sinek varsa sıtma muhakkak vardır. Bu batağın çaresi, temiz suyun gürül gürül çağlayacağı Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve faziletidir.

*

Tarikatçı değilim, çünkü aklımı kim olursa olsun kimseye ipotek edemem, ama çağdaş demokrasi, insan hak ve hürriyeti ve Türk milliyetçiliğindeki inançlara saygı prensibi gereği, tercihlerini böyle belirleyen bütün arkadaşlara saygılıyım. Umarım onlar da bana saygılı olurlar.

*

İlim için lazım olan aklın, din için de lazım olduğuna inananlardanım. Çünkü akla değer vermeyen ümmetlerin sonu cennet değil cehennemdir. Esarettir, uşaklıktır, rezilliktir, pisliktir.

*

 Bunu görmek için ille âlim olmaya gerek yok. Ağzına kadar hacı, hoca, seyyit, gavs, kutup, şeyh, şıh dolu İslam dünyasına bakmak yeter de artar bile.

*

Biliyorsunuz Türk milliyetçiliği çok sorgulandı. Özellikle de tarikatlar tarafından, ama Allah’a şükür milliyetçilik her sorgunun altından alnının akıyla çıktı. Fakat aynı şeyi tarikat ve cemaatler için söyleyemeyiz.

*

 Rezaletin biri bitmeden diğeri başlıyor. Paralellik, ihanet, ticaret, sapıklık, sahtekârlık, yobazlık, ajanlık, rüşvet, iltimas, sahtecilik… Skandalın haramın günahın ardı arkası kesilmiyor.

*

Biline ki devletler parasızlık sebebiyle değil, ahlaksızlık sebebiyle önce çözülür ve sonra dağılır gider!

*

Bir tek karınca kadar gücü olmayan, sosyal sorumluluk duymayan günümüz insanının kendisini fildişi kuleye hapsettiğinin farkına varması gerekir.

Oysa bir karınca kendi kolonisinden daima haberdardır. (Neml Suresi, 18)

Takdir düşünceye kalmıştır. Saygılar.

Kalitesiz Eğitimle Kalkınma Olmaz

İki hafta önceki yazımda “Bu eğitim kalitesi ile asla gelişmiş ve güçlü bir ülke olamayız” demiştim. Bu hafta açıklanan PİSA testlerinin sonuçları eğitim sistemimizdeki niteliğin (kalitenin) yerlerde süründüğünü bir kere daha yüzümüze çarptı.

PISA’nın açılımı “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” demek.  Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde, 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren bir araştırma bu.

Türkiye bu çalışmaya 2003 yılında dahil oldu. O tarihten sonra yapılan PISA sınavlarında Türkiye “nitelik atılımı” yapamadı. Türkiye’nin 67 ülke arasındaki sıralamadaki yeri pek değişmedi.

37 OECD ülkesi arasında Fen bilimlerinde 29’uncu, Matematikte 32’inci, Okuma becerileri, yani okuduğunu anlamada 30’uncu sıradayız.

Öğrencilerimiz matematik, okuduğunu anlama ve bilim konularında hep OECD ortalamasının çok altında puanlar almakta. Formüle etme, yorumlama ve akıl yürütme gibi alt bölümlerin hepsinde OECD ortalamasının altındalar.

PISA’da puanlar en düşük 1. ve 2. basamaklardan başlayıp en yüksek puanlar ise 5. ve 6. basamaklar olarak belirleniyor.

Bir ülkenin insan sermayesinin en kaliteli kısmını temsil eden grup ülke kalkınmasının potansiyel lokomotifidir. Bu kapasiteye erişme oranı ne kadar yüksekse ülkenin kalkınma hızı o kadar yüksek oluyor.

Türkiye’de öğrencilerin sadece yüzde 5,6’sı, (yaklaşık 50 bin öğrenci) en yüksek 5. ve 6. basamaklarda yer alıyor. Bu nitelikli kesimdeki insanlarımızı ne kadar değerlendirebildiğimiz de ayrı bir konu.

En yüksek 5. ve 6. basamaklarda öğrencilerinin oranı yüzde 22 civarında olan Güney Kore’nin Türkiye’nin imrendiği bir gelişmişlik seviyesinde olması asla tesadüf değildir.

23 yıldır ülkeyi yöneten iktidar eğitim deyince hep okul binalarına yaptığı yatırımlarla ve öğrenci sayısıyla övünüyor. Ülkeyi yönetenlerin nitelik (kalite) yönünden bir hedefi olmamasının bir sonucudur bu rakamlar.

*****************************

Öğretmenlerin Niteliği

Eğitim Sisteminin içinde bulunduğu bu durumdan çıkışı kolay olmayacak. Çünkü bu sistemin yetiştirdiği öğretmen kadroları da büyük ölçüde niteliksizdir.

Bu durumun kök sebebi belli. İktidarın hedefi nitelikli eğitim değil, “bizden olanların” yönettiği eğitim kurumları ile “dindar ve kindar” nesil yetiştirmektir.

Uluslararası standartta öğrenci yetiştirmek için bu nitelikte öğretmene ihtiyaç vardır. “Öğretmen bilmediğini öğretemez.”

Ayrıca ülkemizde öğretmen artık eğitimci değil, öğretici olmaya zorlanmaktadır.

****

Öğrencilerin Beslenme Sorunu

Eğitim sistemimizin üstünde bir sıkıntı daha var ve bu sıkıntı korkunç boyutlara ulaştı: Öğrencilerimiz iyi beslenememektedir.

13 bin öğrenciyle gerçekleştirilen bir araştırma, öğrencilerin yaklaşık yüzde 60’ının göreli yoksulluk sınırının altında, öğün atlayarak yaşadıklarını ortaya koydu.

İyi gıda almayan hatta aç olarak okula giden öğrencilerden başarı beklemek haksızlık olur.

****

Üniversitede Ders Anlatılmaz

Eğitim kurumlarımızda gerçek bir eğitim olduğunu söylemek mümkün değil. Üniversitelerimizde hala hocalar ders anlatır ve öğrenciler dinler, bir kısmı not tutmaya çalışır. Hocalar ya kendi yazdıkları veya başka bir yazarın ders kitabını parça parça anlatırlar. Hatta kitabı olmayıp, kendi ders notlarını kelime kelime yazdırarak ders anlattığını sanan üniversite hocaları bile gördüm.

Oysaki gelişmiş ülkelerdeki üniversitelerde, hoca gelecek derste hangi konunun işleneceğini ve ulaşabilecekleri kaynaklara dair bilgi verir. Ders günü bütün öğrenciler konuyu okumuş öğrenmiş olarak derse gelir. Konu hakkında hocanın ve öğrencilerin sorduğu sorular üzerinden tartışma yapılır.

Okuduğunu anlayamayan ve öğrendiğini anlatamayan, analitik düşünceye sahip olmayan öğretmen ve öğrencilerle bu yöntem nasıl uygulanabilir, bilemiyorum.

*****************************

Adalet Sisteminde Nitelik Sorunu

Okullarımızda nitelikli eğitim olmadığı gibi, iktidarın Avrupa’nın en büyüklerini yapmakla övündüğü, Adalet Saraylarında da nitelikli yargılama ve adalet yok.

En basit tahliye veya kira tespiti davaları için 10 ay sonraya duruşma gününün verildiği, sadece ilk derece mahkemesinden 2 seneden önce karar çıkmayan Adalet Saraylarımız var. İstinaf ve Yargıtay aşamalarıyla birlikte 5-10 yıllık sürelerin normal karşılandığı yargı süreçlerimiz var.

Oysaki hepimiz biliyoruz: “Geciken adalet, adalet değildir.”

****

“Anayasamızın 138. maddesine göre ‘hâkimler, Anayasa’ya kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.’ Bu nedenle yargılamada temel taş, ‘vicdani kanaattir.’ Vicdani kanaatin oluşum yeri ise ‘duruşma’dır.”

Yargıtay E. Başkanı Sami Selçuk “mahkemelerin ilk duruşmada veya ertesi gün/ çok kısa zaman içinde yapılacak 2. duruşmada karar verebilmesi gerektiğini, gelişmiş ülkelerde böyle uygulandığını anlatıyor. Sami Selçuk, Türkiye’deki duruşmaları merak eden, Avrupalı bir mevkidaşına birkaç duruşma izlettikten sonra yaşadığı mahcubiyeti de anlatmıştı.

****

En büyük adalet saraylarından birini yöneten Başsavcının da şikayetçi olduğu konuları hatırlayalım: “Azalan hâkim-savcı sayısını ihtiyaca binaen hızla artırma yoluna gidilince yargı mensuplarındaki nitelik irtifa kaybetti. Halkta yargıya karşı güvensizlik oluşmaya başladı.’’ Bu bağlamda ‘’kimi yargı mensupları … her türlü kirli işi yapmayı kendinde hak görmeye başladı.’’

Raporda İstanbul Anadolu Adliyesinde ‘’iş takibi ve aracılık yapan, rüşvete tevessül eden yargı mensupları’’ndan da örnekler veriliyor; ’Yargı içinde oluşmaya başlayan çete ve çetecikler’’den bahsediliyordu.

****

Niye eğitimden bahsederken yargı sistemini anlatmaya başladım? Çünkü;

Ekonominin gelişmişliği ve gücü ülkedeki hukuk ve demokrasi seviyesi ile orantılıdır.

Hukuk ve demokrasi talebi ise eğitim seviyesi ve şehirleşme ile doğrudan alakalıdır.

Bu eğitim seviyesi içinden nitelikli bir yargı sistemi çıkması mucize olurdu.

            Batının Kirli Yüzü

İnsanlığı kara kara düşündüren en büyük endişe; “acaba dünyanın geleceğinin nasıl olacak ve genç kuşaklara nasıl bir dünya bırakılacağıdır.”

            Günümüz insanını yakından ilgilendiren bu soru, mühim olduğu gibi cevabı da o derece önemlidir.   İnsanlığın, müştereklerde anlaşmasının zamanı henüz geçmiş değil. Fakat şimdilik bu müştereklerde birleşmek oldukça zor görünmektedir.

Bazı siyasi sorumluların, fikir adamlarının ve devlet yetkilerinin bu yönde fikir üretmelerine, gayret göstermelerine, ciddi girişimlerde bulunmalarına rağmen, bu gayretleri nafiledir. Bu çabalar yeterli düzeye gelse bile dünyayı yöneten kötü çoğunluğun gölgesinde kalacağı aşikârdır.

Günümüzde Gazze ve Filistin’de görülen “insanlık dışı” görüntüler, bizi oldukça korkutmakta ve umutsuzluğa sürüklemektedir. Dünya, barışı koruma ve birlikte yaşama hususunda sınıfta kalmıştır.

Batının “sözüm ona medeni” devletleri tarafından, “zalimlik, kin, nefret haksızlık, gasp, yağma vb. davranışlar kabul görmekte, teşvik edilmekte ve desteklenmektedir. Böylesi kötülükler kabul görürse, insanlığın geleceği vahim demektir. Dünyanın, “bencillik, kin ve nefret” duyguları ile kuşatılması oldukça korkutucudur.

Batı kötü bencil ve açgözlü olduğundan, sürekli kendilerine sömürülecek toprak aramıştır. Bu gaye için paylaştıkları coğrafyalara kan, gözyaşı ve ıstırap götürmüşlerdir.

Haçlı seferlerinin ortaya çıkmasının nedeni asla dini değildir. Aç kalan Avrupalı’nın Doğu’nun (Müslümanların) tüm topraklarını işgal etmek ve zenginleşmek olduğu bilinen bir gerçektir.

Matta İncili’nde 731: “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim. İnsanın düşmanları kendi ev halkı olacaktır.” ifadelerinin yer alması ürkütücüdür. Safsata olduğu aşikâr olan bu buyrukların, dini kitap vasfı asla olamaz.

Batı’nın gözünde insanın hiçbir değeri yoktur ve insan sadece kullanılmak için vardır. Napolyon’un söylediği şu sözler manidardır: “Askerler ölmek için vardır; … bir milyon adamın hayatına zerre kadar değer vermem.”

Avrupalı ülkeler, sömürgecilik, zulüm ve hırsızlık faaliyetlerini “meşrulaştırmak” için bölgeye “medeniyet götürüyoruz” yalanına sığınmıştır.

İngilizlerin, 500 yıl süren sömürgecilik dönemi; köle ticareti, kölelerin kullanılması, katliamlar, kıtlıklar ve toplama kamplarındaki zulümlerle doludur. İngiltere Aborjinleri sistematik olarak yok etti. Aralarına salgın hastalık yayarak, yemeklerine zehir katarak 750 bin siyah derili aborjini 31 bin kişiye indirdi. 2. Boer Savaşnda, çoğunluğu kadın ve çocuk olan yaklaşık 28 bin Boer (Hollandalıların soyundan gelenler) ve bilinmeyen sayıda siyah Afrikalıyı öldürdü.

Hindistan’ın Amritsar kentinde 13 Nisan 1919’da, barışçıl gösteriler sırasında 10 dakikada yaklaşık 1000 protestocu öldürüldü. Hindistan ile yeni oluşturulan Pakistan arasındaki sınır olaylarında İngilizler tarafından 1 milyon insan öldürüldü. İngiliz sömürgesi altındaki Kenya’da bağımsızlık amacıyla başlatılan Mau Mau İsyanı (1951-1960) sırasında, binlerce Kenyalı öldürüldü. Britanya İmparatorluğu döneminde, Hindistan’dan milyonlarca ton buğday İngiltere’ye ihraç edildiği için 12-29 milyon arasında Hint açlıktan öldü.

1943’te dönemin Başbakanı Winston Churchill, İngiliz askerlerine ve Yunanistan gibi ülkelere Hintlilerin ürünlerini gönderirken, 4 milyon kadar Bengalli açlıktan hayatını yitirdi. Churchill, Bengal kıtlığıyla ilgili bir açıklamasında, “Hintlerden nefret ediyorum. Hayvan gibi bir dine sahip, hayvan gibi insanlar. Kıtlık, tavşan gibi üredikleri için kendilerinin hatasıydı.” Demiştir.

İspanya ve Portekiz’in imparatorluk geçmişleri, acımasız ve kanlı sömürgecilikle doludur. Peru’yu işgal eden İspanyol Francisco Pizarro’nun belge ve günlüklerinde, İnka halkına soykırım yapıldığı ifade edilmektedir.

Belçika sömürmek için girdiği Kongo’da 1908 yılına kadar 10 milyon Kongoluyu katletti. Cani uygulamalarıyla zaman içinde “Kongo Kasabı” olarak anılacak Belçika Kralı 2. Leopold Kongo’yu kendi mülkü ilan etti. Kotalarını dolduramayan yerlilerin kendilerinin ve çocuklarının elleri ile ayakları kesildi. Brüksel’deki sarayına “Afrika Müzesi” açan Leopold, Kongo’dan getirdiği kişileri, “insanlar için düzenlenen hayvanat bahçesinde” sergiledi. Kongo’da yaklaşık 10 milyon kişinin hayatını kaybettiği düşünülüyor. Belçika’nın Ruanda’daki etnik politikalarının 1994’te yaklaşık 850 bin kişinin canına mal olan Ruanda Soykırımı’nın temelini oluşturduğu düşünülüyor.

Fransa, sömürgecilik faaliyetleriyle Afrika’nın batısında ve kuzeyinde 20’den fazla ülkede hâkimiyet kurdu. Bölgede 5 asır süren sömürge dönemi ve bağımsızlık savaşları, 2 milyondan fazla Afrikalının hayatına mal oldu.
Cezayirlilerin başlattığı gösterilerde, binlerce Cezayirli, Fransız askerlerince öldürüldü. Tarihe “8 Mayıs 1945 Setif ve Guelma” katliamı olarak geçen olaylarda, Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda yaklaşık 1,5 milyon kişi, Fransızlar yüzünden hayatını kaybetti.

İtalyanlar, Libya’yı kontrol etme çabaları sırasında yüzbinlerce Libyalının ölümüne, on binlercesinin yerinden edilmesine neden oldu.

Bugünkü Namibya topraklarında yer alan Alman Güneybatı Afrika’sında 1904-1907’de Alman General Lothar von Trotha’nın emriyle katliam yapıldığı, bunun Herero nüfusunun büyük çoğunluğunun ve Nama nüfusunun yarısının yok olmasına sebep olduğu ifade ediliyor. Toplama kamplarında ölenlerin kafataslarını ülkeye getiren ve bilimsel deneyler için kullanan Almanların, Herero ve Namalara karşı işlediği katliam, “20. yüzyılın ilk soykırımı” olarak nitelendiriliyor.

Almanlar 1933-45 yılları arasında diğer milletlerden 21 milyon insanı topluca kurşuna dizerek, toplama kamplarında fırınlarda yakarak, gaz odalarında zehirleyerek soykırıma uğrattılar. Milyonlarca Yahudi sistematik bir biçimde vurularak, asılarak, yakılarak ve zehirlenerek öldürüldü.

Alman siyasetçi Jürgen Todenhöfer, Batı’nın kirli geçmişiyle ilgili olarak; “Dünyayı sömürgeleştirirken, 50 milyon insanı öldürenler Müslümanlar değildi, aksine hepsi Batı’nın zorbalıklarıydı. Biz Batılılar dünyayı fikirlerimizin mükemmelliğiyle fethetmedik. Sanırım biz kendimizi bir yalan içerisine yerleştirmişiz. Bu yalan şu: “İyi olan, asil olan, yardımsever olan bizleriz.”  Gerçek bu değil. İnanıyorum ki, biz Batılılar dünyayı fikirlerimizin, değerlerimizin ve dinimizin mükemmelliğiyle fethetmedik. Yalnızca ve yalnızca başkalarından daha acımasızca zor kullandık. Daha ciddi olmam gerekirse; Haçlı Seferleri’nde 4 milyon kişiyi öldüren, sömürgeleşme döneminde 50 milyon insanı öldüren, 1. ve 2. Dünya Savaşlarında 70 milyon insanı öldüren, 6 milyon Yahudi’yi öldüren Müslümanlar değildi.” Şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.

Ufacık bir kısmını örnek verdiğimiz bu vahşet hatırlanırsa, Gazze’de yapılan soykırıma şaşırmamamız gerektiğini anlayabiliriz. Çünkü batı, yalancı, talancı ve katliamcıdır.

Bir dahaki yazımızda ABD’ nin karnesini göreceğiz.

Sevgiyle kalın.

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ’I vefatının 48. Yılında ( 11 Aralık 1975 ) saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz.

Hüseyin Nihal Atsız diyor ki: ” Ben yabancı kaynaklı hiç bir fikri benimsemeğe tenezzül etmeyecek kadar milli şuur ve gurura malik bir Türk’üm…”

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından, değişik liselerde uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yapan, 1944 Yılında Turancılık davasından yargılanan, 1964 – 1975 yılları arasında Ötüken Dergisini çıkararak Ülkemizin fikir ve düşünce hayatına çok önemli hizmetler yapan, Türkçü ve Milliyetçi kimliğiyle tanınan, romanlarında özellikle Göktürkler Dönemini akıcı ve yalın bir dille anlatan, Bozkurtların Ölümü, Bozkurtların Dirilişi, Deli Kurt, Ruh Adam, Yolların Sonu gibi pekçok kitabın yazarı, Orhun, Milli Mecmua, Ötüken, Ergenekon, Çınaraltı, Tanrıdağ  Kopuz gibi dergilerde yüreklere su serpen şiir, hikaye ve diğer yazılarını yayınlayan, Sosyalizm’e  karşı çıkan ve bu faaliyetler ile ilgili olarak muhtelif yerlere yazdığı mektuplarla akisler uyandıran, Türk Tarihine bütüncül gözle bakan, büyük bir şahsiyet abidesi, dava ve mücadele adamı, yaptığı büyük hizmetlerle iz bırakarak Milliyetçi Fikrin Ölmez ve Abide Şahsiyetleri arasında yerini alan HÜSEYİN NİHAL ATSIZ’I vefatının 48. Yılında ( 11 Aralık 1975 ) saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Prof. Dr. Mustafa E. Erkal