5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 221

Şeyh Sait İsmi Bugün Kimin İşine Yarar?

Gazeteci Nedim Şener’in söylediğine göre 2014 Yılında Büyükşehir Belediye Meclisince Diyarbakır’ın bir meydanına Şeyh Sait ismi verilir. 2016 Yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediye eş Başkanı Gültan Kışanak ve eş Başkan Fırat Anlı’nın gözaltına alınıp çıkarıldıkları mahkemede PKK terör örgütüne üye olmak suçundan tutuklamalarının ardından, Büyükşehir Belediyesine Etimesgut Kaymakamı Cumali Atilla kayyum olarak atandı. 2019 Yerel seçimlerinde HDP’den Belediye Başkanı seçilen Ahmet Selçuk Mızraklı yine terörle iltisaklı bulunduğundan İçişleri Bakanlığınca görevden alınarak Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu onun yerine Kayyum olarak atandı.

                Nedense AKP Hükümetlerince atanan iki kayyum da vatan hainliğinden idama mahkûm edilen Şeyh Sait’in ismini o meydandan kaldırmıyorlar. Aksine Diyarbakır Silvan yolunu Elazığ’a bağlayacak olan 12 Km yolun adına da yine Şeyh Sait Bulvarı adı veriliyor ve kayyum vali bunu övünülecek bir marifetmiş gibi Şeyh Sait Bulvarı çalışmalarına başladıklarını ilan ediyor.

***

Mecliste Durum

                Kayyum Vali’nin bu açıklamasından sonra, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, 27. Dönem İYİ Parti milletvekili İsmail Koncuk ve Vatan Partisi Genel Başkan yardımcısı, Kayyum Vali’nin bu açıklamasına büyük tepki gösteriyorlar.

                İyi Parti Sözcüsü Ankara Milletvekili Prof. Dr. Kürşat Zorlu, Diyarbakır’daki Şeyh Said Meydanı’nın isminin değiştirilmesi için Meclis’te İçişleri Bakanının cevaplaması isteğiyle soru önergesi veriyor.

                Bunun Arkasından İyi Parti İstanbul Milletvekili Salim Ensarioğlu Şeyh Sait’e sahip çıkarak “İYİ Parti merkezden uzaklaşıyor” bahanesiyle partisinden istifa ediyor.

                CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e bu konu hakkında sorulan bir soruya: “Olayı tarihçilere bırakmak lâzım, yakınlarının acılarına saygı duymamız gerekiyor” cinsinden cevaplar veriyor.

                Aslında bu konu hakkında tarihçiler söylemişler söyleyeceklerini ama nedense yaklaşan seçimler dolayısıyla hain Şeyh Sait’e ilgi duyanların oylarını almak için ne AKP den bir ses çıkıyor, ne de ana muhalefet partisi CHP Genel Merkezinden. Oysa olay gayet açık ve net. Fransızların bir sözü vardır: “Biz kediye kedi deriz.” Hain Şeyh Sait bir katildir biz de Katile katil deriz…o kadar!

                İşte size tarih, birinci ağızlardan nakledilen ifadeler:

“ Mim Kemal Öke: “Musul meselesinin çözüme kavuşturulamadığı bir sırada bu ayaklanmanın çıkması İngiltere’ye yararlar sağlayabilirdi. Bir kere Türklerin Türkiye’deki Kürtler ile barış içerisinde yaşayamadıkları ortaya serilirse Türkiye’nin Kürt unsuru da bulunan Musul üzerindeki iddiasını zayıflatmış olurdu. Şeyh Sait isyanının İngiltere’ye sağlayacağı ikinci bir fayda da fırsattan istifade ile Irak’a karşı askeri bir harekâta girişmediği sürece, iç ayaklanma ile uğraşan bir Türkiye’nin Musul meselesinde direnmesini de güçleştireceğiydi ( 24).”

Cumhuriyet: İlla-i Vatan ismi teşkilatın görünen ismidir. Hakiki isim ise “Müdafaa-i Hukuk-u Hilafet-i Kübra’dır. Vahdettin firara karar verdikten sonra komite üyeleri de Romanya’ya firar etmiş ve bir otelde hilafet kongresi yapmışlar, kongre başkanlığını da Sabık Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali Bey yapmıştır. Kongrede hilafet komitesinin yapacağı işler ve faaliyet projeleri görüşülerek bu hususa dair birtakım esaslar hazırlanmıştır.

Kongrenin aldığı kararlarından Vahdettin haberdar edilmek üzere Mehmet Ali San Remo’ya gitmiş ve verilen kararlar tasdik olunmuştur. Aynı zamanda komite memleketimizde suikastlar yapmak ve ihtilal çıkarmak için bazı tertibatta almıştır.

Bu arada hilafet kabinesinin de şekli belirlenmiş, bu şekle göre Mehmet Ali Sadrazam, Hamdi Harbiye Nazırı, Rıza Tevfik Maarif Nazırı, Hoca Sabri Şeyhülislam vazifelerini yürütecektir.

Konferansın aldığı kararları tatbik etmek için münasip bir zaman bekleniyor, her biri birer vazife alan kişiler birer birer memlekete gelerek faaliyete başlamışlardı. Bu sırada İstanbul teşkilatı tekrar talimat almak üzere Romanya’ya gidip gelen Sabık Yeniköy Daire-i Belediye Müdürü evrak ve vesikalar ile beraber yakalanarak tutsak edilir. Bu suretle yakalanan bu adamın üzerindeki evraklar meselenin hakikatini de ortaya çıkarmış oluyordu (13).

___________________________________________ (13) Cumhuriyet Gazetesi, 23 Haziran 1925, s. 1–2.

2. İSYANIN BAŞLAMASI VE YAYILMASI 2.1. İsyanın Başlaması

Şeyh Said Piran köyüne gelmeden önce Bitlis’te tutuklu bulunan Cibranlı Halit Yusuf Ziya’ya bir adamını gönderir. Cibranlı Halit, Yusuf Ziya’dan isyan hazırlıklarını hızlandırmaları ve Diyarbakır üzerinden Suriye ile temasa geçmelerini istemiştir. Bunun üzerine Şeyh Sait de Hasananlı Halit’e Malazgirt üzerinden Bitlis’e gidip Cibranlı Halit ve arkadaşlarını kurtarma girişimine başlaması emrini verir. Şeyhin kendisi de Şuşar Gökoğlan nahiyesinin Kırıkan köyüne hareket eder. Zirkanlı Miralay Selim ve bölgenin bütün şeyh ve ağaları ile Karlıova’daki Cibranlı Baba, Kamil ve Hatoğulları yüzlerce silahlı adamı ile Kırıkan köyüne gelirler. Şeyh Sait burada “ Kurulduğu günden beri dini mübini Ahmadi’nin temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ile arkadaşlarının kuranın ahkâmına aykırı hareket ederek Allah ve Peygamberi İnkâr ettikleri ve Halife-i İslam’ı sürdükleri için gayri meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamlar üzerinde farz olduğunu. Cumhuriyetin başında bulunanların ve Cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının şeraiti Gurra-i Ahmedi’ye göre helal olduğu vs.” şeklindeki fetvayı verir. Karlıova kazasının Kanireş köyüne gelen Şeyh Sait burada da aşiret reisleri ile görüşmelerde bulunup isyan için hazır olmalarını ister. Daha sonra Solhan’ın Melekan köyüne giden Şeyh Sait burada Şeyh Abdullah ile birlikte isyan planını hazırlar. Buradan ayrıldıktan sonra Çobakçor, Simsor, Darahani, Lice ve Hani’yi gezerek sonra da Piran’a gelir(9).

Bu bölgede büyük bir nüfuza sahip olan Nakşibendî Şeyhi Sait, Genç vilayetlerinde bir dolaşma hareketi yaparak gittiği her yerde devlet ve hükümet aleyhinde propagandalar yapmış ve hükümete muhalif olan aşiretlerle görüşmüştü. Şeyh Sait’in reisi olduğu Piran köyüne geldiğinde jandarmalar aranmakta olan asker kaçağı iki kişiyi fark ederek tutuklamaya kalkınca da jandarmalarla şeyhin adamları arasında çıkan çatışma isyanı erken de olsa fiilen başlatır(10).

______________________________________________ (9) Aziz Aşan, Şeyh Sait İsyanı, İstanbul, 1991, s. 11–12

(34)

Yalnız, isyan başlamadan önce evinin sarıldığı gören Şeyh Sait ile jandarma teğmeni arasında şöyle bir diyalog geçer. Şeyh Sait jandarma teğmenine haber göndererek;

“__ İstediğiniz adamlar benim yanımdadır. Şimdi bunları yakalarsanız benim şerefim ve haysiyetimi çiğnemiş olursunuz. Hükümetin kolu uzundur, bu suçluları istediği zaman yakalayabilir.” der. Buna karşılık Teğmen de şöyle karşılık verir:

“__ Bizim görevimizde bunları yakalamaktır. Bu iş için buraya geldik, yakalayıp götürmek zorundayız.” Bunun üzerine Şeyh Abdurrahim araya girerek;

“__ İstediğiniz adamların hepside suçlu değiller. Bunların içerisinde suçlu olmayanlarda vardır. İzin verin bunlar dışarı çıksınlar, ne yaparsanız yapın.” der ve Şeyh Abdulrahim’in bu önerisi kabul edilir fakat ne olduysa o anda olur, Şeyh Abdulrahim subay ve erler üzerine ateş açar(11) .

Şeyh Sait ise Piran olayını Savcı Süreyya Beye şöyle anlatmaktadır: “ Bir jandarma müfrezesi ziyaret kafilesi içinde bulunan iki kişiyi tutmak istemiş. Onlarda bir haneye girerek teslim olmamışlar. Silahla mukabele ederiz demişler. Bunun üzerine müfrezenin başındaki zabit efendi bana gelerek siz söyleyiniz teslim olsunlar dedi. Ricasını kabul ettim. Sonra o adamlara haber gönderdim. Teslim olmayız, biz ant içmişiz dediler. Zabite söyledim, bunlara ziyaret esnasında dokunma diye rica ettim. O da kabul etmedi. Sonra silah patladı, bir nefer vurulmuş, diğer jandarmalar da tutulmuşlar. İşte bu vaka üzerine oldu bu hadise” (13).

______________________________________________

(11) Uğur Mumcu, Kürt- İslam Ayaklanması (1919–1925), Ankara, 1991, s. 68. (12) Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e. s. 36–37

(35)

2.2. İsyanın Yayılması

Şeyh Sait ve adamları kendilerine göre plan yapmışlardı. Bu plan gereğince isyan bölgelere ayrılmış ve bu bölgelere isyanı idare etmesi için komutanlar da belirlenmişti. Genel komutan Şeyh Sait idi. Hedef olarak da Telalu da toplanılacak, Diyarbakır’a taarruz edilecek, Lice’ye taarruz edilecek ve İzzet kuvvetleri de Lice alındıktan sonra Şeyh Sait’e katılacaktı (14).

1- Çobakçor Bölgesi: Bu bölgedeki isyancıları Şeyh Şerif komutasında Çan şeyhlerinden İbrahim ve Hasan tarafından yönetilecek. Çobakçor ele geçirildikten sonra Göykün ağalarının da desteği ile Elazığ’a doğru yürünecekti. Gezik ve Kığı boğazları tutulacak, askerlerin bu yönden gelmeleri engellenecekti.

2- Muş Bölgesi: Bu bölgedeki isyancılara Melekanlı Şeyh Abdullah kumanda edecekti.

3- Diyarbakır Bölgesi: Bu bölgenin de kumandanlığını Şeyh Sait kendisi üzerine almıştı. Kardeşi şeyh Abdulrahim de Maden’deki kuvvetlere komuta ediyordu. Abdulrahim Maden ilçesinden sonra Siverek’e doğru yol açacak, Siverek de Şeyh Sait’e bağlı Şeyh Eyüp tarafından ele geçirilecekti (15).

Ayaklanmacılar ilk olarak telgraf tellerini kesip haberleşme ağına son vermişlerdi. Aynı gün Piran’dan hareket eden Şeyh Sait 15 Şubat günü Genç vilayetine bağlı Piçar nahiyesinin Hakik köyüne varır. Bu zaman zarfında kendisine Paro oğlu Ömer Ağa kumandasında Butyanlı, Fakih Hasan oğlu Abdulhamid’in kumandasında Mistanlı, Ömer oğlu Haydar Ağa kumandasında Tavaslı, Tavberli Molla Ahmet kumandasında Silvanlı aşiretleri katılmıştır.

______________________________________________ (14) Genel Kurmay Belgelerinde Kürt İsyanları –ııı, İstanbul, 1992, s. 70. (15) Uğur Mumcu, a.g.e. s. 70.

(36)

Hakik köyünde Şeyh Said ve aşiret reisleri şu kararları almışlardır:

a) Genç vilayet merkezi Darahani zapt edilecektir.

b) Burada ekserisi Kürt olan kırk kadar jandarma mukavemet ederse silahla karşılık verilecek.

c) Ölenler şehit sayılacak

d) Çatışmada ölen düşmanlar için şeran kısas ve diyet mevzubahis değildir.

Şeyh Sait ve isyancılar 16 Şubatta Hakik’den Darahani’ye hareket ettiler ve gece yarısı şehre girdiler. Burada hiçbir direnişle karşılaşmayan isyancılar ilk iş olarak Ziraat Bankası kasasına el koydular (16).

İsyancılar yürüyüşlerine devamla Lice’ye bir buçuk saat mesafede Titek köyüne geldiklerinde Liceli Mehmet Şerif hoca tarafından karşılanmışlardır ve hoca Lice’ye o gece girmemesini aksi halde çok kan döküleceğini Şeyh Sait’e haber vermiştir. Sait, hocayı Lice’ye iade ederek, halka maksatlarını anlatmasını tembih etmekle beraber, Tilek köyünde ordugâh kurar. Neticede Lice’ye girmemeye karar verilir. Tam bu sırada şeyh Sait’in kardeşinden müjdeli bir haber alınır. Serdi köylü Şeyh Mehmet Methi, asiler üzerine sevk edilen bir piyade alayını Kıs ovasında bozarak Diyarbakır istikametinde geriye atmıştır. 21 Şubatta Lice’nin cenubundaki Hezan köyüne varan Şeyh Sait hükümet kuvvetlerinin Lice’ye yaklaşmakta olduklarını haber almış ve cephenin teşkilini tesri için emir vermiştir neticede alay elli kadar esir, bir miktar cephane bomba ve tüfek bırakarak çekilmiştir.

Muharebeden sonra Hari köyünde geceleyen Şeyh Sait’e Piran’ın milis kuvvetleri tarafından geri alındığı, Piran’daki asilere kumanda eden Öğretmen Fahrinin öldüğü, Hani’nin de tekrar hükümet tarafından ele geçtiği bildirildi. Darahani ile muvasalasının kesilmemesine çok ehemmiyet veren Şeyh Sait, bu raporları alır almaz 22–23 Şubat gecesi kuvvetlerini Hani civarındaki alay üzerine sevk etti. Başlayan muharebe neticesinde alay bir batarya, top ve mermilerini bırakarak Diyarbakır istikametine çekilmeye başladı. Gece asiler, 26 Şubat sabahı da Şeyh Sait Hani’ye girdi.

______________________________________________ (16) Aziz Aşan, a.g.e. s. 12

(37)

Şeyh Sait Hani’ye girer girmez Kaban civarına Yarbay Cemil komutasında bir süvari alayı yetiştiğini haber aldı. Derhal kuvvetlerini toplayan şeyh, bütün alayı pusuya düşürerek esir aldı. Şeyh Sait Diyarbakır istikametinde çekilen piyade alayının Ali Bardak köyünde yeniden mevzie girdiğini haber alınca kuvvetlerini hemen Ali Bardak üzerine sevk etti. 28 Şubatta mevcudu 80 kişiye inmiş olan alaya taarruz edildi ve müfreze kaçırıldıktan sonra Ali Bardakta toplanıldı.

Görülüyor ki bütün vilayet merkezi, valisi, memurları, jandarması hiçbir tedbir almadan, hiç karşı koymadan asilerin eline geçmiştir. Hâlbuki isyandan vilayetin haberi vardır. İsyandan çok evvel Çobakçor’da Mehmet Zeki isminde fedakâr bir Türk öğretmeni İçişleri bakanlığına telgrafla malumat vermiş ve devlet aleyhine hazırlanan isyanı bildirmişti fakat durumu Ankara’ya bildiren öğretmen Mehmet Zeki Şeyh Sait ile işbirliği yapan Genç Valisi, Çobakçor kaymakamı ve hâkim Bağdatlı Rıza’nın telkinleriyle hapse atılır. Genç valisini ikaz eden yalnız Çobakçordaki Türk öğretmeni olmamıştır. Birinci Millet Meclisinde vatanına hizmet ettikten sonra ikinci meclise seçilmeyen Genç milletvekillerinden Hamdi de daha 1924 de içişleri bakanlığına isyan hazırlıklarını ve nahiye müdürlerinden Tayyib’in Şeyh Sait ile muhaberede bulunduğunu ve İngiliz emeline hizmet ettiğini ihbar etmiştir(17).

Piran’da 13 Şubat 1925 tarihinde başlayan isyan vakası meydana geldikten sonra isyana iştirak edenler derhal telgraf hatlarını keserek haberleşmeyi durdurmuşlardı ve hükümete karşı isyan ettiklerini ilan etmişlerdi. Aynı günün gecesinde başka bir şeyh tarafından Genç cephanesine ve jandarma binasına saldırı olmuş, Çobakçorda da aynı şekilde hükümet konağına bir saldırı meydana gelerek hükümet konağı isyancılarca ele geçirilmişti. Böylece Genç, Çobakçor, Hani, Lice ve Palu kasabasında isyan mıntıkası şeklini almıştır (18).

_______________________________

(17) Behçet Cemal, Şeyh Sait İsyanı, İstanbul, 1955, s. 27–32. (18) Vatan Gazetesi, 26 Şubat 1925, s. 1.

(38)

Şeyh Sait ise isyan hadisesinin yayılmasını şöyle anlatmaktadır: “ Piran’da vuku buluna çatışmadan sonra ben artık köyde kalmadım ve döndüm. Yolda esnayı avdette kafileye birçok kişiler iltihak ederek galeyan gösterdiler ve sonraki hadiseler bu yüzden oldu.”

İsyanın başına geçme gerekçesini de şöyle açıklamaktadır: “ Onlar çoktu ve silahları vardı beni dinlemiyorlardı. Onlar beni zorladılar. Ben de kaderim olarak onların içinde bulundum” (19).

Bu gelişmeler olurken diğer cephelerden de Şeyh Sait’e olumlu haberler geliyordu. Şeyh Şerif Çobakçor ve Palu’yu aldıktan sonra Elazığ üzerine yürüdü. Elazığ’ın savunmasını üstlenen 17. Tugay komutanı Albay Osman Beyyurdu tepelerini tutu. Bu tepelere doğru ilerleyen isyancıların üzerine ateş açılarak ilerleyişleri durduruldu. Daha sonra toparlanan isyancılarla şiddetli çarpışmalar oldu. Hükümet kuvvetleri epey kayıp vererek geri çekildiler. Elazığ’a giren isyancılar hapishanedeki mahkûmları serbest bırakıp Malatya üzerine yürüme kararı aldılar. (20)

Vali Hilmi Bey, Elazığ’ın asiler tarafından nasıl ele geçtiğini 10 Nisan 1925 tarihli Cumhuriyet gazetesine verdiği beyanatta şöyle anlatmaktadır:

“ Asiler Gençten ve Çobakçordan sonra yavaş yavaş Palu’ya doğru yürüdüler.

Asileri Murat nehrinin garbına geçirmemek için Havik geçidine bir müfreze gönderdik ve bu müfrezeyi sonradan takviye ettik. Fakat 23 Şubat sabah saat dörtte Havikte telgraf konuşması kesildi. Saat on bire kadar duruma dair hiçbir haber alamadık. On birde oğlumu otomobil ile keşfe gönderdim. Bir saat sonra dönen oğlum asilerin merkeze yani Elazığ’a yirmi kilometre mesafede Abusi köyüne geldiklerini haber verdi.

Bu durum üzerine Osman Bey Harput şarkındaki Kayakara mevkiinden itibaren kesrek köyüne kadar birbirine bağlı olarak uzanan tepelere top, makineli tüfek ve katırlı

_____________________________________________ (19) Dünya Gazetesi, 15 Nisan 1925.”

“Dinde Zorlama Yoktur”

     “Lâ ikrâhe fi’d-dîn.” / “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara: 256)

     Allah onu zorla kimseye vermez. Dîni, kişinin kendi tercihi / istemesi ile dilemesi gerekir. Dinde zorlama kanunu yoktur. Mânânın aslı “Zorlama dinde yoktur.” demek olur. Yani sadece dinde değil, her neye olursa olsun, zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslâm dininde yoktur. Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Bunun için isteğe bağlı hareketlerden birisi olan zorlama, dinde yasaklanmıştır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama, yalnız dinde zorlama değil herhangi bir şeye olursa olsun, zorlama türünün hepsidir. Yoksa dinde zorlama yoktur, ama dünyaya zorlama olabilir demek değildir.

     Dinin özelliği, zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Din “zorlayınız” demez, zorlama meşru ve muteber olmaz. Zorlama ile yapılan amelde, dinin vaad ettiği sevab bulunmaz. Rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. Dinin isteklerinin hepsi zorlamasız, iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır. Zorlama ile itikat (iman) mümkün değildir. Zorlama ile gösterilen iman, gerçek iman değil. Zorlama ile kılınan namaz, namaz değildir. Oruç da öyle, hac da öyle, cihad da öyledir. Zorlama, din için yoktur. Yahut zorlama, din için, dine sokmak için yapılmaz.

     İslâm yurdunda zorlama yasaklanmıştır. Hattâ hiçbir kimseye İslâm dinine girmek için bile zor kullanılamaz. Herkes dininde serbest ve seçme hakkına sahiptir. İslâm hükümleri altında müşrik, kitap ehli (yahudi, hristiyan), hepsi din hürriyetleriyle yaşayabilirler. Fakat her kim olursa olsun, ahdinde (sözünde) durmayanlar da suçuna göre cezasını görür. Kendi rızasıyla İslâm’ı kabul ettikten, Allah’a ve Peygamberine söz verdikten sonra döner, irtidad eder (dinden çıkar) da tevbe etmezse cezalandırılır. Ki, bu bir zorlama değil, verdiği sözden caymanın zorunlu bir sonucudur.

     Bundan başka ibadet ve diğer muameleler gibi rıza şart olan amel dallarında da, zorlama geçerli değildir. Fiilin geçerliliğine engeldir. Ancak fiil, şer’î bir fiil olmayıp, hisse bağlı bir fiil olursa o başka. Ve herhalde zorlama bir saldırıdır, derecesine göre cezayı hak ettirir. İşte hak dinde vicdan hürriyeti, ahd (söz verme), andlaşma ve hukuk bu kadar yüksektir. Hattâ bundan dolayıdır ki, cihad ilânında bile düşmana ya hak dini kabul etmesi veya mağlubiyeti kabul ederek dininde kalıp, hakları saklı olmak üzere, İslâm uyruğunda vergi vermesi arasında kendi arzusuna bırakılan bir teklif yapılır. Bunlardan birini kabul ederse, andlaşma ile ahdine riayet edilir. Kabul etmediği ve savaş yoluyla mağlup olduğu takdirde de, yine din değiştirmeye zorlanmayıp, adalet ölçüleri içerisinde bir vergiye, bir intizama mecbur tutulur. Demek cihad, din değiştirmek için zorlayıcı bir vasıta değil, hak dinin yüceliğini fiilen ispat eden hak bir delildir. Çünkü zorlama ile din olmaz.

     Fakat aklî ve ilmî delilleri dinlemeyen kâfirlerin ve zâlimlerin saldırıları da, böyle fiilî bir delil olmadan durdurulmaz, herkes her türlü haksızlık ve zorlama ile karşı karşıya gelir. Bununla beraber cihad ve savaş, bir zorlama değil, bir yarıştır. Hangi tarafın tehdidini yerine getireceği bilinmeyen bir imtihandır. Bir de cihad, dinin hükmü geçerli olan İslâm yurdunun dışında cereyan edeceğinden zorlamanın kaldırılmış olduğu din çevresinden dışardadır. Dâr-ı harb (Kâfir yurdu) zaten zorlama yurdudur. Böyle iken Allah’ın beyanı dikkatle incelenirse anlaşılır ki “Dinde zorlama yoktur.” açık ifadesi, cihad emrinin gayesini tespit etmektedir. Yani cihadın hikmeti, insanları zorlamadan (baskıdan) korumak, zorlama kabul etmeyen dini hakim kılarak Allah’ın kelâmını yükseltmek, yani herkesi mensub olduğu inançtan zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın isteyerek kabul edilip yayılmasına set çekmek isteyen ve gücünün yettiğince zor kullanan hak düşmanlarının savulması ve engellerin kaldırılması ile sağlam bir kalb ve güçlü bir akıl için açıkça ortaya çıkmış bulunan doğruluk yolunu, hakkın egemenliğini herkese arz ve ilân etmek; böylece İslâm dinini, bütün dinlerin genel bağlantısı ve ilerleme hedefi olan genel bir din olarak savunup açıklamaktır.

     Bunun için İslâm’da savaşın gayesi intikam, öldürmek, din değiştirmeye zorlamak değil; hasmı mağlup etmek ve zorlayıcı gücünü alıp, dininde serbest olarak hakkın hükmüne tabi tutmaktır ki, Allah’ın kelâmını yükseltmek bundadır. Bu sebeple her ne zaman müslümanlara bir zayıflık gelir, hak din savunulmazsa fitneler kopacak, zorlama çoğalacak, bütün insanlık allak bullak olacaktır.

     (M. Hamdi Yazır’ın hey’etçe sadeleştirilen: Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinden.)

Canım Kerkük Kanım Kerkük

Türk’ün yüce ocağısın

Balaların kucağısın

Ekinlerin nacağısın

Canım Kerkük Kanım Kerkük

*

Turan’a sen sancak oldun

Yıldız yıldız hilâl doldun

Sanma sakın bugün soldun

Canım Kerkük Kanım Kerkük

*

Binlerce yıl Türk’ün yurdu

Kocamayan yiğit kurdu

Namert eller seni vurdu

Canım Kerkük Kanım Kerkük

*

Gün gelecek gün gelecek

Bayrak gökten kan silecek

Ahım arşı bak delecek

Canım Kerkük Kanım Kerkük

*

Vatan vatan yerde yatan

Ellerime acı batan

Şehitlerim yürek katan

Canım Kerkük Kanım Kerkük

*

özden sensiz uyanamaz

Deniz içse hiç kanamaz

Ateşleri bak yanamaz

Canım Kerkük Kanım Kerkük

Kiralardaki Artış Türkiye’ye Özgü

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan’ın, Hürriyet’te Ahmet Hakan’ın sorularına verdiği cevaplar gündeme oturdu.

Erkan’ın, İstanbul’daki yüksek kira fiyatlarından yakınan cümleleri oldukça samimi: “İstanbul, Manhattan’dan pahalı olur mu? Biz İstanbul’da ev bulamadık. Müthiş pahalı. Annemlere yerleştik, onların yanında kalıyoruz.”

Hafize Gaye Erkan’ın brüt maaşının 161 bin TL olduğu,  yan ödemelerle beraber net maaşının 300 bin TL’yi geçtiği söyleniyor. Aslında (Fatih Altaylı’nın ifadesiyle) Merkez Bankası Başkanı Gaye Erkan “on milyonlarca dolar birikimi olan bir uluslararası bankacı.”

Yani bu kadar geliri olan birisi için bile İstanbul’daki konut fiyatları ve kiraları çok pahalı.

Bunu hepimiz biliyorduk. Ama ülkeyi yönetenler şu gerekçeye sığınıyorlardı: “Tamam Türkiye’de konut fiyatları ve kiraları çok yükseldi ama bu dünyada da böyle. Bütün ülkelerde olduğu gibi bizde de artması normal.”

Gaye Erkan’ın tespiti ise tam tersi yönde: “Kiralarda Türkiye’ye özgü bir artış söz konusu.”

Bu sözün çok doğru olduğu açık. Çünkü mesela bu yıl içinde Avrupa’da konut fiyatları ortalama yüzde 1,1 azalırken, Türkiye’de yüzde 89,2 artış oldu. “Bizi kıskandığı” söylenen Almanya’da bu yıl konut fiyatları ortalama yüzde 9,9 düşmüş. Kira artışları da normal olarak bunlara paralel seyrediyor.

Yani Türkiye genel bir sorunun parçası değil, kötü yönetimi ile sorunu kendisi yaratan bir ülke.

Erkan, “kira sorunu nasıl çözülecek?” sorusu üzerine “Arz eksikliği ve ucuz finansman olduğu zaman bazen dengeler bozulabiliyor. İşte burada bizde de en önemli sorun sosyal konut arzı. Çünkü sosyal konut eksikliğinden dolayı kiralarda artış var. Bir insanın 10 evi olmamalı, 10 insanın bir evi olmalı. Ev ve gıda çok önemli” dedi.

Merkez Bankası Başkanının konut fiyatları ve kiralardan yakınması samimi. Ama “Kiralarda da fiyat artışının yavaşladığını görüyoruz” sözünün gerçeği yansıttığından emin değilim.

Belki de kiralar o kadar uçtu ki bundan sonra artış hızı düşecek. Yani daha da pahalanmaya devam edecek ama pahalılaşma hızı azalacak. Çünkü fiyatlar o kadar arttı ki son verilere göre konut satışlarında (Kasım 2023’te, Kasım 2022’ye göre) yüzde 20,6 düştü.

Gaye Erkan’ın yakın zaman için umut verici bir sözü yok. “Kiraların enflasyonun daha gerisinde kalması için zamana ihtiyacımız var. Ulaşım ve yemek gibi hizmet gruplarında fiyat artışlarının yavaşlamasını 2024 sonunda göreceğiz. Kira ve eğitim gibi gruplarda ise biraz daha yavaş olacak” dedi. Anlaşılıyor ki, önümüzdeki sene de kira ve eğitimde fiyatların yükseliş trendi devam edecek.

Oysaki ekonomiden sorumlu bakan Mehmet Şimşek “özellikle büyükşehirlerde kiralarda gerileme başladı” diyeli 3 gün oldu. Merkez Bankası Başkanının açıklaması Bakanın bu sözünü yalanlar mahiyette.

Çünkü, “kiralarda fiyat artışı yavaşladı” demek başka, “kiralarda gerileme başladı” demek çok başkadır.

Geçen sene 5 bin TL olan kiranın 10 bin TL’ye çıkması yüzde 100 artış demek. Gelecek sene kira 17 bin TL’ye çıkarsa, artış yıllık yüzde 70 olacaktır. O zaman “kira artış hızı yüzde 100’den yüzde 70’e düştü” denecektir. Gaye Erkan’ın ifadesi bunu anlatıyor.

Oysaki Mehmet Şimşek’in “kiralarda gerileme başladı” ifadesi mevcut 10 bin TL kiranın, mesela 8 bin TL’ye düştüğü/ düşeceği anlamına gelir ki bu asla gerçek durumu yansıtmıyor.

*******************************

Konut Arzını Artırmak Kolay Değil.

Merkez Bankası Başkanının sözlerinden 2026’dan sonra da kira artışlarının hız kesmesi için yapısal tedbirlere ihtiyaç olduğu, konut arzının artırılması gereğini anlıyoruz.

23 yıllık iktidarında en büyük övünç alanı İNŞAAT olan bir iktidarın bu temel meseleyi hala çözmekten çok uzak olduğu açık.

Bir yandan deprem bölgesinde yapılması gereken 650 bin konut ve işyeri var. Diğer taraftan sadece Marmara bölgesinde muhtemel deprem sebebiyle yapılması gereken kentsel dönüşüm kapsamında yapılacak en az bir milyon konut ve işyeri ihtiyacı söz konusu.

Bunlar sıkıntıyı azaltmayacak, mevcut durumun daha kötüye girmemesi için yapılması gerekenler. Bunun üstüne, artık ne kadar rahatlatacaksa o kadar daha, sosyal konut yapıp asgari ücret civarında geliri olan kesimlerin alabileceği fiyatlarla satılması gerekecek.

Bütün bunlar için ne finans imkânımız ve ne de malzeme ve işgücü kapasitemiz var.

*******************************

Kira Artışlarında Yabancılar ve Sığınmacıların Rolü

Taşınmaz fiyatları ve kiraların artışını dizginlemek için, iktidarın hiç aklına bile getirmek istemediği, üç temel sorunu çözme iradesine ihtiyaç var:

  1. Hükümetin yabancılara taşınmaz satışlarını kolaylaştıran tavrı devam ediyor. 400 bin dolarlık bir taşınmaz alan yabancılara (kalabalık da olsa ailelerinin tamamına) vatandaşlık verilmesi uygulaması devam ediyor. Dünyanın tanınmış mafya liderlerinin bile bu yolla Türk vatandaşı yapılmış olduğunu gösteren örnekleri duyunca üzülmemek elde değil. Yabancılara taşınmaz satışı ve konut alana vatandaşlık verilmesi uygulaması derhal durdurulmalıdır.
  2. Sayısı tam olarak bilinmeyen (10-13 milyon civarında) ve ne kadarına vatandaşlık verildiğini bilemediğimiz sığınmacıların ülkemizde kalıcı hale gelmesi adeta teşvik ediliyor. On milyonun üstünde sığınmacı yabancının işgal ettiği konut sayısı tahminen 2 milyona yakındır.

Sığınmacıların yarattığı sosyal, ekonomik ve güvenlik sorunları bir yana, sadece taşınmaz fiyatları ve kiraların artışını engellemek için en kestirme yol sığınmacıları vatanlarına göndermektir.

  • Köyden şehire göçlerin durdurulması ve hatta köye dönüşleri teşvik edici önlemlerin alınması şehirlerdeki konut talebini ve buna bağlı olarak fiyat ve kira artışlarını düşürecektir. Üstelik, bu yapılabilirse tarım ve hayvancılıkta üretim artışı sağlanabilir ve gıda enflasyonu da düşürülebilir.

100. Yılında Türkçülüğün Esasları

Geçen hafta sonunda, Ankara’da iki gün süren Türkçülüğün Esasları sempozyumu vardı. 2023, yalnız cumhuriyetimizin değil, cumhuriyetin fikir zeminini teşkil eden, Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları kitabının da 100. yılıdır. Kitabı 1923’te, Ankara- Matbuat ve İstihbarat Matbaası yayımlamış!

Yüzüncü yıl sempozyumunu Yeni Ufuk Dergisi etrafında toplanan ve bu yıl gayretlerine Töre-Devlet Yayınevi ve kitapçısını da ekleyen gençler düzenledi. Ev sahipliğini, Yunus Emre Kültür Merkezi’nde, Keçiören Belediye Başkanı Sayın Turgut Altınok yaptı. Tebliğcilerin listesi de konuya yakışıyor: Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Dr. Alihan Limoncuoğlu, Prof. Dr. Özcan Yeniçeri, Prof. Dr. Nadim Macit, Prof. Dr. Mehmet Akif Okur. Ben de konuştum. Sempozyum tebliğleri Yeni Ufuk’un özel sayısında yayımlanacak.

Malta’da sosyoloji dersi!

Töre-Devlet Yayınevi, yüzüncü yıla bir de özel Türkçülüğün Esasları baskısı hediye etti. Ciltli, kutulu ve numaralı özel bir baskı. Elimde 0007’ncisi var. Kitabın soldan-sağa yüzünde – şükürler olsun – sadeleştirilmemiş, Latin harfleriyle baskısı var. Sağdan-sola yüzünde ise orijinal, Arap harfleriyle basılmış hâli. Orijinalden yeni alfabemize transkripsiyonu tekrar ve dikkatle yapmışlar. Bazı hataları düzelttiklerini söylüyorlar. Eski yazıyı okumayı öğrenenler için de güzel bir kaynak olur Töre-Devlet baskısı.

Ben konuşmamda, Türk milliyetçiliğinin fikir tarihi boyunca bilime dayanmasına değindim. Yusuf Akçura’dan Ziya Gökalp’e, Gökalp’ten Sadri Maksudi’ye, bizim milliyetçiliğimizin fikir babaları hep “bilim, bilim, bilim” demiş. Bilim derlerken de sosyoloji öne çıkıyor. Sadri Maksudi Arsal’ın 1955 tarihinde yayımlanan eserinin adından belli: Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları.

Daha da ilginci var. İstanbul’u işgal eden İngilizler, milliyetçi direnişçileri tutuklayıp Malta’ya gönderiyor. Orda tutsaklar… Ziya Gökalp ne yapıyor biliyor musunuz? Bütün tutsakları toplayıp onlara sosyoloji dersleri veriyor!

Türkçülük ve ırkçılık

Bugün bu anlayışa ne kadar yakınız acaba? İstanbul’da, hem de yüksek düzeyde bir mecliste “Türkçülük” dediğimde dinleyicilerden biri, “Milliyetçilik tamam da, Türkçülük ırkçılıktır.” demez mi! “Türküm ama Türkçü değilim.” sözünü de hatırlarsınız.

Nedir işin aslı? Türkçülük ırkçılık hakkında ne düşünür? Bu sorunun baş muhatabı, Türkçülüğün ilk teorisini, ilk sistemini kurandır; Türkçülüğün Esasları’nın yazarıdır şüphesiz. Başkasına mı soracağız? Kitapta, ırkçılıkla ilgili bölümleri aldım. Buyurunuz, Ziya Gökalp’ten okuyunuz:

“İnsan için, maneviyat, maddiyattan mukaddemdir. Bu itibarla millîyette şecere aranmaz.”

“Filhakika, atlarda şecere aramak lazımdır, çünkü bütün meziyetleri sevk-ı tabiiye müstenid ve ırsi olan hayvanlarda da ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise, ırkın içtimai hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksini meslek ittihaz edersek, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahitlerin birçoğunu feda etmek iktiza edecektir. Bu hâl, caiz olmadığından (Türküm) diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur.”

 “Irkın, bu suretle, içtimai hasletlerle hiçbir münasebeti kalmayınca, içtimai seciyelerin mecmuu olan millîyetle de hiçbir münasebeti kalmaması lazım gelir. O hâlde milleti başka bir sahada aramak iktiza eder.”

“Kable’t-tarih zamanlarda bile saf bir kavim bulunmazsa tarihi devirlerdeki kavmî hercümerçlerden sonra, artık saf bir kavmiyet aramak abes olmaz mı?”

Milliyet genetik değil

“Bundan başka sosyoloji ilmine göre, fertler  dünyaya gelirken (lâ-içtimai) olarak gelirler. Yani içtimai vicdanlardan hiçbirini beraberlerinde getirmezler. Mesela lisani, dinî, ahlaki, bedii, siyasi, hukuki, iktisadi vicdanlardan hiçbirini beraber getirmezler. Bunların hepsini sonraları terbiye tarikiyle cemiyetten alırlar. Demek ki içtimai hasletleri uzvi verasetle intikal etmez, yalnız terbiye tarikiyle intikal eder. O hâlde, kavmiyetin millî seciye noktayı nazarından da hiçbir rolü yok demektir.”

Pek açık değil mi?

Konuşmamın son bölümü, Gökalp’in doğruları ve yanlışları üzerineydi. Irkçılık ve siyasî ümmetçilik konularındaki tespitleri, hatta öngörüleri de diyebiliriz, kanaatimce güçlü doğrularıdır. Sert hars (kültür) – medeniyet ayrımı için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bu başka konu.

Yukarıya aldığım pasajlar arasında da bilimin sonradan şüpheli hâle getirdiği, hatta yanlışladığı bir hüküm var. Doğrudur. İnsanda, millî diyebileceğimiz hiçbir miras genetik değildir. Millîlik terbiyeyle alınır, toplumdan alınır. Fakat son elli yıldaki araştırmalar, ahlaki, hukuki, iktisadi vicdanın bazı bileşenlerinin genetik olduğunu gösteriyor. İnsan toplum hâlinde yaşamak zorunda ve bu mecburiyeti sağlamak için fıtratına toplum hayatının bazı gereklilikleri kazınmış. Merhamet gibi, empati gibi, ahlâk gibi. Bu da başka bir konu. Gökalp’in, fertler dünyaya “la-içtimai” gelir hükmü tam doğru değil fakat kast ettiği anlamda, milliyetin genetiğe dayanmadığı iddiasında, haklı.

Şeyh Sait İsyanı, İngiltere ve Musul (13 Şubat 1925)

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6

Hilmi Özden[1]

Özet

     Halifeliğin kaldırılmasını bahane eden çevreler Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanını çıkarmıştı. Bu İsyan daha önceden planlanmış İngiltere’nin desteğinde gerçekleştirmek isteniyordu. O sıralar Musul meselesi ile ilgilenen Türkiye İngiltere’nin kışkırttığı isyanlar sebebiyle iç sorunları çözmek istedi. Aksi halde yeni devlet yıkılabilirdi. İngiltere bunu bildiği için Türkiye’yi Musul meselesinin çözümünden uzaklaştırdı ve isyanlarla meşgul etti.

Anahtar Kelimeler: Türkiye, İngiltere, Musul, Şeyh Sait İsyanı

SHEIKH SAIT REBELLION ENGLAND AND MOSUL, (February 13, 1925)

Summary

The groups who excused the abolition of the caliphate launched the Sheikh Sait Rebellion in Eastern Anatolia. This rebellion was intended to be realized with the support of Britain, which was previously planned. At that time Turkey was interesting in the problem of Mosul, Turkey wanted to solve problems of rebellion against provoked from Britain.  Otherwise the new state could be destroyed. England knew this, Turkey was too occupied with the solution of Mosul and rebellion.

Keywords: Turkey, England, Mosul, Sheikh Said Rebellion

Giriş

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde İngiltere, Türkiye üzerinde diplomatik baskıyı yoğunlaştırmıştı ve 6 Ağustos 1924 günü Musul sorununu tek taraflı olarak, Türkiye’ye danışmadan, Milletler Cemiyetine götürdü. Hemen ertesi günü Hakkari bölgesindeki Nesturiler Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırıldı (7 Ağustos) ve İngiliz’in ekmeğine yağ sürdüler. Cumhuriyet henüz birinci yaş gününü bile kutlayamamış iken dış destekli bir saldırıyla karşı karşıya bırakıldı. Halifeliğin kaldırılmasından yaklaşık bir yıl sonra, 13 Şubat 1925’teŞeyh Sait, “din elden gidiyor” diye doğudaki bazı aşiretleri Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırdı.Şeyh Sait, yeşil bayrak açarak, sala getirerek yürüyor, “Halifelik kaldırıldı, medreseler kapandı, din elden gidiyor” diye propaganda yapıyordu. Din, (istismarcıların elinde) tehlikeli bir silahtı. İsyan çabucak yayılabilir, yalnız Doğudaki bazı illerle sınırlı kalmayabilir, Orta ve Batı Anadolu’ya da yayılabilirdi. Yayılmaya çalışılıyordu[2].

Şeyh Sait İsyanı

Şeyh Sait isyanını[3] organizatörü ise 1923 yılında kurulmuş olan gizli azadı teşkilatı idi. Şeyh ve aşiret reislerini elde etme gayreti içine giriyorlardı. Şeyh Sait bu hareketin elebaşı olarak ileri sürülmekte idi. Azadı mensupları 1924 yılında ilk kongresini yaparak isyanının planını çizmişlerdi. Ana stratejiyi de tespit etmişlerdi. Şeyh Sait bu toplantıda ön plana çıkarılmıştı. İsyanda 1925 yılına ertelenmişti. İsyan müddetine kadar teşkilat mensupları, aşiret reis ve etkili şeyhlerle temas edip, onları isyan hareketine katılmaya çağırıyor. Hükümet icraatlarına muhalif olan Türk unsurlarla özellikle Hilafet yanlılarını yanlarına almaya gayret ediyorlardı. Dış ülkelerden destek sağlama imkânları aranması da kararlaştırılmıştı. Gürcistan ve Irak’a temsilci gönderilerek Rus ve İngiliz desteğinin sağlanmasına çalışmıştır. Araları açık olan aşiret reislerini şeyhler vasıtası ile barıştırma faaliyetine girişilmiştir.

1925 yılında 2. kongresini yapan azadı mensupları, Şeyh Sait’in işareti ile Mayıs 1925’de isyanın başlatılmasına karar vermişti. Şeyh Sait müritlerinin çoğunlukta bulunduğu Lice, Hani, Piran, Palu bölgelerinde hazırlıkları gözden geçirmek için, seyahate çıkmıştır. Lice’nin Hanı bucağına gelen Şeyh Sait burada Torakanlı Reşit Ağa, Kör Hüseyin ağa, Eyüpoğlu Zülfı ağa, Pirandan öğretmen Fahri, Şeyh Sait’in kardeşi Abdurrahim ve Miri Hamdi beyin katıldığı bir toplantı yaptı. Ayaklanma tarihi 21 Mart 1925 olarak kararlaştırıldı. Esasen Şeyh Sait 1924 yılının 15 Kasımında oğlu Ali Rıza’yı İstanbul’a göndermiş, Seyid Abdülkadir’den muvafakat almıştır. Seyit Abdülkadir Ali Rıza ile yaptığı bu görüşmeden sonra, avdeti sırasında ona, Mustafa Kemal aleyhinde hazırlanmış beyannameleri de, dağıtmak üzere, teslim etmiştir.

Şeyh Sait’in beyanname mahiyetindeki aşiret reislerine ve bölge halkına yayınladığı fetva şöyledir:

“… Kurulduğu günden beri Din-i Mübin-i Ahmedî’nin temellerini yıkmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ile arkadaşlarının ahkâmına aykırı hareket ederek Allah ve Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslâmı sürdükleri için gayr-i meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslâmlar üzerine farz olduğu, Cumhuriyetin başında olanların mal ve canlarının Şeriat-i Garrâ-i Muhammediyye’ye göre helal olduğu ilan olunur”[4].

Hilafet, İngiltere ve Şeyh Sait İsyanı

1919-1926 yılları arasındaki Türk-İngiliz münasebetlerini inceleyen Ömer Kürkçüoğlu, Şeyh Sait isyanıyla ilgili olarak şu hususları belirtmektedir:

“1925 Şubatında Doğu Anadolu’daki Kürt ileri gelenlerinden Nakşibendi, Şeyh Sait’in giriştiği ayaklanma hareketi, Türkiye’nin istikrar ihtiyacını ve dolayısıyla Musul sorununda anlaşmaya varmak zorunluluğunu somut bir biçimde ortaya koydu. Ayaklanmanın dinsel sloganlara dayanması, Halifeliğin kaldırılmasının Kürtler’de böyle bir tepki için elverişli ortam yarattığını ortaya koyar. Ayaklanmanın önderi Şeyh Sait’in, “İslâm’ın Türkler’le Kürtler arasındaki tek bağ olduğu; Türkler de kendi geleceklerini düşünmek zorundadır.” biçiminde söylediği bildirilen sözleri, bu kanıyı güçlendirmektedir. Fakat dinsel sloganların gerisinde “Bağımsız Kürdistan” fikrinin yattığı da anlaşılmaktır[5].

Halifeliğin kaldırılmış olması, Kürtler’in ayaklanmasında önemli rol oynadığı gibi, Kürt unsurunun çoğunlukta bulunduğu Musul üzerindeki Türk iddiasını da zayıflatmıştır. Milliyetçi düşünceye yabancı olan Musul Kürtleri’nin, Türkiye’yi Irak’a tercih ettikleri söylenebiliyorsa, bunun başlıca nedeni, Halife’ye yani İslam ‘a olan bağlılıklarıydı. Musul sorununun çözüme kavuşturulmamış olduğu bir sırada Halifeliğin kaldırılması; İngiltere’nin İslâm etkeni dolayısıyla duyabileceği endişeyi gidermek için, ya da öteki nedenlerle alınmış olsa da, sonuçta Türkiye’nin Musul tezine manevî bir darbe indirmişti. İngiltere’nin Musul’daki bir görevlisi, Halifeliğin kaldırıldığı yolundaki haberi hayretle karşılayıp, inanmakta güçlük çektiklerini yazmaktadır. Bu İngiliz görevlisi, o zamana kadar “Kürdistan’ı patlamaya hazır bir volkan gibi kaynaştıran Türk propagandasının, Kürtlerin Halifeye kesin bağlılıklarına dayandırıldığını, Türkler’in kendi bindikleri dalı kesmelerinin ise, İngiltere için inanılmayacak kadar mükemmel bir şey olduğunu” belirtmektedir. İngiliz görevlisi, “tabii, bu yeni durumdan kendimiz için yararlanmayı ihmal etmedik” diye eklemektedir. Türk Hükümeti’nin Kürt ayaklanmasına karşı aldığı sert önlemler, Musul’daki mahalli Kürt ileri gelenlerinin tepkisine yol açmaktaydı. Bu tepkilerin, İngiltere bakımından yararlanmaya” elverişli bir ortam hazırladığı görülüyordu[6].

Burada Ömer Kürkçüoğlu’nun dikkatlerinden kaçan nokta halifeliğin kaldırılmaması(!) hususunda İngiltere’nin oynadığı roldür. İngiltere İslam dünyasındaki mezhebî ayrılığın kışkırtıcısı idi. Dolayısı ile din ve halifelik adına yapılan isyanlar o dönem de yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyetini parçalamaya ve Musul sorununun İngiltere lehine sonuçlandırmaya yönelikti. Kürtleri ve İslam dünyasını düşünen bir İngiltere asla olmayacaktı.

Sünni Halifeliğin Kaldırılmaması(!) Yönünde İngiltere’nin Planı

Gerek İstiklal Harbi sırasında gerekse ertesinde yeni devletin kuruluşu sürecinde İstanbul’da bulunan basın, Ankara’daki millî hükümete karşı genelde hasım gibi davrandı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde yürütülen karşı propaganda yeni devleti tehlikeye atıyordu. 1 Kasım 1922’de padişahlığın kaldırılması, peşinden cumhuriyet rejimi gibi demokratik bir sistemin kurulması İstanbul’da odaklanan basında eleştirilere yol açtı. Hele hele halifelik tartışılmaya başlanınca basındaki gizli direniş daha da arttı. Bardağı taşıran olay ise İngiltere Müslümanlar Cemaati başkanları olarak Ağa Han ve Emir Ali’den Başbakan İsmet İnönü’ye ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e yönelik mektup oldu. Mektuplar, 5 Aralık 1923 tarihinde Tanin ve İkdam gazetelerinde, 6 Aralık 1923 tarihinde ise Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayımlandı[7].

Hilafet Mektubu

Bu mektup, hilafet konusunda İngiltere’nin tavrını ve politikasını göstermesi açısından çok önemlidir. İngiltere; bunları, sömürge olarak yönettiği Hindistan’daki kendi adamlarına yazdırtmıştır. Mektupta halifelikle ilgili olarak dile getirilen görüşler, öneriler ve istekler, Ağa Han’ın ve Emir Ali’nin değil aslında İngiltere’nin direktifleridir.

Mektubun ana düşüncesi çok açıktır. İngiltere, daha bir aylık devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yer yer tehdit ederek hilafete dokunmamasını, bu makamın yetkilerini kısıtlamamasını, hele hele asla kaldırmamasını bildirmektedir. Bu durum, İngiltere’nin Türkiye’de laik bir sistem değil İslâmî bir sistem istediğini açıkça göstermektedir[8].

Hilafet ve İngiltere İslam Cemaati

 Gazi Cumhurbaşkanımıza Gönderilen Bir mektup Hilafet sorununa ilişkin İngiltere İslam Cemaati Başkanı Ağa Han ve Emir Ali tarafından Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya gönderilen 24 Teşrinisani 1923 tarihli mektubu (Tanin’deki çevirisi)

1- Yeni Türkiye’nin samimi dostları, dünyanın bağımsız milletleri arasında tam bağımsızlık konusundaki amaçlarının ve çabalarının övenleri olarak; Büyük Millet Meclisi’nin dikkatini, izninizle; halifenin, Sünni mezhepten oluşan büyük nüfus üzerindeki durumunun şu anki belirsizliğine çekmek arzusundayız.

Halifenin şeref ve etkisinin azalması yüzünden İslamiyet’in manevi gücüne ve bağlarına bir zayıflığın baskın olduğuna dikkat çekiyoruz. Bazı nedenlerden dolayı bu konuda örnekler vermek istemiyoruz. Fakat bu bir özel gerçektir[9].

2-Söylemeye bile gerek yoktur ki Sünni mezhebinde halifelik makamı, Müslüman halkı, büyük bir topluluk hâlinde diğerlerine bağlayan bir bağdır. Halifelik makamının dış saldırılar ile tehlikeye düştüğü zamanlarda, bütün dünyada Müslümanlık duygusu coşmuş ve Hindistan Müslümanları Türklerin bağımsızlıkları yönünde mücadele ederek İslam toplumunun sembolü olan hilafet makamını yok olmaktan kurtarmak görevini yaptıklarını sanarak Türk milletine sevgi ve yardım etmişlerdir.

O nazik zamanlarda Türklerin davasını ateşli biçimde savunduk. Trablusgarp Savaşı’ndan beri bir İngiliz İslam Cemiyeti, Türk milletinin acılarını ve sorunlarını azaltmak için bütün gücünü ve çalışmasını ortaya koydu. Bu yüzden, bütün Müslümanlarla birlikte ilgilendiğimiz bir sorun hakkındaki istek ve önerilerimizin hükümetinizce hoş karşılanıp dikkate alınacağına eminiz[10].

3-Önerilerimizden, milletvekillerine dayalı yönetimi aşağı düzeyde gösterip hafife aldığımız anlaşılmamalıdır. Saygıyla istediğimiz şey, Sünni âleminin din başkanlığı makamının şeriat kurallarına uygun biçimde dokunulmaz yapılmasıdır.

Fikrimizce, halifelik makamının yetkisini kısmak veya Türk siyasal yapısı içinde hilafet makamının bir dinsel yaptırım olduğu niteliğinin yok edilmesi (Türk devlet yapısı içindeki dinsel nitelikli halifelik makamının kaldırılması); İslamiyet’in yeryüzünde sahip bulunduğu manevi kuvvetinin çöküşüne yol açar ki bunu ne Büyük Millet Meclisinin ne Reis Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin onaylamayacaklarından eminiz[11].

4-Düşüncemize göre, halife, Sünni cemaatın birliğini temsil eder. Türk milletinin bir ferdinden ve kurucu milletin soyundan olması, Türkiye’nin İslam milletleri arasında üstün bir konumda olmasını sağlar[12].

5-On dört yüzyıldan beri, Sünni mezheplerinde ortak bir din kuralı olarak kabul edilen ilkeye göre Peygamberin vekili olan halife Sünnilerin imamı olduğundan, Sünniler arasında bağlantıyı yaratmakla varlık kazanmıştır. Bu ilke, İslam dünyasında bir nifak çıkartmaksızın Müslümanların düşüncesinden atılamaz[13].

6-Yüce makamınızın bildiği üzere, halifenin maddi kuvvetlerini yitirmiş olduğu zamanlarda bile İslam hükümdar ve reisleri milletlerini yönetebilmek ve halkı ibadete yönlendirmek için halifeye bağlı kalıyorlardı.

İslamiyet’in büyük bir manevi güç olarak kalması için halifelik makamının konumu ve şerefi hiçbir zaman papanın yerinden ve onurundan daha düşük olmamalıdır[14].

7-Bu ve buna benzer kuvvetli sebeplerden dolayı, biz Türkiye’nin hakiki dostları sıfatıyla Büyük Millet Meclisinin ve Türkiye’nin büyük ve aydın ulularından ve önderlerinden saygıyla isteriz ki:

Halifelik makamı, İslam topluluklarına güven ve saygı verecek ilkeler çerçevesinde İslamiyet’in manevi ve dinsel dayanışmasını korumaya hizmet eder bir duruma getirilsin. Bundan Türk devletinin kuvvet ve onuru da artacaktır.

İmzalar: Ağa Han-Emir Ali[15]

İkinci bir çevirisi olan mektup İngiltere’nin direktifleri ile hazırlatılmış Türkiye Cumhuriyetine direktif verir tarzda kaleme alınmıştı. Sünni mezhebinin temsilciliği ifadesi ise sık sık vurgulanıyordu. Halifeliğin sadece bir mezhep temsilciliği anlamına gelmediğini bilmemek saflık olurdu. Laik Türkiye Cumhuriyeti din elden gidiyor gibi yalanlara kulak asmıyordu ve İngiltere’nin aklına da ihtiyacı yoktu. Bunu anlayan İngiltere de her fırsatta Türkiye’ye güçlük çıkartacaktı.

Halifelik konusunda yapılmak istenen vurgunculuğu bu mektup çerçevesinde özetledikten sonra o yıllarda İngilizlerin teşviki ile çıkartılan isyanlara tekrar dönebiliriz:

7 Ağustos 1924 tarihinde Han Gediği olayı ile Nasturilerin Hakkâri’de ayaklanması, Hükümetin dikkatini bölgeye çekmiş, misyoner kılığındaki İngiliz subaylarının örgütledikleri Nasturilerin ÇAL (Çukurca), Oramer Çölemerik, Beytüşabab ve Habur suyu civanndaki ayaklanmaları üzerine Cafer Tayyar Paşa 14 Ağustos 1924’de ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmiş, isyanı bastırmak için bölgeye gönderilen birlikler faaliyette iken 4 Eylül günü; Yüzbaşı İhsan, Teğmen Vanlı Hurşit, Teğmen Rasim, Teğmen Ali Rıza ve Teğmen Tevfık 270 er ile birlikte, 10 otomatik ve 300 tüfekle firar edip, isyancılar tarafına katılmışlardı[16].

4 Ocak 1925 günü Şeyh Sait Şuşarın Gökoğlan Bucağı’nın Kırıkhan köyünde bazı aşiret reisleri ile bir toplantı yapmış, toplantı sonunda bir bildiri yayınlanmıştır. Piran’da mahalli jandarma, aranmakta olan asker kaçağı, şeyhin iki adamını tutuklamaya kalkınca, jandarmalarla şeyhin adamları arasında çıkan çatışmada bir jandarma erinin şehit olması isyanın öne alınmasına sebep olmuştur. Bu tarihte isyan fiilen başlamıştır. Şeyh Sait olayı, müteakip 14 Şubat 1925 tarihinde Emir-ü-l Mücahiddin Muhammed Sait Nakşibend[17]i imzası ile, daha önce hazırlanan beyannamelerle birlikte dağıtılmış, 16 Şubat 1925’de kendisine katılan Asilerle birlikte Genç’in merkezi Darahini’ye gitmiştir[18]. 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Sait ayaklanması, 15 Nisan 1925 tarihine kadar iki ay devam etmiştir, isyan kısa zamanda Genç, Çabakçur, Muş, Diyarbekir, Elazığ, Tunceli, Palu, Çermik Silvan dolaylarına yayılmıştır. İsyanın Çabakçur cephesinde, Melekanlı Şeyh Abdullah, Diyarbekir cephesinde bizzat Şeyh Sait, Maden Cephesinde, Şeyh Saitin kardeşi Şeyh Abddurrahim, Siverek cephesinde Şeyh Eyüp, askerlere komuta etmekte idiler. 7. Kolordu Komutanı Mürsel Paşa bir yandan gerekli tedbirleri alırken diğer yandın şeyhi isyandan vaz geçirmek için, O’nun güvendiği kişileri nasihat heyeti olarak kendisine göndermiştir Bunu 21 Şubat günü Piran’ın hükümet kuvvetlerince geri alınması takip etmiştir. Şeyh Sait bunun üzerine isyandan vaz geçme eğilimi göstermiş, fakat, çevresindeki ele başlarından Ömer Faro ile Liceli Abdülsamed’in tehdidi altında kalarak isyana devam etmiştir. Cumhuriyet Hükümeti, 21 Şubat günü bölgede sıkı yönetim ilân etmiş, B.M. Meclisinde Hiyanet-i Vataniye Kanunu çıkarılmış, yeterli hassasiyeti göstermediği kanaati ile Başbakan Fethi Okyar istifaya zorlanmıştır. 12 Mart 1925’de istifası kabul edilen Okyar’ın yerine 24 Mart 1925’de İsmet Paşa Başbakanlığa seçilmiş ve hükümeti kurmuştur. Bu hükümet zamanında sıkı yönetim ilânı, Takrir i Sükûn Kanunu çıkarılmış İstiklâl Mahkemeleri ihdas edilmiştir[19].

Bu tarihten önce 7 Mart 1925’de Şeyh Sait kuvvetleri ile Diyarbekir önlerine gelmiş, Diyarbekir’e saldırmış, bu saldın 11 Mart’ta tekrarlanmış, fakat her iki saldırıda geri püskürtülmüştür. 24 Mart’ta Ordumuz genel tenkil hareketine girişmiş, Ordu Müfettişi Kâzım Paşa (Orbay), Kolordu komutanı Mürsel Paşa (Bakü), Tümen komutanı Osman Paşa, Fırka Komutanı Kâzım Paşa (Dirik) ile Cemil Cahit (Toydemir) Paşa harekâtta görevlendirilmişlerdir. 23 Mart’ta Hınıs’a giren Osman Paşa 24 Mart’ta kasabadan asileri çıkarmıştır, isyan liderlerinden Hasananlı Halit ve Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza, Kerem İran’a kaçmışlardır. Devlet güçleri daha sonra Piran ve Maden’e girmişlerdir. 1 Nisan’da Hani, 6 Nisan’da Palu, 8 Nisan’da Çabakçur, 12 Nisan’da Darahini asilerden temizlenmiştir. Nisan ortalarında çözülen isyancılar takip edilip, isyan elebaşlarının çoğu ele geçirilmiş, 14 Nisan’da bozgunu sezen Şeyh Sait; İran’a kaçmak isterken, Kayınbiraderi Binbaşı Kasım’ın İhbarı Sonucu, Vartonun Çarbohor mevkiinde diğer asilerle birlikte yakalanmıştır. Bu yakalanışta, Kayınbiraderi Kasım bey kadar, Muş-Bitlis güzergâhını kullanıp, kaçmasına firsat vermeyen Muş halkının da fonksiyonu büyük olduğu için, isyancıların Muş halkına karşı husumetleri hâlâ devam edip gelmektedir[20].

Daha sonra Doğu Anadolu’daki gelişmelerde İstanbul basını ile İngilizlerin, rolü olduğu anlaşıldı. Cumhuriyet’in ilk günlerinde, İstanbul’daki İngiliz Elçiliği raporlarıyla İstanbul gazetelerinin yazılarını yan yana koyup karşılaştırınca insan şaşırıp kalınıyordu. Kim kimden esinleniyor pek belli değil ama iki taraf da ağız birliği yapıyor ve Cumhuriyet’i acımasızca hırpalıyordu. İngiliz diplomatları. “Türkler savaşta birleşir, barışta birbirine düşer” gibi düşünceler ve beklentilerle hareket ediyordu. ElçiLindsay, Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin pek uzun ömürlü olamayacağı, Ankara’nın da başkent olarak kalamayacağı mesajını veriyor, dolayısıyla Ankara’da büyükelçilik açılmamasını savunuyordu.Lindsay, Türkiye Cumhuriyeti’ne birkaç yıllık ömür biçiyordu[21]!

Sonuç

Şeyh Sait ayaklanması, İngiltere’nin Musul tezini güçlendirmiş, İngiltere’ye yaramıştır. Ayaklanma bastırıldıktan sonra Milletler Cemiyeti Meclisi, 16 Aralık 1925 tarihinde Musul konusunda İngiltere’nin isteği doğrultusunda bir karar aldı. Yani Musul vilayetinin Irak’a bırakılmasına karar verdi. Türkiye, Musul için İngiltere’ye savaş açabilecek durumda değildi; çaresiz, Milletler Cemiyeti kararını kabul etmek durumunda kaldı. 5 Haziran 1926’da, Ankara’da, Türkiye-İngiltere ve Irak hükümetleri arasında Hudut ve İyi Komşuluk İlişkileri Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma üzerine İngiltere’nin Türkiye’ye karşı düşmanca davranışları ve kışkırtmaları azaldı. Türkiye-Irak sınırında nispi bir güvenlik sağlanmış oldu[22].

Kaynaklar

Kalafat Y (1992). Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar, Boğaziçi Yayınevi, Ankara.

Şimşir B (2009). Kürtçülük II (1924-1999), Bilgi Yayınevi.

Toplu A (1996). Tarih İçindeki Anadolu Sakinleri ve İsyanlar-Ayaklanmalar, Ocak Yayınları, Ankara.

Zelyut R (2017). İstiklal Mahkemeleri (Meclis Tutanakları), Kripto Yayınları, Ankara.


[1] ESOGÜ

[2] Bilal Şimşir, Kürtçülük II (1924- 1999), Bilgi Yayınevi, 2009, Ankara, s.26.

[3] Geniş Bilgi için bakınız: Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar, Boğaziçi Yayınevi, Ankara, 1992.

[4] Yaşar Kalafat, a. g. e., s. 204.

[5] Yaşar Kalafat, a. g. e., s. 184., Ömer Kürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1916), Ankara, 1978, s. 290 vd. Şeyh Sait olayının İngiltere boyutu için bk. Robert Olson, The Emergence Of, Kurdish Nationalism and the Sbeikh Said Rebellion, 1880-1925, Austin 1969., a.g.e., s. 52-92 ve 128-150.

[6] Yaşar Kalafat, a. g. e., s. 185., Ömer Kürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1916), Ankara, 1778, s. 290 vd. Şeyh Sail olayının İngiltere boyutu için bk Robert Olson, a.g.e., s. 52-92 ve 128-150.

[7] Rıza Zelyut, İstiklal Mahkemeleri (Meclis Tutanakları), Kripto Yayınları, Ankara, 2017., s.218.

[8] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 218.

[9] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 220.

[10] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 221.

[11] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 222.

[12] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 222.

[13] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 222.

[14] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 223.

[15] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 223.

[16] Abdülhadi Toplu, Tarih İçindeki Anadolu Sakinleri ve İsyanlar-Ayaklanmalar, Ocak Yayınları, Ankara, 1996, s.354-355.

[17] Şeyh Sait ve benzerlerinde bahsi geçen sözde Nakşi isyanlarının Türkistan Ahmet Yesevî ve Şah-ı Nakşibendî geleneğine bağlı Nakşilikle herhangi bir ilgisi kalmamıştı. Sadece feodal ve politik bir yapılanmaya dönüşmüştü. Kolaylıkla emperyalist devletlerce kullanılabilmişlerdir. Maalesef belgesiz ve araştırmacı tarihçi olmayan Necip Fazıl Kısakürek’e göre Doğu Anadolu’da çok etkili bir Nakşi şeyhidir ve son devrin din mazlumlarındandır.

[18] Abdülhadi Toplu, a. g. e., s.355-356.

[19] Abdülhadi Toplu, a. g. e., s. 356-357.

[20] Abdülhadi Toplu, a. g. e., s. 357-358.

[21] Bilal Şimşir, a. g. e.,  s.26-27.

[22] Bilal Şimşir, a. g. e ,  s.31.

İnsanlarımız ve İktisâdiyatımız

10 Aralık 2007 Târihinde Rahmet-i Rahmana Kavuşan Prof. Dr. SABAHADDİN ZÂİM ile Kasım 2007’de Yapılan Röportaj

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’de bir kavram kargaşası yaşanıyor. Sebebini Türkiye Cumhuriyeti’nin özelliklerine bağlayanlar var. ‘Tanımlamaya Türkiye Cumhuriyeti’nden başlamak gerekir.’ deniliyor. Biz de oradan başlayabilir miyiz Hocam?

Prof. Dr. Sabahaddin Zaim: Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kurulmuştur. İsmi üstünde: Cumhuriyet… Cumhur’a, yâni millet hâkimiyetine dayanan ve bu hâkimiyetin milletin temsilcisi olarak seçilen milletvekilleri ve başlarındaki Cumhur Başkanı tarafından yürütüldüğü devlet idâresi şeklidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları başta Atatürk, batı modeli bir demokratik rejimi benimsemişlerdir. Fakat bu hedefe muhtelif safhalardan geçilerek ulaşılmıştır. 1923’te Cumhuriyetin ana kalıbı kurulmuştur. Atatürk’ün şöyle dediği ifade edilir: “Ben diktatörlük yapacağım, benden sonra diktatör gelmemesi için…’ Bu sebeple tedricen çok partili rejime geçme denemeleri yapılmıştır.

1945’te çok partili rejimle, Cumhuriyetin siyâsî demokrasi safhası başlamıştır. 1927’de Teşviki Sanayi Kanunu ile başlayan özel sektör eliyle gelişme prensibi; 1930-1950 arasında iktisâdî zaruretle yapılan iktisâdî devletçilik teşebbüsünden sonra, 1950’de tekrar rayına oturtulmuş ve teşebbüs hürriyeti benimsenmiştir. 1963’te toplu sözleşme ve hür sendikacılık prensipleri ile Cumhuriyetin iktisâdî demokrasi safhası başlatılmıştır. Türkiye Devleti, Milletler arası Çalışma Teşkilatına üye olduğu gibi, sendika konfederasyonlarımız da bu teşkilata ve batı dünyâsındaki meslekî konfederasyonlara katılmışlardır. Sonrasında yapılacak iş, bu kurulmuş organizasyonların iyi işlemesini sağlamaktır.

Batı modeli demokrasi üç temele dayanır:1-Siyâsî kudretin, 2-İktisadî kudretin ve 3-Sosyal kudretin;  bir gurubun, bir şahsın, bir partinin elinde temerküz etmeyip toplumdaki muhtelif guruplar arasında mümkün mertebe dengeli dağılması ve her gurubun diğerini kontrol edebilmesidir.

Siyâsî kudretin dağılması siyâsî partiler vasıtasıyla olur. Bu sebeple siyâsî demokrasi çok partili rejimi gerektirir. Piyasa ekonomisinde iktisâdî kudretin bölüşülmesi toplu pazarlık sistemiyle gerçekleşir. Sosyal kudretin bölüşülmesi ise, sivil toplum kuruluşlarının güçlendirilmesiyle olur. Türkiye’de bu model teşekkül etmiştir.  Temel hak ve hürriyetlerin hepsi bu demokrasi modeli içinde bulunmaktadır.

Çetinoğlu: İnsanlarımız, şu veya bu fikri benimsemeden önce, kendilerini millî kültür ve iyi ahlâk ile donatılmalı. Ahlâk kavramında da kargaşa var. Nasıl bir ahlâk?

Prof. Dr. Zaim: Her toplumda ahlâkın temeli dindir. İslâmiyet’te de; ‘Ahlâk dinin yarısıdır.’ Denir. Hıristiyanlık’ta da, Musevilik’te de, Budizm ve Hinduizm’de de ahlâkî kaideler dinî esaslara dayanır.

Toplumu dinî köklerinden uzaklaştırıp, cemiyette materyalist ve seküler bir düzeni hâkim kılmak isteyenler, ahlâk kavramını ve muhtevâsını unutturup, ‘etik’ adıyla onu sekülerize etmek düşüncesindedir. Etik kavramı, özü ve muhtevâsı boşaltılmış ve dinî temelini kaybetmiş seküler ahlâk anlayışını hâkim kılmak için kullanılmaktadır.  Toplumda yapıcı tesiri azalır.

Çetinoğlu: Dinler-medeniyetler arası diyalog da çok tartışılıyor. ‘Toplumların birbirlerinin inançlarına ve değerlerine saygısız davrananlarından, sataşmalarından ve saldırmalarından sağlanacak hiçbir fayda yoktur!’ Deniliyor. Bu olumsuzluklardan kaçınmak için; ‘Hoşgörü, diyalog ve uzlaşma yollarından başka bir yöntem olmadığı…’ söyleniyor. Diğer tarafta; Aleyhimize sonuçlar doğuracağı endişesiyle diyalogu reddeden, hattâ diyalog arayışında olanları hâinlikle suçlayan aydınlarımız var. Bu konudaki görüşünüzü lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Zaim: Din Allah’ın nizamıdır. Tek tanrılı dinlerde olduğu gibi Budizm ve Hinduizm’de de kendi felsefî ifâdeleriyle, (adı başka bir kelimeyle ifâde edilse bile) bir Allah (cc) inancı vardır. Dinlerin maksadı insanların refahını ve felâhını sağlamaktır.

Milletler arası münâsebetlerde, siyâsîler; bâzen kendi dünyevî münâsebetleri için halkın din duygularını manüple edebilmektedir. Dinî liderlerin zaman zaman bir araya gelerek ihtilâflı konulara açıklık getirmelerinde fayda vardır. Bizim dinimizin bu husustaki prensipleri bellidir. 1-‘La ikraha fiddin. /  Dinde zorlama yoktur.’ 2-Leküm diniküm veliyedin. / Senin dinin sana, benim dinim bana’. Osmanlı toplumunda muhtelif din mensupları arasındaki münâsebetler güzel bir örnek teşkil eder. Bir Müslüman, gayrimüslim komşusuyla insanî münâsebetler çerçevesinde iyi geçinirdi. Komşusu öldüğünde de ‘Dinince dinlensin’ diye duâ ederdi.

Çetinoğlu: Kalite, yalnızca üretilen malın ve yaşanan hayatın değil, siyâset ilminin de eskimez ilkelerinden biridir. Bir ülkenin yönetimi, Hakk’a ve halk irâdesine ne ölçüde uyuyorsa o ölçüde kalitelidir. Böyle bir ortam mümkün mü, mümkün olursa bize neler sağlar?

Prof. Dr. Zaim: Elbette mümkün.İnsan fıtraten güzel insan olarak doğar. Dînî terbiyenin hedefi, bu güzelliğin hayatın ileri safhalarında da devamını sağlamaktır. Müslüman, ‘güzel insan’ demektir. İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. Örnek insanlar, Allah’ın seçilmiş kulları olan Peygamberler ve de en sonuncusu olan Peygamberimizdir. Onun hayatı en ince noktasına kadar tespit edilmiş ve yazılmıştır.

Hedefimiz, güzel insanların hâkim olduğu bir sevgi toplumu meydana getirmektir. Bu hususta çok çalışmak gerekir, problemli olanlarımız, halkımızın tabanından ziyâde, diplomalılar arasında daha fazla bulunmaktadır. Yönetimde güzel insanların çoğalmasına gayret etmek gerekir.

Çetinoğlu: Yönetim kadrolarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Prof. Dr. Zaim: : Güzel insanlar yönetime hâkim olursa, içte de, dışta da başarılı olurlar. Onun için denmiştir ki, ‘Adâlet mülkün temelidir.’ Zîra adâletin zıddı zulümdür. Bir toplum küfür ile değil, zulüm ile yıkılır. Arzu edilen iyi hedeflere hakkın yolunda, halka hizmetle ulaşılır.

Çetinoğlu: Gerek ülkemizde, gerek dünyâda sekülerleşmeye yönelişler gözleniyor. Aynı zamanda intihar olaylarında da artışlar… Bu olgular bağlantılı mı?

Prof. Dr. Zaim: Hayır. Dünyâ 20. asrın son çeyreğine kadar kâfi derecede sekülerleşmişti. Komünizmin yıkılışından sonra dünyâ tedricen din’e dönmeye çalışmaktadır. Bugün dünyânın en önemli problemi âile müessesesinin zayıflamasıdır. İslâmiyet’te ‘sıla-i Rahim’ müessesesi bunun için konmuştur. Yâni ‘yakınlarınızı ve akrabalarınızı ziyâret edin’ denilmiştir.

Câmilerde her Cuma hutbesinde hatipler sözlerini şu Âyet-i kerimelerle bitirir:  ‘Şüphesiz ki Allah adâletli davranmayı, iyilik yapmayı ve akrabayı görüp gözetmeyi emreder. Her türlü hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp ders almanız için size böyle öğüt verir.’ Maksat nedir? Cemiyetin çözülmesini ve yalnız kalabalıklar hâline düşmesini önlemektir.

İntiharlar inançsızlıktan doğar. Hayat mücâdelesinde pes etmek, demektir. Hâlbuki güzel insan, irâdesini Allah’ın gösterdiği doğru yolda kullanmakla mükelleftir. Bütün gayretine rağmen hedefine ulaşamazsa, irâde-i külliye’ye teslim olur, tevekkül eder. Çünkü Amentü’de imanın bir unsuru olarak kadere inanılmıştır. Güzel insanın görevi; Hayatının her safhasında imtihan içinde olduğunu bilmek, nimetlere şükretmek, musibetlere sabretmektir.

Çetinoğlu: Medeniyetler ve kültürler birbirlerini törpüleyip aşındırıyorlar. Globalleşme, insanlığın varacağı son durak mıdır?

Prof. Dr. Zaim: Globalleşme, hak ile batılın, daha geniş ölçüde yüzleşmesine yol açıyor. Son durak Hakk’ın yanındadır.

Çetinoğlu: Asr-ı Saadet, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerinde, İslâmî yönetimlerde; semavî dinlerin mensupları kadar, diğer inanç sistemlerine bağlı olanlar da huzur ve güven içerisinde yaşıyorlardı. Yirminci yüzyılda ne oldu da aynı dinin farklı mezheplerini ve yorumlarını benimseyenlerin elleri birbirlerinin boğazından ayrılmıyor?  

Prof. Dr. Zaim: İslâmiyet zayıfladığı, dünyâ yönetiminde yer almadığı için…

Çetinoğlu: İslâmiyet adına cinâyetler işleniyor. Cinâyetleri işleyenler kimi ve hangi düşünceyi temsil ediyorlar? İslâmiyet iklimi mi bozuldu, Müslümanlar mı zehirlendi? Çözüm nerede?

Prof. Dr. Zaim: Müslümanlar İslâm’ı hayatlarında rehber edinmediği için. Çözüm, Allah’ın ipine sarılmaktadır. Çözüm, İslâm’ın mânâsını ve muhtevâsını öğrenmek, bu kaideleri hayatımıza uygulamak ve yaşayışımızı ona göre düzenlemek, bu uygulamayı ihlâs ile yapmak, Allah’ın rızâsına nâil olacak seviyede yaşamak, yâni takvâ derecemizi artırmak, nefsimize hâkim olmak, mümin kardeşlerimizin meziyetlerini araştırarak, kendi kusurlarımızı tashih etmeye çalışmaktadır.

Çetinoğlu: Bilinen panzehirler 1500 yıla yakın bir süreden beri evlerimizin, gönüllerimizin, kafalarımızın en mutena köşelerinde duruyor. Durduğu yerden alıp, hayata uygulayacak güç nerede? Bu işi kim yapacak?

Prof. Dr. Zaim: Her birimiz yapacağız. Yarından itibaren… sorunuza verdiğim cevapta söylediklerimi yerine getirmeye çalışacağız: güzel insan olmaya gayret edeceğiz. Bu yolda başarı kazandıkça içinde bulunduğumuz toplum bir sevgi toplumu hâline dönüşecektir.

Çetinoğlu: Târihte Yahudilerle hiç savaşmadık. Onlara karşı düşmanca davranmadık. Hatta İspanya’dan kovulduklarında bağrımıza bastık. Cumhuriyet döneminde Yahudilere karşı dostça olmayan bir yaklaşımımız olmadı. Buna rağmen onların da bize karşı, yine düşmanca demeyelim, dostluğa sığmayan hareketleri, görünürde yok gibi. ‘Var’ dersek, inandırıcı örnekler göstermekte zorlanırız.

Ancak olup bitenleri incelediğimizde, İsrail’in Türkiye’ye bakış açısı ile ilgili olarak şüpheler doğup gelişiyor. Bu konuda bir yorum yapar mısınız?

Prof. Dr. Zaim: Türk milletinin ve devletinin, Yahudilerle bir meselesi olmamıştır. Fakat İsrail’de ve ABD’de Siyonist Yahudilerin hâkim oluşu, Filistin içinde Araplarla mücâdeleyi İslâm ile mücâdele hâline dönüştürmüştür. Türkiye de bundan etkilenmiştir.

Çetinoğlu: İslâm Konferansı Teşkilatı, günümüzdeki adı ile İslâm İşbirliği Teşkilâtı’nın (İİT)’nin 1972 yılında Cidde’de yapılan toplantısında belirlenen hedefleri arasında; Filistin halkına yardım edilmesi de yer alıyor.. Şüphesiz yardım ediliyor. Edilmeseydi mücâdeleye devam edemezlerdi. Fakat 34 yıl geçmesine rağmen hâlâ netice alınamıyor. Yine İİT’nin hedeflerinde belirtildiği gibi; Müslüman devletlerin vakar, bağımsızlık ve millî haklarının korunması konusunda başarı sağlanamadı. Nasıl bir engel var?

Prof. Dr. Zaim: Birinci engel az önce belirtilendir. Arap ülkeleri iktisâdî kaynaklarını, İİT’den ziyâde, Arap Birliği’ne akıtmaktadır. Kavmiyet esası, İslâm Birliği’nin önüne çıkmaktadır. İkinci sebep, hem İslâm dünyâsının, hem de Türkiye’nin temel meselesidir. O da şudur. İslâm dünyâsında halkın çoğunluğu inançlıdır. Fakat yöneticilerin çoğunluğu, temsil ettiği halka kıyasen inancında daha zayıftır. Bu durumda milletler, devletleri ile bütünleşemiyor. Birçok İslâm ülkesinde yönetime hâkim olanlar ya askerler veya büyük sermaye sâhipleri ile kabile reisleridir. Yâni toplum içinde küçük bir guruptur. Bunların dünyâyı yönetecek güçler tarafından manüple edilmesi daha kolay oluyor.

Çâre, İslâm dünyâsında demokrasiyi hâkim kılmaktır. O zaman toplumlar, kendilerini temsil edebilecek kimseleri yönetime getirecek, milletle devlet bütünleşecektir. O zaman o toplumlarda gelişme için vazgeçilmez unsurlar olan; fikir hürriyeti, inanç ve inancına göre yaşama hürriyeti, fikri ifâde hürriyeti, teşebbüs ve çalışma hürriyeti gibi temel insan haklarına toplumlar kavuşacaklardır. Gelişmenin yolu da budur.

Çetinoğlu: İnsanlığın huzurunu tehdit edebilecek en büyük tehlike ne olabilir?

Prof. Dr. Zaim: İnsanlığın huzurunu tehdit eden en büyük tehlike: Allah’ın gösterdiği yoldan, yâni Sırat-ı Müstakim’den ayrılmak, hak ve adâletin yerine zulmü hâkim kılmak, gelir dengelerini mahveden, sefâleti ve sefahatı kamçılayan zekâtsız, fâizli bir toplum hâline dönüşmektir.

Çetinoğlu: Muhterem Hocam! Zaman ayırdınız, hayra vesile olacak çok güzel sözler söylediniz, tavsiyeler lütfettiniz. Şükranlarımı sunarım Efendim.

  Prof. Dr. SABAHADDİN ZAİM   Konya’dan Balkanlara göç eden ve burada 3 asır yaşayan bir âilenin evlâdı olarak 1926 yılında Makedonya’nın İştip kasabasında dünyâya geldi. Babası, 1934 yılında İstanbul’a göç etme kararı alınca, 8 yaşında İstanbul’a geldi. 5 yaşında Makedonya’da başladığı eğitimine Fâtih ilçesinin Çarşamba semtinde devam etti. Okullarda din dersi olmadığı için, mülk sâhibi olarak ‘Bey’, ilmiye sınıfından olması sebebiyle de ‘Efendi’ sıfatlarına sâhip âilesinin yönlendirmesi ile mahalle camiinin imamından dersler aldı. Kur’an-ı Kerîm okumayı öğrendi.   1940 yılında Fatih Ortaokulunu, 1943 yılında İstanbul Vefa Lisesi’ni Lâtince ve İngilizce öğrenerek bitirdi. Yükseköğrenimini 1947 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamladı. 1950 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisans imtihanını verdi. 6 yıl kaymakamlık yaptıktan sonra 1953 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde asistan olarak akademik hayata başladı. Burada Doçent ve Profesör unvanını aldı, 1993 yılına kadar öğretim üyesi ve bölüm başkanlığı yaptı.   Aynı yıl Sakarya Üniversitesi’nin kuruluşunda görev aldı ve İktisadî  İdârî İlimler Fakültesi’nin Dekanı oldu. 1998 yılında emekliye ayrıldı.   9 Aralık 2007 târihinde ebedî âleme intikal etti.   1953 – 1998 yılları arasında; ABD, Almanya, Suudi Arabistan, Makedonya, Saray Bosna Üniversitelerinde misâfir öğretim üyesi olarak dersler verdiği gibi; İslâm Kalkınma Bankası’nda, İslâm Konferansı Teşkilâtı’nda, Millî Prodüktivite Merkezi’nde, Millî Birlik Komitesi’nde ve özel sektör kuruluşlarında; Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu Üyesi ve Başkanı unvanları ve ayrıca Müşâvir sıfatıyla görevler üstlendi.   Hocaların hocası Prof. Dr. Zaim, hayatı boyunca, yurt içinde ve dışında  sosyal faaliyetlerin  içinde aktif görevler üstelendi. Kurucu üyesi ve başkanı olduğu sivil toplum kuruluşlarından bâzıları: ABD’de Milletlerarası Müslüman Sosyal Bilim Adamları Cemiyeti, İngiltere’de Milletlerarası İslâm İktisatçıları Cemiyeti, Türkiye’de: İlim Yayma Cemiyeti ve Vakfı, Türkiye Millî Kültür Vakfı, Türkiye Aydınlar Ocağı, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı, Mülkiyeliler Birliği, Yeşilay Cemiyeti, İş Dünyâsı Vakfı, Anadolu Eğitim Vakfı, Vefa Lisesi Mezunları Vakfı.   22  adet Kitabı, 174 adet makalesi yayınlanan Sabahaddin Zaim adı; İstanbul Üsküdar’da Çamlıca Sabahaddin Zaim Eğitim Merkezi, İstanbul Küçükçekmece’de Sabahaddin Zaim Lisesi, İstanbul Ümrâniye’de Anafen Sabahaddin Zaim İlkokulu, Adapazarı’nda Prof. Dr. Sabahaddin Zaim Kız Lisesi…gibi birçok kurumun unvanında yer almıştır.  

(Bu sohbet, vefatından 1 ay önce, Erenköy’deki evinde geçekleştirilmiştir. O. Ç.)

Medrese Eğitimi

Bu ülkenin kurucu iradesinin yaptığı reformlardan başlıca biri de Medrese tekke ve zaviyelerin kapatılması idi.

Başbuğ Atatürk’ün yaptığı devrimlerde ne kadar haklı olduğunu ne kadar doğru kararlar verdiğini görüyoruz.

Başbuğ Atatürk’ün veciz ifadesiyle;

‘’Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder’’.

*

İslam, özellikle “Cahiliye Dönemi”nde görülen kız çocuklarının diri diri gömülmesine itiraz etmiş ve ikazla topluma yön vermeğe başlamıştı.

*

Arap toplumunda cinsiyetçi bir kültür kodu her zaman geçerliliğini korumuştur. Kadın, erkeğin hiçbir zaman eşiti olmadığı gibi, tam tersine hizmetkârıdır. Arap erkekleri, Müslüman olmadan önce de sonra da, daima bu geleneği korumuşlardır

*

Kur’an’da apaçık belirtilmeyen çok eşlilik bile, 4 eşle sınırlandırılarak dinileştirilmiştir.

*

Kısacası Arap kültürü, inen vahyi, dini-İslam’ı, kendi kültür kodlarıyla yoğurarak uyumlu hale getirmiş ve adını şeriat koyarak sürdürmektedir.

Araplar açısından bunda bir sorun yoktur. Çünkü bu uyum ve içselleştirme olması gereken bir durum olarak görülebilir. Burada sorun, Arap dışında kalan diğer toplumlardadır.

*

Türkler aynı şeyi yapıp, dini, kendi kültür kodlarıyla uyumlulaştırmak yerine, Arap kültürünü olduğu gibi alıp, onunla uyumlaşma sürecine girmişlerdir. Burada dönüştürmeyi yapan, kültür aktarımının temel unsuru medreselerdir. Bunun nedeni, hem kolaycılıktan ve hem de Türk toplumlarında yerleşik okul düzeninin kurulmamış olmasıdır.

*

İslam öncesi anaerkil yapıyı hayat tarzı edinmiş Türk toplumunda yaşanmayan trajik örneklerden biri:

Bir baba kemik yaşı oluşmamış( bilmin ortaya koyduğu 18 yaş) minicik kızını kendi elleriyle götürüp koskoca bir adama karısı olması için verdiren güçlü bir içsel sebep olmalıdır. O sebep, dini öğretimdir.

Medrese öğretimidir. Orada aktarılan ders içerikleridir.

*

Yoksa aklı başında herkese ders veren koskoca adam, minicik kızını, cahiliye Araplarının yaptığı gibi gidip neden çukura gömsün? Kızını diri diri gömen cahiliye dönemindeki Arap ile içinde yaşadığı dünyanın nasıl bir şey olduğunu henüz kavrayacak yaşa gelmemiş olan küçük bir kızı, götürüp kendi eliyle kocaya veren tarikat hocası arasında zihniyet bakımından hiç bir farkı yok. Her ikisi de kültür kodu. Tek farkın, küçük yaştaki kızını felakete sürükleyen adamın bu çağın insanı olması.

*

Çok ilginç;

Olay irdelendiğinde görülüyor ki, dini hassasiyeti çok yüksekmiş gibi görünen adamların, çelişkili davranışları var. Küçük kızı evlendirirken koyu dindar sanılan kişiler, şikâyet ortaya çıkıp, savcılık araştırmaya başlayınca, haklı çıkmak için kızın yerine başka birini, o kızmış gibi gösterip kemik yaşı raporu alıyor.

*

 Benzer biçimde ailenin öteki üyelerinin fotoğraflarla, çeşitli anlatımlarla savunmaya geçmeleri vb. Demek ki Müslümanlık ve iman bir yere kadar, oradan sonra bitiyor. Nerede bitiyor?

Olayların kendine zarar verecek hale gelmesiyle.

*

Bu nasıl bir iman; nasıl bir Müslümanlık?

İman: Reddedilmesi gereken her şeyi reddedip; kabul edilmesi gereken her şeyi kabul etmektir. İşlediklerinle Yüce Yaratana karşı kendini sorumlu görmektir.