Ötüken Neşriyat’tan Önemli İki Eser 1-Uygur Savaşı 2- Altın Yay

457

-1-

Eserin tam adı: ‘Uygur Savaşı / Çin’in Müslüman Azınlığına Karşı Yürüttüğü İç Operasyon’

Yazarın adı: Sean Roberts. Türkçeye Çevirenler: M. Bahadırhan Dinçarslan ve Muhammed Âkif Kalaycı.

Eser, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Özel Yetkili Anti-Terörizm Raportörü Hâkim Ben Emmerson’un ‘Takdim’ başlıklı yazısı ile başlıyor. Emmerson yazısında diyor ki:

Son iki yıl boyunca uluslararası toplum, Çin Komünist Partisi’nin Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlara uyguladığı insafsız zulmün gitgide daha fazla farkına varır oldu. Bu kadim topluluk, ana yurdunu işgal eden yekpare Çin devletinin düşmanı olarak yaftalandı. Sözde ‘eğitim’ maksadıyla toplama kamplarında esir tutulmak suretiyle toplu cezalandırmaya mâruz kaldılar. Bir ila üç milyon Uygur, bu distopik (Zorba ve baskıcı bir yönetim altında, temel hak ve özgürlükleri kısıtlanmış veya tamamen elinden alınmış toplum) hapishaneler zincirine atılarak gözden kayboldu. Çin hükümeti, bu kurumların Doğu Türkistanlı Müslümanlar arasındaki aşırılığı yok etmeyi amaçlayan gönüllü eğitim kampları olduğunu iddia ediyor. Hakîkatte ise bu hapishâneler, Uygurların etno-kültürel kimliğini yok etmeyi amaçlayan ve onları ayrı bir etnik grup olarak haritadan fiilen silen çok daha geniş bir stratejinin parçalarıdır.

Yazının diğer bölümlerinde Emmerson; ‘Avrupa’dan Orta Doğu’ya, İsveç’ten Suudi Arabistan’a kadar uzanan topraklardaki devletlerin hiç birinde ‘etnik grup’ olarak isimlendirilen bir toplumun tamamına yönelen bu denli toptancı bir saldırıya veya tamamen masum insanların etnik veya dinî gerekçelerle topyekûn hapsedildikleri bir uygulamaya şâhit olmadım. Sincan (Doğu Türkistan) bölgesinde uygulanan, hiçbir şekilde meşru bir anti-terörizm stratejisi olmadığını. Tam aksine toptan bir cezalandırma yöntemi, başlı başına ve devasa ölçekli bir insan hakları ihlâli’ olduğunu belirtiyor.  

Bütün dünya biliyor ki Çin yönetiminin; ana dillerini konuşmaları, dinî vecibelerini yerine getirmeleri ve de kültürle alâkalı kimliklerini herhangi bir şekilde dışa vurmalarını yasakladığı bu insanlar Türk ve Müslüman’dır. Başka bir etnisiteye, başka bir dine veya inanç sistemine mensup olsaydı insanlık asla sessiz kalmazdı. Sessizliği tercih edenlere, ‘aydın’ olduğu iddia edilen seküler (dinden bağımsız) görüşe sâhip TC vatandaşları da dâhildir.

Doğu Türkistan, kadim Türk yurdudur. Bölgeye Türk yerleşimi M.Ö. 300 yılında Hun Türkleri ve İskitlerle akraba olan Saka Türkleri ile başladı. 5. yüzyılın sonlarına doğru Göktürk Cihan Devleti, Seidiyeler, 8. Yüzyılda Karahanlılar, Kaşgarlar, 1209 yılında Türklerin amcaoğlu olarak bilinen Moğollar geldi. Çinliler, 1755 yılından itibaren Türk Yurdu’nu istilâ etti. Bir ara Ruslar geldi.1881 yılında Ruslar Doğu Türkistan’daki hâkimiyetlerini Çinlilere devretti. Dar bölgelerde kurulan Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ve Doğu Türkistan Cumhuriyeti kısa ömürlü oldu. Hâkimiyet, Çinlilere geçti. Çinliler bölgeye, ‘Yeni kazanılmış ülke’ mânâsındaki ‘Sinkiyang’ ismini verdiler.

 O tarihten beri Çin içlerinden dolu gelip boş dönen trenlerle milyonlarca Çinli, Doğu Türkistan’a yerleştirildi. Azınlığa düşürülen Türklerin kökünü kurutma maksatlı işkenceler başlatıldı, Günümüzde bütün hızıyla devam ettiriliyor. Yok etme faaliyetleri, Müslüman Türklerin inançları ve bedenleri ile sınırlı değil; mezarlık vandalizmi, kültür mirası eserler, ibâdethâneler, Kur’an-ı Kerîm dâhil dînî ve tarihî kitaplar dâhil Doğu Türkistan Türklerine âit her ne varsa, azgın hırsların, vahşi ellerin ve zihniyetin hedefidir.    

Çin şimdiye kadar etkili milletlerarası yaptırımlara uğramaktan kaçınmayı başardı. Bunun sebebi, Çin’in diğer ülkeler tarafından basit insan hakları kuralları ve insanî hukukun uygulanmasının zorla teminini mümkün kılacak milletlerarası insan hakları anlaşmalarına imza koymamasıdır. Fakat Çin’in uygulamalarının insanlığa karşı suçlar mertebesine eriştiği hususunda hiç şüphe yoktur. Bu uygulamalar sivil halka yönelik geniş ve sistematik bir saldırıyı teşkil ettiğine ve soykırım suçunun işlendiğine işâret ediyor.

Eserin yazarı, Uygur Türklerinin içler acısı durumuna çözüm olarak bir takım çözümler ileri sürüyorsa da bunların tatbikatının pek de kolay olmadığını itiraf etmekten de çekinmiyor. Dikkat çekici bir başka husus da; Doğu Türkistan’da insanlar haksız yere katledilirken, kültür jenosidini (soykırımını) ön plâna almış olmasıdır. Kültür elbette önemlidir. Fakat kültür, insanlar içindir. İnsanların yok edilmeye devam edildiği bir ortamda kültüre ağırlık vermek, Çin zulmünü hafifletmeye küçültmeye yönelik bir gayret olarak yorumlanır.

Ve… Kitabın; Çin yönetiminin haklı olduğu intibaını canlandıran son iki cümlesi:

2008’den beri TİP (Türkistan İslâm Partisi) tarafından yayımlanan videoların sayısı dikkate alındığında bu videoları kronolojik olarak tâkip etmek grubun târihine dâir görüntülü bir etnografı sağlıyor. Bu araştırmanın sonucunda kitabın, 1998’den bu yana Uygur militan dinî milliyetçi gruplara ilişkin anlattıklarının, eserin en orijinal araştırması olduğunu ve ÇHC’nin (Çin Halk Cumhuriyeti)nin Uygurlardan kaynaklanan bir ‘terör tehdidi’ ile karşı karşıya olduğuna dâir iddialarının mitlerine ve gerçeklerine dâir yeni bir bakış açısı ortaya koyduğunu düşünüyorum.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki eser 327 sayfadır.

SEAN R. ROBERTS: George Washington Üniversitesi Elliott Milletlerarası İlişkiler Fakültesi’nin Milletlerarası Kalkınma Araştırmaları direktörüdür. Southern California Üniversitesinden Antropoloji alanında bilim uzmanı derecesi, Kültür Antropolojisi alanında doktora sâhibidir. 1990 yılında Uygur ana vatanına yaptığı ilk yolculuktan bu yana, 30 yıldır Uygurlar üzerine çalışmaktadır. 1996 yılında yüksek lisans tezi kapsamında Çin-Kazakistan sınırındaki Uygurlara dâir bir belgesel hazırlayan Roberts, 2003 yılında Uygur toplumuna dâir doktora araştırmalarını tamamlamıştır. O zamandan beri dünyânın çeşitli bölgelerindeki Uygurlara dâir araştırmalarına devam etmekte, Uygur dilini konuşup okuyabilmektedir. Elinizdeki kitap, bu uzun soluklu araştırmanın bir ürünü olup Uygurlarla yapılan söyleşiler, Uygur diline dâir belgeler ve videolar gibi, daha önce akademik çalışmalarda ele alınmayan birçok farklı Uygurca kaynağa dayanarak hazırlanmıştır. M. BAHADIRHAN DİNÇASLAN: Liseyi Nevşehir Fen Lisesinde okudu. Üniversite eğitimine Yıldız Teknik Üniversitesi Biyomühendislik Bölümünde başladıysa da yarıda bırakarak, Kültür Üniversitesi İletişim Sanatları Bölümüne geçti. Siyasal Bilgiler ve İngiliz Dili Edebiyatı alanında yüksek lisansına devam ediyor. Lise yıllarından itibâren Türk milliyetçiliği için çalıştı, teşkilatlandırma çalışmaları yaptı, bu vâdide yazıları ve müstakil telifleri yayımlandı. Nihâyet siyâsete atıldı. Kurmaca eserleri ve iki şiir kitabı olan Dinçaslan, çeşitli kurumlarda yayın yönetmenliği, müdürlük gibi görevler yaptıktan sonra, TamgaTürk’ü kurdu. MUHAMMED ÂKİF KALAYCI: Tokat’ta dünyâya geldi. Niksar Prof. Dr. Mustafa Erol Turaçlı Anadolu Öğretmen Lisesinden mezun olmasının akabinde Hacettepe Üniversitesi’ne girdi. Burada İngiliz Dili Öğretmenliği Bölümünde öğrenim gören Kalaycı, tamgaturk.com’da editör olarak çalıştı. Tamga-Türk’teki görevi sırasında Uygur soykırımı meselesi üzerine eğilen Kalaycı, şu sıralarda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bünyesinde görev yapmaktadır.

-2-

Altın Yay’ isminin üstünde; ‘Dünyânın Kurtuluşu ve Huzuru Oğuz Nesliyle Olacak’ altında yer alan ‘Oğuz Han’dan 21. Yüzyıla Uzanan Sır’ cümleleriyle eserin farklı bir roman olduğu anlaşılıyor. Arka kapak yazısı da bu düşünceyi pekiştiriyor: 

İşte, Oğuz Han’dan günümüze, atom çağına, elektronik çağa uzanan sır… Oğuz Han’ın gördüğü söylenen rüyâyı, seferlerini, dünyâyı hayır meydanı hâline getirişini, Altın Yay’ı, Gümüş Okları, Kara Taş’ı, Uluğ Türk’ün vasiyetlerini dinlediniz. Oğuzların tabiata bakışını öğrendiniz… Vahyin izni olmadan gereksiz yere bir ot parçasını koparılmasına, kelebeğin öldürülmesine müsâade edilmediğini anladınız… Tabiatla, çevreyle ne kadar uyum içerisinde yaşadıklarını, çevreyi tahrip etmemek için ne kadar çok itina gösterdiklerini işittiniz. Bu târihî bilgiler ve günümüz gerçekleri ışığında, ‘Nuh Çözümü Kararı’ önünüze sunuldu. Şimdi karar zamanı. Nuh Çözümü Kararı’nı oylayacağız. Silâhların, teknolojinin, bilginin, paranın, kısacası gücün kontrolünün… Dünyânın kurtuluşu ve huzuru için… Oğuz neslinden gelen, güçlüyken zulmetmeyen, âdil olmasını başarabilen Türklere, Osmanoğulları nesline verilmesine tamam diyenler… Elini kaldırsın.

Halil Delice’nin telif ettiği eser bir ‘kurgu romanı’dır. Gerçi bütün romanlarda bir miktar kurgu = hayal ürünü bölümler vardır. Fakat geçmişten günümüze kadar devam eden gelişmeler göz önünde bulundurularak gelecekteki gelişmelere dayandırılan, olması mümkün olmadığı halde gerçekleşmesi arzu edilen değişimlerin işlendiği romanlar, ‘kurgu roman’ olarak anılır. Batıdan gelen her şeyin ‘cici’ olduğunu düşünen batıcılar, ‘fantastik roman’ da diyebilirler. Bilindiği gibi fantastik, ‘hayâl ürünü’ demektir. Bu kadar bilgiçlik taslamayı ve de geveze berberlerin ‘lâfla traş’ ameliyesini burada bırakıp romana dönersek efendim,

Altın Yay isimli romanda, ABD büyükelçisinin başkanlığında yapılan Güvenlik Konseyi toplantısında alının kararların hayata geçirilmesi Oğuz Han tarafından gerçekleştirilir. Güçlü olduğunda kimseye zulmetmeyecek, gücün kendisine emânet verildiğini asla unutmayacak, gücü arttıkça nasıl şükredeceğini düşünecek, buğday başağının tâne tuttukça boyun eğmesi gibi boynu bükülecek…

Roman, Uluğ Türk, Oğuz Han, Gökçe Kız ve Gün Han ile zenginleşir.

Uluğ Türk bir gün Oğuz Han’a ‘Begim evlenmelisin’ der. Oğuz Han sinirlenir: ‘Bre Bilge Koca. Sen ne dersin? Benimle dalga mı geçersin? Gökçe Kız’dan sonra başka bir hatun kişiyle aynı yastığa nasıl baş koyarım? Hanlıkta hakanlıkta gözüm yoktur. Ala taglarda koyunlarıyla halleşen, at sırtında av kovalayan bir çoban olmak isterim,’ diye bağırmıştı.

Uluğ Türk, kendisine bağırılmamış gibi aksakalının ak eylediği yüzüyle akça akça gülümsemiş ve ‘Begim, hayatın yalnız seni ilgilendirseydi bu söylediğin olurdu. Ama artık sen, yalnız kendin için değilsin. Birin altı, altının yirmi dört olması, bir kutsal vazifenin gerçekleşmesi için evlenme şart. Şimdi ve binlerce yıl sonra insanların adâletle idâre edilmesi, ebedî güzelliklere kavuşması, nice bin felaketlerden kurtulması için…’ demişti.

Gökçe Kız’ın ölümüyle o kadar bunalmış, hakan olmaktan o kadar soğumuştu ki… ‘Dünyanın tek fâtihi, binlerce yıldır beklenen kişi, kahraman olmak istemiyorum. Gökçe Kız’ın üstüne evlenemem, böyle bir gönül yükünü kaldıramam, binlerce sene sonra insanları felaketten kurtarmak için..’ sözleriyle Uluğ Türk’e karşı koymuştu.

Ancak, Uluğ Türk’ün, ‘Begim, hele emânetin saklandığı mağaraya gel. İnsanları nasıl bir tehlikenin beklediğini gör. Eğer yine aynı fikirde kalırsan evlenmen için ısrar etmeyeceğim’ demiş, elini kolunu bağlamış ve sırlarla dolu mağaraya ulaşmak için yola düşmüşlerdi. Bin bir çeşit zorluktan, ölümle nice defa karşı karşıya kaldıktan sonra mağaraya ulaşmışlardı. İşte şimdi, anlaşılmaz bir şekilde kayalar yerinden oynuyor, koca dağda kap kara bir oyuk açılıyordu, dört beş adam boyunda, iki adam eninde. Kayaların hareketi durdu. Önlerinde ne getireceği belirsiz karanlık bir giriş vardı. Kış günlerinin ortasında bir günde, güneşin tam tepelerinde olduğu bir zamandı. Güneş tepeden onlara bakıyordu, ama yine de üşüyorlardı. Eteklerine tırmandıkları dağın zirvesi karlıydı.

Uluğ Türk, elindeki âleti, kapıdan içeri tuttu, kuvvetli bir ışık yayıldı, yürüdü, dağın içinde açılan kapıdan kayboldu. Oğuz Han, büyük bir merak içinde görünmez olanın arkasından bakakaldı, tâkip edemedi. Hâlâ, koca dağın yarılmasının dehşeti içindeydi. Uluğ Türk, açılan ağzın içinde kayboldu. Oğuz, yürümek istedi, ancak onu buraya getiren ‘Buyur’ dememişti, söz sâhibi, yer sâhibi buyur etmeden nasıl yürürdü, bekledi. Zaman geçti. İçerisi birden aydınlandı hem de güneş âniden doğmuş gibi… Ve o aydınlıktan Uluğ Türk çıktı, gülümseyerek ‘Buyrun begim’ dedi, ‘Önde gitmek size yakışırdı. Zatınıza zarar verecek bir şey şeyin olmadığından emin olmak istedik. Ne de olsa ev sâhibi sayılırız.’

Yirmi yıla yakındır hep beyaz sakallı hâliyle hatırladığı esrarengiz kişinin isteğine uydu. Kayaların içinde açılan ağızdan göz kamaştıran beyazlığa adım attı. İlk adımı tereddütlüydü, üçüncüsü kararlı, yedincisi şaşkındı. İçerisi hemen hemen yüz çadır büyüklüğünde, on adam boyu yüksekliğindeydi. Havada, iki yumruğu büyüklüğünde kartopuna benzer bir şey duruyor, bir yere bağlı olmayan bu şey, mağaranın içini tıpkı bir güneş gibi aydınlatıyordu hem de gözleri alırcasma…

Mağara, bugüne kadar hiç görmediği, târifte zorlandığı şeylerle doluydu. Sanki buzdan yapılmış, üç, dört ve beş kenarlı kocaman kocaman âletler. Kavak gövdesine benzeyen şeyler… Hepsinde çeşitli renkte ışıklar yanıp yanıp sönüyordu. Yanında Uluğ Türk olmasa cinlerin, albızlarm (şeytanların) arasına geldiğini düşünecekti.

Oğuz Han’ın arkasından mağaraya giren Uluğ Türk, açıklamaya çalıştı.

Begim, bütün bu gördüğün âletlerin bir kısmı Nuh Peygamber -selam onun üzerine olsun- zamanından, bir kısmı da ondan çok önceki zamanlardan kalma silâh ve âletler imiş… Babanız tarafından bize böyle söylendi. Ona da babası tarafından söylenmiş. Tam gerçeği ancak Yüce Rabbimiz bilir. İlk insan ve ilk peygamber Âdem’den -selâm ona olsun- Nuh Nebi’ye geçen zamanın 300 bin seneden az olmadığı bildirilmiştir.’

Oğuz Han şaşırdı.

Üç yüz bin sene ha?’

Uluğ Türk devam etti:

Bu zaman zarfında üç yüzden fazla resul, yeni bir din getiren peygamber gelmiş. Resul peygamberler bin senede bir gönderilir.’

Söylenenleri, gördüklerini anlamakta zorlandı.

Bu kadar zaman geçmiş ha? Gele gele bugünlere mi gelebildik? İnsanların büyük kısmı mağaralarda yaşıyorlar, çiğ et yiyorlar. Birbirlerini acımasızca öldürüyorlar.

Uluğ Türk’ün gülümseyişi açılıydı.

Begim. İnsan’da iyilik de zirvede, kötülük de. İmtihanın gereği. Dünyâya imtihan için gönderilmişiz… Peygamberler bunun için Allahu Teala tarafından vazifelendirilmiş… İnsanları, maddî-mânevî felâketten kurtarıp ebedî saadete götürmek için. Ama buna rağmen, insanın felâketine sebep olan bu gördüğünüz âletler yapılmış.

Nuh tufanıyla hepsinin kaybolduğu söylendi bize… Eskiye ait ne varsa, âlet yapımıyla ilgili bilgi, âletler, silahlar hepsi, hepsi. Kutlu Peygamber Nuh, kesin söz almış, kendisiyle birlikte tufandan kurtulanlardan, âlet bilgilerini evlatlarına anlatmamaları için, insanlar birbirlerini tekrar yok etmesinler diye…

Oğuz Han, mağarada üzerlerinde çeşitli ışıklar yanıp sönen âletleri işaret etti.

Ya bunlar… Bunlar niçin?’

Bunlar… Yok etmek için değil. Bu âletlerle istenilse de insan öldürülemez. Tabîi nizamı bozmaz. Buradakilerin hepsi insanların aynı felâketleri yaşamaması için hazırlandı. Tufandan önceki yüz binlerce senelik zaman diliminde çok korkunç şeyler yaşanmış. İnsanlık, defalarca, yaptığı, geliştirdiği âletlerle birbirini yok etmiş.’

***

Uzun konuşmalardan sonra Ulu Türk, Oğuz Han’ı ikinci defa evlenmeye ikna eder.   Oğuz Han, kendisine verilen dünyâyı kurtarma vazifesini kabul etmiştir. İnanılması güç harikulade olaylar 60. sayfadan sonra da devam eder…

HALİL DELİCE: 1960 yılında Edirne’nin Enez ilçesinde doğdu. Aslen bugün Bulgaristan sınırları içerisinde kalan Kırcaali’dendir. 1983 yılında hukuk fakültesinden mezun olan yazar, hâkimlik stajını yarıda bırakarak gazeteciliğe başladı. Kırkpınar’la ilgili tebliğleri ve özellikle Rumeli kültürünü işlediği romanlarla tanındı. ‘Cihanı Titreten Türk Koca Yusuf-Yalnızca Güle Yenildi’ adlı romanı T.C. Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından özel olarak basıldı. ‘Görmedin mi Aliş’imi Tuna Boyunda’ adlı eseri Mustafa Necati Sepetçioğlu Roman yarışmasında ödüle lâyık görüldü. 2000-2013 yılları arasında TGRT FM Radyosu’nda ‘Gidelim Urumeline’ isimli kültür programının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenen Halil Delice radyo yayıncılığına ve Rumeli kültürüne dâir araştırmalarına devam etmektedir. Eserleri: 1-Cihanı Titreten Türk: Koca Yusuf Yalnızca Güle Yenildi (2002) Babıali Kültür Yayıncılık. 2-Kara Ahmet  / Güreşle Kızılelma’yı Aradı (2006) Babıali Kültür Yayıncılık. 3-Görmedin mi Aliş’imi Tuna Boyunda? (2008) Babıali Kültür Yayıncılık. 4- Beyaz Güle Al Kan Düşünce (2011) Ötüken Neşriyat. 5- Kırkpınar Türklerde Spor Anlayışı ve Kırkpınar Ruhu (2011) Babıali Kültür Yayıncılık. 6-Sultanın Aslanı Kavalalı Çolak Mümin Pehlivan (2012) Babıali Kültür Yayıncılık. 7-Oğuz Han’dan 21. Yüzyıla Uzanan Sır. Babıali Kültür Yayıncılık. (2012) 8-Hicret Gülleri (2013) Babıali Kültür Yayıncılık. 9- Mutluluk Sende (2018) Babıali Kültür Yayıncılık. 10-Şu Yeryüzü Ermeydanı Türkiye Son Kale (2020) Babıali Kültür Yayıncılık. 11-Beyaz Güle Al Kan Düşünce (2022) Ötüken Neşriyat,  11- Altın Yay (2023) Ötüken Neşriyat.                                        
Önceki İçerikTürk Gençliğinin Ana Görevi
Sonraki İçerikBakanları Erdoğan’a Karşı
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.