13.8 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 220

Ve Men Lem Yahküm

    “Ve men lem yahküm bima enzelellahü feülaike hümü’l-kâfirun.” (Maide: 44)

    “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfir olanlardır.”

      Evet, “Kim Allah’ın indirdiği buyrukları doğrultusunda hüküm / karar vermezse

      Ve kendi menfaati doğrultusunda değiştirerek hüküm verirse,

      Onlar artık küfre sapmışlar demektir.” (Prof. Gazi Özdemir)                                             

      Maalesef, âyetin zâhir / dış mânâsına bakarak hüküm verenler, ahkâm kesenler var!

      Halbuki, “Men lem yahküm.” / “Kim hükmetmezse.” hükmü aslında;

    “Men lem yusaddıku” / “Kim tasdik etmezse.” hükmünde ve anlamındadır.  

      Aksi takdirde, zâhir anlamını ele alırsak, ortada mü’min / inanan kimse kalmaz!

      Çünkü, meselâ namaz Allah’ın emri. Bu durumda kılmayanlar kâfir!

      Oruç Allah’ın emri. O zaman tutmayanlar kâfir!

      Hac, Allah’ın emri. Bu takdirde gitmeyenler kâfir!

      Uzat uzatabildiğin kadar!

      Demek oluyor ki, Allah’ın emrini yerine getirmeyenler değil,

      Allah’ın emrini inkâr edenler kâfir olur.

     Emri tutmayanlar ise, ancak günahkârdır.

     Bu iki hususu birbirine karıştırmamak gerek.

     Evet, imtisal etmemek / Allah’ın buyruğuna uymamak;

     Ne sebepten olursa olsun; inkâr etmek demek değildir.

     Bu uymayış; gaflet, cehalet, şuur ve bilinçsizlikten ileri gelmiş olabilir.

     Fakat hiçbiri kulu, mes’uliyet ve sorumluluktan kurtaramaz.

     Allah indinde geçerli bir sebep olamaz.

     Velhâsıl, Allah’ın emrini inkâr etmedikçe,

     Allah’ın emrine uymayan kimse, yine mü’mindir.

     Yine müslimdir. Yani Müslümandır.

     Fakat günah işlemiş olur.

     Allah affeder veya etmez, ancak O’nun bileceği bir iş.      

                   x                                       

      İslâm âleminde ve hatta Türkiyemizde, bu inceliği düşünmedikleri için,

      Devlete ve idareye karşı için için bilenenler var!

      Bunlar; inanan ve niyetlerinde samimi olan temiz müslümanlardır.

      Fakat Kur’an hükümlerinin tatbik edilir olmayışından ötürü,

      İçten içe rahatsız olmaktadırlar.

      Fırsatını bulsalar, silâha bile sarılmaktan çekinmeyecek

      Bir hâleti ruhiye içinde, kıvranıp durmaktadırlar!

      Düşünmüyorlar ki, silâh dâhilde kullanılmaz.

      Kardeş kardeşe karşı silâha sarılamaz.

      Silâha sarılmaya, ancak dış düşmana karşı, yurt savunmasında cevaz vardır.

      İzin verilir. Çünkü iç kaosun kazananı dış düşmanlar olur.

      İçerde bir cihat / cehd ve gayret içinde olmak isteniyorsa,

      Bu; gazete, radyo ve televizyonlar; kısaca neşriyat ve yayın yoluyla yapılmalıdır.  

      Bunu yaparken de, asla yıkıcı, yaralayıcı bir üslup kullanmamalı.

      Kavl-i leyyin / yumuşak sözlerle hitaplarda bulunmalı.

      Nefret ve düşmanlığa yol açacak söylemlerden kaçınmalı.

      Akla kapı açmalı, tercih ve isteği muhataba bırakmalıdır.   

      Kısaca, gayemiz insanımızı kazanmak olmalı.

      İtici, düşman edici tohumlar ekmekten, her zaman kaçınmalıyız.

Kökler ve Türkler

Sâmi Sefer Coşkun ve Yeliz Şenyerli’nin müştüreken hazırladığı 13 X 19,5 santim ölçülerinde, ‘İskitlerden Bulgarlara’ alt başlıklı 96 sayfalık, hacmi küçük muhtevası dolgun eserde, aziz ve necip milletimizin köklerine iniliyor.

Dağıldıkları bölgelerde ‘Saka Türkleri’ olarak da anılan İskitler; MÖ 8. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arasında Avrupa’nın doğu bölgesinde ve özellikle Kırım ile Orta Asya’da, Tanrı Dağları ve Fergana Vadisi’ni de içine alan bölgelerde yaşamış, Tuva / Altay-Sayan kökenli, göçebe halktır.

Türk milletini kökleriyle buluşturan, Türk atalarına, Türk kimliğinin farkında olan, aidiyet duygusuyla yaşayan şuurlu Türk gençliğine ithaf olunan eser; şuurlu bir Türk milliyetçisi olan Sefer Sâmi Coşkun’un şiiriyle başlıyor:

Bize Türk Derler

Biz, ulu çınarın yapraklarıyız,

Yeşerip büyüyen, dal salan.

Gökyüzüne uzanır kollarımız,

Bulutlar gibi umutları sararız.

Bize Türk derler târihte,

Ergenekondan kopan bir çığız.

Eritir bileklerimiz demir dağları,

 Denizler gibi engin, yâr gibi sararız.

Kızıl Elma uğrunda ok çekip at bineriz,

 Kasırga gibi eser, nehirler gibi akarız.

 Demire su verip çelikleşen alpleriz,

Yaratılan ilk insan biz Âdem’iz.

Bir destan okuttuk dünyâya herkes uyurken,

Üç kıtayı çevreledik çelikten ellerimizle.

Toprağın suyuyuz, göklerin mavisi,

Tanrı Dağı etrafında yeşerip büyüyen.

Ölüm nedir bilmez Türk Kağanları,

Yükselir Türklüğün dokuz boyları.

Batı uyurken erittik tunçtan dağları,

Türk adı dünyada ebedi kalmalı.

Dünyâ’ denilen yeryüzünde Türkler kadar geniş bir alana yayılan başka bir millet yoktur. Günümüzde en çok nüfusa sâhip Çin Halk Cumhuriyeti 10.000.000,, en çok toprağa sâhip Rusya Federasyonu ise 17.100.000 kilometrekare ile resmî kayıtlarda geniş topraklara sâhip görünüyorlarsa da; Türk’ün şanı ve ana dili olarak Türkçe, 18.000.000 kilometrekare ile daha geniş topraklara yayılmıştır.

Selenge ırmağında aldığı abdestin namazını Volga-İdil nehri kıyılarında kılan Türkler, Mançurya’dan Macaristan’a, Kuzey Buz Denizi kıyılarında Yakudistan’dan Güney yarım kürede Kızıl Deniz ve Basra Körfezine kadar olan uçsuz bucaksız arazide, Türk atlılarının nal izleri vardır.

Yeni nesiller bütün bunları bilirlerse, geleceğe daha emin adımlarla ilerleyeceklerdir. Coşkun ve Şenyerli, eseri bu maksatla hazırladıklarını belirtiyor:

İnsanlığın gelişim sürecinde nüfus potansiyeline sâhip olan Türkler, köklerine inerek insanlık âlemindeki yerlerini tespit etme gereği duymuşlardır. Böylelikle târih sahnesindeki rollerini, nereden gelip nereye gittiklerini, varlıklarını günümüze kadar oradan oraya nasıl taşıdıklarını, bin yıllarca farklı uygarlıkları nasıl etkilediklerini ve onlardan nasıl etkilendiklerini, Doğu ve Batı kültürlerini birbirlerine taşırken uyguladıkları yöntemleri araştırmışlardır.

Bu araştırmalar neticesinde Uluğ Türkistan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara ve Avrupa’nın içlerine kadar girip bu coğrafyalarda kurganlar, mumyalar, târihi anıtlar, köprüler, şadırvanlar, çeşmeler, sanat eserleri yaparak dağ, nehir ve yerleşimlere Türkçe adlar vermelerini de mercek altına almışlardır.

Biz de Öntürklerin târihi gelişiminin yanı sıra asırların dehâsı yüce Atatürk’ten aldığımız ilhamla yazmaya başladığımız Kökler ve Türkler kitabında; Ön Türklerin beş bin yıllık târihini, araştırmalarımızdan çıkardığımız sonuçları akıl süzgecimizden geçirerek, akademik olma iddiasında bulunmadan kendi bakış açımızla değerlendirmeye çalıştık.

Göktürk Devleti’nden sonra bin yıldır devlet adı olarak kullanılmayan ve unutturulmak istenen Türk adını, Türkiye Cumhuriyetim kurarak dünyâya hatırlatan, ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ sözüyle bizleri yüreklendiren, milletler ailesi içinde devletimizin ve milletimizin yeniden şerefli Türk adıyla anılmasını sağlayan Atatürk’e, bu mânâda çok şey borçluyuz.

Günümüzde Türk adından rahatsızlık duyanların çoğalması, Türklüğü reddedenlerin inkârlarını bile Türk diliyle yapması, aslında hem bir acının hem bir gülünçlüğün ifâdesidir. Oysaki bizler, farklı coğrafyalardan gelip Anadolu’da bin yıldır ortak değerlerde buluştuğumuz, budun olma şuuruyla aynı dil, töre ve gelenekleri kullandığımız, birlik ve berâberlik içinde yaşadığımız güzel vatanımızda, Türk milletine mensup şahıslar olarak ayrılmaz bir bütünün temsilcileri olmalıydık.

Bugün ülke gündemini oluşturan en önemli konulardan biri de Türk kimliği ve inanç üzerinden yapılan tartışmalardır. Oysaki bilge Türk Ahmed Yesevî’nin bin yıl öncesinden târif ettiği gibi: ‘Türklük kader, din seçimdir.’ Bu gerçeğin hâlâ farkına varılmamış olması ise bu tartışmaları, daha da körüklemektedir. Türkler, her dönemde kimliği ve inancıyla dâima uyum hâlinde yaşamışken durduk yere bu tartışmaları çıkaranlar, Türk milleti içinde ayrılık yaratmak isteyenlerden başkası değildir.

Geleceğimizin teminâtı değerli gençler! Geçmişin câhili olanların geleceği karanlıktır. Sizleri aydınlık geleceğe dâvet eden bu eseri, okuyunuz… okutunuz. Türkçe bizim ses bayrağımızdır. Türkçemizi iyi öğreniniz. Özellikle yazar olmayı düşünenler, masalarında mutlaka geniş kapsamlı bir sözlük bulundurmalı, Türkçesi varken, yabancı dillerden alınan veya belli çevreler tarafından, Türk dili kaidelerine aykırı olarak türetilen, daha doğrusu uydurulan kelimeleri asla kullanmayınız. Uydurma ve yabancı kelimeler kullanılırsa, damağımızdaki ana sütü olan Türkçemiz zayıflar ve kaybolur. Türkçemizi kaybettiğimizde… Candan aziz vatan toprakları dâhil, kaybedilecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.

Eserin arka kapak yazısı, gençleri, okumaya, geçmişini öğrenmeye dâvet ediyor.

Kökler ve Türkler çarpıtılarak anlatılan Türklerin ortak geçmişini, Türk gözüyle ve bilinen gerçekleriyle ortaya koyan târihî bir beyannamedir. .

Yazarların, akıl süzgecinden geçirip gerçeğe uygun olarak İslâm öncesi Türklerin yaşayışını yorumladığı bir öze dönüş yolculuğudur. Sâde ve akıcı üslûbuyla da alışılmışın dışındadır.

Başta Türk gençleri olmak üzere dünyânın neresinde bir Türk varsa ona kök bilgilerini hatırlatma maksadı taşımaktadır. Bin yıllar öncesinden ataların gelecek nesillere ses verişidir. Atatürk’ten alınan ilhamla her Türk’e, milletine ait hissetme ve köklenme imkânı veren bir gerçekliğin ifâdesidir. Bu sâyede dalından kopmuş yaprak misâli Türk milletinin savrulmasını önleyecek ve onu yaratılışındaki  rûha taşıyacaktır. Bu ruhla birliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü koruyarak insanlık ile yaşıt denebilecek derinliğe sâhip Türk çınarının altında hep birlikte serinleyeceğiz.  

TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI:

Kemalpaşa Mahallesi Bukalıdede Sokağı Nu: 4 Saraçhane – Fatih / İSTANBUL Telefon: 0.212-511 10 06 /

Belgegeçer: 0.212-520 53 63 e-posta: tdav@turan.org  // www.turan.org.tr

SÂMİ SEFER COŞKUN: İstanbul’da doğdu. Cam ustası olarak yetişti. Klâsik Türk Sanatlarında unutulmuş form ve teknikleri günümüze uygulayarak insanlarımızla tanıştırdı. 1965 yılında ‘Anadolu Sanatları Araştırma Merkezi’ adını verdiği atölyesini kurdu. Atölyede Beykoz camlar ve antik camlar ile başlayan çalışmalarını, daha sonra metalle devam ettirdi. Bakır madenini döverek ortaya çıkardığı eserlerin üzerlerini Türk motifleriyle işledi ve şekil şekil gülabdan ve kahvedanlar, ibrik ve leğenler, ağaçtan Edirne ve Bursa işi sandıklar, Osmanlı mücevher kutuları ile cam, metal, tombak ve ahşap konusunda üretimler gerçekleştirdi ve tanınmış pek çok yerli koleksiyonere de eksperlik yaptı. Ürettiği eserlerle altı defa şahsî sergi açtı. Millî Savunma Bakanlığı’nın talebi üzerine Tunus Askerî Müzesi için Harbiye Askerî Müzesinde sergilenen eserlerin tıpkısı olarak yatağan kılıçları, gaddare ve eğri kamaları, kubur tabanca ve tüfekleri, Mecîdî nişanları, Karadağ madalyaları ve liyâkat nişanları üretti. Bu çalışmalarına karşılık olarak birçok bakanlığın yanında resmî ve özel kuruluşlardan teşekkür belgeleri aldı. Cumhuriyet dönemimizin en önemli ve en verimli cam ustası olma özelliğinin yanında tombak sanatının da günümüzdeki tek temsilcisidir. Sâmi Sefer Coşkun un Ayzıt Çiğdem ve Aspay Serdem adlarında iki kızı ile Alparslan Efe ve Bilge Kağan adlarında iki torunu vardır. Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: İstanbul Şiirlerde Gülsün (1989), 21. Yüzyılın Antikaları (1999), Bozkurt İlham Gencer’in Hâtıraları (2004), Bozkurt İlham Gencer’le Sanat ve Siyaset Bir Arada (2018), Orta Asya’dan Anadolu’ya Milliyetçi ve Şahsî Şiirler (2018).
YELİZ ŞENYERLİ Bartın’da doğdu. Gazeteci, Yazar ve Editör. İlk ve ortaokulu Bartın’da, liseyi Bilecik’te bitirdi. 2018 yılında Marmara Üniversitesinde İletişim Fakültesinin Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümünden mezun oldu. Ayrıca çift ana dala başlayarak Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sinema eğitimi aldı. Çocuk yaşlardan itibaren Türk diline, Türk târihine ve Türk edebiyatına duyduğu ilgi, O’na denemeler ve şiirler yazdırdı. Lise öğreniminin ilk yıllarında edebiyat dergilerinde yazıları yayımlanmaya başladı. Üniversite dergilerinde birçok makalenin editörlüğünü yaparken 2015 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin Marmara Medya Merkezinde haberciliğe ilk adımını attı. Kadıköy Life dergisinde muhabir olarak çalıştı ve röportajlar yaptı. Ayrıca Boğaziçi Elektrik şirketinin iletişim bölümünde görev aldı. 2016 yılında TRT’nin açtığı Geleceğin İletişimcileri Yarışması’nda; 0-3 yaş arası çocukla annenin ilişkisini konu alan ‘Annemle Öğreniyorum’ adlı eğitim programıyla radyo yayıncılığı dalında dereceye girerek ödül aldı. Daha sonra Başkent İletişim Bilimleri Akademisinde diksiyon, spikerlik ve sunuculuk ile seslendirme ve dublaj eğitimi gördü. 2018 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra Bengü Türk televizyonunda editörlük, muhabirlik ve spikerlik görevine başladı. Bengü Türk Televizyonu’nda yaklaşık bir yıl boyunca program sunuculuğunu yaptı. Deniz Ticaret ve Bizim Anadolu gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Türk Dünyâsı Târih Kültür Dergisi’nde, Türk Dünyası’nın önde gelen isimleriyle yaptığı  röportajları yayınlanıyor. Çalışmalarına televizyon programcılığı ve Yeniçağ Televizyonu’nda yaptığı röportaj ve programlarla, Yeniçağ ve Günboyu gazetelerindeki köşe yazılarıyla ve TGRT Haber’de, ana haber editörü olarak çalışmalarına devam ediyor.

DERKENAR

ŞU BİZİM GARİP TÜRKÇEMİZ…

Oturmakta olduğumuz semtin sokaklarına, belediye tarafından iri yapısına rağmen güzel görünümlü çöp kutuları konuldu. Tam da ‘Ne hoş…’ Diyecekken, üzerindeki yazı, sevincimin gırtlağına sarıldı ve onu boğdu: Kocaman harflerle ‘Evsel atıklar’ yazıyordu.

Sel’ – ‘sal’ takılı bütün kelimeler, (kumsal, uysal gibi bir-ikisi hâriç), Türkçemizin kalbine saplanmış hançerdir, beynine sıkılmış kurşundur.

 Neden ‘ev atıkları’ değil de ‘evsel atıklar’? Bilen var mı?

Birkaç ‘Türkçe hassasiyetli’ dostun katılımı ile bir ekip oluştursak, ellerimize boya ve fırça alsak, ‘evsel atıklar’ yazılarını, ‘ev atıkları’ şeklinde düzeltsek… Kamu malına zarar verdiğimiz için bizi mahkemeye verirler mi?

Verebilirler.

Mahkemede dâvâmıza bakan, ‘hâkim’ ise beraat ederiz. ‘Yargıç’ ise, mahkûm oluruz…

Vazgeçtim.

*   *   *  

Katıldığım bilgi şöleninde konuşan Profesör: ‘Ne nedenle olmuş olursa olsun, kimi toplumsal sorunsallarımız, büyük bir olasılıkla …’ Diyerek söze başlayınca, içimden bir ses; ‘Git, boğazını sık, sustur şu Türkçe katilini’ dedi. Aklım, omzumdan bastırıp beni engelledi.

Yargıç’ karşısına çıkmaktan korktum.

*   *   *  

Türkçemizdeki bozulmanın tehlikeli boyutlara ulaştığını idrak edenler var ki, vaktiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde, ‘Türkçedeki Bozulma ve Yabancılaşmanın Araştırılması, Türkçenin Korunması ve Geliştirilmesi İçin Alınması Gereken Tedbirlerin Tespiti’ maksadıyla Meclis Araştırması Komisyonu oluşturuldu.

Komisyon; Türkçemizin koruma altına alınması, tâkip ve denetleme kurullarının oluşturulması, spor terimlerinin Türkçeleştirilmesi, yabancı isimli tabelaların yasaklanması, kullanmakta ısrarlı olanlardan yüksek vergi alınması, çocuk filmlerindeki ve dizilerindeki kahraman adlarının Türkçeleştirilmesi, inşa edilmiş ve edilecek olan ev gruplarına ve alışveriş merkezlerine Türkçe isimler verilmesini temin maksadıyla âcil hukukî düzenlemeler yapılmasını kararlaştırdı.

Ayrıca; Eurovision Şarkı Yarışması’na Türkçe eserle katılmamız gerektiğini belirtti. 

Komisyon, televizyon dizilerinin senaryolarının mutlaka uzmanlar tarafından kontrol edilmesini istiyor.

Türkçenin bozulmasında en çok televizyonlar etkili oluyor. Günümüzde internet Türkçesi ile güzel dilimiz kıtır-kıtır doğranıyor. Yazı dilindeki bu çarpıklıklar, konuşma diline de yerleşiyor. 

Prof. Dr. Ayhan Songar anlatmıştı:

Rahmetli Songar; Türkçenin bozulmasından rahatsız olmayanların, aksine çağdaşlaşma ve batılılaşma adına kökten değişmesini isteyenlerin TRT’ye hâkim olduğu dönemde, bir programa konuşmacı olarak dâvet edilir. Canlı yayın başlamadan önce eline bir belge tutuşturulur. Burada; imkân, ihtimal, elbise, umumî, millî, mecburî, problem, misâfir … gibi kelimeler yerine; olanak, olasılık, giysi, genel, ulusal, zorunlu, sorun, konuk… gibi kelimelerin kullanılması tavsiye edilmektedir. (Onların deyişi ile önerilmektedir.)

Dili bozan, yozlaştıran çalışmaların serbest olmasına ilgisiz kalanlar, görmezlikten gelenler, koruma tedbirlerine karşı çıkabilirler. Fakat dili sevdirmenin, dil şuurunu oluşturmanın, millî değerlerimize sâhip çıkmanın usulüne uygun yöntemleri, kimseyi rahatsız etmeden uygulamaya konulabilir. Bu çalışmaları; devletin, devleti temsil edenlerin ve devletin kurumlarında çalışanların yapması gerekir. Çalışmaların uygulamaya konulacağı en uygun ortamlar; devlet ve şehir tiyatroları, resmî televizyon ve radyo kanallarıdır.

Tabîi oralarda dil şuuruna sâhip idâreciler bulunması hâlinde…

*   *   *  

Devlet, bilgisayar için ‘F klavye’ denilen Türkçe kullanıma en uygun klavyenin kullanımını mecburî hâle getirebilir. Hiç değilse devlet dâirelerinde…

*   *   *  

Bu gün; Ürgüp, Göreme, Nevşehir ve havâlisine ‘Kapadokya’ denilmesini engelleyemez isek, yarınlarda İstanbul’a ‘Konstantinopol’, İzmir’e ‘Simirna’, Şanlıurfa’ya ‘Edesa’ denilmesine zemin hazırlamış oluruz.

*   *   *  

Nüfus müdürlükleri; kızına ‘Kırgız’ ismini koymak isteyen babaya izin vermemek için direniyor da ‘Ludmilla’ ismine hiç itiraz etmiyor. İki satırlık bir genelge ile bu işi temelden halletmek mümkündür.

*   *   *  

Memur alımlarında Türkçe dilbilgisi, telaffuz ve imlâya önem verilmesi sağlanabilir. Doçent olmak için yabancı dil bilmek gerekiyor da Türkçeyi doğru kullanıp kullanamadığı üzerinde durulmuyor.

Şüphesiz dil, kanunlarla ve yasaklarla korunamaz. Ancak bir takım düzenlemeler olmadan dilin sağlıklı şekilde gelişmesi de mümkün değildir. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan kitapların, Türk Dil Kurumu’nun denetimine tâbi tutulması zor bir iş almasa gerek.

*   *   *

(Acı) tebessümlük yaşanmış bir vak’a:

Günün birinde TRT Genel Müdürlüğü makamına, millî hassasiyeti olan bir zat tâyin edilir. Sayın Müdürün ilk işi; Türk Dil Kurumu’na bir yazı yazıp, Türk dilbilgisi kaideleri açısından hangi kelimelerin kullanılmasının mahzurlu olduğunu ve yerlerine hangi kelimelerin kullanılması gerektiğini sormak olur.

Gelen listede; ‘tüm’ yerine ‘bütün’ kelimesinin kullanılmasının daha doğru olacağı belirtilmektedir.

Genel Müdür, gelen yazının altına;

Tüm arkadaşlara duyurulsun

diye yazarak

                                        PERSONELE DAĞITILMASINI EMREDER.

Akşener Doğru İşler Yapıyor Ama Dahası da Lazım

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, genel seçimlerden sonra ittifaka girmeme ve yerel seçimlerde her il ve ilçede kendi adaylarını gösterme kararı aldı. Bu kararını da her fırsatta dile getiriyor ve “Blöf yapmıyorum” diyerek bu konudaki kararlılığını ve samimiyetini ifade ediyor.

Akşener’in bu açıklamaları başta CHP kurmayları olmak üzere genel olarak bütün muhalif tabandan tepki alıyor. “2018’de kazandığımız belediyeleri kendi elimizle AKP’ye mi verelim?” şeklinde sitem ediyorlar.

Muhalif taban sitem etse de tepki gösterse de İyi Parti kurulduğundan bu yana Akşener belki de ilk defa doğru bir iş yapıyor. Neden bu kanaatte olduğumuzu ifade etmeden önce kısa bir yakın tarih turu yapmakta fayda var.

2018’de erken seçim kararı alınınca, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı seçime girme yeterliliğini haiz siyasi partilerin listesini YSK’ya gönderdi. Listede İyi Parti de vardı ancak İyi Parti’nin seçime girip girmeyeceğine nihai olarak YSK karar verecekti. İyi Parti, seçimlere girme hakkına sahip olmasına rağmen seçimlerden en geç 6 ay önce büyük kongresini yapmış olma şartını sağlayıp sağlamadığı konusunda hukuki ihtilaf (!) söz konusu olmuştu. YSK’nın bu konuda yaptığı toplantıya bir (1) üye katılmamış, katılan on (10) üyenin de beşi (5) katılabilir beşi (5) de katılamaz şeklinde oy kullanmıştı. Hal böyle olunca Akşener de işi riske atmama adına seçime girebilmek için diğer yol olan Meclis’te grup kurma şartını sağlama yoluna gitti, Ama grup kurabilmeleri için 20 vekile ihtiyaçları vardı, İyi Parti’nin ise ancak 5 vekili vardı. Akşener bu defa Kılıçdaroğlu’na rica ederek CHP’den 15 vekili İyi Parti’ye transfer etti ve İyi Parti’nin seçimlere girebilme yeterliliği olup olmadığı meselesi tartışma konusu olmaktan çıktı.

CHP’nin bu resti ve akabinde iki partinin ittifak kurarak 2018 genel seçimlerine katılmaları, İyi Parti’nin seçimlere girebilmesine imkân sağlasa da İyi Parti’nin seçmen nezdinde CHP’nin gölgesinde ve himayesinde bir parti olduğu algısını yarattı. Bu algı, İyi Parti’nin 2018 genel seçimlerinde beklediğinin çok altında bir oy almasına neden oldu. %20’lerin 25’lerin konuşulduğu İyi Parti, %10’u bile yakalayamayarak 9,90’larda kaldı. Bu haliyle, ittifak olmasa İyi Parti baraj altı kalarak Meclis dışında kalacaktı.

2019 yerel seçimlerinde iki parti yine ittifak yaptılar. Yerel seçimlerde İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Mersin gibi büyük şehirlerin Millet İttifakı (CHP-İyi Parti) tarafından kazanılması muhalefette zafer havasının yanında ittifakın genel seçimleri de silip süpürerek kazanacağı algısını uyandırdı. Hâlbuki durum hiç de öyle değildi. Daha yerel seçimlerden hemen sonra 21 Nisan 2019 tarihinde yazdığımız ve Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye adlı kitabımıza da aldığımız “Muhalefetin Ayakları Yere Basmalı” adlı köşe yazımızda genel seçimlerin hiç de öyle güle oynaya kazanılamayacağını ifade etmiştik. Yazının ilgili kısmını aşağıya yer aldığımız ve adı geçen Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye adlı kitaptan alıntıladığımız fotoğraflarda görebilirsiniz.

2019 yerel seçimleri, İyi Parti’nin CHP ile bir ve bütün olduğu algısını seçmende iyice perçinleştirdi.

2023 genel seçimlerine girerken, ittifaka yeni ortaklar da dâhil oldu ve Millet İttifakı “Altılı Masa” diye anılmaya başladı. “Altılı Masa” yaklaşık bir yıl boyunca kendi arasında toplantılar yaptı ancak bu toplantılardan pek de dişe dokunur bir şey çıkmadı. Özellikle de milletin en çok merak ettiği konu olan ittifakın cumhurbaşkanı adayının kim olacağı konusu bir türlü netleşmedi.

Seçim günü yaklaşıp da Altılı Masa’nın ittifak ortağının Kılıçdaroğlu olacağı bilgisi sızınca ortalık karıştı. Çünkü adayın kim olacağı konusunda beklenti farklıydı. Muhalefetin genel beklentisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu veya Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın aday olması yönündeydi. Akşener de benzer bir beklenti içindeydi. Ancak, Kılıçdaroğlu aday olacağını ifade edince Akşener, siyasi hayatının en büyük riskini ama bir yandan da en doğru kararını alarak ve sonunda kadar haklı olarak masayı dağıttı. (Akşener’in bu çıkışında neden haklı olduğu kanaatinde olduğumuzu merak edenler “Meral Abla’ya Son Mektup” adlı köşe yazımıza bakabilirler.)Bu çıkış Akşener ve İyi Parti için belki de siyasi hayatlarının en büyük fırsatını taşıyordu ama nedendir bilinmez Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını kabul ederek Altılı Masa’ya geri döndü. Altılı Masa, adaylarının Kılıçdaroğlu olduğunu deklare etti. Sonrası herkesin malumu.

Muhalefet, Akşener’e kızıyor ama Akşener’in bu seçimlere tek başına katılma kararı doğru. İnşallah bu kararından geri adım atmaz. Nedeni şu; İyi Parti, CHP ile ittifak kurduğu sürece Türkiye daima iki kutuplu bir yapıya ve iki kutuplu yapı arasındaki %52-48 lik Cumhur İttifakı lehine kurulmuş seçim sonuçlarına mahkûm olmaya devam edecek. İyi Parti müstakil bir parti olarak tek başına seçimlere girerse her şeyden önce seçmen nezdinde “kendisi olma” ve ortaya karakter koyma algısı yaratacak. Bu algının sonucunda da Ak Parti ve MHP’den gerçekten ciddi oranda oy kopartıp bu Türkiye için takdir edilen %52-48 dengesini darmadağın edecek ve dengelerin yeniden kurulmasını sağlayacak, kendisi ciddi bir iktidar alternatifi haline gelecek.

Bu algı tek başına yeterli değil elbette. Akşener’in ikincil olarak MHP’den tevarüs siyaset alışkanlıklarını tamamen terk etmesi ve bu siyaset anlayışını İyi Parti’den zihniyet ve icraat olarak tamamen silmesi lazım. Buna da öncelikle kendi zihniyetinden başlaması lazım elbette. Aday tercihlerinde, adaylarının tanıtılmasında ve desteklenmesinde, teşkilatlarının saha çalışmasında MHP modelinden tamamen ayıklanması lazım. Çağın gerektirdiği, seçmenin ihtiyaçlarını anlayan ve bu ihtiyaçlara cevap veren bir dil ve icraat tarzı geliştirmesi lazım.

İşte Akşener, o gün doğru başlayıp yanlış sonlandırdığı çıkışını bugün tekrar yapıyor. İnşallah bu defa daha önce yaptığı gibi çark etmez. “Seçmen böyle istiyor”, “Belediyeler önemli” vs. gibi ifadelere aldanmaz umarım. Aksi halde elindeki bu son fırsatı da heba eder ve sadece kendisine ve partisine değil bütün Türkiye’ye yazık eder.

Gelişmiş Ülke Olmanın Sırrı

Prof. Dr. İskender Öksüz Karar Gazetesinde, Ege Cansen ise Sözcü Gazetesinde yazmaktalar. Bu iki üstat düşünür/yazar son yazılarında aynı temel soruya cevap aramışlar.

İskender Öksüz Niçin gelişmiş Ülke Değiliz?” ve devamında “Toplum Sermayesi, Takım Sermayesi” başlıklı yazılarında gelişmiş ülke olmanın sırrı olarak “İnsan Sermayesi ve Toplum Sermayesini” göstermiş.

Ege Cansen “Geri Kalmış Her Toplum Ahlaksızdır” başlıklı yazısında Ahlak kavramını öne çıkarmış. Bu iki değerli yazar aynı soruya farklı cevaplar vermiş gibi.

Acaba öyle mi?

****

Önce İskender Öksüz’ün tezini özetleyelim:

“Türkiye ve Almanya’nın nüfusu aynı. İkisinin de tabii kaynakları, üç aşağı beş yukarı eşit gibi. “Üstelik Almanya 2. Dünya Savaşında harbe girip kaybetmiş, yakılıp yıkılmış buna rağmen kısa zamanda toparlıyor. Türkiye ise ne harp görmüş ne tahribat. Fakat Almanya’nın hep gerisinde.”

İskender Öksüz, madem böyle, “Almanya gelişmiş ülkelerden biri iken Türkiye neden geri kalmış bir ülke?” sorusunun cevabını arıyor.

“Cevap şuydu. Bizim İnsan Sermayemiz, Almanya’nın epey gerisindeydi.”

İskender Öksüz önce bu kavramın tanımını yapıyor: “İnsan sermayesi tek tek insanlarınızın bilgi ve becerilerinin toplamıdır. İnsanlarınızın diplomalarıdır ama aynı zamanda o diplomalarının kalitesidir de. Çalıştıkları meslekteki tecrübeleri, kaç yıldır o işte ustalaştıklarıdır.”

Türkiye’nin bu tanım içindeki iyi yaptığı tek şey diploma sayısının artırılmış olmasıdır. Her ilçede üniversite adı altında açılmış kurumların diploma verdiği ama bilgi ve beceri veremediği, yani diplomaların kalitesinin olmadığı gibi bir gerçeğimiz var. Üstelik “Eğittiklerimizi ve ustalaşanları da elimizde tutamıyoruz.”

****************************

Toplum Sermayesi

İskender Öksüz başka bir gerçeğe dikkat çekiyor: Kalitesiz eğitim sistemimize rağmen, bireysel olarak “bu ortalama eğitim seviyesini yukarıya doğru delip geçen gençlerimiz var. 85 milyonluk büyük bir ülkenin içinden yüzde onu gereken düzeyi yakalasa… Sadece yüzde onumuzdan bir Avusturya, bir buçuk Finlandiya, iki İrlanda çıkar.”

“Bu yetişmiş insanların bir araya gelip ülkenin geri kalanını da tutup kaldırması” mümkün olmalıydı. Ama olmadı.

İşte burada İskender Hoca “toplum sermayesi” veya “sosyal sermaye” kavramını hatırlatıyor: Bu kavramı “İnsan Sermayesi dediğimiz tek tek insanların bilgi ve becerilerinin bir araya gelip birlikte değer üretebilme yeteneği, birlikte refah üretme potansiyeli” olarak tanımlıyor.

Voleybol veya futbolda milyonlarca dolar vererek bireysel becerileri en üst seviyede oyunculardan bir takım kurabilirsiniz. Fakat böyle takımlar bazen bireysel yetenekleri toplamı daha düşük takımlar karşısında başarısız olurlar.

Ekibin “birlikte değer üretebilme yeteneğini” yükseltmek için birlikte hissetme, anlama, beraber oynamayı geliştirmeniz gerekir. Takımdakilerin; “Bu takım benim!”, “Arkadaşlarım bana pas verir, ben de onlara!” ve “Biz birbirimizi severiz ve güveniriz!” demesini sağlayacaksınız.

Ülkelerde de “toplum sermayesi” yani “birlikte değer üretebilme yeteneği” insan sermayesi toplamından bazen daha düşük, bazen de daha yüksek olur.  Toplum sermaye değerini yükseltmek için “önce ülkenin İnsan Sermayesini yükselteceksiniz. Öğretmenleri, okulları, üniversiteleri, araştırma merkezlerini, endüstri öbeklerini kuracaksınız. Sonra insanlarınızın ‘Bu iş benim!”, “Bu kurum benim!’, ’Bu ülke benim!’ demelerini sağlayacaksınız. Bir arada ve birbirlerine güvenerek, ‘Biz!’ hissiyle.”

****************************

Almanlar Bizden Ahlaklı

Şimdi de gelelim Ege Cansen’in önermesine:

“Aynı doğal ve beşerî zenginliklere sahip iki toplumun iktisadi gelişmişlik düzeyleri arasındaki fark, ahlak seviyeleri arasındaki farka eşittir.”

Bu iddialı önermeye göre, Almanya ve Türkiye arasındaki gelişmişlik seviyeleri arasındaki fark Almanların ahlak seviyesinin, Türk vatandaşlarından daha yüksek olduğunu kabul etmemizi gerektiriyor.

Ahlak deyince hemen belden aşağısı gelenler bu tespite şiddetle itiraz edeceklerdir. “Cinselliğin ve LGBT gibi kimliklerin daha serbest yaşandığı Almanya’nın ahlakı Türkiye’den yüksek olamaz” denecektir.

Oysaki burada bahsedilen “ahlak” kavramından Ege Cansen’in kastettiği şu:

Ahlak, bireyin kişisel çıkarını azamiye çıkarmaya çalışırken, diğer bireylerin ve toplum genelinin çıkarlarına halel getirmeyecek şekilde davranmasını sağlayan yasaklar manzumesidir.”

“Dikkat edilirse, bu tanımda bireylerin çıkarlarını azamileştirmeye çalışması doğal, makbul ve ahlaki bir davranış kabul ediliyor. Ahlaksızlık, bunu üçüncü kişilerin ve toplumun genelinin çıkarlarına halel getirme pahasına yapmaktır” diye açıklıyor.

Yani, örnek olarak söyleyelim; Siyaset meşru, topluma yalan söylemek, hukuka aykırı şekilde devlet gücünü kullanmak ahlaksızlıktır. Ticaret meşru, stokçuluk ve tefecilik ahlaksızlıktır. Gazetecilik meşru, kalemini muktedirlere kiralamak ahlaksızlıktır.

Ege Cansen yüksek ahlakın değişmez bileşenlerine örnek olarak “çalışkanlık, dürüstlük, yardımseverlik, faydacılık, akılcılık, sade yaşama ve tevazuyu” gösteriyor.

****************************

İki Tez De Doğru

İki değerli düşünürün vardığı sonuçlar bence biri diğerini yanlışlayan tespitler değil, belki tamamlayan önermelerdir.

İskender Öksüz’ün bir takım üzerinden verdiği örneği Ege Cansen’in tezi açısından inceleyelim:

Bir voleybol/ futbol takımının “takım sermayesini” üyelerinin bireysel becerilerinin toplamı veya fazlası kadar yapmak için takımın oyuncuları, antrenörü ve diğer katkı sağlayanlarının ahlaki davranması şarttır. Oyuncuların becerili olmasının yanında çalışkan, dürüst, yardımsever, akılcı davranıyor olması da gerekir.

Oyuncuların bireysel başarılarını artırmaya çalışırken diğer oyuncuların, takımın ve toplum genelinin çıkarlarına zarar verecek şekilde davrandığını düşünün. Böyle bir ahlaki zafiyet takım sermayesi değerini düşürür.

****************************

Türkiye Böyle Giderse Gelişemez

Türkiye’nin toplum sermayesi (sosyal sermayesi) maalesef gelişmiş bir ülke haline gelmemiz için yetersizdir. Çünkü;

  1. Ülkemizin eğitim sistemi insan sermayesi oluşturma görevini yapamaz haldedir. Devlet reel eğitim yerine kalitesiz bir dini eğitime ağırlık vermektedir.
  2. Ülkemizden eğitimli kesimin kaçması ve ülkemize yönelik düzensiz göçler insan sermayesi ortalama kalitesini düşürmektedir.
  3. Yöneticiler toplumda “takım ruhu” denilen birlikteliği sağlamak yerine, “biz olma şuurunu” yok etme gayretinde. “Biz olma” bilincini yaşatacak milli/ dini duygu ve inançları, siyasi gayelerle, ayrıştırma aracı olarak kullanmaktadır.
  4. Yönetenlerin bir kısmı “devletin malı deniz” anlayışıyla, bireysel çıkarları için toplumun geneline zarar veren ahlaksız bir tutum içindeler.

Yeniden Türkçülük

Sünni Eşarilik 15. yüzyıldan başlayarak Timurlu’yu, 16.yüzyıldan başlayarak Osmanlı’yı, 17. yüzyıldan başlayarak Babürlü’yü çökertti.

Atatürk Türk’ün Töresi yolundan US-BİLİM –savunmaya gücü yeten ‘’ancak çarpık bir felsefe anlayışı felsefe ile dünya görüşünün örtüştüğünü savunabilmek — çizgisinde Ülkede TÜRKLÜĞÜ diriltti.

*

Atatürk’ten sonra BATICILIK ile Türk Töresinden uzaklaşıldı. Bir yandan da Sünni -Eş’ariliğin tohumlar atıldı. Kur’an kursları, okullarda din dersi adı altında öğretilen dincilik, arka arkaya açılan imam okulları, ilahiyat fakülteleri, tarikatlara, cemaatlere verilen ödünlerle beslenen büyüyen Sünni-Eşarilik sonunda devleti ele geçirdi.

Batıcılık Türkiye’yi batırdı.

Sünni- Eşarilik bataklığa soktu.

*

Şimdi tek yol, tek çözüm tek umut kaldı.

Yeniden TÜRK’ÜN TÖRESİ’ .

Yakın geçmişin milliyetçiliklerinin geçmişine ya da bugününe takılmadan YENİDEN TÜRKÇÜLÜĞÜ ortaya koymak.

Kökleri ORKUN YAZILARINDA ortaya konulmuş, ATATÜRK ile çağdaş yorumuna eylemine ulaşmış, bugünün gelişmelerini yakalamış TÜRKÇÜLÜK… YENİ BİR YORUM, YENİDEN TÜRKÇÜLÜK…

*

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra, “Benim hayatta yegâne fahrim servetim Türklükten başka bir şey değildir”, “Doğuşumdaki tek fevkaladelik Türk olarak dünyaya gelmemdir”, ” Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Ne mutlu Türküm diyene !” gibi daha nice sözlerin sahibi olan M. Kemal ATATÜRK’ÜN önderliğinde, tarihte GÖK TÜRKLER’den sonra ilk defa “TÜRK” adıyla bir devlet kuruluyordu. Yeni kurulan bu devletin kuruluş felsefesini ve temelini “Türklük Şuuru – Türk Milliyetçiliği ve Türk Kültürü” oluşturmuştur. Tek devlet, tek millet, tek dil ve tek bayrak esasına “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düşüncesine ve “TAM İSTİKLAL” anlayışına dayanan yeni Cumhuriyet ve Cumhuriyetin kuruluşundan önce verilen Milli Mücadele sadece Türk Milletini esaretten kurtarmakla kalmamış aynı zamanda nice mazlum milletlerin örnek alarak istiklallerine kavuştuğu emperyalizme karşı verilen örnek bir mücadele hareketi olmuştu.

*

Ve hassasiyetle bilinmelidir ki, ATATÜRK milletimizin ortak değeridir. Ona saldırmak Türk Milleti’ne saldırmak anlamına gelir. Atatürk’e karşı zaman zaman işlenen meczubane girişimlerin, davranışların ve küstahlıkların arka planını iyi incelemek gerekir.

*

Zaman içinde gördük; Atatürk’ün eseri diye cumhuriyetin kazanımlarına, anayasal düzene, parlamenter sistemimize, hukukumuza, demokrasiye, hayat tarzımıza, millî ve manevi değerlerimize saldırıların yapıldığını gördük; bu saldırıların arkasında neler döndüğünü iyi incelemek gerekir.

*

Bu söylem ve eylemleri bireysel olarak düşünmek saflık olur. Dış kaynaklı egemen güçlerin güdümünde bir siyasi projesi olarak adım adım gerçekleştirilmeye çalışıldığını iyi incelemek gerekir.

*

Anlaşılan o ki, Türk milliyetçiliğinin öznesini oluşturacağı merkez bir siyasi yapılanma YENİDEN TÜRKÇÜLÜĞÜN öncüsü olacaktır

*

Üniter yapımızın kilidi: NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE kavramında saklıdır.

*

Türk Milletine mensubiyetten onur duyan asil ve aydın Türk Gencinin başaracağına güveniyorum.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Ne Zaman Tanınacak?

    Değerli okur: Şu tarihe dikkat ediniz.

    Çünkü 2024 Yılının 20 Temmuzu çok önemlidir!

    Çünkü Türkiye’nin mavi vatanı Akdeniz’deki kalesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kuruluşuna giden yolun başlangıcı olan Kıbrıs zaferimizin 50’nci yıldönümü kutlanacaktır…

   1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin Rumlar tarafından yok sayılarak, adada yaşayan Türklerin topyekûn ortadan kaldırılmalarını amaçlayan, 15 Temmuz 1974 deki Yunan Cuntası destekli darbe sonrasında Kıbrıs Helen Cumhuriyetinin ilan edilmesiyle adanın Yunanistan’a bağlanacağı anlaşılmış; bunu kabul etmeyen Türkiye garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs’a müdahale ederek adadaki soydaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamıştı…

   Türkiye’nin Kıbrıs’a çıkması ile başlayan süreç, aradan geçen yarım asır içinde yaşananlar ne acıdır ki, hep buradaki soydaşlarımızın aleyhine gelişmiş, anavatan Türkiye’nin dışında burada kurulu KKTC’yi tanıyan hiçbir ülkenin olmayışı, uluslararası camianın Rum kesimini adanın yasal sahibiymiş gibi tanıması, 50’li yıllardan beri devam eden Rum ambargolarının adada yaşayan Türklere nefes dahi aldırmaması; bugüne değin çözüm adına yapılan tüm müzakerelerin önüne geçmiş, en nihayetinde ne Rum tarafı, ne de Türk tarafı adada ortak yaşayabilmenin şartlarını oluşturamamıştır.

    Bu olumsuzlukta en büyük pay sahibi tabii ki Rum tarafı olmuştur. Çünkü çözüm adına yapılan her müzakerede Türk tarafının vermiş olduğu her taviz Rumlarca yetersiz bulunmuş. Türkiye’nin garantörlüğü kalkmadığı, Türk askeri adayı terk etmediği sürece Rumlar hiçbir çözüme evet demeyeceklerini açıklamışlardır.

    Neden her defasında Türkiye’nin garantörlüğünü, Türk askerinin adadaki varlığını dile getirmişlerdir? Adanın tek garantörü Türkiye midir? Diğer garantör ülkeler İngiltere ve Yunanistan’a, adadaki İngiliz üslerine, Yunanistan’ın Rum kesiminde konuşlu 20 bin civarında askerine ne denmelidir? Adada konuşlu BM askerlerine söylenecek tek bir şey vardır. O da adada yaşanan her sorunda Rum tarafının yanında yer almaları, adada yaşayan Türk tarafının haklarını görmezden gelmeleridir!

   Pekiyi, yıllardan beri süregelen Kıbrıs anlaşmazlığı daha ne kadar sürecek, adada kurulu bu son Türk devleti, daha ne kadar yok sayılmaya devam edecektir?

     Kıbrıs’ta Türkiye ve Türk tarafının attığı her olumlu adımı statükocukla suçlayan Rum tarafının her defasında müzakere masasından kaçtığı, müzakereler sürecine arabuluculuk/gözcülük eden BM ve onun beşli çetesi tarafından ne zaman görülecek, Kıbrıs Türk’ünün hakkı ne zaman gözetilecektir?

    Şu gerçeğin altını kalın çizgilerle bir kez daha çizmek gerekirse; Kıbrıs adasının tapusu Rum tarafına verilse dahi, bu gözü doymaz ikili bu defa da Türkiye’den başka bir taviz koparmanın peşine düşeceklerdir.

    Her uluslararası toplantıda, özellikle de AB sürecinde Türkiye’nin önünü kesen Yunanistan- Kıbrıs Rum Kesimi ikilisinin değişmeyen hedefi; Türkiye’nin dünyadan izolasyonu, gelişmesinin engellenmesi, sinsi emellerinin hedefine ulaşmasından başka bir şey olmamıştır. Tarih boyunca bu amaçlarına hizmet eden her Türlü Bizans oyunu bu ikili tarafından mubah sayılmıştır.

    Kıbrıs konusunun çözümü için geçen süreç yarım asrı aşmıştır. Bir bu kadar daha beklenmeyeceğine, Türkiye’nin konuyla ilgili muhataplarının bakış açılarının ne olduğu bilindiğine göre yapılacak tek bir şey kalmıştır. O da 1983 yılından beri adada yaşayan her türlü kurumu ile devlet olma vasfını çoktan hak eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin tanınması/tanıtılmasıdır.

    19 Eylül 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın BM de yapmış olduğu konuşmada KKTC’nin tanınması yönünde yapmış olduğu çağrı bu yolda atılacak adım için çok önemlidir. Ancak şurası da çok önemlidir ki, yapılan bu haklı çağrıya bugüne değin Rum tarafının yanında yer alan hiçbir ülkeden olumlu bir adım gelmeyecektir. O halde bu yolda yapılacak en önemli şey, Türkiye’nin her alanda işbirliği yaptığı ülkelere çağrıda bulunması, özellikle de son dönemde adanın kuzeyinde varlıkları giderek çoğalan ülkelerin KKTC’yi tanımaları yönünde adım atmalarına destek olmasıdır.

    Şu anda KKTC’de 50 binden fazla Rus vatandaşı yaşamakta, bölgedeki üniversitelerde pek çok yabancı öğrenci öğrenim görmektedir. Bu insanların konsolosluk hizmetlerini sağlamak amacıyla adanın kuzeyinde verilecek diplomatik hizmetler, gelecek yıllarda tanınmaya giden adımlar olarak geriye dönebilir.

   Yine Ercan Hava Limanının bu insanların ülkelerine gidiş-dönüşleri için kullanılması gelecek yıllarda bu havaalanının uluslararası ulaşıma açılmasına vesile olabilir.

  Bu arada Gazimağosa derin limanının sadece Türkiye’ye ile değil adada varlık göstermeye başlayan diğer ülkelerle de ticaret için kullanılması gelecek yıllarda bu limana uluslararası liman statüsü sağlayabilir.

    İşte yukarıda sıralamış olduğum bu gelişmeler KKTC’nin tanınması yolunda atılacak adımlar olacaktır. Tabii ki, bu gelişmelerde en önemli rol Türkiye’ye düşmektedir. Özellikle Sn. Erdoğan’ın BM de yapmış olduğu konuşmasında belirttiği KKTC’nin tanınması için Rusya devlet başkanı Putin’e ve özellikle de iki millet tek devlet tanımlaması ile bildiğimiz kardeş ülke Azerbaycan devlet başkanı İlham Aliyev’e doğrudan yapacağı çağrı ile KKTC’nin tanınmasını istemesi, 2024 yılının en önemli gelişmesi olacaktır.

     İnanınız bu çağrı, Yunan-Rum ikilisini de dize getirecek, özellikle BM ve beşli çetesinin de KKTC’yi tanıması yönünde adım atmasına neden olacaktır. Şurası da unutulmamalıdır ki, 1983 yılında KKTC’nin kuruluşunu tanıyan ülkeleri ambargo ile tehdit eden ABD bu defa bunu yapmayacaktır. Çünkü adanın çevresinde tespit edilen zengin enerji yataklarından o da pay almak istemekte buna giden yolun başında Türkiye’nin de olduğunu bilmektedir.

     Bu gelişme sonrasında dünyanın pek çok ülkesinden KKTC’yi tanıma açıklamaları peş, peşe gelecektir.

   Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyi turizm fırsatlarıyla, narenciye çeşitliliği ile üniversitelerinde okuyan on binlerce yabancı öğrencisiyle, yerleşime fırsat tanıyan doğası ve doğal güzellikleriyle, adanın çevresinde tespit edilen zengin doğal gaz ve petrolüyle ama daha da önemlisi bulunduğu konum itibariyle jeostratejik özelliği ile çok önemli nitelikler taşımaktadır.

    Bu niteliklerde pay sahibi olabilmek için önce KKTC tanınmalı, sonrasında da her alanda yapılacak işbirliği ile bu birliktelik en üst seviyeye taşınmalıdır.

   İnancım o dur ki, böylesi bir gelişmenin yaşanması için de çok beklenmeyecektir.

Toplum Sermayesi – Takım Sermayesi

A ülkesi ile B ülkesi. İkisinin de nüfusu aynı. İkisinin de tabii kaynakları, üç aşağı beş yukarı eşit gibi. Sonra bakıyorsunuz, A ülkesi, harbe girip kaybetmiş, yakılıp yıkılmış buna rağmen kısa zamanda toparlıyor. B ülkesi ise ne harp görmüş ne tahribat. Fakat A’nın hep gerisinde. A’ya, kalkınmış ülke, gelişmiş ülke diyoruz. B’ye, “geri kalmış” demek ayıp olduğu için, “kalkınmakta olan” veya “gelişmekte olan” derler.

Geçen yazımda A ülkesi Almanya idi. B ülkesi de Türkiye. Niçin Almanya hep gelişmiş de Türkiye hep “gelişmekte olan” diye sorduk ve şu sonuca vardık: Almanya’nın İnsan Sermayesi, Türkiye’nin İnsan Sermayesi’nden fazlaydı.

Sonra biraz daha sorduk. Türkiye’nin İnsan Sermayesi, Almanya’nınkinin altındaydı da mesela bir Finlandiya’nın, bir İrlanda’nınkinin de mi altındaydı? Türkiye’nin içinden on Finlandiya, yirmi İrlanda çıkardı. Yani bizim yetişmiş insan sayımız olması gerekenin onda biri, hatta yirmide biri bile olsa bu hesapça yeterli İnsan Sermayesi’ne sahip olmamız gerekirdi. Bu yetişmiş insanların bir araya gelip ülkenin geri kalanını da tutup kaldırması mümkün değil miydi? Verimli girişimler, mükemmellik merkezleri, okullar, üniversiteler kurarak kendi gibileri çoğaltmaları beklenmez miydi?

Toplum sermayesi- Takım sermayesi

Beklenen niçin olmuyor?

İşte bu “niçin”in de cevabı bir başka sermayede: Toplum Sermayesi. İsterseniz “Sosyal Sermaye” de diyebilirsiniz. “Social Capital” diyorlar. Bu ne? Hani “İnsan Sermayesi” dediğimiz tek tek insanların bilgi ve becerileri vardı ya, “Toplum Sermayesi” o tek tek insanların bir araya gelip birlikte değer üretebilme yeteneği, birlikte refah üretme potansiyeli.

Şimdi vereceğim örnek, aklıma son günlerde geldi. Bu yazıyı da bu örnek için yazdım. Şöyle:

Bizim şampiyon kızlarımız var ya. Onların voleybolda geçerli insan sermayesi nedir? Tek tek her birinin etkili servis atma, blok yapma, smaç yapabilme becerilerinin toplamıdır. Ama bu kişisel beceriler şampiyon olmaya yetmez. Bu tekil kabiliyetlerin bir takım hâline gelip birlikte oynaması gerekir. İşte bu “Toplum Sermayesi’dir”. İsterseniz bu örnek için voleybol takımı sermayesi deyiniz. Tabii o sermayenin içinde antrenörün, diğer teknik destek elemanlarının ve yönetim görevlilerinin de hissesi vardır.

Voleybolu değil de futbolu tercih edenlere oradan anlatayım: Futbol takımının her bir oyuncusunun, şut çekme, pas verme, pas alma, top sürme vb. becerilerinin toplamı o takımın İnsan Sermayesi’dir. O İnsan Sermayesi bir araya gelip maça çıkıyorsa o zaman Toplum Sermayesi konuşur. Tek tek yetenekler ne olursa olsun, o yetenekler bir takım hâlinde oynayamazsa maç kazanamaz. Buna Toplum Sermayesi diyebiliriz, isterseniz “futbol takımı sermayesi” de olur. Tabii futbol takımı da oyunculardan ibaret değildir. Antrenörü, teknik adamları, yöneticileri de eklemeniz gerekir.

Nasıl toplum olunur?

Takım nedir? Voleybolda top birine geldiği zaman öbürlerinin onu izleyerek vuruşa hazırlanışıdır. Konuşmadan, işaretleşmeden ne yapacaklarını âdeta hissetmeleridir. Diyelim ki yedeklerle birlikte 10 kişilik bir voleybol takımı. O 10 kişinin içinde tam 90 adet takım arkadaşını tanıma, ne yapacağını tahmin etme ve ona göre davranma bilgisi, becerisi, hissi vardır. Bu 90 sayısı, 10 kişinin ikişer ikişer birbiriyle iletişim hattıdır.

Futbol takımı yedekleriyle 20 kişiyse o bir oyuncudan diğerine uzanan dayanışma, hissetme, bilme hattı 380 adettir.

Zihin de tek tek nöronlardan değil, beyindeki nöronların etkileşmesinden oluşur.

Takımlar birlikte çalışarak, antrenman yaparak, birçok rakiple oynayarak o hissetme, anlama, beraber oynamayı geliştirir, pişirirler… Oyunda takım sermayesini; ülkenin ekonomisinde Toplum Sermayesi’ni…

İnsan Sermayesi ve Toplum Sermayesi. Bu kadar basit ve bu kadar zor.

Zor işler, kolayı da var

Önce ülkenin İnsan Sermayesi’ni yükselteceksiniz. Öğretmenleri, okulları, üniversiteleri, araştırma merkezlerini, endüstri öbeklerini kuracaksınız. Sonra insanlarınızın “Bu iş benim!”, “Bu kurum benim!”, “Bu ülke benim!” demelerini sağlayacaksınız. Bir arada ve birbirlerine güvenerek, “Biz!” hissiyle.

Takımdakilerin; “Bu takım benim!”, “Arkadaşlarım bana pas verir, ben de onlara!” ve “Biz birbirimizi severiz ve güveniriz!” demesini sağlayacaksınız.

Bunları yapmak zorsa insanlar başka yollar deneyebilir. Mesela üstün yeteneklere sahip bir süper antrenör gelsin de bizi kurtarsın, şampiyon etsin derler. Arayan bulur. Hemen bir süper antrenör çıkar. Hatta birkaç tane çıkar ve birbirleriyle çekişip dururlar.

Sonra takım maça çıkar. Fakat oyuncuların gözü birbirlerinde değil, süper antrenördedir. Topu aldıkları anda ona bakarlar bakalım ne talimat verecek diye. Karşı takım servis yapar; topa bakmazlar, antrenörlerine bakarlar, ne yapmaları gerektiğini öğrenmek için. Buna antrenörlük başkanlığı yönetim sistemi denir. Böyle bir sistem yoktur ama olsaydı mutlaka öyle denirdi. Sonuçta 3-0, 3-0, 3-0 yenilirler her seferinde. Takımları da ebediyen “kalınmakta olan” takım olur.

Niçin Gelişmiş Ülke Değiliz?

Kendimi bildim bileli aklımdaki, yüreğimdeki soru budur. Bu soruyu saplantı hâline getiren yalnız ben değilim. Eminim milyonlar da aynı soruyu sordu, soruyor. Niçin Geri Kaldık?’tan Alt Akıl’a kitaplarımın ve çoğu yazılarımın altında da bu soru yatar. Soruya bir cevap bulursunuz, diyelim ki “A’dan ötürü kalkınmış ülkeler arasında değiliz.” dersiniz; hemen arkası gelir, “Peki, A’nın sebebi nedir?” Böylece devam eder…

Benim lise çağım, 1960 darbesi ve onu izleyen fikir, doktrin, ideoloji karmaşasına denk gelir. O dönemlerde bu soruya bol bol  mühendisçe sebepler, sonuçlar, çözümler bulunuyordu: Köyden şehire göç; enerji dar boğazı; tasarruf, yatırım… Bunlar insana değil, maddi şartlara dayanan çözümlemelerdi ve muhtemelen yerden göğe haklıydılar da. O zamanki aklımla ben, epey farklı bir sonuca varmıştım. Şöyle ki: Almanya ve Japonya, İkinci Dünya Harbi’nden birer harabe hâlinde çıkmıştı. Bilhassa Almanya açlık ve sefalet içindeydi. Bölünmüş, sanayisinin büyük kısmı tahrip edilmiş, doğusunda kalan fabrikalar Rusya’ya taşınmış, çalışma çağındaki nüfusun büyük kısmı yok edilmiş… Ben, 1960’lardan baktığımda Almanya çoktan kendini toplamış, Avrupa’da ve dünyada tekrar başa güreşiyordu. Kol emeği gerektiren işlerde çalıştırmak için bizden işçi alıyordu ve bizim insanımız oraya gitme kuyruğundaydı. Ağır yenilginin, felaketin üstünden henüz 20 yıl bile geçmemişti. Yani bizim Ak Parti iktidarının süresinden daha kısa bir zaman. 

Almanlardan farkımız ne?

“O hâlde”, dedim, “gelişmişliğin sebebi, maddi şartlardan önce insana dayanıyor.” Acı gerçek şu idi: Bizi Almanya’ya, Almanları buraya taşısalar, yirmi yıl sonra Alman coğrafyası “kalkınmakta olan ülke”, buna karşılık Türkiye, Avrupa’nın bir numarası olacaktı! Öyle mi? Galiba öyle. O hâlde milyon liralık soru şu: Alman insanı ile Türk insanı arasında, birinciyi kalkındıran, ikinciyi bir türlü kalkındıramayan fark nedir?

İşte bu sorulara verilen cevaplardan biri şudur: “İnsan Sermayesi ~ Human Capital”.

Bu, diğer bütün sermayelerden kıymetli bir sermaye muhakkak. Fabrikalar sermayedir. Yollar, köprüler, araçlar, uçaklar, hazinedeki altınlar… Bunların hepsi maddi sermayedir. İşte bütün bunları sıfırlamış bir Almanya vardı ve çok şükür, kılına bile dokunulmamış bir Türkiye. Sonra… Sonra İnsan Sermayesi ile Almanya tekrar Almanya oldu ve biz bütün olumlu şartlara rağmen gönlümüzdeki Türkiye olamadık. 

Nedir bu İnsan Sermayesi? Her şeyin bir ölçüsü var. İnsan Sermayesi’nin de… Zaten ölçemediğiniz şey üzerinde konuşmak zordur. İnsan Sermayesi, tek tek insanlarınızın bilgi ve becerilerinin toplamıdır. İnsanlarınızın diplomalarıdır ama aynı zamanda o diplomalarının kalitesidir de. Çalıştıkları meslekteki tecrübeleri, kaç yıldır o işte ustalaştıklarıdır. 

İnsan sermayemizi arttıralım o hâlde

Cevap buydu. Bizim İnsan Sermayemiz, Almanya’nın epey gerisindeydi. 

O hâlde gençlerimizi okutmalıydık. Mezunlarımızı ustalaştırmalıydık. Gerekirse yurt dışına yollayıp bilgi ve beceri kazandırmalıydık. Yapmalıydık, etmeliydik dedik. Diyoruz. Bu hâlâ çözülmemiş meselemizdir. Nereden mi biliyorum? Eğitimi de ustalaşmayı da ölçen çalışmalar var. Dünyanın birçok ülkesinde, 15 yaşındaki gençlerin bilgi ve becerilerini ölçen PISA sınavı var. Yetişkinlerin bilgi ve becerilerini ölçen PIACC var. Üniversitelerimizin dünya üniversiteleri sıralamasındaki yeri, bir başka İnsan üretme ölçüsü. BunlaraBunlara girmeyeyim, tekrar olur. Bu sınavların, sıralamaların sonuçları yüzümüzü güldürmüyor. 

Dünyada parmakla gösterilen bir eğitime sahip değiliz. Değiliz ama sanki bize inat, pırıl pırıl gençlerimiz de yok değil. Yok değil de onların başarı hikâyelerinin çoğu, “Amerika’da bir Türk…”, “Almanya’da iki Türk…” diye anlatılıyor. 

85 Milyondan yeterli insan çıkar

Anlaşıldı. Gençlerimizi kalkınmış ülkelerdeki düzeylerde eğitemiyoruz, eğittikten sonra ustalaştıramıyoruz. Eğittiklerimizi ve ustalaşanları da elimizde tutamıyoruz. İnsan Sermayesi ölçümlerinde yukarı doğru bir hareket yok. Diplomalarımızın değeri artmıyor, azalıyor. 

Fakirleştikçe, paramız devalüe edildikçe bizi haczediyorlar. Yani alıp götürülebilecek neyimiz varsa, bizim değersiz paramıza karşı onlar, değerli paralarıyla ucuz ucuz satın alıyorlar. Bu ürettiklerimiz de olabiliyor, vatandaşlığımız da menkullerimiz de gayrı menkullerimiz de ve yetişmiş, ustalaşmış insanlarımız da. Onları da haczediyorlar. “Haczetmek” değerinin altında satın almaktır. Öyle oluyor. Giderlerse gitsinler diyoruz ya böyle dememize de gerek yok, zaten gidiyorlar.

Bunlar ortalamaları anlatan sözler. Fakat biz ortalamamızdan ibaret değiliz. Bu ortalamayı yukarıya doğru delip geçen gençlerimiz var. Değerli girişimcilerimiz var. Bakın biz büyük ülkeyiz; 85 milyonuz. Yüzde onumuz gereken düzeyi yakalasa… Sadece yüzde onumuzdan bir Avusturya, bir buçuk Finlandiya, iki İrlanda çıkar. O değerlerimiz niçin mükemmellik merkezleri oluşturmuyor? Kendi kendini üretip çoğaltmıyor? Ülkeyi tutup yukarı kaldırmıyor?

Niçin? İşte bu son “niçin”in cevabı da bir başka sermaye: Toplum Sermayesi. Onu da yazacağım.