5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 220

Batı’nın Utanç Dolu Geçmişi

Gazze’de yaşanan insanlık dışı soykırım sahnelerini ilk izlediğimizde, önce şaşırdık, yadırgadık, adeta kanımız dondu. İnsanlığımızdan utandık. Biz utandıkça, yerdikçe, ağladıkça İsrail daha da azıttı.

Gün geçtikçe hayretten hayrete düşüren bu vahşet, daha da dayanılmaz hal almaktadır. Bu ne gaddarlıktır Yarabbi! Kötülüğün, çirkinliğin, katliamın böylesini tarihler yazmamıştı.

Artık duygularımız bu vahşeti kavrayamamaktadır. Vicdanlı insanlar şaşkınlık içindedir. Ve bu zulüm gittikçe şiddetlenerek büyümektedir.

Bütün bu rezilliklerin nedenini kavrayabilmek için, bir masum milleti bu hale getirenlerin karakterini, ahlakını öğrenme merakı doğdu. “Batı” diye ağzımızdan düşüremediğimiz; İngiliz, İspanya, Portekiz, Belçika, Fransa, İtalya ve Alman milletinin geçmişine baktığımızda, karakter şifrelerini çözdük. Sahte gülücüklerle, şımarık, medenilik ukalası bu insanların, aslında vahşi, gaddar, merhametsiz, yağmacı ve sabıkalı katil olduklarını gördük.

Birinci yazımda, bu ülkelerin çirkinliklerinin ufak bir kesitini okuyucularımla paylaşmıştım. İnsanlığa yapılan bu iğrençlikler karşısında, insanlığımızdan utandık. Bu yazımda da batının çağdaş ülkelerinin “sözüm ona lideri” ABD ve İsrail’in karnesine bakacağız.

ABD, 70 milyon Kızılderiliyi kendi topraklarında katletmiştir. ABD, bu katliamlar üzerine kurulmuştur. 15 milyon Afrikalı, köleleştirilerek Amerika Kıtası’na getirildi. Otuz beş milyon Afrikalı işkence ve kötü muamele neticesinde hayatını kaybetti.

ABD, 1945 yılında Japonya’ya iki atom bombası atarak 350 bin kişinin ölmesine ve binlerce insanın sakat kalmasına sebep oldu. 1945 yılında çocuk ve kadınların çoğunlukta olduğu 200 bin kişiyi öldürdü. 1950’de üç sene boyunca bombalanan Kuzey Kore’de dört milyona yakın insan öldü. 1950 yılında Guatemala’da 200 bin sivil öldürüldü. 1950-1959 yılları arasında Küba’da 60 bin kişi katledildi.

ABD, 1962-1975’de üç milyon Vietnamlı sivili öldürdü. Zehirli portakal gazı kullanarak soykırım yaptı. 1991 yılında Irak’a altı haftada 85 bin ton bomba atıldı. 113 bin sivil Iraklı öldü. 1991’den 1998’e kadar, kötü beslenme ve hastalık nedeniyle yarısından fazlası çocuk olan bir milyonun üzerinde Iraklı hayatını kaybetti.

ABD,11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi saldırılardan sonra Afganistan’ı işgal etti. Afganistan’da 150 bin sivilin ölmesine yol açtı. 2003 yılında Irak’ı işgal eden ABD bir milyondan fazla Iraklıyı katletti.  4,7 milyon Iraklı evini terk etti. ABD bu katliamlarına ‘Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu’ adını verdi. 2011-2018’de silahlandırdığı PKK-PYD ve DAEŞ terör örgütlerini kullanarak bölgede yüz binlerce insanın ölmesine ve beş milyonu geçen Suriyelinin evlerini terk etmesine sebep oldu.

ABD, Felluce’de 1500 sivili sokaklarda öldürüp çürümeye terk etti, cesetleri köpekler tarafından yenilmeye başlandı.  250 bin kişi bölgeden sürüldü. Irak’a özgürlük getirme bahanesiyle, 100 binin üstünde sivil halkı katletti.

ABD, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdı. 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası atıldı. Bu yok etme harekâtında çoğunluğu çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde 250 bin Alman mülteci Danimarka’ya sığındı. Üçte birini 15 yaşından küçük çocukların oluşturduğu Almanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarına alındılar. Binlerce çocuk ve yetişkin tifüs, bağırsak iltihabı, ishal sonucu yaşamlarını kaybettiler.

ABD’nin yardım sağladığı ve silahlandırdığı İsrail hükûmeti, yüz binlerce Filistinliyi öldürdü. İsrail, ABD desteğiyle Filistinlilerin üzerine korkunç bir ırk ayrımı ve yerleşim rejimi dayatmaya devam etmektedir.

Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, 1902 yılında, ‘İsterseniz, masal gerçek olur’ demişti. İsrail devleti 14 Mayıs 1948’te kuruldu. İsrail’in kurulması ile Filistin’in kara günleri de başlamış oldu. İşte Yahudi’nin Katliamlarla Dolu Tarihi:

1946-Kral Davut Katliamı: İsrail örgütü Irgun’un 22 Temmuz tarihinde Kral Davud Oteli’ne düzenlediği saldırıda, aralarında İngilizler, Araplar ve Yahudilerin bulunduğu 96 kişi hayatını kaybetti.

1946- Der Yasin Katliamı: Filistin’in köyü Der Yasin’e giren Moşe Dayan’ın liderliğindeki çete, uyumakta olan 576 Filistinliyi, bomba ve otomatik silahlarla tarayarak öldürdü.

1948- Safsaf Katliamı: İşgalci İsrail ordusu 29 Ekim 1948’de Safsaf köyüne girdiğinde bilanço 70 ölüydü. Aynı gün El-Halil’deki Davayima Köyü’nd,e aralarında kadın ve çocuklarında bulunduğu 80 Filistinli öldürüldü.

1953- Şaron Katliamı: Batı Şeria’daki Kibya Köyü’ne baskın yapıldı. 67 kişinin yaşamını yitirdiği baskının lideri Ariel Şaron’du.

1956- Kufr Kasem Katliamı: İsrail ordusu, Kufr Kasem isimli köyde katliam yaptı. Bu saldırıda ölen 49 kişinin arasında kadınlar ve çocuklar da vardı.

Yine 1956- Samu Köyü Katliamı: Samu köyüne giren İsrail askerleri 18 Filistinliyi vurdu, köy yerle bir oldu. 1968: İsrail uçakları 15’ten fazla Filistin köyüne havadan napalm bombası yağdırdı. 56 kişi feci şekilde can verdi. İrbid şehrindeki bombardımanda ise ölü sayısı 30’du. 1970-12 Şubat tarihinde Mısır sınırında bir fabrikayı İsrail uçakları vurdu, 70 işçi hayatını kaybetti.

Suriye, Mısır, Libya Katliamı: İsrail hava kuvvetleri, 19 Şubat 1973’te Libya Havayolları’na ait bir uçağı düşürdü. 107 yolcu ve mürettebat ne olduğunu anlayamadan can verdi. İsrail uçakları 1970 yılında Mısır’daki Sha’a eyaletinde bir okulu bombaladı, 46 çocuk öldü. 1971’de Suriye’deki bombardımanda ise en az 200 kişi yaşamını yitirdi.

1982- Sabra ve Şatilla Katliamı: 1982 yılında Şaron’un emriyle, Hristiyan Falanjistler, Lübnan’daki Filistinlilerin yerleştiği Sabra ve Şatilla kamplarını bastı, 600 kişiyi doğradı. Bu katliamda, bin 800 kişi de kayboldu. Sabra ve Şatilla’da katledilen 991 kişiden yalnızca 328’inin kimliği tespit edilebildi.

1990- Kudüs Katliamı: İsrail askerleri Mescid-i Aksa’yı yıkarak yerine Süleyman Mabedini inşa etmek isteyen Yahudilerle Filistinliler arasında çıkan çatışmada 30 Filistinli öldürüldü 800 Filistinli yaralandı.

1996-Kana Katliamı: Lübnan’daki Kana mülteci kampına düzenlenen kanlı saldırıda çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 109 kişi can verdi.

2002-Cenin Katliamı: İsrail uçakları ve helikopterleri, havadan attıkları füzelerle, bütün bir kampı imha etti, ardından buldozerlerle enkazı ezdi. Sağ kalanların genç olanları da kurşuna dizildi. Bu katliamda ölü sayısı en az bin 300 olarak ifade edildi.

2006- Lübnan Katliamı: İsrail bir ay Lübnan’ı bombaladı. Savaşta binlerce sivil öldü.

Gazze Katliamı: 27 Aralık 2008 tarihinde İsrail’in saldırıları nedeniyle 1000’den fazla insan hayatını kaybetmiştir.

Mavi Marmara Katliamı: İsrail, 31 Mayıs 2010 tarihinde Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine havadan helikopterlerle indirme yaptı. Barış gönüllüsü en az 9 kişi hayatını kaybetti.

Bu katliamlarla birlikte, Gazze’deki soykırım bütün çirkinliğiyle devam etmektedir. Dünya şaşkın Filistin halkı perişandır. Tüm umutlar tükenmek üzeredir. Umarız geç kalınmaz. Gönlümüz Gazze’de, akan gözyaşlarımız Gazze içindir.

Bu acı ve ıstırabın tez son bulması umuduyla…

Sevgiyle kalın.

Selâm Olsun

Geçtik bahar ile yazı

Devran döndü gördük güzü

Kuralı bu, işin özü

Kara kışa selâm olsun

*

Hayaliyle yaşadığım,

Desen desen döşediğim

Görmekten mutlu olduğum

Kutlu düşe selâm olsun

*

Ayrılınca özlediğim,

Yüreğimde közledigim

Vatan diye bellediğim,

Dağa taşa selâm olsun

*

Bir başkadır dost yarenler

Dostluğa değer verenler

Hakk’ın sırrına erenler,

Hoş bakışa selâm olsun

*

Selâm aşka ve sevgiye

Selâm kalpte güzelliğe

Allah Allah diye diye

Akan yaşa selâm olsun

Sarıkamış Harekâtı Nedir? Ne Değildir?

Birçok kesim tarafından başarısız bir harekât olarak nitelendirilen, sorumlusunun Enver Paşa olduğu söylenilen Sarıkamış Harekâtı…

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914 günü Goeben ve Breslau adlı Alman gemilerinin, İngilizlerin takibinden kurtulması için Çanakkale Boğazından içeri girmelerine izin vermiştir. İmzalanan tarafsızlık anlaşmasına göre Osmanlı Devleti, bu gemileri 24 saat içinde kara sularından çıkarması veya silahlarından tecrit etmesi gerekiyordu; Osmanlı Devleti bunların hiçbirisini yapmadı. Enver Paşa’nın gizli izni ile boğazdan girmesine izin verilen bu gemiler heyet-i vükelâca yani Bakanlar Kurulunca, Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış gibi gösterildi ve Almanya’dan iki gemi satın alındığı ilan edildi. Goeben’e “Yavuz Sultan Selim” ve Breslau’ ya da “Midilli” adı verildi.” Osmanlı Donanma Komutanlığı’na atandıktan sonra Tuğamiral Suschon komutasındaki Osmanlı Donanması (1 muharebe kruvazörü, 5 hafif kruvazör, 4 muhrip ve 1 mayın gemisi), 29 Ekim günü eğitim amaçlı çıktığı Karadeniz’de, Rus limanları Odesa, Kefe ve Novorsisky limanlarını bombardımana uğrattı. Bunun üzerine 1 Kasım’da Ruslar, Osmanlı Devleti’ne savaş açarak, Kafkasya sınırlarından taarruza geçtiler. Böylece Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı ile karşı karşıya gelmiş ve 1. Dünya Savaşına dolaylı olarak katılmış oldu. Dönemin Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı arasındaki muharebelerden biri de Sarıkamış Muharebesidir. Sarıkamış Harekâtından önce yapılan muharebelerde Osmanlı Devleti Rusya’yı birçok yerde mağlup etmiş ve geri püskürtmüştü. Örneğin, 7–9 Kasım tarihlerindeki Köprüköy Muharebeleri ve 21 Kasım’da gerçekleştirilen Azap Muharebelerinde Rus ordusu, Türk ordusu tarafından mağlup edilmiştir. Rus ordusu Azap mağlubiyetinden sonra Horum’a çekilmiştir, zaten gerisi Sarıkamış bölgesidir. Ancak Hasan İzzet Paşa’nın emri ile Rus ordusu takip edilmez. Bu çok büyük bir hata olmakla beraber Ruslar’a da toparlanma fırsatı vermiştir çünkü daha Aralık gelmemiştir ve havalar fazla soğuk değildir. Ama yine de takip bırakılır. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki Sarıkamış Harekâtı söylenildiği gibi Almanların veya Avusturya-Macaristan’ın yükünü hafifletmek için yapılmış değildi. Elbette bu da harekatın bir sebebidir ancak harekâtın asıl amacı tamamıyla vatan ve hudut savunmasıydı. Doğu Anadolu bölgesi neredeyse Erzurum’a kadar gelen Rus destekli Ermeni çetelerin ve sivil Rus askerlerin zulümleri altında ezilmekteydi. Köyler basılmakta, halka eziyetler yapılmaktaydı. Burada bir parantez de harekâtın zamanına açılmalıdır. Harekatın baharda yapılmasının Türk ordusu için daha elverişli ve sağlıklı olacağı söyleniyor ancak bu tazelenme sırasında Rus ordusu da aynı şekilde tazelenecek ve yerine yeni yeni kuvvetler getirmeyecek miydi? Haydi bahar beklendi diyelim Doğu’daki halka ne denilecekti? “Havalar çok soğuk harekât yapılmaz bir süre Rus zulmüne katlanın” mı diyeceklerdi? Sarıkamış her iki devlet için de kilit noktaydı. Osmanlı için Rusların saldırı noktası, Rusların da silah, cephane, gıda gibi imkanlarını sağladığı merkezdi ve burası Tiflis ile demir yolu bakımından bağlantı noktasıydı.

Rusların Doğu Anadolu’yu İşgali
Rusların Doğu Anadoluyu İşgali

Sarıkamış harekâtından önce bu harekât için bir İhata (çevreleme, kuşatma) planı hazırlanmıştı. Plana göre harekât 22 Aralık 1914 tarihinde yapılacaktır. Bu plana göre 9. Kolordu Bardız üzerinden düşmanın kuzey kanadını kuşatarak Sarıkamış’a inecekti. 10. kolordu ise Oltu üzerinden Rus mevzilerinin gerisine düşecekti. Aralığın 22’si gelmiş ve harekât başlamıştır. Enver Paşa ve 9. Kolordu planlandığı gibi ve belirtilen süreden daha kısa sürede Bardız’a gelmiştir. Hafız Hakkı Paşa öncülüğündeki 10. Kolordu da planda belirtildiği gibi Oltu’ya gelmiştir. Ancak Hafız Hakkı Paşa burada plana uymayarak sadece 32. Tümeni Bardız’a göndermiş ve 30 ve 31. Tümenleri ise Rusların peşine gönderip Kosor Boğazına yönelmiştir. Bu takip neticesinde Allahuekber Dağları geçilmeye mecbur kalınmıştır. Donma olaylarının birçoğu da burada gerçekleşmiştir. Ayrıca yoğun sisten dolayı da bir süre 30. ve 31. Tümenler birbirleriyle çatışmıştır. Rasim Teğmen’in durumu fark etmesiyle olay son bulmuştur. Planın aksaması üzerine Enver Paşa, 25–26 Aralık gecesi Sarıkamış’a baskın yapılması düşüncesindedir. İhsan Paşa ve Şerif Paşaların itirazlarına rağmen baskın yapılmış, düşman püskürtülmüş ve teçhizatları ele geçirilmiştir. Ancak Paşaların ısrarları üzerine taarruz durdurulur. Bu taarruzun durdurulması Rus ordusu için can suyu olmuştur. Rus komutan Maslowski ve General Nikolski de bunu doğrulamaktadır. Hareketsiz kalan ordu geceyi açıkta ve -20 derecede geçirmek zorunda kalır. Bir başka donma olayı da burada gerçekleşmiştir. Tarihler 30 Aralık’ı gösterdiğinde Hafız Hakkı Paşa kolordusuyla Sarıkamış’a gelmiştir ancak Şerif ve İhsan Paşalar Ruslar’a esir düşmüş durumdadır. Ne yazık ki planda çok işe yarar gözüken bu harekât uygulamada kötü gitmiştir. Rus General Maslowsky, “Sarıkamış düşseydi, Rus ordusu hezimete uğrayacak ve Kafkasya’dan çekilecekti.” diyerek bu harekatın önemini de belirtmiştir.

Sarıkamış İhata Planı

Harekât konusunda önemli bir başka konu da şehit sayısıdır ve bu şehitlerin tek kurşun atmadan şehit oluşudur. Birçok kişi tarafından bilinen ve yaygın olarak kullanılan sayı 90 bindir. Ancak harekâta katılan muharip birliğin sayısı bile 90 bin değildir. Sarıkamış Harekâtına katılan muharip güç yaklaşık 76 bindir. 76 binlik bir ordudan nasıl 90 bin şehit sayısı çıkartılmıştır anlamış değiliz. Fahri Belen şehit sayısını Türk ordusunun 50 bin Rus ordusunun 30 bin; Rus General Maslowsky Türk ordusunun şehit sayısını 23 bin esir sayısını da 5 bin olarak tanımlamakta; Genelkurmay ise toplam zayiatı 60 bin olarak zikretmektedir. Peki Osmanlı Devleti bu harekâta destek göndermiş miydi? Evet, göndermişti. Harekâttan 45 gün önce İstanbul’dan içerisinde birçok gıda, elbise vs. bulunan Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmet ve Mithat Paşa isimli 3 gemi yola çıkmıştı. Ancak bu 3 gemi Zonguldak’ı bombalayan Rus donanmalarının dönüş yolunda fark edilmiş ve donanmaların ateşi ile batırılmıştır. Şimdi bunlardan sonra Sarıkamış’ı yeniden ele almak gerekmez mi? SARIKAMIŞ HAREKATI NEDİR? NE DEĞİLDİR? | by Barış Güzeler | Medium

·

Follow

4 min read

·

Jun 8, 2020

Birçok kesim tarafından başarısız bir harekât olarak nitelendirilen, sorumlusunun Enver Paşa olduğu söylenilen Sarıkamış Harekâtı…

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914 günü Goeben ve Breslau adlı Alman gemilerinin, İngilizlerin takibinden kurtulması için Çanakkale Boğazından içeri girmelerine izin vermiştir. İmzalanan tarafsızlık anlaşmasına göre Osmanlı Devleti, bu gemileri 24 saat içinde kara sularından çıkarması veya silahlarından tecrit etmesi gerekiyordu; Osmanlı Devleti bunların hiçbirisini yapmadı. Enver Paşa’nın gizli izni ile boğazdan girmesine izin verilen bu gemiler heyet-i vükelâca yani Bakanlar Kurulunca, Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış gibi gösterildi ve Almanya’dan iki gemi satın alındığı ilan edildi. Goeben’e “Yavuz Sultan Selim” ve Breslau’ ya da “Midilli” adı verildi.” Osmanlı Donanma Komutanlığı’na atandıktan sonra Tuğamiral Suschon komutasındaki Osmanlı Donanması (1 muharebe kruvazörü, 5 hafif kruvazör, 4 muhrip ve 1 mayın gemisi), 29 Ekim günü eğitim amaçlı çıktığı Karadeniz’de, Rus limanları Odesa, Kefe ve Novorsisky limanlarını bombardımana uğrattı. Bunun üzerine 1 Kasım’da Ruslar, Osmanlı Devleti’ne savaş açarak, Kafkasya sınırlarından taarruza geçtiler. Böylece Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı ile karşı karşıya gelmiş ve 1. Dünya Savaşına dolaylı olarak katılmış oldu. Dönemin Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı arasındaki muharebelerden biri de Sarıkamış Muharebesidir. Sarıkamış Harekâtından önce yapılan muharebelerde Osmanlı Devleti Rusya’yı birçok yerde mağlup etmiş ve geri püskürtmüştü. Örneğin, 7–9 Kasım tarihlerindeki Köprüköy Muharebeleri ve 21 Kasım’da gerçekleştirilen Azap Muharebelerinde Rus ordusu, Türk ordusu tarafından mağlup edilmiştir. Rus ordusu Azap mağlubiyetinden sonra Horum’a çekilmiştir, zaten gerisi Sarıkamış bölgesidir. Ancak Hasan İzzet Paşa’nın emri ile Rus ordusu takip edilmez. Bu çok büyük bir hata olmakla beraber Ruslar’a da toparlanma fırsatı vermiştir çünkü daha Aralık gelmemiştir ve havalar fazla soğuk değildir. Ama yine de takip bırakılır. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki Sarıkamış Harekâtı söylenildiği gibi Almanların veya Avusturya-Macaristan’ın yükünü hafifletmek için yapılmış değildi. Elbette bu da harekatın bir sebebidir ancak harekâtın asıl amacı tamamıyla vatan ve hudut savunmasıydı. Doğu Anadolu bölgesi neredeyse Erzurum’a kadar gelen Rus destekli Ermeni çetelerin ve sivil Rus askerlerin zulümleri altında ezilmekteydi. Köyler basılmakta, halka eziyetler yapılmaktaydı. Burada bir parantez de harekâtın zamanına açılmalıdır. Harekatın baharda yapılmasının Türk ordusu için daha elverişli ve sağlıklı olacağı söyleniyor ancak bu tazelenme sırasında Rus ordusu da aynı şekilde tazelenecek ve yerine yeni yeni kuvvetler getirmeyecek miydi? Haydi bahar beklendi diyelim Doğu’daki halka ne denilecekti? “Havalar çok soğuk harekât yapılmaz bir süre Rus zulmüne katlanın” mı diyeceklerdi? Sarıkamış her iki devlet için de kilit noktaydı. Osmanlı için Rusların saldırı noktası, Rusların da silah, cephane, gıda gibi imkanlarını sağladığı merkezdi ve burası Tiflis ile demir yolu bakımından bağlantı noktasıydı.

Rusların Doğu Anadolu’yu İşgali
Rusların Doğu Anadoluyu İşgali

Sarıkamış harekâtından önce bu harekât için bir İhata (çevreleme, kuşatma) planı hazırlanmıştı. Plana göre harekât 22 Aralık 1914 tarihinde yapılacaktır. Bu plana göre 9. Kolordu Bardız üzerinden düşmanın kuzey kanadını kuşatarak Sarıkamış’a inecekti. 10. kolordu ise Oltu üzerinden Rus mevzilerinin gerisine düşecekti. Aralığın 22’si gelmiş ve harekât başlamıştır. Enver Paşa ve 9. Kolordu planlandığı gibi ve belirtilen süreden daha kısa sürede Bardız’a gelmiştir. Hafız Hakkı Paşa öncülüğündeki 10. Kolordu da planda belirtildiği gibi Oltu’ya gelmiştir. Ancak Hafız Hakkı Paşa burada plana uymayarak sadece 32. Tümeni Bardız’a göndermiş ve 30 ve 31. Tümenleri ise Rusların peşine gönderip Kosor Boğazına yönelmiştir. Bu takip neticesinde Allahuekber Dağları geçilmeye mecbur kalınmıştır. Donma olaylarının birçoğu da burada gerçekleşmiştir. Ayrıca yoğun sisten dolayı da bir süre 30. ve 31. Tümenler birbirleriyle çatışmıştır. Rasim Teğmen’in durumu fark etmesiyle olay son bulmuştur. Planın aksaması üzerine Enver Paşa, 25–26 Aralık gecesi Sarıkamış’a baskın yapılması düşüncesindedir. İhsan Paşa ve Şerif Paşaların itirazlarına rağmen baskın yapılmış, düşman püskürtülmüş ve teçhizatları ele geçirilmiştir. Ancak Paşaların ısrarları üzerine taarruz durdurulur. Bu taarruzun durdurulması Rus ordusu için can suyu olmuştur. Rus komutan Maslowski ve General Nikolski de bunu doğrulamaktadır. Hareketsiz kalan ordu geceyi açıkta ve -20 derecede geçirmek zorunda kalır. Bir başka donma olayı da burada gerçekleşmiştir. Tarihler 30 Aralık’ı gösterdiğinde Hafız Hakkı Paşa kolordusuyla Sarıkamış’a gelmiştir ancak Şerif ve İhsan Paşalar Ruslar’a esir düşmüş durumdadır. Ne yazık ki planda çok işe yarar gözüken bu harekât uygulamada kötü gitmiştir. Rus General Maslowsky, “Sarıkamış düşseydi, Rus ordusu hezimete uğrayacak ve Kafkasya’dan çekilecekti.” diyerek bu harekatın önemini de belirtmiştir.

Sarıkamış İhata Planı

Harekât konusunda önemli bir başka konu da şehit sayısıdır ve bu şehitlerin tek kurşun atmadan şehit oluşudur. Birçok kişi tarafından bilinen ve yaygın olarak kullanılan sayı 90 bindir. Ancak harekâta katılan muharip birliğin sayısı bile 90 bin değildir. Sarıkamış Harekâtına katılan muharip güç yaklaşık 76 bindir. 76 binlik bir ordudan nasıl 90 bin şehit sayısı çıkartılmıştır anlamış değiliz. Fahri Belen şehit sayısını Türk ordusunun 50 bin Rus ordusunun 30 bin; Rus General Maslowsky Türk ordusunun şehit sayısını 23 bin esir sayısını da 5 bin olarak tanımlamakta; Genelkurmay ise toplam zayiatı 60 bin olarak zikretmektedir. Peki Osmanlı Devleti bu harekâta destek göndermiş miydi? Evet, göndermişti. Harekâttan 45 gün önce İstanbul’dan içerisinde birçok gıda, elbise vs. bulunan Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmet ve Mithat Paşa isimli 3 gemi yola çıkmıştı. Ancak bu 3 gemi Zonguldak’ı bombalayan Rus donanmalarının dönüş yolunda fark edilmiş ve donanmaların ateşi ile batırılmıştır. Şimdi bunlardan sonra Sarıkamış’ı yeniden ele almak gerekmez mi!

Mesleksizlik Oh Ne Rahat!

Yeter ki diploman olsun. Zaten üniversiteler de bunun için var. Hele de kamuya torpil bulup yatağı serdin mi, senden iyisi yok. Maalesef görünen resim böyle. Liyakat, hak ediş, uzmanlık çoğu zaman saf dışı. Bir örnek vermek gerekirse “Kimse devletimiz yardım yapacak diye düşünmesin. Kayıtlı üç-beş sanatçı var. Geri kalan 25 bin sanatçının ne sağlık, ne emeklilik güvenceleri yok. İş bu kadar vahim” diye görüşümü destekliyor Sanatçı Orhan Gençebay. (Karar 09 Aralık 2023)

Hal böyle iken siz teknolojinin modeline ulaşamıyorsunuz, yeni bilgisayarlar ve akıllı telefonlar vitrine geliyor. İstediğiniz metni akıllı telefonla arzu ettiğiniz yabancı dile çeviri yaptırabiliyor, bir maruf kişiye kendi sesinden istediğinizi söylettirebiliyorsunuz. Artık bir de bunun üzerine yapay zekâ eklenmez mi? Haydi yak buradan mı diyeceksiniz, yoksa bunu yakalamak için koşturacak mısınız?

Ortak Akıl Yeter

Fikri ve estetik eser üreten herkesi kuşatan ve kucaklayan Cafer Vayni ve arkadaşlarının görev aldığı Telif Hakları Derneği ufku olan bir sivil toplum kuruluşu. Kültür Bakanlığı ve MESAM’ın katkısı ile artık bir uzmanlık akademisi olan Doğuş Üniversitesi’nde 3. Kültür Endüstrisi ve Telif Hakları Sempozyumu Müzik Endüstrisinde Telif Hakları konulu önemli bir ortak akılın önde olduğu çalışma gerçekleştirdi. Sempozyum düzenleme ve bilim kurulu, yürütücüleri, koordinatörleri yapay zekayı da ihmal etmediler. Çünkü aynı günde Avrupa Birliği’nde 2025’e kadar yürürlüğe girmesi beklenen tarihi yapay zekâ yasası görüşülüyordu. Buna göre, yapay zekâ ile ilgili modeller ve sistemler piyasaya çıkmadan önce şeffaflık yükümlülükleriyle uyumlu olmak zorunda. Duygu tanıma, sosyal puanlama, cinsel yönelim veya dini inançlar gibi hassas verileri çıkarmak için biyometrik sınıflandırma yapılması yasak kapsamına alınıyor. Bizimkiler ise hala enflasyon, hayat pahalılığı, zamlar, asgari ücret, geçim indeksi ve açlık sınırı muhabbetine bile girmiyor, sivri ve kirli dil kullanmaktaki maharetlerini öne çıkarıyorlar.

İki gün süren bu sempozyumda öyle klasik gündem maddeleri hiç yoktu. Kamudan alınan ödeneğin gerektiği yerlere harcamasının işareti program akışı ve sorgulamasıyla ortaya çıkan izleyicilerin çıtasının yüksekliği idi. Daha açılışta bile sunucu Doç. Dr. Nermin Özcan Özer’in güzel Türkçesi ve birikimi hemen kendini ele veriyordu. Tebliğler uzmanların görüşleriyle kayıtlanmıştı. Kültürel miras ve fikri mülkiyet ilişkisinden tutun güncel gelişmeler ışığında Türkiye’de görsel-işitsel alanda faaliyet yürüten icracı sanatçıların fikir haklarından tutun; telif hakkının yapay zeka ürünleri açısından değerlendirilmesi, yapay zekanın öğreniminde  eser kullanımı ve fikri mülkiyet, dijital platformlarda musiki eserlerinin kullanımına ilişkin uluslararası telif hakkı sözleşmelerini uygulanacak hukuk, iktibas serbestisi, edisyon sözleşmeleri, müzik eserlerinde notasyonun rolü, değişikliklerin hukuki sonuç değerlendirmeleri, lisans süreçlerinin karşılaştığı sorunlar, uyuşmazlık çözme, hukuki ve ihtiyati tedbirler, hukuki kararların değerlendirilmesi, teminatlar, arabuluculuk, tahkimle çözüm, meslek birliklerinin yetkileri, şikayet usulü bağlamında hak arama özgürlüğüne kadar sanatçıların sorunlarına ve yasal güncellemelere kadar her sorun görüşüldü, tartışıldı, sorgulandı, çözüm yolları arandı.

Yeni Bir Arayış ve Kemal Sunal

Sempozyuma Bakırköy 1. Fikri Sınai Haklar ve Ceza Mahkemesi Hakimi Sayın Fatma Sonan Dolunay ve Yargıtay üyesi, Fikri Haklar Akademisi kurucularından Doç. Dr. İhsan Baştürk de alışılmışın dışında birer tebliğ ile katıldı. Genç akademisyenlerin ve doktora yapmış avukatlarımızın tebliğleri bana yârin ki hukuk de devletimiz için de umut verdi, moral yükledi doğrusu.

Yeşilçam sanatçılarımızın sosyal medyada hayatlarını okuyorum de her biri ayrı ayrı drama yapılacak hikayeler. Neredeyse hiçbirinin sosyal güvencesi olmamış, zor günler geçirmişler, hayatları hep müşkülatlar içinde devam etmiş. Hayattakiler veya mirasçıları onların haklarını korumaya çalışıyor günümüzde. Kemal Sunal Ailesi de onlardan biri. Dava 10 yıl sürmüş. Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fülürya Yusufoğlu’nun oturum başkanı olarak bilgilendirmesine göre artık gösterime giren her Kemal Sunal filminden Yargıtay kararına göre mirasçıları telif alacak.

Musa Eroğlu ve Karakoç’un Mihribanı

Telif hakları konusunda Cafer Vayni ve arkadaşları çekirdek bir kadro kurdu. Fikri hak arama işini yürütüyor. Böylesi hizmetleri yapmakla yükümlü Kültür Bakanlığı eski kurmaylarından Prof. Dr. Emre Kongar’ın “Ben Müsteşarken” adlı kitabını okumuş ve yaşamış ki söz konusu yıllarda (1990) ideolojiler her kesimi temsil etmiyor, dolayısıyla meslek kuruluşları herkesi kucaklamıyor. Ayrıca daha önce 4 olan meslek kuruluşu sayısı bugün 27. Buna rağmen neticede iyileştirme olmuyor, tam tersi kargaşa yaşanıyor. Cafer Vayni’ye göre Sanatçı Musa Eroğlu, Şair Abdürrahim Karakoç’un Mihriban adlı şiirini bestelemeseydi, bu eser bir köşede veya kitabın içinde “Sarı saçlarına deli gönlümü bağlamışım çözülmüyor Mihriban” olarak kalacaktı. Oysa beste ile milyonlara ulaştı. Haklı ve önemli bir tespit Cafer Vayni’nki.

Komşunun 80 Sanatçısı Tanınıyor, Bizim İse..

Bestekar, şair, Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği Başkanı Recep Ergül Aşık Veysel’i misal verdi. Şöyle dedi; “Sazı ve sesi öyle çok güzel değildi. Ancak yüreğinde bir sevgi vardı. Herkesi kucakladı. Şair Ahmet Kutsi Tecer’in (benim de fakülteden hocamdı) Sivaslı halk şairlerini bir araya getirdiği toplantıda Aşık Veysel’e soruyor, “Senin şiirin, türkün yok mu?”. Cevabı düşündürücü ve yürek yakıcı Aşık Veysel’in; “Demelerim var ama, söylemeye utanırım!” diyor Aşık Veysel. Oysa “Güzelliğin on para etmez/ Bendeki bu aşk olmasa “dize ve melodisi günümüze kadar geliyor. Dolayısıyla telif rakamlar demek değildir.

Recep Ergün Azerbaycan Şusa’daki Türk Dünyası Başkentleri etkinliğinden bahsederken de, bölge halkının Türk dizilerinden Türkiye Türkçesi öğrendiklerini, bu filmlerden ciddi bir telif alındığını anlattı. Bunu yeni nesillere aktarmak ve duyurmak zorunda olduğumuzu vurguladı.

MESAM Başkanı Ergün’ü tuttum. Ufku açık bir aydın. Şunları da hatırlatmayı ihmal etmedi;

-MESAM 1986 yılında kuruldu. Belki bu arada 20 bakan geldi, geçti. Ülkemizde çok güçlü bir kültür alt yapısı mevcut. Ancak bugün Ermenistan ve Yunanistan’ın bütün dünyada tanınan 80 kadar müzik sanatçısı var iken, bizim birkaç tane. Üstelik önümüz hala açık. Yıllar önce TV yoktu ama müzik yine vardı. Çok ciddi zorluklarla karşılaşıyoruz. Böylesi çalıştaylar ise doğru adreslerdir.

Uzman Üniversite ve İddialı Rektör Hocamız

Prof.Dr. Alper Gümüş’e göre de müzik toplumsal bir zenginliktir; dil ve din de müzikten ayrı değildir, sosyal ve ekonomik bir oluşumdur.

Bu önemli toplantıya Kültür Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdür Yardımcısı Fatoş Altunç gelemedi ama Doğuş Üniversitesi Rektörü Turgut Özkan kültür endüstrisinin dinamik bir olgu içinde geliştiğini, hayatı şekillendirdiğini, yerelliği beslediğini, yaygınlaşmasıyla yönlendirmenin artabileceğini, sınırların kalkabileceğini, yeni mekanlar ortaya çıkaracağını, dolayısıyla fikir emekçilerinin her zaman yanında olduklarını ve böyle bir işlevi yerine getireceklerini söyledi. Rektör hocayı tuttum. Donanımlı, yürekli ve cesur. Bakir bir sahaya el atarak orayı güzelleştiriyor, iyileştiriyor üstelik. Biliyor ki müzik evrensel bir oluşum. Sınırı yok.

Sanat olmayan kültürel miraslarımız da var. Anadolu Üniversitesi’nden Özge Özsoy böyle bir anlaşmanın 2006’da yapıldığını, aşıklık, geleneksel sohbetler, yaren toplantısı, sıla geceleri, Dede Korkut  ata mirası, efsaneler ve müzikleri örnek verdi. Bu konuda Türkiye dünyada 2. Sırada. Bu kültürel miras da kayıt altında. Türkü derleyicileri ve bunu kayıt edenler de unutulmamalı.

Sinamacının Adı Var

Kısa adı BİROY olan Sinema Oyuncuları Meslek Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Emre Yetim ulusal ve uluslararası mevzuatlara temas etti. İcracı sanatçılarn fikri haklarını öne çıkardı. Fakat uluslararası VİPO Pekin Anlaşmasında Türkiye yok. Yazık. Çünkü hakların yönetimi meslek birliklerine emanettir bir bakıma. Sinemada güçlü taraf, dilediği sözleşmeyi icracı sanatçılara dikte ettirebiliyor. Sinema alanında yurtiçi telif haklarına erişim maalesef olmuyor. Sinema filmleri ihracatında Türkiye, Amerika’nın ardından dünyada ikinci sırada. Toplam 750 milyon dolarlık film ihracı (2020) yapılmış.

Bir sorum üzerine Emre Yetim, sinema sektöründe serbest çalışıldığından statüleri işçi değilmiş. İşçi kabul edilmiyorlarmış. Dolayısıyla Hoolywood’daki gibi lokavt veya grev gibi sorunlarla karşılaşmamışlar.

Eğitimini Türkiye alan Doç.Dr. Jordan Delev Mekedonya’yı anlattı, baktım telif haklarında bizden önde görünüyorlar. Covit 19 döneminde bile telif hukuku aksamasına rağmen devam etmiş.

Yapay Zekâ Hukuku Değiştirecek

Avukat Sertel Şıracı’nın iddiasına göre; 2 artı 2 artık dört değil. Yapay zeka hukuku değiştirecek. Milletlerarası özel hukukçu Eskişehir Osmangazi Üniversitesinden Burcu İrge Erdoğan’a göre yeni uluslararası düzenlemeler var, Avrupa Birliği hukuk bu açıdan diğerlerinden farklı, kamu düzeni için müdahale edilebilir, devletin işleyişini korumak gereklidir, Amerika Yazarlar Birliği üyelerinin telif haklarını koruyor.

Telif Hakları Derneği Başkanı Cafer Vayni ve arkadaşları Yarınki Türkiye’nin fikri gelişmesinde, felsefi sorgulamasında hem önemli rol alıyor, hem hukuklarını savunuyor ve hem de peşinden gelen nesillere örnek faaliyetler yapıyor. Şöyle dönüp arkama bakıyorum da bir eli yağda, bir eli balda olan sivil toplum kuruluşları yöneticileri görkemli binalarda, şatafatlı ofislerde ahkam kesiyorlar, kadroları bir hayli fazla ama, yeri yurdu olmayan, yeterli bütçesi ve çalışanı bulunmayan, bütün hizmetleri birkaç kişinin sırtında olan sivil toplum kuruluşları çok önemli şeyler yapıyorlar. Bir örneğini vermem gerekirse Telif Hakları Derneği derim mesela. Sonra devletin yapması gerekeni yapan ve Mehmet Akif Ersoy ile eseri Safahat’ı dar imkanlarla 27 dile tercüme ettiren, İstiklal Marşı Şairimizi 15 ulusal ve uluslararası sempozyumlarda değişik ülkelerde tanıtan Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı bir başka örnektir. Dilerim Türkocağı ve KOCAV gibi bu örnek kuruluşlarımızın sayıları artar. Türk fikir hayatı, yazarları, sanatçıları uluslararası toplumda daha fazla tanınır.    

     Unuttun

Nafile bir çabada savruldu tanelerin

Çiçekleri toplarken koklamayı unuttun

Tutuşan çöl misali bir damlaya koşarken

Okyanusta bir gemi olduğunu unuttun

                           *

Uysal dalgaları kasırgalara çevirdin

Sular çekildi nehri yatağına küstürdün

Gökyüzü karanlık hilali yorgun düşürdün

Sen şükür rahmetinde yıkanmayı unuttun

                           *

Ey besmelesiz nefes bak sevmeleri vurdun

Sözlerin diken daldaki gülü üzer oldun

İşte çok söyleyip sonra da pişmanlık duydun

Sen aklın zekâtını suskunluğu unuttun

                            *

Tebessüm saklanır varlığından köşe köşe

Ahın kalır gökteki serçenin yüreğinde

Hadi bir selam ver aynadaki kırgın yüze

Sadaka ehline ikram sunmayı unuttun

                            *

Bak göçtün gittin ömür konağı oldu viran

Kalmadı ardından bir dua bile okuyan

Sana komşu olan mezar sahibi perişan

Süzülen kum saatine bakmayı unuttun

Üsküdar’ın Dost Işıklarıyla Aydınlanma

Bir yerlere davet edilmek, konuşmak, zaman ve enerji açısından yorucu tabii… Fakat bir yararı var. İnsana kendi birikimini gözden geçirme fırsatı veriyor. Daha doğrusu, gözden geçirmeye zorluyor! Görücüye çıkıyorsunuz. Açık, eksik gedik olmamalı. İşte bu yüzdendir ki yirmi yıl boyunca verdiğim dersi, yirmi birinci yılda verirken bile bir daha, bir daha gözden geçiririm ve her seferinde de epey bir ekleme-çıkarma yaparım.

100. yılında Türkçülüğün Esasları’nı hazırlarken de meslektaşlarımın tebliğlerini dinlerken de çok sayıda “aydınlanma” vuku buldu. Hani Hristiyanların epiphany dedikleri şey. Galiba bunlardan birkaçını yazacağım. Ama art arda değil.

Bu yazım, milliyet sosyologlarından Benedict Anderson’la Yahya Kemal ilişkisine dair. Bu iki zat birbirini hiç tanımadı. Muhtemelen yekdiğerinden haberleri bile yoktu. Fakat haberlerinin olmadığı bir ilişkilerini keşfettim.

Milliyet, görmeden sevmekmiş

Benedict Anderson, modernist milliyetçilik teorilerinden birinin sahibidir. Modernistler, milletin ve milliyetçilik duygusunun modern çağın, endüstri çağının bir ürünü olduğunu iddia eden gruptur. Modernist millet teorileri de bugün epey eskidi. Fakat modernistlerin millet teşekkülü hakkında söyledikleri bütün bütün yabana atılacak şeyler değil.

Anderson, Hayal Edilen Cemaatler kitabında, milliyet duygusunun basın kapitalizmiyle doğduğunu söyler. Basın ortaya çıkmadan, Avrupa’nın dünyadan pek haberi olmayan köylüsü, bilse bilse kendi köyünü ve komşu köyleri bilirdi. Mesela Alman köyündeyse ve çevresinde sadece Alman köyleri varsa, Alman’ın ne demek olduğunu pek hissetmezdi. Ama kitaplar, dergiler ve gazeteler gelmeye başlayınca ne görsün! Hamburg’da, Frankfurt’ta, Berlin’de tıpkı kendisi gibi insanlar var. Buna karşılık St. Petersburg’da başka, Paris ve Londra denilen şehirlerde başka türlü insanlar yaşıyor… “İşte” diyor, Anderson, mealen, “Biz duygusu böyle doğdu. O köylünün de, başkalarının da kafasında ‘biz’, ‘bizim’ dedikleri bir hayalî cemaat doğdu.”

Marksist bir İrlanda milliyetçisi

Gerçekten de milliyet, bu “biz” duygusudur. “Biz”, bazı coğrafyalarda gerçekten basın kapitalizmini beklemiş olabilir. Fakat her yerde böyle olmaya mecbur değil. Nitekim başka bir sosyal bilimci, Azar Gat, “Devletin olduğu her yerde millet vardır.” der ve eski Çin’den eski Mısır’a kadar iddiasını belgeler. Basın kapitalizmi olmadan da oluyor. Fakat Anderson’un “hayal edilen cemaat” kavramı değerlidir.

Kavram ve kitap Türkçeye maalesef yanlış çevrildi. Imagined Communities’deki ‘imagined’, hayalî değil hayal edilen demektir. Hayalî olsaydı yazar, ‘imagined’ değil ‘imaginary’ derdi. Kitabı, kapağını açmadan okuma alışkanlığı sahipleri, Anderson’un milliyetçilik karşıtı olduğunu zannedebilir. Öyle ya bak, millet hayalî imiş! Hâlbuki Anderson, milliyetçiliğin ruhunu, o bağlayıcı “biz” hissini anlatır. İnsanların hiç görmediği ve belki ömürleri boyunca hiç görmeyecekleri millettaşlarına besledikleri sevgiden, bağlılıktan söz eder. Benedict Anderson Marksist’ti fakat koyu bir milliyet sevdalısı, koyu bir İrlanda milliyetçisiydi. Anderson’un milliyetçilik hakkında yazdıkları, başka bir yazımın konusu olsun.

Yahya Kema’in hayal edilen cemaati

Gökalp’in milliyet duygusu hakkında söylediklerini yeniden okurken aklıma Anderson ve onun hayal edilen cemaatleri geldi. Sonra bir ışık çaktı! Bu kavramı başka bir yerden hatırlıyordum! Başka bir milliyetçinin, Yahya Kemal Beyatlı’nın Üsküdar’ın Dost Işıkları‘ından. Bir daha okuyun:

Ötmekte fecre karşı horozlar birer birer;
Geçtikçe her dakika belirmektedir seher.

Bilmem kaçıncı fecri vatan toprağında, biz,
Görmekle şimdi bir yaşatan vecd içindeyiz.

Etrafı okşuyor mayısın tâze rüzgârı
Karşımda köhne Üsküdâr’ın dost ışıkları…

Kimlersiniz? Ya bağrı yanık kimselersiniz!
Yâhut da her sabah uyanık kimselersiniz!

Dünyâ yüzünde, bir sefer olsun, tanışmadan
Öz çehrenizle sizleri görmekteyim bu an.

Sizlersiniz bu ân’ı ışıklarla Türk eden!
Eksilmesin şu mutlu şafaklar bu ülkeden!

Gönlüm, dilim, kanım ve mizâcımla sizden’im;
Dünya ve âhirette vatandaşlarım benim.

Hiç görmediğimiz ve belki de hiç görmeyeceğimiz millettaşlarımıza duyduğumuz “biz” hissi. Bağlılık. Rahmetli Dündar Taşer, son beyit için, “Benim millet tarifim.” derdi.

Kendi Gök Kubbemiz’in, pek hoş yeni bir baskısı çıkmış. Bende iki tane var ama bu yenisini de alacağım. Şu anda fark ettim: Kendi Gök Kubbemiz de “biz” demek değil midir? Oradaki “kendi” kelimesi de hayal ettiğimiz cemaat, yani millet değil mi? Yahya Kemal, hayal ettiği cemaatin üstüne bir de gök kubbe hayal etmiş. Dediği gibi: İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

Değerlerini Korumayan Muhafazakârlar

Karar Gazetesinde İbrahim Kiras “Muhafazakârlığımız da bu kadar!” başlıklı bir yazı yazdı. “İstanbul’un ikonik yapılarından, basın tarihinin simgelerinden, şehrin hafıza nesnelerinden” biri olan Tercüman Gazetesi binasının yıkılması üzerinden “muhafazakarlığımızı” sorgulayan bir yazı idi.

2010’da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun kararı ile korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmiş olan Tercüman Gazetesi binasının, 2 sene sonra bu tescil kaydı kaldırılmış. İBB’nin “tescil durumunun yeniden değerlendirilmesi” talebi üzerine çalışmalar devam ederken bina (yerine otel ve rezidans yapılmak üzere) yıktırılmış.

“Tercüman gazetesi bu ülkedeki sağ siyasetin ve ‘muhafazakâr’ aydınların tarihinde çok önemli yeri olan bir kurum. İstanbul’un hafıza mekanlarından biri olan ikonik binasının korunmasını” isteyen ve yıkıma karşı çıkanların sadece “Solcu Mimarlar Odası ile ‘CHP’li belediye’ olması ilginç.  “Sağcılar ve muhafazakârlar seslerini çıkarmıyor.”

Bu tespitleri yapan İbrahim Kiras kendisini “muhafazakâr” olarak tanımlayan zümrenin, aslında tarihi değerlerimizi ve zenginliklerimizi korumak gibi bir derdi olmadığına dair örnekler veriyor. Ve şu önemli sonuca ulaşıyor:

“Türk toplumu geneli itibarıyla muhafazakâr bir toplum değil aslında. Geçmişin değerini bilen, köklerine sahip çıkma duyarlığına sahip olan insanlar değiliz biz.”

***************************

Cehalet ve Hırs

“Eskisini yıkıp yenisini yapmak” kültürümüzün iki sebebi olduğunu düşünüyorum.

İlki rant hırsı. Tercüman binası örneğinde 19 bin 344 metrekarelik 5 katlı bina yerine bu binayı kuşatmış 20 katın üzerindeki binalardan dikmek. Böylece çok değerli hale gelmiş arsaya 10 katı, 100 katı kapalı alana sahip binalar dikerek büyük kârlar elde etmek isteniyor. Semt yeşil alansız çirkin beton yığınları haline gelmiş, insanlar gökyüzünü bile göremez olmuş ne gam? Müteahhitler ve arsa sahipleri milyarlar kazanıyor ya.

İkinci sebep cehalet ve kültürsüzlük. Önceki yapıların tarihi ve sanat değerlerini bilmeyenlerin “modern ve kullanışlı” bina yapma hevesi ile de değerlerimiz yıkılıyor.

****

Selçuklu Devleti döneminde Türk hakimiyetine geçen, Osmanlı Devleti’nin en eski yerleşim yerlerinden olan, tarihi bir ilçemize gitmiştim. Burada gezebileceğim tarihi ve kültürel değeri olan eserleri sordum. Bırakın Selçuklu öncesi medeniyetlerle ilgili, Türk hakimiyetinde olan dönemlerle ilgili olarak da “Böyle bir eser yok, hepsi yıkıldı” cevabını aldım. Bu kadar eski bir ilçede bir taş köprü ve bakımsız bir türbe haricinde eser kalmamış.

En son ilçe merkezindeki meydanda var olan küçük bir tarihi camiyi kasaba halkı gece izinsiz olarak yıkmış. Yerine daha büyük, benzerlerini her yerde gördüğümüz, hiçbir sanat ve estetik değeri olmayan bol çinili bir cami yapmışlar.

Bu yıkıp yapmalarla kasaba halkı iyi şeyler olduğunu sanıyor. Ama pırlanta değerindeki ilçelerini tarihsel dokunun cazibesinden ve hafızadan mahrum ilkel bir kasaba haline getirdiklerinin farkında değiller.

***************************

Antik Eserler ve Arşivlerimizi De Koruyamadık

Cehalet ve hırsın birleşimi ile değerlerimize yapılan başka ihanetler de var. Mesela bir bölgede eski bir medeniyete ait eserler çıkmaya başladığında “antika” ve “tarihi eser kaçakçılığı” işiyle uğraşan birileri gizli ve kaçak kazılar yaparak, çıkan eserleri uluslararası iş yapan çetelere satıyorlar. Böylece kısa yoldan zengin olmayı tercih ediyorlar.

1871-1881 arası Bergama’dan çıkarılan, Zeus Tapınağı, Gymnasium ve Traianus Tapınağı dahil, muhteşem eserlerin bir kısmı izinsiz ama çoğu 2. Abdülhamid’in “müsaade-i mahsusası” yani özel izni ile Almanya’ya götürüldü. Oysaki 1869 Asar-ı Atika Nizamnamesine göre, eski eserlerin yurtdışına çıkarılması yasaktı.

“Zeus Sunağı ve yanında götürülen daha pek çok nadide eser için toplamda 40.000 Frank ödenmiştir.” Bu âsar-ı atikaya değer biçilemeyeceğinin farkında olunmakla birlikte, Osmanlı mali açıdan sıkıntıda olduğu dönemde Almanya’nın bu teklifini reddetmemiştir.”

Bu tarihi değerlerimizi satan Padişah 2. Abdülhamid’i muhafazakâr kesimin “ulu hakan” olarak yüceltmesi de ilginçtir.

Yine 1871’de Çanakkale’den Atina’ya kaçırılan Troya hazineleri ile farklı tarihlerde müzelerimizden, cami ve türbelerden çalınan ve dünyanın önemli müzelerinde sergilenen tarihi eserlerimizi de unutmamak gerekiyor.

Biz bu değerleri muhafaza etmeyi beceremedik. Çünkü bu kaçakçılıklarda rol alan ama en küçük payı alanlar da içimizden birileri idi.

Bu yüzden ülkemizdeki antik servetler Avrupa’ya kaçırıldı.

Oysaki bu zenginlikler bulunduğu yerde muhafaza edilse nesiller boyu tarihi hafızası olan yerlerde yaşayan halkın ufku daha açık olacaktı. Bu zenginliklerin muhafazası halinde yöre halkı nesiller boyu daha zengin ve daha güzel şehirlerde yaşıyor olacaktı.

****

Bir dönem okkası 3 kuruşa kâğıt hamuru yapılmak üzere Bulgaristan’a satılan 30-50 ton ağırlığındaki Osmanlı arşivini de hatırlayalım. Bugün Sofya Kütüphanesi’nin en nadide, en muteber eserlerini oluşturan bu eserlerin kopyaları daha sonra Türkiye’ye getirildi. Bugün, Bulgaristan Milli Kütüphanesi Nadir Eser Departmanı’nda Osmanlı Devleti’ne ilişkin bir milyona yakın arşiv belgesi bulunuyor.

Zaman zaman müzelerimizde, tarihi saray ve köşklerimizde, köklü kütüphanelerimizde bulunan çok değerli mücevher, eşya ve kitap gibi eserlerden bir kısmının sahteleriyle değiştirilmiş olduğuna dair haberler okuyoruz. Doğruysa korkunç şeyler bunlar.

Bu değerlerimize bile sahip çıkamıyorsak cahil ve hırslı işbirlikçiler sayesindedir.

***************************

Koruyamadığımız Diğer Değerlerimiz

Koruyamadığımız değerler o kadar çok ki…

Ormanlarımız, denizlerimiz, göllerimiz, akarsularımız… Havamız, suyumuz, tarım arazilerimiz…  

Ahlaklı, erdemli, toplumu önceleyen insan yetiştiren eğiticilerimiz…

Cumhuriyetin temel değerlerini yaşatan kurumlarımız, milli duygularımız ve düşüncelerimiz…

Bilim adamlarımız, sanatçılarımız, yurtdışına kaptırdığımız iyi yetişmiş doktorlarımız, mühendislerimiz ve diğerleri…

Birbirimize olan sevgimiz, saygımız ve bağlılığımız…

Ahlakımız, aklımız ve vicdanımız…

Hiçbir değerimizi yeterince muhafaza edemedik, edemiyoruz.

Hem de en çok, sözde “muhafazakâr, yerli ve milli” iktidarlar döneminde…

Karikatür Ciddi Bir İştir

Benim gibi sıradan insanların karikatür takipçisi haline gelmesinin hikâyesi hemen hemen aynıdır. Bizden önceki jenerasyonun karikatür vizyonu Gırgır’la bizim jenerasyonun da Leman’la gelişmiştir. 2000’li yıllarda Uykusuz bu bayrağı devraldı. Son dönemde ise Umut Sarıkaya tek başına ve binbir zahmetle Naber Dergisi’ni çıkartıyor. Helal olsun.

Mizah son derece ciddi bir iştir. O kadar ciddi bir iştir ki yanlış veya beceriksiz bir kişinin eline geçtiği zaman o kişiyi soytarıya çevirir. Mizahın şakaya gelecek bir yanı yoktur sizin anlayacağınız.

Karikatür de son derece ciddi bir iştir.

Karikatür sadece mizah için yapılmaz. Öyle karikatürler vardır ki yüzlerce sayfa kitabın veya saatlerce süren bir sinema filminin veya video kaydının anlatamadıklarını sadece bir sayfalık çizimde anlatır. En iyi hatiplerin bile saatlerce konuşarak anlatamadıklarını birkaç basit (!)çizgiyle beyinlere nakşeder.

Karikatürün ne kadar ciddi bir iş olduğunu en iyi bilenler, bir karikatür nedeniyle yargılanan ve önümüzdeki Cumartesi günü (23 Aralık) konuk edeceğimiz Murat Yılmaz ile o dönemki Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Av. Ruhittin Sönmez’dir.

Şehrimizin ve hatta ülkemizin bu iki değerinin yargılanmasının sebebi herhalde mizahi anlayışlarının birilerince beğenilmemesi değildi.

Murat Yılmaz bir karikatür çizmişti, çizdiği karikatür Kocaeli Aydınlar Ocağı sitesinde yayınlanmıştı ve bu karikatürde anlatılan o vurucu gerçek birilerinin midesine fena oturmuş, hazımsızlık, gastrit ve kabızlığa sebep olmuştu.

Görüldüğü üzere karikatür o kadar ciddi bir şey ki aynı karikatür kimi insanın vücudunda endorfin salgılanmasına, beynindeki fosfor oranının artmasına, kan dolaşımını ve şeker dengesini bir düzene girmesine neden olurken kimilerinin de tahlil sonuçlarındaki tıbbı verilerinin olumsuz görünmesine neden olmaktadır.

Esasında karikatür öyle ciddi bir iştir ki, tıpkı turnusol kağıdı gibi bir insanın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu mu tahlil edip ortaya çıkarmaktadır.

İşte bu nedenlerden dolayı, biz de Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak önümüzdeki Cumartesi (23 Aralık) günü dünyaca ünlü karikatüristimiz Murat Yılmaz’ı ağırlayacağız. Murat Yılmaz hem konuşmasıyla hem de sergilenecek olan karikatürleriyle etkinliğe damgasını vuracak.

Neden Karikatür?

Ülkenin ve dünyanın pek çok problemi varken bizim karikatür ve mizah konulu bir etkinlik düzenlememizi eleştiren dostlarımız var. Canları sağ olsun. Ancak haksızlar. Biz karikatür konusunu ve konuğumuzu özellikle tercih ettik. Şöyle ki;

Öncelikle önümüz yılbaşı ve insanımızın bu yılbaşı döneminde ülkemizi ve dünyayı saran problemler deryasında boğulurken farklı bir konu konuşarak bir anlık teneffüs etmelerini istedik.

İkincisi yukarıda da ifade ettiğimiz üzere karikatür sadece mizah için yapılan bir sanat değildir ve dünyadaki pek çok ciddi problemi tek sayfalık bir karikatürle son derece vurucu bir şekilde beyinlere işleyebilirsiniz.

Üçüncüsü Türkiye’de refahın artması, kamu hizmetlerinin kalitesinin yükselmesi, ülkenin uluslararası dengede dengeyi belirleyen bir süper güç haline gelebilmesi için bizim bir Türk Rönesansı’na ihtiyacımız var. Takdir edersiniz ki Rönesans dediğiniz şey sanatçılarla ve gerçekten yetenekli sanatçılarla gerçekleşebilir. Bu hususa dikkat çekmek istedik.

Neden Murat Yılmaz?

Bize en çok sorulan sorulardan biri de neden başka bir karikatürist mesela Selçuk Erdem, mesela Umut Sarıkaya vb.değil de Murat Yılmaz’ı davet ettiğimiz.

Bir kere Murat Yılmaz da en az diğer isimler kadar tanınan ve karikatürleri sosyal medya başta olmak üzere pek çok platformda yayınlanan, paylaşılan bir karikatürist. Ve en önemlisi çizgilerine bakıldığı zaman bu çizginin Murat Yılmaz’a ait olduğunu sıradan insanı bile anlayabileceği özgün bir karikatürist.

İkincisi, iftiharla belirtiyorum ki Murat Yılmaz Kocaeli Aydınlar Ocağı’mızın bir üyesi. Böyle değerli bir üyemiz varken başkasını davet etmeye ihtiyacımız yok. Zaten böyle bir isim varken başkasını davet etmemiz çok ayıp olur.

Üçüncüsü ve belki de bu sebep aslında birinci olmalıydı, Murat Yılmaz doğma büyüme İzmitli. Tüpraş’tan emekli bir işçi. Hala İzmit’te yaşamaya devam ediyor. Şehrimizin böyle bir değeri varken dışarıdan bir isim davet etmek bu şehre karşı yapılmış çok büyük bir ayıp olurdu.

Murat Yılmaz’ı yıllar önce anlattığımız başka bir köşe yazısı var. O yazının linkini şuraya derc ediyorum, merak edenler bir zahmet okusunlar. (*)

Hülasa, 23 Aralık 2023 Cumartesi günü saat 15:00’de Fuar İçi Sivil Toplum Merkezi’nde harika bir organizasyona ev sahipliği yapacağız. Bu organizasyonun katılan herkesin ufkunu açacağı, hayata bakış açısını değiştireceği ve bundan sonra daha üretken bir insan olmak için çaba gösterme motivasyonu kazandıracağı konusunda kendimize güveniyoruz.

Hangi yaş grubundan olursa olsun sıradanlıktan ve problemlerin getirdiği baskı içinde yaşamaktan sıkılan tüm bireyleri bu programa davet ediyoruz.

Gelen herkes, hiçbir kazanım elde etmese bile hiç olmazsa bu şehrin ve bu ülkenin bir değeriyle aynı şehirde yaşıyor olmanın mutluluğunu yaşayacaktır.

Vesselam…

(*)https://kocaeliaydinlarocagi.org.tr/karikaturist-murat-yilmaz/

Üç Dergi

1-ALKIŞ

Kahramanmaraş Kültür ve Sanatevi’nin yayın organı olan Alkış Dergisi’nin ilk sayısı Mayıs 2002’de ‘Aylık Kültür Sanat ve Düşünce Dergisi’ tanıtımıyla, kültür hayatına kazandırıldı. 

19 X 27 Cm. ölçülerinde, tek renk baskılı kuşe kapak içerisinde birinci hamur kâğıda basılı, kapak dâhil 16 sayfalık derginin ilk sayısındaki künyesi şöyle idi: Sâhibi: Oğuz Alp Paköz. Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Nihat Yücel. Yayın kurulu: Oğuz Alp Paköz, Nihat Yücel, Haydar Okur, Ayşegül Taşkın, Ömer Kaya, Ahmet Temizyürek ve Sıddık Özer’den oluşuyordu.  

Derginin kısa sunuş yazısı, Oğuz Alp Paköz imzâsını taşıyor:

Alkış çok eskiden duâ mânâsında kullanılırdı. Duâ ile dâvâ aynı kökten türemiştir ve dâvâ, dilek demektir. Özdil Yayın Grubu olarak kültür-sanat ve edebiyat dergimizin adını ‘Alkış’ koyunca bu açıklamayı gerekli bulduk.

Kahramanmaraş yazar ve şâir yönünden çok şanslı. Ama sanatkârlarımız ya bir gurubun içinde kendilerini bağımlı buluyorlar veya kendilerini ferdî hürriyet içinde görüyorlar. Buna biraz da sanatkâr duyarlılığı eklenince karşımıza parça parça bölünmüş bir görüntü çıkıyor.

Alkış birleştirici ve bütünleştirici bir düşünceyle yola çıkıyor. Bu konuda ne kadar başarılı olur, bunu ileride göreceğiz. Herkese ve tabiata; sevgiyle, hoşgörüyle bakıyoruz. Okurlarımızın yanında; yazın serin bir soluk, kışın sıcak bir yuva gibi olmak istiyoruz. Baharlarda fışkıran esin, coşan gönül, bağlayan bir yürek olmak istiyoruz.

Dileğimiz bu, beklentimiz bu. Sevginiz gür, yüreğiniz hür olsun.

Ön kapağın iç kısmında Şeref Abken imzalı yazıdan seçilmiş cümleler:   

*Türk Milliyetçiliği, bütün vatandaşlarımızı ve milletimizin tamamını kucaklayan bir kavramdır. Bütün vatandaşlarımız Türk Kültürü ve Türk Ülküsüne, bağlı kalarak, Türk milletini her şeyin üstünde tutmak demek olan Türk milliyetçiliğini benimsemek hakkına ve görevine sâhiptir.

*Bütün Türk Vatandaşları olarak, bir yandan Cumhuriyetimize, Demokrasimize, Ülke bütünlüğümüze, Millet bütünlüğümüze, Ordu-Millet beraberliğimize ve Atatürkçülüğe hep birlikte bağlı kalacağız. Öte yandan da, bu müesseselere karşı girişilecek yıkıcı ve bölücü görüşleri, faaliyetleri hep birlikte reddedeceğiz.

*Aramızdaki görüş ve pozisyon ayrılıklarımız ne olursa olsun, bu millî beraberliği benimsemek şartıyla hepimiz Türk Milliyetçisi olacağız ve bu Millî berâberliği benimseyen her Türk vatandaşını Türk milliyetçisi kabul edeceğiz. Hürriyet ve demokrasi prensiplerine uygun bulunan ve milletimizin tamamını kucaklayan Türk Milliyetçiliği budur.

Dergideki diğer yazıların başlıkları ve yazarları: *Tutkular her gün tâzedir: Haydar Okur. *Karacaoğlan’ın Haleb, Maraş, Elbistan Yolu: Ömer Kaya. *Sen yoksun ve olmayacaksın: E. Metehan Mutlu. *Yarına savaş açalım: Sibel Handan Küçükdevlet. *Düşünce Tarihinde Tanrı Meselesi (Kitap tanıtımı): Ali Büyükçapar.

Şehir estetiğine ve kültürüne de ilgi duyan şiir ağırlıklı Alkış Dergisi’nin ilk sayısındaki şâirler: Ârif Eren, Bahaeddin Karakoç, Hasan Erderha, Oğuz Alp Paköz, Nihat Yücel, Ayşegül Taşkın, Günay Özdeniz, Sıddık Özer ve Cevdet Alperen.

Alkış Dergisi Dr. Oğuz Paköz yönetiminde çok muntazam olarak 22 yıl boyunca yayınlanarak 127. sayıya ulaştı.

6 Şubat 2023’te dokuz saat arayla meydana gelen, 7,8 Mw  ve 7,5 Mw  büyüklüklerindeki iki depremde Tıp Doktoru Oğuz Alp Paköz şehit olarak ebedî âleme intikal eti. Hayrü’l halefi sevgili kızları Aslıhan Ece, Neslihan Ece ve İsmihan Ece, depremin sebebiyet verdiği dayanılmaz acıların ıstırabı devam ederken, merhum ve mağfur sevgili babalarının Kahramanmaraş’ın edebiyat severlerine armağanı olan Alkış Dergisi’ni mahzun hemşehrilerine yeniden kazandırma kararı aldıl. Uzun yıllar derginin Genel Yayın Yönetmeliğini üstlenmiş olan Serdar Yakar, dergi yazarlarından Şaban Sözbilici, Ali Büyükçapar, Mehmet Uysal ve diğer vefalı dostlar yardımcı oldular ve dergi, Haziran 2023’te 128-129. sayılarla yeniden yayın dünyasına kazandırıldı. Böylece kızları ve dostları, merhumun ruhunu şad ettiler.  64 sayfalık bu sayıda; Oğuz Paköz dostu şâir ve yazar 37 kişinin Dr. Paköz hakkında kaleme aldığı şiir ve makaleler bulunuyor.

Derginin 130. sayısı Temmuz-Ağustos 2023’te, 131. sayısı ise Eylül-Ekim 3023 döneminde okuyucu ile buluşturuldu. Son iki sayının arka kapak iç sayfasında Oğuz Paköz’ün hiç ihmal etmediği şekilde bir Kahramanmaraş türküsünün notaları ile birlikte sözleri yer alıyordu.

Serdar Yakar’ın yazısı Kahramanmaraş’ın deprem sonrasındaki durumunu, yetkililere feryat şeklinde duyuruyor:

Sevgili dostlar; yıkık kent Kahramanmaraş’tan bir kez daha selâm gönderebilmenin, gönderilen selâmları alabilmenin kıvancı ile mutluyuz. Yaralarımız henüz çok taze… Geçen zaman yaralarımızı saracak ümidindeydik ama olmadı. Yıkılıp öldüğümüz gün ‘Yaşanacak ne varsa yaşadık bitti.’ sanmıştık. Yanılmışız. Gün geçtikçe acılar daha bir depreşti. Dostlar daha bir aranır oldu, ayrılık daha bir hissettirdi kendini. Gözpınarları kurudu, titremeler sardı her bir yanı. En küçük bir sarsıntı korku oldu çocuklara…

Bunca yıkılmışlığın arasında mutluluğa giden yolları aramadık değil. Hayat devam ediyor çünkü. Bebekler doğuyor, düğünler yapılıyor, vefatlar oluyor. İçten yıkık da olsak bunu gizlemeye, tebessüm ile örtmeye çalışıyoruz.

ALKIŞ DERGİSİ:

Cumhuriyet Mahallesi, Gaziosmanpaşa Bulvarı Ukde Sitesi B Blok Kat: 8 Nu: 19 Onikişubat Kahramanmaraş. Telefon: 0.533-330 19 97  e-posta: alkisdergisi@yahoo.com  // www.alkisdergisi.com.tr 

 2-KARDAŞLIK

Kerkük Vakfı’nın yayın organı olarak:  İstanbul’da, Ocak 1999’da, ‘Kültür, Sanat, Edebiyat ve Folklor Dergisi’ tanıtımı ve üç ayda bir yayın programı ile kültür dünyamıza kazandırıldı. 

20 X 28 santim ölçülerinde, renkli baskılı karton kapak içerisinde birinci hamur kâğıda tek renkle basılı 80 sayfalık dergideki önemli yazıların Latin harfleriyle İngilizce ve Arap harfleriyle yazılmış Türkçe metinleri de veriliyordu.

Birinci sayıda derginin künyesi şöyleydi: Kerkük Vakfı adına İmtiyaz Sâhibi ve Yazı İşleri Müdürü: İzzettin Kerkük. Editör ve Genel Koordinatör: Suphi Saatçi. Yazı Kurulu: Kemal Çapraz, Aydil Erol, Erşat Hürmüzlü, Habib Hürmüzlü, İzzettin Kerkük, Rabia Kocaman, Mâhir Nakip, Salah Nevres, Acar Okan, Ömer Öztürkmen, Suphi Saatçi, İhsan S. Vasfi ve Rifat Yolcu.

‘Kardaşlık veya Çalınan Okulumuz’ başlıklı sunuş yazısında, Prof. Dr. Suphi Saatçi, dergi hakkında şu bilgileri veriyor:

Her şeyden önce, dergimizin bu ilk sayısı ile sizlere sıcak bir merhaba diyoruz. Kardaşlık Dergisi’nin bütün camiası adına, saygı ve sevgilerimizi sunuyoruz.

Kardaşlık adıyla elinize ulaştık; öyleyse sormak hakkınız, niçin Kardaşlık ?

 Irak Türklüğünün kültür târihinde önemli yeri olan Kardaşlık Dergisi, 1961 yılının Mayıs ayında Türkmen Kardaşlık Ocağı tarafından Bağdat’ta yayın hayatına başlamıştı. Bu dergi, Irakta Telafer’den Mendeli’ye kadar uzanan ve geniş bir bölge üzerinde yaşayan Türkmenlerin dilini, dünya görüşünü, edebiyatını, kültürünü, sanat ve folklorunu bütün zenginliği ile yansıtan bir muhtevaya sâhipti. Dergi ayrıca Irak’ta günümüze kadar yayınlanmış Türkçe süreli yayınların en olgunu kabul edilmiştir. Irak Türkmenlerinin âdeta kimliği olan Kardaşlık, aynı zamanda edebiyatımıza büyük isimler kazandıran bir okul niteliğinde idi. Uzun süren yayın hayatı neticesinde, Iraktaki Türk varlığının en kıymetli koleksiyonu sayılır.

 Kardaşlık, sâdece Irak sınırları içinde tanınmış bir dergi de değildi; sınırları aşarak, Türkiye’de, Azerbaycan’da ve İran’ın Türkçe konuşulan bölgelerinde tanınmış, sevilmiş ve aranan bir dergi olmuştu. Türkiye’de birçok edebiyatçının ilgisini çeken bu dergi, ölümsüz Bayrak şâirimiz Ârif Nihat Asya hocanın da iltifatını kazanmıştı. Rahmetli Ârif Nihat hoca Kardaşlık Dergisi’ne doğum yıldönümü hediyesi olarak, şu dörtlüğü armağan etmişti:

Tashîhine baskısına Kerküklü kardeşler bakar

  Tattırır tadarım onda horyatların tadını

   Sınır demez yasak demez ırak demez gelir bana

  Kerkük’te bir dergim var ‘Kardaşlık’ koydum adını

Dergi, Irak İhtilal Komuta Konseyi’nin kararı ile kapatıldı, hakkımız gasbedildi. Bu düşüncelerle, Vakfımız tarafından yayınlanan dergiye Kardaşlık adını vererek, bizden zorla alınan bu okulun hatırasını gurur ve şerefle yaşatmak istedik. Ona karşı duyduğumuz saygıyı, bu şekilde göstermeğe çalıştık.

 Elinizdeki derginin, tek ve biricik gayesi Irak Türkmenlerinin dâvâsına hizmet etmektir. Çizgimiz; ilkeli, seviyeli ve sâdece doğruluk ve hakkaniyet ölçülerine bağlı yayın yapmaktır. Bu anlayışla, çizgimize yaklaşan herkese, gönlümüz ve kucağımız açıktır. Sevgi ve samîmiyet temeli üzerinde yükselen dâvâların, mutlaka hedefine ulaşacağına inanıyoruz.

Kardaşlık Dergisi,  100. sayının yayınlandığı zaman diliminde, Türkiye’nin ve dünyanın gündemde olan Filistm Meselesi ile alakalı olarak ‘Kerkük Vakfı’ imzalı bir ‘Duyuru’ yayınlamıştır:

Filistin halkının son günlerde mâruz kaldığı korkunç saldırılar, özellikle Gazze’ye havadan yağdırılan bombalar, büyük bir insanlık dramına dönüşmüştür. Şehirde yaşayan silahsız, mâsum ve savunmasız insanlara karşı girişilen bu korkunç katliamı şiddet ve nefretle kınıyoruz.

Hastane ve okul gibi savaş zamanlarında bile hedef alınmayan binalara yapılan bombalı saldırıları meşru gösterecek hiçbir gerekçe olamaz. Kadın, çocuk, hasta ve yaralı sivil insanların kaldığı binaların bombalı saldırılarda hedef alınması, İsrail Devletinin savunmak amacı ile davranmadığı, korkunç bir intikam duygusu ile hareket ettiğini gösteriyor.

Böyle bir vahşet, Birleşmiş Milletlere üye bir devlet tarafından değil, ancak ve ancak gözü dönmüş terör örgütleri tarafından işlenir. Bütün Türkmeneli toplumunu üzüntüye sevk eden bu vahşetin bir an önce durdurulması ve dünyâ kamuoyunun yeni fâcialara yol açılmadan insanlık dışı saldırılara set çekmesini için sesleniyoruz.

Bu korkunç saldırılarda şehit düşen masun Filistinlilere Allah’tan rahmet diliyoruz.

Derginin Editörü ve Genel Yayın Yönetmeni Yüksek Mimar Suphi Saatçinin estetik anlayışı ile hazırlanan Kardaşlık Dergisi, gönüllere olduğu kadar gözlere de hitap ediyordu. Hazin bir tecellidir ki Dergi, Ekim-Aralık 2023 döneminde yayınlanan 100. sayısı ile gönlümüzü ve gözlerimizi mahzun bırakarak, aşağıdaki vedâ mesajı ile yayın hayatımızdan çekiliverdi:

Matbuat dünyâsında meydana gelen gelişmeler, mâruz kaldığımız bütün baskı ve zorlamalara rağmen derginiz Kardaşlık, 25 yıl boyunca direnmiş ve yeni dünyâ şartlarına teslim olmadan gelenektem kaynaklanan yürüyüşüne devam etmiştir. Bu yürüyüşe devam etmek için tabii ki daha dinç ve daha dayanıklı ayaklara ihtiyaç vardır. Artık kulvarı, daha hızlı yürüyen dinamik koşuculara bırakmanın zamanı gelmiştir.

Bu açıdan işi tadında bırakmak en doğru yoldur düşüncesiyle siz değerli okuyuculardan helallik dileyerek vedâ ediyorum. Ayrılmanın verdiği üzüntü ile bu vedânın burukluğunu ben de yaşıyorum. Bâki kalan bu kubbede hoş bir sedâ bırakmak temennisiyle sizlere sağlık ve huzur içinde muhabbet dolu güzel günler diliyorum.

3-YENİ UFUK

Yüzüncü Sayısı Kasım 2022’de yayınlanan Yeni Ufuk Dergisi’nin birinci sayısına ulaşmak mümkün olmamıştır. 100. Sayı olması sebebiyle özel olarak hazırlanan 88 sayfalık derginin künye bilgileri şöyle idi: İmtiyaz Sâhibi: Mehmet Nuri Serbest, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Berkan Sözer, Genel Yayın Yönetmeni: Hasan Okyay, Editör: Ali Kerem Akdağ, Yayın Ekibi: Nimet Karakurt, Gözde Özen, Melda Karakaya, Fatma Aydın.

Aziz ve necip Türk milletinin millî ve mânevî değerlerine bağlı yayın yapan Yeni Ufuk Dergisi’nin 100. Sayısında kalem ürünleri bulunan yazarlar ve makalelerinin başlıkları:

Berkan Sözer: Millet Yolunda Verilecek Bir Mücâdelenin Mukaddimesi. Prof. Dr. İskender Öksüz: Dudaklarında Aynı Türkü: Tanrı Korusun Türk’ü. Ali Kerem Akdağ: Ölümsüzlük Mücâdelesi. Ali Kızgınoğlu: Kavakaltından Yeni Ufuklara. Aybike Yıldız: Bizim Hikâyemiz Yeni Değil. Prof. Dr. Yümni Sezen: Gençler ve Gençler. Erol Floran: Durumdan Vazife Çıkaranlar. Nail Kocabay: Yeni Ufuk Demek… Yunus Emre Özdemir: Her Kim Merdâne. Prof. Dr. İsmail Yakıt: 100. Sayısıyla Yeni Ufuk Dergisi. İbrahim Elçin: Çınarın Kurumayan Dalı Gölgesinde Büyümek. Bayram Kırış: Yeni Ufuk Güzellemesi. Dr. Sâkin Öner: Türk Milliyetçiliği Târihinde Yeni Ufuk Dergisinin Yeri. Ahmet Furkan Kılınçarslan: Hem Erenler Ölmez Efendim Sûret Değiştirirler. Emrah Varol: Yeni Ufuk’lara Doğru. Osman Kepenek: Yeniden Yeni Ufuklara. Çağrı Karşı: Kilim Gibi Dokunanlar. Hakan Şişik: İnsan Unsuru. Uğur Baş: Bozkurtların Dirilişi. Mehmet Hayati Özkaya: Nice Yeni Ufuklara… Hasan Okyay: Ateşten Nehirlerde Dövülen Halkalar. Erçin Yavuz: Kitabın Ortasından. M. Nuri Serbest:100 Ay. Hakan Paksoy: Ocaklarda Pişen Yürekler. Fatih Aydınuoğlu: Meğer Dost Elinden Ola Çâresi. Oğuzhan Saygılı: 100. Sayısına Ulaşan Yeni Ufuk Dergisi. Faruk Karabulut: İnsan Nedir? Sen Kimsin? Ubade Evli: Yeni Ufuk Dergisi.

Yeni Ufuk Dergisi’nin 111. Sayısı Ekim 2023’te yayınlandı. Kapağında Ziya Gökalp’ın fotoğrafı ve ‘Türkçülüğün Esasları 100 Yaşında’ ibâresi dikkat çekiyordu.

Bu sayının Yazarları: Havva Yaren Kızılırmak, Emral Varol, Ahmet Çağlar, S. Ahmet Arvasi, Ziya Gökalp, Kubilay Muhammed Özdemir, Fâtih Aydınlıoğlu, Kemal Gurbanov, Seyran Şâhin, Fatmanur Çelikyurt.

Muhammet Kubilay Özdemir’in ‘Türk Milliyetçiliği Irkçılık mıdır? Başlıklı yazısınan kısa bir bölüm:

Dünya’daki bütün milliyetçilikler bir kavme husumet amaçlı ortaya çıkmıştır. Meselâ Alman milliyetçiliği Yahudileri yok etmek, Stalin milliyetçiliği (!) Türkistan’daki Türkleri yok etmek amaçlı ortaya çıkmışken sâdece Türk milliyetçiliği kendini koruma refleksi olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca diğer milliyetçilikler gibi hiçbir kavme husumet amacı gütmemiştir. Bu sebeple Türk milliyetçiliğine ırkçılık yaftası takmak hem anlamsız hem de mesnetsiz bir suçlamadır.

‘Türkçülüğün Esasları’ adlı kitabında Ziya Gökalp’e göre Türkçülük: ‘Türk milletini yüceltmek’ demektir. Bu târife göre Türkçülük ve onun sistemleşmiş hâli olan Türk milliyetçiliği ‘Türk Milletini, milletler yarışında en üst seviyeye taşımayı ülkü edinen düşünme biçimidir.’

Irkçılığın yanlış bir düşünce olduğunu Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) vedâ haccında ‘Kavmiyetçilik (Irkçılık) yapmayın’ kelimeleriyle buyurmuştur. Bu cümlesiyle ırkçılığın yapılmaması gerektiğini kesin bir dille söylemiştir. Fakat peygamberimiz; ‘Kişi kavmini sevmekle kınanamaz’ ayrıca ‘Üstünlük takvadadır’ diye de buyurmuştur. Demektir ki ‘kendi ırkını başka ırktan üstün görmek onaylanmamışken, aslını inkâr etmemek, milletini sevmek ve ona hizmet etmek peygamberimiz tarafından yasaklanmamıştır. Aksine bu sözlerle özendirilmiştir.

Bunları bilen milliyetçi aydınlar Türkçülüğü ve Türk milliyetçiliğini hiçbir zaman ırkçılıkla bağdaştırmamıştır.

Bu sebeplerle Ziya Gökalp ‘Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak’ isimli kitabında ‘Türkleşmek ve İslâmlaşmak ülküleri arasında bir çatışma olmadığı gibi bunlarla çağdaşlaşmak ihtiyacı arasında da bir çatışma yoktur’ diyerek ‘Çağdaş bir İslam Türklüğü’ oluşturulması gerektiğini ifâde etmiştir.

Prof. Dr. İskender Öksüz’ün Yeni Ufuklar Dergisi hakkındaki teşhisi:

Yeni Ufuk’u önce dergi diye tanıdım. Bizim Millî Düşünce Merkezi Bilgi Şölenleri bitip insanlar sohbete ve çaya yöneldiklerinde mutlaka bir genç gelir ve Yeni Ufuk’un yeni sayısını bana verirdi.

Kısa zamanda fark ettim ki Yeni Ufuk sâdece bir dergi değil. Samsun, Bursa, Bolu… Türkiye’nin çeşitli yerlerinde konuşma yapmak için dâvetler alırdım. O dâvetlerin münâsip bir yerinde de yine bir veya birkaç genç peydâ olur ve kendilerini ‘Yeni Ufuk dergisindeniz.’ diye tanıtırdı. Jetonum geç de olsa düştü! Yeni Ufuk bir dergiydi ama aynı zamanda bir mektepti, aynı zamanda bir hareketti. Tıpkı bir zamanların Töre’si, Devlet’i, Bozkurt’u gibi…

Şimdi ise zaman başka, şartlar başka. Yeni Ufuk, zamâna ve şartlara göre; çağdaşı Türkçü dergilerden farklı bir iş yaptı ve aynı zamanda bir mektep olduğunu, teşbihten çıkarıp elle tutulur bir vakıaya dönüştürdü: Mefkûre Mektebi’ni kurdu!

Her yeni öğretim yılının başında, bana; ‘Biz Yeni Ufuk’tanız’ diyen o gençler, üniversiteye yeni gelen arkadaşlarını toplayıp Mefkûre Mektebi’ne gönderiyordu. Mektep ciddî idi. Gerçekten mektepti; imtihanıyla, dersiyle gerçekten Türkçülüğün temelleri öğretiliyordu.                      

***

‘Aylık Eğitim ve Kültür Dergisi’ olarak yayın hayatına devam eden Yeni Ufuk Dergisi’nin iletişim kanalları:

İstiklal Mahallesi Zübeyde Hanım Caddesi Nu: 48/A Pamukkale, Denizli. 0.554-643 66 33