Fikir Damlaları (13)
-Kitap ve içindeki harfler, kelimeler, cümleler ve kâğıt; hiçbiri kitabın ortaya çıkışında rol sahibi değil. Kitabı kitap yapan, yazan ve yazdıklarına bin bir anlam yükleyen insan; kitabın ne maddesine benzer ne de mânâsına. İşte Yüce Allah da, yarattıklarından müstağni. Ne onlara muhtaç, ne de onlara karşı ihtiyaç içinde. İşte Allah böyle bir Allah.
-Köpek balığı ağzını açar, küçük balıklar girip dişlerini temizler! Timsah ve diğer büyük hayvan, kuş ve maymunlar birbirlerine yardım edip, asalakları bulup çıkarmaları gibi, her vücut; birbirini tamamlayan, onun yardımına koşan organlar toplamıdır.
-Rüzgârın, tohumları taşıması. Arı ve böceklerin çiçek ve bitkiler arasında postacı gibi görev yapmaları, hava ile yer arasındaki ilişki ve alış veriş; velhasıl her şey her şeye bağlı. Her şey, başka bir şeye muhtaç. Her şey her şeysiz olmuyor, olamıyor. Bütün bunların arkasında, bu uyumu sağlayan ve hazırlayan celâl sahibi Zât, yani Yüce Allah var. Her şeyi birbirinin hizmet ve yardımına koşturuyor. Hepsini de, insana hizmet ve yardımda; âdeta birbiriyle yarıştırıyor. Evet, “Bir şey her şeysiz olmaz.” Nitekim olmuyor, olamıyor.
-Nizam, düzen ve intizam bir Nâzımı yani düzen ve nizam vereni gösteriyor. Nitekim belgeseller bunu ispat ediyor.
-Treni yapanla, demiryolunu yapan birdir.
-Kâinat / Evren bir yönüyle kevnî / yaratılmış, maddî / müşahhas / somut bir kitap. Diğer yönüyle kelâmî / sözel, mücerret / soyut, mânevî / mânâ kitabı. Biri harf, kelime ve cümleleri sayfalarında bulunduruyor. Öbürü mânâ ve anlamlara ev sahipliği yapıyor.
-”Allah’ın kudreti zâtî ve ezelîdir. Onun için, ona âcizlik müdahale ve hulûl edemez.” Allah’ın kudreti, zâtından ileri gelir. Başkasına dayanmaz. Zaten başkası var mı ki? Varsa, o var. Diğerleri onun isim ve sıfatlarının tecellisi / görüntüsü ve hattâ gölgesi. Gölgenin varlığı ise, aslından meydana gelir. İşte bunun için, bir bakıma yok hükmündedir. Herşey Allah’a nispet edilince..Zaten “Lâ” ifadesi herşeyi O’na bağlıyor. Herşeyi O’ndan biliyor, bildiriyor biz insanlara.
-Musikî dinlemekten haz almak; müzik bilgisini gerektirmiyor. Şüphesiz bilse, elbette alacağı haz, çok daha fazla olacak. Ama bilmemesi, hiç zevk alamıyacak demek değil.
-Maç seyretmekten hoşlanmak, futbol oynamayı bilmeyi gerektirmiyor. Bilse, seyrinden elbette daha çok zevk alır. Ama bu, bilmeyenler hiç zevk almaz demek değil.
-Roman ve hikâye okumayı kim sevmez? Ama herkes hikâye, hele roman yazamaz. Ama bu yetenekten mahrumiyet; insanın roman ve hikâye okumasına engel teşkil etmez.
-Kur’an’ın mânâsını bilerek okumaktan alınan lezzet çok yüksek. Fakat mânasını bilmediği için okumamak doğru değil. Çünkü Kur’an okumaktan; anlamı bilinmese de, alınacak çok zevk var. İnsanda farkında olmadığı, isim bile veremediği öyle mânevî lâtifeler var ki, mânâsını bilmemek; bu lâtifelerin istifadesine mânî değil. Zira, bazı şeyler anlatılmaz, ama sezilir. Bilinmez ama, hoşa gider. İnsanı,tarifsiz zevklere gark eder.
-İnsanın öyle meçhul / bilinmez duyguları var ki, neyin ne zaman, onu nasıl harekete geçirdiğine akıl sır ermez. Bazı şeyler anlatılamaz, sadece yaşanır.
-Güzel bir resmi seyirden hoşlanmak için, ressam olmak gerekmez.
-Hz. Âdem’in gördükleri, bugünki insanın gördükleriyle aslında aynı. Maddenin ifade ettiği lâfız ve kelime farklı olsa da, hepsinin mânâsı bir. Ve Bir’e bakıyor. Ve O, Bir’i gösteriyor. Kısaca, mânâ, lezzetin tuzu biberi.
-”Bölüşerek tok oluruz. Bölünürsek yok oluruz.”
-Bazan hayat vermek için, hayattan olmayı göze almak gerek.
-”Korku tutsak (esir) eder. Umut özgür (hür) bırakır.”
-Issız yerler için, “Allah’ı bol, insanı kıt yerler!” derdi annem.
-Rûhun batıya yönelişi; batmaya değil; yeniden doğuşa çıkış yolculuğudur.
-Mevlit / doğma, doğum; doğuşumuz. Miraç / göğe çıkma ve yükselişimiz demektir. Doğum miraç içindir. Miraç olmayacak ise, doğmanın mânâsı da, olmayacaktı. Yani gurbetten kurbete / yakınlığa vasıl olmak / ulaşmak için miraç var. Kurbete mahkûmuz be dostlar!
Parti Tabanı
Siyasi söylemlerde çok sık kullanılır, “partinin tabanı”. Oldum olası bu “parti tabanı” sözüne alışamadım. Muğlak bir ifade. Sanki gerektiğinde taşınabilir/aktarılabilir monte edilebilir bir aparat gibi. İnsanın hür düşüncesine de, bireysel tercihlerine de uygun değil. Doğrusu bu anlamda “bir partinin tabanı” olmayı zül, zayıflık olarak kabul edenlerdenim. Diyelim ki siz bir taban elemanısınız. En tavandaki kişi ya da yönetim grubu bir konuda ipe-sapa gelmez sözler beyan etti. Yani saçmaladı. Siz de mi saçmalamak zorundasınız?. Ya da bir sosyal ortamda, “Merhaba efendim, ben sizin tabanınızım. Hani üstümüze basıp gerilerek oturduğunuz, ‘yüzde şu kadar’ diye pazarlık ettiğiniz, üstümüzde tepindiğiniz taban var ya işte ben o’yum”mu demek? Adeta “siz sayın tavandakilerin takdir ve tensibinize layık olmak..” tavırlı ve oldukça ezik mi?. Oysa bireysel haklarının ve sorumluluklarının farkında olan uygar toplum bunu reddeder. Seçtiği kişilere “dikkat ediniz, siz bizim çalışanımızsınız. Biz asılız, ancak siz vekilsiniz” diyecek kadar hukukunu bilir. Her fikre angaje olmaz. Bilir ki fikirler mutlak değil, değişebilir. Dünün şartlarıyla bu günü yargılamak olmaz.
Siyasi partiler sonuçta bir sivil organizasyondur. Siyaset kurumunun ve demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Anayasaya göre tüzükleri- kurulları var. İktidar ve muhalefet, sorunlara çözüm için işletilen ve denetlenen bir sistemin içinde olmalıdır. Ancak taban kavramı sanki demirbaş bir eşya gibi anlamsız. Oysa ki insanların hayata bakışları, tercihleri değişebilir. Bu değişim, sadece ekonomik bazlı da olmaz. Güvenlikle ilgili, yaşam tarzıyla, geçen zamanla, aidiyet duygusuyla da ilgili olabilir. İletişimin saniyede dünyayı birkaç kez dünyayı turladığı bir ortamda, insanların hiç değişmeden kilitlenip öylece kalması gerçeğe uymuyor. Hal böyle iken siyasi yönetimlerin darası alınıp kayda geçmiş gibi “taban” tarifleri yersiz. Kaldı ki, siyasetçilerin niceliği belirsiz, müphem bir kitle adına pazarlık yapması zaten gerçekçi değil. Neden meydanlarda velinimet, pazarlıkta bizim taban?. İşte siyasetin bu “kolaycı” tavrını halk artık düzeltmeli. ‘Beni tabanın sayıp olmadık hokkabazlık yapamazsın’ demeli. Taraf olmayarak bunu göstermeli. Halkın derdine çare olmak yerine öz ikbaline alet edenler bugün de yarın da itibarsız olacaklar. Elbette siyaset kurumsal olarak kötü değil. Bir bilimdir. Ahlaki esaslara dayanır. Kötü olan siyaseti seviyesiz kullanmaktır. Bununla birlikte, siyasi ahlaka sahip onurlu siyaset adamlarını tenzih ederiz. Asıl insanı yoran bir ipte olmadık cambazlıklar yapanlara. Düz yolda akrobatik dönüşlerle viraj alıp milletin vaktini çalanlara. Bildik yalanlara. Bu kadar sorumsuzluk hangi meslek grubunda olabilir, düşünmek lazım.
Sonuçta, parti yönetimlerinin halkın vekâleti duygusundan uzaklaşıp seçimlerde popülist, sonrasında da genel bir buyurganlık yapmaları sorunu var. Oynak-omurgasız siyaset yapmak, sorumsuzca hamaset yapmak, içeriği boş ve beylik laflar üretmek adeta revaçta. Nitekim siyasi partiler yasasıyla, parti tüzüğüyle, mevcut delegeler sistemiyle bunu değiştirmek için bir eğilim de yok. Günümüz delege sistemi ile parti yönetimleri zaten “ben sana, sen bana” anlayışıyla mutabık durumda. Bu sarmaldan çıkmanın yolu, “değerli tercih” olmalı. Yani bireysel irade kullanarak bir “taban” olmayı değil, akıl ve adalet ölçüsüyle gerektiğinde değişerek beyan edeceği “dinamik bir irade” olmalı. Saplanıp kalan değil. Selam ve sağlıkla.
Sığınmacılar Üzerinden Tehlikeli Oyun
İyi Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz “Hükûmet kaçak göçmenler ve sığınmacılar üzerinden tehlikeli bir oyun oynuyor” iddiasında.
Çoğumuz Türkiye’ye kaçak ve sığınmacı olarak giren yabancıların 10 milyonu aşmasının dış güçlerin uzun vadeli bir planının uygulaması olduğunu düşünüyoruz. Bu planın ilk uygulaması olarak Suriyelilerin iç savaş olduğu için Türkiye’ye gelmediği, Türkiye’ye itilmeleri için iç savaşın kullanıldığı kanaatindeyiz.
Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın görüşü ise, “Suriyelileri Türkiye’de tutmak istemelerinin nedeni onları iç savaştan korumak değil, Türkiye’de çıkarılması planlanan iç savaşta kullanmak için.”
Ama “yerli ve milli” olma iddiasındakilerin iktidarında ve kendisini “Türk Milliyetçilerinin partisi” olarak tanımlayan MHP’nin desteğinde sürdürülen bu proje, Prof. Dr. Bilge Yılmaz’a göre, Hükümetin tehlikeli bir oyunu.
Bilge Yılmaz’ın iyi bir ekonomist olduğu konusunda herkes hemfikirdir. Yılmaz “İktidarın itinayla tasarlanmış ve nüfus hareketleri üzerine kurulmuş bir ekonomi politikası” olduğu kanaatinde.
Yani bizim siyasi yönü üzerinden değerlendirdiğimiz, sosyal ve güvenlik açısından riskli bulduğumuz sığınmacı politikasının bir diğer yönü ekonomi ekseni imiş.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ”Bize sığınan Allah’ın kullarını biz katillerin kucağına atmayız” söyleminin geri planında ekonomi politikası da varmış.
Bilge Yılmaz’ın tezine göre “nitelikli insanlarımızı hükümet bilinçli bir şekilde yurtdışına itiyor. Gidenlerin oluşturduğu boşluğu yeterliliği olmayan, Cumhuriyetimiz’in değerlerini benimsememiş ve ülkemizi bir vatan olarak görmeyen insanlar ile dolduruyor.”
3 gün önce çok ağır suçlamayı yaptığı sosyal medya (X eski adıyla Twitter) paylaşımına iktidarın bir cevap verdiğini görmedim.
****************************************
Sığınmacılar Olmasa Ekonomi Çöker mi?
Bazı AKP yöneticileri ve bakanların zaman zaman söylediği “sığınmacılar olmasa sanayide çarklar dönmez, tarımda ve hayvancılıkta üretim yapılamaz” türü sözler bilinçli bir politika izlendiğini gösteriyordu.
Mesela AKP Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay “Suriyeliler bir gitsin ülke ekonomisi çöker” demedi mi?
“Sanayiciler asgari ücretin üzerinde maaşlarla dahi eleman bulmakta zorlanırken mevcut işgücü açığını ise muhacirler kapatıyor. Öyle ki sanayide mülteciler olmasa sanayi dönmez, onlar çalışıyor” diyerek yalan söylüyorlar. Tarım işçiliği ve çobanlık gibi alanlar için de aynı cümlenin benzerleri kuruluyor.
Sanki Türkiye’de işsizlik sıfır noktasında ve işgücü açığı var.
Sanki Türk vatandaşları asgari ücret veya az üzerinde maaşlarla refah içinde yaşayabildiği halde iş beğenmeme sebebiyle çalışmıyor.
Verilen ücretlerle en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan Türklerin çalışmak istemediği şartlarda çalıştırılıyor sığınmacılar.
“Bunlar din kardeşlerimiz”, “biz Muhacir kardeşlerimize Ensar olmaya çalışıyoruz” gibi söylemlerin sahipleri kölelik şartlarında yaşatıp çalıştırdıklarının ekonomimize katkı sağladığını savunuyor.
Almanya ve diğer AB ülkelerinde Türkiye’deki ortalama ücretin 10 katı ortalama ücret verdikleri halde neden rekabetçi olduklarını düşünmek bile istemiyorlar.
Bilge Yılmaz “ilk etapta ucuz ve kayıtsız işçiler üzerinden üretim maliyetlerinin düşürüldüğünü” kabul ediyor. Fakat bu politika dar gelirli vatandaşlarımızı işsiz kalmaya veya çok düşük ücretlere çalışmaya mahkûm ediyor.
****************************************
Sığınmacılar ve Barınma Sorunu
On milyonu aşan kaçak ve sığınmacıların yarattığı bir başka sorun da barınma.
Konuta talebi artıran bu büyük “kavimler göçü” yetmemiş gibi iktidar konut alana vatandaşlık vererek Türklerin konuta erişimini kısıtlıyor. Konut fiyatları ve kiraların fahiş yükselmesinde bu politikanın payı çok yüksek.
Bakan Mehmet Şimşek barınma sorununun geldiği bu safhada konut arzını artırmak için alınacak tedbirlerden bahsediyor. Oysaki sınırlara sahip çıkıp, sığınmacıları ülkelerine göndermekle bu sorun çözülebilir. Hükümet bu alternatifi düşünmüyor bile.
Bu yüzden Bilge Yılmaz bir ekonomist olarak en doğru çözümü gösteriyor:
“Bu meselenin çözümü, etkin sınır kontrolü, işgücü piyasasının sıkı denetimi, vize uygulamalarının sıkılaştırılması, yabancılara konut satışının sınırlandırılması ve uygulanan teşviklerin geri çekilmesi ile mümkündür” diyor.
**********************************
Bilinçli Sığınmacı Politikasının Sonu Ne Olur?
Yukarıda anlattıklarımızı iktidar bilmiyor olamaz.
İktidar ve destekçileri nüfus dengemizi bilerek bozuyorlar.
Bu ülkeye aidiyet hissetmeyen milyonlarca kişiyi ya vatandaş yapıyorlar veya sığınmacı statüsü ile bir kısmını da göz yumulan kaçaklar olarak içimizde tutuyorlar. Böylece ekonomik ve sosyal dengelerimizi bozuyorlar.
Vatandaş yapılanların sayısı, iktidar ile muhalefetin başa baş yarıştığı bir seçimde, iktidarı belirleyici olacak seviyeye geldi. Bu bile çok ciddi bir risk.
O halde vatansever, milliyetçi yurttaşlarımız, bu bilinçli politikalardan zarar gören milyonlarca dar gelirli insanımız ne kadar süreyle tepkisiz kalacak?
Sığınmacıların kendilerini köle gibi çalıştıranlara karşı minnet borcu hissetmesi kalıcı bir duygu olabilir mi? Bir süre geçince minnet duygusu nefrete dönüşür mü?
Ülkemizin en ciddi beka sorununu yaşatanlar için, milyonlarca vatandaşın “Onlar milliyetçi, vatansever, Müslüman, Onlar bizden birileri” şeklindeki kanaatleri asla değişmez denebilir mi?
Kendisini mağdur eden kişilere karşı sevgi ve minnet duygusu içinde olanları tanımlayan “Stockholm Sendromu” veya “celladına âşık olma” hali kitlesel bir psikoloji olarak kalıcı olabilir mi?
Bu marazi ruh halinden kurtarmak için muhalefetin yapması gerekenler nelerdir?
Bu sorulara doğru cevapların bulunması gelecekte iyi bir Türkiye yaratmanın ilk adımları olacak.
Millet İttifakınca Kaybedilmiş Bir Seçimin Analizi ve 2024 Yerel Seçimlerine Afaki Bir Bakış
Alman şair ve düşünürü Gothe: “Daha ileriye sıçramak için 4-5 adım geriye çekilmek gerekir.” Demiş. Doğrudur…geçtiğimiz 14, 28 Mayıs tarihlerinde yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerinin analizi doğru yapılmaz, doğru teşhis konulup hazırlanılmazsa, önümüzdeki sene yapılacak olan yerel seçimlerde kusura bakmasınlar ama muhalefet partileri seçime ister ittifakla, isterlerse ayrı ayrı girsinler, yine büyük bir hayal kırıklığı ve hezimet yaşayacaklardır.
Geçtiğimiz Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimi, Türk demokrasi tarihinin muhalefetçe en rahat kazanacağı bir seçim olmasına rağmen kazanılamadı. Bir tarafta yükselen enflasyon ve hayat pahalılığı, sığınmacılar meselesi, işsizliğin had safhaya çıkması, torpil ve rüşvet çarkı dişlilerinin arasında bakanların, yüksek yargı organı mensuplarının isimlerinin geçmesine kadar sıradanlaşması gibi meselelerin her biri, mevcut iktidara seçim kaybettirecek sebeplerdendi, ama olmadı, yapılamadı.
25 yıldır ana muhalefet partisince kazanılamayan İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediyeleri, 2019 yerel seçimlerinde İYİ Partinin de CHP ye destek vermesiyle çok rahat bir şekilde kazanıldı. Bunun yanında Antalya, Mersin, Aydın, Eskişehir ve İzmir gibi yerlerde de aynı taktik uygulanarak, CHP 2019 seçimlerinde 11 Büyük Şehir Belediyesi kazandı. Bu olay, Türk demokrasi tarihinin en büyük başarılarından biriydi.
2017 yılından itibaren MHP ve BBP partisinin de AKP’nin yanında yer alması, CHP ve İYİ partiyi de ortak hareket etme noktasına getirdi ve Cumhur İttifakına karşı “Millet İttifakı” çatısı kuruldu. Bu çatının altına daha sonra Saadet ve Demokrat Partileri de dâhil olunca ittifak partileri sayısı dörde yükseldi.
Kısmi olarak 17 Nisan 2017 Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine Geçiş referandumunda muhalif kanatta birlikte hareket eden dörtlü Millet ittifakına daha sonra AKP den ayrılan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan da partileriyle birlikte dâhil olunca Millet İttifakı “Altılı Masa” ya dönüştürüldü. AKP den gelen bu iki liderin AKP ve MHP den oy devşirmesi beklenirken, aksine Millet İttifakı taraftarı bazı seçmenlerin kafa karışıklığına sebep oldu. Özellikle Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde Türkiye’nin Suriyeli sığınmacı istilasına uğraması ve bu istilanın önünün alınmasının gittikçe zorlaşması muhalif kanatta bu iki partinin ittifaka katılması hoşnutsuzluk karşılandı.
Yapılan seçimlerin sonunda anlaşılmış oldu ki, bu iki partinin öncelikli hedefleri milletvekili kazanarak mecliste yer alıp seslerini duyurmak. CHP listelerinden seçime giren 39 milletvekilinin ileride yapılması düşünülen yeni anayasaya karşı Millet İttifakıyla müşterek hareket etmeleri şimdiden tereddütle karşılanır oldu.
CHP ve İYİ Partinin Yerel Yönetimlere Hazırlık Durumu:
Cumhuriyet Halk Partisinin şuan için 2024 Martında yapılacak seçimlere hazırlık yapması şöyle dursun Kasım ayında yapılacak kurultay için birbirleriyle kıyasıya mücadele içerisindeler.
İYİ Parti ise, MYK’dan çıkan karar gereği, önümüzdeki seçimlere tek başına, 81 Vilayette belediye başkan adayı çıkarma telaşı ve çalışması içerisinde.
İYİ Parti Genel Merkezinin almış olduğu bu kararı başta teşkilatlar olmak üzere üye ve sempatizanların büyük çoğunluğu desteklerken, sosyal medya ve televizyon kanallarında siyasete yön vermeğe çalışanlar, akşam sabah İYİ Partinin bu kararını tartışıyor ve eleştiriyorlar. Tartışırken unuttukları veya göz ardı ettikleri bir konu var: “Siyasi Partiler, Ülkeyi Tek Başına Yönetmek için Kurulur.” Başka bir partinin yedeği olsun diye değil.
Diğer önemli bir konu ise, 24 Eylül 1991 yılında; Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partilerince kurulan üçlü ittifakla 20 Ekim 1991 seçiminden kârlı çıkılmasına rağmen MÇP ve İDP ye mensup milletvekili adayları partilerinden istifa edip Refah Partisinden seçimlere girdiklerinden, bu üç partiye mensup seçmenler de oylarını sadece Refah Partisine verdiler. Seçimlerden sonra görüldü ki; Refah Partisine bir defa oy veren MÇP ve İDP’li seçmenin bir kısmı Refah Partisi bünyesinde kaldı.
24 Aralık 1995 Milletvekili seçimlerinde Anavatan Partisiyle İttifak kuran Büyük Birlik Partisi, seçimlerden sonra 7 Milletvekili ile meclise girdi ama bunların iki tanesini Anavatan Partisinde bıraktı iki vekil partilerine geri dönmediler.
Diyeceğim o ki, Patronaj Partiler ittifak neticesinde her zaman kârlı çıkarlar. İyi Partinin tek başına seçimlere girme kararını bu yönüyle olumlu buluyorum. Ancak, 31 Mart 2019 Yerel seçimlerinde özellikle İstanbul ve Ankara’da Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’a giden İYİ Parti oylarının ne kadarı geri döner orasını bekleyip göreceğiz.
Sağlık ve mutluluk dileklerimle.
Bitsin Artık Soykırım Yalanı!
Ermeniler yıllarca soykırıma uğradıklarını dünyaya haykırdı durdular. Kendi yeni nesilleri, ustaca söylenen bu yalan ve safsatalara inanmak zorunda kaldı. Çünkü olayı yaşayanlar, doğruyu bildikleri halde, yıllarca durumu çarpıtarak alçakça yalan söylediler. Eskilerin sahte samimiyetlerine inanan yeni nesil de bu acıklı sömürü yalanına inanmak durumunda kaldı. Oysa bu tavırları yedikleri nimete ve gördükleri insani muamelelere açıkça ihanetti.
Şimdilerde Dağlık Karabağ’ı terk eden Ermeni konvoyunu izliyoruz. Azerbaycan polisi, yollardaki insanlara sevgiyle kumanya dağıtıyor. Üstelik bu insanlar kendi otomobilleriyle, serbestçe vatanlarına dönmekteler. Azerbaycan devletinin, “gitmeyin, evlerinizde kalın” ısrarına rağmen göç etmekteler. Öyle sanıyorum ki bu teklife memnun olup kalan Ermeniler de az değil.
Ermenistan’a göç eden bu insanlara, muhabir niçin gittiklerini soruyor. “Bilmiyorum, herkes gidiyordu ben de katıldım” cevapları veriliyor. Belli ki fanatik Ermeni çeteleri, burada da kendi halklarına, “ Azeriler sizi katledecek, bir an evvel kaçın” yalanını söylemekte.
Çünkü bu fanatikler, ateşkese rağmen isyan ederek zalimliklerine devam edeceklerini ilan ettiler. Başlarına gelebileceklerden kendileri sorumlu olacaklardır. Çünkü hiçbir ülke, kendi toprağında kendisine kafa tutan çetelere gül demeti sunmaz.
Bir devlet, katledeceği insanların en önce malına el koymaz mı? Gidebilecekleri yolları kapamaz mı? Oysa hiçte öyle bir ortam yok. Aksine tüm yollarda göç edenlerin rahat edebilmesi için önlemler alınmış. Herkes malını araçlarına yükleyerek rahatça yola çıkmış. Üstelik, “bizi kovdular, işkence yaptılar korkuttular” gibi laf eden de yok. Nereden mi biliyoruz? Dünya basınının gözü önünde yaşananları herkes izlemekte.
Bir de Hocalı katliamı sonucu, yurtlarından can haviyle kaçan Azerileri izledik. Yaralı çıplak ayakla, aç susuz yollara dökülmüşler. Belli ki şehit edilmekten kurtulup kaçabilenlerin bir kısmı da yollarda telef olmuş. Bu uygulama soykırım değil de nedir?
Umuyorum ki aklıselim Ermeni vatandaşları, içlerindeki kin ve nefreti kusan bu yalancı ve canilerden oldukça rahatsızdır.
Ne yazı ki batılı birçok devlet de Türk’e duyduğu kin ve nefretten arınamadığı için, soykırım palavrasını kabul etmiştir. İçimizde Türk demekten utanacağımız bir azınlık da bu kin ve nefretin temsilcileriyle aynı fikirdedir ve soykırım yalanına katılmaktadır. İçimizdeki bu sahte simalar, bir etiket alabilme, azıcık iltifat görebilme adına kendilerini açıkça satmışlardır.
Türk milletinin tarih boyunca bir ülkeye soykırım uygulaması, asimile etmeye, dilini, tarihini, kültürünü değiştirmeye çalışması asla olmamıştır. Tarihi gerçekler ortadadır.
Fakat Türk’ün merhametine, adaletine sığınanlar, palazlanmaya başladıktan sonra Türk’ü arkadan vurmuştur. Yıllarca Türkiye aleyhine çalışan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün lideri Yaser Arafat, başlarına gelen bütün sıkıntıların sebebinin, “Türkiye’ye karşı takındıkları düşmanca tutumun” neticesi olduğunu itiraf etmiştir.
İşte gerçekler su gibi ortadadır. Filistin davasını savunan, katkı sağlayan tek ülke şu anda yine Türkiye’dir. Türk, her mazlum ülkenin kucaklayanıdır ve zor anında yanındadır. Afrika’nın kanını emen batı, Türk’ün götürdüğü insani yardımlardan, sıcak şefkatten sonra Afrika’dan kovulmaya başlanmıştır.
Dünyaya insanlığı, adaleti, yardımlaşmayı öğreten Müslüman Türk milletidir. Kurbanlarını, sadakalarını ve zekâtlarını mazlum milletlere yağmur gibi saçmaktadır. Türk’ün sayesinde aç, çıplak insanlar et yiyebilmekte, temiz su içebilmekte ve insanca giyinebilmektedir.
Bağımsızlığın, özgürlüğün ne olduğunu da mazlum milletlere Türkler göstermektedir. O yüzden insanlığını unutmuş, paraya tapan ve kazanmak uğruna kan akıtmaktan hoşlanan batı, Türk’ü sevmemektedir. Daha doğrusu mizacı gereği sevememektedir.
Çünkü batının sömürge düzenine Türkler çomak sokmuştur. Hilesini, kandırmaca tavırlarını, sinsi oyunlarını, sahte tebessümünün ardındaki sinsi gülümsemeyi ortaya çıkarmıştır. Bu durum, ezilen milletlere umut ışığı olmuştur. Ülkelerine, değerlerine sahip çıkmayı, kendilerine güvenmeyi öğrenmişlerdir.
Umarım Ermenistan tez vakitte yalan ve kininden vaz geçerek, Türkiye Cumhuriyeti ile olumlu ilişkiler kurmaya başlar. Yıllardır kendilerini kışkırtan batı devletlerine piyon olmaktan kurtulur.
Ermenistan’ın aklı başında düşünürleri, artık şu gerçeği görmelidir. Soy kırım yalanları ile beyni yıkanan fanatik Ermeniler tarafından onca büyükelçisi, diplomatı ve değerli insanları şehit düşen Türkiye, buna rağmen öç almaya kalkışmamış, üzüntüsünü, acısını kalbine gömerek yine Ermenistan’a zeytin dalı uzatmış, dünyaya insanlık dersi vermiştir. Hala da uzatmaktadır. Bünyesinde yaşayan Ermeni vatandaşlarına en ufak bir olumsuz tutumu olmamıştır, olmaz da.
Dünya yeni bir ayrışmanın eşiğindedir. Bir yanda etnik argümanları kaşıyarak insanları birbirine düşürüp, devletleri parçalayarak yutmaya çalışan bir emperyalist güç var. Diğer yanda da haksızlıklara, adaletsizliklere, zorbalıklara, sömürüye DUR diyen bir Türküye var.
Tarafını doğru seçenler yem olmaktan kurtulacak ve ayakları üzerinde hür ve bağımsız yaşamayı başaracaklardır.
Geleceğin dünyası böyle şekillenecektir.
Sevgiyle kalın.
Bunları Bilmek Gerek…
İslam Dininin Peygamberi Hz. Muhammet’i felsefi anlamda tanıyamazsanız; Yüce Yaratandan Aldığı ilk mesaj ‘’OKU’ kavramını içselleştiremezseniz; peygamber olarak doğduğu toplumunda verdiği nitelikli mücadeleyi sorgulayarak kavrayamazsanız; yıllar sonra Emevi Din anlayışını ‘’DİN’’ edinirseniz Devlet olarak Millet olarak fert olarak aşağıda vereceğim acıklı durumu yaşarsınız; Devlet olarak çağın arkasına düşer Tarihin çöplüğünde yerinizi alırsınız:
*
-1600’lü yıllarda Osmanlıda Hızır peygamberin sağ olup olmadığı tartışılıyordu…
Avrupa’da Gueriche ilk jeneratörü;
Thomas Savery de ilk buharlı makineyi yaptı…
*
-1600’lü yıllarda Osmanlıda Hazreti peygambere saygı olsun diye “Sallallahu aleyhi vesellem” demenin gerekip gerekmediği tartışılıyordu…
Avrupa’da Pascal, ilk hesap makinesini;
Newton, yerçekimi yasasını buldu…
*
-1700’lü yıllarda Osmanlıda Hz. peygamberin anne ve babasının mümin kabul edilip edilmeyeceği tartışılıyordu.
Avrupa’da Newton, ”Optik” adlı kitabını yayımladı.
Volta, ilk elektrik bataryasını yaptı…
*
– 1700’lü yıllarda Osmanlıda firavunun imanla ölüp ölmediği tartışılıyordu…
Avrupa’da J.Watt, uzun süreli çalışan buharlı makineyi yaptı;
Montgolfier kardeşler ilk uçan balon yolculuğunu gerçekleştirdiler…
*
– Osmanlı bu yüzyıllarda Muhyiddin Arabî’nin Şeyh-i Ekber (Büyük Şeyh) kabul edilip edilmeyeceğini tartışırken;
Avrupa’da Trevithick, ray üzerinde giden ilk treni (1804) yaptı…
*
-Bu yüzyıllarda Osmanlı kahve ve tütünün haram olup olmadığını tartışırken;
Avrupalı stetoskobu ( Kalp ve akciğer dinleme cihazı,1816) bulmuş;
Ampère, elektrik akımını ölçen ampermetreyi yapmış,
Faraday, elektromanyetik kuramları geliştirmişti…
*
-Bu yüzyıllarda Osmanlı ezanı güzel sesle okumanın gerekli olup olmadığını tartışırken;
Avrupalı Londra’da ilk yer altı trenini (metro) (1863) yapmış,
Plante, kurşunlu akümülatörü(1859),
Graves Otis ise asansörü bulmuştu…
*
– Bu yüzyıllarda Osmanlı medresesi Yezit’e lanet etmenin gerekip gerekmediğini tartışırken;
Batı’da Cooke ve Wheatstone ilk elektrikli telgrafı buldu…
*
– Kanuni’den sonra yozlaşmaya başlayan Osmanlı medresesi türbelerin ziyaret edilip edilmeyeceğini tartışırken;
Batı’da Lavoisier (1781) kimyaya nicel yöntemleri yerleştiriyor, kütlenin korunumu yasasını buluyordu.
*
– Bu tarihlerde Osmanlı medresesi, kandillerde toplu olarak namaz kılınıp kılınamayacağını tartışırken;
Batı’da Avogadro Birleşen Hacim Oranları Yasası’nı buluyor (1811) ve kimyada yeni bir çığır açıyordu..
*
– Yozlaşan ve gittikçe geriye giden medrese “Selamlaşırken eğilmeli mi?” gibi (!) çok önemli bir soruya yanıt ararken;
Batı’da J.J. Thomson atomun yapısındaki elektronları keşfediyordu…
*
Günümüze gelince:
– Batı 25 Aralık 2021 tarihinde James Webb Uzay Teleskobunu uzaya gönderdi. Bu teleskopla 13,5 milyar ışık yılı uzağı, yani evrenin ilk yıldızlarının oluştuğu zamanı görmeyi olanaklı kılacak.
*
Bizde ise;
Taharetlenme sırasında orasına su kaçınca oruç bozulur mu bozulmaz mı? Polemiği içerisinde…
Değişen bir şeyin olmadığı görülmekte…
*
Unutma;”Kalp İMAN mahalli olduğu gibi beyin de İLİM mahallidir.
İlmi ve aklı devreye sokamayan kişi hiç bir şey üretemez’’.
Ve Men Lem Yahküm
“Ve men lem yahküm bima enzelellahü feülaike hümü’l-kâfirun.” (Maide: 44)
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfir olanlardır.”
Evet, “Kim Allah’ın indirdiği buyrukları doğrultusunda hüküm / karar vermezse
Ve kendi menfaati doğrultusunda değiştirerek hüküm verirse,
Onlar artık küfre sapmışlar demektir.” (Prof. Gazi Özdemir)
Maalesef, âyetin zâhir / dış mânâsına bakarak hüküm verenler, ahkâm kesenler var!
Halbuki, “Men lem yahküm.” / “Kim hükmetmezse.” hükmü aslında;
“Men lem yusaddıku” / “Kim tasdik etmezse.” hükmünde ve anlamındadır.
Aksi takdirde, zâhir anlamını ele alırsak, ortada mü’min / inanan kimse kalmaz!
Çünkü, meselâ namaz Allah’ın emri. Bu durumda kılmayanlar kâfir!
Oruç Allah’ın emri. O zaman tutmayanlar kâfir!
Hac, Allah’ın emri. Bu takdirde gitmeyenler kâfir!
Uzat uzatabildiğin kadar!
Demek oluyor ki, Allah’ın emrini yerine getirmeyenler değil,
Allah’ın emrini inkâr edenler kâfir olur.
Emri tutmayanlar ise, ancak günahkârdır.
Bu iki hususu birbirine karıştırmamak gerek.
Evet, imtisal etmemek / Allah’ın buyruğuna uymamak;
Ne sebepten olursa olsun; inkâr etmek demek değildir.
Bu uymayış; gaflet, cehalet, şuur ve bilinçsizlikten ileri gelmiş olabilir.
Fakat hiçbiri kulu, mes’uliyet ve sorumluluktan kurtaramaz.
Allah indinde geçerli bir sebep olamaz.
Velhâsıl, Allah’ın emrini inkâr etmedikçe,
Allah’ın emrine uymayan kimse, yine mü’mindir.
Yine müslimdir. Yani Müslümandır.
Fakat günah işlemiş olur.
Allah affeder veya etmez, ancak O’nun bileceği bir iş.
x
İslâm âleminde ve hatta Türkiyemizde, bu inceliği düşünmedikleri için,
Devlete ve idareye karşı için için bilenenler var!
Bunlar; inanan ve niyetlerinde samimi olan temiz müslümanlardır.
Fakat Kur’an hükümlerinin tatbik edilir olmayışından ötürü,
İçten içe rahatsız olmaktadırlar.
Fırsatını bulsalar, silâha bile sarılmaktan çekinmeyecek
Bir hâleti ruhiye içinde, kıvranıp durmaktadırlar!
Düşünmüyorlar ki, silâh dâhilde kullanılmaz.
Kardeş kardeşe karşı silâha sarılamaz.
Silâha sarılmaya, ancak dış düşmana karşı, yurt savunmasında cevaz vardır.
İzin verilir. Çünkü iç kaosun kazananı dış düşmanlar olur.
İçerde bir cihat / cehd ve gayret içinde olmak isteniyorsa,
Bu; gazete, radyo ve televizyonlar; kısaca neşriyat ve yayın yoluyla yapılmalıdır.
Bunu yaparken de, asla yıkıcı, yaralayıcı bir üslup kullanmamalı.
Kavl-i leyyin / yumuşak sözlerle hitaplarda bulunmalı.
Nefret ve düşmanlığa yol açacak söylemlerden kaçınmalı.
Akla kapı açmalı, tercih ve isteği muhataba bırakmalıdır.
Kısaca, gayemiz insanımızı kazanmak olmalı.
İtici, düşman edici tohumlar ekmekten, her zaman kaçınmalıyız.
Kökler ve Türkler
Sâmi Sefer Coşkun ve Yeliz Şenyerli’nin müştüreken hazırladığı 13 X 19,5 santim ölçülerinde, ‘İskitlerden Bulgarlara’ alt başlıklı 96 sayfalık, hacmi küçük muhtevası dolgun eserde, aziz ve necip milletimizin köklerine iniliyor.
Dağıldıkları bölgelerde ‘Saka Türkleri’ olarak da anılan İskitler; MÖ 8. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arasında Avrupa’nın doğu bölgesinde ve özellikle Kırım ile Orta Asya’da, Tanrı Dağları ve Fergana Vadisi’ni de içine alan bölgelerde yaşamış, Tuva / Altay-Sayan kökenli, göçebe halktır.
Türk milletini kökleriyle buluşturan, Türk atalarına, Türk kimliğinin farkında olan, aidiyet duygusuyla yaşayan şuurlu Türk gençliğine ithaf olunan eser; şuurlu bir Türk milliyetçisi olan Sefer Sâmi Coşkun’un şiiriyle başlıyor:
Bize Türk Derler
Biz, ulu çınarın yapraklarıyız,
Yeşerip büyüyen, dal salan.
Gökyüzüne uzanır kollarımız,
Bulutlar gibi umutları sararız.
Bize Türk derler târihte,
Ergenekondan kopan bir çığız.
Eritir bileklerimiz demir dağları,
Denizler gibi engin, yâr gibi sararız.
Kızıl Elma uğrunda ok çekip at bineriz,
Kasırga gibi eser, nehirler gibi akarız.
Demire su verip çelikleşen alpleriz,
Yaratılan ilk insan biz Âdem’iz.
Bir destan okuttuk dünyâya herkes uyurken,
Üç kıtayı çevreledik çelikten ellerimizle.
Toprağın suyuyuz, göklerin mavisi,
Tanrı Dağı etrafında yeşerip büyüyen.
Ölüm nedir bilmez Türk Kağanları,
Yükselir Türklüğün dokuz boyları.
Batı uyurken erittik tunçtan dağları,
Türk adı dünyada ebedi kalmalı.
‘Dünyâ’ denilen yeryüzünde Türkler kadar geniş bir alana yayılan başka bir millet yoktur. Günümüzde en çok nüfusa sâhip Çin Halk Cumhuriyeti 10.000.000,, en çok toprağa sâhip Rusya Federasyonu ise 17.100.000 kilometrekare ile resmî kayıtlarda geniş topraklara sâhip görünüyorlarsa da; Türk’ün şanı ve ana dili olarak Türkçe, 18.000.000 kilometrekare ile daha geniş topraklara yayılmıştır.
Selenge ırmağında aldığı abdestin namazını Volga-İdil nehri kıyılarında kılan Türkler, Mançurya’dan Macaristan’a, Kuzey Buz Denizi kıyılarında Yakudistan’dan Güney yarım kürede Kızıl Deniz ve Basra Körfezine kadar olan uçsuz bucaksız arazide, Türk atlılarının nal izleri vardır.
Yeni nesiller bütün bunları bilirlerse, geleceğe daha emin adımlarla ilerleyeceklerdir. Coşkun ve Şenyerli, eseri bu maksatla hazırladıklarını belirtiyor:
İnsanlığın gelişim sürecinde nüfus potansiyeline sâhip olan Türkler, köklerine inerek insanlık âlemindeki yerlerini tespit etme gereği duymuşlardır. Böylelikle târih sahnesindeki rollerini, nereden gelip nereye gittiklerini, varlıklarını günümüze kadar oradan oraya nasıl taşıdıklarını, bin yıllarca farklı uygarlıkları nasıl etkilediklerini ve onlardan nasıl etkilendiklerini, Doğu ve Batı kültürlerini birbirlerine taşırken uyguladıkları yöntemleri araştırmışlardır.
Bu araştırmalar neticesinde Uluğ Türkistan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara ve Avrupa’nın içlerine kadar girip bu coğrafyalarda kurganlar, mumyalar, târihi anıtlar, köprüler, şadırvanlar, çeşmeler, sanat eserleri yaparak dağ, nehir ve yerleşimlere Türkçe adlar vermelerini de mercek altına almışlardır.
Biz de Öntürklerin târihi gelişiminin yanı sıra asırların dehâsı yüce Atatürk’ten aldığımız ilhamla yazmaya başladığımız Kökler ve Türkler kitabında; Ön Türklerin beş bin yıllık târihini, araştırmalarımızdan çıkardığımız sonuçları akıl süzgecimizden geçirerek, akademik olma iddiasında bulunmadan kendi bakış açımızla değerlendirmeye çalıştık.
Göktürk Devleti’nden sonra bin yıldır devlet adı olarak kullanılmayan ve unutturulmak istenen Türk adını, Türkiye Cumhuriyetim kurarak dünyâya hatırlatan, ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ sözüyle bizleri yüreklendiren, milletler ailesi içinde devletimizin ve milletimizin yeniden şerefli Türk adıyla anılmasını sağlayan Atatürk’e, bu mânâda çok şey borçluyuz.
Günümüzde Türk adından rahatsızlık duyanların çoğalması, Türklüğü reddedenlerin inkârlarını bile Türk diliyle yapması, aslında hem bir acının hem bir gülünçlüğün ifâdesidir. Oysaki bizler, farklı coğrafyalardan gelip Anadolu’da bin yıldır ortak değerlerde buluştuğumuz, budun olma şuuruyla aynı dil, töre ve gelenekleri kullandığımız, birlik ve berâberlik içinde yaşadığımız güzel vatanımızda, Türk milletine mensup şahıslar olarak ayrılmaz bir bütünün temsilcileri olmalıydık.
Bugün ülke gündemini oluşturan en önemli konulardan biri de Türk kimliği ve inanç üzerinden yapılan tartışmalardır. Oysaki bilge Türk Ahmed Yesevî’nin bin yıl öncesinden târif ettiği gibi: ‘Türklük kader, din seçimdir.’ Bu gerçeğin hâlâ farkına varılmamış olması ise bu tartışmaları, daha da körüklemektedir. Türkler, her dönemde kimliği ve inancıyla dâima uyum hâlinde yaşamışken durduk yere bu tartışmaları çıkaranlar, Türk milleti içinde ayrılık yaratmak isteyenlerden başkası değildir.
Geleceğimizin teminâtı değerli gençler! Geçmişin câhili olanların geleceği karanlıktır. Sizleri aydınlık geleceğe dâvet eden bu eseri, okuyunuz… okutunuz. Türkçe bizim ses bayrağımızdır. Türkçemizi iyi öğreniniz. Özellikle yazar olmayı düşünenler, masalarında mutlaka geniş kapsamlı bir sözlük bulundurmalı, Türkçesi varken, yabancı dillerden alınan veya belli çevreler tarafından, Türk dili kaidelerine aykırı olarak türetilen, daha doğrusu uydurulan kelimeleri asla kullanmayınız. Uydurma ve yabancı kelimeler kullanılırsa, damağımızdaki ana sütü olan Türkçemiz zayıflar ve kaybolur. Türkçemizi kaybettiğimizde… Candan aziz vatan toprakları dâhil, kaybedilecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.
Eserin arka kapak yazısı, gençleri, okumaya, geçmişini öğrenmeye dâvet ediyor.
Kökler ve Türkler çarpıtılarak anlatılan Türklerin ortak geçmişini, Türk gözüyle ve bilinen gerçekleriyle ortaya koyan târihî bir beyannamedir. .
Yazarların, akıl süzgecinden geçirip gerçeğe uygun olarak İslâm öncesi Türklerin yaşayışını yorumladığı bir öze dönüş yolculuğudur. Sâde ve akıcı üslûbuyla da alışılmışın dışındadır.
Başta Türk gençleri olmak üzere dünyânın neresinde bir Türk varsa ona kök bilgilerini hatırlatma maksadı taşımaktadır. Bin yıllar öncesinden ataların gelecek nesillere ses verişidir. Atatürk’ten alınan ilhamla her Türk’e, milletine ait hissetme ve köklenme imkânı veren bir gerçekliğin ifâdesidir. Bu sâyede dalından kopmuş yaprak misâli Türk milletinin savrulmasını önleyecek ve onu yaratılışındaki rûha taşıyacaktır. Bu ruhla birliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü koruyarak insanlık ile yaşıt denebilecek derinliğe sâhip Türk çınarının altında hep birlikte serinleyeceğiz.
TÜRK DÜNYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI:
Kemalpaşa Mahallesi Bukalıdede Sokağı Nu: 4 Saraçhane – Fatih / İSTANBUL Telefon: 0.212-511 10 06 /
Belgegeçer: 0.212-520 53 63 e-posta: tdav@turan.org // www.turan.org.tr
| SÂMİ SEFER COŞKUN: İstanbul’da doğdu. Cam ustası olarak yetişti. Klâsik Türk Sanatlarında unutulmuş form ve teknikleri günümüze uygulayarak insanlarımızla tanıştırdı. 1965 yılında ‘Anadolu Sanatları Araştırma Merkezi’ adını verdiği atölyesini kurdu. Atölyede Beykoz camlar ve antik camlar ile başlayan çalışmalarını, daha sonra metalle devam ettirdi. Bakır madenini döverek ortaya çıkardığı eserlerin üzerlerini Türk motifleriyle işledi ve şekil şekil gülabdan ve kahvedanlar, ibrik ve leğenler, ağaçtan Edirne ve Bursa işi sandıklar, Osmanlı mücevher kutuları ile cam, metal, tombak ve ahşap konusunda üretimler gerçekleştirdi ve tanınmış pek çok yerli koleksiyonere de eksperlik yaptı. Ürettiği eserlerle altı defa şahsî sergi açtı. Millî Savunma Bakanlığı’nın talebi üzerine Tunus Askerî Müzesi için Harbiye Askerî Müzesinde sergilenen eserlerin tıpkısı olarak yatağan kılıçları, gaddare ve eğri kamaları, kubur tabanca ve tüfekleri, Mecîdî nişanları, Karadağ madalyaları ve liyâkat nişanları üretti. Bu çalışmalarına karşılık olarak birçok bakanlığın yanında resmî ve özel kuruluşlardan teşekkür belgeleri aldı. Cumhuriyet dönemimizin en önemli ve en verimli cam ustası olma özelliğinin yanında tombak sanatının da günümüzdeki tek temsilcisidir. Sâmi Sefer Coşkun un Ayzıt Çiğdem ve Aspay Serdem adlarında iki kızı ile Alparslan Efe ve Bilge Kağan adlarında iki torunu vardır. Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: İstanbul Şiirlerde Gülsün (1989), 21. Yüzyılın Antikaları (1999), Bozkurt İlham Gencer’in Hâtıraları (2004), Bozkurt İlham Gencer’le Sanat ve Siyaset Bir Arada (2018), Orta Asya’dan Anadolu’ya Milliyetçi ve Şahsî Şiirler (2018). |
| YELİZ ŞENYERLİ Bartın’da doğdu. Gazeteci, Yazar ve Editör. İlk ve ortaokulu Bartın’da, liseyi Bilecik’te bitirdi. 2018 yılında Marmara Üniversitesinde İletişim Fakültesinin Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümünden mezun oldu. Ayrıca çift ana dala başlayarak Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sinema eğitimi aldı. Çocuk yaşlardan itibaren Türk diline, Türk târihine ve Türk edebiyatına duyduğu ilgi, O’na denemeler ve şiirler yazdırdı. Lise öğreniminin ilk yıllarında edebiyat dergilerinde yazıları yayımlanmaya başladı. Üniversite dergilerinde birçok makalenin editörlüğünü yaparken 2015 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin Marmara Medya Merkezinde haberciliğe ilk adımını attı. Kadıköy Life dergisinde muhabir olarak çalıştı ve röportajlar yaptı. Ayrıca Boğaziçi Elektrik şirketinin iletişim bölümünde görev aldı. 2016 yılında TRT’nin açtığı Geleceğin İletişimcileri Yarışması’nda; 0-3 yaş arası çocukla annenin ilişkisini konu alan ‘Annemle Öğreniyorum’ adlı eğitim programıyla radyo yayıncılığı dalında dereceye girerek ödül aldı. Daha sonra Başkent İletişim Bilimleri Akademisinde diksiyon, spikerlik ve sunuculuk ile seslendirme ve dublaj eğitimi gördü. 2018 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra Bengü Türk televizyonunda editörlük, muhabirlik ve spikerlik görevine başladı. Bengü Türk Televizyonu’nda yaklaşık bir yıl boyunca program sunuculuğunu yaptı. Deniz Ticaret ve Bizim Anadolu gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Türk Dünyâsı Târih Kültür Dergisi’nde, Türk Dünyası’nın önde gelen isimleriyle yaptığı röportajları yayınlanıyor. Çalışmalarına televizyon programcılığı ve Yeniçağ Televizyonu’nda yaptığı röportaj ve programlarla, Yeniçağ ve Günboyu gazetelerindeki köşe yazılarıyla ve TGRT Haber’de, ana haber editörü olarak çalışmalarına devam ediyor. |
DERKENAR
ŞU BİZİM GARİP TÜRKÇEMİZ…
Oturmakta olduğumuz semtin sokaklarına, belediye tarafından iri yapısına rağmen güzel görünümlü çöp kutuları konuldu. Tam da ‘Ne hoş…’ Diyecekken, üzerindeki yazı, sevincimin gırtlağına sarıldı ve onu boğdu: Kocaman harflerle ‘Evsel atıklar’ yazıyordu.
‘Sel’ – ‘sal’ takılı bütün kelimeler, (kumsal, uysal gibi bir-ikisi hâriç), Türkçemizin kalbine saplanmış hançerdir, beynine sıkılmış kurşundur.
Neden ‘ev atıkları’ değil de ‘evsel atıklar’? Bilen var mı?
Birkaç ‘Türkçe hassasiyetli’ dostun katılımı ile bir ekip oluştursak, ellerimize boya ve fırça alsak, ‘evsel atıklar’ yazılarını, ‘ev atıkları’ şeklinde düzeltsek… Kamu malına zarar verdiğimiz için bizi mahkemeye verirler mi?
Verebilirler.
Mahkemede dâvâmıza bakan, ‘hâkim’ ise beraat ederiz. ‘Yargıç’ ise, mahkûm oluruz…
Vazgeçtim.
* * *
Katıldığım bilgi şöleninde konuşan Profesör: ‘Ne nedenle olmuş olursa olsun, kimi toplumsal sorunsallarımız, büyük bir olasılıkla …’ Diyerek söze başlayınca, içimden bir ses; ‘Git, boğazını sık, sustur şu Türkçe katilini’ dedi. Aklım, omzumdan bastırıp beni engelledi.
‘Yargıç’ karşısına çıkmaktan korktum.
* * *
Türkçemizdeki bozulmanın tehlikeli boyutlara ulaştığını idrak edenler var ki, vaktiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde, ‘Türkçedeki Bozulma ve Yabancılaşmanın Araştırılması, Türkçenin Korunması ve Geliştirilmesi İçin Alınması Gereken Tedbirlerin Tespiti’ maksadıyla Meclis Araştırması Komisyonu oluşturuldu.
Komisyon; Türkçemizin koruma altına alınması, tâkip ve denetleme kurullarının oluşturulması, spor terimlerinin Türkçeleştirilmesi, yabancı isimli tabelaların yasaklanması, kullanmakta ısrarlı olanlardan yüksek vergi alınması, çocuk filmlerindeki ve dizilerindeki kahraman adlarının Türkçeleştirilmesi, inşa edilmiş ve edilecek olan ev gruplarına ve alışveriş merkezlerine Türkçe isimler verilmesini temin maksadıyla âcil hukukî düzenlemeler yapılmasını kararlaştırdı.
Ayrıca; Eurovision Şarkı Yarışması’na Türkçe eserle katılmamız gerektiğini belirtti.
Komisyon, televizyon dizilerinin senaryolarının mutlaka uzmanlar tarafından kontrol edilmesini istiyor.
Türkçenin bozulmasında en çok televizyonlar etkili oluyor. Günümüzde internet Türkçesi ile güzel dilimiz kıtır-kıtır doğranıyor. Yazı dilindeki bu çarpıklıklar, konuşma diline de yerleşiyor.
Prof. Dr. Ayhan Songar anlatmıştı:
Rahmetli Songar; Türkçenin bozulmasından rahatsız olmayanların, aksine çağdaşlaşma ve batılılaşma adına kökten değişmesini isteyenlerin TRT’ye hâkim olduğu dönemde, bir programa konuşmacı olarak dâvet edilir. Canlı yayın başlamadan önce eline bir belge tutuşturulur. Burada; imkân, ihtimal, elbise, umumî, millî, mecburî, problem, misâfir … gibi kelimeler yerine; olanak, olasılık, giysi, genel, ulusal, zorunlu, sorun, konuk… gibi kelimelerin kullanılması tavsiye edilmektedir. (Onların deyişi ile önerilmektedir.)
Dili bozan, yozlaştıran çalışmaların serbest olmasına ilgisiz kalanlar, görmezlikten gelenler, koruma tedbirlerine karşı çıkabilirler. Fakat dili sevdirmenin, dil şuurunu oluşturmanın, millî değerlerimize sâhip çıkmanın usulüne uygun yöntemleri, kimseyi rahatsız etmeden uygulamaya konulabilir. Bu çalışmaları; devletin, devleti temsil edenlerin ve devletin kurumlarında çalışanların yapması gerekir. Çalışmaların uygulamaya konulacağı en uygun ortamlar; devlet ve şehir tiyatroları, resmî televizyon ve radyo kanallarıdır.
Tabîi oralarda dil şuuruna sâhip idâreciler bulunması hâlinde…
* * *
Devlet, bilgisayar için ‘F klavye’ denilen Türkçe kullanıma en uygun klavyenin kullanımını mecburî hâle getirebilir. Hiç değilse devlet dâirelerinde…
* * *
Bu gün; Ürgüp, Göreme, Nevşehir ve havâlisine ‘Kapadokya’ denilmesini engelleyemez isek, yarınlarda İstanbul’a ‘Konstantinopol’, İzmir’e ‘Simirna’, Şanlıurfa’ya ‘Edesa’ denilmesine zemin hazırlamış oluruz.
* * *
Nüfus müdürlükleri; kızına ‘Kırgız’ ismini koymak isteyen babaya izin vermemek için direniyor da ‘Ludmilla’ ismine hiç itiraz etmiyor. İki satırlık bir genelge ile bu işi temelden halletmek mümkündür.
* * *
Memur alımlarında Türkçe dilbilgisi, telaffuz ve imlâya önem verilmesi sağlanabilir. Doçent olmak için yabancı dil bilmek gerekiyor da Türkçeyi doğru kullanıp kullanamadığı üzerinde durulmuyor.
Şüphesiz dil, kanunlarla ve yasaklarla korunamaz. Ancak bir takım düzenlemeler olmadan dilin sağlıklı şekilde gelişmesi de mümkün değildir. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan kitapların, Türk Dil Kurumu’nun denetimine tâbi tutulması zor bir iş almasa gerek.
* * *
(Acı) tebessümlük yaşanmış bir vak’a:
Günün birinde TRT Genel Müdürlüğü makamına, millî hassasiyeti olan bir zat tâyin edilir. Sayın Müdürün ilk işi; Türk Dil Kurumu’na bir yazı yazıp, Türk dilbilgisi kaideleri açısından hangi kelimelerin kullanılmasının mahzurlu olduğunu ve yerlerine hangi kelimelerin kullanılması gerektiğini sormak olur.
Gelen listede; ‘tüm’ yerine ‘bütün’ kelimesinin kullanılmasının daha doğru olacağı belirtilmektedir.
Genel Müdür, gelen yazının altına;
“Tüm arkadaşlara duyurulsun”
diye yazarak
PERSONELE DAĞITILMASINI EMREDER.

