5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 219

CHP Nereye Koşuyor?

14-28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı ve Genel seçimleri yenilgisin den sonra Millet İttifakının 2 büyük partisinden İYİ Parti ittifaktan yollarını ayırarak Türk siyasetinde tek başına hareket etmek ve 2024 Yerel Seçimlerine tek başına girme kararı aldı. Bu olay, Mayıs 2023 tarihinden bu yana kamuoyunun gündeminden hiç düşmedi. Televizyonda tartışmaların odak noktasında bugün olduğu gibi her zaman İYİ Parti vardı.

                İyi Parti MYK’sından çıkan İttifaktan ayrılma kararını destekleyenler oldu, desteklemeyenler oldu. Alınan bu karardan sonra herkesin malumu olduğu üzere İYİ Partiden 8 Milletvekili istifa etti, yurdun çeşitli il ve ilçe teşkilatlarından da gerek yönetim kurulu üyeliklerinden gerekse İYİ Parti tabanından kopmalara şahit oluyoruz.

                Aslında tarih kendini yeniden tekrarlıyordu. 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partileriyle Milliyetçi Çalışma partisinin bir ittifak içinde girdiği genel seçimlerde seçimler bittikten sonra bir kısım Milliyetçi Çalışma Partisine mensup üyeler refah partisinde kalmışlardı.(Ben o tarihte Kocaeli-Körfez MÇP İlçe Başkanıydım.)

                Partilerinden ayrılanların unuttukları bir şey vardı. Her parti, iktidar olmak ve tek başına ülkeyi yönetmek için kurulur, yoksa başka partilerle işbirliği yapıp onların konfor alanlarından yararlanmak için parti kurulmaz.

                Kaldı ki bugünkü CHP ile aynı ittifak içinde bulunmak, ateşten gömlek giymek kadar tehlikeli bir yol almıştır. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, Kemal Kılıçtaroğlu’nun: “Deniz Baykal CHP’yi MHP ile CHP arasına konumlandırdı, ben ise CHP’yi HDP ve CHP arasında konumlandıracağım.” Sözlerini söylediğini nakletmiştir.

                Özgür Özel ise, CHP’nin başına geldikten çok kısa bir süre sonra 2 büyük hata yapmıştır. CHP’nin altı okundan birinin Milliyetçilik olduğunu unutarak Diyarbakır’da Şeyh Sait Bulvarının açılışına gereken tepkiyi göstermemiş ve: “Şeyh Said isyanının kendi konjonktüründe Cumhuriyet’e karşı ayaklanma olduğunu biliyorum. Ama bu ayaklanmanın bastırılması sırasında oluşmuş sorunlar, bugün bazı torunların kalbini acıtıyorsa saygılı olmak gerekir. Ama tarihten ders çıkarmak lazım.” Sözleriyle vicdanları yaralamıştır. Herkesin bildiği gibi Özel’de biliyor ki; Şeyh Sait bir vatan hainidir, İngiliz uşağıdır. O hainin isyanı yüzünden Lozan görüşmeleri sürecinde Musul ve Kerkük Türkiye’nin elinden çıkarılmıştır.

                Özel’in 2. Büyük hatası ise Türk Silahlı kuvvetlerinin Kuzey Irakta gerçekleştirdiği Pençe-Kilit Harekâtında peş peşe gelen 12 şehidimiz için Türkiye Büyük Millet Meclisinde İYİ Parti’nin hazırladığı teröre karşı işbirliği bildirisinin altına DEM Partiyle birlikte imzalarını atmamışlardır.

                Böyle bir CHP ile Fikri düşüncesini Türk Milliyetçiliği ideolojisinden alan İYİ Parti’nin yan yana gelmesi mümkün müdür?

                Partisinin Tunceli İl Kongresinde konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan: “Öcalan’a yönelik tecrit ve Kürt sorunu devam ettikçe Tekirdağlı da Trabzonlu da rahat olmayacak. Bakın genç insanlar yaşamını yitiriyor. Kürt sorunu devam ettikçe ne Dersim’de ne Türkiye’de huzur, umut, demokrasi olur” ifadelerini kullanan bir partinin gölgesinin düştüğü yerde İYİ Parti nasıl bulunur?

                Biliyorum Cumhuriyet Halk Partili sağduyulu partililerin de bugünkü CHP yönetiminin bu tavrından çok rahatsız olmalarına rağmen, gene de İYİ Parti’nin önümüzdeki yerel seçimlerde CHP ile ittifak yapmayıp tek başına seçimlere girmelerini eleştiriyorlar ancak sorarım sizlere Tuncay Bakırhan’ın yukarıdaki sözlerini içlerine nasıl sindiriyorlar?

                Şu durum kesin olarak bilinmeli ki, teröre karşı İYİ Partinin AKP ve MHP ile aynı bildiriye imza atmış olması, sakın AKP ile işbirliği yapıyorlar anlamına getirilmesin. AKP ve MHP ile sadece vatanın birliği bütünlüğü konusunda bir beka sorunu varsa ancak o zaman birlikte hareket edilir. İYİ Parti yöneticileri de çok iyi biliyorlar ki, kendileri AKP ile bir işbirliğine gidecek olsalar bile tabandan bir kişiyi dahi götüremezler.

Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın şehit edilmesi

Tam adıyla Mustafa Fehmi Kubilay, 1930 yılında Menemen’de yedek subay sıfatıyla askerlik görevini yapmaktaydı. Şeyh Esat’ın Manisa’da Nakşibendi tarikatını yaymakla görevlendirdiği Laz İbrahim tarafından yönlendirilen, Manisa tarafından gelen çember sakallı, sarıklı ve cüppeli dördü silahlı 6 kişi, 23 Aralık 1930’da sabah namazını takiben camiden aldıkları Yeşil Sancağı yola dikerek silah zoruyla etraflarına adam toplamaya başladılar. Elebaşılar arasında, Giritli Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan vardı. Derviş Mehmet camide namaz kılanlara kendini “Mehdi” olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini söyledi.

Arkalarında 70 bin kişilik Halife ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini söyleyerek tehdit ettiler. Diktikleri bayrağın çevresinde dönmeye, tekbir getirmeye, zikretmeye ve “Şapka giyen kafirdir! Yakında yine şeriata dönülecektir.” diyerek bir isyan hareketi başlatmak istediler. Kasabaya halife ordusunun geleceği iddiası halkı korkuttu.

Olayların ilçedeki askeri birlikte duyulmasıyla, bir bilgiye göre; alay komutanı, yedeksubay Kubilay’ı olay yerine gönderdi. Kubilay bu hareketi bastırmak için bir manga askerle olay yerine geldi. Askerlerin yanından ayrılarak tek başına onların arasına girip teslim olmalarını istedi. Gruptan biri ateş ederek Asteğmen Kubilay’ı yaraladı. Karşıdan bunu gören askerler ateş açtılar. Fakat tüfeklerinde öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri vardır. Derviş Mehmet “bana kurşun işlemiyor” diyerek halkı kandırmaya çalıştı.

Kubilay yaralı halde cami avlusuna sığındıysa da, Derviş Mehmet ve arkadaşları peşi sıra geldiler. Derviş Mehmet, çantasını açıp testere ağızlı bağ bıçağını çıkardı ve yaralı Asteğmen Kubilay’ın başını kesti. Kesik başı yeşil bayrağın sopasına dikmeye çalıştılar ancak başaramadılar. Birisi ip getirdi ve Kubilay’ın başı yeşil bayrağın dikili olduğu sopaya iple bağlandı. Olay yerine yetişen Bekçi Hasan ateş edip gruptan birini yaraladı. Ancak açılan ateş sonucu o da öldü. Arkadaşının yardımına koşan Bekçi Şevki de açılan ateş sonucu öldü.

Bu aşamada askeri birlik olay yerine geldi ve komutan “Teslim olun!” çağrısı yaptı Ancak olay çatışmaya dönüşür ve askeri birlik ateş etti. Göstericilerden Derviş Mehmet de dahil bazıları ölürken, bazıları katı. Kaçanların hepsi daha sonra yakalandı.

Olayın Ardından Neler Yaşandı?

Kubilay Olayı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 1925’deki Şeyh Said İsyanından sonra tanık olduğu En önemli olaylardan biridir. Devlet Kubilay’ın şehit edilmesine sert tepki gösterdi. 27 Aralık 1930 günü Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında bu konuda bir toplantı yapıldı. Kaynakların ifadesine göre, Mustafa Kemal Paşa, Kubilay Olayına çok kızmıştı. Daha birkaç yıl önce Yunan İşgalinin acısını tatmış bir muhitte bu olayın meydana gelmesi üzerine, bazı kaynaklara göre, ilçenin haritadan silinmesini emretti. Ertesi gün de, “Böyle emirler verirsem, uygulamayın, sonra bir daha sorun”, dedi. 28 Aralık 1930’da orduya gönderdiği başsağlığı telgrafında, “Mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkar bulunmalarının bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadise” olduğunu belirtti.

Sıkı Yönetim

31 Aralık 1930 günü Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir’in merkez ilçelerinde 1 Ocak 1931’den itibaren 1 ay süre ile Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edilmiş ve 1. Kolordu Komutan Vekili General Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Divanı Harp kurulmuştur.

7 Ocak 1931’de bu kez İzmir’de yine Mustafa Kemal Paşa başkanlığında ikinci bir toplantı yapıldı. Olaya doğrudan veya dolaylı katılan 105 sanık (anayasayı cebren tağyir, eyleme iştirak, azmettirme veya Mehdi Mehmedin Mehdiliği için harekete geçtiğini bildikleri halde zamanında Hükümete haber vermedikleri ve tekkelerin seddinden sonra ayini tarikat icra ettikleri suçlamalarıyla) 15 Ocak 1931’den itibaren Divanı Harp’te yargılanmaya başlandı,

General Mustafa Muğlalı başkanlığında kurulan Divan Harp Mahkemesinde 24 Ocak 1931 günü iddianame okundu ve 29 Ocak 1931 günü mahkeme 36 (ölmüş olan bir sanık ile 37) kişinin idama mahkûm edilmesine, 40 kişinin sorumsuzluğu nedeniyle salıverilmesine, 27 sanığın beraatine, 41 kişiye çeşitli hapis cezaları verilmesine hükmetti ve karar Meclis’in onayına sunuldu. İdam hükümlülerinin 6’sının yaşı küçük olduğundan, onların ölüm cezaları ağır hapse çevrildi. TBMM Adalet Divanı ayrıca iki idamlığın cezasını 2 yıl hapse çevirdi.

Kalan 28 sanık, 3 Şubat 1931 gecesi Menemen’de idam edildi. Bazıları Kubilay’ın başının kesildiği yerde asıldı. Mahkûmlardan biri idam sehpasının önünden kaçtı. İki hafta sonra yakalandı ve ertesi gün idam edildi Olayın hemen ardından Menemen’de devrim şehidi iki bekçi ve Kubilay adına anıt dikildi. Anıtın üzerinde şöyle yazar:

“İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.”

Sıkıyönetim, 28 Şubat 1931’de Manisa ve Balıkesir’den, 8 Mart 1931’de de Menemen’den kaldırıldı. https://www.sozcu.com.tr/sehit-kubilay-kimdir-menemen-olayi-ne-zaman-meydana-geldi-wp2143316

Şeyh Sait

İlgili bu zatla alakalı yazılanların konuyu işleyerek hatırlatmalarıyla görüyoruz ki bugün “Şeyh Sait” ismi Diyarbakır şehrinin bulvarına verilmiş ve adına da güzellemeler düzenlenmiş şaşırtıcı bir vakıa..

*

Bilindiği kadarıyla bahse konu bu zat sürü sahibi idi. Yüzlerce hayvanları vardı.

Elazığ, Palu kazasındandı. Nakşibendî tarikatının ileri gelenlerinden olup, “Şeyh”,”Şıh” unvanıyla ağalığını kullanıp binlerce hayvanı kolayca edindi. Ancak Palu da yeterli otlak ve mera bulamayınca hayvanlarını otlatmak için Hınıs bölgesine gitti. Oralarda yeterli otlak ve mera bulmak mümkündü.

*

Bu meralarda davarlarını otlatarak satmak için güney bölgelere inmeye başladı. Özellikle Halep’e sık sık gidip geliyordu. Bu hayvan ticareti sayesinde özellikle Halep’te Kürt ihtilalcileriyle ve Hilafet yanlılarıyla buluştu tanıştı.

*

1916 yılında bölgede, Kafkas Cephesinde 1’nci Tümen Komutanlığı yapan Alman Binbaşı Hans Guhr anılarında Şeyh Sait’i tanıdığını, ancak sıradan ve çok akıllı olmadığını söylüyordu. (Kaynak; E.Tümgeneral Hans Guhr “Anadolu’dan Filistin’e Türklerle omuz omuza” Türkiye İş Bankası Yayınları)

*

Hans Guhr’un ifadesinden anlaşılacağı üzere Şeyh Sait bir isyanı yapabilecek yetenekte değildi.

Arkasında biri veya birileri vardı. Planlanan bir isyanın başına geçirilmişti.

Peki, kim planlamıştı ve arkasında kimler vardı?

*

Lozan yeni imzalanmış, Türkiye’nin dış politikasında bir temel olabilmişti. Ancak dış politikada tüm sorunlar çözülememiş, Musul, mübadele ve Osmanlı’nın dış borçları müzakere yoluyla halledilmeye çalışılıyordu. Musul meselesinin çözümü için İstanbul’da toplanan Türk-İngiliz Konferansı sonuç vermemiş ve konu Cemiyet-i Akvam, yani o günün Birleşmiş Milletleri’ne havale edilmişti.

*

Dava, Musul halkının hangi tarafı tercih ettiğinin tespiti etrafında toplanıyordu. İngiltere bunun için hazırlıklara başlamıştı ve Musul halkının Türkiye’yi istemediğini ispata zorlamaya çalışıyordu. Öte yandan da Türkiye’nin içinde sorun çıkartıp, Türkiye’yi gerek uluslararası kamuoyuna ve gerekse Cemiyet-i Akvam’a kendi iç sorunlarını çözememiş bir ülke olarak göstermeye çalışıyordu. Yurt içinde bir Kürt isyanı çıkartırsa, Musul’daki Kürtler üzerinde de bir olumsuz kamuoyu yaratacak ve Türkiye’yi “istenmeyen ülke” durumuna sokacaktı. Böylelikle Birleşmiş Milletlerin, Musul’u Türkiye’ye vermesi zorlaşacaktı.

*

Ayrıca bu planla, çözülemeyen Osmanlı Borçları ve Mübadele konularında Türkiye’nin eli zayıflayacak, Doğu, Türkiye için kanayan bir yara haline dönüşecekti.

Bunun dışında Osmanlı dağılırken kurulan Kürt Teali Derneği de bölgede İngiltere himayesinde bir Kürt devleti kurulması hesabı yapmaktaydı.

Plan buydu.

*

Ancak Kürt isyanını tabana yaymaları zordu. I.Dünya Savaşında Rus ve Ermeni saldırılarından kaçan Kürtler sığındıkları Türk köylerden merhamet ve yardım gördükleri için o bölge insanını Türk Devletine karşı isyan etmesini sağlamaları oldukça zordu.

*

Kaldı ki Türklerle Kürtler yüzyıllardır ete kemiğe bürünmüş gibi kardeş gibi yaşamaktaydı. O zaman geriye bir seçenek kalıyordu, o da halkı şeyh ve şıhlarla isyan ettirmek. O yüzden bu planı devreye sokmak için de İngilizler Şeyh Sait’ten daha uygun başka birini bulamazlardı.

Hans Guhr’un dediği gibi zeki olmayan, sıradan, şeyh ve dinsel açıdan halkı kolay kandıracak birisi olmalıydı.

*

Bu amaçla düğmeye basıldı.

Şeyh Sait seçildi ve böyle bir zamanda ileri sürüldü. Şeyh Sait ve silahlı adamları Bingöl ili Genç kazasını basarak 16 Şubat’ta valiyi ve bazı devlet memurlarını esir aldı. Bir bildiri yayınlayarak halkı İslam dini adına ayaklanmaya çağırdı. Yayınladığı bildiride de ‘din uğruna savaşanların lideri’ anlamına gelen mühür ile “Emir’ül Mücahidin Muhammed Said El-Nakşibendî” sıfatını kullandı. Herkesi mevcut rejime karşı din adına savaşa çağırdı. Mevcut hükümeti ve rejimi “dinsiz” ilan etti ve halkı cihada çağırdı.

*

İlk başlarda Din/İslam adına bir isyan gibi gözükse de sonradan gerçek amacı olan Kürt isyan hareketine evrildi.

Mistan, Botan ve Mıhellemiler aşiretlerini de yanlarına katarak topladığı kuvvetlerle Bingöl üzerinden Diyarbakır’a yürüdü. Maden, Siverek ve Ergani’yi ele geçirdi. İsyanın bir diğer kolu da Muş Varto’da patladı. Ayrıca soğuk kış şartları isyanın bastırılmasına engel oluyordu.

İsyan bastırılamadı.

*

Şeyh Sait bununla yetinmedi, Elazığ başta olmak üzere çevre illere Cephesi Komutanı atadı. Elazığ sözde komutanı Şeyh Şerif adamlarıyla birlikte Elazığ’a girdi. Şehri denetim altına aldı. Ve Elazığ’ı yağmaladı.

*

Bu olaylardan sonra iyice cesaretlenen Şeyh Sait Mart ayı başında yaklaşık 10.000 kişilik bir kuvvet ile Diyarbakır’ı kuşattı. Türk askeri şehri savunsa da Şeyh Sait’in adamları şehrin içine girmeyi başardı. Durum çok ciddiydi.

*

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk rahatsızlığı nedeniyle Heybeliada’da bulunan İsmet İnönü’yü acilen Ankara’ya çağırdı. İsmet Paşa’ya “Doğuda din elden gidiyor bahanesiyle İngiliz destekli ciddi bir ayaklanmanın başladığını” söyledi. Atatürk İsmet Paşa’ya durumu anlattı ama Başbakan Ali Ferhi Okyar’dı.

Ancak Ali Fethi Bey olayı isyan olarak görmemiş ve sıkıyönetimle durdurulacağına inanmıştı. Sorunun ciddiyetini önemsemiyordu. Ayrıca kurduğu partinin programına “Partimiz dini düşünce ve inançlara saygılıdır” maddesi koymuş, siyasal İslamcıları cesaretlendiren bir mesaj göndermişti.

*

Ne demekti bu cümle? Diğer partiler saygısız mıydı?

İşte dini kalkışmaların önemsenmeyişi ve hükümetlerin verdiği bu gibi cesaretlendirici konuşmalar ve mesajlar isyancıları harekete geçirdi.

Yabancıların da desteğiyle isyanları patlattı.

*

Ancak Mustafa Kemal siyaset meydanlarından gelmiyordu. Savaş meydanlarından geliyordu. Osmanlıyı yıkan en önemli faktörün gerici isyanlar olduğunu biliyordu ve bu güne bile ışık tutan şu sözlerle tavizsiz isyanın üzerine gidecekti.

“…’Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır’ ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananları kandırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüzyıllardan beri, sonu gelmeyen felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi?”

*

Mustafa Kemal’in tahmin ettiği gibi olaylar hızla artınca Başbakan Ali Fethi Bey’in istifasını istedi. Ve 3 Mart’ta hükümeti kurması için İsmet Paşa’ya yetki verdi. Bir gün sonra TBMM Takrir-i Sükûn Kanunu kabul ederek hükümete olağanüstü hâl yetkileri tanıdı. Ankara ve Diyarbakır’da İstiklal Mahkemeleri kurulması kararlaştırıldı.

*

Hemen Diyarbakır’ı kuşatan ve şehre giren Şeyh Sait kuvvetlerine karşı sokak savaşları başlatıldı ve şiddetli çatışmalar sonunda geri püskürtüldü. Geri çekilen Şeyh Sait ve kuvvetleri takip edilerek büyük bir kısmı yakalandı. Elebaşları ve Şeyh Sait İran’a kaçmaya çalışırken yakalandı.

Ve İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak asıldı.

*

Sonuçta,

Cemiyet-i Akvam’da (Birleşmiş Milletler) olan Musul ve Kerkük elimizden çıktı. Bir şey yapamadık. Çünkü ancak iç isyanımızı bastırabildik. Güneydoğu ile birlik olup Hatay gibi Musul’a yürüyemedik.

İngiliz işbirlikçi bir gerici isyan, ata yurdu Musul ve Kerkük’ü almamıza engel oldu

Hani diyorlar ya “Musul ve Kerkük’ü Lozan’da verdik” O toprakları kaybetmemizin asıl nedeni budur.

*

Sorulması gereken ana soru;

Hükümete karşı ve mevcut rejime karşı halkı kışkırtan, halka bildiri yayınlayarak isyana çağıran bir isyankârdan;

Devlet yetkililerini ve devletin valilerini esir alan ve devlete karşı silahlı olarak ayaklanan bir hainden;

Bir şehri kuşatan ve yağmalayan, askerlerini subaylarını öldüren, kendi adamlarına bölge veren ve cephe komutanı olarak atayan, onlara toprak vadeden ve üstelik dünyanın en verimli bölgesini almamıza engel olan bir vatan haini isyancıdan bahsediyoruz,

*

Ama gel gör ki bugün “Şeyh Sait” ismi Diyarbakır şehrinin bulvarına verilmiş. Denildiğine göre adına nağmeler dizilmiş, güzellemeler de yapılmış. Şeyh Sait 100 sene önce kuşattığı Diyarbakır’ı ele geçirdi de bizim mi haberimiz yok?

Yanlış bildiğimiz ya da bilmediğimiz bu duruma izin veren İktidardan bir açıklama yapıldı mı?

*

Bu asil Türk milletinin genç ve yiğit evlatlarının Başbuğ Mustafa Kemal ve s silah arkadaşlarının önderliğinde verdiği sıcak savaşlarla Osmanlının küllerinden çıkarılmış bağımsız bağlantısız Laik üniter Türkiye Cumhuriyetini kurarak Türk Milletine vatan kılmış ana yurdumuzda, arka planını bilmediğimiz tuhaf şeyler mi oluyor? Ne dersiniz?

Çokkültürlülük Dayatması Milli ve Üniter Devletten Vazgeçmektir

Üniter ve milli devletimizi hedef alan bu tezgâh bölünmesi gereken ülkelere bir zenginlik olarak takdim ediliyor. Çokkültürlükçülük oyunu dünya egemenliği peşinde koşan ülkelerce de destekleniyor. Artık klasik ideolojik çatıştırmaların yerini etnik ve mezhep çatıştırmaları ile ülkelerin zayıflatılması amaçlanmaktadır. Ülkeleri etnik parsellere ayırmak ekonomilerini kontrol altına almak çokuluslu şirketlerin ve küresel sermayenin etkisi altına girmek çatışmadan o ülkeyi teslim alma yolunu açacak olan çokkültürlülük tüneline girmektir. Batılı ülkeler ise II. Dünya Harbinden sonra yabancı kaynaklı nüfusun eritilmesi ve yönlendirilmesi yolunda Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya ve Hollanda başarılı olamamışlardır. Gettolaşma önlenememiştir. Milli bütünlüğe bir tehdit olarak beliren çokkültürlülük reddedilir hale gelmiştir.

Milletleşme dinamitlenerek, milli mütabakatlar, milli sembol ve idealler, devletin kurucu ilkeleri yok sayılamaz. Mandacı haysiyetsiz idare şekilleri Milli Mücadelede reddedilmiştir. Bunlar hedef alınsa idi; Sevr Antlaşması bize yeterdi. Bağımsızlık ve milli üniter devlet olma ideali esas alınmazdı. Milli Mücadele de bazılarının zannettiği gibi etnik gruplar ittifakı değildir. Kendilerini Türk hissetmeyenler ve Anadolu’yu vatan kabullenmeyenler zaten uygun yerlere çekip gitmişlerdir. Boy, kabile, aşiret, mezhep ve etnik taassuba dayalı sözde çoğulcu bir yapıda karar kılınmamıştır. Milletleşme demokrasinin altyapısını oluşturur. Bu olmadan rejim yerine oturamaz ve işletilemez. Kararsız toplum manzarası çizilir. Yeni yabancı işgalleri önleyecek milli güç kaybı doğabilir. Mesela, Irak’ta olduğu gibi mezhep ve etnik çatışmaya gömülenler; Amerikan işgalini ancak seyredebilmişlerdir. Irak’ta olduğu gibi ABD askerlerinin ellerini bizi kurtardınız diye öpenler görülmüştür. Milletleşme ve ortak milli şuur doğmadan emperyalizme de dur denemez. Neyse ki son yıllarda öğrene öğrene etnik ve çoğulculuğu esas alan tuzaklardan biraz uzaklaştık ama bu yolda devletiyle kavgalı olanlar hala göreve devam etmektedirler. Sorunlu danışmanları da pek değiştiremedik. Çok şükür hayali modellerden ve beklentilerden vaz geçerek hem terör örgütü ile hem de onun destekçisi güney komşumuz ABD ile mücadele ediyoruz. Aydınlarımız ve yetkililer yapılmış ciddi araştırma sonuçlarından pek haberdar değillerdir. Sonucu önceden belli gerçeklerle ve ülke çıkarlarıyla ters sözde araştırmalar piyasada dolaşıyor.

            Dünya’nın hiçbir ciddi devletinde parçaların ve %5-8 arasında değişen ülke düşmanlarının bütünün önüne birer siyasi mayın olarak dikilmelerine asla izin verilmez. Milletten yetki alanlar Türk Milleti’nin milli kimliğini sözde etnisite sayarak Anayasa’dan silmek, “Ne Mutlu Türküm Diyene” özdeyişini kaldırmak, TC ibaresini isimlerden kazımak, madalyalardan Atatürk resmini çıkarmak, Güroymak ilçesinin yerine Norşin’i koymak, Andımız’ı anlaşılmaz ve geçerli gerekçeye dayanmadan yasaklamak ve depoya atmak için rey almış değillerdir. Hiçbir siyasi iktidar hizmetinde bulunduğu millet ve devletin kuruluş amacı ve felsefesini İBB Başkanı gibi tartışmaya açmaya ne hakkı, ne de yetkisi vardır. Bu yanlışlar ve çapsızlıklar bol bol bayrak asmakla, Atatürksüz Atatürkçülük gösterileri ile örtülemez.

            Geniş anlamı ile milli irade, rahmetli Atatürk, silah arkadaşları ve Türk Milleti’nin bütününe dayanan Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyet ile maalesef çökertilen Osmanlı’dan milli devlete geçme iradesidir. Bilmediklerinizi öğrenmek yerine bunun neyini tartışmaya açacaksınız? Demokrasi çözülmenin ve dağılmanın rejimi değildir. Milletleşme demokrasinin altyapısını oluşturur.

            Topluma dayatarak kabul ettirilmeye çalışılan çok yanlış vardır. Mesela Andımız konusunda KONDA tarafından yapılan bir araştırmada alınan cevaplar dikkat çekicidir: Kürt asıllı Türk vatandaşlarına yöneltilen sorulara verilen cevaplarda “Kürtlerle ters düşen bir şey değil; etnik fark hissetmiyorum” diyenlerin oranı %38’i aşmıştır.

            TESEV’in “Anayasaya dair tanım ve beklentiler” isimli araştırmasında (2012) Anayasada “Atatürk ilke ve inkılaplarına ve Atatürk Milliyetçiliğine yer verilmesini isteyenlerin oranı %82.3’tür. Yeni denen bazı Anayasa çalışmalarında, bunların tersine cüret edenler olmadı mı? Bazı yanlış uygulamalar ve eğilimler maalesef çoktur.

            Çokkültürlülük bir devletin dış zorlamalarla veya zorlamasız resmen vatandaşlarını ve farklı etniklikleri birbirine karşı hukuki ve siyasi anlamda ötekileştirmesidir. Siyasi tanımadır ve çoğulculaştırmadır. Ülkenin Fatih’teki Çarşamba Pazarı’na çevrilmesidir. Bazıları moda haline gelen çoğulculaştırma ile uğraşmak yerine, milletleşmenin güçlendirilmesi için, Türk Milletine mensubiyet şuurunun geliştirilmesi için çaba göstermelidirler.

            Rahmetli Ali Tayyar Önder 56. baskısı yapılan “TÜRKİYE’NİN ETNİK YAPISI” adlı son derece önemli eserinde çokkültürlülük tuzağını şöyle tanımlıyor: … Dünyayı çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırarak, kendileri için açık bir pazara dönüştürmeyi hedefleyen Batı’lı çokuluslu küresel sermayenin geliştirdiği, ulus devletleri etniklik temelinde bölmeye yönelik sistemli bir akımın adıdır (sh.35).

            Bizim verdiğimiz bir tanıma göre “Çokkültürlülük bir devletin dış zorlamalarla veya zorlamasız resmen vatandaşlarını ve farklı etniklikleri birbirine karşı hukuki ve siyasi anlamda ötekileştirmesidir. Siyasi tanımadır ve çoğulculaştırılarak emperyalizme alan açılmasıdır”.  Ülkesine asıl sahip çıkmaları gerekenlerin birçok önemli araştırmalardan habersiz olmamaları dileğimizdir.         

Bizim Olağanımız Tek Olağan Değil

Bilim düşüncelerine devam ediyorum. Neyi aradığımızı bilerek, ne bulacağımızı yaklaşık da olsa tahmin ederek gözlüyoruz, ölçüyoruz. Yeterli gözlem ve deney birikiyor ve o ölçtüğümüz doğa olayının nasıl işlediğine dair bir teori kuruyoruz. Bu sefer teorinin işaret ettiği yönde ve teoriyi yanlışlayacak veya doğrulayacak ölçmelere yöneliyoruz: Evet/ hayır deneylerine. Gözledikçe, ölçtükçe hâkimiyetimiz artıyor.

Teori hep doğrulanıyorsa ne âlâ. Bir kere yanlışlandı mı, yanlış olduğuna mı karar veriyoruz? Yanlışlanan teoriler çöpe mi gider? Geçen yazımın sonundaki soru buydu ve yerim bitmişti.

Evet, bazen bütün bütün çöpe giden teoriler vardır. Mesela, Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nın yazarı Thomas Kuhn’un da örnek verdiği, flojiston teorisi öyleydi. Descartes’in yerçekimini bütün kâinatın içinde yüzdüğü “esîr”deki anaforlarla izah eden teorisi de.

Bu teoriler gerçekten çöpe gitti. Bugünden baktığımızda bunların yanılmasının sebebi ilginç. Ya bilinmeyen bir şey sonradan keşfediliyor veya var zannedilen bir şey aslında yok. Flojiston teorisi tartışılırken oksijen henüz keşfedilmemişti. 20 asra kadar varlığına inanılan esir (ether) aslında yoktu. Tıpkı flojistonun olmadığı gibi.

İnşaat yaparken Newton’u kullanırız

Fakat bilimdeki yeniliklerin çoğu, olmayan bir şeyin keşfi veya var olduğu sanılan bir şeyin yokluğu şeklinde ortaya çıkmıyor. Bir alanda doğrulanan, bütün testlerden geçen teoriler, bir bakıyorsunuz başka alanlarda çalışmıyor.

Başka alan ne demek? Newton kanunları, bizim algıladığımız, boyutların metre mertebesinde, ağırlıkların kilogram mertebesinde olduğu evrenimizde hâlâ geçerli. Hâlâ çalışıyor. İnşaat yaparken, uçak veya füze uçururken, gemi yüzdürürken hâlâ Newton’un denklemleriyle hesap yapıyoruz. Fakat boyutların metrenin on milyarda biri, ağırlıkların gramın milyar defa katrilyonda biri olduğu atomların evreninde, Newton’un kanunları çalışmıyor. O kâinatta kuantum mekaniği, kuantum teorisi işe yarıyor. Ben, bilim mesleğine o evrendeki atomların enerjilerini ve başka özelliklerini hesaplayarak başladım.

Güneşin kütlesi, milyar kere milyar kere milyar ton! Uzayda uzaklıklar ışık yılıyla ölçülüyor. Işık yılı zaman ölçüsü değil, uzaklık ölçüsü. Işığın bir yılda aldığı yola eşit. Işık, saniyede 300.000 km gittiğine göre bir yılda aldığı mesafeyi siz hesaplayın. Kopya vereyim, saniyede aldığı yolu 365 x 24 x 60 x 60 ile çarpacaksınız. İşte, bize göre düşünmesi bile zor büyüklükteki bu evrende de Newton kanunları değil, Einstein’ın özel ve genel izafiyet teorileri geçerli.

Evren var evrenler var

Atomların evrenine mikro kâinat, galaksilerin evrenine makro kâinat diyoruz. Birinde geçen kanunlar diğerinde geçmiyor. Daha doğrusu doğanın bize öğrettiği şu: Sizin teorileriniz ve kanunlarınız, belli sınırlar içinde geçerlidir. O sınırları aştığınızda kanunlar, teoriler değişir.

Öğrencilerime kuantum teorisini anlatırken elektronların girişimi deneyini anlatırdım. O düşünce deneyinde, bir elektronun aynı anda iki delikten birden geçtiğini kabul etmeleri gerekirdi.

Pratikte yapılması zor deneyler bazen düşüncemizde yapılır. Kuantum teorisinde bunlar bolcadır. Elektronun aynı anda iki delikten birden geçerek girişim yaptığı deney de böyle bir düşünce deneyiydi. Bu “düşünce deneyi” sonra gerçek deney olarak da yapıldı ve aynen düşüncedeki gibi çalıştı. Bir cisim aynı anda iki yerde birden bulunuyordu. Yetmez… Bir cisim aynı anda birçok yerde bulunuyor. Başka? O gençler, maddeyi tarif ederken “uzayda bir yer kaplayan” diye başlayan bir tarife alışık olarak üniversiteye gelirler. Biz de onlara hiçbir parçacığın; yani elektronun, protonun, nötronun ve onların da yapısındaki temel parçacıkların hacim diye bir özelliği olmadığını anlatırız. Şimdi madde, “uzayda bir yer kaplamayan” mıdır?

Mantığınıza o kadar güvenmeyin

Öğrencilerimin her yıl uğradıkları şaşkınlığı seyrederdim ve sonra izah ederdim: Sizin makul dediğiniz, madde dediğiniz, dalga dediğiniz, delik dediğiniz, geçti/ geçmedi diye düşündüğünüz her şey ömür boyu kendi çevrenizden edindiğiniz izlenimlerdir. Atomların evreni sizin evreninizde edindiğiniz anlayışlara uymak zorunda değildir. Bilim felsefesi diliyle söylersek, bizim bütün “makul”lerimiz, ömür boyu başımızdan geçenlerden inşa ettiğimiz bir tümevarımdır. Fakat bizim gözlemlediğimiz dünyalar, var olan bütün dünyalar; ömrümüz de bütün zamanlar değil.

Şaşırtıcıyı, olağanüstüyü bilimin dışında arayanlara duyurulur. Doğanın kendisi, bilimin kendisi şaşırtıcıdır, olağanüstüdür. Çünkü doğa bizim olağanımızdan ibaret değil.

Sevdiğim, anlatmaktan hoşlandığım bu bahsi hoş bir hatıramla bitireyim. 1970’lerde bu konulardaki bir yazım üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı beni Bolu’daki eğitim merkezlerinde, il müftülerine kuantum teorisini anlatmam için çağırmıştı. Elektronun aynı anda iki delikten birden geçtiği de anlatılanlar arasındaydı. Konuşma bitince İstanbul il müftüsü yanıma geldi. Kıdemli, yaşlı, diğerlerinin saygı gösterdiği güzel bir insandı. “Evladım”, dedi, “Allah senden razı olsun. Hep merak ederdim. Cennetin yedi kapısı var derler, sonra da Rıdvan cennetin kapısında bekler diye anlatırlar. Ben düşünürdüm, bir Rıdvan yedi kapıda birden nasıl bekliyor diye. Şimdi rahat ettim.”

Prof. Dr. DİLÂVER GÜRER ile TASAVVUF Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Mülâkatımıza Tasavvuf kavramının târifi ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Dilâver Gürer: Çok kıymetli Oğuz hocam, sözlerime başlamadan önce, bana bu röportaj imkânını tanıdığınız için size sonsuz teşekkürlerimi arz ediyorum.

Günümüze kadar tasavvuf kavramının gerek sûfîler tarafından gerekse sûfî olmayanlar tarafından yâni içeriden ve dışarıdan pek çok târifi yapılmıştır ki bu târiflerin sayısı yüzlercedir. Tasavvuf dinî hayatın tamamını kuşattığı için kavram anlamıyla da onun târifini yapmanın zorlukları vardır. Genellikle tasavvuf çevrelerinde eskiden beri “Tasavvuf hâldir, kâl değildir” yâni o yaşanarak öğrenilen bir ilimdir, kitaplardan ve söz ile onu öğrenmek mümkün değildir, şeklinde bir târif yapılır. Bu bize tasavvufun bir “içeriden” bir de “dışarıdan” târifinin yapılması gerektiğini gösterir. Tasavvuf’un içeriden yâni bizzat onu yaşayan sûfîler tarafından çok çeşitli târifleri yapılmıştır. Bu târiflerin birbirinden farklı olmasının sebebi her sûfînin içerisinde bulunduğu hâl ile ilgilidir. Başka bir deyişle her sûfî içinde bulunduğu özel duruma ve o anda yaşadığı hâle göre tasavvufu târif etmiştir. Bu târiflerden bâzıları şunlardır:

*Ma’rûf-ı Kerhî (v. 200/849): “Tasavvuf, hakîkatle (mârifetle) donanmak ve insanların sâhip olduğu şeylerden (dünyâlıktan) yüz çevirmektir.”

*Seriyy-i Sakatî (v. 251/865): “Tasavvuf güzel ahlâktır.”

*Ebû Hafs Haddâd (v. 270/883): “Tasavvuf tamamen edeptir.”

*Cüneyd-i Bağdâdî (v. 298/910): “Tasavvuf, Hakk’ın seni sende (kötü sıfatlarında) öldürmesi ve kendisiyle (güzel sıfatlarla) diriltmesidir.”

Ebu’l-Hüseyin Nûrî (v. 295/907): “Tasavvuf nefsin bütün isteklerini ve zevklerini terk etmektir.” “Tasavvuf hürriyettir, şerefli olmaktır, gösterişi terk etmektir, cömertliktir.”

Sûfîlerin bunlardan başka “Tasavvuf, dînin ihsan boyutudur” “Tasavvuf, nefsin terbiye ve tezkiye edilmesidir” “Tasavvuf, takvâdır” “Tasavvuf, mârifetullah elde etmektir” şeklinde özetleyebileceğimiz pek çok tasavvuf târifleri vardır. Biz bu târifleri genel olarak değerlendirecek olursak, başka bir ifâdeyle “dışarıdan” bir târif yapacak olursak “Tasavvuf, dindar bir Müslüman’ın Cenâb-ı Hakk’a daha yakın olmak maksadıyla, nefsini terbiye ederek, ibâdet ve irfan yolunda yürümesi, böylece kâmil bir insan olmaya çalışmasıdır” diyebiliriz.

Diğer taraftan tasavvuf kelimesinin türediği kök kelime hakkında da çok farklı görüşler vardır. Meselâ: Sûfîler Hak yoluna hizmet ve ibâdette dâima ilk safta yer aldıkları için, sıra, dizi anlamındaki ‘saff’ kelimesinden; bâzı ve özellikle de ilk dönem Sûfîleri -ki biz bunlara zâhid diyoruz-  kimi zaman çöllerde, kırlarda biten bitkilerle karınlarını doyurdukları için, çölde yetişen bir bitki olan ‘sufâne’ kelimesinden; Sûfîler kalp, ruh ve nefis temizliğine önem verdikleri için, temizlik, saflık anlamındaki ‘safâ’ kelimesinden; tarîkatlerde şeyhlerin ve etrafındaki müritlerin hayatı ile benzerliğinden dolayı, Hz. Peygamber’in mescidinin bitişiğindeki bir bölümde yaşayan ve hayatlarını Hz. Peygamber’e yakınlık içerisinde ilim ve zikir ile geçirmiş olan Ashâb-ı Suffe’nin ‘suffe’ kelimesinden; Sûfîler hikmet ile uğraştıkları için, Yunanca bir kelime olan ve hikmet anlamına gelen ‘sophia’ kelimesinden; Sûfîlerin, İslâm târihinde tevazuun, âbidliğin simgesi hâline gelmiş yün elbise giymeleri sebebiyle, yün anlamına gelen Arapça ‘sûf’ kelimesinden türediği şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Bugün îtibâriyle, araştırmacılar arasındaki yaygın kanaat tasavvuf kelimesinin yün anlamına gelen “sûf” kelimesinden türediği şeklindedir. Çünkü az önce zikredilen diğer kelimelerden “tasavvuf” kelimesinin türemesi Arapça gramer kurallarına göre mümkün değildir. İslâm kültüründe yün elbise giyme geleneği Hz. Peygamber’den önceki peygamberlere kadar uzanır ve tevâzu, alçak gönüllülük, fakirlik gibi erdemleri sembolize etmektedir.

Çetinoğlu: İslâm târihinde ilk mutasavvıflar;  

Ord. Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü’nün tespitine göre Hoca Ahmed Yesevî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bektâş-ı Veli, Yunus Emre, Hacı Bayrâm-ı Veli ve Şeyh Bedreddin olarak biliniyor.

Bu şahısların, İslâmiyet’i tebliğ konusunda başarılı çalışmaları olmuştur.

Buna rağmen bâzı ilâhiyatçı profesörler, tasavvuf ilminin ve isim vermeksizin mutasavvıfların aleyhinde sözlü ve yazılı beyanda bulunuyorlar. Yorumunuzu lütfeder misiniz?

Prof. Gürer: Estağfirullah, dilimin döndüğünce ifâde etmeye çalışayım. Biliyorsunuz ki, bu tür eleştiriler toplumu oluşturan entelektüel kesim içerisinde diğer grup veya kişiler için dâima olagelmiştir. Bu durumu bir nevi ilmin veya entelektüel olmanın “tabîi akışı” olarak niteleyebiliriz. Özelde mutasavvıfların eleştirilmesine gelince, bunu da birkaç gruba ayırmak mümkündür. Bu eleştirilerin insaflısı var, insafsızı var; iyi niyetlisi var, kötü niyetlisi var; haklısı var, haksızı var. Dolayısıyla eleştiriyi genel olarak değil de her bir eleştiriyi müstakil olarak değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim. 

Çetinoğlu: Mutasavvıflar aleyhindeki görüşlerin; tasavvuf ilminin, Peygamber Efendimizin ebedî âleme doğuşundan sonra ortaya çıkması ile bağlantısı olabilir mi?

Prof. Gürer: Elbette ki olabilir. Aslında İslâm dünyâsında her alandaki târihî problemlerin neredeyse tamamının Hz. Peygamber’in irtihali sonrasında ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Biz tasavvuf akademisyenleri tasavvufu bilhassa dinin ihsan boyutu, yâni dinin ahlâk, ibâdet ve irfan boyutu olması yönüyle açıklarız. Bu boyutun yanında dinin bir de iman yâni inanç esasları boyutu (Kelâm) ile ibâdet ve gündelik hayat boyutu (Fıkıh/İslâm Hukuku) vardır. Diğer iki boyutu dinin teorik kısmını oluşturur, ihsan boyutu ise daha çok ferdî uygulamaya dayanır. Başka bir ifâdeyle Fıkıh’ta ve Kelâm’da kurallar bellidir ve bu kuralların uygulanıp uygulanmadığı kolaylıkla değerlendirilebilir, fakat Tasavvuf bir uygulamadır, teori değil pratiktir. Meselâ bir kimsenin kaç rekât namaz kıldığını, namazda okuduğu sûre ve duâlardan onun imanının olduğunu anlayabiliriz; yine namazının bozulup bozulmadığını Fıkh’ın belirlediği kurallara göre bilebiliriz. Ancak, o kimsenin namazında ne kadar gaflete düştüğünü, namazında ne kadar miraç yaşadığını, yâni namazdaki takva ve huşusunun ne kadar olduğunu ölçemeyiz.

Kur’an nefis terbiye ve tezkiyesinden (temizlemesinden) bahseder. Kur’an’da, Hz. Peygamber’in en önemli görevlerinden birisi olarak Müslümanları temizlemesi (tezkiye) sayılır. Madem ki nefsi temizleme bir Müslüman için bu kadar önemli o halde, Peygamberimiz’den sonra da nefis tezkiyesinin Müslümanlar arasında olması gerekir. İnsanlar bu hususta mutasavvıflara giderler. Her mutasavvıfın nefis temizleme usulü ise farklı farklıdır. İşte burada farklı görüşler ortaya çıkar ve eleştiriler başlar. Dini bilenler, kendilerinin din anlayışına, kendi usulüne uymayan görüşleri ve dini uygulamalarını, Meselâ nefis tezkiyesini eleştirirler. Fakat Hz. Peygamber zamanında böyle bir farklılık ortaya çıkmadı, tabîi olarak da çıkamaz, zira ihtilaf, anlaşmazlık ortaya çıktığında Hz. Peygamber ihtilafı ortadan kaldırırdı, çünkü o dinde otorite idi, eğer o hükmünde yanılacak olursa vahiy onun görüşünü düzeltirdi. Peygamberimizin âhirete irtihalinden sonra, onun tek başına yaptığı görevleri Müslüman toplumda bâzı gruplar yerine getirmeye çalıştı. Böylece faklı görüş veya uygulama dediğimiz mezhepler ve tarîkatler ortaya çıktı; Peygamberimiz zamanında tek mezhep yâni tek görüş ve tek tarîkat (uygulama) vardı, ondan sonra ise farklılıkların ortaya çıkmasından daha tabîi bir şey olamaz. Bu durum târihî/sosyolojik bir gerçeklik ve mecbûriyettir. Ne var ki, bu farklılıklar zaman zaman toplumda zenginlik boyutunu aşarak, tartışma, hattâ Müslümanlar arasında ölümle sonuçlanan büyük ve uzun süreli kavgalara sebep oldu. Burası üzücü. Yoksa din yâni İslâm Hz. Peygamber’den sonra bu mezhep ve tarîkatler vasıtasıyla sonraki nesillere büyük oranda aslı korunarak aktarılmıştır.  

Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra zuhur eden her yeni gelişme bid’at midir?

Prof. Gürer: Bid’atin kelime anlamı sonradan ortaya çıkmak ve önceki şeylere benzememek demektir. Cenâb-ı Hakk’ın Bedî’ esması vardır; Bedî’, bir şeyi örneği, benzeri önceden olmadan, yepyeni bir muhteva ve şekilde yaratmak demektir. Bid’at kavramı gelenekte daha çok Hz. Peygamber’den sonra dinde onun yapmadığı bir şeyi/ibâdeti icat etmek ya da onun yaptığından başka bir şekilde yapmak, onun yaptığını değiştirmek ve bozmak demektir. Bid’at kelimesini sözlük anlamında alırsak tabîi ki Hz. Peygamber’den sonra İslâm toplumunda olan her şey bid’attir. Bu bidati ise iyi-kötü, doğru-yanlış, kamil-eksik gibi tanımlamalarla tanımlamak gerekir.  

Çetinoğlu: ‘Bid’at, bid’attir. Hasenesi, seyyiesi olmaz’ diyenlere verilebilecek mâkul bir cevap var mı?

Prof. Gürer: Az önce de söylediğim gibi, burada kavram kargaşası var; böyle bir cümleyi kullanan kişi, eğer bid’at kavramından, Hz. Peygamber’in getirdiği ve gösterdiği dinî uygulamaların tahrif edilmiş şeklini kastediyorsa, elbette ki bu bid’atin iyisi kötüsü olmaz. Fakat bid’at kavramından Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan şeyleri kastediyorsa, bu durumda da elbette ki bid’ati iyi veya kötü diye ayırmak mecbûridir. Lise yıllarımda öğrenci iken, ülkemizde çok büyük müntesip sayısına sâhip bir tarîkate mensup birisi, “biz yakında Mekke ve Medine’de de hâkimiyet kuracağız ve Kabe’nin etrafındaki revakları ve üst katını yıkacağız, çünkü onlar Peygamberimizden sonra yapıldı, onlar bidattir” demişti. Bir lise öğrencisi olarak dahi bu düşünce bana akıl dışı ve saçma gelmişti. Her şeyi Peygamberimizin zamanındaki gibi korumak mümkün mü? Sonra İslâm’da şekil değil asıl önemli olan mânâdır. Buna dikkat etmek lâzımdır. Teravih namazlarının cemaatle kılınması Hz. Ömer’in uygulamasıdır. Bu uygulamayı beğenen Hz. Ömer “bu ne güzel bir bidat oldu!” demiştir. Bid’atin, velev ki ibâdetlerle ilgili olsa dahi, iyisi ve kötüsü olduğunu herhalde Hz. Ömer’in bu uygulaması ve sözünden daha güzel ifâde eden bir söz olamaz; bugün hiç kimse de Hz. Ömer’den daha Müslüman ve Hz. Peygamber’i ondan daha iyi anladığını iddia edemez.     

Çetinoğlu: Tasavvufî akımlardan Melâmilik ve Kalenderîlik hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Gürer: Aslında her iki grup da aynı ya da birbirine çok yakın meşrebi yâni tasavvufî anlayışı ifâde eder. Her iki meşrep de din ve ibâdetinde hiç kimseden çekinmemeyi, kibir ve riyadan son derece kaçınmak, bu sebeple iyi taraflarını gizlemeyi esas alır. Aslında bu tavır toplumda şekilci din anlayışının yaygınlaştığı, ihlâs ve samîmiyetin azaldığı, dinî bir menfaat aracı olarak kullanmanın, dinden “menfaatlenmenin” çoğaldığı zamanlarda böyle bir din anlayışına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Kalender kavramı, biraz daha “şekilde tepki”yi ifâde ederken, melamî kavramı biraz daha davranışı ve düşünceyi önceler. Meselâ Kalenderîler saçlarını tıraş ederler, sakallarını ve kaşlarını kazırlar. Melamîler ise ibâdetlerini gizlemeyi ve riyadan, gösterişten sakınmayı öncelerler. Önceleri tasavvuf mensupları arasındaki kişilerde görülen iki anlayış zamanla tarîkat hâline gelmiştir. Kalenderiyye İran’ın Save şehrinde doğan ve 630/1233 yılında Şam’da vefat eden Cemâleddîn-i Sâvî ile birlikte bir tarîkat görünümü kazanmıştır. Zamanla bilhassa Ortadoğu’da çeşitli bölgelerde görülen Kalenderî akımlar Sünnî inanç ve ibâdet esaslarından çok uzaklaşmış, âdeta gayr-i İslâmî bir muhteva ve görünüme bürünmüş, birtakım gayr-i meşru fiillerin yapıldığı, haramların işlendiği mekânlar ve gruplar hâline dönüşmüştür.

Melamîlik tavrı da Bıçakçı Ömer Dede ile birlikte bir tarîkat ismi olmuştur. Akşemseddin, Hacı Bayram’ı Veli’nin birinci halifesi olarak kabul edilir ve onun yerine posta geçer. Ancak Bıçakçı Ömer Dede de halifelik iddiasında bulunur ve o da tarîkat faaliyetlerinde bulunur. Akşemseddin Sünnî esaslara sıkı sıkıya bağlı iken, Ömer Dede biraz daha kalenderî melâmî meşrebi benimser. Bu sebeple onun tarîkatine Melâmetiyye adı verilmiştir.

Tasavvuf târihinde üçüncü devre melamilîliği diye bir tâbir de vardır. Birinci devre Hamdûn Kassâr’ın (v. 181/884) adıyla anılır. İkinci devre az önce de söylediğimiz gibi Bıçakçı Ömer Dede ile başlar. Üçüncü devre ise, Mısır’da doğan ve 1888 yılında Usturumca’da vefat eden Muhammed Nuru’l-Arabî ile başlatılır. Pek çok kitabı günümüze kadar ulaşan ve arkasında pek çok halife bırakan Muhammed Nuru’l-Arabî 19. yüzyılın çok renkli ve önemli mutasavvıflarındandır.

Melametî gruplarda zaman zaman sünnî akide ve ibâdet anlayışına aykırı davranış ve düşüncelere rastlamak mümkündür.

Çetinoğlu: ‘Şeyhü’l-Ekber’ olarak anılan Muhyiddin İbn Arabî’nin İslâmiyet’in öğrenilmesine katkıları konusunda neler söylemek istersiniz?

Prof. Gürer: Sadece İslâm ve tasavvuf târihinin değil, insanlık düşünce târihinin hiç şüphesiz en meşhur simalarından birisi Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’dir. Sâdece felsefeyi değil kendisinden önceki bütün düşünce sistemlerini muazzam bir sistem bütünlüğü içerisinde tetkik etmiş bir düşünürdür. Kendisinden sonra dünyâda ortaya çıkmış olan bütün düşünce sistemlerini etkilemiştir. Bu etki sâdece yeni ortaya çıkan düşünce sistemleri ile sınırlı kalmamış, ondan binlerce, yüzlerce yıl önce ortaya çıkmış olup onun vefatından sonra varlığını devam ettiren bütün düşünce akımlarını da içine almıştır. Onun sisteminin ana konusunu Varlık yâni Tanrı’nın varlığı, mahlûkatın varlığının Yüce Yaratıcı olan Allâhü Teâlâ ile irtibatını ortaya koymaktır ki bu mesele insanoğlunun zihninin, aklının, fikrinin, kalbinin ezelden ebede tam da ortasında durduğu insanlık düşünce târihinin en önemli meselesi olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

İşte bu sebeple, İbnü’l-Arabî’nin eserleri, kendisinden sonra, İslâm dünyâsı ile birlikte, bilhassa Avrupa’da okunmuş ve fikirleri her asır daha da yaygınlık kazanarak bugünlere gelmiştir. Son yüzyılda ise Batı’da ve Doğu’da fikirleri araştırılan en önemli düşünürlerin başında gelir. Bu itibarla tıpkı Muhammed Hamidullah’ın da bir mektubunda üzerine basa basa vurguladığı gibi, dünyâda İslâm’a ihtida etmede en büyük pay sahibi olan kişi, Mevlânâ Celaleddin-i Rumî ile birlikte ona âittir. İnsanlık târihinin en büyük medeniyetlerinden birisini oluşturan Osmanlı medeniyetinin sosyal ve ferdî ahlâk altyapısı Mevlânâ’ya âit iken, fikri altyapısının, düşünce altyapısının mayası İbnü’l-Arabî’nin düşüncesidir. Daha doğru bir ifâdeyle Osmanlı medeniyeti sünnî ve sufî bir medeniyettir ve bu medeniyetin Sûfîlik yönü büyük bir oranda ismini zikrettiğimiz iki şahsiyetin din, insan, hayat, Allah ve varlık düşüncesi üzerinde şekillenmiştir.         

Çetinoğlu: Tarîkatların zamanla çok sayıda kollara ayrılmasının İslâmiyet’e olumlu veya olumsuz tesirlerini tahlil eder misiniz?

Prof. Gürer: Tarîkatlar milâdî 1100’lü yıllardan itibâren İslâm dünyâsında çoğalmış, bu yüzyılda İslâm dünyâsının her tarafına yayılmıştır. Bu yayılmanın sebepleri arasında, Haçlı ve Moğol istilaları, iç karışıklıklar, dinî ve fikrî kavgalar, ekonomik sıkıntılar, göçler gibi birden çok etken sayılabilir. Bir de bir fikrin, bir düşünce akımının bir toplum içerisinde ortaya çıkıp, taraftarları çoğaldıktan sonra teşkilât hale gelmesi sosyolojik, kültürel ve târihî kaçınılmaz bir süreçtir. Tarîkatların çoğalmasında bu gerçekliği de gözden uzak tutmamak gerekir. Müslümanların kendilerine İslâm’ı öğreten ve Müslüman toplumlarda hayatî görevler yerine getirmiş olan tarîkatları benimsemeleri tasavvuf târihi açısından olumlu bir gelişme sayılabilir. Fakat diğer taraftan muhtevâ olarak kaliteyi düşürdüğü, ehliyetli ve kabiliyetli olanların yanısıra, kabiliyetsiz, hiçbir yetkinliği olmayan insanların tasavvufî grupları kalabalıklaştırması, elbette ki kalite düşüklüğünü de beraberinde getirmiştir. Buna bir de bu alanı kötüye kullanan, istismar eden kimseler ve tarîkat görünümü altında topluma fayda yerine zarar veren zümre ve kişiler eklenince olumsuzluk iki katına çıkmaktadır. Fakat bütün olumsuzluklara rağmen tasavvuf kültürü, geleneği ve tarîkatlar Osmanlı toplumu, Osmanlı Devleti ve Osmanlı medeniyeti gibi insanlık târihinde eşine rastlanamayan bir medeniyetin mayasını oluşturmuş, alt yapısını kurmuş ve inşa etmiştir. İlimde, fikirde, sanatta, siyasette, ticarette, üretimde, idarecilikte, insan anlayışında, çevre anlayışında, varlık anlayışında, kısaca hayatın her alanında ve bu alanlardaki başarılarda, son yüzyıla gelinceye kadar, Osmanlı toplumunda tarîkatların ağırlığı söz konusu idi. Şu kadar ki, târih boyunca, dine, topluma ve devlete zarar veren tasavvufî gruplar içerisinde bâzı tarîkatlar ve bâzı tasavvufî kişiler maalesef hep var olmuştur. 

Çetinoğlu: Nesimî ve Hallac-ı Mansur, Yunus Emre ve Mevlâna Celâleddin-i Rûmî tasavvuf ehli olarak bilinir. İlk ikisinin katledilmek suretiyle cezalandırılmasının, Ebüssuûd Efendi’nin sonraki ikili aleyhindeki beyanlarının, tasavvufla alâkalı olumsuz görüşlerin oluşmasında rolü olduğu kanaatinde misiniz? 4 isme, Şah İsmâil’i ve Şeyh Bedreddin’i dâhil edenlerin görüşlerine katılmak mümkün mü?

Prof. Gürer: Ebussuud Efendi’nin tavrının biraz siyâset taşıdığını düşünüyorum. Öyle anlaşılıyor ki o dönemlerde bâzı tasavvufî görüşler, mahrem kalması gerekirken ya da ehli arasında konuşulması gerekirken, belki de bu düşünceleri, art niyetle kullanan kimselerin elinden almak için bu iki Sûfî şahsiyet hakkında olumsuz görüşler, fetvâlar vermiştir. Bu iki şahsiyetin bâzı şiirlerinden dolayı Ebussuud Efendi’nin onlar hakkında olumsuz düşünce beyan ettiğini biliyoruz. Şiir ise, düşünceyi ifâde açısından hepimizin bildiği gibi çok dalgalı bir alandır. Meselâ Yunus Emre’nin:

Cennet cennet dedikleri/Bir köşk ile birkaç huri/İsteyene ver onları/Bana seni gerek seni

Dörtlüğü bir fetvâ ortamında gündeme geldiğinde müftü efendinin bu dörtlükteki “cenneti küçümseme” ihtimalini gözardı etmemesi gerektiğini, hattâ diğer ihtimallerden önce bu ihtimali düşünmesi ve hükmünü, fetvâsını buna göre vermesi gerektiği apaçık ortadadır. Müftü efendi, Yunus Emre’nin sağlam inançlı bir Müslüman olduğunu bilse de, def’-i mazarrat (zararın bertaraf edilmesi) ilkesiyle hareket edecek ve halk arasında ucu açık olan bu tür sözlerin yaygınlık kazanmasını önlemek için fetvâsını ona göre verecektir.

Yunus Emre ve Mevlânâ’nın dışındaki diğer dördünün durumu biraz farklıdır. Bu ikisi Sünnî sınırlar içerisinde değerlendirilir. Hallâc-ı Mansur’un idamı tamamen siyâsî sebeplere dayanır ve toplumda isyan çıkarmasından korkulduğu için, çok zorlama bir fetvâ ile idam edilmiştir; dinî görüşlerinden dolayı değil. Şah İsmail Şiî’dir ve Osmanlı Devleti’ne (Yavuz Sultan Selim’e) savaşmıştır. Nesîmî Sünnî akideye zıt fikirlere sâhip olduğu için, yâni Hurûfîlik gibi, hulûlîlik (tanrının insana hulul ettiği) gibi sünnî esaslarla asla bağdaşmayan inançlarından dolayı Sünnî toplumda kabul görmemiştir. Şeyh Bedreddin kadı iken isyan çıkaracağı iddiası ile idam edilmiştir. Yâni onun idamı da tıpkı Hallac-ı Mansur’un idamı gibi fikri değil siyâsîdir.

Özetle, elbette ki Ebussud Efendi’nin Yunus Emre ve Mevlânâ gibi Sûfîler hakkındaki olumsuz görüşleri bilhassa medrese çevrelerinde etkili olmuştur ve bu etki ilâhiyat çevrelerinde hâlâ devam etmektedir. Bu dört isme Yunus Emre ve Mevlânâ’yı ilave etmeyi doğru bulmadığım gibi Hallac-ı Mansur’u da diğerlerinden ayırıp bu ikisinin yanına koymamız gerekir diye düşünüyorum. Daha da ötesi, diğer üçünün de, yâni Nesîmî, Şeyh Bedreddin ve Şah İsmâil’in, birarada değil ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için söyleyemedikleriniz varsa, söz sizin efendim… Buyurunuz!

Prof. Gürer: İnsanoğlu için önemli olan bağlı olduğu, ön kabulle kabul ettiği ilke, topluluk ve inanç sistemlerinden ziyâde, o kişinin kendisinin nasıl bir hayat ortaya koyduğudur. Tasavvuf şöyle güzeldir, böyle iyidir ve biz de Müslümanız, İslâm’ı kabul etmişiz, Hz. Muhammed’i peygamber, Kur’ân-ı Kerîm’i ilâhî kitap olarak kabul etmişiz. Falanca mezhepteniz, filanca tarîkatteniz, filanca şeyh efendiye bağlıyız. Bunlar teorik şeylerdir. Haddim olmayarak söyleyebilirim ki, bizi bu dünyâda insan yapacak ve âhirette hesap gününde de kurtaracak şey, bu teorik kabul ve bağlılıklarımızdan ziyâde, bizim nasıl bir hayat ortaya koyduğumuz, dinimizi nasıl yaşadığımız, peygamberimizin izinden nasıl gittiğimiz, rehberimizi nasıl takip ettiğimizdir. Sûfîlerin en başından söylediği gibi: Tasavvuf lâf değildir, uygulamadır, sâlih ameldir, kal değildir, haldir, yaşamaktır. Yüce Allah hepimize güzellikleri güzelce yaşamayı, bildiğimiz doğrularla amel etmeyi, Hakk’ın peşinden gitmeyi nasip etsin; kuru iddia sâhibi olmaktan, bağnazlıktan, yobazlıktan, taassuptan, bâtılın peşine düşmekten korusun.   

Kıymetli hocam bana böyle bir imkân verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum, size, sevdiklerinizle birlikte sağlıklı, mutlu bir ömür diliyorum. Başarılarınızın devamını niyaz ediyorum.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim efendim. Cenâb-ı Allah benim için niyaz ettiklerinizi, daha fazlasıyla size ve âileniz fertlerine de ihsan buyursun.  

Prof. Dr. DİLÂVER GÜRER: 1965 yılında Yozgat’ta doğdu. 1981 yılında Yozgat Lisesi’nden, 1986 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, Haziran 1987’de Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Dâire Başkanlığı’nda, uzman yardımcılığına tâyin edildi. 1992-1993 öğretim yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tasavvuf Bilim Dalı’nda doktoraya başladı. 1995’te Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Tasavvuf Ana’ bilim Dalı’na araştırma görevlisi olarak tâyin edildi. 1997’de ‘Abdülkâdir Geylânî ve Kâdiriyye’nin Kolları’ isimli çalışması kabul edilerek doktor unvanına sâhip oldu. Fransa ve Mısır’da, ilim şubesi ile alâkalı araştırmalarda bulundu. 2002 yılında, alanında doçent, 2007 yılında profesör oldu. Yazar, hâlen Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanı’dır. Arapça ve İngilizce bilmekte’dir. Yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalesi vardır. Yayınlanmış Kitaplarından Bâzıları: 1-Abdülkâdir Geylanî, Hayatı Eserleri, Görüşleri: İnsan Yayınları. 2-Peygamber Kıssaları: İnsan Yayınları. 3-Fusûs’l-Hikem ve Mesnevî’de peygamber kıssaları: İnsan Yayınları.  4-Cilâ’ül Hâtır – Yolun Esasları (Abdülkâdir’i Geylânî’den tercüme): Gelenek Yayınları. 5-Risâleler (Abdülkâdir’i Geylânî’den tercüme): İnsan Yayınları. 6-Düşünce ve Kültürde Tasavvuf. Ensar Yayınları. 7-Mesnevî-i Şerif Şerhi (ortak yayın) 8- Mecâlis-i Seb‘a (Mevlânâ’dan tercüme): İlkharf Yayınları. 7-Mevlânâ, Hayâtı ve Yolu: Rumi Yayınları. Yazarın bunların dışında, çeşitli toplantılarda sunmuş olduğu tebliğleri, dergi ve kitaplarda yayınlanmış makaleleri ve kitap bölümleri gibi çalışmaları ile çeşitli ilmî ve akademik faaliyetleri bulunmaktadır.    

Menfî Felsefe ve İman Gözlüğü

     Menfî Felsefe, her şeyi çirkin ve korkunç gösteren siyah bir gözlüktür.

     İman gözlüğü ise, her şeyi güzel, dost gösteren; şeffaf, berrak, nuranî / nurlu bir gözlüktür.

     İnsan ise, bütün mahlûkatla ilgilenir. Her şeyle bir çeşit alış verişi vardır. Kendisini kuşatan şeylerle lâfzen / sözle ve mânen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye yaratılıştan mecburdur.

     Menfî Felsefe gözlüğü ile geçmiş zamana baktığında; mazi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı  üstüne çevrilmiş, karanlık, korkunç, büyük bir mezarlığı andıran bir şekilde görür. Fakat bu görüşte insan, pek büyük bir dehşet, yalnızlık ve ümitsizliğe düşer.

     İman gözlüğü ile mazi tarafına baktığı zaman; hakikaten o ülkeyi altüst olmuş bir şekilde görürse de, can kaybı yoktur. Sâkinlerinin daha güzel, nuranî bir âleme nakledilmiş olduklarını anlar. O kabirleri, nuranî bir âleme girmek için kazılan yer altı tünelleri olarak algılar. İman gözlüğünün insana verdiği sevinç, ferahlık ve güven; binlerce “Elhamdülillah” dedirten bir nimet olur.

     Gelecek zamana Menfî Felsefe gözlüğü ile bakınca; onu çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek; karanlık, korkunç ve büyük bir kabir şeklinde görür.

     İman gözlüğü ile bakınca; Hâlık / Yaratıcı, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın insanlara hazırladığı çeşit çeşit nefis, leziz yiyecek ve içecekleri içinde bulunduran; Rahman’ın bir sofrası olarak görür. Bu da ona binlerce “Elhamdülillah” dedirtir. 

     Menfî Felsefe gözlüğü ile semâvâta / göklere bakınca, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürenin bir manevra gibi yaptıkları pek sür’atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşet, vahşet, ürküntü ve korkuya kapılmaması olası değil.                                                                                                                                       

     Semaya İman gözlüğüyle baktığında; o garip, acip manevranın; bir kumandanın emri ile,  nezareti / gözetimi altında yapıldığını görür. Semavat âlemini süsleyen o yıldızların ışıklı kandiller şeklinde olduklarını farkeder. O koşuda korku, dehşet ve yabancılık duymaz. Ancak onlara muhabbet eder. Semavat / gökler âlemini bu şekilde tasvir eden İman gözlüğünün verdiği nimete; elbette binlerce “Elhamdülillah” söylemek bile ona az gelir.

     Menfî Felsefe gözü ile dünyaya bakan insan; arz küresini başıboş, yularsız, güneşin etrafında serseri bir şekilde gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık, kaptansız bir kayık gibi görür. Dehşet ve telaşa düşer.

      Dünyaya İman gözlüğü ile bakarsa, dünyayı; arzın Rahmanî bir gemi olup, Allah’ın kumandası altında bütün yiyecek, içecek ve giyecekleri ile beraber, insanları gezdirmek için güneşin etrafında dolaştırılan bir gemi şeklinde görür. İman gözlüğünden doğan şu büyük nimete, binlerce defa “Elhamdülillah” demeye başlar.

     Menfî Felsefeci bir adam ön cihete, yani ileriye bakarsa görür ki, bütün canlı mahlûkat -insan olsun hayvan olsun- kafile kafile, büyük bir sür’atle o yöne gidip kayboluyor! Yani yokluğa gidip, yok oluyorlar! Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden, üzüntüsünden çıldıracak bir hâl alır!

     İman gözlüğüyle bakan bir mü’min, insanların o yöne gidişleri, seyahatleri; yokluk âlemine değil, göçebeler gibi yayladan yaylaya bir geçiş olduğunu görür. Geçici / fâni yerden bâki / kalıcı bir menzile, yani hizmet çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olduğunu anlar. Yokluk âlemine gitmek değil diye, bu ciheti memnûniyetle karşılar.

     Fakat, yol esnasında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler, netice itibariyle saâdet ve mutluluktur. Çünkü, nuranî âlemlere giden yol kabirden geçer. En büyük saâdetler büyük ve acı felâketlerin sonucudur. Nitekim, Hz. Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saâdete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla erişmiştir. Yine, ana rahminden dünyaya gelen çocuk, geçtiği tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saâdetine ulaşır.

     Menfî Felsefe gözlüğüyle dünyaya gelenlere bakılsa, “Bunlar nereden nereye gidiyorlar ve niçin dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen soruya, doğru dürüst bir cevap alınamaz. Tabiatiyle hayret, tereddüt ve kararsızlık azâbı içinde kalınır.

     Fakat İman gözlüğü ile bakınca, insanların; kâinat sergisinde teşhir edilen garip, acip kudretin mucizelerini görmek ve mütalâa etmek / tetkik edip düşünmek için, Ezel Sultanı tarafından gönderilmiş mütalâacı olduklarını anlar. Bunlar o mucizenin azametine ve kıymet derecesine ve Ezel Sultanı olan Allah’ın azametine delâlet derecelerine vâkıf oldukları nispetde; dereceler aldıktan sonra, yine Ezel Sultanı’nın memleketine dönüp gideceklerini anlar. Bu anlayış nimetini kendisine veren iman nimetine “Elhamdülillah” demekten de kendisini alamaz.