9.4 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 218

Rüzgâr Eken Fırtına Biçer

Çocukluğumuzdan beri “Çırpınırdı Karadeniz” Türküsünü hüzünle, gözlerimiz yaşlı, yaşlı dinledik ve mırıldandık hep. Rusya’nın zulmünde inleyen Azerbaycanlı Türk kardeşlerimizin ıstıraplarını, çilelerini en derinden hissettik yıllar boyu. Bu ıstırapta çaresizliğimizin de payı büyüktü elbette.

 Sabır her şeye dermanmış. Köprünün altından çok sular geçti. Can Azerbaycan yıllar sonra bağımsızlığına kavuştu. Fakat Rusya, Türkiye ile Azerbaycan arasına sinsice bir tuzak kurarak Ermenistan’ı bir hançer gibi aramıza yerleştirdi. Bu yüzden Azerbaycan, özgürlüğünü doya doya yaşayamadı. Rus’un zulmünden kurtulduğu halde Ermeni’nin kalleşliğinden kaçamadı.

Dünya, insanlık tarihinin en korkunç katliamlarından birine uyandığında, takvimler 26 Şubat 1992’yi gösteriyordu. Tarihe kara bir leke olarak geçen katliam, Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı’da meydana geldi. Ermeniler kadın, erkek, çocuk ayrımı yapmaksızın önüne geleni katletti.  Bu katliamda, 613 kişi can verdi. Şehit olanlarda ağır işkence izleri vardı. Bu hunharca katliam, o dönemde çekilen görüntülerle ve katliamdan sağ kurtulanların anlattıkları ile tarihe kanlı harflerle yazıldı.

Resmi kayıtlarda, şehitlerden 63’ü çocuk, 106’sı kadın, 70’i yaşlıydı. 487 kişi ağır yaralı olarak kurtulmuştu. Esir alınan 68’i kadın, 26’sı çocuk 150 kişiden hiç haber alınamadı. Azerbaycan, Hocalı’da yaşananların “soykırım” olduğunu ilan etti. Bu acı, Türk milletinin kalbinde unutulmadan hep yaşadı. O günleri görüp yaşayan tanıkların anlattıklarında bazı bölümler:

Fransız gazeteci Jean-Yves Junet: “Bu gördüklerim gerçek olamaz, bunlar ya beynimin bana oynadığı bir oyun ya da Azeriler çok iyi mizansen hazırlamışlar” diye düşündü ilk önce. Öyle ya, hangi insanoğlu soğukkanlı bir şekilde elleri bile titremeden diri diri yalnızca kemikleri kalana kadar bir insanın kafa derisini yüzebilirdi? Ya da nasıl bir insan hamile bir kadının karnını kasatura ile yarıp doğmamış çocuğu oradan alıp sonra da çocuğu süngüleyebilirdi? Fakat katliamdan sağ kurtulmayı başaran bir avuç kişinin yeri göğü inleten feryatları bu gördüklerinin ne bir oyun ne de bir mizansen olmadığını tekrar hatırlattı ona. Jean Yves Junet Hocalı’da tanık olduğu vahşetin büyüklüğünü, “Pek çok savaş öyküsü dinledim, faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım hiç kimse tanık olmaz” diyerek özetlemekte gördüklerini.

Amerikalı gazeteci Thomas Goltz’un Amerika’nın Sesi’ne (VOA): “Gördüklerimiz karşısında Reuters muhabiri Elif Kaban ve eşim Hicran donup kaldılar. Fotoğrafçı arkadaşım öyle etkilenmişti ki fotoğraf çekebilmesi için kendisini objelerin üzerine doğru itmem gerekiyordu. Cesetler, mezarlar, evet hepsi mide gerektiriyordu. Ama olanları anlatmak, dünyaya duyurmak gerekliydi. Hayatta kalanları bularak hemen orada neler dediklerini kaydettik. Bazı cesetleri tanımaya çalıştım ama yüzlerinden vurulanlar, tanınmayacak halde olanlar vardı. Bazılarının kafa derileri yüzülmüştü.”

Ermeni Zori Balayan, 1996 yılında basılan Ruhumuzun Canlanması adlı kitabında  ise hiçbir pişmanlık belirtisi  göstermeden şunları yazmıştır: “Biz arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra bu 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı.”

Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan “For the Sake of Cross” (Haçın Hatırı İçin) isimli kitabında: “…Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa açlığa ve yaralarına rağmen hâlâ yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.”

“…Bazen ölü bedenlerin üzerinde yürüdüğümüz de oldu. Bir bataklığı geçmek için ölü bedenlerden oluşan bir yol döşedik. Ben cesetler üzerinde yürümeyi reddettim. Albay Olganyan korkmamamı emretti…”

Rus televizyon muhabiri Yuri Romanov  “Ben Savaşı Çekiyorum” adlı kitabında gördüğü vahşeti şöyle anlatmaktadır: “Ben helikopterin camından bakıyordum ve gördüğüm, bu insanlık dışı dehşet verici manzara gerçek anlamda beni hayretler içinde bırakıyordu… Büyük bir alan kadın, yaşlı ve çocukların cesetleri ile doluydu. Cesetler arasında bulunan ninesine sarılmış küçük kız cesedi, insanı yakan bir manzara idi. Beyaz saçlı, başı açık ninenin yanına küçük kız uzanmıştı. Nedense, onların ayaklarını dikenli tellerle bağlamışlardı. Ninenin elleri de bağlıydı. Her ikisinin kafasında kurşun yarası vardı. Yaklaşık 4 yaşındaki kız çocuğu hayatının son anında ellerini, ölmüş anneannesine uzatmıştı. Bu sahneden o kadar etkilendim ki, kamerayı bile unuttum…”

Ne yazık ki tüm dünyanın gözleri önünde böyle bir katliam yaşanmasına, tüm kanıtlarıyla, itiraflarıyla  Ermenistan’ın yaptıklarının ortada olmasına karşın, bizler katliamcı olarak suçlanmaktayız.

 Türklerin katliam yaptığını iddia eden Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Hocalı katliamı sırasında daha annesinin karnında olan ve kurtulmayı başaran Zarife Guliyeva’nın mektubunda sorduğu, “1915’te, 100 yıl önce yaşanan olaya soykırım diyorsunuz ama 20 yıl önce Hocalı’da yaşanan soykırımı neden görmüyorsunuz?” sorusuna bir türlü cevap vermemekte, verememektedir.

Bu zulmü Fanatik Ermeniler az görmüş olacak ki yine sabredemeyerek, 14 Temmuz 2020‘de Azerbaycan ordusundan biri tümgeneral olmak üzere 7 askeri şehit ettiler.  Bu kalleşlik, Dağlık Karabağ’ın işgalden kurtarılmasına giden savaşın fitilini ateşledi. Azerbaycan ordusu, işgal altındaki topraklarını bir bir kurtardı. Yeni bir anlaşma yapıldı.

 Bu gelişmelere rağmen fanatik Ermeniler hiçbir zaman sözlerinde durmamıştır. İşgal ettikleri Azerbaycan topraklarını tamamen terk etmemiş, uygun bir zamanda kalleşliklerine devam edebilmek için  önemli yerlere ve Azerbaycan’da kalmak isteyen kendi vatandaşlarının arasına kümelenmişlerdir.

İşte son günlerde bu çeteler yine hortlamaya başlayarak saldırılarına, katliamlarına  devam etmek istemişlerdir. Fakat Azerbaycan eskisi gibi güçsüz değildir artık. Bu çapulculara hak ettikleri cevabı anında vermiştir. Canını kurtarmak isteyenler silahlarını teslim etmek zorunda kalmıştır. Bu gelişmeler üzerine Ermenistan’a büyük bir Ermeni göçü başlamıştır.

Göç edenlerin bir kısmı mecburiyetten, bir kısmı da Türklere yaptıkları zulümden “belki de bir nebze utanarak” yollara düşmüştür. Fakat bir farkla, yıllar önce kendi yurdunu terk etmek zorunda kalan yaralı, yaya, aç susuz çıplak Türkler gibi değil, karnı tok, yardım alan, can ve mal emniyeti sağlanmış, istekli ve özel arabalarında Ermeni vatandaşları olarak göç etmektedirler.

Öyle sanıyorum ki Türk’e kin ve öfkesi dinmeyen bir takım Fanatik Ermeniler, bu göçe katılmayarak yine Azerbaycan topraklarında gizlenmiştir. Zamanı geldiğinde kalleşliklerine, kan dökmeye devam edebilmeyi planlamaktadırlar. Türk’e duydukları kin ve öfke hala devam etmektedir.

Geçen gün haberlerde Ermenistan’ın ünlü bir bayan mankeninin,  silahlanarak çetelere katıldığını izledik. Yurt dışındaki görevlilerimizi tehdit ettiklerini, zorbalık yaptıklarını gördük. Bu hareketler, Fanatik Ermenilerin hala Türk’e kin ve nefret beslediğinin bariz kanıtıdır.

Türkiye devleti,  Ermenistan’a ne kadar çok zeytin dalı uzatsa da, bir kısım fanatik Ermenilerin Türk’e  duyduğu kin ve nefret şimdilerde hala sıcaklığını korumaktadır.

Umarız bu nefret duygularının yerinde, tez zamanda barış çiçekleri açar. Biz Yunusların, Mevlanaların, Hacı Bektaş’ı Velilerin torunlarıyız. Yalanını itiraf edene, kötülük yapmaktan pişman olup vaz geçene ve özür dileyene her zaman bağrımızı sonuna kadar açarız. Yeter ki bu duygular samimi ve gerçek olsun.

Yıllarca hüzünle terennüm ettiğimiz “Çırpınırdı Karadeniz” türküsünü artık sevinçle söylemek istiyoruz. Umarım Ermenistan uzatılan yeni zeytin dalına tutunmayı bilir. Bu fırsatı iyi değerlendirir.

Rüzgâr ekenin fırtına biçeceğini her kes iyi bilmektedir.

Sevgiyle kalın…

Cemaat / Siyaset İlişkisi

“Cemaat” sözcüğü bizzat cemaat yapılanmaları tarafından masumiyetinden uzaklaştırılmış, ona siyasal hatta örgütsel bir kimlik kazandırılmıştır ki, bunun en acı sonuçlarını ne yazık ki Türkiye yaşamıştır… Hem de “darbe” girişimine kadar uzanan bir sinsi süreçte…

*

Milleti defalarca, üstelik jet hızıyla dolandırmasına rağmen kimi cemaatlerin halen peşinden gitmeye devam ettiği cüppeli ve sarıklılara ne demeli?..

*

Masum Müslümanlara peygamberin da adını kullanarak terlik, misvak ya da sözde “yanmayan kefen” satan cemaatlere nasıl bakılmalı ki?..

*

En vahimi de, Devleti yöneten bürokratlara kadar herkesin uzun yıllar “cemaat” diye masumiyet yüklediği ve “hizmet” ehli gibi desteklediği Fethullahçılardan ders alındımı dersiniz?..

*

Hani adları bir anda “cemaat”ten FETÖ’ YE, yani “hizmet”ten “terör Örgütü”ne dönüşenlerin nereden nereye geldiği analiz edilebildi mi?..

*

Evet; tecavüz yurtları, FETÖ dehşeti, Adnancılar vakası ve son yıllarda şaibeden kurtulamayan “cemaat” kılığındaki onlarca örgütsel yapının yol açtığı vahim sonuçlara rağmen halen tarikatçılığı savunanlara akıl sır ermiyor…

*

Asıl soru şudur; tarikat-cemaat kılığındaki yozlaşmış yapılar Müslümanlara zarar verirken ve İslam’ı yozlaştırırken aslında kim “akıllı olmalı’’ acaba…

Atatürk bu soruya 1925’te, “tekke ve zaviye”leri kapatarak yanıt vermişti de, nerede bunu anlayacak akıl, neredeeee?..

*

Cemaat-tarikat kılığındaki yozlaşmış yapıları izleyen aydın Türk genci DEİZİM diye tanımlanan İslam öncesi Türk dünyasının inanç sistemine sıcak bakmaya başladılar bile…

*

‘’DEİZM’’ , kısaca ‘’YARADANCILIK’’ demektir.

‘’TANRICILIK’’(özgün biçimiyle ‘’TENGRİCİLİK’’) diye adlandırılıyor.

Giderek ‘’yaygınlaşan deizmde’’ de Tanrı’ya inanç vardır.

*

Bugün çok büyük bir kısmı Müslüman olan Türkler, şimdi *DEİZM* denilen yeni bir ‘’İnanç Sistemini’’ tartışmaya başladılar.

Çünkü bugün uygulanan Müslümanlık, bu ‘’MİLLETE’’ dar gelmeye başladı görüşü yaygın… Niçin mi? Ya da Nasıl mı?

*

–Kadının aşağılanması,

–Aklın-bilimin horlanması,

–Orta Çağ Arap geleneğinin din diyerek topluma zorla giydirilmesi…

–Dinin siyasetçileri iktidarda tutmak için araç olarak kullanılması;

–Hatta yolsuzlukları aklayan bir örtü yapılması…

–Zalime, sömürgene karşı tavır takınmaması;

–Emperyalist Batı’nın savunucusu konumuna düşürülmesi;

*

Bugünkü İSLAM’I özellikle okumuş gençler arasında sevimsiz kılıyor.

Ve böylece yeni bir arayış başlıyor. Bulunan ‘’YENİ DİN’’ de ‘’DEİZM’’ diye adlandırılıyor.

*

İSLAMDAN ÇOK ÖNCA OLAN ‘’DEİZM’ İNANCINI ALEVİ-BKKTAŞİ DENİLEN KİTLE, BUGÜNLERE KADAR İSLAM İLE HARMANLAYARAK TAŞIDI.

*

Alevi-Bektaşi kültürüyle beslenmiş bir kısım vatandaşımız, Hz. Muhammet’in vahiy doğmalarıyla beslenerek ortaya koyduğu İslam Dininin toplumu yönetmede dünyevi ayağının Kerbela katliamıyla sonlandığı, İslami terörüze eden diktatörlüğü öncelemiş Emevi İslam anlayışının başladığı inancındadırlar

*

DEİZM denen atalar dininin elbette ki yenilenecek yönleri vardır ama bugün terörist imal eden Emevi İslam* anlayışından da Yahudilik ve Hıristiyanlıktan da bin kez üstündür.*görüşündeler…

*

Kur’an’ın öngördüğü ‘’İnanç Sistemi’nin yerine Bedevi Kültürüyle/ Orta Çağ Arap Egemenliğiyle beslenmiş ‘’Siyasal İslami’’ öne çıkarırsanız; aklını çalıştıran, mantığını kullanan sömürülmeye muhatap ezilmiş aydın Türk Genci de, zengin tarihinden beslenerek İnanç Sisteminde yeni arayışlara girer… Vebalini, başta Diyanet Başkanlığı olmak üzere toplumu yönetenler çeker.

Yâdında mı O Günler?

1930-1950 Yılları Arasında Yayımlanan Hâtıralarda Siyâsî, Sosyal Ve Kültürel Hayat

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 591 sayfalık hacimli ve zengin bir kitap… Muhtevası görünümünden daha hacimli…

Eser; İbrâhim Özen’in doktora tezi olarak hazırlanmıştır. Bilindiği gibi tezler, yazarının canını dişine takarak, gecesini gündüzüne katarak bütün dikkatiyle, maddî ve mânevî gücüyle ve de mahâretiyle ürettiği seçkin ürünlerdir. Kılı kırk yararak inceleyen, zor beğenen jüri üyelerinden geçer not alabilmek, kariyerinde ilerlemek isteyenler, çalışmalarını beğendirmek için var güçleriyle çalışmak mecburiyetindedir. Böyle bir jürinin geçer not verdiği bütün eserler, okuyucunun da takdirini hak etmiş olurlar.

Önemli bir hususu da belirtmek gerek: Meth-ü senâlara bakılarak alınan eserlerde beklenti çıtası yükseklerde olur. Okuyucu, kitabı bitirdikten sonra, ‘methedildiği kadar değilmiş’ de diyebilir. Yukarıdaki satırlar, böyle denilmeyeceğinin garantisi değildir elbette. Mâlum: renkler ve zevkler tartışılmaz.  Ancak mesele, ‘Zurnada peşrev olmaz. Ne çıkarsa bahtına’ sözü ile geçiştirilemeyecek kadar harc-ı âlem değildir.

Eserin müellifi İbrâhim Özen, eserine didaktik özellik kazandırmak için edebî konuulara da temas ediyor: Bu cümleden olarak ‘hâtırat’ ile ‘otobiyografik eser’ arasındaki farkı şöyle açıklıyor:

‘Hâtırat hem metin yazarının hayatına hem de yaşanan olaylara ışık tutan bir türdür. Hâtıratı, otobiyografik eserlerden ayıran en belirgin özellik, yazarın kendisini değil yaşadıklarını anlatmasıdır. Yazarın çevreye olan dikkati, yaşadığı, şâhit olduğu yahut (doğruluğuna inanmış olmak şartıyla) duyduğu veya (tam ve doğru hatırladığına emin olmak şartıyla) görgü şâhidi olduğu sosyal hâdiselere yer verdiği yazılı metinlerdir. Bu sebeple hâtırat; târih, edebiyat, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal ilimlere de katkı sağlar. Ayrıca okuyucuya geçmişi tahlil etme, doğru ile yanlışı, müspet ile menfiyi ayırt etme imkânı bulur. Bunlardan ders alanlar sâyesinde hâtırat yazıları didaktik özelliğe sâhip olur ki, yeni nesillere; daha medenî, daha anlayışlı bir hayatın kapılarını açar.

Aynı hâdisenin farklı kişiler tarafından değişik bakış açılarıyla ele alınması durumunda okuyucuyu araştırmacı olmaya yönlendirir.                                                                                                                                                                                                                                                                           

***

Arka kapak yazısında kitap, kendisini şöyle tanıtıyor:

Yâdında mı O Günler? Hâtırat yazarının okuyucusuna yönelttiği bir sorudan ziyâde okuyucuyla birlikte geçmiş zamanı yâd etme dileği taşır. Mâzinin izini tâkip bu çalışmanın temel kaynakları, 1930-1950 yılları arasında yayımlanan, gazete ve dergi sayfalarında kalan hâtıratlardır. Hâtıratların içeriğine bağlı olarak Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminden Türkiye Cumhuriyeti nin ilk yıllarına uzanan geniş bir dönem, çalışmanın sınırları dâhilindedir.

Yâdında mı O Günler? siyâsî, sosyal, kültürle alâkalı ve edebî hayata yönelik topluma mâl olmuş şahsiyetleri, olayları ve meseleleri târihî gerçekliğe bağlı kalarak bizzat yaşayanların ve işitenlerin bakış açılarıyla inceleme gayreti taşımaktadır.

Yâdında mı O Günler? üç bölümden oluşmaktadır. Hâtırat türünün özellikleri, diğer otobiyografik türlerden ayrılan belirgin yönleri, kurmaca metinlerle bağı, târih ve edebiyat araştırmalarındaki yeri giriş bölümünde incelenmiştir. Siyâsî târihe ayrılan birinci bölümde târih kaynaklarındaki kronolojik bilgi; yazarların şâhitliği, onların dönem, olay ve şahsiyetlere yönelik yorum ve değerlendirmeleriyle anlatılmış, böylelikle târihin seyri hâtıratlardan tâkip edilmiştir. İkinci bölüm; dönem ve topluluklar, sansür, kavga ve dostluklar, mahfiller, edebî eser hikâyeleriyle edebiyata ayrılmıştır. Edebî hâtıraların rol sâhibi olduğu bu bölümde şâir ve yazarların sanat mâceraları ve edebiyat ortamları kendi şâhitlikleriyle okuyucuya sunulmuştur. Üçüncü bölüm toplum ve kültür hayatıyla ilgilidir. Hâtırat içeriklerine bağlı olarak Osmanlı Devleti’nin son dönemiyle sınırlı kalan bu bölümde eğlence, mekân, okul, âile, kadın, Türk kimliği ve ulaşım gibi hayatın içinden meselelere dikkat çekilmiştir.

‘İÇİNDEKİLER’ sayfasında yazılı olanlar, okuyucunun kararını belirleyecek güvenilir bilgiler ihtiva ediyor:

GİRİŞ: HÂTIRAT HAKKINDA:

Hâtıratın Kısa Târihçesi, Hâtıratın Genel Özellikleri, Hâtıratın Diğer Türlerle İlişkisi, Hâtırat ve Günlük, Hâtırat ve Otobiyografi, Hâtırat ve Gezi Yazısı, Hâtırat ve Biyografi, Hâtırat ve Kurmaca Metinler, Hâtıratın Târih ve Edebiyat Araştırmalarındaki Yeri.

BİRİNCİ BÖLÜM / HÂTIRATIN İZİNDE SİYÂSÎ TÂRİH:

Sultan İkinci Abdülhamid Han Dönemi, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın Husûsî Hayatı, Bir Mizaç Özelliği: Vehim, Hafiye ve Jurnal, Toplumda Hafiye ve Jurnal Korkusu, Jurnallerin Sonucu: Sorgu-Hapis-Sürgün, Hafiye Gölgesinde Eğitim, İkinci Meşrutiyet’in İlânı İçin Yapılan Gizli Faaliyetler, İkinci Meşrutiyet Dönemi, Meşrutiyet’in İlânı, 31 Mart Vakası, Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı, Siyâsî ve Askerî Yönü, Yaralı ve Hasta Askerler – Rumelili Aileler, Bâbıâli Baskını, Mahmut Şevket Paşa Suikastı. Birinci Dünya Savaşı, Savaşa Katılma Süreci, Cephelerdeki Mücâdele, Çanakkale Cephesi, Kafkas Cephesi, Sina-Filistin Cephesi, Irak Cephesi, Savaşın Ekonomik Cephesi, Mütareke Dönemi ve Millî Mücâdele, İşgal Yıllarında İstanbul, Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a Çıkışı, Erzurum ve Sivas Kongreleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı Millî Mücâdele İçin Çalışan Gizli Teşkilâtlar, İzmir’in Kurtuluşu, Millî Mücâdele ve Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Ankara, Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk ve İnkılâplar, Atatürk’ün Mizacı, Atatürk’ün Sofrası, İnkılap Hâtıraları, Cumhuriyet’in İlânı, Şapka İnkılabı, Harf İnkılabı, Târih Çalışmaları, Dil Çalışmaları, Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası.

İKİNCİ BOLUM / HÂTIRAT VE EDEBİYAT:

Edebî Dönemler ve Topluluklar, Edebiyat-ı Cedide Topluluğu, Fecr-i Atî Encümeni, Millî Edebiyat Hareketi, Nâyîler Hareketi, Yedi Meşale Hareketi, Garip Hareketi, Edebiyat ve Sansür, İkinci Abdülhâmid Han Dönemi,  İkinci Meşrutiyet Dönemi, Mütâreke Dönemi, Atatürk Dönemi, İsmet İnönü Dönemi,  Ediplerin Kavga ve Dostlukları, Polemikler ve Tartışmalar, Dostluklar, Kırılgan ve Öfkeli Kişilikler, Evler, Salon Toplantılar, ı Kıraathâneler-Kahvehâneler, Lokantalar-Meyhâneler-Pastahâneler – Oteller,  İdârî Merkezler, Sanatkârların Hâtıralarına Yansıyan  Edebî Eserleri, Edebî Eserlerin Yazılış Hikâyesi, Edebî Eserleri Tanıtma ve Açıklama Gayreti, Edebî Eserlerin Yazılış Süreci.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM / HÂTIRATA YANSIYAN SOSYAL HAYAT

Eğlence Hayatı, Ramazan Eğlenceleri, Bayramlar, Sünnet Düğünleri, Evlilik Merâsimleri,  Hıdırellez,  Çilehâne Bayramı (Ot Toplama Merâsimi), Hamamlar, Saray Etrafında Merâsimler, Tenezzüh ve Eğlence Yerleri, Tepebaşı Bahçesi, Taksim Bahçesi, Göksu Deresi, Kâğıthane Tepesi,  Boğaziçi Âlemleri, Alemdağı ve Kayışdağı Piknikleri, Diğer Eğlence Yerleri, Okul ve Eğitim, Merâsimler, Öğrenci Gözüyle Eğitime Yönelik Eleştiriler, Aile Hayatı, Ev Düzeni, Akşam Sohbetleri, Misâfirlikler, Kadının Toplumdaki Yeri, Osmanlı Devleti’nde Türk Kimliği, Ulaşım Araçları.

Eserin son üç bölümü; SONUÇ, KAYNAKLAR ve DİZİN başlıkları altında 523-591. Sayfalarda yer alıyor.

Kitap, 1930 yılından önce yaşanmış ve fakat 1930 yılından itibâren yayın organlarında yer almış hâdiseleri de kapsadığı için çok geniş bir zaman dilimini hâtıralarda canlandırıyor.

Akıllı telefonsuz bir hayatın yaşanabilmiş olmasını havsalalarına sığdıramayan gençler kadar, ‘nerede o eski bayramlar’ diye geçmişi tahassürle anan ve hatta arayan, yaşlanmış olsun veya olmasın bütün yaş alanların, kâh haz duyarak, kâh göz pınarlarındaki ıslaklıkları silerek okuyacakları bir kitap. 

*** 

‘Kaynaklar’ bölümünün tahlilinden anlaşıldığına göre eserin yazarı İbrâhim Özen, 199’u kitap tez ve bildiri, 484’ü gazete ve dergi gibi süreli yayın, 51’ ansiklopedi ve sözlük türünde yer alan 734 adet kaynaktan faydalanmıştır. 

Dr. Öğr. Üyesi İBRÂHİM ÖZEN: 1987 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğretimi burada tamamladı. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 2009 yılında mezun oldu. Aynı üniversitenin çatısı altında 2011 yılında ‘Edebiyat Târihlerinin Yeni Türk Edebiyatına Yaklaşımı’ başlıklı teziyle yüksek lisans; 2016 yılında ‘Hâtıratlarda Siyâsî, Sosyal ve Kültürel Hayat [1930-1950]’ başlıklı teziyle doktora eğitimini tamamladı. Ebubekir Hâzım Tepeyran’ın ‘Eski Şeyler’ adlı hikâye kitabını günümüz Türkçesine aktardı. Mahmut Yesari’nin gazete ve dergi sayfalarında kalan hâtıralarını ‘Bâbıâli’den Son Selâm’ başlığıyla kitaplaştırdı. Peşi sıra Burhanettin Tepsi’nin ‘Bir Aktörün Hâtıraları-Silvain’in Şakird-i Marifeti’, Suphi Nuri İleri’nin ‘Gazetecilik Hâtıralarım’, Aziz Samih İlter’in ‘Trablusgarp Harbi’nin Gizli Cephesi’, Naşit Özcan’ın ‘Komik-i Şehir Naşit Efendi’ ve Hüseyin Suat Yalçın’ın ‘Hem Hatırlar Hem Gülerim’ isimli hâtıralarını yayımladı. 1940’ların züppelik modası olan bobstillerle ilgili ‘Kısa Pantol Bol Caket Bobstile Maşallah’ adlı araştırma inceleme kitabını yazdı. Hâtırat, biyografi, günlük ve gezi yazısı gibi otobiyografik türler, Cumhuriyet dönemi süreli yayınları, modern Türk romanı ve hikâyesi çalışma alanları arasındadır. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Edebiyatı alanında doktor öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. 

TÜRKÇEMİZ

Dil, insan kalabalıklarını millet hâline getiren unsurların başında gelir. Dil, fertler arasındaki anlaşmayı sağlayan, millî birliğin esâsını ve özünü teşkil eden bir araçtır. Toplumlar, millet olmayı bir dile sâhip olmakla elde eder ve millî varlıklarını da kendi dilleriyle koruyabilirler. Dilini geliştirip zenginleştiremeyen, yabancı dillerin istilâlarından koruyamayan milletler, ne millî bir kültür oluşturabilir, ne de oluşmuş kültürlerini koruyabilirler. Yozlaşma ve yabancılaşma dille sınırlı kalmayarak, zamanla bütün değerlerin yok olmasına ve millî birliğin telâfisi imkânsız zararlar görmesine sebep olur. Dili yozlaşan, yabancı dillere karşı; gerek toplum hayatında, gerekse öğretim ve eğitimde geri plânda kalan bir milletin geleceği, ciddî şekilde tehlikeye düşer.

Bugün dilimiz iyi konuşulup yazılamamaktadır. Türkçemiz her geçen gün biraz daha bozulmakta ve cümle bozukluklarına hemen herkesin konuşmasında rastlanmaktadır. Dilimize karşı kayıtsızlık ve özenti, maalesef iş adamlarımızı ve esnafımızı da etkilediğinden üretilen mal ve ürünlerin isimlerinde, ticârî unvan ve adlarda yabancılaşma süratle artmaktadır. Şehirlerimizin cadde ve meydanlarında dolaşıldığı zaman, mağaza ve işletmelerin isimlerinde nasıl bir dil kirliliği yaşadığımız rahatlıkla görülebilmektedir.

Bilerek veya bilmeyerek günlük konuşmalarımızda; ‘uyum’ yerine ‘adapte’, ‘çaba’ yerine ‘efor’, ‘büyük’ yerine ‘makro’, ‘küçük’ yerine ‘mikro’, ‘torba’ yerine ‘poşet’… gibi pek çok kelimenin Türkçesi yerine, yabancı dillerdeki karşılıklarını kullanır hâle geldik. Aynca ‘Rumeli’ yerine ‘Roumelie’, ‘Durak’ yerine ‘DoRock’, ‘Paşa’ yerine ‘Pasha’, ‘Efendi’ yerine ‘Efendy’ ‘dönerci’ yerine ‘dönerchi’ ve ‘Ahmet’in’ yerine Ahmet’s’ gibi Türkçe veya Türkçeleşmiş kelimeleri yabancı dil kurallarına göre yazarak kullanmak sıradan hâle geldi. Millî Eğitim yerine, milsizi olurmuş gibi ‘Milli Eğitim’ gibi… daha da kötüsü; ‘evet’in yerini ‘yes’ler, ‘okey’ler aldı, vedâlaşmalarımız ‘bye bye’larla yapılır oldu.

Dilimizle ilgili sıkıntılardan bir diğeri de, kavramlar ve terimler üzerinde anlayış birliğinin sağlanamayışıdır. Bu durum dilde kavram kargaşasına sebep olduğu gibi, millî birliğimize de zarar verecek boyutta kamplaşma ve krizlere sebep olmaktadır. Üzerinde hemen hemen hiç anlaşmaya varılamayan, herkesin işine geldiği gibi anladığı ve anlatmak istediği milliyetçilik, ilericilik ve gericilik gibi kavramlar bunun örnekleridir.

Gençlerimizin çoğu kelime ve deyimleri yerli yerinde kullanamıyor, özellikle de içinde uzun ses bulunan kelimeleri doğru söyleyemiyor. Kelime hâzineleri son derece kıt; birkaç yüz kelimeyle günlük konuşmaları idâre ediyorlar. Gençlerimiz Türk dilinin güzellik ve zenginliğinden; kendi dilinde düşünebilme zevk, gurur ve bağımsızlığından maalesef mahrum durumdadır. Yeni yetişen nesillerin, ana diliyle yazılmış romanları, hikâyeleri, şiirleri anlayamadan yetişmeleri; târihlerinden, kültürlerinden ve dolayısıyla medeniyetlerinden habersiz olmalarına ve bu değerlerden kopmalarına, hattâ düşman olmalarına sebep olmaktadır.

Bütün bu aksama sebeplerinin başında, dilimizin iyi öğretilememesi ve dil şuurunun geliştirilememesi gelmektedir. Dil eğitimi, ilk ve orta öğretimin en önemli hedeflerinden biri olmasına rağmen, yeni yetişen nesillere, dilimizin doğru dürüst telaffuz edilip konuşulması ve yazılması okullarda öğretilememektedir. Diğer bir sebep, okullarda ve üniversitelerde eğitim dilinin yabancı dille yapılmasıdır, ilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, basın ve yayın kuruluşlarının kullandığı doğru olmayan dil, ticârî hayatın getirdiği yabancılaşma, bilgisayar ve internet kullanımı, dilimizde bozulmalara yol açan sebepler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Güzel bir Türkçenin yeni nesillere aktarılarak varlığını koruyarak devam ettirebilmesi için, kişiler ve toplum olarak, titiz ve dikkatli olmamız gerekmektedir. Bu konuda hepimiz dil şuuruna sâhip olmak ve şuurlu hareket etmek ve şuurlu insanlar yetiştirmek mecbûriyetindeyiz. Dilimizin bozulmasını önlemek ve yabancılaşmanın önüne geçmek için Türkçenin doğru kullanımıyla ilgili dikkatin oluşturulmasına, öncelikle aileden başlanmalıdır. Çünkü çocuklarımız Türkçeyi önce ailelerinden öğrenmektedir. Okul öncesi eğitimden başlayarak yükseköğretime kadar eğitimle ilgili gerekli tedbirler alınmalı ve gereken düzenlemeler yapılmalıdır. Bu çerçevede dil eğitimi ciddî olarak gözden geçirilmeli ve öğrencilerimize dil şuuru verilmelidir.

En doğru eğitim, ülkenin kendi diliyle yapılan eğitimdir. Dil uzmanlarına göre insan en iyi biçimde kendi dilinde düşünebildiği gibi, verimliliğini ve üretkenliğini de kendi dilinde gösterir. Türk dilinin bozulma ve yabancılaşmasının önemli sebeplerinden birisi olan yabancı dille eğitime son verilmelidir. Ayrıca, üniversitelerimizde Türkçenin eğitim dili olması ve bütün tezlerin Türkçe yazılmasının sağlanması, Türkçenin ilim dili olarak gelişmesinin önündeki engelleri kaldıracaktır.

Dilin bozulma alanlarından biri de, göze doğrudan hitap eden tabelâ kirliliğidir. Bu konuda en önemli görev, mahallî yöneticilere düşmektedir. Belediyelerimiz bu konuda yetkilidir. Birçok belediye, meclis kararıyla tabelâlardaki dil kirliliğini asgariye indirebilmiştir. Belediye başkanları, bu konuda önemli mesâfeler kaydedebilir.

Radyo, televizyon ve yazılı basında kullanılan dil de, menfî ve müspet etkiler taşımaktadır. Bu sebeplerle sunucu, spiker ve metin yazarlarının mutlaka dil eğitiminden geçmesi sağlanmalıdır.

Maalesef dil kirliliği, resmî kurulularımızda da vardır. Atatürk 1 Kasım 1932 târihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış töreninde yaptığı konuşmada: ‘Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, alâkalı olmasını isteriz.’ diyerek, devlet teşkilâtının dikkatini çekmiştir. Bu tâlimat doğrultusunda resmî kurumların dilimize gereken önemi vermesi sağlanmalı; bütün kurumlanımız, kendilerini dil denetiminden geçirmelidir.

Her şeyden önce millî bir dil politikası oluşturulmalıdır. Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi maksadıyla çalışmalar yapmakla mükellef olan Türk Dil Kurumu’nun kuruluş kanunu bile yoktur. Kurumun kuruluş gayesine uygun, tartışmalardan uzak, Türk dilinin bütün problemlerini çözecek nitelikte yapılandırılması, çok büyük önem arz etmektedir.

Kötüye gidiş, dilimizin gücünü bilmemekten ve millî şuurumuzun dille olan bağının giderek zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Ortada kimsenin üstlenmediği fakat aslında herkesin içinde olduğu bir ihmal vardır. Türkçeye hak ettiği titizliği göstermek, Türk milletinin her ferdinin vazifesidir. Bu konuda, aydınlara ve öncülere çok daha büyük sorumluluklar düşmektedir. Toplumları etkileme gücünü elinde bulunduran herkes, tesir edebileceği herkesi güzel ve doğru Türkçe ile konuşmaya ve yazmaya yönlendirmeli, hattâ mecbur etmelidir.

Dilimizi, Türkçemizi kaybettiğimizde; artık candan aziz vatanımız da dâhil olmak üzere, kaybedecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.

Oğuz Çetinoğlu: Ses Bayrağımız Türkçe. Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2020.

Pahalılığa Sebep Arayan Allah’a Şirk Koşar

Geçen yazımda, “Dövizi Allah yükseltiyor! Fiyatları Allah yükseltiyor!” dan başlayıp kuantum teorisine gelmiştim. Epey uzun bir uçuş.

Asıl mesele şu: Determinizm var mıdır? Yok mudur? Yani sonuçlar, sebeplerden mi doğar? Yoksa aynı sebeplerin farklı sonuçlar doğurması mümkün müdür?

Bu sorular büyük sorular. Bilimden dine her şeyi ilgilendiren sorular. 

Bilim nedir? Bir sistemin bugünkü özelliklerinden gelecekteki özelliklerini tahmin etme gayretidir bilim. Taş elimizdeyken bırakırsak hangi hızla ve ne zaman yere düşer? Ayın ve güneşin bugünkü yerleri ve yörüngeleri belliyken bir sonraki güneş tutulması ne zaman olacak? İşte Newton fiziği, yani bizim evrenimizin fiziği bu soruların cevaplarını saniyesine kadar verebiliyor. Geçmişi tahminde, yani mesela jeolojide de aynı metot çalışıyor. Bugünkü şartları ölçüp, gözleyip, bunları geçmişte hangi şartlar yarattı diye sorup cevaplayabiliyoruz. 

Determinizmin duvarındaki çatlak

Çok kabaca Newton fiziği şu: Eğer bir taneciğin, şu andaki yerini, kütlesini ve hızını biliyorsanız gelecekteki yerini ve hızını bulabilirsiniz. Küçük bir düzeltme: Fizikte kütle ve hız yerine, bunların çarpımı olan momentum kullanılır. O halde sebep-sonuç şöyle: Bir taneciğin yerini ve momentumunu biliyorsanız onun geleceğini de geçmişini de tayin edersiniz. Mükemmel bir determinizm. 

Kuantum teorisinin ortalığı karıştırmasının sebebi şu: O evrendeki, yani çok küçük ve hafif taneciklerin evreninde taneciklerin hem yerini hem de hızını aynı anda ölçemiyorsunuz. Veya önce yeri, sonra hızı ölçtüğünüzde aldığınız sonuçlarla; önce hızı, sonra yeri ölçtüğünüzde aldığınız sonuçlar aynı değil. Aralarında Planck Sabiti denilen bir sayıyla orantılı bir fark var. 

İşte bilim felsefesinin ağır toplarından Friedrich Waismann, bu keşiflerden sonra meşhur sözünü söylemiş: “Determinizmin duvarındaki çatlak kesindir ve bu hâlden kurtulma ümidi yoktur.”

Bazı Batılı dindarlara göre, Newton kanunları evrende Tanrı’ya yer bırakmıyordu. Her şey tayin edilmişken, muayyenken, bugün olanlar dünkü sebeplerden, yarın olacaklar bugünkü sebeplerdense Tanrı neredeydi? Tabii bu madalyonun tersi de var. Her şey sebep-sonuca göre işliyorsa bu kâinatta insanın da hür seçimi yoktu. İşte muayyeniyetin, yani determinizmin, yani sebep-sonuç zincirinin duvarında bir çatlak varsa bu Tanrı’ya bir yer açardı. Bu fikrin de hemen eleştirisi geldi: Siz Tanrı’yı çatlaklarda mı arıyorsunuz!

Eşariyenin entelektüel intiharı

Müslüman dünyanın çoğuna hâkim olan itikat mezhebi Eşariye’de de determinizm var. Ama Tanrı’nın determinizmi. Evren her an yeniden yaratılıyor, he an tekrar kuruluyor. Yaratan Tanrı. O halde her anı, bir önceki andan bağımsız, dilediği gibi yaratabilir. Dolayısıyla insanın, insanın biliminin, Newton’un ve şürekâsının determinizminin veya Kuantum teorisyenlerinin yapıp ettiği o kadar da önemli değildir. Müslüman dünyada parlak bir aydınlanmadan sonra bilimin de felsefenin durup çökmesi Eşari düşüncenin hâkimiyetinden, siyasi otoriteyle birleşip hükmetmesindendir diyenler var. Mesela Müslüman Zihninin Kapanışı, mesela Kayıp Aydınlanma’nın yazarları bu fikirdedir. Birincinin alt başlığında, “Entelektüel İntihar” sözü var. 

Bir köşe yazısının kapsamından çok ayrıldığımın farkındayım. Bir daha yapmayayım. İki konuyu belirterek kapatayım. 

İrade-i külliye – cüziye

Birincisi: 

Bazı ölçmelerin birbirini bozması, sebep-sonuç dünyasının yıkılması değildir. Bu determinizmin duvarını da çatlatmaz. Kuantum evreninde bir irini bozmadan ölçülebilen değişkenler vardır ve bunların belirlediği bir sistem zaman içinde gayetle belirli bir yol alır ve her seferinde aynı yolu alır. Şrödinger’in kedisi ve şansa bağlı görünen olaylar, birbirini bozan ölçmelerden kaynaklanıyor. Telaşa gerek yok. Nitekim bendeniz, 55 yıl önce birinci ve ikinci periyot atomlarının ve iyonlarının dalga fonksiyonlarını ve enerjilerini hesapladım. O atomlar hâlâ o enerjideler. Dalga fonksiyonları da öyle.

İkincisi şu: 

“Dövizi ve fiyatları Allah yükseltiyor!” diyen hoca efendilerin bir sözü daha var ki o, bu birinciden daha vahim. Dövizin ve fiyatların yükselmesinde başka bir sebep var diyenler, Allah’a şirk koşuyormuş. Dolayısıyla kâfirlermiş! Eyy ben ekonomistim diyenler. Ekonomiyi yönettiğini söyleyenler… Dikkatli olun. Sonunuz pek hayırlı görünmüyor. 

Bunların dışında, irade-i külliye- irade-i cüziye en makulü galiba.

Bu son olsun. Bizim dünyamıza döneyim. Yoksa hiç terk etmemiş miydik?

Dövizi ve Fiyatları Kim Yükseltiyor?

Son zamanlarda Cübbeli modasına uyan türlü serpuşlu birileri YouTube’da fetvalar veriyor, İslam adına nutuklar atıyor. Eh haklarıdır. Sosyal medyayı kullanmasınlar mı? Bunlardan biri, geçende “Pahalılığı yapan Allah’tır, doları yükselten Allah’tır!” diye haykırıyordu. Herhâlde bir takım insanı da ikna ediyordur. Çünkü sırtında cübbe, kafasında sarık vardı.

Biri televizyona çıkıp, ”Bugün sokağa çıkmayın!” dese, hani söyleyen meteoroloji uzmanı bile olsa muhtemelen havaya bakıp çıkarsınız. Ama üstünde askerî üniforma olan biri söylerse itaat etme ihtimaliniz daha yüksektir. Ben bu sonuncusundan birkaç tane gördüm ve yaşadım… Tıpkı bunun gibi ben bir video yapıp “Doları Allah yükseltiyor, pahalılığı Allah yapıyor!” dersem kimse ciddiye almaz. Belki beni AKP’li bir militan sanırlar, o kadar. Ama sırtıma cübbe, kafama sarık sarıp çıkarsam durum değişir. Bu bir ruhban otoritesidir ve İslam’da yoktur, dense de Müslümanlar arasında maalesef bol bol vardır. Kıyafet devriminin haklı olabileceğini biraz hissediyor musunuz?

Peki biz ne yapalım?

El hak. Doları da domatesi de Allah yükseltiyor. Yağmuru da o yağdırıyor, kuraklığı da o yapıyor… İyi de bizim yapabileceğimiz şeyler yok mu? 

Konu “Hür irade var mıdır?”, “Sebep-sonuç diye bir şey var mıdır?”, “Determinizm var mıdır?” gibi ezeli sorulara gider. İçinden çıkmak kolay değildir. Yine bizim dünyamızda verilen “İrade-i külliye- irade-i cüziye” cevabı güçlü bir cevaptır. 

Bu sorular yalnız dinde sorulmaz. Felsefede de bilim felsefesinde de sorulur. Bilimle dini rekabet hâlinde görenler, “Determinizm yıkılmıştır!” gibi cartist cevapları çok severler. (Cartizm için bakınız: https://bit.ly/cartizm-karar  https://bit.ly/cartizm-mdm )

Gazi Üniversitesi Nöropsikiyatri Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi, her yıl Nörofelsefe veya Nöropsikiyatri başlığı altında, tıpla felsefenin sınırlarında sempozyumlar düzenlerdi. 2006 sempozyumunun başlığı “Biyolojiden Felsefeye Akıl Sorunu” idi. Ben de davetli konuşmacıydım. “Kuantum Teorisi ve Felsefe” başlıklı bir konuşma yapmıştım. Konuşma metnini Gazi Tıp Dergisi 17 (3) 2006 s. 122-126’da bulabilirsiniz. (Dergi internette de var.)

Üç evren

Çok küçük kâinatın fiziği Kuantum Fiziği, çok büyük kâinatın fiziği ise Özel ve Genel İzafiyet Teorileridir. Bu ikisi ve elementer tanecikler üstündeki çalışmalar fiziğin bugünkü uç beylikleridir. Biz, kendi boyumuzdaki, yani uzunlukların metre, ağırlıkların gram mertebesinde olduğu evrene alışığız. Bu anlattığım uç beyliklerine giderseniz çok şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşıyorsunuz. 

Bahsettiğim konuşmada, şu iki şiiri vermiştim: 

Birincisi Alexander Pope’un (1688-1744) Tevrat’ın Tekvin bölümüne naziresiydi:

Doğayı gizliyordu karanlık gece,
Tanrı “Newton olsun!” dedi
Aydınlandı bilmece

Sir John Collings Squire (1884- 1952), nazireye nazire yazdı:

Ama bu uzun sürmedi, şeytan kükredi “Ko,

Einstein olsun!” ve geri geldi statüko.

Hissim o ki Squire, bu mısraları modern kuantum teorisinin doğduğu 1925 yılından önce yazdı. Yoksa o tarihte olanlarla şeytanın ağzının açık kaldığını bilirdi. 

Sebep – sonuç var mı yok mu?

Cübbeden, sarıktan, doların ve fiyatların Allah tarafından yükseltildiğinden buralara nasıl geldik? Sebep-sonuç, determinizm, meselelerinden. Sebep şu: Kuantum teorisinde, teorinin kurucu babalarından Heisenberg’in adıyla anılan bir “muayyeniyetsizlik ilkesi” vardır. Öztürkçe yapacağız diye “belirsizlik ilkesi” diyorlar ama muayyeniyetsizlikle belirsizlik aynı şeyler değil. İngilizce aslı, indeterminacy. Buna da nedenselliksizlik mi diyeceğiz acaba? 

Neyse, Kuantum kanunlarının evreninde, yani elektronların, atomların kâinatında bizim kâinatımızdaki gibi bir belirlilik, bir muayyeniyet yok. 

İşte, bazı din düşünürleri fizikteki bu kavramın üstüne atlıyor ve “Oh olsun. İşte sebep-sonuç yok.” diyor. “Sebep-sonuç yok” demek, aslında bilim yok demektir. Öyle ya. Aynı başlangıç şartları bazen şöyle, bazen böyle sonuç veriyorsa neyin bilimini yapacağız? 

Düşünün, faizleri yükseltince dolar çıkabilir de düşebilir de… Sayın Nebati gelirse düşer, Sayın Şimşek gelince yükseliverir. Belki de tersi olur. Determinizm yoksa her şey olabilir. 

Böyle bırakmayacağım. Devamı var…

İzmit Yüzüncü Yıl Doğum Evi Ve Belediyelerin Sağlıktaki Yeri

Sağlık hizmetlerinde belediyelere ilk olarak 1871’de memleket tabibi bulundurmak yükümlülüğü ile sorumluluk verilmiştir. Bu 1913’te hükümet tabipliği olarak adlandırılmıştır.

Cumhuriyetin ilanı ile Doktor Refik Saydam’ın bakanlığında sağlık sisteminde hükümet tabipliği, belediye tabipliği ve karantina tabipleri vardır. Cumhuriyetimizin başlangıcında Sağlık Bakanlığına bağlı olarak 86 yataklı tedavi kurumumuz, 647 hasta yatağı, 554 hekim, 69 eczacı, 20 hemşire, 136 ebe ve ile 560 sağlık memurumuz vardır. Kamu sağlık hizmetlerimiz bu imkânlarla başlamış, bugüne gelinceye kadar çok önemli imkân ve gelişmeler yaşanmıştır.

Kamu hizmetinin bir ayağı da yerel yönetimlerdir. Belediye başkanlarının görevleri arasında belediye kanununun 38. maddesinde “belde halkının huzur, esenlik, sağlık ve mutluluğu için gerekli önlemleri almak” yazar. Buradan belediyelerin sağlıkla ilgili sorumluluklarının çok ve önemli olduğunu anlarız. Su ve gıdadan temiz hava ve temiz çevreye, ruh ve beden sağlığına etki eden tüm etkenlere kadar dikkatli, tedbirli olmak ve gereğini yapmak…

Belediyelerimizin bu alanlarda çok çeşitli çalışma ve hizmetleri vardır. Ben bu yazımda İzmit Belediyesi’nce bir dönem yapılan hastane hizmetinden bahsedeceğim. Bu hastanemiz 1981 yılında o günün vali ve belediye başkanı Ertuğrul Ünlüer zamanında açılmıştır. Atatürk’ün doğum yılına denk geldiği ve özellikle doğum evi hizmetleri düşünülerek yapıldığı için yüzüncü yıl doğum evi adı verilmiştir. Şu anki İzmit belediye binasının olduğu yerde Tekel Parkı cepheli bir binada bu hizmet 26 yatak kapasitesiyle verilmekteydi. Kadın doğum uzmanı Dr. Vedat Özdoğan, dâhiliye uzmanı Dr. Nejat Can, çoçuk hastalıkları uzmanı Dr. Ülker Arat ve ilk hekim kadrosundadır. Özellikle kadın hastalıkları ve doğum hizmetlerine yönelik yataklı hizmet verilirken diğer branşlarda ayaktan tedavi hizmetleri yapılmıştır. Devlet memurları, eş ve çocuklarına ücretsiz iken diğer vatandaşlara uygun ücretlerle hizmet verilirdi.

Sosyal güvencesi olmayan, imkânı olmayan vatandaşlara da ücretsiz hizmet veren bir kurumumuzdu. Dr. Vedat Özdoğan 1999’da emekli oluncaya kadar aynı zamanda başhekim olmak olarak hizmet vermiştir. Kendisi çalışkan, dürüst ve şefkatli hekimliğiyle vatandaşlar arasında garibanların babası olarak bilinir bir hekimlik yapmıştır. Bu hastanemizde yılda 10-12 bin muayene, 2500-3000 bine yakın doğum ve cerrahi hizmet verilmekteydi.

Bu hastanemiz yeni belediye binası yapılması için yıkılınca 1995’te Otel Altınnal’ın ilk iki katında hizmetini sürdürmüştür. Deprem sonrası 2001’de ise Kuruçeşme’de yapılan iki katlı çelik konstrüksiyon binada 30 yatak kapasitesiyle hizmete devam etmiştir. Vedat Bey’in emekli olmasıyla başhekimliği yine kadın doğum uzmanı olan Dr. Gültekin Akbilek üstlenmiştir.

Buralarda bir dönem Dr. İdris Özdemir ve Dr. Ayten Gül gibi kadın doğum uzmanları da çalışmıştır. Bu yeni bina Sefa Sirmen’in başkanlık döneminde onun destek ve gayretleriyle Hollanda’nın deprem sonrası yardımları ile yapılmıştır. Tek kişilik, banyo ve tuvaletli odalarıyla ile çok konforlu, küçük ama çok güzel bir hastaneydi. 2004 yılında sağlıktaki yeni yapılanma sebebiyle kapanmıştır.

 Belediyemiz bu kurumu ile hizmet verdiği 24 yılda 140 ile 150 bin ayaktan muayene ve tedavi, 40 bine yakın doğum ve cerrahi tedavi hizmeti vermiştir. Bu yazı Dr. Vedat Özdoğan’ın kişisel arşivinden de faydalanılarak yazılmıştır.

 Yerel yönetimlerin sağlık alanı ile ilgili olan hizmetleri pek çoktur. Bunlarla ilgili bir bilgilendirme yazısını daha sonra yazacağım.

Sağlıkta kalın.

Fikir Damlaları  (14)

     -Meşrutiyet, Demokrasi ve Cumhuriyeti meşruiyyet tarzında, yani meşru görmeli. Hürriyeti İslâm ve insan adına alkışlamalı, Hürriyeti kötüye yorumlamamalı. Sefahete, rezalete müsait / uygun sanmamalı. Hürriyetin sınırlarını İslâmî terbiye ve ahlâk belirlemeli.

     -Meşrebimiz ve tuttuğumuz yol; muhabbete muhabbet, hüsûmete hüsûmet olmalı. Yani kimseye düşman olmak değil; düşmanlık hissine, düşmanlığa, düşman olmaya düşman olmalı. İttihat, birlik ve beraberlik en büyük vazife ve görevimiz olmalı.

     -Din nasihat ve öğütten ibarettir. Nasihatın ise, te’sirli ve etkili olması gerekir. Te’sirli ve etkili olmak da, İslâmî hamiyetin heyecanına ve vicdanları harekete geçirmesine bağlıdır.

     -Edipler edebli olmalı. Hem de İslâm edebiyle edeblenmiş bir tavır içinde bulunmalıdırlar.

     -Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı savaş açmamız lâzım.

      Cehaleti marifet ve bilgi ile gidermek. Zaruretin san’at, teknik ve çalışmakla üstesinden gelmek.

      İhtilâfı; aramızdaki çeşitli anlaşmazlıkları ise, yapacağımız ittifak / birlik ve beraberlik şuur ve bilinciyle ortadan kaldırmak icab eder.

     -Osmanlı devleti Avrupa ile hamileydi. Nitekim Avrupaî bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni doğurdu! Avrupa da, İslâmiyete hamiledir. Yakın bir gelecekte İslâmî bir devleti doğuracak!

     -İmansız İslâmiyet kurtuluş sebebi olmadığı gibi, bilerek İslâmiyetsiz iman dahi dayanamıyor!

      Belki necat ve kurtuluş veremiyor denebilir! Çünkü ilim ve amel bir arada olmalı. Bilip de gereğini yapmayınca, bilmenin mânâsı kalmaz.

     -Çok fenalık vardır ki, iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça, ondan gafil oldukça, onu bilmez gibi davrandıkça; sınırlı kaldığı gibi, sahibi de hicap ve haya perdesi altında ıslahına ve düzeltmeye çalışır.

      Fakat ne zaman ki, perde yırtılsa, haya atılır. Ona hücum edilse, yaptığı fenalık çok daha geniş bir vaziyet alır.

     – “Küllü nefsin zaikatü’l-mevt.” (Âl-i İmran, 185) / “Her nefis ölümü tadıcıdır.”

      Çünkü, “İnsan nev’i bir nefistir. Dirilmek üzere ölecek. Küre-i arz dahi bir nefistir. Bakî / kalıcı bir sûrete girmek için, o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir. Âhiret sûretine girmek için, o da ölecek!”

      Mânâları âyetin işaretinden anlaşılmaktadır.

     -Fena ve zevalin / yok olmanın mahiyet ve hakikatlerini düşünecek olursak. Bunların müminler / inananlar için, çok güzel mânâlı İlâhî mektupların tazelenen suretleri olduğunu görürüz.

      İşte bunun için ölüm, ahbab topluluğuna kavuşmak ve buluşmak için açılan bir kapıdır. Bunun böyle olduğunu izah, ispat ve ilan etmektedir. Zaten işte bunun içindir ki, ölüm çok yüksek, çok muazzam ve pek parlak bir hakikat ve bir derstir. Nitekim, bir muamma olan ölümün hakikatini açıkça keşfedip göstermekte. İman sahiplerine pek büyük, çok yüksek saadetli müjdeler vermektedir.

     -Türkiye’nin durumu, ne olursa olsun, kimler idare ederse etsin; Türkiye’nin bir İslâm diyarı olmadığını ve Darü’l-Harb olduğunu, asla göstermez. Zira o gibi menfî ve olumsuz fetvaların Türkiye’de dikkate alınmayacağı kesin bir gerçektir. Çünkü bu İslâmî tespit; İslâm âlimlerinin mutlak ekseriyetinin reylerine istinat etmekte ve onlara dayanmaktadır.

     -Daima müspet hareket etmeliyiz. Menfî hareket vazifemiz değil. Çünkü dahilde / içte hareket menfîce olmaz.

      Hem dâhildeki manevî cihat, manevî tahribata karşı çalışmaktır ki, maddî değil, mânevî hizmetleri gerektirir. Onun için siyasetçilerle uğraşmamak lâzım.

      Mânevî hizmette olanlar; asayişe karşı değil, bilakis asayişe yardımcı olmalıdırlar.

      Onun bozulmaması için samimi bir gayret içinde bulunmalıdırlar.

      “Müspet hareket, menfî hareketin zıddıdır. Menfî hareket ise, bilfiil eylem ve karşı koymak, ihtilâl çıkarmak şeklinde olduğu gibi, yazı ile, söz ile, yani tenkit etmekle ve bazıları gibi küfürle dinsizlikle ittiham etmekle ve saire ile menfî hareket olur.”

Fikir Adamı NURİ GÜRGÜR ile TÜRKÇE – ARAPÇA Meselesini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Asıl konumuza geçmeden önce dilin millî kültürün oluşmasındaki yeri ve önemi hakkında genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Nuri Gürgür: Dilin millî kültürün oluşumundaki yerini ve rolünü konuyla ilgilenen herkes bilir. Millî birliğini güçlendirmek toplumu içten içe sinsice kemirebilecek, ortak duyguların düşüncelerin kültür değerlerinin oluşmasını engelleyebilecek dil problemlerinin önlenmesi, modernleşme döneminde rasyonel devlet yönetimlerinin birinci gündem maddesi olagelmiştir.

Çetinoğlu: Konuyu biraz daha açmanız mümkün mü?

Gürgür: Mozaik yapılanmalar olan yâni hâkim oldukları coğrafî alan içerisinde en fazla konuşulan dilin yanında farklı dillerin de konuşulduğu imparatorluklarda konuya farklı açılardan bakılmıştır. Özellikle bu gruplar arasında târihten gelen akrabalık bağları varsa dil, târih, kültür gibi alanlarda bunların ortak sosyal şuur oluşturacak yönde gelişmelerini engelleyecek eğitim politikaları üretilmeye çalışılmıştır. Dilin iki taraflı etkili bir silah olduğu asla unutulmamıştır.

Çetinoğlu: Osmanlı, imparatorluk değil, cihan devleti idi. Aynı zamanda sözü edilen baskıları hiçbir tab’asına uygulamamıştır. Bu sebeple kapsam dışında olduğu mutlaktır. Peki Efendim, Açıkladığınız uygulamaya örnek vermeniz mümkün mü?

Gürgür: Bunun en somut örneği Çarlık Rusya’sında 17. asırdan itibâren Türk soylu insanlar için uygulamaya konulan, Sovyetler döneminde de devam ettirilen dil ve eğitim politikalarıdır.

Çetinoğlu: Nasıl bir politika?

Gürgür: Türk soylu insanlar, Azerî, Özbek, Kazak, Türkmen ve Kırgız gibi gruplara ayrılarak her birine ayrı alfabeler dayatılmış, aynı kelimeye, değişik coğrafyalarda yaşayan Türklerin kullandıkları dillerde farklı mânâlarda kullanılması sağlanarak bir Türk topluluğunun, diğer Türk topluluğu ile anlaşması engellenmek istenmiştir.

Türk devletlerinin bağımsızlıklarına kavuştukları 90’lı yılların başından beri ortaya çıkan tablo Rusların 400 yıl kesintisiz devam eden dil ve kültür alanlarındaki asimilasyon politikalarında bir hayli başarılı olduklarını gösteriyor. Bunun belki de en önemli sebebi özellikle Sovyet döneminde uyguladıkları baskı ve şiddet yöntemleriyle Türk dünyası aydınlarının büyük bölümünü istedikleri zihnî kalıbın içerisine sokmayı başarmalarıdır. Bu çizginin dışında kalmaya kalkışanlar olmuşsa da rejim karşıtlığı suçlamalarına direnmeleri mümkün değildi; bunların her yerde acımasızca ezildiklerini artık ayrıntılarıyla biliyoruz. Dolayısıyla asırlarca devam eden trajik hikâye otuz yılda neden hâlâ sonlanmadı diye yakınmak yerine olayların akışını doğru yöne çevirmeye çalışmalı, dil, târih, kültür alanlarındaki ortaklıkları güçlendirme çabalarını ısrarla devam ettirimeliyiz.

Çetinoğlu: Türkiye’de de benzer çalışmaların varlığından bahsedilebilir mi?

Gürgür: Bizde ve her devirde bu genel tablonun dışında varlıklarını ortaya koymayı dînî bir vecibe gibi gören, milliyet ve millî kültür karşıtları var. Önceki devirlerde tavırlarını münferit girişimler olarak ortaya koyarken, günümüzde bunlar siyâseten makbul olmasının en kestirme aracı şekline geldi. Bürokraside makbul kişi biline gelmek, iktidarın dikkatini çekmek, tâyinlerde güvenilir kişilik olduğunu ispatlamak için fazlası gerekmiyor. Sosyolojik ve ilmî yanlışlığı da önemli değil. Bunların hesabını soran bir makam veya merci yok; tam tersine devrilen çam ne kadar iriyse övgü sesleri, alkışlar o kadar yüksek perdeden çıkıyor.

Çetinoğlu: Yakın geçmişteki ‘ortaokul ve liselerde Türkçe yerine Arapça okutulmalı ve konuşulmalı’ şeklinde ifâde edilebilecek beyanı kast ediyor olmalısınız…

Gürgür: Evet! Kim olduğunu, belli bir çevrenin dışınki çoğunluğun bilmediği bir devlet görevlisi, Türkçe öldü diyebiliyor ve devam ediyor: Arapça öğretilirken ikinci bir dil kullanılmaması gerekir. Öğrenciler, öğretmenleri ile ancak Arapça diyalog kurabileceklerdir. Öğrenci teneffüslerde öğretmeni ile ancak Arapça konuşabilir. Ya konuşur veya yanında tercüman bulundurur.’

Çetinoğlu: Vahim bir durum…

Gürgür: Eğitimin yönetilmesi konularında son yıllarda hızla parlayan yıldızlardan biri konumuna gelen şahıs, talepleriyle ilgili açıklamalar yapıp bazı soruları cevaplandırması gerekir. Çünkü artık en yetkili isimlerden biridir. Etkili ve sözü geçerli sivil toplum kuruluşlarının desteği ile bu göreve getirildiği söyleniyor. Söyledikleri sıradan bir vatandaşın ifâdeleri değildir. Devleti temsil gücü bulunan, resmî görevi olan bir yetkilinin ifâdeleridir. Kısacası sâdece kendini değil, ona bu derece güvenen siyâsî irâdeyi de bağlar.

Çetinoğlu: Asıl önemlisi ‘Türkçe öldü’ ifâdesidir. Nasıl yorumluyorsunuz?

Gürgür: Türkçe öldü hükmünün açıklanması ve tedrisatta Arapçaya geçilme isteğine ilişkin bildirinin gerekçesinin açıklanması gerekir. Çünkü bunun sâdece kendisinin değil kendisini destekleyen çevrenin tasavvuru olduğunu görüyoruz. Kendi diline, kültürüne bu derece yabancılaşmanın ‘kendiliğinden mankurtlaşmanın’ hiçbir zorlama olmaksızın nasıl oluştuğunu bilmek durumundayız. Müfredat programında Arapça bulunmayan okulların Israrla öteki muamelesine mâruz kalması, Fen ve Anadolu liselerinin ezilmek istenmesinin mantıkî bir yanının bulunulmadığı görmezlikten geliniyor. İddiayı ortaya atan ve aynı görüştekiler, anadilleri Arapça olan, doğuşlarından itibâren zorlama olmaksızın bu dille eğitim yapan Arap öğrencilerde olağanüstü bir başarı mı gözlemlediler? OECD rakamları ve diğer veriler ortada. Bunlara rağmen kendi diline, kültürüne jakoben mühendislik uygulamaya kalkışmak zorbalık değilse nedir?

Bu tür bir uygulama, zâten çok uzun yıllardır problemler yumağı olan eğitim hayatımız yenilerinin eklenmesiyle daha da sıkıntılı hâle gelecektir. Şu gerçeğin görülmesi gerekir; Türk milleti bir kesimin isteği üzerine oluşmamış, sosyolojik, târihî ve siyâsî aynı zamanda, temelinde İslâm bulunan kültür unsurları üzerine oturtulmuş bir olgudur (vakıadır). Güçleri yetiyorsa buyursunlar, tersini denesinler; en azından haddini bilmeyi belki de öğrenirler.

Çetinoğlu: Meseleyi açık ifâdelerle, mertçe ve cesâretle ortaya koydunuz. Meydanın boş olmadığının anlaşılıp gündemden düşmesine vesile oldunuz. Teşekkür ederim.

Av. NURİ GÜRGÜR:      1940 yılında Erzincan vilayetinin Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir grup arkadaşıyla Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek uzun yıllar milliyetçi gençlerin fikir ve kültür çalışmaları yaptıkları önemli ve etkili bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adlı öğrenci kuruluşunda Ankara İcra Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Bu yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı. 1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticarete başlayıncaya kadar devam etti. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneğinin yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı. 1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı.      1975 yılında MHP Genel İdare Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978 yılları arasında Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı.      Türk Ocakları’nın yeniden faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu Dergisi’nin yeniden yayınlanması çalışmalarında yer aldı, derginin yazı kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994 yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk Ocakları Genel Başkanlığına seçildi. 2011 yılında yapılan Kurultay’da, Başkanlık görevine tâlip olmadı. Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmetlerine devam etti ve Türk Yurdu Dergisi’ne  başmakaleler yazdı.      Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan Nuri Gürgür 1989 -1992 yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı.      1995 yılından bu yana Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999 yılında Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı seçildi. Bu görevi 2018 yılına kadar devam etti. TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı.      Yorumlar ve Yankılar, Milliyetçilik Üzerine, Yüzyılın Eteklerinde ve 60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri ile Yüzyıldan Yüzyıla / Olaylar – Yorumlar – Görüşler isimli basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi ile çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmaktadır.
DERKENAR: MANKURTLAŞMAK…Mankurt’ kelimesi Orta Asya Türkleri’nde ‘aklını ve şuurunu kaybetmiş köle’ mânâsında kullanılır. Bu yönteme ise ‘mankurtlaştırma’ denir. Mankurt hâline getirilmek istenen şahsın saçları ustura ile kazınır. Sonra başına yeni kesilmiş bir koyun ve sığır derisi torba hâline getirilip sıkıca sarılır. Şahıs, elleri ayakları bağlanarak kızgın güneşin altına bırakılır. Tâze deri, kızgın güneş altında kurur ve daralır. Bu muameleye tâbi tutulan insan, kafatası mengeneye sıkıştırılmış gibi olur, dayanılmaz ıstırap içinde kıvranır. Yanındaki kişi ona güya iyilik yapıyormuş gibi zaman zaman su ve yiyecek verir. Bir müddet sonra artık aklını ve şuurunu kaybeder. Başındaki deri çıkarılsa bile artık o kendisine yardım eden başını sıkan deriden kurtaran şahsın kölesi olmuştur. O ne derse şuursuzca emri yerine getirir. Öz annesini, babasını veya çok sevdiği birini, efendisinden aldığı emir üzerine gözünü kırpmadan öldürür. Bu metot, Çinliler tarafından Türklere uygulanmıştır.   Kırgız Türklerinden, dünyaca tanınmış yazar Cengiz Aytmatov (1928-2008) 1980 yılında yazdığı ‘Gün Olur Asra Bedel’ isimli romanında bu konuyu işlemiş ve dünyaya duyurmuştur.    Kazakistan Türklerinin tanınmış şâiri Muhtar Şahanov, ‘Yenilen Galip / Cengiz Han’ın Halası’ başlıklı şiirinde diyor ki: ‘Her insan, vatanına ve milletine, milletinin kültürüne saygılı ve bağlı olmalıdır. Aksi takdirde köksüz insanlar ortaya çıkar. Bunlara mankurt denir’.  OĞUZ ÇETİNOĞLU