5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 217

Aşırı Özgüven ve Kibrin Sonu

Daron Acemoğlu ve Simon Johnson’un yazdığı “İktidar ve Teknoloji” kitabında Süveyş Kanalı’nın hikayesi de anlatılıyor. Sonra bu olayı anlatan birkaç bilimsel makale daha okudum.  Gördüm ki; bu olaydan ve o çok zor projeyi hayata geçiren Fransız Ferdinand Lesseps’in Panama Kanalı’ndaki başarısızlığından da çok önemli dersler çıkarılabiliriz.

“Kızıldeniz ile Akdeniz arasında kanal açarak Hint Okyanusu’na açılmak” fikri ta firavunlar döneminden beri vardı.  Osmanlı döneminde ise Süveyş Kanalı’nın açılması fikri Sultan 2. Selim’le başlar ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa döneminde de tartışılır.

Fransız diplomat Ferdinand Lesseps Mısır’da görev yaparken Mısır’ı yönetenlerle tanışır ve 1854 yılında projeyi kabul ettirmeyi başarır. Hidiv Said Paşa Lesseps’in kurduğu şirkete projeyi yapması ve Mısır’a yıllık yüzde 15’lik gelir payı vermesi karşılığında, 99 yıllığına işletme imtiyazı verir.

Lesseps ikna gücü çok yüksek bir diplomat olsa da mesele birçok devleti ilgilendirmekte idi. Ayrıca finans temini ve teknolojik zorlukları vardı. Projeye zamanın süper gücü İngiltere karşıydı. Osmanlı Devleti kendi valisinin verdiği bu imtiyaza rağmen çekimser kaldı.

“Bu aşamada Osmanlı Devleti, Rusya ile 1853-1856 Kırım Harbine devam etmekte olup, İngiltere ve Fransa ile müttefik konumdadır. Bu nedenle kanal projesinde ciddi ve kesin bir adım atmamıştır. Osmanlı Devleti çekimser kalarak, müttefiklerinden herhangi birini küstürmek istememiştir.”

Osmanlı Devleti projeye onay vermemesine rağmen 1861’de kanal kazılmaya başlandı. “Kanalın uluslararası geçişlere açık olacağı ve hiçbir ülkeye imtiyaz tanınmayacağı” ilan edildi.

****

Süveyş Kanalı projesinin her aşamasında büyük sorunlar yaşandı.

Lesseps, projeye para bulmak için bir şirket kurarak hisseleri satışa çıkardı. 200 milyon Frank’lık bir sermaye ile kumpanya şirketi kurulmuş oldu. Hisse senedi alıcıları genelde Fransız’dı. İngiltere, Rusya, Avusturya ve ABD’de yatırımcılar hisse senedi almadı. Fakat Mısır Hidiv’i Said geri kalan hisseleri aldı. Ayrıca İmparator Napolyon’dan 100 milyon Frank borç alındı.

Projede toplam 2.400.000 kişi inşaatın kazı çalışmalarında görev aldı. İnşaatın ilk üç yılında her an yaklaşık 60 bin erkek fiilen kanal işinde çalışıyordu. On binlerce Mısırlı işçi ve köylü, kötü çalışma koşulları ve salgınlardan dolayı öldü.

“Mısır devletinin sağladığı işgücü angarya sisteminden geliyordu. Bunlar çok ağır şartlarda ve zorla çalıştırılıyordu.”

İngilizler Lesseps’in köle çalıştırdığını iddia ediyor, Osmanlı topraklarında padişah tarafından angaryanın yasaklandığını, Mısır’daki bu durumun yasadışı olduğunu savunuyordu. Uluslararası hakem angaryanın sonlandırmasına ve fakat buna karşılık Hidiv’in Lesseps’e yüklü bir tazminat ödemesine karar verdi.

İşgücünün büyük bölümünü kaybeden Lesseps’in imdadına teknoloji dâhileri yetişti. Sualtı tarama ve kazma konusunda yeni makineler icat eden iki Fransız mühendisin makineleri çalışmaları hızlandırdı.

1869 yılında on yıllık bir çalışmadan sonra kanal açıldı.

Süveyş Kanalı’nda, su kanallarının çoğunda görülen, kilit sistemi kullanılmamıştır. Süveyş’in coğrafi yapısı buna izin verdiğini tespit eden Lesseps gemilerin geçişinin uzun zaman almaması için kilit sistemi yaptırmamıştır.

Kilit Sistemi su yolunun gidiş ve gelişinde olmak üzere her iki ucunda birer kilit (kapı) bulunan bir su havuzudur. Havuzun su seviyesi ayarlanarak yüksek ve alçak olan denize bakan kapılar açılır ve gemiler istenen tarafa nakledilir.

Süveyş Kanalı tercih edilen bir su yolu oldu. Birkaç yıl içinde kanaldaki gemilerin üçte ikisi İngilizlere aitti. 1875’te Mısır hükümeti elindeki hisseleri İngilizlere sattı ve böylece kanalın en büyük ortağı İngilizler oldu.

Sonuçta şirketin hissedarları büyük kârlar elde ettiler. Lesseps “harika bir diplomat ve mucit olmanın yanında bir finans dehası olarak” saygı görüyordu.

****

NOT: Süveyş Kanalı 1956’da Cumhurbaşkanı Nasır tarafından millileştirildi. Bugün Mısır ekonomisinin en büyük gelir kaynağı Süveyş Kanalı’dır.

Kanalın açılışından sonra, Hint Okyanusu kökenli binlerce yabancı deniz canlısı Akdeniz’e girerek ekosistemi önemli ölçüde olumsuz etkilemektedir. 

*********************************

Süveyş’te Zafer, Panama’da Hezimet

İki Amerika arasından bir kanal geçirme fikri 1879 yılında masaya yatırıldı. Panama’da bir kanal yapılması görüşü ağır bastı. Lesseps Kolombiya devletinden Mısır’da yaptığına benzer bir imtiyaz belgesi aldı.

Lesseps uluslararası mühendisleri ve yatırımcıları ikna etti. Süveyş’te kazandığı “başarıdan” dolayı özgüven patlaması yaşadığı için, ortak akıl aramak yerine, kendi vizyonu ve fikirlerini kabul ettirmeyi tercih etti.

“Cüret edenin kazandığına, vizyonu gerçeğe dönüştürmek için hırslı olmak gerektiğine” inandığı için çok iyimser hesaplar yaptı. Gereken finansın hesaplanmasındaki hataları; Panama’nın coğrafi yapısını çok iyi incelemeden, Süveyş’teki gibi, kilit sistemi olmayan bir kanal düşlemesi ve salgın hastalıkları hiç önemsememesi gibi büyük stratejik hatalar yaptı.

Defalarca uyarılmasına rağmen, Orta Amerika’daki sağlık sorunlarını hatırlatan raporlara “düşmanları tarafından yayılan dezenformasyon” olarak baktı. 1881-1889 arasında kanal inşaatında hastalıklardan tahminen 22 bin kişi öldü.

Deniz seviyesinden geçecek (kilitsiz) bir kanalın gerçekçi olmadığı ortaya çıktı. Lesseps kilit sistemli bir ara plana razı oldu. Eiffel’in hazırladığı yeni planı yapamadan iflas etti.

Birkaç yıl sonra Lesseps gözden düşmüş bir şekilde öldü. Oğlu ve diğer ortakları dolandırıcılıktan hapse atıldı. Hisse alan yatırımcılar büyük zarar etti.

****

Lesseps’in “özgüveni ve hedefe odaklanmışlığı aynı zamanda en can alıcı zaafları olmuştu.  Vizyonu başarısızlıklarını fark etmesine ve değişen koşullara ayak uydurmasına mâni olmuştu.”

Panama Kanalı’na 1904 yılında Amerikalılar el attı. Amerikalılar salgın hastalıklarla mücadele ettiler, geçmiş tecrübelerden ders çıkardılar. Hata yapınca yeni yöntemler denediler. “Önlerinde Lesseps’in vizyonu gibi bir duvar olmadığı için” başarılı oldular.

****

Aziz Sancar “benim çalıştığım Amerika’da dün yaptığına bakmazlar. Ben Nobel’i aldığımdan sonra yayına gönderdiğim ilk makalem reddedildi” dedi.

Bizim gibi ülkelerde ise “dün yaptıklarıyla” başarılı bulunanlar ilerlememizi kesen duvar olmaya devam ederler.

Türk Siyasetinde Cazibe Merkezi İYİ Parti Olabilir mi?

Yazımın sonuna aldığım yazıyı sosyal medyada tartışmak üzere bir arkadaşım paylaştı. Konu sosyal medyanın bir köşesinde 3-5 kişinin tartışmasından daha fazla öneme sahip olduğundan, bir genelleme yaparak köşemde kendime göre bir değerlendirmede bulunacağım.

                İYİ Parti henüz kurulma aşamasındayken basın ve medya tartışmalarında parti, merkez sağa konumlandırılıyordu. Hâlbuki hareketin önde gelenleri ve yerelde bizler, böyle bir konumlandırmaya karşı çıkıyor, merkezin ne sağında ne de solunda değil; aksine tam merkezin göbeğinde yer almasını arzu ediyorduk ve gelinen süreçte öyle de oldu.

                Kurulduktan çok kısa süre sonra partiye her kesimden(merkezin sağından ve solundan) büyük katılımlar oluyordu ve gelişen olaylar, partinin merkezde konuşlandırılmasının haklılığını teyit ediyordu. Meselâ Partiye ilk gelenler arasında: CHP’den İzmir Milletvekili Aytun Çıray, Anavatan Partisi eski bakanlarından Prof. Dr. Ahad Andican, yine Tarihçi Prof. Dr. Yusuf Halacoğlu, Prof. Dr. Özcan Yeniçeri ve Prof. Dr. Ümit Özdağ gibi isimler bir anda Türkiye’nin gündemine oturdu. Her ne kadar bu kişiler şu anda partilerinden ayrılmış olsalar da, İYİ Parti bunları ve bunlar gibi liyakatli isimleri tekrar kazanmaya muktedir tek parti olarak görünüyor.

                Türk siyasi tarihi sürecinde popülist politika izleyen muhafazakâr partiler, kısa zamanda büyük vaatlerle işbaşına geliyor, 10-15 senelik sürecin sonunda bu partiler artık seçmeni harekete geçirecek yeni hamleler, yeni argümanlar üretemedikleri için gerilemeğe kan kaybetmeğe başlıyorlardı.(Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğruyol Partisi) Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sonrası Adalet ve Kalkınma Partisi AKP’nin de bu partilerden farkı olmayacağı ve hatta o partilerden daha önce erimeğe, parçalanmaya ve bölünmeğe gideceği aşikâr olarak görünüyor.

                İşte bu sebeplerden dolayı İYİ Parti’nin geleceğini diğerlerinden daha parlak görmekteyim. Zira İYİ Parti’nin sırtında hiçbir kamburu yok, seçmen kitlesinin büyük çoğunluğu eğitimli ve aydın kesimden oluşuyor. Meclisteki Milletvekilleri ortalamasında en tahsilli ve en liyakatlileri yine İYİ Parti de bulunuyor.

                Milliyetçi Hareket Partisi’nin 1970’li yıllarında yazılan “Dokuz Işık Doktrini” kitabını okuyanınız mutlaka vardır. İşte orada, “Tarım Kentleri” bölümünde köyler arasında şehirleşmeğe en müsait köy, merkez alınarak bir cazibe merkezi oluşturulur. Civar köylerde imkânsızlıktan dolayı okul, hastane,  tarıma dayalı sanayi sitesi, çarşı-Pazar olmadığı için bu saydıklarımın hepsi bu cazibe köy merkezine kurulur ve gittikçe diğer köylerde işte bu cazibe köy etrafında konuşlanmaya başlarlar. Böylece tek bir merkez köyden başlayarak bütün köyler kalkınmış olur.

                İşte İYİ Parti mevcut partiler arasında büyüyüp gelişmeğe en müsait bir parti olarak görülüyor. Umarım İYİ Parti Genel Merkezi de, bunları ve hatta daha fazlasını görüyor ve düşünüyordur.

                Yukarıda ele aldığım şablonda İYİ Parti, toplumun her kesimine(Muhafazakârlara, aydınlara merkezin sağına ve soluna top-yekûn hitap edecektir ve bundan bütün Türkiye kazançlı çıkacaktır.

                2024 Yeni Yılı’nın ülkemize bolluk, bereket ve huzur getirmesini dileyerek bütün okurlarımın yeni yılını kutluorum.

“İYİ Partinin muhafazakâr seçmen üzerinde daha fazla etkili olması beklenirken, bu iddiasına henüz yaklaşamadığı görülüyor.

 Daha çok “MHP ve CHP’nin kızgın ve kırgınlarıyla, artık iktidar isteyenleri bünyesinde toplayan İYİ partinin bundan sonra muhafazakâr seçmeni etkileme potansiyeli, ülkede var olan siyasi denklemin değişip değişmediğine hükmedecek.

  Ülkenin siyasi geleceği Milliyetçilikle iç içe geçmiş muhafazakâr seçmen üzerinde doğuracağı etkiyle doğrudan ilişkilidir.

 Aksi halde muhafazakâr bloğun kendi içindeki rakamlar ve dağılımlar, değerlendirmeye alınmayan diğer siyasi partiler arasında yeni paylaşıma tabi olacaktır. Bu değişim milliyetçi kimliğe sahip partiler içinde geçerli bir tehdit oluşturmaktadır.”

Bilim Yanlışlana Yanlışlana Nasıl İlerler?

Bilim yanlışlayarak ilerler. Bu formülün telif hakkı, Karl Raimond Popper’a ait. Muhtemelen daha önce de benzer düşünceler dillendirilmiştir.

Bu ne demek oluyor? Bilim durmadan kendi kendini yanlışlıyorsa bu zayıflık değil midir? Bu durumda bilimin söylediklerine nasıl güveneceğiz? Hani en hakiki mürşit bilimdi? Bir gün bir yönü, diğer gün öbür yönü gösteren mürşit, mürşit midir?

Hemen paniğe kapılmayın. Bilim o kadar çaresiz değil. Doğaya ait gerçekleri bulup anlamak için bilim, hâlâ elimizdeki tek alet.

Evet/hayır deneyleri

Sözde din adına bilim düşmanlığı yapanlar vardır. Şöyle ki hadi bakalım bilim şunu da bilsin, ne haber bilim dediğiniz şey şu alanda çaresiz kaldı, gibi laflar ederler. Sanki bilim küçülürse din büyür. Gençliğimde hatırlıyorum, liste bile yayımlarlardı: İnsanoğlu şunları asla öğrenemeyecek. Bu listede anne rahmindeki çocuğun cinsiyeti de vardı. Bugün bunu öğrenmenin en az iki yolu var. Neyse, aklı başında dindarlar bunlara pek kredi vermez zaten.

Bilimin yanlışlamalarına dönelim. Bilim bir konuda gözlemler yapar. Popper, bu “bir konu”nun rastgele seçilmediğini, bir problemi çözmek için ele alındığını söyler. İlk gözlemlerden bazı sonuçlar çıkarır ve o sonuçlara göre bu sefer daha bilinçli gözlemler yapar. Merak edilen şey gözlenmeye hazır değilse o şeyi gözlemek için deney düzenlenir. Sonuçta elimize bir bilgi derlemesi geçer. O bilgilere bakarak bir genelleme yaparız. Buna tüme varım diyoruz. Daha iyisi, o bilgilere dayanarak, o alanda doğanın işleyişi hakkında bir teori kurarız.

Tümevarım ve teori, onu kuranı derhal karşı ateşe açık hâle getirir. Bilim camiası, “İddia doğru mudur?”, “İşler gerçekten teorinin öngördüğü gibi mi yürüyor?” diye sormaya ve araştırmaya başlar. Yeni bir teori karşısında en belirleyici test, eğer tasarlanabilirse “Evet/ hayır!” cevabını verecek testtir.

Genel izafiyeti gözlemek

Mesela, Einstein’ın genel izafiyet teorisini destekleyen deney yok gibidir. Genel izafiyete göre kütleler, içinde bulundukları uzay-zaman yapısını kendilerine doğru eğip büker. Hani lastik tramplen üzerine konulan bir güllenin etrafında çukur oluşturması gibi. Teori doğruysa büyük bir kütlenin yanından geçen ışık ışınları da o kütleye doğru eğilip bükülmelidir. Mesela ışınları, Güneş’in çok yakınından geçerken bir yıldıza bakabilir miyiz? Işınlar Einstein’ın dediği gibi bükülüyor mu? Daha da önemlisi, tam Einstein’ın dediği kadar mı bükülüyor? Kolay bir gözlem değil mi? Hiç de öyle değil. Çünkü Güneş’in parlaklığı, bırakın yakın yıldızları, gökteki yıldızların tamamının ışığını örtüyor.

Deneyi gece yapalım! Bunu şaka diye yazdım tabi… Nasrettin Hoca’nın düşen parasını, düşürdüğü yerde değil de sokak lambasının altında araması gibi bir şey. O ölçmeyi yapabilmemiz için bizim baktığımız yerden, ışınları Güneş’i âdeta yalayarak geçecek konumda bir yıldız ve tabii Güneş lazım. Belki tahmin etmişsinizdir, bu imkân ancak Güneş tutulması sırasında olur. Tam Güneş tutulmasında, birden yıldızlar beliriverir. Yıldızlar belirir ve serin bir rüzgâr eser. Yaşadığımı anlatıyorum.

İşte o gözlemi yapmak için bilim adamları on yıllar boyu, tam Güneş tutulması olan bölgelere üşüştüler. Zor bir gözlemdi. Fakat bir evet/ hayır deneyiydi. Işık sapmazsa Einstein yanlışlanacaktı. Sapar ve onun öngördüğü kadar saparsa doğrulanacaktı. Her şeyin istenildiği gibi olması, teleskobun, Güneş’in ve yıldızın yani göz-gez-arpacık ve hedefin bir çizgiye gelmesi gerekiyordu. Sonunda başardılar. Sonra tekrar başardılar. Ve bir daha başardılar. Gözlemi ve ölçmeyi yapanlar, tekrar tekrar bulduklarını yayımladı. Böylece Einstein’in genel izafiyet teorisi de deney desteğine kavuşmuş oldu. Özel izafiyet zaten deney desteğine sahipti.

Yanlışlanan teori çöpe mi gider?

Şimdi yanlışlamaya dönelim. Einstein’ın öngördüğü gibi ışık sapıyor. Newton’un öngördüğü gibi elma yere düşüyor. Işık, birincinin tahmin ettiği miktarda sapıyor; elma, ikincinin tahmin ettiği hız ve ivmeyle düşüyor. Bunlara ait bilgiler ve ölçümler birikiyor. Yenileri aranıp ölçülüyor. İşte bu sürekli arama ve ölçmeler sırasında bir gözlem, bir ölçme, beklenen sonucu vermezse! Veya teorilerin öngördüğünün dışında başka bir davranış belirirse! İşte yanlışlama burada devreye girer.

Fakat dikkat ediniz! Beklenmeyen sonuç, o güne kadarki bilgi birikimini yok etmiyor. Yanlışlanan(?) Toplanan veri, toplanan ölçüm ve deney sonuçları orda duruyor. Yanlışlanan onlar değil. Yanlışlanan o sonuçları izaha çalışan teori. Kaldı ki şimdi tam doğru olmadığını anladığımız teori, istisnanın keşfedildiği, aykırılığın gözlendiği ana kadarki bilgilerimizi doğrulamıştı. Demek yanlış ama bütün bütün yanlış değil.

Esrar derinleşiyor!

Son bir not: Newton’un yer çekimini, başına düşen elmanın ilhamıyla keşfettiği şehir efsanesiymiş. __________________

Son son not: “100. yılında Türkçülüğün Esasları” başlıklı yazımda, Yeni Ufuk Dergisi çevresindeki Türk milliyetçisi gençlerin düzenlediği sempozyumda konuşanları sayarken, önemli bir tebliğciyi, Berkan Sözer’i yazmayı unutmuşum. Muhtemelen Berkan aynı zamanda ev sahibimiz olduğu için atladım. Özür. Bilim yanlışlana yanlışlana nasıl ilerler? – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

Cibilliyetsizler

Dünyanın en saygın ve önde gelen dergilerinden ‘’Time’’ gazi Mustafa Kemal’i kapak yaptı. Derginin yazarları ve İngiliz tarihçi Arnold J.Toynbee şu değerlendirmelerde bulunmuşlardı:

‘’ Mustafa Kemal Paşa, hiç şüphesiz çağdaş tarihin büyük şahsiyetlerinden biridir. Türk’ün, Anadolu’da kendi efendisi olabileceğini ispatlamıştır. O, yabancı güçlerin boyunduruğundaki halkını bu bataklıktan kurtardı. Bağımsızlık düşüncesini aşıladı. Ve şimdi Türkiye’nin kazandıklarına sahip çıkmaya azimli olarak, Batı’nın gizli güçlerine karşı duruyor.

*

Fransız Prof Dr.Fiessinger gazetecilere söylevinde;

‘’Bu kadar dinamizmin, bu kadar zekâ ve canlılığın bir arada toplanması pek enderdir. Zamanımızın birçok büyük adamlarıyla temas ettim, fakat Büyük Şefiniz Atatürk, bunlardan hiçbiriyle bir tutulamaz.’’

*

Mustafa Kemal bir demecinde diyor ki ‘’itiraf ederim ki düşmanlarımız çok çalışıyor’’ ve devamla;

‘’…Düşmanlarımız Osmanlı Devletini yıkarak ana unsur olan Türk milletini de yok etmek istiyorlardı. Hâlbuki Türk milleti yeni bir iman ve kesin bir milli karar ile yeni bir devlet kurmuştur. Bu devletin dayanağı esaslar ‘’Tam İstiklal’’ ve ‘’Kayıtsız Şartsız Milli Hâkimiyet’ten ibarettir. Millet bu hâkimiyetin bir zerresinden vazgeçmeyecektir; gözünü açmıştır.

*

Bizim dinimiz milletimize değersiz, tembel ve alçak olmayı öğütlemez. Tam tersine Allah’da Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve şerefini korumalarını emrediyor. Her yerde olduğu gibi buradaki görüşme ve ilişkilerden de anladım ki, millet, hâkimiyetini koruma konusunda büyük bir karar ve güç göstermektedir. Gerçeği gören ve anlayan milletimiz elbette, bundan sonra candan ve gönülden çalışacak, rahatlık ve mutluluğa sahip olacaktır.’’

*

Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılını kutlama eylemlerinden biride ülkenin tanınmış iki rakip futbol takımının yüzüncü yıl kupasını kazanma adına ilgililerin düzenlediği karşılaşmanın Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde yapılmasına karar verilmiş.

Bu ezeli rakip iki takımız Galatasaray ile Fenerbahçe arasında Riyad’da oynanacak Süper Kupa finali iptal edildi. Krizin İstiklal Marşı’ndan değil, futbolcuların giydiği Atatürk armalı forma ve taşımak istedikleri “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” pankartından kaynaklandığı ifade ediliyor.

*

Süper kupa finalinin iptali, tamamen toplumsal duyarlılıkların iki kulübümüze telkin ettiği düşüncelerin sonucudur.

En vahimi siz ülkeyi yönettiğinizi sananlar; ülkemizin kurucu kadrosunun önderi dünyanın saygı duyduğu Başbuğumuz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü Suudilerin cibilliyeti bozuk liderlerinin dillerine dolamanızdır.

Yanlış politikalarınız böylece Riyad’dan döner.

Hayallerle, Umutlarla Dolu Bir Dilek Feneri…

        ‘’Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsanız! Hayatınızı bir amaca bağlayın, kişilere veya olaylara değil…’’ (Albert Einstein)

  İşte 365 günüyle yeni bir yıl daha duruyor karşımızda!

  Her günü boş sayfalarla dolu yeni bir yaşam defteri gibi…

  Alın elinize hayat kaleminizi, yeni yılın ilk gününden itibaren yazın o boş sayfalara satır, satır.  İçinde, alabildiğiniz her ders olsun yaşamınızdan!

  Başarısıyla, başarısızlığıyla, acısıyla, gözyaşlarıyla, sevinciyle tüm yaşananları, yaşadıklarınızı yazın ilk sayfaya; son sayfanın noktasını ise kader koysun!

 Sizce sığar mı o sayfalara yaşanacak ne varsa? Anlatabilir mi yaşadığımız dünyanın, ülkemizin gerçeklerini vicdanımızla kaplı bu yeni defter?

  Bugün yeni yılın ilk günü:

  Kaplamış yer yeryüzünü bembeyaz örtüsüyle kar!

  Kapatmış tüm ayıpları, acımasızlıkları, kederi ve hüznü…

  Alın başınızı ellerinizin arasına, kapatın gözlerinizi:  

  Bir hayal kurun!

  Yeni yılın ilk gününe sığınsın, sığsın o hayaller…

  İçinde en çok da sevgi, saygı, barış ve huzur olsun. Ardınızda kalsın 2023’ün tüm olumsuzlukları, 2024’ün ilk güneşiyle aydınlansın içiniz. Isıtsın yaşadığımız evreni. Unuttursun nefreti, kini. Sıcacık duygular taşsın içimizden,  sarsın ülkemizin her yerini…

   Bir hayal kurun!

  İçinde dostluğu, kardeşliği olan…

  Yaşansın yaşamımızın her karesinde bu güzel birliktelik, sarsın ülkemizin kuzeyini, güneyini, doğusunu, batısını.  Şen kahkahaları duyulsun çocuklarımızın, içi özgürce yaşam hayalleriyle dolan!

 Bir hayal kurun!

 Açın yüreklerinizdeki sevgiyi, dostça, kardeşçe tutuşan ellerimizle çevrelensin sınırlarımız. Sevginin izi düşsün yaşadığımız topraklara, birlikteliğimiz en büyük gücümüz olsun. Yüreklerimiz yeniden coşsun barışa, kardeşliğe, huzura koşsun…

 Bir hayal kurun!

 İnsanı insan yapan tüm nitelikleriyle bezeli…

Savaşın olmadığı barış içinde yaşanan, doğanın katledilmediği, doğa canlılarının yok edilmediği, kadın haklarına özen gösterildiği, özgürce yazan kalemlerin, özgürce konuşan bilgelerin, yaşamın tüm renkleriyle coşan sanatın, sanatçının olduğu bir dünya olsun adı…  Ve böyle bir dünyada yer bulun kendinize.

 Sonra…

 Öylesine bir hayal kurun ki!

 Teröre odaklı eylemlerin durduğu,

 Silahlara destek veren tüm dış güçlerin yok olduğu,

 Her patlama sonrasında şehitlerimizle yanıp, kavrulan yüreklerin olmadığı,

Sokaklarında yeniden kardeşlik türkülerinin söylendiği, yolsuzlukların önlendiği, hayat pahalılığının durduğu, demokrasinin işlediği, yargının bağımsız olduğu, eğitim sisteminin düzeldiği, kutuplaşmanın bittiği, komşularımızla barış içinde olacağımız,  hakkın, adaletin, barış ve huzurun olduğu güçlü bir ülke olsun bu hayalinizin içinde. 

 İşte bizim vatanımız, Türkiye’miz budur diyebildiğimiz:

 Türkü’yle, Kürd’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Arap’ıyla, Alevi’siyle, Sünni’siyle aynı gövdenin parçası olan, aynı hamurla yoğrulan, tarihi birlikteliğiyle övünüp, dünyaya meydan okuyan, umutlarla bezeli bir ülke yaratalım; bu umutlarla sımsıkı sarılalım ülkemize.Aslında bu umutlar hayal olmamalı, hiçbirisi hayaller ülkesinde kalmamalı!

  Bu ülke benim, senin, bizim, hepimizin ortak vatanı. Bölücülere, kem gözlülere inat; bir ve beraber olmamızın gücüyle her türlü zorlukları alt ettiğimiz Türk Milletinin bir ferdi olmanın gururunu taşıdığımız, canımızdan aziz bellediğimiz ülkemize olan borcumuzu, ancak bu umutları gerçek yaparak ödeyebiliriz.

 Bu gün 2024’ün ilk günü…

 Bu hayalleri, bu umutları uzun, uzun düşünün…

 Şimdi, açın gözlerinizi:

 Bir dilek feneri uçurun vicdanınızdan; bu hayaller, bu umutlar gerçekleşsin diyerek…

 Unutulmasın ki!

‘’Yeni hayaller, umut edebilmeye başladığımızda hayat bulur…’’

Dr. Metin Eriş ile Kültürümüz Hakkında…

Türkiye’deki rejimin demokrasiden çok liderokrasi olduğunu iddia eden Dr. Metin Eriş, kültürümüzle ilgili konularda çarpıcı açıklamalarda bulundu: ‘Kültür değerlerine sâhip çıkamayan milletler; erimek, yok olmak tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.’

Ülkemizde kültürel yozlaşmalar yaşandığına dikkat çeken Dr. Eriş, olumsuz gelişmelerden aydınları sorumlu tutuyor ve ‘Okumuş-yazmış olma vasfını aşamayan aydın kimliği sâhipleri, kendi değerlerini topluma dayatırlarsa, huzur ortamı oluşturulamaz, hiçbir alanda gelişme sağlanamaz.’ Diyor.

Oğuz Çetinoğlu: Uygun görürseniz mülâkatımıza kültür kavramının târifinden başlayalım. Kültürün genel kabul görmüş bir târifini yapar mısınız?

Dr. Metin Eriş: Doğrusunu isterseniz kültür kelimesi, gerek halk gerekse ilim dilinde çok yaygın kullanılmakla beraber, üzerinde tam bir mutabakatın olduğunu söylemek hemen hemen mümkün değildir. 20. yüzyılın ortalarında ABD’li iki antropolog Krober ve Kluckhan’ın yaptıkları bir incelemede, kültür ve kavramının tam 164 farklı tanımını derlemiş olduklarını söylersek, çok eski ve önemli bir geçmişe sâhip olmakla beraber ‘kültür’ kelimesi üzerinde uzun yıllar boyunca bir uzlaşma ortamının doğmadığını görürüz. Kısaca bu konuda bilim adamlarının bile zorlandığı görülür. Bu yüzden, kişiden başlayarak onun yaşadığı ve bütünleştiği ortam hususunda değerlendirmeler yapılarak kültürün târifinin yapılması cihetine gidilmiştir. Zamanla genel kabul görecek olan bir kültür târifine doğru yol alınacaktır ama burada da, sosyal ilimlerin tabiatı düşünüldüğünde çeşitli eğilimlerin, ideolojilerin ağırlıklı rol oynadığı görülür. Bu düşüncelerle her kişide var olduğunu kabul etmek durumunda bulunduğumuz evrensel ve özel vasıflar dışında bir de ‘her kişiyi’ bir gruplar dizisinin üyesi olarak tanımlayan vasıflar kümesinin bulunduğunu ve bunun kültürü oluşturduğunu belirterek, târifimi tamamlamak istiyorum: ‘Kültür zihniyetlerin bileşkesinde ortaya çıkan ve topluma kimlik kazandıran değer ve normlardır.’ Buradan hareketle ‘kültürü, bir topluluğu millet yapan ve diğer milletlerden farklı kılan bir hayat tarzı’ bir başka ifâdeyle ‘bir cemiyet, topluluk ve millet için sosyal akrabalık bağlarının ve değerler manzumesinin bütünü’ olarak târif edebiliriz.

Çetinoğlu:  Sizin, kültür kavramına yüklediğiniz özel bir mânâ var mı?

Dr. Eriş: Kısaca ‘kültür bir toplumun hayat tarzıdır.’ Diye ifâdelendirdikten sonra, kültürün bir topluluğun, milletin duygu, düşünce ve davranış kalıplarını ihtiva ettiğini; burada başta dil, târih, inanç dünyâsı, bilgi, san’at, örf ve âdetler, ahlâk gibi unsurların bulunduğunu, kısaca kişinin bir cemiyetin üyesi olması dolayısıyla kazandığı çeşitli değerler yanında sâhip olduğu diğer bütün maharet ve alışkanlıkları da ihtiva eden bir bütünden meydana geldiğini düşünüyorum.

Çetinoğlu: Türk kültürünün; Müslüman veya gayrimüslim…. Diğer milletlerin kültürlerinden farklı olarak ihtiva ettiği unsurlar nelerdir?

Dr. Eriş: Bu sorunuza Prof. Dr. Erol Güngör’ün bir târifinden yola çıkarak cevap vermek istiyorum. O’na göre; ‘Bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsemiş bulunduğu hayat tarzı bütün maddî ve manevî unsurlarıyla birlikte, toplumun kültürünü teşkil eder.’ O halde Müslüman veya Müslüman olmayan, hattâ buna mezhep farklılıkları içinde bulunan Türk topluluklarının da ilâve ettiğimizde görürüz ki, diğer bazı milletlerin kültürlerinde de bulunmakla beraber, ‘âile anlayışı’ ve ‘devlet’ unsurları, Türk’ün bilinen târihî süreci içerisinde başka milletlerden daha farklı ve ağırlıklı bir mânâ taşımıştır.

Çetinoğlu: ‘Kültürler bağımsız bir dünyâdır.’ Deniliyor. Kültürler ne kadar bağımsız? Öze ve temele dokunulamamış, değiştirilememiş olsa bile, farklı kültürler birbirlerini etkileyip törpülemiyorlar mı? Türk kültürü bu etkileşimden zarar görüyor mu?

Dr. Eriş: Kültürler şüphesiz toplumlara has özellikler sâhiptirler. Hattâ; ‘Yeryüzünde ne kadar millet varsa o kadar kültür vardır.’ Denilebilir. Fakat hiçbir zaman bağımsız bir karakter taşımazlar. Her kültürel yapı hem tesir edici, hem tesir alıcı bir hüviyete sâhiptir. Özellikle yaşanan coğrafyadan başlayarak dâhil olunan veya irtibat kurulan çevre, medeniyet ve/veya araçlar kültürler arasındaki etkileşimi sağlayan unsurlardır. Ayrıca bilinen bir başka gerçek, kültürler arasında grup grup akrabalıkların bulunduğudur. Böylece akraba kültürler arasında alışveriş daha kolay olmaktadır. Ancak bu demek değildir ki, farklı kültürler arasında da ilişki ve alışveriş olmasın. Burada üzerinde durulması gereken husus kültür alışverişinin serbest değişmeler tarzında olduğu gibi ‘mecburî’ tarzda da olduğudur. Serbest kültür değişimleri kültürlerin birbiriyle temaslarıyla ortaya çıkar ki, Türklerin çağlar boyunca devam ettirdikleri târihî seyir içinde bunu açıkça görürüz. Mecburî ve zorlama kültür değişmelerin belirli örnekleri içersinde başka ülkelerin hâkimiyetleri altına girmiş ülke halklarının, ‘işgal altındaki topluluklar, sömürge halkları ve/veya iletişim araçlarının kullanımı ile doğan örneklerde görüldüğü gibi’ mecbûrî veya zorlama değişmeler, serbest değişimden farklı olarak sun’i bir hüviyet taşırlar. Zira bunlar yönetimlerin ve/veya baskıcı güçlerin ‘medenileştirme, ideolojik değişime mecbûrî ve/veya kültürel sıçratma’ baskısıyla ortaya çıkarlar. Ben buna ‘Takma kafaya sokma akıl değişimi’ diyorum. Ülkemizde uzun yıllar devam ettirilmek istenilen de ne yazık bu ikinci davranışla yakın bağlantılıdır. Fakat halkın 1950’lerden başlayan direnci giderek kendi kültürel değerlerini yeniden arama-bulma noktasına doğru geliştirmiştir. Ancak ne yazık bu noktada, toplumun sağ veya sol diye nitelenen kesimlerinde, önemli sapma ve saplantıların ortaya çıkmış olduğu gözlenendir. Umalım, zamana uyan kök kültürümüzde uzlaşılsın…

Çetinoğlu: Zararları sıfır noktasına çekemesek bile, en aza indirmenin yolları nelerdir? Resmî ve özel kurumlar; yazılı, sözlü ve görüntülü basının, kültürümüz üzerindeki olumsuzluklara yönlendirici baskılarını önlemekte yeterli olabiliyor mu?

Dr. Eriş: Kültürel yozlaşma hususundaki zararları sıfır noktasına çekmek, herhalde insanın varolduğu bütün zaman dilimlerinde ve yapıda mümkün değildir. Ancak zararı azaltmanın yolu, eğitim sistemimizde yıllardır yaşanan ‘şartlı refleksle insan yetiştirme’ anlayışından vazgeçilmesi ile mümkün olabilir. Yâni öncelikle eğitimimizin ezberci yapısında ve neredeyse toto oynar gibi okul seçim anlayışından kurtulması gerekir. Ayrıca sınıflardaki öğrenci sayılarının 30’ları aşamayacak rakamlarda tutulması sağlanmalıdır. Derslerin, kültürümüzün ana unsurlarını veren tedrisat içeriğine sâhiplendirilmesi, öğretmen ve eğitmenlerin millî ve yörelerinin bilgileriyle de mücehhez kılınmaları, bu şuurun öğrencilere aktarmasının sağlanması ile yozlaşmadaki zarar azaltılabilir. Böylece düşünen, gören ve irdeleyen nesillerimizin, aralarında farklılaşmalar olsa da, kendi değerlerinin başkalarından geri değil, hattâ ileri olduğunu ve kültürel değerlerinin yaşatılmasının gerekliliğini kavramaları kolaylaşmış olur. Sapmalar olmaz mı? Tabii ki olacaktır. Ancak böylece ülkemizde var olan ve kendi kültürüne yabancılaşmış aydın (!) kadroların hemen ülkenin her kurumunda, özellikle de iletişim araçlarında yaptıkları basitleştirilmiş, bozguncu ve bozucu anlayışa rağmen kültürümüzün temel unsurlarını sâhiplenenlerin sayısı olumlu bir değişime doğru gelişme gösterecektir. Fakat üzerinde ısrarla durduğum gibi, öncelikle eğitimimizden yola çıkılmalıdır. İzin verirseniz bu noktada öğrencilik hayatımdan bir örnek vermek isterim. Lisede Sudi Bey adlı bir edebiyat hocamız vardı, bize Tevfik Fikret’i Aşiyan’da, Yahya Kemal Beyatlı’yı Emirgan’da, Abdülhak Şinasi Şinasî Hisar’ı Kandilli ve Kanlıca’da anlatarak öğretirdi. Bilmiyorum ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum… 

Çetinoğlu: Kültürümüzde yozlaşmalar olduğu görüşüne katılıyor musunuz?

Dr. Eriş: Maalesef evet. Önce dilimizdeki yozlaşmayı görmemiz yeter sanıyorum. Öztürkçeleştirme adına yapılanları bir tarafa koymaya çalışsak bile kaldırılan inceltme işâreti ile Türkçe’mizin vardığı noktayı izah etmek herhalde kolay olmasa gerekir!.. Bugünse iletişim araçlarından başlayarak sokaklardaki dükkân tabelalarına yansıyan, bilgisayarlarda ve iletişimde kullanılan ifâdelerin kelime bile olduklarını söylemek ne kadar mümkündür!… Sözlü ve yazılı iletişimde, sokaklarda ve her yerde birkaç yüz kelimeyle konuşulanları, yanlış telâffuzları duyunca insanın ‘Yozlaşma yoktur.’ Diyebilmesi mümkün olabilir mi?… Dilden başlayarak ortaya çıkan yozlaşmayı kültürümüzün bütün unsurlarını taşıyabilirsiniz… İzin verirseniz sâdece bir kaç kültürel unsurun başlığını koyarak, bazı iyileşme emârelerine rağmen, nerede bulunduğumuzu okuyucularımızın idrakine bırakmak istiyorum… Dinî anlayıştaki şekilcilik, ahlâkî değerlerdeki sarsıntı, mûsikîmizdeki en basit ifâdesiyle arabeskleşme, san’atın bir çok dalları yanında özellikle mimarîmizde yok olmuş millî üslûp ve kısaca hayat tarzımız!.. Sorunuza kısaca ‘evet’ demem gerekiyordu: Fakat sanırım bazı başlıkları vermeliydim.

Çetinoğlu: Dr. Metin Eriş olarak bütün yetkiler elinizde olsa, diktatörce yasaklamalara başvurmadan, demokratik çözümler üreterek kültürümüzü yozlaşmaktan nasıl kurtarırdınız?

Dr. Eriş: Önce eğitim sistemimizin millî kültür unsurlarıyla donanmasını, çocuklarımızın düşünen, irdeleyen, gözleyen, araştıran ve kişilik sâhibi kimseler olmalarına imkân veren bir yapıda yetişmelerini sağlardım. Böylece kendi kültürlerinin hiç de batılı ve/veya başkaca kültürler karşısında itilip kakılacak, hor görülecek bir yapı taşımadığını kendi düşünce ve idrakleriyle görmelerini kolaylaştırmış olurdum. O zaman bugünün bütün kurumları, sanırım başta iletişim araçları kendileri için basitçi ve magazinleşmekten öte başka zeminler de olduğunu değerlendirmek mecburiyetini duyarlardı……

Çetinoğlu: Sizce medeniyet; kültürlerin kesişme noktası olan daha geniş bir alan mıdır?

Dr. Eriş: Kültür ile medeniyetin keşiştiği noktalar bulunmakla beraber aralarında fark olduğu muhakkaktır. Medeniyet insanı bilgiye, tecessüse, ilme, tekniğe dayanarak konfor ve hayat imkânlarını arttırmaya, hayat şartlarını iyileştirmeye sevk eden ama millî rengi olmayan evrensel faaliyet ve eserlerdir. Ancak şurası muhakkaktır ki kültür, ortaya koyduğu değerlerle medeniyetin gelişme ve ilerlemesine tesir ettiği gibi, medeniyet de kültürel değerlerin şekillenmesinde rol oynar. Ancak kültürel gelişme ve/veya değişimde de maddî olan medeniyet araçlarının belirli tesirlerinin olduğu görülür. Tıpkı medeniyetin ortaya çıkaracağı hayat seviyesinin, ferdin tutum ve davranışlarına tesir ederek dünyâ görüşü üzerinde değişiklikler meydana getirdiği gibi…

Çetinoğlu: Kültürler nereden beslenerek gelişirler? Sımsıkı sarılmak suretiyle kültürümüzü güçlendirebileceğimiz bir kaynak var mı?

Dr. Eriş: Kültürlerin beslenerek geliştirdikleri yapıyı hemen bir iki noktaya sıkıştırarak ifâdelendirmek mümkün değildir. Aileden başlayarak şekillenmeye başlayan birlikte yaşama anlayışı aşiretlere, millet ve devletlere doğru yol alırken şüphesiz önce anlaşma noktası olan dilden hareket etmişlerdir. Topluluklar için dil en köklü bağdır. Sonra, coğrafyanın tesiri içinde şekillenmiş olan örf ve âdetler… Ve zamanla bütünleşen târih, san’at, inanç gibi unsurlar bu beslenmenin ana diğer unsurları olurlar ki böylece bütün bunları birleştiren ana unsur ortaya çıkar, buna dünyâ görüşü ve bir adım ilerisiyle millî şuur demek doğru olanıdır. Sımsıkı sarılacağımız kültürümüzü güçlendireceğimiz temel kaynak ‘millî şuur’dur.

Çetinoğlu: Bilim veya ilim ile kültür ilişkisi nedir? Bilgiye dayalı olmayan kültür var mıdır? Ve de bütün bilimlerin çıkış noktası, alanı neresidir?

Dr. Eriş: Gelenek ve görenekler veya kültürün herhangi bir unsurundan yola çıkıldığında bunların herhangi birinin ilmî temele dayanmadan var olabileceğini veya varlığını sürdürebildiğini söylemek mümkün müdür? Tabiatıyla burada kastettiğimiz ilmî bilgiyi bugünkü değerleriyle değil, bulunulan o günkü, o çağdaki yapısıyla ele almak gerektiğidir. Yâni herhangi bir kültürel unsurun ilk adımı atılırken ilk ilmikte basit de olsa bir bilgi vardır ve bu gelişerek ivme kazanır. Tabiatıyla burada ilkel kültürlerin varlığını, bunların kendi yöntemleriyle bilgilendiklerini, buna ilim adı verilmese de, göz ardı etmemek gerektiğini söylemeliyiz. Özetle bütün bilimlerin çıkış noktası şüphesiz ilk denemelerdir…. O halde denemeler ilmin temelini teşkil ettiğine göre, basit ve/veya ilkel olsa da, bütün kültürlerin temelinde bir bilim anlayışının olduğunu söylememiz gerekir.

Çetinoğlu: Avrupa medeniyetinden söz ediliyor. Avrupa’nın bir ortak medeniyeti var mı? Hıristiyan medeniyeti, Avrupa medeniyetinden ayrı bir kavram mı?

Dr. Eriş: Avrupa medeniyetinin ve/veya buna belki batı medeniyeti adını da vermek kabildir, temelinde Grek-Latin-Hıristiyan hattâ Musevî unsurlar bulunmakla beraber, Avrupa’da 16. yüzyılda gündeme gelen Protestan anlayıştan günümüze uzanan şekillendiriciliğin önemli rol oynadığı görülecektir. Ancak batı dünyâsının sâdece kendine bağlayarak, bir başka ifâdeyle vehim içersinde, başka topluluklara sunduğu üzere medeniyetin sâdece batıya münhasır kılınması, herhalde en basit tâbiri ile inkârcılıktır. Zira medeniyetin oluşmasında, gelişmesinde ve yaygınlaşmasında rol alan önce Asya ve sonraları İslâm menşeli, çağları içindeki ilmî bilginin varlığıdır. Ayrıca tekrar tekrar vurgulamaya çalıştığım gibi kültürlerin millî, medeniyetin ise beynelmilel nitelikli olduğudur. Medeniyetin gelişmesinde günümüzde birileri öncülük rolü üstlenmiş olabilirler. Fakat dün bunun sâhiplerinin başkaları olduğunu, yarın da medeniyet yürüyüşünde başka birilerinin olacağını kabul etmek gerekir. Batı, Avrupa ve/veya Hıristiyan medeniyeti kavramlarından söz edildiğinde, daha önce de vurgulamaya çalıştığım gibi, bu medeniyetin kök kültüründe Greko-Latin-Hıristiyan unsurlar temeli teşkil eder. Fakat bu, medeniyetin alt yapısını sınırlandırarak sâdece bir kesime mal etmek anlamını taşımaz. Batı’nın bugün kendi dışındaki topluluklar üzerindeki yönlendirici, beyin yıkayıcı temel hareket noktası ise bu yöndedir. Yâni sanki medeniyet batılılara mahsusmuş intibaı sürdürülmektedir. Eğer mutlâka ayrıştırmak istenirse medeniyet değil kültür farklılıklarından söz edilmeli, ancak maddî değerlerden meydana gelen medeniyetinse beynelmilel olduğunun altı çizilmelidir.

Çetinoğlu: Türk milletinin, İslâm medeniyetine ait olduğu söylenebilir mi?

Dr. Eriş: Sanırım mesele, medeniyet kavramına nasıl baktığımızla yakından bağlantılı. Unutulmaması gereken hususun dinin bir kültür unsuru, değeri olduğudur. Bu yüzden İslâm kültürü veya Hıristiyan kültürü gibi tâbirler tek cepheli mânâ taşırlar. İslâm medeniyeti, Hıristiyan medeniyeti kavramları ise dinî unsurdan da tesir aldıklarından, daha kapsayıcı anlam ifâde ederler. Ve tabiatıyla 1000 yılı aşkın bir süredir büyük çoğunluğu ile Müslüman olmuş Türklerin medeniyetini, eğer medeniyet kavramını beynelmilellikten çıkarıp mutlâka bir başlıkla sınırlandırmak istersek, İslâm Medeniyeti halkası içersinde olduğunu söyleyebiliriz. Ama o zaman medeniyetin gerek İslâm, gerek Hıristiyan ve gerekse diğer din mensuplarına olan bağlarını da bölgeselleştirmek gerekir ki, ben kültür ile medeniyet kavramlarının karşılaştırılmaması gerektiğini savunuyorum.

Çetinoğlu: Kültür ve medeniyet kavramları çoğu zaman birbirine karıştırılıyor. Bu iki kavramın farklılıkları nasıl açıklanabilir?

Dr. Eriş: Kültür, her topluluğun kendine mahsus yaşayış ve davranış tarzıdır ve burada mânevî değerler ağırlıktadır.  Medeniyet ise uluslararası ortak değerler seviyesindeki anlayış, davranış ve yaşama vasıtalarının bütünüdür, ki daha çok maddî değerlerden mürekkeptir. Özetle kültür bir milletin hayatına ait unsurlar bütünü iken, medeniyet  milletlerarası boyuta sâhiptir.

Çetinoğlu: Türkiye’de bir kavram kargaşası yaşanıyor. Demokratikleşmekten bölücülüğe, irticadan laikliğe, temel hak ve hürriyetlerin anarşiye kadar pek çok kavram tartışılıyor. Bunlara genel kabul görecek bir târif getirebileceğine inanıyor musunuz? İnanıyorsanız her birini nasıl tanımlarsınız?

Dr. Eriş: Türkiye’deki kavram kargaşasının sırrı aydının (!) seviyesi ve kafa yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü Tanzimat’tan bu yana Türk aydını istisnalar hariç, taklitçi ve daha doğru bir ifâde ile şekilci olma vasfını hiçbir zaman aşamamıştır. Burada kendi benliğinden utanma, uzaklaşma ve siniklik yatar. Böylece kendinden korkan, ürken ve benliğini reddeden aydın anlayışı, medenî dünyâda ve yapıda kendi öz kimliği ile yer bulma yerine, şekilciliği aşamayan zorlama bir kültür değişimine bağlamıştır. Böyle bir zorlama ise, suni yapısıyla halkın çoğunluğu nezdinde kabul görmemiştir. Böylece Türkiye’de her sahada görülen halk-aydın ikilemi doğmuştur. Ki, felâketli günler dışında sosyo-kültürel yapı içinde var olan çatışmanın sırrı da buradadır. Halk, öz benliği ve kültürel değerleri ile varlığını sürdürmek isterken, çoğu okumuş yazmış olma vasfını aşamayan aydın kimliği sâhipleri bulundukları makamlarda, konumlarda, kısaca iktidar gücünde, kendi değerleriyle halkı sâdece yönlendirmekle de yetinmeyerek maddî veya manevî açıdan ona baskı da yapmışlardır. Zamanla demokratik ortamın verdiği imkânlarla halk arasından kendi kültür değerlerine sâhip olanların çoğalarak gün yüzüne çıkışıyla, toplum kabuğunu kırarak kültürel değerlerine daha sıkı sarılmaya başlamıştır. Böylece aydın-halk arasında örtülü süren mücâdele açığa vururken, değer hükümlerindeki kavram kargaşasının boyutları büyümeye başlanmıştır. Halbuki bahsettiğimiz kavramların siyâset dilinde kabul görmüş târifleri vardır. Fakat bizim aydınımız kendine mahsus bir tür olduğundan, bu ilmen kabul görmüşlerden ziyade sathî, şekilci, ideolojik ve hattâ işine gelenleri savunur olmuştur ve bu yüzden ideolojik saplantılar, darbeler bile kılıfına uydurulmuştur… Oysa, meselâ, gerçek anlamda demokrasiden söz edecek olursak, belki de konuyu ‘mefhumu muhalifinden’ ele alarak ‘Otokrasinin tam zıddıdır.’ Demek doğru ve yeterli olacaktır. Böylece Türkiye’mizde lideroksiyle sürdürülenin demokrasi olmadığı ayan beyan ortaya çıkmış olur. Bölücülüğü; ‘Millî benliği ve şuuru, kültürel hayat tarzını yabancılaşarak başkalarıyla işbirliği içinde parçalamaktır.’ Diye târif ediyorum. Böylece bölücülük her sahada olabilir. İrtica ve lâiklik kavramları ise sanırım ülkemizde en fazla istismar edilen ve kavram kargaşasına uğratılan kelimelerdir. Lâiklik, ülkemizde batı pozitivizminden aktarılarak yorumlandığında neredeyse ‘dinsizlik veya din düşmanlığı’ mâhiyetine doğru taşınmıştır. Oysa sanırım lâiklikten anlaşılması gereken onun bizatihî ahlâkî değer taşıyan bir olgu olmayıp, etik bir değer olarak dînî özgürlüğün temelini teşkil etmesidir. İrtica konusunda ise hep aklımdan şu hatıram geçer. Rahmetli Banguoğlu hoca ile bir sohbetimizde 1950 öncesi dönemle ilgili Meclis hatıralarını anlatırken, ‘Ne zaman ki ülkede resmî idarenin istemediği bir takım faaliyetler büyümeye başlar, o zaman İnönü’nün Meclis’te bulunan 3-5 kişilik bir söylev (!) ekibi derhal Meclis toplantısında gündem dışı söz alırlar ve şurada burada vuku bulduğu söylenen irticaî (!) bir takım olaylardan söz ederlerdi. Bu konuşmaların arkasından basın da hemen buna ayak uydurur ve gündem toz duman içersinde yeniden resmî idarenin yörüngesine kaydırılır, muhalefete de göz dağı verilmiş olurdu.’ Sanırım bu örnek çok şeyi anlatıyordur… İrtica Türkiye’mizde hâkim güçlerin, dilediklerinde ve dilediklerince kullandıkları bir mefhumdur. Bununla Türkiye’de mürteci yoktur demiyorum. ‘Bütün ülkelerde var olduğu ölçülerde vardır.’ Diyorum! Kısaca yobazlığı ise her konudaki ‘fikrî tahammülsüzlük’ olarak ifâdelendiriyorum. Temel hak ve hürriyetleri ise, ‘demokrasi anlayışımızdaki yapıyla özdeşleştirerek, birbirimize tahammül ve saygılı olmayı anlamak gerekliliği’ olarak değerlendiriyorum. Aksi ise, anarşi olmaz mı!….

Çetinoğlu: Yine kültüre dönersek; dil ve müzik… kültürümüzün ana unsurları. Bu iki unsurun, temel değerlerini koruyabiliyor muyuz?

Dr. Eriş: Kültürümüzün ana unsurları dil ve musikimizde, batılılaşma baskısının yoğun olarak yaşanıldığı ilk yıllara göre kendine dönme arayışları vardır. Fakat iletişim araçlarının yaygınlaşması basitçi anlayış içinde halka inme (!), arabesk, magazin adı altındaki kolaycılık yazı ile konuşma dilindeki yabancılaşmayı ve tabiatıyla beraberinde yozlaşmayı hızlandırmıştır. Bu noktada sanırım eğitim ve kültür müesseselerimize olduğu kadar, millî şuura sâhiplenmesi gereken bütün insanlarımıza, özellikle de münevverlerimize tek tek görev düşmektedir. Ama!..

Çetinoğlu: Sayın Eriş, çok teşekkür ederim. Derin tahlillerle çarpıcı belirlemeler ortaya koydunuz. Bazı kişilerin ezberlerini bozdunuz, Bilinen bâzı gerçekleri de farklı bir tarzda ifâde ettiniz. Çok faydalı bir röportaj oldu. Umarım, ilgililere ulaşır ve gereken mesajı alırlar.

     Dr. METİN ERİŞ

     1936 yılında Gaziantep’te doğdu. Gaziantep Dayı Ahmet Ağa ilkokulunda, İstanbul Birinci ilkokulda, Galatasaray Lisesi’nde, Avusturya Lisesi’nde okuduktan sonra İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi’ni bitirdi. Askerlik görevini yedek subay olarak yaptıktan sonra; Vefa Akşam Lisesi, İstanbul İmam Hatip Okulu, Beyoğlu ile Bakırköy Kız Meslek liselerinde ve Bakırköy Ortaokulunda Lisan, Matematik ve Ticaret dersleri öğretmenlikleri yaptı. 1972 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Siyâset İlmi Kürsüsü’nde ‘Doktor’ unvanını aldı.

     1969 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın Özel Kalem Müdürü olarak kısa bir süre çalıştıktan sonra BASF-Sümerbank Türk Kimya Sanayi Anonim Şirketi’nde Genel Müdür Yardımcısı olarak göreve başladı. 2002 yılında buradan emekli oldu.

     Kimya İşverenler Sendikası Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği ve Türkiye İşverenler Sendikaları Yönetim Kurulu Üyeliği, İzmit Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanlığı, Kocaeli Çevre Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği, Gebze Dilovası Sanayiciler Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.

     Kurucu Üye ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmet verdiği sivil toplum kuruluşlarından bâzıları şunlardır: Milliyetçiler Derneği, Kültür Ocağı, Aydınlar Ocağı, Türk Edebiyatı Vakfı, İbn-ül Emin Mahmut Kemal İnal Vakfı ve İlim Yayma Vakfı.

     1985 yılında kurulan Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nda, 1986 yılından itibaren önce Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, 1994 Aralık ayından 2010 yılına kadar Yönetim Kurulu Başkanı olarak hizmet etmiştir.

     Metin Eriş evlidir ve bir oğlu vardır.

Yayınlanmış kitapları:

Siyâset Târihimizde CHP: Özel Baskı, 1968. (Celal Bozkurt takma adı ile)

Asgarî Ücretler ve Türkiye’deki Durum: Şeker-İş yayınları, 1969.

İşverenin İşçi Karşısındaki Ödevleri: Şeker-İş Yayınları, 1970.

İşletmelerde Prodüktivite Unsuru Olarak Ücret: Sümerbank Dergisi ilavesi, 1971.

Amerikan-Rus Emperyalizmi: Boğaziçi Yayınları, 1974. İkinci Baskı 1978.

Kemalizm, Marksizm ve Ecevit: Boğaziçi Yayınları, 1976. (Celal Bozkurt takma adı ile)

Kamu İktisadî Teşebbüsleri ve Halka Açılımı: Boğaziçi Yayınları, 1983.

Gönül ve Dostluk Üzerine: Gebze Gazetecilik ve Mabaacılık, 1995.

Dünyâ ve Türkiye’yi Gözlemlerken Meselelerimiz: Boğaziçi Yayınlan 1997.

Ülkemde Demokrasi Arıyorum: Boğaziçi Yayınları, 1999.

Avrupa Birliği ve Küreselleşmeye Havet: Cem Ofset. 2007.

Gönlümde Taht Kuranlar: Kubbealtı Neşriyatı, 2009

Yelkovanın Ucundan Düşen Takvim Yaprakları:  (Hatıralar) Boğaziçi Yayınları. 2011 (İki Cilt)

İktisadî Kalkınmanın Kültürel Temelleri ve Türkler: (Oğlu Celal Kâmil Eriş ile birlikte) Başlık Yayınları, 2011

Bir Beldenin Doğuşu ve Dil Ovası: Dil Ovası Sanayiciler Vakfı Yayınevi. İKTAV Yayınları.

Ayrıca, çeşitli dönemlerde değişik gazete ve dergilerde, 500’e yakın makalesi yayınlanmıştır.

Somutlar Soyutlara Karşı

Zekâ testlerine merak salmıştım. Eğitimci olarak ilgimi çekiyordu. Fakat daha da önemlisi, milletler arasındaki zekâ bölümü yani IQ farkları ilgimi çekiyordu. Bu konuya Türk’üm Özür Dilerim, Millet ve Milliyetçilik kitaplarımda da değinmiştim, fakat Alt Akıl- Aptallar ve Diktatörler (Panama 2017) kitabımda özellikle inceledim.

İki yazar, İskoç Richard Lynn ve Fin Tatu Vanhanen, milletler arasında ciddî ve ırka dayalı zekâ seviyesi farkı bulunduğunu iddia ederler. Ciddî, ölçülebilir bir dayanakları da vardı: Ülkelerin zekâ düzeyleriyle kişi başına yurtiçi hasılaları arasında ilgileşim vardır. Ne kadar zekâ, o kadar refah! Bu bulgularına dayanarak da gelişmiş ülkelere nasihat veriyorlardı: Eğitmekle, öğretmekle geri kalmışların hâlini düzeltemezsiniz. Hani balık verme, balık tutmasını öğret derler ya… Lynn ve Vanhanen tam tersini söylüyordu: Onlar balık tutmayı öğrenemez. Boşuna uğraşmayın. Elinizden geldiğince balık verin. 

Zekâda ırkçılık

Bu iki yazar düpedüz ırkçılık yapar ve buna rağmen araştırmaları hâlâ bilim dergilerinin hakemlerinden geçer ve yayımlanır. Bilimsel ırkçılık! Öyle ki, bir ilgileşim daha bulmuşlar. Ülkeler Afrika’dan ne kadar uzaktaysa, halklar da o derece zeki oluyorlar. Yani IQ’su en düşük ırklar, en “ilkeller” Afrikalı. Onlardan ne kadar uzaksanız o kadar zekisiniz. Kuzeye çıkan insanların, soğukla mücadelelerinden ötürü seçime uğradığını da yazdılar. Yani daha zekilerin soğuğa karşı daha etkili önlemler keşfedip bu keşfi yapamayan aptallara oranla daha çok çoluk çocuk sahibi olduklarını söylediler. Dolayısıyla kuzeydeki soğuk iklim halkları, Afrika gibi sıcak ülkelerdekinden daha zeki hâle geliyordu. 

Gerçekten Sahra Altı Afrikası, yani Büyük Sahra’nın güneyindeki ülkelerde IQ 70 civarında ölçülüyor. Malavi gibi 60’a kadar düşen ülkeler bile var. Bu sayılar hesaplanırken İngiltere’ninki 100 kabul ediliyor. Türkiye 90 civarında, hatta altında. Bu, Avrupa ortalamasının alt sınırı. Singapur gibi 100’ün üstünde ölçülen ülkelerle karşılaştırırsanız bir standart sapmadan fazla düşük çıkıyoruz. 

Bu sonuçların ırkçı olmayan izahı şöyle: Eğitimle ilgisi olmaması gereken IQ’nun eğitimle bal gibi ilgisi var. Daha da önemlisi, içinde yaşanılan toplumun medeniyet seviyesiyle de ilgisi var. Bu sonuçların kesin ve çarpıcı delilleri var. 60 IQ’lu Malavili çocuklar bilgisayar oyunlarıyla bile olsa, eğitildiklerinde, zeka bölümlerinde 20 puana kadar artış gözleniyor. Aynı nüfusun okuyan ve okumayan, toplum içinde yaşayan ve toplumdan uzak kalan grupları arasında da büyük zekâ farkları beliriyor. 

IQ ve soyut

“Neden böyle?”nin cevabına ışık tutan bilim adamlarından biri de meşhur Rus nörolog ve psikoloğu Alexander Luria. Sovyet döneminde şehirli, yerleşik köylü ve göçebe gruplar üzerinde araştırma yapmış. O da şehirliden köylüye, köylüden göçebeye ve okumuştan tahsilsize değişen zihin becerileri gözlüyor. Luria’nın diğer IQ incelemelerinden bir farkı var. O iki defa niçin diye sormuş. Tamam… IQ medeni çevreyle ve tahsille değişiyor. Peki, bunun sebebi ne? Luria’nın bulduğu şu: Zekâdaki azalmanın altında yatan değişken, abstreyi kavrama kabiliyeti. Bizim düşük IQ’lu bulduklarımız abstre, yani mücerret, yani soyut kavramlarca fakir. Bir çember şekli gösterilip “Bu ne?” diye sorulduğunda, “Çember.” diye cevap veremiyorlar. “Tabak” diyorlar. Dikdörtgene, “Kapı” diyorlar. 

On yıllar önce bir arkadaşımın kızı aritmetikte güçlük çekiyordu. Ona yardım etmeye çalışırken çarpıcı bir şey keşfettim: Çocuğa iki 25 kaç eder diye sorduğumda, susup kalıyordu. Fakat soruyu, “İki yirmi beş kuruş kaç para eder?” diye sorunca derhal, “Elli kuruş.” cevabını alıyordum. Rakamların kendileri soyut, fakat onlar para olunca somuttular. Çemberle tabağın, dikdörtgenle kapının somuttan soyuta gidişi gibi. 

Somutsun sen somut kal

Şu ikililere göz atın. Bunlardan birincisi soyut, ikincisi somuttur: Kurum ve kişi, şirket ve kişi, parti ve kişi, fikir ve kişi, kural ve kişi, kanun ve kişi, yasak ve ahlâk, yasak ve din. 

İlk üçü birbirine çok yakın. Kurumlara değil, başlarındaki kişilere odaklanıyoruz. Merkez Bankası yok, laf dinleyen veya dinlemeyen başkanı var. Şirket yok, sahibi var. Bu yüzden bakanlık görevlileri, bazen vergi borcu tahsili için anonim şirketlerde bile ortakların peşinde koşuyor; şirket ortağı diye. Uzun yıllar partilerimizi liderlerinin adıyla isimlendirdik. Bugün de liderler, partilerin temsil ettikleri siyasi konumdan önemlidir. Bu yüzden liderler gerektiğinde siyasi konumlarını bir gecede değiştirebilir. Fikirleri onların savunuculuğunu yapan kişilerin isimleriyle anarız. Milliyetçiliğin bile “Atatürk” cinsini bulduk. Ahlâk soyuttur. Doğruluk, dürüstlük soyuttur. Cinsiyet somuttur. Onun için ahlâkı cinsiyete indirgeriz. Muhafazakarlığı da. Din ki ahlâkla sıkı sıkıya ilişkilidir, soyuttur. Onu da yasaklara ve merasimlere indirgeriz. Çünkü yasaklar somuttur. Merasimler de. 

Konudan Konuya  (39)

     İslâm’ın da öngördüğü hürriyet / özgürlük, meşveret / danışma, istişare ve şura’ya;

     Öncelik ve kanun hâkimiyeti çerçevesinde;

     Zamanın hükmüne riayet / uymak ve İttihat-ı İslâm / İslâm Birliği;

     Rehber, düstur, prensip ve ilkelerimiz olarak;

     Millet ve devlet hayatımızın başköşesinde yerlerini almayı sürdürmeli.

     İstikbal / gelecek endişesini, düşünce ufkumuzdan söküp atmalıyız.

x

     Halka önder olacak kişiler;

     Hem araştırmacı âlim / bilgin olmalılar.

     Ki ispat ve ikna edebilsinler.

     Ayrıca, hikmet sahibi / işin önünü sonunu, fayda ve zararlarını belirleyebilecek çapta;

     Âlimler olmalı ki, tereyağından kıl çeker gibi bir kolaylıkla;

     Doğru yolu halka gösterebilsinler.

x

     TBMM milletin kalbidir.

     Meşveret, şura, istişare; kısaca danışma yeridir.

     Milletin; fikirlerini serbestçe ortaya koyduğu mekândır.

     Saygın değerini titizlikle korumalı.

     Çünkü bir devlet;

     Medeniyetin maddî gücü sayılan hürriyet düşüncesiyle ancak

     Ayakta kalabilir.

     Özellikle, ince düşünceden mahrum olan câhil âlimlerle,

     Âlim olan câhillerin gereksiz tutuculuklarından uzak durmakla.

x

     “Bulanık olanı bırak, duru olanı al.” hükmünü;

     Daima göz önünde bulundurmalı.

x

     Bütün güzel ahlâkı bünyesinde toplayan dinimiz ile,

     İnsan olmamızdan kaynaklanan fıtrî / yaratılıştan gelen

     Kabiliyetimiz sayesinde,

     Gelişmemiz ve ilerlememiz için,

     Aşamıyacağımız hiçbir engel yoktur.

x

     Yeter ki,

     Hürriyet’i yanlış anlama ve yanlış yorumlarla;

     Kötüye kullanarak, elimizden kaçmasına

     Fırsat vermeyelim.

x

     Milletçe ayakta durmanın;

     Milletin birbirini sevmesi ile oluşan

     Ve devam edecek olan

     Birlik Cenneti’nde olmanın

     Tadına varalım.

     Elimize kolay geçmemiş bu sonucun;

     Asla sonunu getirmemenin

     Sonsuz bilinciyle

     Şad ve mutlu olmanın

     Şuuruna varalım.