Kendini Türk bilen, Türk duyan, Türk olmakla övünen ve tarihimize, yurdumuza, ulusumuzun yarınlarına inanan her yurttaşı Türk kabul eden, gerçekçi, insancı bir milliyetçilik anlayışı, amacı da ulus sınırlarımız içinde yaşayan Türk halkının kendi öz değerlerini temel kültürünü, çağdaş uygarlık ilkelerine göre işleyip geliştirmek, onu iç-dış bütün bağlayıcı, engelleyici öğelerden kurtararak ilerletmek refaha kavuşturmaktır.
*
Meşhur şarkıcı FEDON “BEN RUM KÖKENLİ TÜRKÜM dedi de nesi eksildi. Hem etnik kökeninin hem de ulusunun adını söyledi. Bu ülkenin vatandaşı olmanın başka ulusu yok ki. Bu topraklarda Türk ulusu dışında bir başka ulusun varlığından bahsetmek, sınırlarımız içinde bir başka devletin varlığını kabul etmek demektir.
*
Emperyalist devletlerin dahi övgüyle andığı ve kabul ettiği eşsiz komutan ve büyük lider ATATÜRK’ÜN önderliğinde Türk’ü ile Kürdü ile Çerkez’i ile Arnavut’u ile lazı ile… Vs oluşturduğu bu milletin kan dökerek, can vererek kurduğu devletin sınırları içinde yaşayan ahalinin adı “Türk milletidir” ve rejimi “cumhuriyettir” .
*
Özellikle yarının gerçek aydınları gençler; bu asil millete mensubiyetle öğün çalış ve güven. Tahsil sürecinizde öz değerlerinizden taviz vermeden nitelikli ve fayda üreten birer seçkin olmanız ve şuurlaşmanız adına engin tarihimizden, başarılı simalarımızdan kendinize örnek alacağınız insanlar olmalı. Hedefiniz olmalı.
*
Türkiye’de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının, sırf üniversite bitirdi desinler diye ananız babanız Amerika’da mastır yaptı diye öğünebilsin diyerek yüksek öğrenime gitmeyin. Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız. Temel gayeleriniz kendinizin ufak çıkarları ötesinde, kendiniz dışında, bu ülke, bu ulus, Türk Dünyası, Avrasya, insanlık için olsun, yüksek hedefleriniz için çalışın. O zaman kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir. Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin.
*
Formülünüz bilim “+” gönüldür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur. Gündelik siyaset, çıkar grupları, dışarıdan güdümlü gizli veya açık cemiyetlerden uzak durun.
*
Atatürk’ün dediklerini rehber edinin. Onları işte bu günler için demiş, yazmış. Türkiye’nin şerefli, refahlı, itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk yolumuzu çizmiştir. Dış ülkelerden ve onların yerli kuyruklarından medet ummayın.
*
Gayeleri bize yardımcı olmak değil çıkarlarını korumaktır, milli menfaatlerinin gereğini icra etmektir. Türkün adını tarihte ilelebet yaşatacak sensin. Dünyanın neresinde olursanız olun kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih ve kültür bilincini binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin.
*
Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da siz o kadar itibar edecektir. İnsana veya maddeye kul olmayın. ALLAHA samimi kulluk mükellefiyetinin ruhunu kavramaya çalışın.
*
Başkasını taklit etmeyin. Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir. Eğitimde önce meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahibi olmaya bakın. Ne yaparsanız yapını en iyisini yapın. Siyasetçinin, bilimcinin en kötüsü olacağınıza tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir.
*
Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin. Konulara merak sarın, not için çalışmayın. O meslekte yararlı olacak bir yabancı dil öğrenin. Bülbül gibi konuşup yabancılardan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart değil.
*
Unutmayın ki Türk olmak bir kafa, gönül işidir. Türk kültürüyle, diliyle ata sevgisiyle Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın. Kültür genleri, ırk genlerinden daha önemlidir.
*
Vatanı, milleti için her türlü fedakârlığa hazır bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş, kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar içinde vatanın geleceğini düşünmeyen daha da acısı vurdumduymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur.
*
Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olma şansı pek azdır. Şimdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçlenmesine vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına ön ayak olmaktır.
*
Türkiye’yi tekrar Kuvay-i Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır.”
Türk’ün Türk’ten başka dostu yok der eskiler. Doğru bir sözdür. Ancak, dost ve müttefiklik adı altında Türk’ü kullanan emperyal güçler vardır. Son yıllarda ve bugünlerde İslam Coğrafyasında, bölgemizde oynanan oyunlara bakmanız yeterli bir kanıttır.
*
Biz bizi anlamalı gençliğimizi de aynı azim ve irade ile yetiştirmeliyiz. Bilimi ve kültürü koruyan genç bilim ve sanat insanlarının yoluna ışık tutmalıyız.
Milli şuurla beslenerek âli görevlerini icra eden değerli öğretmenlerimize, aydınlarımıza saygı ve hürmetle selam olsun!
Makine Yüksek Mühendisi Fettah Güventürk, Çelik – Su – İnsan isimli eserinde Hâtıralarını ve ‘Bilgi – Tecrübe Damlacıkları’ olarak isimlendirdiği zengin birikimlerinin, engin ve derinlikli kültürünün ürünlerini okuyucuya sunuyor. Kitap, sert kapak içerisinde kuşe kâğıda tamamı renkli olarak basılı 17,5 X 24,5 santim ölçülerinde ve 200 sayfadır.
Çelik – Su – İnsan, eskilerin ‘Pendnâme’ olarak isimlendirdikleri türden bir eser olmakla birlikte ders verme maksadından tamamen uzaktır. Yazarın mütevazı ve zarif üslûbu eseri rahat ve zevkle okunur hâle getiriyor.
‘Nasihatnâme’ olarak da anılan Pendnâmeler; çalışkanlığı, üretkenliği, dürüstlüğü, ahlâklı olmanın şekil ve yollarını; biraz da parmak sallayan üslûpla gösterirlerdi. Günümüzde bu türden kitap hazırlayanlar, kitaplarına ‘Biz bu eserimizi, gençleri; ahlâklı ve çalışkan olmaya sevk etmek için yazmış bulunuyoruz’ diye başlıyor. Kendisinden ‘biz’ diye söz etmekle, tesirli olacaklarını zannediyorlar. Maalesef son yıllarda bu alışkanlık kundura boyacılarına, sırt hamallarına kadar yayılmış durumda. Dilde, mûsıkîde, ahlâkta ve inançlarımızda sapmaların, çözülmelerin endişe verici boyutlara oluştuğu günümüz toplumunda, bilgi ve tecrübe sâhibi insanlara olan ihtiyacımız en üst seviyededir.
Bu vahim durumun farkında olan Sayın Güventürk, imbikten süzülmüş zarâfeti ve asil tevâzuu ile edebiyatın; şiir, hâtıra, vecize, atasözü, biyografi ve tahlil gibi türlerinden faydalanarak elde ettiği tesirli bir üslûp kullanıyor. Kendisinden çok az bahsetmesi, lüzumlu olan tanıtımını karakter özelliklerini, dostlarının kaleminden okuyucuya sunuyor.
Seçkin sözler, süzme düşünceler kitabın künye sayfasında başlıyor:
‘Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık hâline getirmiş milletler; evvelâ haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklallerini kaybetmeye mahkûmdur.’
Havadan ve paradan para kazanmanın tercih edildiği bir hayat tarzının yaygın olduğu toplumumuzun, voleler vurup anında zengin olmayı hayal eden gençlerimizin, cin olmadan adam çarpmayı gaye edinen zekâ özürlülerinin, okazyon peşinde koşan uyanık(!?)ların cirit attığı bir curcunanın içerisindeyiz. Paşaları ve profesörleri dolandırabilen sahtekârların, çağdaş Sülün Osmanların, başbakan bile çarpan Parsadan’ların kahraman ilân edildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Onlar mesleklerini icra etmeye devam edeceklerdir. O güruha yenilerinin eklenmemesi için, çoğalmalarını önlemek için, insanları iyiye, doğruya ve güzele yönlendirecek eserlere ihtiyacımız var. Sayın Güventürk eseriyle bu ihtiyacı karşılıyor. Okumayan, okuduğunu anlayamayan, merâmını ifâde edemeyen insanların deniz feneridir. Hiçbir karşılık beklemeden…
‘Hayatın vazgeçilmeyen ve bir nevi şart olarak bilinmesi, öğrenilmesi gerekli çalışma konularının başında; okuma, öğrenme, bilme, yapabilme, ticârî ve sanayi faaliyetler, iletişim, güven, sevgi, ahlâk gibi değerlerle alâkalı, uyulması gerekli bilgiler veriyor. Târihin, tecrübe süzgecinden geçmiş veciz sözler, özdeyişler, günümüz şartlarına uygulanması kolay cümlelerle…
Eserin 1. Bölümünde Fettah Güventürk’ün hayatı var. (s: 3-24)
2. Bölümü oluşturan 25-52. Sayfalarda; Karaman Mehmet Bey Üniversitesi’nde Doç. Dr. Hilmi Türkyılmaz’ın sunumu ile Fettah Güventürk’ün eserleri ve fikirleri hakkında mufassal bilgiler yer alıyor. Fettah Güventürk, sâdece iyi bir mühendis değil aynı zamanda iyi bir sanayici, iyi bir eğitimci ve iyi bir sivil toplumcudur. 8 adet kitap yazmıştır: 1-Çeliklerin Tavlanması ve Isıl İşlemleri. 2-Çelik El Kitabı, 3-İnsan ve Ekonomi. 4-İnsan ve Mutluluk. 5- İnsan ve Ahlâk. 6-İnsan ve Temel Değerler. 7-Akçaşehir Kasabası Okuyanlar ve Girişimciler Tanıtım Rehbari. 8-Demir Çelik Dünyâsı.
Sayın Güventürk’ün mümeyyiz vasfı ‘Anadolu İnsanı’ olmasıdır. Anadolu insanı inançlıdır, vatanını milletini sever, çalışkan ve enerjiktir, bilgili ve beceriklidir, insanların en hayırlısı olmak için insana faydalı olmaya çalışır. Eğitilmeye müsâit eğitmeye gönüllüdür. Biliyorsa öğretir, bilmiyorsa öğrenir. Bölge ihtiyaçlarını teknik usullerle, akıl ve göz yordamıyla tespit eder, ihtiyacın karşılanması için çalışır. Kin, intikam kıskançlık ve haset duygularının kirli duygular olduğunu bilir ve kalbinde kirli duygulara yer vermez. İncinse bile incitmez. Anadolu kültürü kavramını özümsemiştir ve hayat rehberi olarak benimseyip tatbik eder. Yaratıcısına, kendisine, âilesine ve çevresine, insanlığa, topluma ve ülkesine karşı sorumluluklarını bilir, sorumluluklarını yerine getirmek için canını dişine takarak, gecesini gündüzüne katarak çalışır. Kökeni Asya bozkırları olduğu için prensiplerini de oradan getirmiştir: Bilge Kağan gibi gündüz oturmaz, gece uyumaz. Ahî Evran Çelebi’yi kendisine rehber edinmiştir. Hoca Ahmet Yesevî gibi şâir ruhludur, Yunus Emre gibi sevgi insanıdır.
49. sayfada Fettah Güventürk; Frenklerin ‘Manifesto’ dedikleri türde bir bildiri ile mesleğinin sırlarını cömertçe, ihtiyaç sâhiplerine sunuyor.
ÇELİK VE İNSAN
Dünyaya hükmeden aklını kullanabilen İNSAN… Teknolojinin bel kemiği ÇELİK.
Yaratılış itibâriyle toprak olan bu iki değerin önemli benzerlikleri mevcuttur.
1-İzabe metoduyla, cevher veya hurdadan elde edilen çelik; tasfiye ve alaşımlama işlemleri ile asallaşır nitelikli yüksek özel çelikler elde edilir.
-Kullanım gayelerine göre yumuşak veya sert yapıda çelikler oluşur.
-Çeşitli prosesler sonucunda; dişli, mil, yay, bilya v.s. gibi binlerce çeşit âlet ve makine parçası hâline gelir. Bu oluşumda önemli husus parçanın, cins ve görevine uygun çeliğin seçilmesidir. (İnsanın kabiliyet ve liyakatine uygun görev dağılımı gibi)
İmal edilen parçalar: istenilen özellikleri elde edecek şekilde. ısıl işleme tâbi tutulur. (İnsanların eğitim ve tedâvileri gibi)
Başlıca özellikler; dayanım (stres), tokluk, esneklik, aşınma mukavemeti gibi özetlenebilir.
Bu özellikler paralelinde parça hâline gelen çelikler ömrünü devam ettirirler. Bu süreç içinde aşınır, eğilir, yorulur, yaşlanır, bâzen de kırılarak fonksiyonu biter, hurda olur. Hurda olduğunda yok olmaz. Tekrar eritilerek hayat bulur. Bir nevi ölümsüzlüğe kavuşur. Teknoloji sahnesinde başrolü oynamaya devam eder.
Netice olarak; Sertlik (stres), yumuşaklık, esneklik, sürünme ve yaşlanma gibi özellikler insanî huylara benzer. Bilhassa; Stres artışı büyük rahatsızlıklar ve ârızalar yaratır. Bu arızaların azaltılması meneviş tâbir edilen ısıl işlem ile (sâkinleştirme tedâvileri ile) izâle edilebilir. Kalıcı ve keskin gerilimler her iki varlığın ömrünün sona ermesine sebep olur.
Bir değişik; benzerlikte, çelikler arasında sürtünme katsayısının, bireyler arasındaki sürtüşme oranın yüksekliği; iki varlığın da hayatını tehlikeye atar.
‘Çok sert olma kırılırsın, çok yumuşak olma ezilirsin’ misali…
‘Kaliteli imalat için kaliteli ve uygun çelik’
‘Doğru iş için liyakatli ve doğru insan ikilemi’ gibi…
FETTAH GUVENTÜRK
54. ve 55. sayfalar seçme özeyişlerle tezyin edilmiştir:
*Hayatın en pahalı kazanımı; Bilgi ve tecrübedir. Bildiklerini başkalarına öğretmek, en büyük sevaptır.
*Eğitim, kaybetme riski olmayan en büyük yatırımdır.
*Sevgi, insanda doğuştan var olan bir duygudur. İnsanı; işinde, mesleğinde ve görevinde motive eden, insanlarla kaynaşmayı, yaratıklara ve tabiata karşı saygılı ve hoşgörülü olmayı sağlayan fert, âile ve toplumlara huzur ve mutluluk veren mânevî bir güçtür.
*Bir yılı düşünüyorsan pirinç ek. On yılı düşünüyorsan ağaç dik. Yüz yılı düşünüyorsan insan yetiştir.
*Bilgi sâhibi olmadan karar sâhibi olma.
*Eğitim ve bilgi her nevi başarının anahtarıdır.
*Söylediklerinize dikkat edin, düşünceleriniz olur. Düşündüklerinize dikkat eden, duygularınız olur. Duygularınıza dikkat eden, davranışlarınız olur. Davranışlarınıza dikkat eden, alışkanlıklarınız olur. Alışkınlıklarınıza dikkat eden, değerleriniz olur. Değerlerinize dikkat edin, karakteriniz olur. Karakterinize dikkat edin, kaderiniz olur.
Ahîlik Nasihatı:
Harama bakma, haram yeme, haram içme. Doğru, sabırlı, dayanıklı ol. Yalan söyleme. Büyüklerinden önce söze başlama. Kimseyi kandırma. Kanaatkâr ol, malına tamah etme. Yanlış ölçme, eksik tartma. Kuvvetli ve üstün durumda iken affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil. Ve kendin muhtaç iken bile, başkalarına verecek kadar cömert ol.
Her biri yekdiğerinden değerli nasihatler 56, 57 ve 58. sayfalarda devam ediyor.
75. sayfada ‘Güzel Ahlâklı Yaşamak’ konusu işleniyor:
Ahlâkın merkezinde AKIL, çevresinde BİLGİ, iman, adâlet, iffet, doğruluk, sevgi, merhamet, barış, sadakat, vefa gibi değerler yer almaktadır.
Ahlâkın hedefi; İnsanın haysiyetiyle yaşama saadetidir. İnsanlarla iyi geçinmek, uyumlu olmak, güzel davranışlar sergilemeyi öngören ahlâkî davranışlar bütünü güzel ahlâk olarak nitelenir.
Eğitim ile var olan huylar geliştirilebilir. Aynı eğitimden geçen insanlarda farklı şekillerde donanım ve şahsiyete sâhip olur. Bu farkı yaratan sebep; doğuştan gelen karakter ve mizaç yâni tabiatlarıdır.
Güzel ahlâk; inancın ve vicdanın sesidir. En yüksek değer ve duygularla insanı kâmil insan yapar. İlim ve edep öğrenmekle, insanlarla güzel arkadaşlık etmekle elde edilir.
Bir değişik ifâdeyle iyi insan, iyi ahlâklı (huyu güzel insan) demektir.
Toplumun kurtuluşu, ancak güzel ahlâkın her alanda yaşanması ve kötü ahlâkın kaybolmasıyla mümkündür. Bu seviyeye ulaşmak için üstün niteliklere sâhip olmak bir zorunluluktur.
Güzel ahlâk, tüm faziletlerin özü, ahlâk sisteminin mayası, güzelliklerin ekseni konumundadır.
*Güzel ahlâk, insanlarla iyi geçinmektir.
*Güzel ahlâk, güler yüzlülük, cömertlik ve kimseyi üzmemek demektir.
*Güzel ahlâk, genişlikte ve darlıkta insanları râzı etmeye çalışmaktır.
*Güzel ahlâk, Allah’tan razı olmak demektir. Yâni hayrı ve şerri Allah’tan bilmek, nimetlere şükür, belâlara sabır etmektir.
*Güzel ahlâk, haramlardan kaçıp helâli aramak, diğer insanlarla olduğu gibi âile fertleriyle de iyi geçinip onların geçimlerini sağlamaktır.
*Güzel ahlâkın en azı, güçlüklere göğüs germek, yaptığı iyiliklerden karşılık beklememek, bütün insanlara karşı şefkatli olmaktır.
*Güzel ahlâklı olmanın, bazı alâmetleri şunlardır: İnsaflı olmak, arkadaşlarının hatâsını görmemek, hüsnü zan etmek, kötü zandan kaçınmak, arkadaşlarının eziyetlerine göğüs germek, onlardan şikâyetçi olmamak, hep kendi ayıp ve kusurlarını düşünmek, kendi nefsini kınamak, güler yüzlü olup, herkesle yumuşak konuşmaktır.
En heyecanlandırıcı bilgi, Yaradan’ın sırlarını keşfettiren bilgidir.
İlim ve ilmî hakîkatler beşeriyetin müşterek hâzineleridir.
‘Bilginin Değere Dönüştürülmesi’ olgusunun sık sık ve çeşitli ortamlarda konuşulduğu günümüzde bilginin değeri her zamankinden daha çok kıymetlenmiştir.
Bilgi ile birlikte meslekî hayatlardaki yeniliklere uyumu kolaylaştıracak gerekli bilgi beceri ve tutum kazandıracak bir eğitimin alınması söz konusudur.
Bilgi teknolojileri bünyesinde barındıran üniversiteler, araştırma teknoloji kurumları; üretimin ihtiyacı olan bilgiyi doğru zamanda, doğru tarzda sunması, sanayi dünyasının da ihtiyaçlarını doğru tarz ve zaman da istemesi işbirliğinin verimini artıracaktır.
Bilginin ilerlemesi insanlar için pek büyük bir kazançtır. Lâkin sâdece ilmin insanlığa saadeti temin etmediği ve edemeyeceği açıktır.
Bilgi, iyi insanların üstün değerini daha da yüceltir.
Bilgi, kulu (köleyi) sultanlar mevkiine yüceltir. Sözü, bir gerçeğin ifâdesidir.
Yeni ekonomik düzen içinde artık hayat boyu istihdam garantisi kalmamış hayat boyu eğitim ve istihdam edilebilirlik kavramları geçerlilik kazanmıştır. Genel eğitim ve meslekî eğitim sistemlerine; iş hayatına girişi kolaylaştıracak yeterlilikler kazandırılmaktadır. Eğitim fırsatları artırılmakta öğrenme imkânları herkese açık hâle getirilmektedir. Devletin rolü azaltılmakta ve rasyonel taraflara belirleyici roller yüklenmektedir. Meslek standartları ve sertifikasyon sistemleri sürekli geliştirilmektedir.
Başarı giderek daha çok yenilenen ve artırılan bilgiye bağlı hale gelmekte; genel eğitim düzeyi düşük kalmış olan ülkemizde; nitelikli iş gücüne olan ihtiyaç üst seviyede hissedilmektedir. Ülkemizde eğitim yetersizliği bilhassa meslek eğitimin ve standartların belirlenmemiş olmasının ve programların iş hayatından kopuk, yenilenmeyen geleneğe dayalı yöntemlerin uygulanmasının bir sonucudur. Uygulamak meslekî teknik eğitimde iş dünyasının daha fazla katılımının sağlanması bir mecbûriyettir. Bütün bu değerlendirmeler yanında iş dünyasının; gerek nitelikli eleman ihtiyacını gerekese iş yönetim performansının kendi içinden veya organize olmuş danışman bürokratlardan almaktadır. Bilginin bir başka kaynağı da şüphesiz tecrübelerimizdir. İlim, dünyanın en büyük değerli varlığıdır. İlmin değeri hiçbir şeyle ölçülemez.
Yeri doldurulamayan tek sermâye bilgi ve kabiliyettir.
Tecrübe aklın babası, hâfızanın anasıdır.
Çalışmanın en verimlisi işbirliği ile çalışmaktır.
Okunması Gereken Diğer Yazıların Başlıkları:
*Okumak Üzerine (s: 91 *Çalışmak ve Çalışmanın Önemi (s: 93) *Ahlâk (s: 95) *Güven Üzerine (s: 99) *Sevgi Üzerine (s:101) *Başarının Yolu Sağlık, İlgi ve Bilgiden Geçer (s: 103) *Gençlere Öğütler (s:109) *Zamanı Verimli Kullanma Üzerine (s: 111) *Kubbede Kalan Hoş Sadâ (s: 119) *İnsan Üzerine Güzel Sözler (s:121) *İş ve Çalışma Hayatı / Meslek Ahlâkı (s: 125) *Kaliteli Hayat, Nitelikli İnsan (s: 129) *İnsan Hakkında (s:133 *İnsan ve Öğretmen (s: 135) *İş ve İşyeri Üzerine Temel Prensipler (s:139) *Özdeyişler (s: 148)
155. sayfada başlayan ‘Dostlar’ bölümünde; Sanayi ve Ticâret Eski Bakanı Ali Coşkun, Tamer Taşkın, Hüseyin Kocabıyık, Doç. Dr. Süleyman Üstün, Hayati Öztürk, Ahmet Tek, Rıfkı Boynukalın, Prof. Dr. Oğuzhan Altay, Av. Suat Yıldırım, Rıza Duru, Cemal Ayhan, İsmâil Genç, Yüksel Bilek, Hasan Basri Hürata, Numan Tekinay, Soner Çelik, Remzi Sakaoğlu ve İlkay Solak isimli dostlarının Fettah Güventürk hakkındaki sitâyişkâr sözleri, Fahrettin Selçik’in aynı maksatla yazılmış 5 kıt’alık şiiri bulunuyor.
Mak.Y. Müh FETTAH GÜVENTÜRK 1943 yılında Karaman’ın Akçaşehir kasabasında doğdu. İlk ve orta öğrenimine müteakip 1965 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesinden mezun oldu. 1968 yılında Meslekî tecrübelerini kazandığı ve ikinci üniversite olarak vasıflandırdığı Makine Kimya Enstitüsü (MKE) Çelik Fabrikası’nda işe başladı. 1974 yılında; pratik ve ticarî bilgilerini kazandığı kendisini İzmir’e getiren özel sektör kuruluşu İzeltaş’ta çalıştı. 1979 yılında; Eczacılıkla özdeş kıldığı vasıflı çelik ticaretini konu alan Güven Çelik adlı firmasını kurdu. MKE’de kazandığı bilgi ve tecrübelerini konu alan ‘Çelik El Kitabı isimli eserini yayınladı. Yazılı ve sözlü eğitim etkinlikleri ile konusunda öncü, güvenilir isim olan Güventürk, 1986 yılında imâlat şirketi olan Güven Haddecilik A. Ş. isimli sanayi şirketini kurdu. Çelikte teknoloji denilebilecek hassas soğuk tamamlanmış (pompa mili) çelik mil ürünleri başta İran olmak üzere Orta doğu ülkelerine ihraç etmeye başladı. .İstanbul Dudullu Sanayi Bölgesi’nde İzmir Atatürk Sanayi Bölgesi’nde kurulu tesis ve iş yerleri ile üretim ve ticârî faaliyetlerine revam eden, ÇELİK İNSAN / KOBİ BABA / SUYU ARAYAN ADAM gibi lakapları ile anılan, çok çalışarak, ticârî ve mânevî GÜVENİLİRLİK seviyesine ulaşabileceğinin, BİLGİ ve TECRÜBE paylaşmanın çok büyük değer taşıdığını belirten Güventürk, öğretici / paylaşımcı vasıfları ile örnek bir insandır. İletişim: GSM : 0(533) 345 59 14 / fettahguventurk@gmail.com // www.fettahguventurk.comhttps://www.youtube.com/channel/UCHA8XqDhhK0H5KQtmaA8LaQhttps://www.facebook.com/fettah.guventurk // İnstagram: Fettah Güventürk //
Öncelikle Modern Toplumu tanımlamayabilirsek; Modern Toplum, sorgulayan, eleştirel düşünmeyi beceri haline getiren, öz saygı ve öz yeterliliklerini kazanmış bireyler yetiştirmeyi amaçlayan, körü körüne itaat etmeyen, yanlışa doğru demeyen, adil, ahlaki seviyesi yüksek bireylerden oluşan toplumdur.
*
Böyle bir toplum ve onun kültürünü benimsemiş insanlar ancak hukuk devleti kurabilir, kendilerini özgür kılabilir ve adil bir toplum olarak yaşayabilir.
*
Eğer kabile toplum kültürünü aşamamışsanız, böyle bir toplumda dış kaynaklı kapitalist egemen aktörlerin sömürmeyi hedefleyen ve bağlı olarak artan eşitsizliğin bilimsel ve kolay anlaşılır açıklaması ve aynı zamanda da bazı çözüm önerileri gene bu sömürenlerden gelir ve sizi tüketime özendirecek cazibeli sunumlarla körleştirirleştirecektir, köleleştiriliştirecektir, tüketim bağımlısı yapacaktır.
*
Kapitalizmin egemen aktörü ABD;
Columbia Üniversitesinin Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz’in kitabı
The Price of Inequality W.H.Norton&Co. 2012,2013. Sesleniyor:
*
Merhaba… Ben Kapitalizm!
Küçük kızlarınızı Barbie Bebeklerle büyüttüm, bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz!
*
Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım! İstediğimi de elde ettim, 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.
*
Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!
*
Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız bir CEO’nun hayat hikâyesi sizin için “azim ve başarı hikâyesi” olabiliyor.
*
Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği, kitap okumadığı, tiyatro ve sinemaya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!
*
Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1’inizin ihtiyacı olan makineleri 3. Dünya Ülkelerinde, ucuz işçilerle üretmekte çok başarılıydı..
*
Elbette bütün kapitalistler birer “aziz” gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz!
*
Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.
Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!
*
Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!
*
Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!
*
Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu’da 12 -18 yaş arası kızlar $200 gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.
*
Ben Kapitalizmim ve “serbest piyasa ekonomisi” dünyanın en büyük yalanı.
*
Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların % 24’ü eğer milyarder olmaları için bütün ailelerini reddetmeleri gerekecekse, bunu yapabileceklerini söylüyor.
*
Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum!
Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria’s Secret’a koşun. Victoria’s Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra $80 verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!
*
Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!
*
Ben Kapitalizmim ve Madonna’nın sadece Londra’da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.
*
Ben Kapitalizmim ve Tayland’da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland’e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.
*
Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin % 90’ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.
*
Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene $8.5 milyar değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar.
*
Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız,
Hindistan’da 1 milyon kişi günde 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretiyor Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.
*
Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64’ü kokain bağımlısı.
*
Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.
*
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!
*
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kâbe manzaralı otellerinde, “ibadet” ederlerken?
*
Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hıristiyan bayramı Noel’i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için “kutlarken”?
*
ABD’de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV’de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.
*
Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.
Dünya nüfusunun % 50’si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 1’ine sahip.
Dünya nüfusunun % 1’i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 50’sine sahip.
*
Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.
Amerikalıların % 85’i eğer ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte bu kapitalin gücü!
*
Sizi özgür bırakmayan, fikirlerinize sansür vuran, en sonunda polis kurşunuyla öldüren bir devleti kendi elinizle kurmanız ne tuhaf?
*
Sizin ağzınızı burnunuzu kırıp hapse tıkmaları için bir devlet kuracak parayı, kendi vergilerinizle sağlamanız ne kadar tuhaf?
*
Amy Winehouse gibi bağımlılara acırken, hepinizin birer bağımlı olduğunu unutmanız ne kadar komik!
Genç bir akademisyen, özellikle 1960-1980 arası Türkiye’sinde “emperyalist” kavramını araştırıyor. Sağın, solun, ortanın, iktidarın, muhalefetin bu terimi kullanışı, kullanmayışını; kullanırken neyi ve kimi kastettiğini… Beni de yakın geçmişin şahitlerinden biri diye belirlemiş; beni de sorguladı. Aslında emperyalizm kavramı, yalnız dünün değil, bugünün Türkiye’si için de önemli. Araştırmanın sorularına verdiğim cevapları burada da yazmak istedim.
Gerçekten 60-80 döneminde “emperyalist” kelimesinin sahibi soldur; daha doğrusu bilimsel sosyalistler, yani komünistlerdir. Bu tabiidir, çünkü emperyalizm ve emperyalist, Leninist literatürün temel ögelerinden biridir.
Bakınız nasıl?
Komünizm düşüncesi, sınıf mücadelesi üzerine kuruldu. Onlara göre tarihi süren, tarihin zembereğini kuran güç, sınıfların mücadelesidir. Sınıfların zıtlığına, “temel çelişki” derler. Modern dünyada bu mücadele, burjuva ile proletarya arasındadır…
Temel çelişki olmadı baş çelişki verelim
Pekâlâ pek güzel. Ancak bu ideolojinin bir eksiği var; dünyadaki gerçeklerle uyuşmuyor. Gerçeklerle uyuşan, milliyetçi fikir sisteminin görüşüdür. Bugün dünya siyasetinin sürücü gücü sınıfların değil, milletlerin rekabetidir. Hem rekabeti hem de işbirliğidir.
Daha 19. asırda, Marks-Engels döneminde de dünya siyasetinde mesela İngiltere-İrlanda mücadelesi, Rusya- Polonya mücadelesi söz konusuydu. Yani milletlerin mücadelesi. Marks ve Engels İrlanda ve Polonya’yı destekliyordu. Şimdi sınıflar bırakılıp milletler nasıl desteklenecekti? İrlanda ve Polonya’nın “tarihî milletler”, tarihin akışına uygun milletler; İngiltere ve Rusya’nın da “gerici milletler” olduğuna karar verdiler… Tarihin akışı, malum, kaçınılmaz olarak proletarya diktatörlüğü ve komünist topluma doğruydu. O hâlde bu akışa omuz verenler iyi, set çekenler kötüydü.
Sınıf mücadelesi teorisi gerçek karşısında zorlanıyordu.
Komünizmin gerçekle uyumsuzluğunu, Lenin biraz yumuşattı. Burjuva, bugün eriştiği noktada, içindeki proletaryayı sömürmekle kalmıyor, proleter milletleri de sömürüyordu. Buna “emperyalizm” teorisi dendi. Peki, sınıf çelişkisi ne olacak? Bunu etiketlerle hallettiler. Sınıf çelişkisi hâlâ “temel çelişki” idi ama 20. asırda emperyalist milletlerle, sömürülen milletlerin çelişkisi “baş çelişki” idi.
Batı emperyalist Rus ve Çin değil
Aslında bu, dünya teoriye uymayınca, teoriye yama atarak onu dünyaya uygun hâle getirmekti. Bilgisayar programcılığındaki “patch” gibi…
Leninizm, komünizmin milliyetçiliğe yaklaşmasıdır aslında. Fakat tam değil. Leninizm’e göre dünyada iki cins millet vardır. Emperyalistler ve emperyalist olmayanlar. Rusya’ya emperyalist diyecek hâlleri yoktu ya! Koskoca Rus imparatorluğuna, başta Asya Türkleri olmak üzere Rus İmparatorluğu’nun kolonisi bunca millete rağmen Rusya emperyalist olamazdı.
Çin de sosyalistti. Dolayısıyla Çin de emperyalist olamazdı, değil mi? Nereye kadar? Rus ve Çin milletlerinin çıkarları çelişinceye, ittifakları rekabete dönünceye kadar. Komünizmin etiket bulmaktaki maharetini burada da gördük. Çin tipi komünistlerimiz Rusya’ya, “Sosyal Emperyalist” demeye başladılar. Giderek kanlı bıçaklı oldular.
Milliyetçiliğin bakışı böyle değildi tabii… Rejimleri ne olursa olsun milletler, millettir. Devletler, milletlerin teşkilatıdır ve milletlerin menfaatleri doğrultusunda diğer milletlerle rekabet de ederler, ittifak da kurarlar. Modern dünyanın zembereğini kuran, milletlerin birbiriyle ilişkisidir. İlla çelişki diyeceksek milletlerin çıkarlarının çelişkisidir; milletler mücadelesidir. Cici milletler, kaka milletler ayrımı yoktur.
Emperyalizm, tıpkı ırkçılık gibi, başkalarını aşağılayan zihniyetin kalkıştığı bir haksızlık, bir ahlaksızlıktır.
Aslında emperyalizm ile ırkçılık birbirinden çok ayrı hastalıklar değil. Genellikle emperyalistlik yapan ülkeler, sömürdükleri, istiklalini söndürdükleri milletlere aşağı ırk, geri zekâlı, çocuğumsular gözüyle bakar. 19. asırda, Rusya dâhil, birçok Avrupa milletinin sömürgelerine ve sömürge halklarına bakışı böyledir. Onlara “medeniyet” getirdikleri, onların kendi ülkelerini yönetecek yeteneğe sahip olmadıkları, emperyalistlerin temel görüşüdür. Yoksa katliamlarını, esir ticaretlerini, işgallerini nasıl makul hâle getirebilirlerdi?
Numaratörlü emperyalizmler
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, AB’nin Dış İşleri ve Siyasi-Askerî İşler Genel Direktörü Sir Robert Francis Cooper’ın tanımıyla “Birinci Liberal Emperyalizm” sona ermişti. Soğuk harp sırasında, Batı’nın açık emperyalist tecavüzleri yok gibiydi. Fransız emperyalizminin, ABD emperyalizmine devrettiği Vietnam da sömürgecilikten ziyade bir soğuk savaş cephesi diye algılanıyordu.
Dolayısıyla “emperyalizm”, sol dışında pek rağbet edilmeyen ve soğuk savaşın sadece bir tarafını suçlamak için kullanılan bir etiketti. Çin ve Rusya ayrılana kadar…
Türk milliyetçilerinin o dönemdeki sloganı, tutumlarını açıklamak bakımından aydınlatıcıdır: “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin; her şey Türklük için.”
Rusya’nın yenilgisiyle Batı devletlerinin bu tutumları da değişti. Rahatlamışlardı ve artık tekrar eski davranışlarına dönebilirlerdi. Bu da Cooper’ın “İkinci Liberal Emperyalizm”i idi herhâlde.
İki Irak harekâtı, Suriye, BOP, Afganistan bu ikincinin cepheleridir.
Hamas’ın İsrail’e karşı başlattığı ‘Aksa Tufanı’ operasyonunun ardından İsrail’in “topyekûn savaş” kararı alarak başlattığı büyük askeri eylemlerin çok önemli sonuçları olacak.
Hamas’ın bu operasyonu hem büyüklük ve hem sonuçları açısından o kadar büyük ve beklenmedik ki, “İsrail’in 11 Eylül’ü” olarak adlandırılmakta. İsrail’in şimdiden 700 ölü ve askeri yöneticiler dahil çok sayıda esir verdiği bildiriliyor. İstihbaratı ve yüksek teknolojili koruma sistemleriyle ünlü İsrail için bunlaraçıklanabilir, kabul edilebilir zafiyetler değil.
Hamas’a lojistik desteği İran’ın verdiği iddiası var. Öyleyse sebebini anlamak zor.
Ama sonuçlarını da düşününce, “bu işin arkasında uzun vadeli çıkarları doğrultusunda İsrail/ABD’nin stratejik bir planı da olabilir” diyenler haklı çıkabilir.
İsrail’in vereceği cevapla Filistinli can kayıplarının kat be kat fazla olacağı öngörülüyor.
Orantısız iki düzenli gücün çatışması durumunda alınacak ve verilecek zayiatın büyüklüğü öngörülebilir. Fakat taraflardan biri gerilla savaşı uyguluyorsa bu öngörülerin isabet oranı düşük olur.
Vikipedi’de Gerilla Savaşı, “küçük ve gizli birliklerin düzensiz harp tekniklerini kullanarak, düzenli bir orduya karşı yürüttükleri yıpratma savaşı taktiği, zayıf kuvvetlerin güçlüye karşı uyguladığı direniş savaşının unsurudur” diye tanımlanmakta.
İsrail küçük bir devlet ama çok zengin, yüksek teknoloji kullanan, dünyadaki sayılı nükleer güçlerden biri.
Üstelik ABD yönetiminde Yahudi ağırlığı iyi bilinir. ABD ve müttefiklerinin İsrail’e desteği kayıtsız şartsız ve sınırsızdır. İsrail’in sanki ihtiyacı varmış gibi, ABD’den İsrail’e “güvenlik destek paketi” yola çıktı bile.
Bunun karşılığında yoksul Filistin halkının, tam bir hapishane olan Gazze’de, ne kadar lojistik birikimi olduğunu, savaşın gerektirdiği teçhizatı nasıl ikmal edeceğini bilemiyoruz. Kaldı ki, zaten yaşamak için zaruri ihtiyaçlarını dahi ikmal etmekte sıkıntı yaşamaktalar. Su ve kanalizasyon problemi olan bölgenin elektriğini de kesen İsrail hedef aldığı binaları bombalamaya devam ediyor.
“Orantısız güçler” kavramı bu durumu açıklamakta yetersiz kalıyor.
Hamas’ın “Aksa Tufanı” operasyonu çok başarılı bir gerilla savaşı uygulaması gibi gözüküyor. Ama Hamas’ın bu “başarısının” devamını getirmesi hiç kolay değil.
Bu konuda yorum yapmak için vakit çok erken. Dileğim Ortadoğu ve özellikle ülkemizi etkileyecek olumsuz gelişmelere yol açmaması. Ama endişeliyim.
******************************
Mustafa Kemal’den Bir Hatıra
Bu orantısız savaş başladığı sırada Prof. Dr. Afet İnan’ın “Mustafa Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları” isimli kitabını okuyordum.
Çünkü geçen hafta Orta Avrupa gezisinde idik. Son gezdiğimiz yerlerden biri günümüzde Çek Cumhuriyeti sınırlarında kalan Karlovy Vary (Almancası: Karlsbad=Kral Karl’ın Hamamı) denilen ve son derece güzel binalarla dolu, kaplıcaları ile meşhur muhteşem bir sağlık kenti idi.
Mustafa Kemal Atatürk de bir böbrek rahatsızlığı geçirdiği için tedavi olmak üzere, 30 Haziran – 28 Temmuz 1918 tarihleri arasında Karlovy Vary’de kalmış. Bu süre içinde her fırsatta yaptığı gibi okuma ve düşünmeye zaman bulmuş ve bu arada o döneme dair hatıralarını da not almış.
İşte Afet İnan bu hatıraları bizzat Atatürk’ün izniyle yayınlamış. Gezideki rehberimiz Engin Emeklican bu kitabı pdf formatında grup üyelerine gönderince hemen okumaya başladım.
Afet İnan kitabın giriş kısmında Atatürk’ün o döneme kadar olan hayatından kesitler anlatıyor. İşte bunlardan biri Harp Akademisi öğrencisi olduğu döneme ait.
“Mustafa Kemal Harp Akademisi’nde hocalarının verdiği askeri problemleri halletmeye çalışırken adeta geleceğin meydan savaşlarını idare eden bir duygu içindedir.
Bir gün tabiye (strateji) hocası Trabzonlu Nuri Bey sınıfta diyor ki: ”Efendiler, harp, muharebe artık bunlar sizce bilinen şeylerdir. Fakat gerilla nedir biliyor musunuz? İşte en müşkülü budur. Gerilla kolay bir askeri hareket değildir. Gerillayı bastırmak da onu yapmak kadar güç bir harekettir.”
Bunun üzerine Mustafa Kemal hocasından şu ricada bulunuyor: ”Bu verdiğiniz dersi, Türkiye’nin belirli bir bölgesinde olmuş gibi ve dediğiniz tedbirlerin orada nasıl uygulanacağını lütfen anlatır mısınız?”
Bunun üzerine hoca dersi daha etraflı anlattıktan sonra şu ödevi veriyor: ”Efendiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet merkezi İstanbul’dur. Hükümet İstanbul’dadır. Bilinmeyen sebeplerden dolayı Boğaziçi’nin doğu kıyılarından İzmit ve onun kuzeyinde Karadeniz’e çekilen bir hat içinde bulunan bölgedeki Türkler, payitahta karşı isyan etmişler ve gerillaya başlamışlardır:
1- Bu küçük bölge halkı bu isyanı niçin, nasıl yapabilir ve yürütebilir?”
2- Osmanlı İmparatorluğu, devleti, bütün hükümeti ve ordusu ile bu isyanı nasıl bastırabilir?”
İşte bu ders uygulamasını Mustafa Kemal sonraları Samsun ve çevresinde olduğu gibi, Anadolu’da da yaşayacak ve ona göre tedbirlerini alacaktır.”
******************************
Filistin ve Türkiye Çok Farklı
Yukarıdaki hatırayı anlatmamın sebebi Türk Kurtuluş Savaşı ile Filistinlilerin mücadelesi arasında bir benzerlik aramak değil. Aslında pek bir benzerlik yok.
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan 9 gün sonra, 28 Mayıs 1919’da Havza’dan mülki amirlere, bütün kumandanlara bir bildiri gönderir. Bu bildirilerle ve sonrasında, “milletin egemenliği fikrini yaymak, işgalleri protesto etmek, gerilla taktiği ile düşmanı oyalamak” istemiştir.
Böylece “asıl ordu kuvvetlerinin savunmaya hazır bir duruma gelebilmesini” sağlamıştır.
Yani bizim milli mücadelemiz gerilla savaşı yöntemleriyle başlamış ve düzenli orduya geçilerek zafer kazanılmıştır.
Oysaki, Filistin’in İsrail’le baş edebilecek bir düzenli ordusunun olması imkânsız.
Ayrıca Millî Mücadelede bizTürklerin motivasyon kaynağı “vatanımızı, dinimizi, namusumuzu kurtarmaktı ve liderimiz Mustafa Kemal Paşa idi. İşgalcilerin tek amacı “toprak kazanmak” idi.
Filistin/ İsrail savaşında ise Filistinlilerin motivasyonunu sağlayan “kaybedecek bir şeyleri kalmamış olmak ve şehit olmak duygusu.” Ama İsraillileri motive eden şeyin de binlerce yıllık “vadedilmiş topraklar” inancı olduğu açık.
Bu durumda İsrail zulüm ve işgale devam ettiği sürece, Filistinlilere gerilla savaşı yöntemine devam etmek dışında bir seçenek bırakmıyor.
Oğuz Çetinoğlu: Öncelikle röportaj teklifimi kabul buyurduğunuz için teşekkürlerimi sunarım. Türk kadınının meseleleri hakkında genel bir değerlendirmenizle başlayabilir miyiz?
Doç. Dr. Betül Gürer: Kadın demek insan demek, insan demek kâinat demektir. Kadın meselesi târihten günümüze kadar çok fazla problemi içinde barındırdığı gibi, var olan problemlerin de başka meselelere yol açtığı bir sâha olmuştur. Diğer taraftan meselenin bu kadar karmaşık hâle gelmesinde doğrudan pratik tarafının olmasının etkisi çok büyüktür. Çünkü teoriyle, hukuk prensipleriyle (genel hukuk, İslâm hukuku, ahlâk vs.) kontrol etmeye çalışılan bir sâha. Pratiğin getirdiği sayısız sıra dışı durumlar ve örnekler sunmakta, dolayısıyla her birini resmî ilkelerle/yazılı hukukla yönetilmesi mümkün olmamaktadır. Burada da devreye insanî değerler, kültür, gelenek, konuyla ilgili algılar vs. devreye giriyor ve durum ‘gel de çık işin içinden’ denilebilecek bir hâle geliyor.
Çetinoğlu: Kadınla alâkalı meseleleri inceleyen bir ilim dalı, problemlere çözüm bulabilecek uzman var mı?
Doç. Gürer: Bu alanda hakîkati tespit edebilmek için, târihin ve antropolojinin kültür ve ilim târihinin çok etkili olması gerekir. Çünkü kadın konusunda yapılması gereken ilk şey gerçekle algının, hakîkatle insanların telakkilerinin birbirinden ayrılmasıdır. En hayâtî adım bu.
Cetinoğlu: Konuyu çerçeve içine almak mümkün mü?
Doç. Gürer: Türk kadınının bugününü anlayabilmemiz için târihte bugünü şekillendiren inançlarımıza ve anlayışlarımıza bakmamız gerekiyor. Yâni önce kaynakları ve bu kaynakların ne kadar sahih bilgi ürettiğini anlamak lâzım. Din kadın konusunda ne söylüyor, din yorumları ise bunu nasıl anlıyor bunu problematik bir tarzda ele alacağım. Olabildiğince de bildiğimiz şeyleri tekrar etmeyeceğim.
Çetinoğlu: Lütfedersiniz Efendim.
Doç. Gürer: Kadınlarla ilgili konularda hakîkati öğrenebileceğimiz ana kaynak Kur’ân’daki âyetler ve peygamberimizin hadisleri, uygulamaları: Şu klişeyi tekrarlamayacağım: İslâm kadına hak ettiği değeri verdi. İslâm geldi kadın zulme uğramaktan kurtuldu. Elbette bunların hepsi doğru, ancak bu sözler Müslümanların kendilerini ‘Biz İslâm’ın getirdiği hakîkatle uyuşuyor muyuz?’ Sorgulamasını yapmasına engel oldu. Bugün Müslüman ülkelere kadının insan haysiyeti bakımından değeri açısından baktığımızda bizim duyduğumuz slogandaki duruma hiç de uymadığını rahatlıkla görebiliriz. Hâlihazırdaki durumun sorumlusu olarak din yorumlarını ve insanlık târihi kadar eski diyebileceğimiz yaklaşımları görebiliriz:
Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki kadın aleyhine geliştirilmiş telâkkinin târihi insanlık târihi kadar eskidir. Çünkü Yahudilik’te kadın Hz. Âdem’e yasak meyveyi yedirmiş, bundan dolayı erkeğe tâbi olmuştur. Ve bu işlediği suçun bir karşılığı olmak üzere cezâlandırılmış, verilen cezâ ise gebelik zahmetinin ve doğum sancılarının kadına yüklenmesidir. Yahudilikteki günlük ve bâzı süreli ibâdetlerden kadın muaftır. Çünkü evde âilevî yükümlülüklerden kendisini alıkoyacağı için bâzı ibâdetleri yapmasına gerek görülmemiştir. Kadınlar Tevrat’ı araştırmaktan da muaf tutulmuşlardır. Talmud’da Tanrı’nın kadını kötü huylardan uzak durması, mütevâzı olması ve böbürlenmemesi için Âdem’in kaburga kemiğinden yarattığı belirtilir. Böbürlenmemesi için Âdem’in başka bir organından değil de kaburga kemiğinden yarattığı zikredilir. Hıristiyanlık’ta da aslî günah anlayışı sebebiyle varoluş kıssasından hareketle kadın, bütün insanlığın düşüşüne sebep olan aşağı varlık olarak algılanmıştır. Ortaçağda Hıristiyan dünyâsı ‘kadının ruhu var mıdır?’ Diye dahi tartışmıştır. Hatta Havva’nın antitezi olarak Hz. Meryem ön plana çıkarılmış ve Tanrının annesi olarak takdim edilmesi söz konusu aşırılığa bir tepki gibi düşünülebilir. Gerek Yahudi geleneğinde gerekse Hıristiyan anlayışında kadınları varoluş açısından aşağı ve düşük aynı zamanda erkeğe tâbi ve her şeyi aklı, dini vs. yarım bir varlık olduğunu açıkça ifâde eden çok sayıda farklı örnek var, ancak ben konuyu uzatmamak için kısa bir çerçeve çizmekle iktifa edeceğim.
İslâm’ın hemen öncesindeki Câhiliye devrine baktığımızda kadın bizatihi/varoluşundan kaynaklanan herhangi bir değere sâhip değil. O dönemde soylu ve zengin kadınlar, Ebu Süfyan’ın karısı Hind gibi saygın kadınlar var. Ancak onun değeri de sâhip olduğu şeylerden kaynaklanıyor (soyluluk ve zenginlik). Kadınlar o dönemin fizikî ve hayat şartlarının da etkisiyle insanların bir açıdan zayıf tarafı. Kabilelerin baskın vermesiyle kadınların kaçırılmaları, savaşçı sınıftan olmamaları daha ziyâde tüketici olarak görülmeleri, kaçırıldıkları takdirde utanç olarak değerlendirilmeleri, onların ikinci sınıf varlık olarak anlaşılmalarına sebep olmuştur.
Hz. Ömer’in ‘Biz câhiliye devrinde kadınları hiçbir şey saymazdık, İslâm gelip Allah onların haklarından bahsedince biz onların hakları olduğunu gördük.’ Şeklindeki sözü, İslâm öncesi kadın algısını açıkça ifâde eden bir örnek olabilir.
Çetinoğlu: Peygamber Efendimizin davranışları daha geniş kapsamlı…
Doç. Gürer: Evet. Hz. Peygamber’in kadınlara davranışı, saygısı, tahammülü, onları eğitmek için ısrarcı olması, mescide gelmeleri için teşvik etmesi, hem de bu konuda ısrar etmesi, kızı Fatıma’yı yanı başına oturtması ve diğer tavırları bir bütün olarak düşünüldüğünde, Peygamberimizin getirdiği tavır ve bakış açısı, câhiliye toplumu için bütün değerlerinin ters yüz edilmesi, ihtilal ve devrim mâhiyetinde bir değişikliktir.
Çetinoğlu: Hadislerle örneklemeniz mümkün mü?
Doç. Gürer: Elbette…
*Allah’ın kadın kullarının Allah’ın mescitlerine gelmelerine engel olmayınız. (eğitim alanı) Namaz kılmasalar bile gelsinler tekbirlere iştirak etsinler diyor.
*Kadınlara onların problemlerini ve sorularını dinlemek için müstakil bir gün tahsis ediyor. Okuma yazma oranının çok az olduğu bir toplumda, kadınların okuma yazma öğrenmesini istiyor.
*Hz. Peygamber’in onlara verdiği değer, bir lütuf değildir; kadınlar da yeryüzünde halifelik, kulluk, insanlık bakımından varoluşları sebebiyle ve zatları itibâriyle değerlidir. İslâm ve kadın konusunda bilhassa vurgulanması gereken nokta bence budur.
*Hz. Peygamber’in bu zâtî değeri ifâde eden bir metaforu* var: kristal metaforu. Peygamberimizin eşlerinin bindiği develer, bir Habeşli kölenin söylediği ritmik şarkılar sebebiyle çok hızlı koşmaya başlar ve hanımlar korkarlar. Bunun üzerine Peygamberimiz köleye ‘Dikkat et! Kristalleri kırma’ der. Bu olayı aktaran ravi kendisini dinleyen erkek topluluğuna ‘Allah’ın Resulü öyle bir kelime söyledi ki sizden kim onu söylese ayıplardınız.’ Demiştir. Bu da o günkü kadın algısının bir işâretidir.
Çetinoğlu: ‘İlk günah’ meselesinden bahsedilir…
Doç. Gürer: İslâm’da ilk kadın tarafından işlenen ve erkeğin de işlemesine sebep olan aslî günah diye bir anlayış yoktur. Kur’ân’ı Kerîm Şeytanın Hz. Âdem ile Havva’yı müştereken kandırdığından bahseder.
‘Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zâlimlerden olursunuz’ dedik. Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı da bulundukları yerden onları çıkardı. Biz de ‘Birbirinize düşman olmak üzere inin! Bir zamana kadar sizin için yeryüzünde kalacak bir yer ve ihtiyaç maddeleri vardır’ dedik. (Bakara Suresi, 35-36. ayetler)
Derken, şeytan şöyle diyerek onun kafasını karıştırdı: ‘Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?’ Nihâyet ikisi de o ağaçtan yediler. Bunun üzerine mahrem yerleri kendilerine göründü, üstlerini cennet yaprağıyla örtmeye çalıştılar. Böylece Âdem rabbine karşı gelmiş ve yolunu şaşırmıştı. (Taha suresi, 120-121. ayet)
İslam inancına göre, kadın olsun erkek olsun her doğan kişi günahsız olarak doğar, sonradan işlediği fiiller sebebiyle sorumlu olur. İbâdetlerin hepsinde kadınlarla erkekler aynı sorumluluğa sâhiptir. Kadınların muaf oldukları bir ibâdet yoktur.
Çetinoğlu: Bu düşünce ne zamana kadar uygulamada kaldı?
Doç. Gürer: İslâm târihinde gerek âyetler ekseninde gerekse Peygamberimizin kadınlara karşı tutumu ekseninde ortaya çıkan tozpembe tablo çok uzun sürmemiştir. İslâm toplumlarındaki uygulamaların bir kısmı belirttiğimiz esaslara uygun olarak şekillenmemiştir. Hatta Peygamberimizin vefatının hemen akabinde kadınların namazlarını mescitte kılmalarından rahatsız olunmaya başlanmıştır. Hz. Ömer zamanında kadınlara ayrı bir yer tahsis ediliyor ve onlara kadınlardan ayrı bir imam görevlendiriliyor. Aynı imam arkasında namaz kılmaları uygun görülmüyor, fakat bu uygulama Hz. Osman zamanında kaldırılıyor.
Abdullah b. Ömer ‘Biz Rasulullah hayattayken hakkımızda âyet iner endişesiyle kadınlara elimizi ve dilimizi uzatamazdık. Fakat o vefat ettikten sonra elimizi de dilimizi de uzatmaya başladık.’ Abdullah b. Ömer’in bu sözü ve örneklerini vereceğimiz din yorumları insanların kadın konusunda câhiliye adetlerine ve anlayışına dönmeye meyilli olduğu, nitekim bunun da gerçekleştiği görülmektedir.
*Kur’ân’ı Kerîm’i yorumlayan müfessirlerin kadınlarla ilgili konularda genel yaklaşımlarında içlerinde bulundukları toplumun hâkim kültürünü kendi yorumlarına, hattâ verdikleri hükümlere yansıttıkları anlaşılmaktadır. Bu yorumların beslendiği en merkezi argüman* ise kadının yaratılış serüvenine verdikleri mânâdır. ‘Allah Âdem’i asıl insan olarak yarattı, Havva’yı da ikincil bir insan olarak onun yanında var kıldı’ şeklindeki genel yaklaşım kadınlarla ilgili âyetlerin yorumunun eksenini oluşturmaktadır.
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının. (Nisa Suresi, 1. ayet)
Çetinoğlu: Açıklamanızı biraz daha açmanız mümkün mü?
Doç Gürer: ‘Nefs-i vâhide/tek bir nefis’ ve eşinin yaratılması konusundaki rivâyetlerin geneline baktığımızda karşımıza şöyle bir hikâye çıkmaktadır: Âdem, cennete yerleştirildi. Cennette tek başına geziniyordu. Uykuya daldı, bu esnada onun sol kaburga kemiklerinin en altındakinden eşi yaratıldı. Uyandığında başucunda bir kadın gördü. Ona sordu: ‘Sen kimsin?’ O, ‘Kadın!’ diye cevap verdi. Âdem yine sordu: ‘Niye yaratıldın?’ ‘Bende sükûnet bulman için.’ Hz. Peygamber’in ‘Kadın kaburga kemiği gibidir. Onu düzeltmeye kalkarsan kırarsın. Eğer ondaki eğrilikle berâber ondan faydalanmak istersen faydalanırsın.’ şeklindeki beyanı da bu anlamda kabul edilmektedir.
Taberî’nin İbn İshâk’tan yaptığı bir nakilde İbn İshâk ‘Ehl-i Kitab içerisindeki Tevrat Ehli’nden bize ulaşan bilgiye göre’ şeklinde bir ifâdeyle Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmasıyla ilgili bilinen meseleyi aktarmaktadır. Hikâyenin devâmında Âdem, Havva’ya ‘Benim etim, benim kanım, benim eşim!’ demekte ve onda huzur bulmaktadır. Yaratılma konusunda dikkat çeken bir başka rivâyet ise İbn Abbas’tan gelmektedir. İbn Abbas, kadının erkekten yaratıldığını ve bu yüzden erkeğe düşkün ve arzulu olduğunu; erkeğin ise topraktan, yerden yaratıldığını ve bu yüzden toprağa düşkün ve arzulu olduğunu belirtmektedir. ‘Bunun için kadınlarınızı hapsedin, gözetim altında bulundurun.’ ifâdesiyle rivâyet son bulmaktadır.
Çetinoğlu: Âyetlere ve hadislere rağmen insanları bu türlü düşüncelere sevk eden etkenler nelerdir?
Doç. Gürer: Kadının kaburga kemiğinden yaratılması meselesi klasik tefsir kaynaklarının kadın ve erkek algısının temelini oluşturduğu görülmektedir. İslâm’da kadının yeri ve konumu hakkında ortaya konan görüşlerin kadının var oluş serüvenine verilen mânâ üzerine bina edildiği görülmektedir. Bu bakımdan ‘İslâm’da kadın konusunda ortaya konan bu görüşlerin temelinde yaratılış meselesini algılama tarzı yatmaktadır’ diyebiliriz.
Çetinoğlu: ‘Dar görüşlülük’ olarak da ifâde edilebilir. Peki, Efendim, ihâtalı müfessirlerin yorumu nasıl?
Doç. Gürer: Modern müfessirlerde ise durum klasik tefsirlerden daha farklı bir anlayış var: Âdem ve Havvâ’ya birebir atfedilemeyecek ibâreler var. Dolayısıyla kastedilen aslında insânî öz ve insânî cevherdir. Ve herhangi bir cinsiyet unsuru taşımamaktadır, der. Esâsen âyetin metni de cinsiyet konusunda kapıyı kapalı tutmaktadır.
Çetinoğlu: Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doç. Gürer: Aslında mesele erkeğin ve kadının ne tür bir maddeden yaratıldığı meselesi değildir. Âyet ‘Ey insanlar’ diye başlarlarken kadın ve erkekteki ortak unsur olan insan kimliğine vurguda bulunmakta, insan haysiyetine odaklanmaktadır. Havva Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmış olsa dahi bu onu ontolojik* olarak ikinci sınıf bir varlık seviyesine düşürmeyecektir. Nitekim Hz. İsa’nın yaratılışı da farklıdır.
Çetinoğlu: Diğer semâvi dinlerde durum nasıldır?
Doç. Gürer: Tevrat’ın tekvin bölümünde İbn Abbas’tan nakledilen Âdem uyurken kaburga kemiğinden biri yaratıldı hikâyesi aynı şekilde yer almaktadır. Kitâb-ı mukaddes geleneğinde zâten ‘koca; efendi ve hâkimdir kadın onun hizmetkârıdır’ anlayışı var. Dolayısıyla klâsik tefsirlerde görülen ve kadınları ikincil, tâbi varlık olarak tanımlayan yorumlar, Tevrat verileri ile örtüşmektedir.
Çetinoğlu: ‘Cennetten çıkarılma’ meselesine de temas edebilir misiniz?
Doç. Gürer: Hz. Âdem ve Havva’nın cennetten çıkarılmasını anlatan âyetlerin yorumlarında da klasik tefsirler Tevrat kaynaklı veriler kullanarak bu meyveden önce Havva’nın yediğini ve daha sonra Âdem’e getirdiğini, dolayısıyla bu meyveyi yemesinin sebebinin aslında Havva olduğunu yegâne hakîkat olarak ortaya koymaktadırlar. Halbuki âyetlere baktığımızda bu suçun ilk failinin Hz. Havva olduğuna işâret eden bir îma ve beyan bulunmamaktadır.
Müfessirlerin bu yaklaşımın arkasında fetihlerle elde edilen topraklardaki kültürler bunların olumsuz kadın algısı, zâten kadınlar karşısındaki eski hâkim konumuna dönmek isteyen Müslümanlar tarafından benimsenmiş, Hıristiyan ve Yahudi kültürü İslâm kültürüne derc edilmeye çalışılmış, bu çerçevede müfessirlerin yorumlarına ilâve olarak peygamberimizin ağzından kadınların aleyhinde hadisler uydurulmuştur.
Çetinoğlu: Bu hadislerde ortak noktalar var mı?
Doç. Gürer: Var.
Çetinoğlu: Nelerdir?
Doç. Gürer: İki başlık hâlinde özetlenebilir. 1- Kadınları karalayan, akılsız ve aşağı varlıklar olduğunu söyleyen, okuma yazma öğretilmemesi gerektiği vurgulanan, danışıldığında tersi yapılması gereken temalar.
2-Geri hizmetlerin onlar için daha faziletli olduğunu vurgulayan hadisler.
Çetinoğlu: Bunlar ‘uydurma’ olmalı. Hadis uydurmasının arkasındaki maksat nedir?
Doç. Gürer: Hedef toplum mühendisliğidir.
Çetinoğlu: Toplum mühendisliği işgüzarlığı, âyetlerle alakâlı gayretkeşlikler olarak da görülüyor: İndirilmiş Kur’ân-ı Kerîm yerine uydurulmuş kitap ile dünyaya nizam veriliyor. Her şey böyle menfi olmasa gerek…
Doç. Gürer: İslâm tandanslı olarak kadın telâkkisine ilişkin çizdiğimiz bu kara tablonun ötesinde güzel ve bunlardan farklı örnekler elbette olmuştur. Gerek dînî ilimlerde ve gerekse modern ilimlerde öne çıkan kadınlar var olmuştur. İlim insanı, fikir sâhibi, toplum önderi, yazar, şâir düşünür, sporcu, çok sayıda seçkin kadın çıkmıştır. Sûfiler içinde, zâhitler arasında kadınlar dâima bulunmuştur. Genel mânâda kulluk açısından eşit ve değerli olduğu, halifelik noktasında bir fark bulunmadığı genel kabuldür. Fakat bahsi geçen seçkin kadınlar ya eğitimli ailelerden veya hânedan âilelerinden çıkmıştır. Sıradan, entelektüel bir çevrede bulunmayan kadınlar çoğu zaman diğerleri kadar şanslı olamamışlardır.
Çetinoğlu: Yanlış anlamadıysam, kadınlardan hâlife olabileceğini söylüyorsunuz. Bu konuda da tartışmalar var. Yanılmıyorsam, İmam Mâtürîdî’nin bu konuda beyânı var.
Aslî konumuza dönersek Efendim, Türk kadını ile alâkalı olarak neler söylemek istersiniz?
Prof. Gürer: Maddeler hâlinde özetleyebilirim:
*Türk İslâm geleneği açısından baktığımızda kadınların hayatını kurtaran Türk töresi olmuştur. Göçebe hayat tarzı ve Türklerin İslâm öncesi dönemden getirdiği kadına değer veren yaklaşımı Türk İslâm anlayışına da yansımış görece Türk memleketlerinde kadın ikinci sınıf vatandaş muâmelesi görmemiştir. Türk töresindeki kadına bakış sosyal hayatın kadın açısından tehlikeli bir ortam olmadığı hissi doğurmuş. Ancak şehir kültüründe kadın kamu alanından daha önce bahsettiğimiz düşünce yapısından dolayı istifâde edememiş, kamu alanına çıkamamış, etkinliği evle sınırlı kalmıştır. Medreselerin kapısı kadınlara kapanmış;
*19. yüzyılda dârülmuallimatlar açılabilmiş.
*Günümüzde Kadın meselesi ‘Gelenekle hakîkat arasında sıkışmışkalmış durumda’ diyebiliriz. İslâm öncesi câhiliye toplumunda insanların kız çocuklarını doğar doğmaz veya 3-4 yaş gibi en tatlı çağlarında öldürmelerinin arkasında, başka bir ifâdeyle onların insanlıktan çıkmasının arkasında gelenek bulunmaktadır. İşte gelenek vahşiliğin kaynağı olacak kadar güçlüdür.
*İslâm hukuku bâzı konulardaki hükmü örfe bırakmıştır. Örfün gelenekle ortaya çıktığı düşünüldüğünde, hakîki değerler üzerine inşa edilmesinin ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Olumsuz kadın algısının sonuçlarına da bakabilir miyiz?
Doç. Gürer: Yine özet maddeler hâlinde ifâde edeyim:
1-Kadın ve erkeği yan yana gösteren Cenab-ı Hakk’a muhalif olarak, kadın-erkek ast-üst ilişkisi içinde karşı karşıya getirilmiş.
2-Kadınlara ikincil değer verilmesine tepki olarak bir feminist oluşumun alt yapısı hazırlanmış.
3-Müfessirlerin bakış açısı özelinde gördüğümüz genel yaklaşım, kadınların eğitimine ve sosyal aktiviteye katılımına engel olmuştur. Buna bağlı olarak kadının işgücü, potansiyeli, hayal gücü, üretkenliği, fikri ve kısaca bütün donanımlarının toplum yararına kullanılmasına engel olunmuş.
Kızların kafası zehir gibi… Ancak kız çocukları biraz büyümeye başladığında cinsiyetlerinden dolayı onları kısıtlamaya başlıyoruz. Sosyal ve aktivite alanından uzaklaştıkça kız çocuklar körelmeye potansiyelleri zayıflamaya başlıyor. Sonra ‘saçı uzun aklı kısa’ yorumları türüyor. Bir çeşit kısır döngü…
4-Kadınlar teknik alanlarda, ilim, teknoloji, kodlama, mühendislik alanlarında yoklar, çünkü yönlendirilmiyorlar. Eğer bir ilmî başarı elde ederse ‘Dâhi Türk kızı’ gibi ibârelerle sunuluyorlar. Bu, onlardan beklenmedik hareketleri yaptıklarını gösteriyor.
5-Bu durumu tersine okuduğumuzda, eğer kadınlar eğitimden ve kendi potansiyellerini kullanmaktan engellenmeselerdi İslâm medeniyeti bugün nerede olurdu? Bütün Müslüman ülkelerinin durumu ortada… Batı yanlış din yorumculuğundan kurtulduğu anda ilerledi. Kadın kaybederse hepimiz kaybederiz çünkü hepimiz aynı gemideyiz.
6-Kadını câhil bırakan din değil, çarpık din yorumculuğu olmuştur. Zaman zaman belki de dini korumak adına iyi niyetli olacak şekilde toplum inşa etmek isteyenler, kendi anlayışlarına meşruiyet kazandırmak için dînî metinleri görüşleri ekseninde yorumlamışlardır.
7-Kadının eğitilmemesi açık bir rencide biçimidir.
8-Atatürk 1922 yılında ‘Kadınlarımızın da aynı dereceyi tahsilden geçerek yetişmelerine atf-ı ehemmiyet olunacaktır’ demiş̧ ve ertesi yıl, ‘Bu günün levâzımından biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini temindir. Binaenaleyh kadınlarımız da âlim ve mütefennin* olacaklar ve erkeklerin geçtikleri tahsilden geçeceklerdir’ diyerek ifâdelerini pekiştirmiştir.
9-Bugün kadın cinâyetleri, kadına şiddet gibi kronikleşmiş sıkıntılarımız var. Bunların çözümünde önlerindeki sınırlandırmanın/engellerin kaldırılması gerekiyor. Mesele kadın meselesi değil, genel asayiş ve ahlâk meselesidir.
Çetinoğlu: Size göre gelecekte Tük kadınını neler bekliyor?
Doç. Gürer: Yine aynı sistemle cevaplandırayım:
1-Kültürsüzleşmenin ışık hızıyla ilerlediği zamanda kadınlar bundan daha fazla etkileniyorlar. Estirilen rüzgârdan ve televizyon programlarının içeriklerinden bu hükme varmak mümkün.
2-Gelenek dini argümanları dile getirmeden kadına bir çerçeve çiziyor, kadının hayattaki maksadı süslenmek, eğlenmek, çocuk doğurmakmış gibi bir algı oluşturuluyor.
3-Bugün kadınların pek çoğuna değerli ve gerçekçi vizyonu, hedefi, hayâli, merâkı ve çabası olabileceği anlatılmıyor. Buna dur denilmediği takdirde maalesef geleceğin çok aydınlık olamayacağımı düşünüyorum. Geleneği oluşturan unsurlar eğitimle-ahlâkla şekillendirilmezse toplu gerilemenin parçası olmak tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliriz.
Çetinoğlu: Öncelikle çok teşekkür ederim. Hoşgörünüze güvenerek söyleyeyim: İnançlı insanların kötümser olması düşünülemez. Çevrenizde gördükleriniz ümitlerinizi törpülüyor olabilir. Büyük şehirlerde tasvip edilemeyecek durumlar olmakla birlikte geleceğimizin aydınlık olacağını müjdeleyen pek çok gelişmeler var. Taşranın, muhâfazakârlığı abartan ortamına rağmen; kırık dökük sorularıma cesâretle, üstelik ilmî çerçeve içerisinde kalarak mükemmel cevaplar verdiniz. Minnettarım.
Yalnız değilsiniz. Bir adım sonra Profesör unvanını bilgi hamulenizin helâl ve hak edilmiş karşılığı olarak iktisap edeceksiniz. İslâm’ın aydınlık yüzünü temsil ediyorsunuz. İnançlı insan hedefe ulaşır ve kazanır, kazandırır. Milletimizin sizin gibi dinini bilen münevver insanların çoğalmasına ihtiyacı var. Sâyiniz meşkûrdur. Yolunuz açık olsun.
…………………
*metafor: Bir ilgi veya benzetme sonucu gerçek mânâsından başka mânâda kullanılan sözlere veya kavramlara Türkçe eğretileme; Arapça mecaz, istiare; Fransızca trope denir. (Vikipedi) metafor: ödünçleme (Kubbealtı Lugatı) *argüman: Bir denklemin, bir eşitsizliğin herhangi bir elemanının bağlı bulunduğu belli bir değer, bağımsız değişken. Bir cetvelde başka bir sayıyı bulmak için faydalanılabilen temel sayı. (Ötüken Türkçe Sözlük) *ontolojik: Varlık bilimine göre. (Kubbealtı Lugatı) *mütefennin: Teknik bilgi sâhibi, fen âlimi. (Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)
Doç. Dr. BETÜL GÜRER: 2006 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 2009’da Sadreddin Konevî’ye Nispet Edilen ‘Mevâridü Zevi’l-İhtisâs İlâ Makâsıdı Sûreti’l-İhlâs’ Adlı Eserin Tahkik ve Tahlili başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı. Yüksek lisans eğitimi sırasında adı geçen fakültenin Tasavvuf Ana Bilim Dalında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2014’te ‘Molla Fenârî’nin Bilgi ve Varlık Anlayışı’ adlı tezini tamamlayarak ‘doktor’ unvanı aldı. Hâlen Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalında Doçent unvanı ile öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli ilmî toplantılarda sunulmuş tebliğleri, millî ve milletlerarası dergilerde yayımlanmış makaleleri ve çeşitli yayınevlerinden çıkmış kitapları bulunmakta, İngilizce ve Arapça bilmektedir. Yayınlanmış kitapları: İbn Ata Tefsiri Gönül Gözüyle Kur’ân: H Yayınları-2018. Bir Osmanlı Entelektüeli: Molla Fenari. İnsan Yayınları-2019. Muhammedî Nurlar: Seyid Muhammed’den Tercüme (Burak Anılır ile birlikte) H Yayınları–2020.Molla Fenârî’nin Varlık ve Bilgi Anlayışı: İnsan Yayınları-2020
Memleketimizin içinde bulunduğu ekonomik, siyasi ve kültürel şartlar, bazen de son yıllarda peşimizi bırakmayan tabii felaketler, bizi günlük yaşantımızın bir parçası olan hayattan koparıp, uzaklara, çok uzaklara götürüyor. Öyle ki yaşadığımız çevre ve şartlardan adeta kopuyoruz. Hâlbuki yakın çevremizde de dikkate değer, hikâyesi yazılacak o kadar olaylara şahit oluyoruz ki sıradanlaştığı için ilgi alanımızın içerisine girmiyor bile.
Hiç unutmam 17 Temmuz 1999 Marmara depreminde sabaha karşı o meşum, şiddetli sarsıntılarla birlikte çocuk çoluk ikinci kattan büyük bir telaş ve koşuşturmayla birlikte kendimizi dışarıya attık. Çok şükür evimizde görünürde bir hasar yoktu. Bizimle birlikte komşularımız da dışarıda neler olup bittiğini, merak ve korku içinde birbirlerine soruyorlardı. Bu esnada telefonuma Körfez Belediyesinden bir mesaj geldi. 1999 – 2004 Döneminde Körfez Belediyesinde Meclis Üyesi olduğum için benimle birlikte bütün Meclis Üyeleri Körfez Belediyesinin Teknik Hizmetler binasında toplantıya çağırılıyordu. Hanım ve çocuklarla vedalaşıp, Körfez Belediyesi Teknik Hizmetler sahasına gittim.
Saha adeta mahşer yeri… Deprem sarsıntısından evleri yıkılanlar, enkaz altından kendilerini kurtarıp yakınlarının kurtarılmasını istemek için gelenler, iş makinalarından çıkan homurtulu gürültüler, insan feryatları adeta birbirine karışmış.
En kısa zamanda Meclis Üyesi arkadaşlar iş makinalarıyla birlikte birer ekip oluşturup enkaz altında kalanların yardımlarına koştuk. Bu enkaz altından yaralı veya cansız insan çıkarma işi on günden fazla devam etti. Bu arada Tüpraş’ta çıkan Tank yangını, şehrin boşaltılmasına sebep oldu, şehri en son terk edenlerden biri de ben idim. Bu mahşeri kaçışta kendi ailemin ve çocuklarımın dahi nerede olduklarından habersiz üç günüm geçti.
Deprem sonrası her şey yerli yerine oturup hasar tespit çalışmaları yapılıyorken, ben oturduğum evin sağlamlığına güvenerek rahat ve vurdumduymazlıkla hareket ederken, komşularımdan birisi, uzaktan evimin çatısının bir kısmının çöktüğünü görmüş. Çatıya çıktığımızda ne görelim, evin bacası, çatının büyük bir kısmı gerçekten çökmüş.
Bütün buraya kadar anlattıklarımdan çıkaracağımız dersler; dışınızda, uzaklarda gelişen olaylar sizin için daha öncelikli oluyor.
***
Suç Kimin, Kim Suçlu?
Geçtiğimiz günlerde şehir içi dolmuşunda seyahat etmekteyim. Minibüs durağa yanaşmak üzereyken iri yarı genç birisi oturduğu yerden kalkarken kolunu önünde oturan vatandaşın ensesine öyle bir çarptı ki adam can havliyle: “Neler oluyor, ne vuruyorsun!” Diye bağırdı. Ötekisi özür dileyeceği yerde, gençliğine iri kıyım cüssesine güvenerek o daha fazla bağırmaya başladı. Ne kolunun çarptığı kendisinden yaşça büyük insandan ne de minibüs içindeki genç yaşlı insanlardan utanmadan.
Minibüsün içerisindekilerin; kolu çarpan adamdan özür dilemesini beklemeleri gerekirken ensesine yumruk yiyen yaşlı adamı suçlayıp, serzenişte bulundular. “Ne olacak amca bilmeden kolu çarpmıştır”, “olayı fazla büyütüyorsun” gibi.
Minibüs genç adamı durakta indirip yoluna devam ederken bu defa şoför: “Amca sen de amma da abarttın, ne olacak çarptıysa insanlık hali” gibi sözler sarf etti.
O zaman bende minibüsten inip evime gidinceye kadar olayın şokunu atlatamadım. Ya şoför ve minibüstekiler haklıydı, ya da ensesine yumruk yiyen vatandaş. Aslında adamın kolu öndekinin ensesine çarptığında kendisi bir özür dilese olay bu kadar büyümeyecekti ama olayı öyle bir noktaya getirdi ki, kendisini haklı çıkarmasını bildi.
Anlaşılan o ki, burada haksız olan yumruğu yiyen vatandaş ve benim düşünce sistemimdi. Aksi takdirde minibüsün içindeki onca insan yanılmış olamazdı!
***
O Halde Soruyorum Biz Neden Böyleyiz?
*Yıllar boyu geri kalmış ülkeler sıralamasından neden kurtulamıyoruz?
*Neden kadın cinayetleriyle anılır bir ülkenin vatandaşlarıyız?
*Her Allah’ın günü sokaklarda, trafikte en ufak bir olayda insanlar neden birbirini boğazlıyor?
En önemli gerçek şu ki; Mustafa Kemal Atatürk ve onun arkadaşlarının haricinde gerçek vatansever ve aydın yetiştirememişiz.
Çatalın sol elle, bıçağın sağ elle tutulmasını halka öğretmeğe çalışan, İstanbul’un Kadıköy’ünde, Karaköy’ünde oturup Agop’un meyhanesinde demlenirken köy ve köylüyü kurtaracağından dem vuran Tanzimat kafalı aydınlar, maalesef bu millete hiç bir şey verememişlerdir.
Aydın olmak, güzel ve pahalı elbiseler giymek, lüks arabalara binmek, kafa çekip nutuk atmak değildir.
Aydın bir milletin beynidir. Aydın, Milletin zihnini, iradesini ve kudretini, halkın bilincini ve düşüncesini uyandıracak insanlardır.
Aydın, Milletin alt katmanlarına, köylüsüne, işçisine daha güzel bir hayatın nasıl yaşanılacağını, nasıl çalışacağını, ailesinin ve çocuklarının sağlığını nasıl koruyacağını öğretendir.
Bir aile hayatının nasıl olması, eşlerin birbirlerine nasıl davranılmasını, çocuklarını nasıl yetiştirmeleri gerektiğini öğretendir aydın.
Bu konuda en büyük sorumluluk öğretmenlere düşüyor. Çünkü öğretmen bir çocuğa göre en büyük “İDOL” dür. Çocuk kendi öz anne ve babasından ziyade öğretmeninin söylediklerini uygular, onun davranışlarını taklit eder.
Sağlık mutluluk ve aydınlık bir Türkiye dileklerimle.