8.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 216

Prof. Dr. Sadık K. Tural ile Edebiyat Sohbeti

Üçüncü Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Sizin çalışmalarınızda işâret ettiğiniz bir husus da Türk târihi kadar Türk mitolojisinin de mühim bir bilgi kaynağı olduğu görüşüdür. ‘Türk mitolojisi yoktur!’ diyenler var…

Prof. Dr. Sâdık K. Tural: Çok teşekkür ederim, bu konudaki cümlelerimi söyleme imkânı yarattığınız için minnettarım. Efendim, semâvî dediğimiz vahyin bezediği kitaplarda, Allah’ın cin adlı varlıkları yarattığı bilgisi de yer almaktadır. İnsandan çok önce yaratılmış olan ve -muhtemelen farklı gezegenlerde de varlıklarını sürdüren- dünyâda daha ayrı boyutlarda yaşadığımız cinlerin kendilerine mahsus bir hayatları olduğu söylenebilir. Onların hayatına ve/veya insanlarla münasebet ve mücadelelerine ait olaylar Âdem Ata’dan beri binlerce yıldır insanların kulağına fısıldanıyor. Bu bilgilenmelerin bir kısmı insanların onları görebildiği döneme, bir kısmı ise onlarla bağ ve bağlantı kurabilenlerin sayısının çok olduğu dönemlere ait olmalı. İnsanlara ulaşan bu bilgi(?) verici fısıldamaların bir kısmı rüya denilen konumda, bir kısmı da kendinden geçme, esrük/esrik olma durumunda ortaya çıkıyor. Başka yollar bizi ilgilendirmiyor. Batıdaki eski kavimlerden Grekler ve Keltler,  cinlerin hayatına ve muhtemelen birçoğunun insanlarla daha kolay bağ ve bağlantılar kurduğu zamana ait olayları, fısıldamalar yoluyla elde edip, benimseyip anlata geldiler. Grek ve Kelt kökenli topluluklar,  hem dillerinin temel kavramlarını, hem de hayata ve öte kavramına yaklaşımını -Hristiyanlığın beşinci yüzyılına kadar- bu fısıltılara(?!) dayandırdılar. Bu olaylara bağlı bilgilendirme ve öğütlendirme sisteminemitologi denilmektedir. Büyük bir kısmı ahlâk ve edep ölçülerinin tam zıddı olan şahıslardan, olaylardan meydana gelen Grek/Yunan mitolojisi adlı veya nitelikli anlatmalar, iki bin yıla yakındır dünyayı dolaşıyor. Hicaz Yarımadası Arapları ile Mısır Arap ve Kıptileri, eski Grek ve Kelt topluluklarının anlattıklarına, Arapça, İbranice ve Aramice nakledilmiş, rivâyet edilmiş bu türden metinlere -Kur’ân’da da yer aldığı üzere- esâtîr-i evvelîn(en eski ustûreler-mitler) derler.

Önce şu hükmü tekrar söyleyelim: Her insan topluluğunun kendine özgü bir dili, kültürü ve bu kültüre ait söze veya davranışa yansıyan benzeştirici değerleri vardır. Bu değerlerin bir kısmı vak’aya dayalı anlatım dediğimiz metinlerle nesilden nesile aktarılmaktadır. Târihin en eski dil ve kültürlerinden olan Türk kökenli toplulukların hem mit, hem de masal, destan, efsane nitelikli metinleri vardır. ‘Türk mitolojisi yoktur, olamaz‘ diyenleri ciddiye almak zorunda değiliz. Mitoloji kavramıyla yalnızca, Grek ve Kelt kökenli metinleri anlayıp bu görüşü imanlaştıranlar da, Sovyetler Birliği’nin karanlıkta bıraktığı bir alanın aydınlanmasından sonra şunu öğrendiler, öğreniyorlar: Kendilerini topluluk hattâ uruk(kabile) veya aile ad yahut unvanlarıyla ifâde edip yaşayan ve yaşatan yüz milyona yakın Türk soylu topluluklar, mitolojik anlatmalar bakımından oldukça zengindir. Bu sayıya İran, Irak ve Kıbrıs Türkleri ile Türkiye Türklüğünü de eklersek iki yüz milyonu aşan Türk kökenli halkların hikâye edici metinlerine ulaşabiliriz. Anlatma, nakletme ihtiyacını bir vak’aya dayanarak karşılayan ifade bütünlüklerine ‘tahkiyeli’ metinler denilmesinden yanayım. 

Türk atanın çocuklarının en eski metinlerinden olan, hem mit, hem epos (destan) özelliği taşıyan iki büyük servetimiz var: Dede Korkut destanları (ki yalnızca 12 kol/boy elimize ulaşmıştır) ve Köroğlu ile keleşleri (yüze yakın kolu olduğu söylenmektedir). Bu iki metindeki insan ve insan üstülükleri dikkate alarak benzeşmeyi ve istikrarı artırıcı millî benlik ve millî kimlik yapılan(dırıl)ması gerçekleştirilebilir. 

Türk mitolojisi yoktur diyenlere en eski cevaplar, Ebul-Hayr’ın Saltuknâme adlı eseri ile Türk veya Uzun Firdevsî’nin Süleymannâme adlı eserlerinin bünyesindedir. Sûfi hayata ait,  Hacı Bektaş Veli, Kaygusuz Abdal, Ahî Evran, Dede Karkın ve Şücâ(eddin) Veli ile Pîr Hoca Ahmet Yesevi başta olmak üzere Türk Müslümanlığının yayılmasını sağlayıcı şahsiyetleri anlatan metinlerdeki insanüstü ve olağanüstü unsurlar, Türk mitolojisine ait özelliklerdir.

Fuad Köprülü başta olmak üzere son 150 yıl içinde bu yönde yapılmış çalışmaların en olgunu merhum Bahaeddin Ögel’e ait 2 ciltlik Türk Mitolojisi adlı eserdir. Sovyet rejiminin yıkılıp, Türk dünyasına ait bilgilere ulaşılmış olması, bilinenleri zenginleştireceği muhakkaktır. Türk kökenli toplulukların mitolojisini, efsânelerini, destanlarını, masallarını, menkıbelerini, velâyetnâmelerini karşılaştırmalı metinler ve değerlendirmeler hâlinde yayınlayabilecek, yetkin, yeterli, grup çalışmasına gönüllü genç bilginler çıkacaktır.

 Bilge kelimesinin hem hekim, hem hakem, hem hakîm, hem hâkim (yargıç), hem de üst yönetici anlamlarını taşıdığını gözden kaçırmazsak, Türk kökenli halkların meydana getirdiği kültür zenginliği ayrı bir anlam kazanacaktır. Devlet yetkililerinin bu açıdan baktıklarında önlerine başka kapılar açılacaktır. 

Çetinoğlu: Dil, gelişmek için değişen bir yapıya sâhiptir. Değişimler, edebiyatla birlikte yaşanıyor. Değişimin tahakkuk etmesi için teşebbüs edilen arayışları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Tural: Değerli büyüğümüz, yaşca ağabeyimiz Oğuz Bey! Bu sorunuza cevap vermeye kalkmak, en az üç ciltlik bir kitap yazmayı gerektirir. Bu ise, benim bilgimi, gücümü aşan bir durumdur. Edebiyat metinlerine yansıyan sosyolojik, etnolojik ve pedagojik değer ve davranışların çizelgesini, olay ve kişilerin temsil ettiği örtülü ve açık çağrı nitelikli mesajların tablosunu yapmak, yeni bir dirilişin yolunu açabilir. Böyle bir ‘durum tespiti’ dahi -bulguların değerlendirilmesinden şimdilik vaz geçiyorum- başka kültürlerin im ve izlerine teslim olan örgün ve yaygın eğitim bilgilendiriciliğindeki yanlışları düzeltebilecektir. İşte dört kavram: İm, iz, bel, tamk. Bunlar yazılı dilimizde özellikle de terim olarak yaşıyor mu? Hem evet, hem hayır. Bilgisayar yaygınlaşınca körsir adlı arayıcıya imleç denildi, çok sevindim. Program yerine izlek denildi ama yaşatılamadı. Çok belli anlamındaki belgin kavramı özellikle kız çocuklarının adı oldu. Belli kelimesindeki kalıplaşmış hâli bir kenara, uyarıcı işaret anlamındaki bel kelimesi ufkumuzda değil. Tamk, Arapçadan aldığımız harf kelimesinin anlamdaşıdır, başkalarının aynı anlamı yüklediği işaret demektir. Tamk yerine harf, işaret yaşadı, yaşıyor. Benzeşerek bütünleşmeyi sağlayan değer ve davranışlar, TV’dan önce duâ, şiir, mûsıkî ve atalar sözü adlı eserler aracılığıyla canlı kılınıyordu, zamandan zamana, mekândan mekâna taşınıyordu. Kelimler de, deyimlerin, atasözlerinin dua ve bedduaların, nazımların ve ezgilerin içinde yaşatılıyordu. Bu taşıyıcı ve aşılayıcı değer ve davranışları, hem bilen, hem de bilinmesini sağlayan öğretmenler ise zekânın bütün fakültelerinin işlek kalmasını sağlamanın yorulmaz emekçileri idi. 1946’dan bu güne, hem ders kitabı, hem öğretmen profili adına zaman zaman üç dört yıl süren millî duyarlılık yansımaları oldu. Her Millî Eğitim bakanı kendini Mesih gibi görüyor, görülmesini istiyor. Yetmiş altı yıldır, Türkiye’deki örgün eğitim ve öğretim hayatı, çoğunluğu yabancı devletler ile uzmanlarının ve onlara teslim olmuş bürokratların yönlendirmeleriyle, hem basit, hem verimsiz, hem de bilgi üretmeyen bir çabalar dizisidir. Dile dayanarak ortak benlik ve kimlik kazandırmayı, bilim üretme heyecanı yaratmayı ön şart saymayan eğitim ve öğretim  faaliyetlerinin sonu hayra çıkmamıştır, çıkamaz. 

Çetinoğlu: Çok korkutucu ve mühim bir tespit. Bu tespitin doğruluğunu idrak edenlerin, ikinci kurtuluş savaşını derhal başlatmaları îcap eder. 2023 yılı Haziranı’nda olduğumuza göre 76 yılın başlangıcı olan 1947 yılında neler oldu. Mümkünse kısaca lütfetmeniz mümkün mü?

Prof. Tural: 1939- 45 yıllarında yedi yıl süren yedi milyon insanın öldüğü II. Dünya Savaşı’na Allah’a şükür biz girmedik. 1940 sonrasında Türkiye’nin savaşa girmesi için İngiltere ve Fransa el altından, bazen nâzik, bazen tehdit dolu ifadeler ile Almanlara savaş ilan edip kendi yanlarında olmamızı istediler. Sonunda İngilizlerin ünlü siyaset adamı Winston Churchill Cumhur Başkanımız İsmet İnönü ile buluşmak üzere önce Adana’ya geldi, görüştüler, sonra Kahire’de buluştular. Mehmet Arif Demirer’in bu konuyu işleyen kitabı, gerçekten bilgiler kaynağıdır. Savaş bitince Churchill bizi Stalin’in önüne attı. ABD de ‘sizi ben kurtarırım deyip hem askerî yardımda bulunmak, hem eğitim sistemimizi yeniden yapılandırmak üzere, siyasî, askerî yönlendirmelerini artırdı. ABD, ülkelerindeki Ermeni ve Rum diyasporalarının yönlendirmesiyle oluşmuş politikaların sonucu olarak,  1946 seçimlerinden sonra baskılarını iyice artırdı. Emperyalist patronlara ve uşaklarına karşı verilen bir savaş sonunda Türk zaferi kazanılmıştı; ardından bağımsız Türk Cumhuriyeti kurulmuştu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bütünleşme adına,  eğitim seferberliği ile vatandaşlaştırmayı, çağdaşlaşmayı,  kalkınmayı ilke edinen programları hayata geçirmeye çalışıyordu.1947 yılında imzalanan  gizli ikili anlaşmanın eğitimle ilgili bölümü ve orada yer alan ortak ‘eğitim komisyonu’nun hedefi açıktır: Türk millî benlik ve kimliğinin güçsüzleştirilmesine ait stratejik projenin uygulamaya konulması… Başta ABD, sonra da İngiliz ve Fransız devlet politikalarının ardında, 1916’dan bu güne kadar şiddetini artırarak yürütülen Ermeni ve Rum diyasporasının etkili baskılarının olduğunu biliyoruz. Bu üç devlet,  dün Osmanlı,  yüz yıldır Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve vatandaşlarının, kendi olma, kendi kalma adına, sömürülmeme, yeni kapitülasyonlar vermemek için yürütülen politikaların,  kurumların ve uygulamaların ortadan kalkması için elinden geleni yaptı.

ABD’nde Ermeni diyasporasının lobicilik çabalarını, ünlü diplomat tarihçi büyükelçimiz Bilal Şimşir Bey’in TEKARVakfı yayını olan ABD’de Ermeni Lobisi adlı kitabından okumak gerekir. Oğuz Bey, Siz’e ulaştırıldığını bildiğim bu az sayfalı, fakat çok değerli, belgeli bilgilerden meydana gelen bu kitabı, her milletvekilimizin, vâlimizin ve bakanların mutlaka okumaları gerektiğini duyurmuş olayım. Sayın Çetinoğlu, sizin pek iyi bildiğiniz, sık sık tekrar edilerek, başkalarını da duymasını  isteyeceğeniz  bu konunun bir başka boyutuna işaret etmeme izin verir  misiniz?

Çetinoğlu: Onuncu köye hicretten korkmayan biri olarak, tabiî ki doğruları tekrar etmekten, edilmesine yardımcı olmaktan başka bir murâdım yoktur. Bazı doğruların tekrar edilerek, aydınımızın  tavır almasına sebep olmasını beklediğimiz  cümlelerinizi  lütfen  esirgemeyin?

 Prof. Tural: ABD, bazı ayrılıkçı topluluklara ve özellikle de Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığı yapan kişi ve topluluklara hayal enjekte etmeyi, politikalarının esası saymaktadır. Daha dün ABD başkanı Bill Clinton, “ABD kontrolünde bir halife  ile İslâm dünyasını yönetmek bizim için en masrafsız yoldur. Dinler arası diyalog tezi bizim beklentilerimizin gerçekleşmesini kolaylaştıracaktır.” demedi mi? Samimî ve bilinçli Müslümanlar, “Ilımlı İslâm”, “İbrahimî dinler”,”BOP”  kavram ve stratejilerinin nerede üretilip, kimler aracılığıyla Türkiye’de yayıldığını araştırıp ilân etmelidir. Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye ve Mısır’da mezhep ve tarikat destekleyiciğini ve kışkırtıcılığını uzaylılar mı yaptı? Bu ülkelerdeki iç savaş ve ayrılıkçı katliamları uzaylılar mı projelendirip uyguladı? ABD öncelikle Ermeni diyasporasını, Rum diyasporasını, onlarla işbirliği yapan diğer Türk düşmanı lobicilik yapanları, alenen –ve hattâ resmen– desteklemiyor mu?  ABD’nin kültür ve dolayısıyla eğitim alanındaki etkilerinden biri, II. Dünya Savaşı sonrasında Senatör J. William Fulbright başkanlığında 1946’da kurulan Fulbright Komisyonu’nun çalışmalarıdır. Türk basınında, bu çalışmalar konusundaki haberler 1948 yılına aittir. Türk dostu şeklinde tanıtılan Senatör J. William Fulbright’in teşebbüsleri ile Türk-Amerikan Kültür Anlaşması 1949’da imzalanmıştı. Öğrenci değişimi, burs sağlama gibi faaliyetlerle yükseköğretim kurumlarında bu işbirliği hâlâ devam etmektedir. Bir diğer çalışma, ABD Başkanı John Kennedy tarafından ‘soğuk savaş’ döneminde başlatılan Barış Gönüllüleri Programı’dır ve Türkiye’de de uygulanmıştır. Barış Gönüllüleri Programı; ABD uzmanlarının gittikleri ülke halklarını daha yakından tanımak, kalkınmakta olan ülkelerin yetişmiş insan gücü ihtiyacını karşılayacak programlar üretilmesine yardımcı olmak, gittikleri ülkede Amerikan halkını daha iyi tanıtmak, menfaatlerini korumak hedeflerini taşımaktaydı. 1962-1969 yılları arasında Türkiye’ye 1.201 Barış Gönüllüsü gelmiş ve bunlardan 803’ü İngilizce öğretmeni olarak faaliyet göstermişti. Bu öğretmenler çok zekî Türk öğrencilerin ABD’ne transferi başta olmak üzere birçok işler yapmışlardı. Diğer dört yüz uzmanın neler yaptığını yetkililerimiz açıklamalıdır. Abd’nin ‘uzman’ unvanlı kişilerinin MEB’in Tâlim Terbiye Kurulu ile Ölçme Değerlendirme kuruluşlarındaki etkileri ayrıca değerlendirilmesi gereken alanlardır. ABD’nin iktisadî ve askerî alanlara ait Truman Doktrini ve Marshall Yardımı gibi, içinde eğitim ve öğretim programları bulunduran plan ve programları ve uygulamaları çok geniş bir konudur. Bu planların ve projelerin olumlu ve olumsuz yanlarıyla siyasetimizi ve devlet kuruluşlarımızı biçimlendirme niyetleri,  yeni araştırmalarla hükme bağlanmalıdır. Bu tür faaliyetlerin eğitim alanında hiç bir fayda sağlamadığı söylenemez, tabiî ki, burs verilenlerden –çok az sayıda da olsa–  bazı bilgin ve sanatçılarımızın dehâlarının ortaya çıkmasına  katkıda bulunmuştur; ancak,  kâr zarar hesabı gözetilerek, öncelikle  yabancı uzmanların, donra da yabancı bursların sahne arkasında  neler elde ettikleri konuları üzerinde düşünmek, gerçek aydınların görevidir. 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Türk eğitiminin durumu konusunda devam buyurur musunuz?

Prof. Tural: Estağfurullah, arzedeyim. Öğretmen… Hoca… Bir okulda görevlendirilme hakkı kazanmış insan. Bir insana, bir öğrenci grubuna, bir topluluğa, dolayısıyla da bir millete bilgi, değer, davranış aktaran, aşılayan yetişkin ve yeterli insan… Ehliyet ve liyakat sahibi, bilinçli ve kararlı öğretmen, hoca unvan ve yetkisine sâhip insanlar saygıya ve sevgiye lâyıktır. Öğretmen/hoca, kendisine emânet olunan çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin düşüncelerinde, duygularında ve hayallerinde değişim ve dönüşümler yapacak. Onlar, insana en yakışır kıvamın oluşup korunmasına, toplumun istikrarına ve bütünleşmelerine katkıda bulunabilme bilincinin kazandırılmasına çalışacak. Öğretmen/Hoca, düzenli ve ısrarlı çabalar sonucunda, ahlâklı, erdemli,  onurlu ve mutlu vatandaşlar yetişmesi için bilgi ve eğitim verilmesinin sorumluluğunu üstlenecek insanlardır.  Öncelikle öğretmenin bilinçli olduğuna ve öğrencilere benzeştirme, bütünleştirme temelli bilgi ve eğitim verebilme sorumluluğunu alacak bir insan olup olmadığına bakılmalıdır. Öğretmen bu unvan ve göreve lâyık değilse ne yapılacaktır? Öğretmen kendisine teslim edilen öğrencilerin zekâsının en az üç fakültesinde uyarımlar yapmayı başarmalıdır. Öğretmen ahlâklı, erdemli ve Türk milletinin bütünleşme yükselme ve ileri gitme ideallerini kişiliğinin temelleri yapan vatandaşlar yetişmesinin öncüsü, örneği emekçisi olmayı benimseyip gereğini yapmalıdır. Bunlara sahip olmayan öğretmen Türklüğün geleceği adına zararlıdır.  Bilgi, şahsiyet ve mesleğinin bir yaşama biçimine dönüştürmesi gereken öğretmenin maddî refah seviyesi ile sosyal itibarının korunması başta TBMM olmak üzere Devlet’in öncelikli görevlerindendir.    

Çetinoğlu: Özür dilerim efendim! Bir ara soru daha sormam gerekiyor: ‘Zekânın üç fakültesi’ni isimlendirir misiniz?

Prof. Tural: Arzedeyim.  Zekâ kavramı, Arapçada tezkiye etmek, farklıyı, yanlışı ayıracak ölçülerde kavramak, anlamak, anladığının göstergesi olmak üzere, zihnî ve bedenî tepki vermek işlemlerinin genel adıdır. Zekâ, akıl, duygu, hayal, hafıza, inanç(iman), ilham, matematik, zevk, sezgi, muhakeme, tefekkür ve beyan(ifade) adlı ana merkezlerinden oluşmaktadır. Zekâ, zihnin ve bedenin gerekli enerjileri toplamasını ve kullanmasını sağlayan güç, işlev ve işlerlikler toplamıdır. Her türden bilgi bu ana birimlerden, fakültelerden en az birini doğrudan, diğerlerini farklı şiddette olmak üzere, uyarmaktadır. Bu uyarılar, hem hükme dönüştürülüp tepkiye aktarılmakta, hem de hafıza adlı saklama deposuna yerleştirilmektedir. Dikkatle dinlemeyen, okumayan; dinlediğini, okuduğunu anlayamayan, anladığını ifade edemeyen bir insanın zekâ adlı merkezler bütününün dil/ifade ana birimi gerektiği gibi çalışmamaktadır. Bu ana merkez hiç çalışmıyorsa veya çok az devreye giriyorsa diğer fakültelerin işlerliğinden söz edilemez.   Anne ve babamız ile kardeşlerimiz başta olmak üzere, yakın çevreden gelen sözlü, yazılı veya davranış biçimindeki bilgiler ve uyarılar, insan olma adına verilen imkân ve görevlere bağlı tercihlerimizi ve uygulamalarımızı hazırlıyor. Okunan, işitilen ve görülen o dili bilenin zekâ merkezlerinde bilgi kayıplarına yol açmaktadır. Doğru yanlış ayırımı yapmadan gerçekleşen bu kayıtlar, hüküm oluşturmaların, tepki vermelerin, hem sebebi, hem de sonucudur. İlk 14 yaştaki uyarımlara bağlı kayıtlar ise, çok önemli temel bilgilerin güçlü ve zor silinir uyarılara bağlı kayıtlardır. Öğretmen, hem bilgi aktarıyor(ta’lim) hem eğitim (terbiye) veriyor. Ahlâk ve vicdan da, iman ve güzellik duygusu da ilk 14-15 yıl içinde temelleri atılan insanlaştırıcı özelliklerdir. Kıvam kayıpları, kendi olma ârızaları bu yaşlarda yaşanan olumsuzlukların veya yanlış bilgilerin sonucudur. Mektep Arapça -bu gün- büro anlamında kullanılan bir kavram, biz okul diyelim. Öğretmen unvanı ve görevi taşıyan, bilgisi, ehliyeti, liyakati ve şahsiyeti bakımından çocuk, ergen ve genç emanet edilecek seviyede yetişmiş insan demek. Onun bilgisinde, şahsiyetinde bir eksiklik varsa, çocuklar, ergenler, gençler ondan ne alabilecek? Sağlık konusunda uzman hekime gitmeye dikkat eden insanların, öğretmenin kimlik ve kişilik bakımından yeterli olup olmadığına bakmaması gerçekten gariptir. Veliler bana itiraz edip ‘Orduya sınırlarımızı ve bağımsızlığımızı koruma görevi verirken ehliyet ve liyakat araştırması yapmıyoruz; çünkü bu, MSB’nin ve Genelkurmayın işidir. Evladımızı eğitimli ve bilgili kılmaları için emanet ettiğimiz öğretmenlerden ve müfredattan MEB ve Talim Terbiye sorumlu… Bunlar Devletimizin varlığını sağlayan parçalar değil mi? Devletimize bağlıyız ve güveniyoruz. Biz vergisini veren vatandaşlarız, Devlet kendisine düşeni yapmıyorsa bize düşen ne olacak?’ diye sorarlarsa ‘Medenî ve hukukî haklarınızı kullanın. Bunlardan biri de Anayasa Mahkemesine bu konularda dava açmaktır.’ derim, demeliyiz. Zekâsını ferdî ve millî meselelerini çözmek, millî bütünlüğü korumak için kullanmayan, bir grubun irâdesiz parçacığı olmakla yetinen insanların sayısı çok artmışsa, hastalık tehlikeli boyuttadır. Bu durum hem örgün eğitim, hem de yaygın eğitim kurumlarının Türkçe konusundaki yeterince duyarlı olmadığını göstermiyor mu? Siyasî irade ile onu denetlemesi gereken muhalefet de, bu konuda uyarılmalı değil mi? TBMM’nde Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasadan ve kanunlardan doğan irâdesini tartışmaya kalkan cümleler söylenebilmesi çok düşündürücüdür. Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu’nun delinmesi, tarîkat ve cemâatlerin Türk eğitim sistemini kendi hedefleri için yönlendirme çabaları karşısında, aydınların yarın adına ayağa kalkması gerekmez mi? Bu türden olumsuzlukların önlenmesi için, kamuoyunun uyarılması, medenî ve hukukî yolların işletilmesi elzemdir.   

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Parlak bir bilgi. Zekâ kelimesinde kalmıştınız…

Prof. Tural: Her insanın bütün merkezleri işletebildiğini söylemek mümkün değil ama zekâ,  -bence-  on iki ana birimli, fakülteli bir hazine. Bu konudaki fikirlerime katılmayan olabilir; fakat, izninizle bu noktada şunları da ifâde edeyim: Zekâ, insanın kendisini, yakın çevresindeki her türden varlığı, evreni ve Rabb’i öğrenme, kavrama, bilme, hak ve yetkisi kazandıran bir nimettir. Zekâ, sinir hücrelerinin işlevlerini yapabildiği ölçüde insanı kazançlı kılan ve besleyip öz-beni, öz-kimliği ile öz-erkini bil(in)ir kılan yüksek enerji ve yönetim merkezidir. Zekâ, on iki ana merkezin işlerliğinin sonucu olan, sözlü ve yazılı ifâdeler aracılığıyla bağlar ve bağlantılar kurmaya; zenginleştirildiği ölçüde, tefekkür etmeye; zamanında ve yerinde uygun davranışlar yapmaya; araç ve gereçler üretip geliştirmeye; üstün insan olmaya hazırlayıcı güç, işlev ve yeterlilik toplamıdır.

Duâ, şiir, mûsıkî ve yeterli olduğundan emin olduğumuz öğretmen, insanın zekâsının ana bölümlerine uyarımlar göndererek, hem yeni bilgiler kazandıracak, hem de yeni bilgi üretilmesini sağlamanın isteğini yaratacak… Bunu Türk dilinin imkânlarıyla yaratılmış kavram ve terimlerle yapacak… Devlet’in böyle bir hedefi, bu hedefe ulaşmayı sağlayıcı ısrarı ve denetimi yoksa, ödeyeceği fatura da ağır olacaktır. Devlet, geleceği gözetebildiği ölçüde, vatanını ve vatandaşlarını tehlikelerden korur. İnsana yapılan yatırım kârlılığı en yüksek yatırımdır. Bir büyük deprem taş üstünde taş koymayabilir, bir büyük yaygın salgın hastalık, gövde de, baş da bırakmayabilir. İnsana yapılmış yatırımlar işte bu zamanlarda ortaya çıkar. Düşmanlar târihin en ileri teknolojileriyle saldırabilirler, insana yapılmış yatırımın değeri işte o zaman anlaşılır. İnsana yapılmış yatırım, bilinçli, ısrarlı ve başarılıysa, mensubiyet duygusunun bilinç seviyesine çıkarılarak ortak erk’in bir parçası olma da sağlanmış olacaktır. Zekâ, insanın hem kendisini, hem mensup olunan milleti, bağlantılı sayılan vatanın ve devletin korunmasını ön şartlı ilke sayar.

Rab insana zekâ adlı serveti bağışlayarak özel bir konum kazandırmıştır. Melekler, kendilerine verilen görevler dışında zekâ fakültelerine mâlik değiller. Cinlerin,  insana verilen zekâ fakültelerinden hangilerine sahip olup olmadıklarını bilmiyorum; onların temel yapı malzemelerinin tamamen farklı olduğu herkes tarafından biliniyor. Onların da insanların kullandığı dillere çok benzeyen dilleri olduğunu çeşitli bilginlerden işitmiştim. Bundan sonrası konumuzun dışındadır. İnsan adlı varlık, vahye muhatap olduğu gibi dil sahipliği ve kendine mahsus kültür oluşturup geliştirmesi açısından diğer varlıklardan çok ayrıdır. Bu açıdan bakınca her dilin, onun sahibi olan halk tarafından geliştirme hakkı olduğu açıktır.

(DEVAM EDECEK)

Gazze – İsrail

Hamas‘ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, 7 Ekim 2023 Cumartesi sabahı İsrail’e “Aksa Tufanı” adıyla kapsamlı saldırı başlatırken, herhalde kendilerini sadece galibiyete odaklandırmış olmalılar. Oysaki yaptıkları işin önünü arkasını ve sonunu iyice düşünüp hesap etselerdi böyle akılsızca bir saldırı planını gerçekleştirmezlerdi.

                Gerçekleştirmezlerdi çünkü biz bu filmin benzerlerini daha önceden defalarca görmüştük.

                2 Ağustos 1990 yılında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalinde bir hastanenin çocuk kliniğinde çocukların gelişigüzel yerlere atılıp, ranza altlarında yerlerde sürünmeleri, aynı anda bütün dünya televizyonlarına servis ediliyordu. Bu servisi yapan kimdi diye soracak olursanız; ABD’nin Kuveyt Büyükelçisinin hemşire rolüne girmiş kızıydı.        

                *Bütün dünyanın gözü önünde Gazze şeridi yakınlarında İsrail gençlerince düzenlenen Müzik Festivaline baskın düzenleyip, 260 gencin ölümüne sebep olmak,

                *Öldürdükleri bir bayanı çırılçıplak soyup kamyonet arkasında halka teşhir etmek!

                Bu görüntülerin aynı anda bütün dünya televizyonlarında yayınlanması acaba hangi aklın ürünüdür?

                Bütün bu soruların cevabını bulmak için hafızamızı tazelememiz gerekiyor. Bugün Hamas güçlerinin İsrail’i bombardıman etmesini isteyen akıl kimden geliyor ise; Saddam Hüseyin’e Kuveyt’i işgal ettiren aklın sahibi de odur.

                Osmanlı’nın kanı, canı ve malı pahasına yüzyıllarca koruduğu Arap topraklarını Siyonistlere peşkeş çeken başta Mekke emiri Şerif Hüseyin olmak üzere birçok Arap şeyh ve emiri, İngilizlerle birlikte olup Kutsal Topraklarda Türk askerini arkadan vurmuşlardır. Bu ihanetlerinin bir bedeli olacaktı elbet. İşte o bedeli de o günkü hainlerin, bugünkü masum torunları ödüyor.

                Bizim Gazze de yaşanan olaylara bakış açımız; ümmet, din kardeşliği gibi duygularla yaklaşmaktan ziyade, tamamen insani bir bakıştan ibarettir. Bu kutsal topraklarda ölenler ister Yahudi olsun, ister Müslüman Arap. Yaşanan olaylar tamamıyla vahşet ve dramdan ibarettir.

                Türk Milletinin yüzyıllardır Filistin Müslümanlarına yaptığı onca fedakârlığa karşılık:

                *Bugün dahi  “Dost Filistin” dediklerimiz, sözde Ermeni Soykırımını tanıyan Filistin’dir. Filistin Yönetimi Lideri Mahmud Abbas’ın Filistin’de bir caddeye “Ermenistan” ismini verdiğinin de bilinmesi gerekir.

                *Filistin Kurtuluş Örgütü, Türkiye’deki Komünist hareketlerin en yoğun olduğu yıllarda(1970-1980 arası) o günün komünist liderlerini kamplarında eğitmiş, PKK’ya da kucağını açmıştır.

                *PKK’lı teröristlerin ve onlarca büyükelçimizi ve vatandaşımızı katleden ASALA terör örgütü üyelerinin eğitimlerinin verildiği, yetiştirildiği yerler Filistin kamplarıydı.

                *2009 yılında Filistin Yönetimi Lideri Mahmud Abbas, Kıbrıs Rum kesimini ziyaret ettiğinde Kıbrıs sorununda Rum tezlerini desteklediklerini açıklamıştı.

                *Türkiye’nin “Mavi Vatan” davasında Yunanistan’ın yanında yer alan da Filistin ve Arap dünyası olmuştur.

                *Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 09 Ekim 2019 tarihinde PKK/YPG ve DEAŞ terör örgütlerine karşı “ülkemizin güney sınırında oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek” amacıyla başlatıldığı Barış Pınarı Harekâtı’nı Arap Birliği ile birlikte kınayan da yine Filistin olmuştur.

                *13 Haziran 2023 tarihinde Filistin Yönetimi Lideri Mahmut Abbas Çin’i ziyaret ettiğinde, Uygur Türklerinden terörist olarak bahsetmiştir. Mahmut Abbas, Çin de bir Uygur soykırımı olmadığını, Çin hükümetinin terörizmle mücadele ettiğini ve Filistin halkı olarak Çin’i desteklediklerini söylemiştir.

                Sağlıklı günlerde kalmanız dileklerimle.

Prof. Dr. Sâdık K. Tural İle Edebiyat Sohbeti

İkinci Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Milletlerin dil adlı servetlerinin akislerinden meydana gelen edebiyat dünyâmızla ilgili görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Sâdık K. Tural: Oğuz Beyefendi, önce biraz farklıca şeyler söylememe izin veriniz, lütfen.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz Efendim…

Tural: Estağfirullah. Allah, insan denilen varlığı, cinlerden de, hayvanlardan da, bitkilerden de daha farklı bir yapı taşıyacak özelliklerle donatarak yaratmış. İnsana ayrı bir yazılım (kader, takdir, mukadderat) yüklemiş. Her insan, doğum zamanı ve atalarından aldığı olumlu ve olumsuzluklara bağlı ihtimaller, ana bilgisayarına kodlanmış olarak doğuyor.  DNA denilen bir ‘mikroçip’in içinde, kesin (muhkem) ve değişebilir (muallak) olacakların, olabilirliklerin, kısacası ihtimallerin hepsi yazılımlı. İnsan ihtimallerin içinden kendi irâdesi ile seçimler yapıp ömrünü tüketiyor. Bu konularda son beş yılda zekâsı uygun olanları sarsan nörolog Profesör Doktor İsmail Hakkı Aydın’ın eserlerinde çok değişik bilgiler var. Yaratan’ın sıfat isimlerinin anlamlarına ait bilgileri Allah’ı Tanımak ve Anlamak adlı kitabıyla aydına sunan tarla bitkileri genetiği profesörü Orhan Aslan gibi, Kur’ân-ı Kerîm’i anlam katmanlarıyla anlamaya ve anlatmaya çalışan İsmail Hakkı Aydın gibi bilginlere ihtiyacımız var. Bu iki bilgin gibi, bir cemaatin mensubu, temsilcisi, tarîkat sözcüsü olmayan fen ve tabiat bilimleri ile sağlık bilimlerinden haberdar olan insan sayısı yüzü aşmalıdır. Bu gerçekleşirse, İsrâ Sûresi’nin biyo-genetik bilgiler taşıdığını, Mürselât Sûresi’ne kodlanan evrendeki dönüşümlerin, Yâsin Sûresi’deki bazı âyetlerin gezegenlerin yörüngelerine ve ritmine ait sırları anlattığını öğrenmemiş olacağız. Kur’ân’ın öncelikle Rab, sonra da, insan ve evren bilgisi olduğunun anlatılmaması, çoğunluğu, merdiven altı din bilgisinin kucağına veya külliyen inkâr edip inanmazlığa itecektir. İnancı sömürülenler de, inkâr edenler de kendilerine yazık etmektedirler. Ateist, deist ve zekâyı dışlayan yobaz softalara teslim olmuşluk nasıl giderilecek? Bir yandan iman ve ibâdet baronlarının, bir yandan da bilgi ve teknolojide ileri ülkelerin, aklımızı, inancımızı, emeğimizi ve vatanımızı sömürmelerine karşı çıkılmasına işaret etmeye çalışıyorum.  

Çetinoğlu: Efendim, Cenâb-ı Allah sonumuzu hayreylesin. İlimden bahis açılınca içimi sızlatan bir mevzudan kısaca temas etmek ihtiyacındayım:

Konferans verilirken veya röportaj soruları cevaplandırılırken felsefe alanında; Sokrates (?-MÖ-399), Descartes (1596-1650), Spinoza (1638-1677), Kant (1724-1804), Nietzche (1844-1906); sosyoloji alanında Saint Simon (1760-1825), Comte (1798-1857), Durkheim (1857-1917), Weber (1864-1920) gibi âlimlerin ismi geçer. Türk olarak Felsefe alanında Farâbî (870-950), İbn-i Sîna (980 1037), eğitim alanında Nizamülmülk (1018-1092), Gazzali (1041-111), Geylânî (1077-1166) ve Mevlânâ (1207-1273) isimleri (muhtemelen İslâmî eğitimci oldukları için) nâdiren anılmaktadır. Ayrıca garip bir tecellidir ki son 5 isim, kesinlikle Türk olmasına rağmen, İranlılar tarafından, bizden daha fazla sâhiplenilmektedir. Bu mevzuda söyleyecekleriniz vardır mutlaka…

Tural: Bildiğinizi halkla paylaşmak için sorular yöneltip bizlere tekrar ettirdiğiniz için Allah Sizden râzı olsun.Felsefenin ve bilimin üstadlarının milliyetinden çok ezelî ve ebedî hikmetli hükümlere ne kadar yakın olduklarına bakmak gerektiğine inananlardanım.  İslâm’a hizmet etmiş Türk bilginleri meselesine gelince: Ben de sizin gibi düşünenlerdenim. Tebriz’den veya Horasan’dan gelen, Resulullah’ın sahâbesi ve dostlarından olan Selmân-ı Fârisî Türk, müçtehit Ahmed Bin Hanbel Türk Oğlu Türk… Zemahşeri, Buhârî, Tırmızî, Maturidî, Muhammed Farabî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Veli, Celâleddin Rûmi, Ahî Evren gibi Türk oğlu Türklerin milliyetlerini söylemek gerektiğini düşünenlerdenim. Emevî- Vehhâbî  Müslümanlığının ve onların aramızdaki Türklüğe saygı ve sevgi duymayan uzantılarının İslâm’ı Arapların millî dini, diğer Müslümanları mevâli sayan mahlûkatın faaliyetlerine  dikkat edilmelidir. 14. yüzyılın öncesine ait din bilginleri içinde Allah’ın hikmetiyle Türk coğrafyasına yayılan ehl-i beyt çocuğu kız ve erkeklerin torunları olan seyyid ve şerifler de dâhil binlerce Türk oğlu Türk ışıklı şahsiyet… Bir örnek sayın lütfen: İbnülemin Mahmut Kemal Merhum, Horasandan Malatya çevresine yerleşen ehl-i beytin kız alıp vermelerin sonucundaki hikmetlerle seyyid olan ailelerinden biri olduklarını anlatırmış. Türk kökenli büyük âlim, müçtehit ve hakiymlerin eserleriniArapça veya Farsça yazmış olmaları bir kenara, mensubiyetleri hakkında bilinenlerin söylenmemiş olması üzücü… Türk tarihçisive ilâhiyatçısı bu bilgilerin gündemde tutulmasını sağlamalıdır. Türk âlimlerinin, hakiymlerinin adlarını, hayat hikâyeleri ile eserlerini bilmek yeni bilgi ve buluşlara yol açabilir. MEB liselere seçmeli de olsa Türk bilgin ve bilgeleri konulu bir ders konulmasını düşünebilse… Sizin bu konudaki gayretleriniz için şükranlarımı tekrarlamış olmak isterim. İnsana, cinlere ve diğer yaratıklara ait sırlar ile hem dünyadaki, hem evrendeki varlıklara ve düzene âit fizik, kimya, botanik, astro-fizik sırları öğrenmek benim milletimin bilginlerinin de görevi olmalı. Başkalarının malını satan bezirgânlar değil, bilim ve teknoloji üreten Aliym ve Hakiym olanen büyük eğitimci ve öğretici RAB tarafından yaratılmış ölçülü düzenin (evzân) anlaşılmasına çabalayan bilginlerin sayısını artırmak için, siz de çağrı yapın lütfen. Sizin gibi kanâat önderlerinin,  bu konudaki çağrıyı sık sık tekrarlayarak gündemde tutması unvan ve şöhret şımarıklarını mahçup edebilir. (Unvanlı ve makam sâhibi birisi ‘Türkçe ile bilim yapılamaz’ diye açıklama yaptığında, on binlerce kişi dâvâ açsaydı, bu türden câhiller daha dikkatli olurlardı.)

İman ve ibâdet baronlarını bir kenara bırakarak Furkan olan Kitab’a tefekkür ederek yaklaşanlar, insanların hayrına olan adımlar atılmasını da sağlayabilecekler. Bana göre önümüzdeki on beş yıl içinde, şimdilerde, dünyâdaki bin kişinin düşünebildiği bilgi ve araç gereçler de,  istikrar sıkıntılarına yol açan olaylar da gerçekleşecek. Bu türden hükümleri kâhinler değil, durumu doğru değerlendirebilenler, çeşitli zeminlerde paylaşıyorlar. Onların diğer bir iddiası şu: Rab, aile, dil, devlet ve vatan kavramlarına karşı çıkan anlayış sâhipleri, Deccal ile el ele verecek, imânını, vahyin desteklediği bilimle sağlamlaştırmış olanlar dışındakileri çöküntüye sokacaklar. 

Rab insanın iyi ile kötü, güzel ile çirkin, hayır ile şer arasında seçimler yapabilmesini, öz-bilgisayarını kullanmasını, öz-benini şerden, çirkinden, kötüden, iğrençten uzak tutmaya çalışmasını istiyor. Rab, aramızdan seçtiği insanları elçi kılıp yarattıklarının düzeni konusunda yasaklar koyup sınırları belirleyip uymayanları cezalandıracağını bildirmiş. Rab, insanın ‘öz-erk’ini kullanarak toplumdaki istikrarın sağlanmasını, istikrar üzere olunmasını istiyor. Öz-erk kavramı Esmâ-i Hüsnâ’dan  mürîd adının karşılığı… İrâdesi olan ve irâdesini kendisinin ve diğer varlıkların yaratılış sebebine uygun ölçü ve biçimlerle devamının sağlanması konusunda üzerine düşeni yapma güç ve yetkisi mürîd sıfat ismini taşır. Müriyd olabilen insan, iman ve ibâdetini  grup taassubuyla yaşamayı seçenlerin parçası olmayı kabul etmez.

Çetinoğlu: Târihi, sür’atli bir şekilde film şeridi gibi zihnimizde canlandırdığımızda; büyük âlimler, büyük kahramanlar, şâirler, sanatkârlar yetiştirdiğimizi görürüz. Bir söz vardır: ‘Sabah kahvaltısı ne kadar kuvvetli yapılırsa yapılsın, öğle üzeri veya en geç ikindiye doğru insan acıkır.’ Bizler geçmişimizle öğünüp, ‘geçmişte yapmıştık, gelecekte de yaparız’ diyerek moralimizi diri tutmaya çalışıyoruz.  Gelecek nesiller, târihî müktesebâtımızı yeterince bilmiyor. Onlara hem târihimizi öğretemediğimiz hem de iftihar edeceği büyük isimler yetiştiremediğimiz için haksızlık etmiş oluyoruz. Kaşgarlı Mahmud’dan, Yunus Emre’den tevârüs ettiğimiz Türkçemizi de yaralı bereli bir şekilde devretmek mecburiyetindeyiz…

Tural:  İnsan, RAB ile İblis arasında geçici ile ebedî, doğru ile yanlış arasında beden ve ruh istikrarına zarar veren gel-gitler yaşıyor.  İnsan; aklını, ilhâmını ve fikrini edeb ve ahlâk ölçüleri ile arındırdığı, basîret, ferâset ve vecdini güçlendirdiği oranda öz-erki de dâima işleyişini devam ettirecek. Akıl, fikir, ilham ve beden insana verilmiş servetlerin önde gelenleri. Sak kelimesi; uyanık, enerjili, tetikte, gereken zaman ve durumlarda gerekli tepkiyi vererek varlığı hem koruma hem devam ettirme özelliği anlamını taşıyan üç bin yıllık bir Türk kelimesidir. Birer hazine sayılması gereken akıl da, fikir de beden de sak olmalı. Sakılık -günümüzdeki söyleyişle sağlık– hem kişi hem topluluk ölçeğinde bozulmuş ise, insan olmaya bağlı özellikler ve işlevler de yeterince işle(tile)miyor demektir. İstikrarın göstergesi sağlıklı iletişim ve uzlaşarak anlaşma. Anlaşmayı sağlayan dilin sağlığı ve güzelliği de korunması gereken bir servet. Dil, insanlaşmanın da, bir dilin etrafında benzeşerek bütünleşmenin ve bir özel topluluk oluşturmanın da temelidir.

Muharrem Ergin’in Türk Dil Bilgisi adlı anıt eserindeki tanımı ezberlemeliyiz: “Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî ve millî bir müessesedir.”

Bu tanımın parçalarını -birer ara başlık yaparak- açıklayan merhum Muharrem Hoca, dilin kültür denilen birikimin oluşumundaki, gelişimindeki ve geleceğe aktarılmasındaki işlevine ve gücüne işâret etmektedir.

Ayrıntıya girmeden şunları da izninizle söyleyeyim: Herhangi bir varlığın hem parçacıklarının hem de bütünlüğünün, en uygun, en anlamlı, en işlevli ve en güzel ölçü ve oranları bulmuş olmasına kıvam denildiğini bilirsiniz. Ölçünün, oranın ve terkibin de, görüntünün de en uygun kılınmışlığı ‘Allah’ adlı varlıklar üstü ‘mutlak erk’e özgü bir yetki ve yeterlilik. İnsanın diğer yaratıklardan üstünlüğüne işâret eden âyet Tîn Sûresinde… “İnsan ahsen-i takvîm (en güzel kıvam) üzre yaratılmış.” Bu yaratılışına aykırı yönde yürüyen İblis’i dinleyen insanın uyarılması gerekmez mi?

Bu insanı kemal noktasına taşımanın, asıl yapısı olan mükemmel kıvamını arayıp bulmasının hem sebebi, hem sonucu, beyan nitelikli söz bütünlükleridir. Beyan nitelikli söz bütünlüklerinin en muhteşemi ve en üstün olanı, vahiy adı verilen ve Rab dilinden bir insan topluluğunun diline aktarılmış olan hükümlerdir. O metinler, sıradan bir ifâde değil, hem anlam, hem de ses bakımından milyarlarca sırrı bünyesinde taşıyan beyan nitelikli hikmetli hükümlerdir. Rabb’in sahife/tablet veya kitap hâlinde vahiy adlı ifâde sistemiyle ulaştırdığı bilgi ve bildirimler, beyanın en özel ve güzel örnekleridir. Hikmetleri anlatırken tefekkürü zenginleştiren, istikrarın peşine düşüren, feyizlendiren bir beyan güzelliği… Vahiy adlı söz bütünlüklerinin hiç değişmeyen özel yanı bu.

Beyanın ikinci dereceden örnekler alanı ise,  felsefî metinler ile edebiyat metinleridir. Dil bu iki alanda imbiklenmiş olarak ifadeye taşınıyor. Başka dillerden fiil ve ek almamak şartı ile dilimizin bilim,ve edebiyat dili olarak yaşamasını istemek, her vatandaşın görevidir.  

Çetinoğlu: Edebiyatımız hakkında neler söylemek istersiniz?

 Tural: İnsan, güzel ifâde etmeye, güzel söylenmiş, yazılmış olana yakın duruyor. Söz adlı aracıyı en güzel, en etkili, karmaşaya ve yanlış anlamaya hiçbir şekilde yol açmayacak tarzda kullanılmasına genel olarak edebiyat deniliyor. Arapçadan aldığımız belâga(t) kavramını sekiz yüz yıla yakın bir zaman kullandıktan sonra, yaklaşık yüz elli yıldır edebiyat kavramınıterimleştirdik.

Edebiyat kelimesi, hem edebî eserleri, hem de bu kavramın içine giren metinlerin araştırılmasını karşılayan bir kavramdır. Edebiyat eserleri nazım, şiir ile her türden vak’alı anlatım türlerini de, oyun denilen piyesler ile senaryo metinlerini de içine alıyor. Edebiyat hayatı toplumdaki kültür katmanlarının ihtiyacını karşılarken, az çok değişen bir zevk ve ifâde yansıtıyor.  Edebiyat eseri sayılan metinlerde, hem sözün en seçilmişleriyle özel bir düzen elde edilmesini, hem de insana -ve topluma- ait edebin yaşatılmasını beklemek aydın olmanın şartlarındandır.

Edebiyat bilimi ise, yaratıcılığı değil araştırıcılığı, aydınlatıcılığı, yorumlayıcılığı, değerlendiriciliği esas alan bir faaliyettir; bu yola çıkana da edebiyat araştırmacısı, edebiyat bilimci denilmelidir. Edebiyat bilimi beş ana daldan oluşuyor: Kavram, terim ve yöntem bilgisine ait çalışmalar; edebiyat araştırması ve edebiyat eleştirisi sayılan metinler; edebiyat sosyolojisi (eserin gördüğü ilgi ve onu var edenin kimliği ve kişiliği); edebiyat târihi; edebiyatın eğitim ve öğretimi… Edebiyat bilimi, şahsî görüş ve yorumları azaltarak,  ortak bakışa bağlı yöntemlere dayanarak verdiği hükümlerle bir halkın kültür hayatına aynalık edebilecek bir alandır. Edebiyat bilimi, başta tarih olmak üzere çeşitli ilim dallarından ve dinî bilgiler alanlarından yararlanarak yürüdüğü oranda hükümleri sağlam olacaktır.

Çetinoğlu: Bilim’ kelimesini ‘ilim’ yerine kullananlar büyük çoğunluğu teşkil ediyor. Sorulduğunda, ‘ilim’ Arapça, ‘bilim’ Türkçe… Gerekçesinin ardına sığınılıyor. Türkçe hassasiyeti olan bir dilci olarak siz ne diyorsunuz?

Tural: Oğuz Beyefendi, bilmek,fiilinden türeyen bilgi kavramının anlamı, okuyarak veya işiterek yahut yaşayarak elde edilen hüküm nitelikli kazançlardır.   Hüküm nitelikli bilgilerin kazanılma yol ve yöntemleri dikkate alınarak Türk dilinde çede var edilmiş kelimeler de var: Öğrenme, belleme, ezberleme,  anlama, kavrama, bilme… Arap dilinde alime (ilim, mâlum ve aynı kökten diğer kelimeler), akale (akıl vd.), fekere (fikir, tefekkür, efkâr vd.), arife (irfan, ârif vd), dereke (idrak vd.), hakeme (hüküm vd.), feraka (fark vd.), şeare (şuur vd.), feyaza (feyz vd.), fehime (fehm, mefhum vd); cerebe (tecrübe vd), derese (ders vd.), keşefe (keşf, kâşif vd) başta olmak üzere, fiil kökünden türemiş yeni filler ve kavram adları var. İman kelimesi de bir bilgilenme türüdür ve bilgilenme yollarına işâret eden kavram adları kurmaktadır. Bilgi edinmeyle ilgili üç yüzden fazla Arapça asıllı kelimeden günümüz Türkçesinde günlük dilde kırktan fazlası,  türevleriyle birlikte yaşıyor: Âlim, ilim; akıl, ma’kul; ârif, irfan; hâkim, hekim, hakem, hüküm, muhakeme… Bu kelimelerden birini, ilim kavramını alıp İslâm ve vahiy olan bilgiler ve bu bilgilere ait araştırma ve incelemeler olarak anlayan gruplar var. Yaklaşık yüz yıldır şu cümle çeşitli ses tonlarıyla halkımızın arasında yaşıyor, yaşatılıyor: ‘Bu asrî bilgilerden meydana gelen bilim dedikleri şeyler, ilmi susturmak, imansızlığı ve fitneyi yaymak içindir; çocuklarınızı ve gençlerinizi mekteplerin de, kitapların da bu tecâvüz ve tehlikesinden koruyun, mümkünse asrî mekteplere salmayın.’ Buradaki anahtar kelime ilim kavramıdır. Cehile fiili, Arapçada hem hiç bir şey bilmemek, hem de bildiğini yeterli saymak, hattâ bildikleri dışında kalan bilgilere karşı olmak, düşmanlık etmek anlamlarına geliyor. Benim kelimelerle kavgam yok, ilim de derim, yazarım, bilim de; zevksiz uydurukça denilecek türden olanlar dışında, Almanca veya Fransızca yahut İngilizce veyahut Arapça, Farsça yerine Türkçe olanı kullanmaya dikkat ediyorum. Son yirmi yıldır ise, daha çok dikkat ettiğimi söyleyebilirim. İlim, âlim, ma’lum kelimelerine, kavramlarına evet; ama, bilgi, bilim, bilgin, bilimlik bilgi kavramlarına karşı olunmamak şartıyla. Hikmet ve hakîm kavramlarına evet; ama bilge, bilgelik, bilgelik bilgisi kelime ve kavramlarını kullanmaya da duyarlılık göstererek… Zekâ karşılığı olarak dil bilgisi kurallarına uygun olarak üretilen, hattâ çok da zevksiz sayılmayacak olan anlak kelimesi ve kavramı yaşayamadı; zekî ve tezkiye kavramları yaşayışlarını sürdürüyorlar. Deyimler ve atasözlerinin içine yerleşmiş olan kelime ve kavramlar ile çok yaygın olan sevilmiş nazımlardaki kelime ve kavramlar, Arapça, Farsça veya Batı dillerinden de olsa yaşamaya devam ediyor. Bu gerçekliği dikkate alarak dilin kendine özgü bir zevk inceliğine dayanan, kendini koruma çabası var, onu yok saymak doğru değildir, demek istiyorum. Zorlama yerine bilinç göstermek diyelim; sizin Türkçe konusundaki duyarlılığınızın -okuyucunuz olarak- şâhitlerindenim.

Âriflerin, âlimlerin ve hakîmlerin hem vahyi doğru anlayıp anlatmaları, hem çağın idrakine söyleyip imansızlığı durdurmaları gerekirdi. Ne yazık ki, ilim adına anlattıkları ilmihal bilgisini aşmayanların, cennetteki verilecek hûri- gılman meselesiyle akıl ve fikirlerini meşgul edip toplumu bunlarla ifsat edenlerin çoğunluğu oluşturduğu açıktır. İslâmî ilimler, sağlık, fen ve tabiat ilimleriyle de beşerî ilimler de, işbirliği ve ortak hükümler üretmeyi benimsemedikçe, cehâlet ilim ile bilimi karşıt sayacak ve saydıracaktır. İlim kelimesine düşmanlık etmek de ayrı bir yobazlıktır. 

Çetinoğlu:Teşekkür ederim Efendim. Bu konudaki hassasiyetim, Arapça olduğu ileri sürülerek ‘ilmî’ kelimesi yerine ‘bilimsel’ kelimesini dilimize yerleştirmek maksadıyla ‘ilim’ kelimesini keenlemyekün addedilmesini önlemek ve Fransızcadan aparılan ‘sel’ – ‘sal’ takılarından dilimizi kurtarmaktır. ‘Yerine göre ilim ve bilim kelimelerinin ikisini de kullanmak mümkündür’ diye düşünüyorum. 

(DEVAM EDECEK)

Sağlık Hizmetleri ve Belediyelerimiz

Belediye başkanlarının görev tanımında “belde halkının huzur, esenlik, sağlık ve mutluluğu için gerekli önlemleri almak” olduğunu yazmıştım. Buradan halkın yaşadığı ortamdaki her şeyin; yol-sudan soluduğu havaya kadar günlük hayatımızda ki her unsurun daha iyi olması ve zarar verici olmamasına yönelik çalışmalar anlaşılır. Bir önceki yazımda önemli hizmetler veren ve sonra kapanan Yüzüncü Yıl Belediye Doğum Evi’ni tanıtmıştım. Bu yazımda da yerel yönetimlerimizin halen verdiği sağlığa dönük bazı hizmetlerinden bahsedeceğim.

Ambulans hizmetleri: Belediyelerimiz kuruluşlarından beri imkânları ölçüsünde 1-2 ambulansla da olsa bu alanda hizmet vermişlerdir. Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin bu alandaki çalışmaları ise son 20 yılda giderek artan yeterliliği ile tanımaya, tanıtmaya değer özelliktedir.

Ambulans hizmetleri Sağlık Bakanlığı’nın düzenlemeleriyle yapılır ve takip edilir. Burada iki tür ambulans hizmeti tarifi vardır. Birincisi acil tıbbi müdahale imkânlı ve kırmızı şeritle işaretli, alo

112 ile alınan ambulans hizmetidir. Diğeri ise mavi şerit işaretli taşıma ambulans hizmetidir.

Birincisi bizzat Sağlık Bakanlığına bağlı kamu ve özel sağlık kuruluşlarının bünyesinde çalışırlar.

Diğeri ise yerel yönetimler dâhil muhtelif kurum ve kuruluşların idaresinde hizmet verirler. Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin bu alandaki hizmetleri 2004 yılında yeniden yapılandırılmıştır. 2004’te ilçe belediyelerinden gelen 7 ambulans bir merkezde toplanıp tek merkezden yönetim şekliyle müracaat eden vatandaşlara hizmet başlamıştır. Sonra bu konuda hizmet veren Med-Line firmasından hizmet satın alma şekliyle çalışmaya devam edilmiştir. 2019’dan itibaren ise Belde A.Ş. üzerinden bu hizmet yürütülmektedir.

Taşıma ambulans hizmetlerinden yararlanabilmek için belirli ölçüler vardır. Bunlardan biri kişinin yatalak ama acil tıbbi ihtiyacı olmamasıdır. Tıbbi ihtiyacı olan durumlarda 112 ambulans sistemine müracaat edilmelidir. Tedavisi bitmiş fakat özel arabayla evine gitmesi zor olaninsanlar, diyaliz hastaları, tedavi için hastanelerde uygulama ihtiyacı olan kronik ve yatalak hastalar bu hizmetten yararlanmaktadırlar. Bu ve benzeri durumda olan insanlarımız 444 11 41 veya 153 nolu telefon aracılığıyla hizmet ihtiyaçlarını bildirerek bu hizmetten yararlanmaktadırlar.

Tabii ki vatandaşlarımızın bundan istifade edebilmeleri için sağlık kurumundaki randevu ve işlemlerini tamamlamış olmaları ve bir gün önceden ilgili birimden teyit almaları gerekmektedir.

Taşıma ambulans hizmetiyle ortalama ayda 3200 vatandaşımızın işi görülmektedir. 2022 yılında toplam 45 bin insanımız bu hizmetten yararlanmıştır. Taşıma ambulans hizmeti Kocaeli ili içinde bir ücret alınmadan yapılmaktadır. İl dışına gidişlerde ise belediye meclisinin belirlediği bir ücret alınmaktadır. Bu ambulans hizmeti Gölcük, Karamürsel, Başiskele, Gebze ve İzmit’te ki istasyonlarda konuşlanan ve tek merkezden yönetilerek sürdürülmektedir. Bu ambulanslarımız ayrıca yazın sahil bölgelerinde çalışan cankurtaranlar ile irtibatlıdırlar. Ayrıca şehrimizdeki muhtelif toplantı ve etkinliklerde yardımcı sağlık hizmeti vermek üzere sorumluluk almakta ve insanımıza güven vermektedirler.

Engelsiz taksi hizmeti: Şehrimizde yaşayan engelli insanlarımızın öncelikle sağlık sorunlarında ayrıca bir yerden bir yere gitme ihtiyacı durumunda yine alo 153 ila ulaşabildikleri bir hizmet imkânıdır. Engelli insanlarımızın tekerlekli araçları ile indirilip bindirilebildiği mekanizmaları da olan 15 adet özel araç ile bu hizmet yürütülmektedir. Bu çalışma ile 2022 yılında 15.499 hizmet yerine getirilerek vatandaşlarımızın ihtiyaçları giderilmiştir. Benzeri bir hizmet ayrıca İzmit Belediyemizce de verilmeye başlamıştır. İlçe belediyelerimiz büyükşehir belediyesinin yapmakta olduğu hizmetler yerine farklı alanlarda ve uyumlu şekilde eksik kalan veya yapılamayan alanlarda çalışmalar yapmasının daha uygun olacağını yazmadan geçemeyeceğim. Örneğin İzmit Belediyemizin okul öncesi eğitimine daha çok destek, mahalle kütüphanelerinin artırılması gibi…

Evde bakım hizmeti:

Sağlıkta kalın. (devam edecek)

İman Ve Namus Kıratları(!)

Yakın geçmişte Komünizm geliyor yaygarasıyla Türkiye’yi ürkütüp yarattığı Yeşil Kuşak İslami ile bizi Demir Perde’ye karşı bedava şövalye olarak kullanan Haçlı Batı, şimdide bir numaralı direnç noktası olabilecek değerleri yıkmak, Türkiye’nin omurgasını kırmak lazım. Omurga, Türkiye’yi farklı kılan ülkenin kurucu kadrosunun öngördüğü desteklediği Kemalist mirastır. Onu işe yaramaz hale sokmak gerekiyor.

Yöntem belli; Siyasi İslamı kullanarak ya da İslamı siyasi arenaya taşıyarak.

*

Bilindiği gibi Atatürk laikliği ‘’inançta körlüğe/dini darlığa’’ öncelik veren kafalar yüzünden getirmişti, Din ve Dünya işlerini ayırmak için, hür ve bağımsız, çağdaş düşünce sistemini gerçekleştirmek için‘’ Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir’’diyecekti ve kuracağı bağımsız Türk devletinde yüzünü Muasır Medeniyete çevirecekti.

*

İnanç körlüğü, ülkenin kuruluş normlarıyla ters düşen tek adama dayanan seçilmiş bir yönetimle özellikle ekonomik açıdan orta ve uzun vadeli stratejiler üretmeye fırsat bulamayan bir yönetim.  Sanırım rakiplerimizin istediği de biraz bu.

*

Hâlbuki millet olarak içtimai bünyemize kan kaybettiren nice maddi-manevi belaların, musibetlerin müptelasıyız. Hem içten hem dıştan kuşatılmış durumdayız. Siyasi ve ekonomik olarak uzun vadeli çalışmalara muhtacız; sürekli kısa nefesli olaylarla meşgul ediliyoruz.

*

Dini hayatımızın önemli bir bölümünün kuşatma altında olduğunun bilmem ki kaçımız ıstırabını duymak şartıyla farkındayız? Ranta yönelik Siyasallaşmış Cemaatler Tarikatlar işbaşında.

*

İslam’ın bütün değer hükümlerinin ancak sağlam bilinçli bir imanın üzerine tesis edilebileceğini nice tarihi tecrübeyle yaşamış olmamıza rağmen; hâlâ bu konularda ülfet ve ünsiyetten öteye geçmeyen kültür birikimleriyle iktifaya çalışmak nasıl bir gafletin, nasıl bir aymazlığının ifadesidir?

*

Siyasi iktidarları din adına yanıltarak devletin bütün birimlerine sızmış Türk düşmanı FETÖ denen bir cemaate yönetim kadrolarının kucak açması, birbirilerini beslemesi sonucu güçlenen bu ihanet çetesinin ülkeyi ele geçirme hamlesini birlikte yaşadık.

*

Nitekim iktidarın tutarsız ve ilkesiz davranışları sonucu FETÖ denen ihanet şebekesine milletin karşı durması gereken bir problem olması gerekirken, bilinen odaklarca ‘’Sen mi/ Ben mi(!)’’ çatışmasına indirgenerek düğümlenmek istenmiştir. Öyle ki yaşanan 15 Temmuz kanlı darbe girişimi sulandırılarak konunun vahametine gölge düşürülmeye çalışılmıştır.

*

İktidarın samimiyetinin test edildiği bu konuda henüz ülkemiz insanını dahi tümüyle ve istenen ölçüde bu büyük belaya karşı uyarabilmiş değiliz.

*

Millet-devlet el ele derken özellikle alınan yanlış politik kararlarla tıkanmış ekonomide orta ve uzun vadeli stratejiler geliştirmek zorundayız. Gündelik meselelerle yaka paça olmaya bir süreliğine de olsa ara vermemiz gerekiyor. Bu tedbir, en acil işimiz olsa gerek.

*

Yaşadığımız siyasal sosyal ve ekonomik problemlerden anlaşılan o ki;

Ülkenin ihtiyaç duyduğu yeniden tanımlanmış Demokratik Sisteme; diğer bir ifadeyle;

–Çoğulcu Demokrasi, Katılımcı Yönetim, Güçlü Meclis

–Kuvvetler Ayrılığı ve Güçlü Denetim

–Hukukun Üstünlüğü ve Tam Bağımsız, Tarafsız Yargı

–Devlette Liyakat

–İnsan Hakları ve Bireysel Özgürlükler, Güçlü Sosyal Devlet, Güçlü Sivil Toplum kuruluşları

–Özgür Basın

–Adil ve Özgür Seçimler

Aksatılmadan işlerliğe girmelidir.

     Tarikatlar-Mezhepler Üzerine

Tarikatlar/ mezhepler üzerine yazılmış ihtisaslı bir kalemin sunumuyla konuyu esastan görmeye çalışalım;

*

Şüphesiz ki içinde yaşadığımız dünya ve sayısı her geçen gün artan gezegenleri ve milyonlarca yıldızı, Güneş ve ay’ı Yüce Yaratan yaratmıştır. Yüce Kur’an’ı gönderen de Yüce Yaratıcı Allah’tır. Yani din Kur’an dır, Kur’an dindir. Bir diğer deyişle ‘’DİN’’ Allah’ındır.

*

Kur’an’ın bir başka adı ise; dünyada yaşama yönetmeliğidir. Yani, Allah yarattığı kuluna: ‘’Dünyada benim koyduğum şartlarla yaşayacaksınız, yoksa karşılığı neyse cezasını da görürsünüz’’demektedir.

*

Bu cümleden olarak Allah Kur’an’ın Haşr suresi 21. Ayeti aynen;

‘’Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa / çok iri cüsseli bir yükümlü varlığa indirseydik, Allah’a olan saygıyla sevgiyle ve bilgiyle ürpertiden onu, samimiyetle saygı duyar, baş eğer ve paça parça olmuş görürdün. Ve biz, bu örnekleri iyiden iyiye düşünürler diye insanlara veriyoruz.

*

Tekvir Suresinin 1-14 Ayetlerinde aynen;

‘’Güneş katlanıp, dürüldüğünde, çıkarlar ve en iyi gelir kaynakları işe yaramaz olduklarında, canlılar yaratılış özelliklerini yitirdiklerinde, denizler kaynatıldığında, insanlar inanç ve amellerine göre gruplandığında, inim inim hangi günahtan dolay öldürüldüğü/ hayatı mahvedildiği sorulduğunda, amel defteri açılıp yayınlandığında, gök sıyrılıp açıldığında, cehennem kızıştırıldığında ve cennet yaklaştırıldığında herkes ne hazırladığını anlar.’’Emirleri kesindir.

*

Yüce Yaratan’ın bu iki surede / ayetlerde açıkça; ‘’Kur’an’dan başka din öğrenilecek bir kaynak kesinlikle yoktur. Bir tek rehber vardır, o da Kur’an’dır.’’

Emri olduğundan şüphemiz olabilir mi? Yine Allah’ın emrinde anlaşılmadık bir nokta var mı? Net ve açık değil mi?

*

Ayrıca yüce Allah, Kur’an’ında; Zumer suresi 3. Ayette ve daha onlarca ayette ‘’Tarikatların şirk olduğu’’, Rum/32, Al-i İmran 7 103-105, En’am suresi 153-159 ve daha onlarca ayette de ‘’Mezheplerin büyük günah ve şirk olduğu’’yani büyük günah olduğu da belirtilmektedir.

*

Yani hem Yüce Yaratan bunları yasaklamış, hem de kendi adına mezhep kurduğu söylenilen ‘’İmamı Azam Ebu Hanife’’peygamberimizin ölümünden 80 yıl sonra dünyaya gelmiş 70 yıl yaşamış ve öldürülmüş ölümünden 70 yıl, yani peygamberimizin ölümünden 220 yıl sonra Emeviler tarafından adına mezhep kurulmuştur. Yani ne İmamı Aza’mın haberi vardır, ne de Peygamberimizin sağlığında böyle bir mezhep hiç yaşanmamıştır. Bilinen dört mezhebin hepsinin durumu da aynen böyledir.

*

Bütün bu bilgilere ilaveten bir de Alevilik ve Bektaşilik nedir? Kısaca bilgi vermekte fayda vardır.

Peygamberimizin ölümünden sonra 3. Halife Osman’ın görev süresinin 6. Yılından itibaren, İslam Dünyası karışıklık yaşamaya başlamış, kâfir Ebu Süfyan’ın oğlu ve Emevi devleti kurucusu ve ilk halifesi Muaviye, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın ehli beytini ve ashabını öldürmüş, soyunu sopunu kurutmuş, Torunu Hz. Hüseyin’in başını kestirerek şehir şehir, cami cami dolaştırmış, bu hadise halkı ikiye bölmüş, Peygamberimizin ehli beytinin ölümünü tasvip edenlere, yani Emevi’den yana olanlara Sünni, karşı çıkanlara Alevi denilmiştir.

*

Ne var ki; ‘’ben suniyim Sünni olduğum kadar da Aleviyim;’’ Ben Aleviyim, Alevi olduğum kadar da Sünniyim.’’Dininde samimi bir Müslüman Kerbela katliamını tasvip etmez.

*

Buraya kadar olan izahatlarım Kuran’daki Allah’ın emirleri ve bazı olgulardır. Yani Din, tereddüde mahal bırakmayacak kadar KUR’AN’DIR ve sahibi Allah’tır.

*

Tarikat ve mezhep ise ayrı bir din demektir. Yani Allah’ın gönderdiği Kur’an dini dururken, ayrıca bunca mezhep ve tarikat adına onlarca din daha olabilir mi?

*

Peygamberimizin ehli beytinin öldürülmesine yas tutanlara ALEVİ denildiği, yani Peygamberimizin soyunun tarafını tuttular diye, onlar küçümsenir ve İslam dışı gibi lanse edilebilir mi?

*

O halde Müslümanlar Kur’an’da yazılı dini yaşamaları gerekirken, bugün ülkemizde yaşanan din, maalesef Kuran’daki din değildir. Kur’an da namaz farz kılınmıştır; Ancak Hz. Peygamber’in kıldığı namazın, aslında döneminde yaşanan putperestliğe karşı; sömürünün her çeşidine karşı baş kaldırı olduğunun bilinmesi gerekir. Namazın omurgasını oluşturan Fatiha süresinin anlamı üzerinde akıl yürütülmesi gerekir.

*

Yine dinimizde imam ve hoca yoktur. Yani bugün yaşanan din, Kuran’daki din değil, Emevi uyduruğu mezhep dinidir. Böyle olunca da halkımız maalesef fırkalara bölünmekte, buna da bir ‘’Dur’’ diyen yoktur.’’Dur’’ demek bir yana, maalesef ülkeyi yöneten siyasi iktidarlar buna çanak tutmakta, halkın her türlü duygusunu aşındırmakta devletimizi de tarikat ve mezheplere peşkeş çekmektedir.

*

Gördüğüm en büyük tehlike ise; bu uyduruk din kisvesine bürünen siyaset, doğru olmayan kanıt ve yasal değişikliklerle, kendisini kurtarıcı gibi göstermektedir. Oysaki gerçek tam tersidir. Şayet doğru olmayan bu söylemlere halkımızın itibar etmesi durumunda; cennet vatan ülkemizin geri dönüşü mümkün olmayan bir batağa sürükleneceği aşikârdır.

*

Diyelim ki Hıristiyan olan bir ülke Müslüman olma yolunu seçsin. Oradaki ahalinin önce Arapça öğrenmesi mi gerekiyor? Yoksa o ülkenin dilinden Kur’an meali mi lazımdır? Yan i o halkın Müslüman olması için yıllarca lisan eğitimi görmesi şart mıdır? Böyle bir mantıksızlık olabilir mi? İslam dini nüzul edeli 1400 yıl olmuş, Türk milletine hala kendi dilinde Kur’an okumak günahtır, yasaktır. Amma tarikat ve mezhep serbesttir. Bu, Türk Milleti’ne düşmanlık değil de nedir?

*

Sakladıkları veya halkın öğrenmesini istemedikleri bir şey mi vardır acaba? Tabii ki vardır, okuyun görürsünüz.

Gerçek bu kadar net iken, siyasi iktidarlar Türk Milleti’ne en büyük kötülüklerden olanı yapmış ve eğitimi felç etmiş bırakmıştır. Kur’an’da imam ve hoca yoktur amma Türkiye’de binlerce imam hatip okulu vardır ve eğitim dinselleştirilmiştir,’’Dipdiri meyyit ebedi köle’’ olan bir halk lazımdır ki; Afganistan ve Pakistan olma yolunda hızla ilerleyelim, cahil, kör ve eğitimsiz kalalım.

*

O halde,’’ iniş sırasına göre Türkçe Kur’an meali’’okuyalım. Türk Milleti’nin kurtuluşu kendi değerlerine dönerek Kur’an dinini yaşamaktan geçmektedir. Yoksa bizi böyle daha çok kandırırlar. Yüce dinimizin önderi / lideri olduğunu söyleyenlerin, kaç tanesinin cibilliyeti Türk’tür?

*

Vurgulanması gereken önemli bir ayet;

Kaf Süresi Ayet 16, Yüce Yaratan yarattığı insana hitaben ‘’Ben size şah damarınızdan daha yakınım’’ diyor.

O halde size bukadar yakın olan Yüce Yaratıcıya ulaşmak için Tarikat, Cemaat, Yatır, Türbe, Şıh, Şeyh, Molla ya ihtiyacınız var m?

*

Bakın, Türkiye Cumhuriyetinin ilk Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi ÇAKMAK ne diyor tarikatlar hakkında;

‘’Cemaat ve Tarikatlar Haçlıların Anadolu’da kurdukları ileri karakollardır.’’

Oysaki Türk= Allah’ını tanıyan demektir. Türk Milleti kavramı, Türk-İslam kültürünün ürünüdür.

Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural ile Edebiyat Sohbeti

Birinci Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Sosyal ilimler ve teknoloji sâhasındaki gelişmeler, dilde yeni kavram ve terimlere ihtiyaç hissettiriyor. Yeni kavram ve terimlerin bulunmasındaki yöntemler ise problemlere yol açabiliyor. Yabancı dillerden alınırsa, dilimiz, yabancı dillerin işgali altına girmiş oluyor. Türetme yoluyla bulunan kelimeler ise isâbetli ve kabule mazhar olmayabiliyor veya Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olabiliyor, bu sebeple dilimiz yozlaşıyor.  Bu konudaki görüşünüzü lütfeder misiniz?

 Sâdık Kemal Tural: Oğuz Beyefendi, çok yönlü, çok özel bir yapısı bulunan dil adlı servetin ihtiyaçlarıyla ilgili bu sorunuz için teşekkürler ederim. Günlük hayat,  bir yandan zenginleşerek yeni ihtiyaçlara bağlı kavramlar girmesine yol açarken, bazı kelimeler hayattan çekiliyor. Bu türden yüzlerce örnek verilebilir. Yeni bilgi, araç, gereç, durum ve fikirlerin adlandırılması, dilde yozlaşmaya, zevksiz, sevimsiz kelimelere yol açabiliyor. Öncelikle Türk dili bilginleri ve konuyla ilgili kurumlar, sonra da sizler gibi, Türkçenin korunarak yaşatılmasını bir millî iman ve millî beka meselesi sayanlar, bu konuda üzerine düşeni yapmalı… En önemlisi de MEB gereğini yapmalı… İyi insan, iyi vatandaş olmanın yolu, dilinin inceliklerinin ve zenginliklerinin farkında olmak, bilgilenmeyi eğitimle tamamlamak değil midir? Öncelikle karşısındakini dinlemeyen, dinliyor olsa da anlamayan insanların sayısındaki artışın sebepleri nelerdir? Bir kitabı veya âzamî on sayfalık bir metni okumayan, okuduğunu anlamayanların halkın büyük çoğunluğunu oluşturduğunu söyleyen araştırmalar gerçekten korkutucu… Her iki durum, çok ağır bir hastalığın apaçık göstergeleri değil midir? Dil, zekânın hem tarlası, hem de elde edinilen, kazanılan mahsulü olduğuna göre, toplumda bir tür zekâ hastalığı mı yaşanmaktadır?  Türk, Türkiye Cumhuriyeti, Türkçe, Türk Devleti’nin bağımsızlığı kavramlarına örtülü düşmanlıklar yürüten ve bunu eğitim öğretim sistemimiz üzerinden yapmaya kalkanların artmış olması… Bence bu konuda bilinçli ve ısrarlı faaliyetler yürütülmelidir. Bilinçli ve bilgili olmak şartı ile Türk olmaktan, Türkçe’ci olmaktan gurur duyanlar, güç birliği yaparak öncelikle milletvekillerini harekete geçirmelidir… Öğretmen unvanlı görevliler ise bu dertten kurtulmamızı sağlayabilirler. Öğretmen, Türkçenin korunmasından yaşatılmasından ön sıralarda yer alan sorumlular değil mi? Fakat Millî Eğitim Bakanı unvanı ve görevi verilmiş kişiler veya Tâlim Terbiye Kurulu üyeleri Türkçe konusunda bilinçli duyarlılık ve titizliği yansıtmayan karar ve uygulamaları benimsiyorsa, öğretmen ne yapacak? Kavramları, terimleri öğretecek olan, Türkçenin konuşurken ve yazarken yapısını bozmadan kullanılmasını sağlayacak olan öğretmenler değil midir? Türk olma bilgi ve bilincini kabul etmeyenler MEB için politika belirliyor, uygulamaya koydurabiliyorsa, Türklük ilkemiz ve hedefimizdir düşüncesindeki öğretmenlerne yapmalı? Eğitim, farklılıkları azaltma, kamplaşmaları yok etme, benzeşmeyi en üst seviyeye çıkarma, bütünleşmeyi sağlama faaliyeti değil midir? Millî Eğitim Bakanları,  millî eğitim ilkelerini ve Millî Eğitim Temel kanununu bir kenara koyuyorlarsa, öğretmen ne yapabilir? Öğretmen unvanlı insanların çok farklı kaynaklardan ‘üretilmiş’ olması –keşke yetiştirilmiş olsa diyebilseydim– son elli yıllık dertlerimizin sebeplerinden biridir. Öğretmen okullarının kapatılması çok büyük bir kayıptır… Sorunuzun can alıcı noktasına ilk cevabımı -şimdilik- şu cümlelerle vermiş sayın lütfen: Dinlediğini ve okuduğunu anlayan, öğrendiklerini anlatabilen, zekâsını zenginleştirip işleten bir toplum olmanın ön şartı, her vatandaşın Türkçe konusunda  ısrarlı duyarlılık göstermesidir. Türk dilinin imkânlarından faydalanılarak, yeni kavramlar ve yeni terimler türetilmesi gereklidir. Bilinçli dil bilginlerinin katkılarıyla oluşturulacak yeni kavramlar ve terimler, araştırma dünyamızı da,  günlük anlaşma dilimizi de zenginleştirecektir.

Çetinoğlu: Kavram ve terim kelimelerinden başlayalım. Bu iki kelimenin mânâlarını lütfeder misiniz?

Tural: Arapça fehmetmeyi,Türkçe kavratmayı sağlayıcı anlam ve çağrışım gücü taşıyan kelimelere, eskiden mefhum, doksan yıldırda kavram diyoruz. Kavram, aynı türden sayılan duygu, düşünce, hayal, davranış, durum ve varlıkların adı olan kelimedir. Kavramlar aynı kelimeyle benzerlerini temsil edebilen, dildeki ortaklığı yaratan, yaygınlaştıran adlandırmalardır. Kavramlar, zihni işlerliğe geçiren; duygu, düşünce ve hayal dünyasında özel karşılığı olan kelimelerdir. Aynı kelime farklı alanlarda kavramlaş(tırıla)arak, farklı mânâlar taşır; terim ise, târif kazanması sebebiyle, bir kavramı yalnızca bir alana âit duruma getirir. Ateş kavramı, tıpta ayrı, askerlikte ayrı, günlük hayatta ayrı, mecazlı ifâdelerde ayrı anlam yükü ve gücü taşıyan kullanımlara yol açar. Medeniyete bağlı bilgi ve yaşayış değişmelerinin yeni kavramlara ihtiyaç duyurması tabiîdir. Üretilen, türetilen kavramlarla, Türk dilinin yapım eki ve çekim eklerinin zevkli bir şekilde var edilmesini istemek herkesin hakkıdır. ‘Ana’ kavramından en az kırk kavram adı üretebilirsiniz. Bir kelimenin terimleşmesi, bir kavramın tam bir tanımının yapılması ile mümkündür. Bir kavramın, özellikle bir alanın kullanımı için tanımlanarak yaygın işleyiş kazanması durumuna terim denir. Eskiden ıstılah denilen terim kelimesi de ne yazık ki Türkçe değildir. Batı dillerinden alınan, kavramlar ve terimler dilimizi istilâ ve işgale devam ediyor. Bunun bir sebebi Türkçe düşünme ve kullanmadaki yetersizliktir.

Merhum Hocamız Şükrü Elçin bir gün şunları söylemişti: “Siyasetçi hem câhil, hem kibirli, hem de konuşma hastalığına tutulunca, cümlelerinde en az iki, üç Fransızca, İngilizce kelime kullanıyor. Câhilliğinden dolayı, kelimeleri yanlış kullandığının farkında değil; halkımız,  siyasetçi veya yüksek bürokrat sayılan bu cühelânın yanlışlarını, doğru sanıyor. Şu misalleri sık sık duyarız: Fransızcada portre diye bir kavram var. Mânası, sözle veya fırçayla yapılan insan resmi demektir. Porte kavramı ise, bir faaliyetin ehemmiyetini, sınırlarını tespit ve tebliğ eden bir kelimedir. Aydın sayılan binlerce câhil insan MÂLÎ PORTRE diyebilmektedir. Doğrusu MÂLÎ PORTE olmalı. Bir de Arapça bildiğini gösterme hastaları var. Asgar-ı müşterek kavramını telaffuz ederken cehâletleri, yakiynen kelimesini kullanırken ahmaklıkları meydana çıkanları kasdediyorum. Şu cümle yaygındır: Arkadaşlık YAKİYNEN tanımış olmakla başlamalı… Türkçedeki yakından kelimesinin yerine, Arapça, bir delile bağlı olmaksızın iman ve ilhâmla bilme mânâsını taşıyan kelimeyi kullanmak ahmaklıktır.”

Fizik, kimya, botanik ve sağlık alanına ait terimlerin büyük çoğunluğu Batı dillerinden alınmadır. Atatürk’ün geometri kavram ve terimlerine Türkçe karşılık bularak meydana getirdiği sözlük, minnet ve şükranımızı sık sık ifade etmemiz gereken bir durumdur. Tarih biliminin kavramları ve terimlerinin neredeyse tamamı,  Arapça, Farsça kökenli kelimelerden oluşmaktadır. 1965’ten sonra edebiyat hayatımızda yeni ifâde kalıpları ve türlerinin girmiş bulunması, edebiyat araştırmalarında yeni kavram ve terimlere ihtiyaç duyurmuştur. 

Çetinoğlu: Kavram ve terim ihtiyacına bağlı yozlaşma ihtimallerine de işâret eder misiniz? Yeni kavramlara isim bulunurken; Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı da olsa türetilen kelime mi tercih edilmeli yoksa yabancı dildeki isimlendirme mi kullanılmalı? Bulunacak kelimenin, kavramın târifi mâhiyetinde olması şart mıdır? Başka bir ifâde ile kelimeler, nesne veya kavramın ismi mi olmalı, târifi mi?

Tural: Efendim, herkes bilir ki, yasa, tüzük, kural, prensip, kanun adlı veya nitelikli hükümler, metinler,  mutlak ortaklığı, benzeşirliği sağlamaktadır. Genel olarak dilin, özel olarak da Türk dilinin varlığını devam ettirmesini sağlayan kurallar ve ilkeler vardır. Başka dillerden ve kültürlerden ödünç kelime, kavram, terim alabilirsiniz, ama ek alamazsınız, almamalısınız, o zaman diliniz gider. İslamî terimlerin bir çoğu –ne gariptir ki– Farsçadır: Namaz, oruç, abdest, hüdâ, hâce(hoca)  gibi. Hangi alana ait olursa olsun, bu ödünç kavramlar yaygınlaşmadan, göçmenliği devam ederken kullanımdan düşüreceksiniz; bunun için dilinizin imkânlarıyla karşılık üretecek, türeteceksiniz. Türk dilinin, isim ve fiil köklerinden, kendi yapım ve çekim ekleriyle yeni kavram ve terim üretmek,  hem haktır, hem görevdir. İşte bütün mesele burada başlıyor: Bu üretme ve türetmeyi yapacak kişi ve kurumlar, hem kurallara uygunluğu, hem de dilin zevk inceliklerini aynı anda gözetecek bilinç ve duyarlılığa sahip mi? Zevksizlik ve sevimsizlik burada başlıyor. Yozluk ve grup inadı yüzünden yaşamaya devam ettiğimiz çekişmeler nasıl önlenir acebâ? Türk nasıl söyler? Üretilen/türetilen kelime cümle kurmaya yeterli görünse de, tasavvur ve tefekkürü aktarma konusunda tabiî ve sevimli mi? Türetilen kavram, kelime, Türk kökenli halkların duâsının, şiirinin diline girme gücüne sahip mi? Bu soruların cevabında birleşilmesi ‘gerekli hedef’ sayılmadığı sürece, yozluğa sebep olan, zevksizliğe yol açan durumlar devam eder. Şunu da söylemeliyim: Şahıs isimlerinin neredeyde tamamı, telmih veya kinâye ögesine bağlıdır, târif niteliklidir. Diğer isim ve isim sayılan kelimelerin anlamı bulunmakla beraber işlev sınırı belirlenmediği müddetçe, târifi gerekmeyen kavramlardır.

Çetinoğlu: Konuştuğumuz ‘dil’ ile alâkalı olarak neler söylemek istersiniz?

Tural: Bir duygunun, düşüncenin, hayalin başkalarına aktarılması, kelimelerin anlamlı birlikler hâline getirilmesiyle mümkündür. Kelimelerin, anlamlı birlikler hâlinde, başka insanlara duygu, düşünce ve hayal taşımasına iletişim diyoruz. İletişim kurulması, sözlü, yazılı işâret ve resim ile olabilir. Konuşma dili de, yazı dili de iletişim kurmayı deneyen kişinin kelime servetiyle doğru orantılı olarak genişlik veya darlık gösterir. Bu noktada üç önemli konu gündeme gelir: Mahallî ağızların kullanımı; kendini bilgili gösterme gayretine bağlı Türkçe yerine başka dilden kelimeler kullanma; basit, bayağı, argolu dil kullanımı. İnsan ne kadar çok kelime öğrenmişse ve bunlardan büyük bir kısmını kullanabiliyorsa, konuşma, anlaşma güçlüğü çekmez. İnsanların devamlı kullandığı (aktif) kelime serveti ile yaşadıkları çevre ve ömür arasında, karmaşık bir ilişki vardır. Yaş, cinsiyet, kültür seviyesi ve bakış açısı, aktif kelime servetini belirleyen dört aslî ölçüttür. Kelime dağarcığı yaşa, cinsiyete, öğrenimden alınan paya göre değişir. Günlük ihtiyaçlarımızı giderirken, kelimelerin ilk mânâlarından hareket etmeye ve anlaşmanın tam olmasına dikkat ederiz. İletişimin tamlığı ilkesine uymak şartıyla, günlük hayattaki konuşmalar, 350-1350 kelime içinde gerçekleşiyor. Yazı dilinde bu sayılar üç katına kadar çıkabilmektedir. Hâlbuki sözlükte binlerce kelime vardır. Bilgisayar ve onun çocuğu olan ‘akıllı telefon’ yazışmalarındaki Türkçenin söyleyiş mantığına ve zevkine de, yazım kurallarına da  aykırılığı yaygınlaştıran bozuk, eksik, yetersiz anlaşma örnekleri, otuz yaş altında çok yaygın. Bu yaygınlaşma edebiyatın övünülesi eserler verilmesini çok gerilettiği gibi, çok değerli yayınların da kimsesizliğine sebep olmaktadır.   

Çetinoğlu: Dil kavramının imkânlarıyla varlık kazanan ‘edebiyat’ı da kısaca târif eder misiniz?

Tural:  Sanat, insanın varlıklar dünyasından gelen uyarımlardan çok fazla etkilendiği zaman, bu etkilenmeyi hoşluk, güzellik, ulvîlik kavramlarına bağlı ilgi ve heyecan uyandıracak şekilde, malzemeye en uygun ölçü, oran ve konum kazandırarak, parçaları birleştirme, yeni objeler oluşturma çalışmalarıdır. Her sanat alanının malzemesi de, o malzemeyi kullanmaya bağlı özen ve hüner de, diğerlerinden farklıdır.

Edebiyat, malzemesi sözlükteki kelimelerin tamamı olan bir sanat alanıdır. Kelimelerin özenle seçilip konumlandırılarak, ilgi ve heyecan duyuracak bir özel yapı hâline getirilmesine edebiyat eseri denir. Edebiyat eseri, yazarın, kendi öz tâlih ve tercihini, toplumun tâlih, tarih ve tercihiyle özdeşleştirme niyetini taşıyan duygu, hayal ve düşüncelerini iletme çabası sonucundaki bütünlüktür. Edebiyat alanındaki iletişim, günlük ihtiyaç türlerine de, bilim veya siyâset alanındaki iletişim gayretlerine de benzemeyen özellikle taşımaktadır. Edebiyat eseri, duyarlılığı yüksek insanların bizzat yaşadıkları, gördükleri, işittikleri olay, durum, kişi veya nesnelerden, anlatmayı gerekli saydıklarını, dil aracılığıyla başkalarına duyurmak ihtiyacından doğmaktadır. Duyurma ihtiyaçlı bu yapı, gördüklerini, duyduklarını beğenici, reddedici, eleştirici veya aşağılayıcı bir tutumun sonucu olabilir. Edebiyattan sayılan metinlerin ortaya çıkışı ve ilgi görmesi, kültürel tabakalardan en az biriyle yakın bağlar kurmasıyla doğru orantılıdır.  Kültür tabakalaşmasının sonucu olarak, edebiyat nitelikli metin ihtiyacı da, bu ihtiyacı karşılayanların kültürleri de, farklılıklara yol açmaktadır. Farklılıklar, eser nesir ise, cümle tipleri, nazım ise, mısraların oluşumu ve kümelenişi ve her ikisinde de kullanılan kelimelerin sayısı bakımından çeşitlenmektedir. Nesir veya nazımda dikkate değer bir durum ise, edebî dilin yaklaşık yüz- yüz elli yılda bir, kelime kayıpları ve kazanımları yaşadığıdır.

Çetinoğlu: Bâzı kelimelerin kullanımdan düşmesi; dilin zayıflaması, fakirleşmesi olarak değerlendirilebilir mi?

Tural: Mehmet Emin Bey’in şiiriyetten uzak olsa da, Türkçe çığlık atmasını, nazımda Türkçeye dönüşün bayraktarlığı sayanlar çoktur. Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin, Ali Canip üçlüsünün açtığı millî dil, millî edebiyat akımı ise, nazmın ve nesrin dilini değiştirmenin temellerini attı. ‘Millî Edebyat Akımı’nın etkileri,  ağdalı medrese ve enderun Osmanlıcasından halkın diline yönelme, yalnızca edebiyatın dilini değiştirme olarak kalmadı. Bu hareket dilde ve tarihte kendine dönüş hareketinin temellerini atıp siyasî ve fikrî Türkçülük olarak çok boyutlu bir yapı kazandı. Türkçecilik akımı 1909-1924 arasında bazı kelimelerin ve söyleyiş biçimlerinin kullanımdan düşmesini hazırladı. Mehmet Akif’in, Yahya Kemal’in ve Faruk Nafiz’in nazmı, Reşat Nûri’nin, Peyami Safâ’nın, Yakup Kadri’nin hikâye ve romanları, Fuad köprülü’nün edebiyat tarihi araştırmaları, Gökalp- Ö. Seyfeddin- Yöntem üçlüsünün ortaya attığı Yeni Lisan hareketinin benimsendiğini göstermektedir. Bir dilin, günlük ihtiyaçlar alanındaki kelimeler alanı, kavramlar ve terimler dünyası; mecazlardan da faydalanan argo ve meslek jargonları; edebî eserler dili ile mahallî kelime ve kullanımlar olmak üzere, farklı görünümleri var. Bu farklı alanlardaki kelimelerden bazılarının zamanla kullanımdan düşmesi kaçınılmazdır. Bir topluluğun ve toplumun kullandığı kelimelerin, bir döneme ait duygu, hayal ve düşünceyi karşılayan kavramların bir kısmı, daha sonradan, ya büsbütün ortadan kalkar veya çok dar alanlarla kullanılır.  Edebiyatçı, bir dönemin içine doğduğu için, o dönemin, hattâ devrin ‘günlük ihtiyaç’ saydığı kelimeleri, bugün eski kelime hâline dönüşen kelime, kavram ve söyleyiş biçimlerini kullanmış olabilir. Beyhûde, cânân, ferdâ, fevkalbeşer, gam, hicrân, hicret, ibtilâ,  itiyat, lemyezel,  marazî,  melâl, nâlân, şems, şîkest, şitâ, sanem, vuslat, ziyâde, âfâkî, enfüsî, ferdâ ve bârân gibi kelime ve kavramlar ile bülbül, turna, keklik, balaban, âhû, ceren, gövel ördek gibi kelimeleri düşünelim: 1965’den sonra  doğmuş ve büyük şehirde yaşamış, lise tahsili yapmış kimselerin  günlük kelime serveti içinde, bu kavramların yer almadığı görülür. Mesleği, dil, edebiyat sonra da mûsıki, tarih ve sanat tarihi araştırması, eğitimi, öğretimi olanlar, günlük dillerinde de bu kavramları kullanabilmektedirler. Bu kelimeler, edebiyat metinlerinin yapı taşlarıdır. Kelimelerin ömrünü belirleyen aydınların eğilimleridir.

Çetinoğlu:Dil hassasiyeti olanlar, sırf yenilik uğruna, Türkçemizin zenginliğini korumaktan berî kalmamaları arzu edilir. Meselâ ‘uzak’ mânâsındaki berî kelimesi nisyan sınırına iyice yaklaşmış bir kelime. Nisyan da öyle… Bu kelimelere yaşama hakkı tanımak için imkân oluşturup zaman zaman kullanmak vazifemiz olmalı diye düşünüyorum.

Edebiyat kelimesine dönersek efendim… Devam buyurur musunuz?

Tural: Estağfurullah. Edebiyat kelimesi, hem edebî eserlerin, hem de araştırmaların dünyasını karşılayan bir kavramdır. Edebiyat ve edebiyatçı kavramlarını, dil aracılığıyla hoş, güzel ve ulvînin etrafındaki duygu, düşünce ve hayalleri, anlatan özel bütünlükler ve bunları yaratan insanlar mânâsında kullanmalıyız. Edebiyat bilimi ise, yaratıcılığı değil araştırıcılığı, aydınlatıcılığı, yorumlayıcılığı, değerlendiriciliği esas alan bir faaliyettir; bu yola çıkan akademisyenlere edebiyat bilimci, akademisyen olmayanlara edebiyat araştırmacısı denilmelidir.

Çetinoğlu: Edebiyatımızın önemli bir dalı da Türk destanlarıdır. Tarihten Destana Akan Duyarlılık adlı bir eseriniz var. Ağca Armağanı’ndaki yazınız da, mit, destan ve tarihî roman kavramlarıyla ilgili.  Destanlarımız hakkında neler söylemek istersiniz?

 Tural:  Sizin basılmış otuz kitabınızdan biri de ‘Türk Dünyası Destanları’… Kaleminize sağlık, bilincinize kuvvet.. İlk yazılarımdan biri, 1971 yılında Türk Kültürü dergisinde yayınlanmıştır,  Millî Destanlarımız Üzerine başlığını taşır. Manas Destanının 1000. Yılı’nda gerek Bişkek’teki gerekse Ankara’daki kutlamalarda yönetici olarak çeşitli hizmetlerde bulundum. Türk destanları üzerindeki metin çalışmalarının 140-150 yıllık bir geçmişi var. Türk kavramından korkan güruh, destanlarımızı ufkumuzun ötesine itmiş. Korkut Ata’nın anlattıkları,  Ebul-Hayr’ın ‘Saltuknâme’ adlı eseri ile Uzun Firdevsî adlı bilinçli atamızın ‘Süleymannâme’adlı eserleri, destanlar grubundadır. Mit, destan, efsane, masal… Ataların değer ve davranış aktarımını sağlamak üzere kullana geldikleri anlatma ihtiyacına dayalı metinler. Fuad Köprülü başta olmak üzere son 140 yıl içinde bu yönde yapılmış çalışmaların en olgunu merhum Bahaeddin Ögel’e ait 2 ciltlik ‘Türk Mitolojisi’ adlı eserdir. Türk mitolojisini, Türk efsânelerini, Türk destanlarını, Türk menâkıbnâmelerini, Türk masallarını karşılaştırmalı metinler ve değerlendirmeler hâlinde yayınlayabilecek, yetkin, yeterli, grup çalışmasına gönüllü insanlar çoğalacaktır.

Türklerin 3000 yıla uzanan, belgeli olduğu söylenen hayatı içinde de, Sümerleri, Musevileşen Türkleri kucaklayan 7000 yıllık daha geniş tarih içinde de, destan ve benzeri anlatmalar, inanmalar, heyecanlanmalar ve benimsemeler vardır. Altay, Tuva, Karay,  Hakas, Şor, Beltir, Çuvaş  Sâha (Yakut) Türkleri arasında yaşayan ve inanç ile felsefeyi, tedavî ile eğitimi içinde taşıyan kamlık kurumuna dikkat çekmek isterim. Altay Türklerindeki, Kazaklar ile Kırgızlardaki kamların varlığına ve işlevine bizzat şâhit olanlardanım. Bu işlevlerden biri konuşmaya başlarken ve bitirirken mutlaka,  aralarda da fırsatını –özellikle– yakalayıp ‘atalar sözü’yle konuşmaları; anlattıklarını  ‘tahkiye’li parçalarla bezemeleridir. Bilge kelimesinin, hem hekim, hem hakem, hem hakîm, hem hâkim (yargıç), hem de üst yönetici anlamlarını taşıyan farklı kavramları karşıladığı gözden kaçırılmamalıdır. Bu konulardaki dikkatler, Türk kökenli halkların meydana getirdiği kültür zenginliği daha çok fark edilecek ve ayrı bir anlam kazanacaktır. Türk soylu halkların kendi ülkelerinde ve/veya Türkiye’de mit, destan, efsane ve masal kavramlarına bağlı metinlerini âcil olarak yayınlamaları gerektiğini ısrarla söyleyenlerdenim.  Türk kökenli halkların kültür yakınlaşmalarını ilke edinmek şartı ile Türkiye Türklüğünden alabileceği kavram ve terimler olabileceği gibi, bizim de onlardan ata mirası olan kelimeleri alabileceğimizi düşünenlerdenim. 

Çetinoğlu: Dil, gelişmek için değişen bir yapıya sâhiptir. Değişimler, edebiyatla birlikte yaşanıyor. Değişimin tahakkuk etmesi için teşebbüs edilen arayışları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tural: İslâm değil ama Müslümanlar, başka din ve kültürler karşısında 1650’den sonra yenilmeye, geri çekilmeye başlamış. Avusturya’ya gidenler, Viyana bozgununda Türkleri nasıl ’doğradıklarını’ övünerek anlatan parkı, heykel ve metinleri bilirler.Bu askerlik bilgi ve silah donanımındaki çürümüşlükün ilk ve apaçık işaretidir. Türk bilgini Molla Fenarî’nin akademik bir anlayışla yapılanmasını sağladığı ‘medrese’ aklî ve tabiî ilimlerden uzaklaşıp Arapça dili ile öğretim yapılan ilâhiyat mektebine dönüşmüş. Medresenin softaları ile Enderun’un devşirme ve dönmeleri, Türk ve Türkçe düşmanlığında âdeta birleşiyorlar; softalar, yobazlar ve Türk olmadıklarının bilinciyle hareket edenler, yönetimin çürümüşlüğü, devletin yıkılmakta olduğu, milletin yoksulluk ve yoksunlukla boğuştuğu gerçeği karşısında, üç maymunu oynuyorlar. Aklı, vicdanı olanlar ses çıkarmaya çalışıyorsa da, etkili değil. Sultan Üçüncü Selim’in ve Alemdar Mustafa Paşa’nın âkıbetlerini sık sık hatırlamalıyız. 19. yüzyılın başından itibâren devlet, millet, siyâset, iktisat, askerlik ve idâre ile öğretim, eğitim hayatında, yeni model arayışları resmîleşmiştir. Arayışların türü ve şiddeti zaman zaman değişmiştir. Sermayesi câhillik veya taassup olanların bilgi ve teknoloji düşmanlığındaki ısrarlı inadı, çağı yakalamak ve kendi olmak yönündeki arayışları büyük ölçüde engellemiştir. Duygu, düşünce, hayal ve davranışlar ile zevk dünyasındaki arayışlara bağlı resmî, yarı resmî ve sivil tercihlerin ve uygulamaların bir kısmı edebiyatla başladı, bazıları edebiyat aracılığıyla yaygınlaştı. Değer, davranış ve zevk değişmeleri edebiyattan hayata veya hayattan edebiyat eserine yansıyarak yayılıp yerleşti. Böylece edebiyat hayatı ve eserleri yaygın eğitim kurumları  olma görevi üstlendi. 

Hem nazma, hem nesre, yeni konular, yeni motifler, yeni zevkler ile yeni türler ve şekiller girdi. Yeni edebî tür ve zevklerin her biri, tartışmalı şekilde edebiyat eserlerine yansıdı. Duygu, düşünce, hayal, zevk ve yorumlardaki değişmeler, ifâde etmede değişmelere yol açtı; kelime ölçeğindeki dil ve söyleyiş değişmelerine bağlı, karşıt gruplar hâlindeki arayışlar bugün de devam ediyor. ‘Sened-i İttifak’ ile başlatıp ‘Vak’a-yı Hayriyye’ ile devam eden askerlik, idâre, mâliyedeki arayışlar, çürümenin saklanamazlığını göstermektedir.  Siyâsî uygulamalar ve yeniden yapılandırma arayışlarının edebiyattaki ilk örnekleri, klâsik edebiyattan ayrılma göstergesi sayacağımız iki eserdir: Keçecizâde İzzet Molla’nın ‘Mihnet-i Keşân’ı ile Türk Galip Paşa’nın ‘Mutayyabât-ı Türkiye’si… Asıl büyük değişim ise, tercümeler ve gazete adlı imkâna bağlı olan dil ve ifade değişmeleridir. Başta gazete ve tiyatro olmak üzere kelime ve cümle dünyasına yön veren yeni imkânlar…Bunlara edebî türlerdeki  yeni imkânlar ile tercümeleri de eklemeliyiz.

19. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan, günümüzde devam eden bu devreye, ‘Arayışlar Devri Türk Edebiyatı’ diyoruz. Arayışlar Devri Türk Edebiyatı, karakteristik özellikleri esas alınarak  adlandırılıp çeşitli  alt dönemlere ayrılabilir:

‘Klasik Dönemden Ayrılma Çalışmaları Dönemi’, ‘Edebiyatın Yaygın Eğitim Aracı Olma Dönemi’, ‘Edebiyatta Bediî Tefekküre Ağırlık Verme Dönemi‘, ‘Edebiyat-ı Cedîde Topluluğu ve Muhalifleri Dönemi‘, ‘Edebî Sessizlik Dönemi‘, ‘Fecr-i Âti Toplaşması‘, ‘Millî Edebiyat Akımı ve Bağımsız Şahsiyetler’, ‘Millî Mücâdele Dönemi‘ v.d.  Bütün mesele, bu dönem adlarını tartışarak, zenginleştirerek târif kazanmış terimler hâline dönüştürmektir. Aydınlar arasında, farklı görüşler bulunmaya devam etse de, eğitim ve öğretimde ortak kavramlar ve terimler bir ölçüde sağlanmış olacaktır, olmalıdır.  

Çetinoğlu: Farklı görüşler arasındaki anlaşmazlıklar böylece giderilmiş olacak mı?

Tural: Tekrar ifade edeyim: Edebiyatçı denilince bizler daha çok araştırıcı ve eğitici kadroları anlarız; ama edebiyat eseri verenler de, edebiyatçı kavramıyla adlandırılıyorlar. Öncelikle edebiyat araştırıcısı olarak tanınan, bilinen aydınların arasındaki çok açık olan anlayış farkları azaltılmalıdır.  Türk edebiyatçılarının kendi aralarında anlaşmalarını önleyen unsurları azaltmak ve ortadan kaldırmak için yapılacak işler, atılacak adımlar var.

Çetinoğlu: Nelerdir, Lütfeder misiniz?

Tural: Kavram, terim, yöntem birliği, temsil edici, değer aktarıcı  metinlerin seçilmesinde ortaklık sağlanması….Millî benlik ve kimliği yaratan ve devamlılığını sağlayan koruyuculardan çok önemli bir kısmı ,  kavramlar, terimler ile fiillerin yansıdığı sözlükler ve antolojilerdir. Sözlükler ile antolojiler, dile ait servetimizin, zihniyet ortaklığımızın, biz olmanın göstergeleridir. Sözlükler çok çeşitlidir: Genel Sözlükler, Terim Sözlükleri, Kavram Sözlükleri, Mecaz Sözlükleri, Deyim Sözlükleri, Kişi adları sözlükleri, Türkçedeki Yabancı Kelimeler Sözlükleri…Çok çeşitli alanlara ve tabiî ki edebî metinlere ait özenle hazırlanmış antolojiler. Pusula nitelikli, temsil gücüne sahip, bilgilenmeyi zenginleştiren, tercihlere yön verebilen ana kaynakların önde gelenleri, sözlükler ve antolojilerdir.

Çetinoğlu: Açıklamalarınızda büyük faydalar sağlanmasına vesile olmasını dileyerek bu bölümü, yabancı dille öğretim – yabancı dil eğitimi tartışması ile bitirebilir miyiz? 

Tural: Yabancı dil öğrenmek ile yabancı dille yaşamak arasındaki farkı anlamakta tembellik gösteren aydın ve bürokratlar bizi, her gün biraz daha büyük bir çıkmazın içine itiyorlar: 1991 yılı Haziranında Türk Edebiyatı dersinin liselerde seçimlik yapılması da aynı düşüncenin ürünüydü. Bu dehşet verici karar şiddetli tepki görünce, dört ay sonra, uygulamadan büyük ölçüde vazgeçildi. Bu hükmü Bakanın önüne getirenler ve Bakan hakkında hiçbir Cumhuriyet savcısı dava açmadı, TBMM’de gensoru verilmedi. Yabancı bir dili bilmeyi ihtiyaç sayan gereğini yapar. Yabancı dil öğrenmenin gereğine inanmak başka, onsuz olmaz deyip Türkçeyi ikinci dil hâline getirmek başkadır. Kendi dilini yeterince bilmeyen, konuşamayan ve yazamayan insanlar, düşünme ve davranış bozuklukları gösteriyor; böyleleri, her an saldırganlaşan mahlûklara dönüşüyorlar. Evvela MEB ve YÖK Türkçe’yi mutlak bir araç olarak kabul edecek, sonra da yabancı dille öğretimin sınırlarını belirleyecek. Bu anlamlı ve işlevli tespit, Türklüğün geleceği için elzem bir ilke ve uygulamaların açıkça ortaya konması olacaktır.

Anaokulu ve ana sınıfından başlayıp yükseköğrenime uzanan resmî ve özel kurumlardaki eğitim ve öğretim hayatı,  unvanlı cehâletin tasallutundan kurtarılmalıdır. ‘Mâli durumu yetersiz olanlar bile çocuklarını niçin MEB’in okullarına göndermek istemiyor?’ sorusunun cevabı   için bir kamuoyu yoklaması yapılsa, çok iyi olacaktır. Diğer yandan şu mesele de önümüzde duruyor: Hem Türk edebiyat bilimcilerinin kendi aralarında; hem yabancı dil ve edebiyatları araştırmayı ihtisas edinen edebiyat bilimcileriyle Türk edebiyat bilimcileri arasında; bu iki kitle ile Millî Eğitim Bakanlığı arasında, uzlaşma, yardımlaşma olmayacak ise, edebiyat öğretmenleri ve kitap yazarları ne yapabilir?

Edebiyat bilimcilerinin ulaştıkları ve uzlaştıkları hükümler, lisedeki öğretimin ve eğitimin temelini oluşturması gerekir. Edebiyat biliminin ulaştığı ve uzlaştığı kavram, terim, yöntem ve bilgilerin uygulamaya taşınması için Tâlim Terbiye Kurulu, müfettiş ve öğretmenler ile ders kitabı yazarlarının el ele vermesi gerektiği açıktır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim.

(DEVAM EDECEK)

Cumhuriyet’e Dair

29 Ekim 1923’te ilân edilen Cumhuriyetimizin yüzüncü yılını;

     29 Ekim 2023 tarihinde, inşallah idrâk etmiş olacağız.

     Cumhuriyet, “Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu

     Ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile

     Kullandığı devlet biçimi.” olarak tanımlandı ve benimsendi.

     Çünkü: Cumhuriyet; adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten

     (Kuvvetin sadece kanunun elinde ve yetkisinde olmasından) ibarettir.

     Cumhuriyet’te kuvvet kanunda olmalı.

     Yoksa istibdat tevzî olunmuş / dağıtılmış olur.

    “Neme lâzım, başkası düşünsün!” İstibdadın yadigârıdır.

    “El için yanma nâra, yak çubunu bak safanı ara!” yanlış bir hüküm ve düşüncedir.

    “Sana mı kaldı?” “Sana ne?” “Bana değmeyen yılan bin yaşasın!”

    “Gemisini kurtaran kaptan!”gibi sakat ve sapık anlayışlar;

     Cumhuriyet rejimine yakışmayan yıkıcı, yakışıksız ve geri bırakıcı hezeyanlar /

     Saçma sapan sözlerdir.

     Cumhuriyet, mânâsız isim ve resimden ibaret değildir.

     Çünkü cumhuriyet; hakikî adaletin uygulandığı yerdir.

     Cumhuriyet’te milletvekilleri, kamuoyunun cisimleşmiş örnekleri olarak hâkimdir.

     Hükûmetler ise, millete hâdim yani hizmetkârdırlar.

     Fakat hemen hatırlatalım ki, bir millet cehaletle hukukunu / haklarını bilmezse,

     Başındakileri kendisine müstebit kılar. Başındakilerin kendilerini, istedikleri gibi

     İdare etmelerine fırsat ve imkân vermiş olur. Nitekim:

     Millet nasılsa, kendisine lâyık idareyi;

     Ancak o şekilde hak etmiş olur ve ona göre idare edilir!

     Ne hazindir ki, bazıları;

     Hakikatlerin değişik isimler almakla değişmeyeceği gerçeğinden

     Gafil olduklarından dolayı;

     Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi isimlerinin

     İslâmda yeri olmadığından hareketle;

     Bu isimlerle anılan idareyi İslâm dışı sanıyorlar!

     Oysa bilmiyorlar ki,

     Seçmek, seçilmek, meşveret, şura, istişare ve müşavere / danışma

     Gibi hususların ruhu İslâmî ve Kur’anîdir.

     Evet, bir şeyin ismi değişmekle, hakikati değişmiş sayılmaz.

     Yine unutulmasın ki:

   “Şeriat yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, ahiret ve fazilete aittir.

     (Ancak) yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir (siyasetle alâkalıdır).”

     Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi’nin,

     Görünüşte Batı yani Avrupa kaynaklı olması,

     Batı’dan çıkmış olduğu anlamına gelmez:

   “Hiçbir hakikî mehasin-i medeniyet (medeniyetin güzellikleri) yoktur ki:

     İslâmiyet sarahaten (açıkça) veya zımnen (dolayısıyla) veya iznen

     Onu veya daha ahsenini (daha güzelini) mütekeffil (kefil) olmasın.” 

   “Meşrutiyet, (Demokrasi ve Cumhuriyet)in sırrı; kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir.

     İstibdadın esası;

     Kuvvet şahısta olur,

     Kanunu kendi keyfine tabi edebilir,

     Hak kuvvetin mağlûbu (olur)!”

Yüz Yıldan Çok Yaşamak İster Misiniz?

Türkiye geçmiş yıllara göre daha yaşlı bir ülke haline geliyor. Çünkü bir yandan doğum oranları düşerken diğer tarafta ortalama ömür süresi artıyor.

Yeni doğmuş bir bireyin yaşaması beklenen ortalama yıl sayısına “doğuşta beklenen yaşam süresi” deniyor. Türkiye’de bu süre 2018-2020 döneminde 78,3 yıl oldu.

Bu bütün nüfusu kapsayan ortalama değer. Kadınlar erkeklerden ortalama 5,5 yıl fazla yaşıyor. Yani “doğuşta beklenen yaşam süresi” erkeklerde 75,6 yıl, kadınlarda 81,1 yıl.

TÜİK verilerine göre, halen 30 yaşında olanların beklenen hayat süresi ortalama 49,7 yıl. Halen 50 yaşında olanların beklenen hayat süresi ortalama 30,5 yıl ve halen 65 yaşında olanların beklenen hayat süresi ortalama 17,8 yıl olarak hesaplanmış.

Bu ortalama ömürlerin çok altında iken hayatını kaybedenler olduğu gibi veya epey üstünde yaşayanların da olması normal. Ancak 80’li yaşları geçmek beklentinin üstünde yaşamak demek.

****

Araştırmalara göre dünya nüfusunun sadece binde üçünün 100 yaş üzerinde olduğu, bunların içinde 110 yaşını geçen oranının neredeyse yok denecek kadar az olduğu görülüyor.

Fakat dünyada da ortalama ömür süresi artıyor. 2050 yılına gelindiğinde yüz yaşını geçen kişi sayısının 3,7 milyona ulaşacağı hesaplanmış. Bu rakam 2015 yılındaki sayının üç katı demek.

Özellikle zengin ülkelerde ortalama ömrü bir 10 yıl daha artırmak için önemli çalışmalar yapılmakta. Bir yandan ABD’deki dev şirketlerin büyük yatırımları ve genetik biliminde kat edilen mesafelere bakınca bu hedefe varılmasının mümkün olacağı görülüyor.

Bu hedefe ulaşılınca daha yaşlı toplumların baş etmesi gereken sorunlar artacak. Çalışan nüfusun daha verimli ve üretken olması, dünya kaynaklarının doğru kullanılması daha da önem kazanacaktır.

Bir ülke veya dünya ortalama ömür süresini yükseltmek daha fazla zaman alacaktır. Ancak halen zengin kesimler içinde, beklenen ömrüne bir on yıl daha katmak isteyen ve bu uğurda milyonlarca dolar sarf edenler olduğu biliniyor.

*******************************

Ömüre “Boy” Değil, “En” Katmak Önemli

Muharrem Sarıkaya’nın “Yaşlanmayı Uzatanlar” adlı yazısını okuduğumda kendime “ben 100 yaşını geçecek kadar yaşamak istiyor muyum?” diye sordum.

Böyle asırlık olmasa da, uzun bir ömrü, önce “sağlıklı olmak şartıyla” isteyebilirim. Fakat daha da önemlisi yaşadığım sürece sevdiklerime ve başkalarına yük olmamalıyım. Yakınlarıma ve topluma verebileceğim bir şeyler olmalı. Sevdiklerimle olmalıyım, sevilmeliyim. Paylaşabileceğim düşüncelerim, duygularım, bilgilerim ve tecrübelerimi kimseyi sıkmadan, sevgiyle, saygı duyularak aktarabilmeliyim.

Tabii bunlar birer temenni ve duadan ibaret. Sağlıklı, verimli ve bereketli bir ömür yaratıcımızın lütfuna mazhar olmamıza bağlı.

****

Stephen Covey’in dediği gibi, “bir insanın, fiziksel hayatını sürdürme isteğinden sonraki en büyük ihtiyacı psikolojik canlılıktır, yani anlaşılmak, onaylanmak, takdir edilmektir.”

Anlaşılmadığınız, takdir edilmediğiniz, sevilmediğiniz bir ortamda bir asırdan fazla ömre ulaşmak şans değil, talihsizliktir.

Goethe “hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey; yapayalnız hissetmesine neden olan insanlarla yaşamasıdır” demiş. Böyle insanlarla birlikte 100 yaşından da uzun yaşamak ıstırap verici olmaz mı?

****

Arif Nihad Asya’nın çok sevdiğim bir şiirinde dediği gibi düşünüyorum:

“Bütün dualarımızda uzun yaşamak isteği var. / Eni olmazsa bir ömrün, boyu olmuş ne çıkar.”

Yani beklenen ömrüme 10 yıl daha katmak ve daha uzun yaşamak benim elimde olmayabilir.

Ama “ömrüme en katmak” veya “bereketli bir ömür yaşamak” bir ölçüde benim elimde. “Bir ölçüde” diyorum çünkü “eylemlerimizi seçmekte özgürüz… ama bu eylemlerin sonuçlarını seçmekte özgür değiliz.” (S. Covey)

Yaşadığım süreyi iyi değerlendirmek ve “enli bir hayat yaşamak” için gerekli olan iradeyi, eylemlerimi doğru seçme basiretini ve diğer imkanları vermesi için Allah’a dua ediyorum.

 Ve ömür boyu “kendimi değerli hissettiren insanlarla” birlikte olmayı diliyorum.

****

Bir de ebedi olan hayat var ki bu dünyadaki yaşadıklarımıza göre şekillenecek. A. Nihad Asya’nın mısralarıyla,

“Dediler: ‘Cehennemde odun bulunmaz, / Yolcu yakacağını kendi götürür!’ / Anladım ki Cennet’e giden de burdan / Gülünü zambağını kendi götürür.”

Benim ve sevdiklerimin “Buradan giderken gülünü zambağını götürenlerden” olmamızı diliyorum.