8.8 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 215

 Kerkük Güldestesi

(İkinci Bölüm)

Irak Türklerinden Yüksek Mimar Prof. Dr. Suphi Saatçi bu şâirlerin sanat değeri yüksek şiirlerini ‘Kerkük Güldestesi’ isimli kitapta topladı. Prof. Saatçi, Irak’ta geniş bir bölgeye yayılan Irak Türklerinin bir şehri olan Kerkük adı altında toplanmış olmasını şöyle açıklıyor:

Kerkük; Irak Türklüğünün bir sembolü, bir özdeşi olarak benimsenmiştir. Başka bir deyişle Kerkük, Bağdat, Erbil, Musul, Telafer, Tuzhurmatu, Kifri, Hanekin, Kızlarbat, Karatepe, Mendeli, Dakuk (Tavuk), Altunköprü, Tazehurmatu, Tisin, Beşir, Leylan, Kümbetler, Yayçı, Çardağlı, Amirli, Bastamlı ve Çardağlı gibi yerleşme birimleri; Dicle, Fırat, Hasa Çayı, Aksu ve Zap gibi akarsular; Babagurgur, Taşköprü, Kale, Kışla, Meydan, Ağalık, Topkapı, Yedikızlar, İmam Kasım, Korya, Oyaka, Buyaka, Musalla, Seyidkızı, Piryadı, Çukur, Çay, Şaturlu, Begler, Cirit Meydanı, Molla Abdullah Tepesi, Danyal Peygamber, Helvacılar, Ağa Bağı, Şıh (Şeyh) Bahri, Sona Gölü, İmam Ahmet gibi mahalle, semt, cami, yatır, mezarlık ve mesire yeri gibi târihî ve folklorik adların hepsinin, Kerkük’ü sembolize eder. Nitekim şiirlerde geçen bu özel adların, mahallî deyimlerin hepsi, kitabın sonunda alfabetik olarak açıklanmıştır.

Kerkük’ün benimsenmesinin ikinci bir önemli yanı da Irak Türklüğünün kültür merkezi ve kalbi olan bu şehrin üzerinde oynanan oyunlara karşı, bu sembolü daha bir kalın vurgulayarak, öne çıkarmaktır. Önemli petrol yataklarına sâhip olan bu şehrin başına gelenler ve orada yaşayan Türkmenlerin günümüze kadar bitmeyen çileleri, dost ve düşman diye bilinen pek çok gücün tasallutundan kaynaklanmaktadır. Özellikle Kerkük’ün adını ve orada yaşayan insanların Türklüğünü haritadan silmek ve ortadan kaldırmak isteyenlere karşı Kerkük, aynı zamanda bir direnişin de simgesi olmaktadır.

Toplanan şiirlerin hemen hemen hepsi, denilebilir ki, genellikle Irak, özellikle de Kerkük için dile getirilen hasret, ayrılık, hicran, ilgi, sevgi, şefkat, çaresizlik, umutsuzluk, ağlayış, mâtem, feryat ve isyandır.

Irak Türklüğüne yananlar, yâni Kerkük için ağlayanlar, ona gözyaşı dökenler, Türkmenlerin en sıkıntılı günlerinde yanlarında yer alıp dertlerine ortak olanlar, hiç şüphesiz, herhangi bir karşılık beklemeden, bu dâvâya gönül veren en samîmi, en duyarlı ve kara gün dostu diyebileceğimiz binlerce insanın temsilcileri olan vefalı ve yiğit kişilerdir.

Bu güldestede yer alan bazı isimlerin, belki hiçbir zaman şâirlik iddiaları da olmamıştır. Ancak burada yer alan mısralar, samîmi ve içten gelen duygularla ifade edildikleri için, hepsi de birbirinden sıcak ve içli deyişlerdir.

KERKÜK KATLİÂMI: (Ayhan İnal 1931-2021

Irak’ta, Barzanî’nin Rusya’dan dönüşünü kutlamak üzere kızıllar, Türkleri katletmek suretiyle bir eğlence (!) düzenlediler.

Euvelâ Türk kahvelerine baskın yaparak,

Atatürk’ün fotoğraflarına saldırdılar Böylece 14 Temmuz 1959 günü saat 19.30 sıralarında başlayan korkunç katliam üç gün aralıksız devam etti. Aşağıda bu yüz kızartıcı olayın kısa bir hikâyesini okuyacaksınız.

Önce kahvede koptu kıyamet  

Kızıllar köpek sürüsü gibi saldırıyordu

Üzerine her Türk’ün

Kanla yeniden yazılmaktaydı

Kaderi Kerkük’ün

İlk şehid Osman Bey oldu

Sonra İhsan Bey’i vurdular alçakça

Türk’ün asîl evlâdı

Binbaşı Ata Hayrullah’ı hiç sormayın

Ters yönde giden iki cipe bağladılar

Sürüdüler yetmedi öldürdüler yetmedi

Sonunda bir ağaca astılar

İhtiyar demediler suçsuz demediler

Milliyetçi diye oydular gözlerini

Gözlerini oydular Hacı Necim’in

 Hasta yatağından kaldırıp

Katlettiler Âdil Hamit’i

Gayri bilinmiyordu

Bu başlar kimin başı

Ya bu eller ayaklar kimin?

Bir mahalleye karşı koyarak

Kahramanca can verdi 

İbrahim Ramazan Emel, Nihat, Cihat

Üç kardeşi bir nefeste öldürdüler

Emelcik on dördüne yeni giriyordu

Birbirine sarılarak can verdi

Nice yavrular

Sokaklar kan kusuyor

Analar bağrına taş basıyordu

Nurdan birer ampul gibi sallanıyordu

Elektrik direklerinde çıplak cesetler

Öyle bir haldeydi ki vahşeti köpeklerin

Sabır taşı olsa çatlardı kahrından

Tutulurdu dili olsa göklerin

Ne korkunç katliam ki

 Üç gün üç gece sürdü

Barzani… hâlâ kan istiyordu

Beşerin yüz karası silinmez bir lekeydi

Kısacası

Vahşetten de öteydi vahşetin bu türlüsü

Ben

Dudaklarımda yamyamlara hürriyet türküsü

Viskimi yudumluyordum

Heyhat! Ne olmuştu bana

Nerde benim Kürşadlarım hani Bozkurdum

Bırakın sahipsiz Kerkük’ün yetim çocuklarını

Beni parçalayın en keskin baltalarla

Atın beni ateşlere biraz da ben yanayım

Oyun benim gözlerimi oyun Allahsızlar

Yeni Mustafa Kemallerle yeniden şahlanayım

KERKÜK AĞITI: (Yavuz Bülent Bâkiler 1936) –Suphi Saatçi kardeşime

Bütün minârelerde sustu ezan sesleri

Artık yaşamak zordu

Zehir zıkkım bir rüzgâr esiyordu Irak’tan

Ölüm sokaklarda kol geziyordu

Bir gece Kerkük’te vurdular beni

Geçti sokaklardan bir kızıl ordu

İslâm’ı ve Türk’ü vuruyordu kurşunlar

Peygamber kabrinde ağlıyordu

Bütün hadis-i şerifler Âyet-i kerîmeler

Yüreğimdeki kordu

Ama çıplak ayaklı ve çıplak kafalı adamlar

Beni sokak sokak sürüklüyordu

Benim kafam kanıyordu kaldırım taşlarında

Evim barkım yanıyordu

 Ve benim cesedim kanlı bir bayrak gibi

 Demir direklerde sallanıyordu

Artık yaşamak zordu

Ölüm sokaklarda kol geziyordu

Evim barkım yanıyordu

Peygamber kabrinde ağlıyordu

Vurdular mı Süleyman’ı arkadan?

Yıktılar mı Taşköprü’yü bir gece?

İçimde her sabah şimdi gizlice

Efkârdır hasrettir durmadan akan

Bir gömlek yaptırsam Bursa şalından

Semerkant’tan nakış koysam üstüne

Bir şeyler getirsem dünden bugüne

Çeksem kılıcımı gümüş kınından

Ok olsam hedefi ikiye bölen

Bir tüylü börk olsam yiğit başlarda

Kışta kıyamette tipide karda

Türkü olsam dudaklarda söylenen

Ses versem bir sabah Bozkurt sesine

Aksa yollarına içimdeki kan

Ya tutup kaldırsam sizi oradan

Ya düşsem toprağa erkekçesine

HOYRAT: İclâl Akkaplan (1949)

Varsın kibritsiz lamba yaksın

Diyarbakır kızları

O yakan sevdalar kimin umurunda  

Bir Karabağ ağıtında üşürüm

Bir Kerkük hoyratında yanar içim

Ah yanar ki o biçim

Gönlüm Dicle gözyaşım Fırat olur

 Bir hoyrat kanatır dudağımı

Göçmen kuşlar gönlümden azat olur

Sen bilirsin bunu ceyran

Hoyratlar hoyrat olur

Turnalarla yollarım selamımı

Bu hasret cihan yakar

 İki gözü iki çeşme hâlinde

Mardin Musul’a bakar

Sen anlarsın türkülerin dilinden

Nice gönül virânma sebep

Deli bir inat olur

Bekle desmalın* verim ceyran  

Bu türkü burda bitmez balam

Sen bilirsin türkümüzü

Hoyratlar hoyrat olur

*Mendilin

KERKÜK’ÜM: (İlhan Esen (1959)

Terimizde yoğruldun gönlümüzle sarıldın

 Türklük adlı ağaçta bir körpe daldın Kerkük

Sâhibin gafletteydi zâlimce koparıldın

Gövdeden uzak düştün sarardın soldun Kerkük

Ananın terk ettiği garip yavru ceylandın

Hoyratlara sarıldın masallara inandın

Bırakıp gidenleri geri gelecek sandın

Bin defa katledildin bin defa öldün Kerkük

Yıllar yılları yedi zaman umudu yıktı

Hoyratlar ağıtlaştı ufkuna kâbus çöktü

Her gelen sana vurdu her gelen seni yaktı 

 Öz evlâda yabancı, girilmez yoldun Kerkük

Ekmeğimi yiyenler düşman olup bakıyor

Nereye el uzatsam hep elimi yakıyor

Dağın mayın eşeği sana sâhip çıkıyor

Türkmenle dopdoluydun hırsızla doldun Kerkük

Vatanımsın gülümsün kara bahtı gülmeyen

Kimseye yâr olmasın Türkemen’e yâr olmayan

Soyumun yüzkarası dar günde soy bilmeyen

Aslını inkâr eden soysuza kaldın Kerkük

Kucağından uzakta her gece üşüyorum

Bir tutam toprağını boynumda taşıyorum  

Zannetme ki canlıyım zannetme yaşıyorum

Ayrılırken canımı çekip de aldın Kerkük

Uğruna çektiklerim helâl olsun sevdiğim

Etle tırnak gibiyiz dünya bilsin sevdiğim

Havlayan köpeklerle çevren dolsun sevdiğim

Türk’sün Ergenekon’u kaç kere deldin Kerkük

Güneş benim tapumdur gn doğdukça benimsin

Deniz dalgalandıkça kar yağdıkça benimsin

Ölsem de mezarıma yel değdikçe benimsin

Kıyâmete kadar sen Türkmen’in oldun Kerkük

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Prof. Dr. Yüksek Mimar SUPHİ SAATÇİ

Kerkük’te doğdu (1946). İlk ve ortaöğrenimini Kerkük’te tamamladı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin (bugünki Mi­mar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bi­tirdi (1974). Bir süre târihî çevre ve restorasyon alanında serbest çalıştı. ‘Kerkük Kenti ve Ev Mimarisi’ konulu teziyle doktor (1993), daha sonra doçent oldu (1994) ve daha sonra profesörlüğe yükseldi. Mimar Sinan Gü­zel Sanatlar Üniversitesi’nde rektör yardımcılığı yaptı ve emekli oldu (1 Temmuz 2013). Halen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Saatçi, evli ve bir çocuk babasıdır. Mimar Sinan ve Osmanlı mimarisi, şehir ve medeniyet üzerine çalışma­lar yaptı. Meslekî konulardan başka, Irak Türkmenlerinin kültür tarihi ve folkloru üzerine eserler yazdı. Bu alanda inceleme, bildiri, araştırma ve makaleleri yayınlandı.

Kitap hâlinde yayımlanmış eserleri şunlardır: Kerkük Çocuk Folkloru (İstanbul, 1984); Mimar Sinan (İstanbul, 1987); Mimar Sinan ve Tezkiretü’l-Bünyan (Türkçe ve İngilizce, İstanbul, 1989); Irak Muasır Türk Şâirleri Antolojisi, (Ankara, 1991); Kerkük’ten Derlenen Olay Türküleri (İstanbul, 1993; 2. Baskı 2019); Târihî Gelişim İçinde Irak’ta Türk Varlığı (İstanbul, 1996), Kerkük­lü Mehmet Rasih Öztürkmen (İstanbul, 2001), Başlangıcından Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi (Ankara, 1997), Târihten Günümü­ze Irak Türkmenleri (İstanbul, 2003), Kerkük Evleri (İstanbul, 2003), Altun- köprü (İstanbul, 2004), Hasretin Adı Kerkük (İstanbul, 2004, 4. Baskı 2022); Bir Osmanlı Mûcizesi Mimar Sinan (İstanbul, 2005; 5. Baskı 2016), Kerkük’ün Sönmez Ateşi İzzettin Kerkük Armağanı (İstanbul, 2006), The Urban Fabric and Traditional Houses of Kirkuk (İstanbul, 2007), Kent Dokusu ve Geleneksel Evleriy­le Kerkük (İstanbul, 2007), Irak Türkmen Boyları Oymakları ve Yerleşme Bölgeleri (İstanbul, 2009; 2. Baskı, 2014), Osmaneli ve Geleneksel Evleri (İstanbul, 2009) (Ortak Yayın),(Kerkük ve Hüviyetüha’l-Umraniyye) (İs­tanbul, 2009; 2 Baskı 2010), (Al-Kabail ve’l-Aşairü’l-Türkmaniye fı’l-Irak ve Manatık Süknahüm) (İstanbul, 2010), Kerkük’ün Sesi Abdülvahit Küzecioğlu (İstanbul, 2012; 2. Baskı, 2013), Evliya Çelebi Kerkük’te (İstanbul, 2013), Sinan The Architect (İstanbul, 2014), (El-Mimariy Sinan) (İstanbul, 2014), Başımın Tacı Kerkük (İstan­bul, 2014), 30*^ ^ jüüi (El-Kiyan el-Turkmani fı’l-Irak) (İstanbul, 2014), İmparatorluğun Mimari Dehası Sinan Atlası/The Atlas of Sinan Architec- tural Genius of an Empire (İstanbul, 2015), Kırklareli ve Geleneksel Evleri (İstan­bul, 2016) (Ortak Yayın), Darağacında Sallanan Bayraklar (İstanbul, 2016), Sinan’ın Ayak İzlerinde Bir Payitahttan Diğerine Yolculuk (İstanbul, 2017), Mar­mara’nın Mimarı Sinan/Sinan The Architect of Marmara (İstanbul, 2020), Yurt Özlemi, Abdülhekim Mustafa Rejioğlu, Hayatı ve Eserleri (İstanbul 2021). Mimar Sinan Gezi Rotaları (İstanbul, 2022)

Kerkük Güldestesi

(Birinci Bölüm)

Irak sınırları içerisinde bulunan Kerkük, kadim Türk Yurdudur. Günümüzde Irak olarak bilinen topraklar, 642 yılında Arapların Basra ve Şattül-Arap bölgesine yerleşmeleriyle önem kazandı. Türkler, bölgeye ilk insan yerleşiminden 33 yıl sonra Türkistan’dan geldiler. Irak ismi, ilk defa dokuzuncu yüzyılda çizilen bölge haritasında kullanıldı.

19. yüzyıla gelindiğinde Irak, kültür merkezi olarak bölgenin önemli şehirleri içerisine alan bir bölge hüviyetine bürünmüştü. Bölge topraklarında petrol bulunduğunun tespit edilmesiyle batılı devletlerin ilgi alanı hâline geldi,

Irak’taki Türk varlığı, üç milyona yakın Türkmen’den oluşur.  Türkmen tâbiri, siyasî bir isimlendirmedir. Onların soy ve ırkî köken itibariyle Anadolu Türklerinden hiçbir farkları yoktur. Bir kısmı, batılıların Orta Asya dedikleri Türkistan’dan gelmiştir. Geri kalanlar da Osmanlı Devleti döneminde, Anadolu’dan bölgeye nakledilen Türklerdir.

Irak Türkleri, binlerce yıllık târihî süreç içerisinde meydana getirdikleri kültür değerleriyle Irak’ta Türk varlığı kavramını oluşturdular. Radyo ve televizyonlarımızdan yayınlanan yüzlerce türkü, Kerkük yöresinden derlenmiştir. Renkli ezgileri ile ilgi çeken horyatlar; ezilmişliğin, zulmün ve yaşama mücadelesi veren insanların feryatlarıdır, O feryatlar, 80 yılı aşkın bir süre içerisinde defalarca katliama maruz kalmış mâsum insanların dünyaya seslenişidir.

Bir türküde şâir;

Yumdu ol ala gözlerini yar uyanır mı?

Canım gidiyor, firkatine can dayanır mı?

Rüya mı acep hiç buna insan dayanır mı

 Cananım ile vuslatımız mahşere kaldı.

Diye feryat ediyor. Bir başka türkünün sözleri de söyle;

Mezar yerinde harman olur mu?

Kurşun yarası derman bulur mu?

Kâzım’ı vuranda din – iman olur mu?

Irak’ta Türk Hâkimiyeti Selçukluların 23 Mayıs 1040 târihinde Dandanakan Savaşı’nı kazandıktan sonra. Tuğrul Bey’in 1055 yılında Bağdat’a gelişi ile başladı. Türkler bölgede artık nüfus itibâriyle de üstünlük kurmuşlardı. Halife’nin dînî otoritesine saygı gösterdiler. İslâm’ın bayraktarlığnı Türk Selçuklular üstlendi.                                                                                                                    

Selçukluların bölgedeki hâkimiyeti, Atabeylikleri ve Kıpçak Beylikleri de dâhil edilirse, 1258 yılına kadar devam etti. 1258 – 1344 yılları arası, İlhanlılar dönemidir. Karakoyunlulardan sonra, 1534 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nin yönetimine geçti, Anadolu’dan pek çok Türk ailesi Irak’a yerleştirildi.

Irak, Osmanlı yönetimindeki 386 yıl boyunca bir Türk Yurdu olarak târihinin en huzurlu, güvenli ve bayındır dönemini yaşadı.

Osmanlı Cihan Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup ilân edilince 1920 yılında İngilizlerin oldu-bittisiyle Osmnlı eyâletleri olan Musul, Bağdat ve Basra, Fırat-Dicle Havzası’nda Irak kırallığı kuruldu.

O târihten sonra Irak Türklerinin katran karası günleri başladı. Günümüzde devam ediyor.

Vatan sevgisi, öz vatanında esir hayatı yaşayan insanları şiire yönlendirir. Bu sebeple Irak Türkmenleri arasında çok sayıda üstün vasıflı şâirler yetişmiştir.

Güldeste’den seçilmiş şiirler:

KERKÜKLÜ: (Necmettin Esin 1912-1987)

Orhun’dan kopup geldin on iki asır evvel

Sırmalı çadırınla beşiğinle Kerküklü

Cihat ufuklarında yıldırımlaşan bir el

Târihini yazıyor bak ve dinle Kerküklü

Kır atların mızraklı şehsuvarları sensin

Sıra sıra dağların erimez karı sensin

Bir milletin şöhreti şerefi varı sensin

Altaylar’dan geldin bir yüce dinle Kerküklü

Çin şeddini heybetli gücünle parçaladın

Salip seferlerinde arşa yükseldi adın  

Muhteşem bir âtisin ve mazisin Kerküklü

Alnın göklere değmiş bakışlarında gurur  

Kâinat huzurunda el pençe divan durur

Bahadırlıkta şanlı bir Gazisin Kerküklü

Korkma uzat elini büyük Allah’ına ver

Dâvânda seninleyim Cenab-ı Mustafa der

Unutmaz bir gün alır hakkını hançer hançer

Dumanlı yaylaların yılmaz kurdu Kerküklü

Damarında devletler kurmuş bir soy kanı var

Kükremiş arslan gibi tehlikelere dalar

Bir gün karargâhında coşarak mehter çalar

Donanır al bayrakla yiğit yurdun Kerküklü

Semâyı süngüsüyle ayakta tutan sensin

Ümit sensin kuvvet sensin ışık sensin tan sensin

Yüksel… Seni yıldızla Hilâl görsün Kerküklü

Tunalar Sakaryalar Vardarlar gibi seni

Elinde yalın kılıç serdarlar gibi seni

Gazâ meydanlarında Kemal görsün Kerküklü

ERBİL HASRETİ: (İhsan Doğramacı 1915-2010)

 Gidin dostlar gidin doğduğum yere

Erbil Kalesinde mor sümbül vardır.

 Kunyan’ın  içinde akar bir dere

Dere kenarında sarı gül vardır.

Erbil mektebinde geçti günlerim

Orada yeşerdi millî hislerim

O demleri anıp şimdi inlerim

‘İçimde oralı bir bülbül vardır’

Şimdi kalan tek şey mezar taşları

Umutsuz ninelerin gözyaşları

Meyus dedelerin çatık kaşları

O yangın yerinde soğuk kül vardır

Hey İhsan kederin başından aşkın

 ‘Bitip tükenmeyen elem-i aşkın’

 Aynaya baktıkça olursun şaşkın

Karşında bir mahzun bir melül vardır

Umudunu kesme gerek yok yasa

Sindirilmiş Erbil tekrar uyansa

 Erbil dilinde mektepler açılsa

Destek olacak bir gönül vardır

Kendini Yakan Kerküklü Türkmen Kızı Zehra’ya Ağıt

(Fahri Ersavaş 1920-2012)

Yıllardır bitmek bilmiyordu

Kerküklü Türklerin çilesi

 Zulüm işkence sürgün ölüm

Olmuştu alınlarının yazısı

Günlerden bir gün Kerkük’ün

Tisin köyünden Bektaş Ali Feyzullah’a gelmişti sıra

Evini köyünü terkedecekti Güney Irak’ta bilmediği

Tanımadığı bir yere Göç edecekti

Böyle buyurmuştu çünkü

Gaddar Saddam’ın adamları

Üç gün mühlet vermişlerdi Bektaş Ali’ye

Bunca zulüm bunca horlanmadan sonra

Bu da mı gelecekti

Bektaş Ali’nin başına

Ne bitmez çileydi bu

Irak İran savaşında

Askere alınmıştı Bektaş Ali’nin

İki oğluyla damadı

Savaş biteli yıllar olduğu hâlde

Hâlâ dönmemişlerdi geri

Duyduklarına göre

Oğlunun esir düşmüştü biri

Diğeri de kaybolmuştu

Damadından ise hiç haber yoktu

Bektaş Ali ve karısı

Savaştan dönmeyen oğullarına mı yansın

Yoksa yetim kalan torunlarına mı

İşte bu acılar içindeyken

Dayandı Saddam’ın adamları kapıya yine

24 saatte bu köyü terket diye

Bektaş Ali direndi

Köyümü yurdumu terk etmem dedi

O direndikçe de coplayıp tekmelediler

Öfkelerini yenemeyen katiller

Sonunda karakola götürüp

Daniskasını yaptılar ona işkencenin

Anasından emdiğini

Burnundan getirdiler Bektaş Ali’nin

Artık ister istemez

Boyun eğecekti zulme  

Fakat tam o sırada

Zehra çıktı ortaya

Bektaş Ali’nin küçük kızı Zehra

Kükredi Saddam’ın adamlarına  

Bağırdı karşı koydu direndi  

En sonunda gürledi Zehra

‘Ey ahâli’ diye başladı söze:

’Ben Kerkük’ün kızıyım

Vatanımı asla terketmem

Kerkük Türkmen toprağıdır

Bu topraklarda büyüdüm

Anam babam da 

Bu topraklarda doğup büyüdüler

Atalarım da bu yerlerde yaşayıp öldüler

Bu insanlık dışı zulmü

Protesto etmek için 

Türkmen kimliğimi yüceltmek için

  Şimdi kendimi yakacağım’ diye haykırdı

Ve yanında bulundurduğu bir bidon gazı

Döküp üstüne   

Ahalinin ve Saddam’ın adamlarının

Şaşkın bakışları arasında

Çakıp kibriti yaktı kendini  

Zehra Anasıyla babası mahvoldu o an

Taş kesildi Tisin köylüleri

 Bakakaldı Saddam’ın o domuz adamları

Hayretler içinde

Hâlbuki Zehra

Henüz baharındaydı ömrünün

Ona kefen değil  

Gelinlik yakışırdı bu yaşta

Ama olmadı

Yakarak kendini son verdi hayatına

 O gün takvimler 1995’in

Ekim ayının  

16’sını gösteriyordu

Verdiği sözde durdu

Yurdunu terketmedi Zehra  

Gelenek gereği Kerkük’te

Kadınlar gitmezdi mezarlığa

Anası da gitmedi töreye uyup

Bağrı yanık çileli ana

Seslendi cenazenin ardından:

 ‘Kızımı mezarına yavaşça indirin

Rahat yerleştirin yerine’

Diyebildi ancak

Zehra’nın ölümü de yumuşatamadı

Zâlim Saddam’ın adamlarını

Hiddetle bağırdılar Bektaş Ali’ye

‘Üç gündür’ dediler mâtem günün

Dördüncü gün

Toplayıp pilini pırtını

Terkedeceksin bu toprakları

Ve terkettiler sonunda

Bektaş Ali ile karısı

Doğup büyüdükleri

Bu ata yadigârı toprakları

Ölmüşlerini ve mallarını bırakıp

Ayrıldılar akrabalarından

Ayrıldılar

O cennet misâli köylerinden

Arkalarına bakamadan gittiler

Bir meçhule doğru

Şimdi kimbilir

Neresindeler Güney Irak’ın

Hangi çöltinde hangi yöresinde

Yaşıyorlar mı bilinmez

Kerkük Türk’ünün alın yazısıdır bu

Bir türlü silinmez

Gün gelir devran değişir Saddam

Komayız yanma senin bu gaddarlığı

Yıkarız başına dünyayı

Binlerce şehit adına

Yiğit kız Zehra adına 

Alırız senden intikam Alacağız senden intikam         

Devam Edecek                                                            

Gazze Dramı

Gazze’nin kontrolünü elinde tutan El Kasım örgütünün, roket dahi geçirmeyen “Demir Kubbe” yi aşarak İsrail’e saldırması, dünyayı ve en çok da İsrail’i şaşkına çevirdi. İsrail’e, “Bu bizim 11 Eylül’ümüz” dedirtti. Kendisini dev aynasında gören Batının ukala ve şımarık kan emcisi İsrail, “Orta Doğu haritasını değiştireceğiz” sloganıyla Gazze’ye ölüm kusmaya, çocuk-kadın demeden sivil kıyımına başladı.

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, BM’de “Filistinsiz İsrail haritası” göstermesinden sonra El Kasım’ın, bu saldırıyı başlatması, İsrail’in işine yaramıştır. Filistin halkının soykırıma uğramasına neden olmuştur. O bakımdan El Kasımın bu saldırısı, düşündürücü ve manidardır.

ABD, İngiltere ve pek çok Avrupa devleti bu kıyıma sevinmiş ve onaylamıştır. Filistinlilere destek yürüyüşlerini yasaklamış, sosyal medya paylaşımlarına da sansür koymuştur.

İsrail tarafından Gazze’ye düzenlenen saldırılarda en az 1.800 Filistinli ölmüş, 6.500 Filistinli yaralanmıştır. 1,1 milyon Filistinli, panik ve korku içinde katliama uğramamak için kaçmaya çalışmaktadır.

İsrail, Gazze’yi tamamen abluka altına aldı. Elektriği, suyu, gazı ve son anda interneti de kesilen kent, havadan ve karadan sürekli bombalanmaktadır. İsrail tarafından sivil halka, Gazze’nin kuzeyini boşaltmaları için verilen 24 saatlik süre doldu. Bölgeden kaçmaya çalışan sivil Filistinli konvoyunu vuran İsrail, 70 kişiyi daha şehit etti.

Gazze’deki insani dram, İsrail’in şimdiye kadar işlediği katliamları unutturacak seviyededir. Başta ABD olmak üzere, tüm Batılı devletlerin İsrail’in arkasında “ön şartsız, sorgusuz” yer alması, en büyük utançtır. Batının gerçek yüzünü göstermektedir. Bu destekten cesaret alan İsrail, Gazze’yi insafsızca, acımadan  bombalamakta ve “savaş suçu” işlemekten çekinmemektedir.

İsrailli bir Bakan kendi askerlerine, “HAMAS’la savaşırken yaptıkları hiçbir vahşetten hukuk önünde sorumlu tutulmayacakları” garantisini vermiştir. Cumhurbaşkanı Herzog da, “hiçbir Gazzeli’ nin masum olmadığını” büyük bir nefretle höykürmüştür. Eski İsrail dışişleri bakanı Ayalon, Gazzelilere Sina Çölünü adres göstermiştir. Bazı İsrailli Vekiller ise, “nikleer saldırı”isteyecek kadar çılgınlaşmıştır.

İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu ise, “İsrail’in uluslararası muazzam destek topladığını, düşmanlarının bedel ödemeye başladığını, yapılanların sadece başlangıç olduğunu” ifade ederek, ne denli kana susadığını arsızca ifade etmiştir. Bu söylemler, Gazze için daha dramatik sahnelerin yaşanacağını göstermektedir.

Bu yüzden İsrail, sivil ya da HAMAS ayrımı yapmadan Gazze’yi “toplu cezalandırma” yolunu seçti. 1970’lerden bu yana uluslararası sözleşmelerle yasaklanan “fosfor bombasını”, kameraların görüntü aldığı bir ortamda sınırsız bir cesaretle kullandı.

BM Genel Sekreterinin ve Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Federasyonunun ısrarlı taleplerine rağmen, Gazze’ye insani koridor açılmasına izin vermedi. Refah sınır kapısından Mısır’a kaçmak isteyen sivilleri bomba yağmuruna tuttu.

İsrail saldırılarında ölen çocukların tanınabilmesi için, çocukların ellerine isimleri yazılmaktadır. Bu yaşananlar insanlığın utanç tablolarıdır. Öldürdükleri Reuters ajansı muhabiri İssam Abdullah için sorumluluk bile üstlenmemişlerdir. Muhabirler tartaklanmakta, tehdit edilmekte, katledilen sivil, kadın ve çocuk resimlerini çekmemeleri için katliam bölgelerine girmeleri engellenmektedir.

Dünyanın arsızca izlediği Gazze’deki bu dram, Haçlı Seferleri’nin daha da vahşileşen yeni bir uygulamasıdır. Kara harekâtı başlatacağını açıklayan İsrail yetkilileri, nedense bunu sürekli ertelemektedir. Bu tutumlarının da sinsi bir planın neticesi olduğu tahmin edilmektedir.

Hastanelerde yaralılara müdahale edilemiyor. Acil müdahaleyi bekleyen hastalar,  açıkça ölüme terk edilmiştir. Morglarda yer kalmamıştır. Bomba yağmurundan ötürü cenazeler gömülememektedir. Gıda stokları tükenmek üzeredir. İlaç, temiz su, elektrik ve yakıt bulunmamaktadır. Bu uygulama İsrail’in acımasızlığının, kininin ve vahşete nasıl susadığının kanıtıdır.

ABD’ nin, İsrail’e destek bahanesiyle, aceleyle uçak gemisini göndermesi, bazı kesimleri doğrudan, Türkiye’yi de dolaylı tehdit maksadı taşımaktadır.

Uzun süredir Türkiye’yi dizayn edemeyen, bin bir entrika ile sinsi planlarını uygulayamayan ABD, insanlık dramının işlendiği bu olayı çözmek yerine, gövde gösterisine soyunmuştur. Fakat asla umduğunu bulamayacaktır.

Bir zamanlar ABD’nin sıkıştırdığı, ambargo uyguladığı İran’a, o yıllarda bağrını açan tek ülke Türkiye idi. Şimdilerde İran medyası, Türkiye aleyhine kara propaganda başlatmıştır. Türklere nankörlük edenler, kısa zamanda hüsrana uğramıştır. İran da bir gün bu vefasızlığının pişmanlığını yaşayacaktır.

Batılı global güçlerin cesaretlendirdiği İsrail, HAMASI tamamen yok etme, Batı Şeria da  her türlü ticari, ekonomik ve sosyal ilişkileri tümüyle kesme, HAMAS’ı en büyük suçlu göstererek  halkı gözünden düşürme, El Fetih ile HAMAS arasındaki  iş birliğini tamamen kesme, Gazze’yi işgal etme peşindedir.

İsrail, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurulmasını asla istememektedir. O yüzden işgal altındaki topraklara Yahudi yerleşimcileri sevk etmeyi hızlandıracaktır. Mescid-i Aksa’yı hedef alan eylemlerini artıracaktır.

Dünya kamuoyunda, Yahudilerle Filistinlilerin yan yana yaşayamayacaklarını,  Filistinlilere başka bir yerleşim alanı bulunmasının zamanının geldiğini sağlamaya çalışmaktadır. Filistinlileri, Ürdün, Suriye ya da Mısır’a göndermenin planlarını yapmaktadır.

İçimizi yakıp kavuran mazlumların feryadını, insanlığımızdan utanarak, gözü yaşlı çaresizce izlemekteyiz. Vahşi Batı, Müslüman kıyımı için, yeni bir “11 Eylül” kurgulama peşindedir. Fakat zulüm asla payidar olamayacaktır.

Sevgiyle kalın…

Kavimler Kabristanlığı

Dün Osmanlıyı çökerten dönme ve devşirmelerin torunları son yıllarda ”Osmanlıcılık” kisvesine bürünerek bu sefer de Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmanın peşindeler!

*

Bunların gerçekten samimi birer Osmanlıcı olduğuna inanmamız için, o mel’un dedelerinin mezarları başına giderek ”Ey dede, sen ne aşağılık bir şerefsizmişsin ki, sizi yedirip barından koca Osmanlı’ya puştluk yaparak içeriden çökerttiniz” demelerini bekliyoruz.

*

Derler mi?

Asla demezler!

Çünkü yeni Osmanlıcılar da en az dedeleri kadar puşt ve alçaktırlar

*

638 YILLIK OSMANLI DÖNEMİNE BAKILDIĞINDA;

215 Sadrazamdan;

78 i Türk,

137 si Ermeni- Rum- Sırp vesaire.

161 Kaptan-ı Deryadan;

48 i Türk,

118 i dönme ve devşirme.

166 Baş Defterdardan (Maliye Bakanı)

24 ü Türk,

142 si Ermeni- Rum vesaire.

*

NE BÜYÜK BİR GAFLETTİR Kİ;

1453 den sonra ki 469 yıl dönmelerin devridir.

TÜRK KELİMESİ AŞAĞILIK SIFATI İDİ.

*

Atatürk’ün ”Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünü söylemesine kadar ki geçen zaman süresince, Osmanlıyı kuran milletin adı olan Türk kelimesi, imparatorluğa sızan dönme- devşirmeler ve şımaran azınlıklarca ”AŞAĞILIK SIFATI” olarak kabul ediliyordu.

*

TÜRKLERE REVA GÖRÜLEN AŞAĞILIK SIFATLARI;

Pis Türk- Kokar Türk- Hırsız Türk- Namussuz Türk- Beyinsiz Türk- Akılsız Türk.

*

Şimdi anladınız mı ”Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünü dağlardan taşlardan, kitaplardan silmeye kalkanların soylarını cibilliyet ve ne denli hain olduklarını?

*

Elin Gâvuru Ve İçimizde Ki Hainler!

Sözlerime önce, ünlü bir Alman Düşünürünün şu sözleriyle başlamak istiyorum;

‘’Şu Türkler keşke Almanya’yı da alsalardı, ancak bu sayede insanca bir hayat yaşayabilirdik’’

*

Bugün üzerinde yaşamış olduğumuz Anadolu coğrafyasından gelip geçmiş olan irili ufaklı kavimlerin hayatlarını en ince teferruatlarına kadar anlatan ‘’ANADOLU KAVİMLER TARİHİ’’ yazılarak bir kitap hâlinde okumamız için elimize verilseydi; inanıyorum ki daha kapağını açar açmaz etrafa yayılacak olan iğrenç ve ağır ceset kokularından burnumuzun direği kırılır.

*

Çünkü okumak için elimize aldığımız bu kitap; sayfa araları irili ufaklı onlarca millet, devlet ve kabile cesetleriyle dolu olan bir milletler kabristanlığından farksızdır….

*

İrili ufaklı bir ‘’KAVİMLER KABRİSTANLIĞINDAN’’ ibaret olan Anadolu coğrafyasında huzura hasret bir şekilde yaşayan, çeşitli dilleri konuşan ve farklı soylara mensup olan halk tabakaları, Türklerin Selçuklular olarak Anadolu’ya gelmelerine kadar geçen çok uzun seneler içerisinde; kan, gözyaşı ve tarifi imkânsız acılarla kıvranarak çok büyük işkencelere katlanmışlardır…

*

Önce Selçuklu, daha sonraları Osmanlı Türkü’nün hâkimiyet sahasına dâhil olan Anadolu toprakları asırlar süren Türk hâkimiyetinin sonucunda, daha önceleri büyük acılar içinde kıvranan gayr-i Müslim kavimler için bile sulh ve  sükûn içinde, MAL, CAN ve NAMUS EMNİYETİ SAĞLANMIŞ OLARAK insan haysiyet ve onuruna yakışır bir hayat sürmeye müsait ve müstesna bir ortama dönüştürülmüştür…

*

Böylesine âdil ve merhamet ehli bir millete, bu milletin devletine, kimliğine, tarihi ve kültürüne düşman olabilmenin tek bir sebebi vardır ki bu sebep de iman fukaralığı, alçaklık ve soysuzluktur!

*

Hiç kimseden;

Nimetini,

Şefkatini,

Merhametini

Ve de adaletini esirgememiş böylesine asil ve soylu bir milletin kurmuş olduğu, Selçukluyu da içine alan Osmanlı’nın devamı niteliğindeki Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve bu devleti kuran başta Atatürk ve bütün Komutanlarına düşman olan, kin ve husumet besleyen kişilerin damarlarında mutlaka başka bir milletin necis kanı, gönlünde ise İslâm’dan başka bir dine iman vardır.

*

TÜRK’ÜN EN BÜYÜK HATASI;

Türk’ün halen daha devam eden en büyük hatası ki bu aynı zamanda Türk’ün kendi kendine de ihanetidir; gayri millileri ve gayri Müslimleri devletin içine sokmalarıydı. Gayri milli ve gayri İslâmi olanlara adaletinin, merhametinin, nimetinin dışında devlet içinde en küçük bir görevi dahi vermemeliydi.

*

Osmanlı Türk İmparatorluğu’nu işte bu hatası yıkmıştır.

Osmanlıyı çökerten bu hata Atatürk ile son bulmasına rağmen, Atatürk’ten sonra Osmanlının bu hatasını işlemeye devam ettik.

*

Yusuf Halaoğlu’nun tespitleri bunun en güzel delilidir.

Halaoğlu, zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün makamına çıkarak kendisine ”Bakanlar Kurulunda TÜRK OLAN sadece iki kişi mevcut” demişti.

Daha söylenecek söz mü kaldı ki?

*

Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Osmanlıcılık gibi bahanelerle tasfiye etmek isteyenlerin her biri, dün koca Osmanlıyı çökerten gayri milli çetelerin gayri mili ve gayri insani torunlarındır.

*

Ey Allah’ın dini İslâm’a iman edenler!

Ey haysiyet ve şeref sahibi olduğunu söyleyenler!

Ey vatanını sevip, karısının- kızının ırzını ve namusunu düşünenler!

Türkiye Cumhuriyeti Devlet’inin de, Osmanlı Türk İmparatorluğu gibi gayr i milli hainler tarafından çökertilmesine dur demek için tek çaren var!

O çare;

Mili birlik ve beraberlik şuuru ile kenetlenerek, başına geçireceğin insanların kanlarının Türk kanı olmasına( Türk Kültür Genleriyle beslenmiş, kıvam bulmuş…) dikkat etmek üzerine vacip olan ana görevindir.

Prof. Dr. Sâdık K. Tural ile Edebiyat Sohbeti

Dördüncü Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: ‘Değişmeyen tek şey değişim arzusudur’ deniliyor. Dilimiz Türkçe, hayli değişikliğe uğratıldı. Edebî metinlerde de değişiklik oldu mu?

Prof. Dr. Sâdık K. Tural: Batı dillerinde metamorfoz diye bir kelime var, tam karşılığı ‘bir varlığın özü de dahil değişmesi, başkalaşmasıdır. F. Kafka’nın bu konudaki eseri mâlum. Değişmek kavramı özü reddeden bir başkalaşma ise, bu biyolojik ve psikolojik bakımdan mümkün olmayan fantasmagori dedikleri hayâl ötesi nitelikli uydurmalardır. Değişim, eksiğini tamamlayarak, çürümüş veya gereksiz parçaları atarak, var olanları destekleyip güçlendirip, yeni ihtiyaçları ekleyip zenginleştirerek devam et(tir)mektir. Değişimin bir kısmı dönüşümdür, ama başkalaşım değildir. Her toplumda bulunabilen,  bedenî, ruhî eğilimleri bakımından ayrıksı olan, marjinal denilen sapma ve sapıtma bir kenara bırakırsak, başkalaşım sosyolojik olarak da mümkün değildir.  Zevk nitelikli yönelişlerde, sanat ve edebiyat hayatında dikkate değer değişmeler olabilmektedir. Türk soylu halklarda edebiyat sayılan metinlerin 200 yıl önceki örneklerinin büyük çoğunluğunda, ahlakî, millî ve dinî değer kazandırıcılık özelliği ön planda idi. 1800’lü yılların ilk çeyreğinden sonra devlet, millet, siyâset, iktisat, askerlik ve idâre ile öğretim, eğitim hayatında, yeni model arayışları resmîleşti. Bu model arayış ve tartışmaları sosyal ve kültürel depremlere de yol açtı. Arayışların türü ve şiddeti zaman zaman değişiyor. Bazı hırslı siyâsetçilerin ve bürokratların, siyâsetle oynaşmayı benimseyen akademisyenlerin istikrarı bozduğu biliniyor.  Bunlara basılı ve görüntülü iletişim araçlarının zihin bulandırıcı, istikrar bozucu, sorumsuz söz, yazı ve görüntüleri ile marjinal denilen ayrıksıların modalaşan bol reklamlı etkileyiciliklerini ilâve ediniz; bilmek ve bulmak üzere değil, bulandırmak ve karıştırmak üzere arayış içinde olanların yol açtığı istikrar düşmanlıklarını bunlara ekleyiniz… Bunların her biri ‘arayış’tan sayıldığı, değişme arzusu diye etiketlendiği için, tehlikeli olumsuzluklar üzerinde yeterince düşünülmüyor. Edebiyat eserlerinin yaygın eğitim araçlarından biri olduğu tartışmasızdır. Edep kavramını hizâya bakılan bir değerler topluluğu olduğunu kabul edenlerin eserleri aracılığıyla bir olumlu kültürleme oluşturdukları da gerçektir. Edebiyat metinlerinin özellikle 1960 sonrasında ideolojik taraftarlık ve militanlık yaratma işlevini öne çıkardığını unutmayalım. Millî bilincin, millî istikrarın ölçüsüz ve depremsi değişmelere kurban ettirilmemesi, edebiyatçı sayılan insanların ataların ruhuna, toprağın ruhuna saygı ve sevgi ifadesi olan eserler vermesine bağlıdır.  

Çetinoğlu: Edebiyat, bâzı sâhalarda yeni başlangıçlara önderlik etti mi?

Prof. Tural: Edebî eserler, fikir ve zevk kavramının üzerinde yükselir. Bilim ve teknolojideki yenilikler kadar edebî ve felsefî eserler de, kültürleri yapılandırmakta hattâ değişimlere önderlik etmektedir. Türk dünyasında ve Türkiye’de duygu, düşünce, hayal ve davranışlarla, zevk dünyasındaki arayışlara bağlı resmî, yarı resmî ve sivil tercihler ve uygulamaların bir kısmı edebiyatla başladı; bâzıları edebiyat aracılığıyla yaygınlaştı. Değer, davranış ve zevk değişmeleri edebiyattan hayata veya hayattan edebiyat eserine yansıyarak yayılıp yerleşti. Böylece edebiyat hayatı ve eserleri yaygın eğitim kurumları olma işlevini üstlendi. Hem nazma, hem nesre yeni konular, yeni motifler, yeni zevkler ile yeni türler ve şekiller girdi; bu yeni tür ve şekillerin girmesi başka, yaygınlaşması başkadır. Yeni edebî türler, duygu, düşünce, hayal, zevk ve yorumlardaki değişmeler kadar, ifâde tarzlarında da değişmelere yol açtı.

Kısalan cümle, süslenmemiş ifâdelerden oluşan kelime kadrosunu da beraberinde getirdi. Kelime ölçeğindeki dil ve söyleyiş değişmelerine bağlı, zıt gruplar hâlindeki arayışlar bugün de devam ediyor. Kelime kullanıma bağlı tercihler, yalnızca kültür tabakasına ait bir gösterge olmaktan çıktı, ideal ve ideoloji göstergesi haline geldi.   İnsanın günlük hayatından toplumu oluşturan değer ve davranışlara kadar bütün alanlarda, âile, hukuk ve eğitim-öğretim kurum ve anlayışında kısa sürelerle değiştirmeler bâzen edebiyattan siyâsî, idarî ve ictimâî hayata, bazen de onlardan edebiyata yansıdı. Siz pekiyi bilirsiniz ve bu mülâkatı okuyacaklar adına bir kere daha tekrar etmeme müsâade ediniz: Tanpınar’ın ünlü edebiyat tarihinin başındaki “Nev’ilerin Tekâmülü” adlı bölüm bu sorunuzun mükemmel nitelikli cevaplarından oluşmaktadır.  Değişme heyecanına bağlı arayış ve uygulamalar 1850-1950 arasında basılan edebiyat eserlerine yansıdı.

Çetinoğlu: Türk dünyası olarak adlandırılan sayısı 300 milyondan fazla soydaş ve dindaş kardeşlerimizle yakınlaşmanın  edebiyat eserleri aracılığıyla artırılması daha kolay ve etkili olmaz mı? Onların dillerini koruma mücadelelerini anlatan, roman, hikâye, tiyatro ve şiirlerden seçmeler yapılıp Türkiye Türkçesine aktarılsa çok faydalı olmaz mı? Türkiye Türkçesiyle yazılmış eserlerimizin de onların lehçelerine aktarılması temin edilemez mi? Bu meseleler başta olmak üzere, ortak edebî kültür ve ortak edebiyat tarihine ait ‘temeller’in gözden geçirilmesi konusunda neler söylemek istersiniz?

Prof. Tural: Tataristan, Kırım, Adige -Aphaz- Karaçay, Çeçen, Avar, Kumuk, Acara, Karay, Altay, Tuva Hakas, Çuvaş, Saha,  topluluklarına ve Türk Cumhuriyetlerine kadar çok geniş bir coğrafyada yaşayan kökleri aynı insanlar… Şimdilerde hem Türkiye ile hem de birbirleriyle ilgi ve ilişkiler soğumuş görünüyor. Sıcaklığın ve devamlılığın siyasî irade ile bağlantılı yanları çok önemli, sonraki adım akademisyenlerin ve sanatkârların yakınlık ve işbirliği. Sizin işaret ettiğiniz diğer meselelere de değinmek isterim:  C. Aytmatov ve B. Vahapzade’nin eserleri kitap olarak Türkiye Türkçesine 1990’dan önce de aktarılmıştı. AKM olarak TÜRK DÜNYASI ORTAK EDEBİYATI adlı 32 ciltlik çalışmanın ANTOLOJİ nitelikli ciltlerinde Türk cumhuriyet ve topluluklarından seçilmiş metinlerin Türkiye Türkçesine aktarılmasını sağlamıştık. Keşke o dev projenin Genel Sekreterliğini üstlenen Hüseyin Ağca Hocamız ile bu konuda bir mülâkat yapsanız. Diğer yandan Ahmet Yesevi Üni. Vakfi Sayın N. Kemal Zeybek’in gayretiyle bazı eserlerin Türkiye Türkçesine aktarılmasını sağlanmıştır.  AKM olarak bu işin düzenli ve devamlı hâle getirilmesi niyetiyle bir protokol hazırlatılmış ve buna bağlı olarak da Kazakistan’ın yaşayan büyük romancısı Abiş Kekilbayuğli’nin Ülker romanı Türkiye Türkçesine kazandırılmıştı. İşaret buyurduğunuz, ‘en eski metinlerden 15. yüzyıla kadar ortaklığı esas alan temelleri’ görmek ve benimsetmek… Bunun ilk adımı,  zihniyet ve zevk kavramlarına bağlı yansımalardan oluşan “temellere” dayalı ortak bir kitap hazırlanmasıdır. Bin dört yüz yılı başına kadar ortak bir edebiyat tarihi ve bunun tamamlayıcı metinler antolojisi… Bu iki ciltlik eserin,  Baku’da, Astana’da, Bişkek’te, Taşkent’te,  Aşkabat’ta ve Ankara’da aynı anda 10.000 adet herkes kendi lehçesinde ilk baskısı yapılabilse… 15. yüzyıl ve sonrası için herkes kendi yazı dilinin gelişmesinin yansımalarına dayalı olmak üzere, âzamî iki cilt edebiyat tarihi ile iki-üç cilt de antoloji hazırlayıp yayınlanması gerçekleştirilse… ardından da bu yayınlardaki bilgilerin birleştirilmesi sağlansa… Son basamak birleştirilmiş bu eserin, her cumhuriyetin kendi lehçelerinde yayınlanmasıdır. Bunların gerçekleşmesi için ortak bir çalışma grubu kurulması gerektiği açıktır. Sizin TEMELLER kavramıyla işaret ettiğiniz millî benlik, millî kimlik ve millî zevk kavramlarının dile yansımalarını ve kaybedilmiş ortaklıkları böyle beş ciltlik bir eser aracılığıyla görebilmiş olacağız. Bin beş yüz-iki bin yıl evvel atalarımız, insan, tabiat, Yaratan kavramlarını nasıl idrak edip hangi kelime ve ifadelerle dillerine taşımışlar? Farklı coğrafyalardaki ve rejimler altındaki Türk dili, hangi kelimeler ile edebiyat ve fikir nitelikli eserlere yansıtılmış? Bu aktarma çalışmalarının asıl faydası, Türk dili’nin imkânlarının öğrenilmesini sağlaması,  kavram, deyim ve atalar sözüne dayanan inceliklerin yeniden ortaklaştırılması olacaktır.  

Çetinoğlu: Edebî eserlerin târihi olması gereken ‘edebiyat târihi’ hangi anlayışla, nasıl, kimler tarafından yazılmalı?

Prof. Tural: Edebiyat bilimi adlı araştırma alanının hedefi, amacı, eserlerden hareketle edebiyat târihinin yazılmasıdır. Bunun ilk basamağı, eserler ve edebî şahsiyetler üzerinde yapılmış monografi saydığımız araştırmalardır. Edebiyat araştırması ile edebiyat eleştirisi nitelikli yayınların ortaya koyduğu değerlendirme metinlerinin, edebiyat târihi için kaynak oluşturacağı açıktır. Asıl mesele Türkiye ile sınırlı dahi olsa, kavram ortaklığının sağlanması, terim ve yöntem birliğine ulaşılmasıdır.Son kırk yıldır iyice anlaşılan bir hüküm var: Edebiyat tarihi bir kişinin tek başına yazabileceği bir eser değildir. Bu hüküm şu hükümleri de cevaplandırmayı gerekli kılar: Öncelikle, edebiyat târihi hangi terimlere dayandırılacak? Edebiyat eseri nedir, ne değildir? Eserlerin bölümlenmesi için, zaman mı, tür mü, yoksa muhteva mı esas alınacak? Yazılacak edebiyat târihi, edebiyat hayatının hangi türden ve hangi kültür tabakasındaki eserlerinin değerlendirilmesinin sonucu olacak? Gerek gelenekli ve anonim nitelikli eserlerin, gerekse yazarı bilinen eserlerin elimizde tam bir kütüğü olduğu söylenebilir mi? Bu edebiyat târihi içinde Türk dünyası edebiyat hayatı nasıl yer alacak? Türk Dünyası Ortak Edebiyatı adlı 32 cildi yayınlanmış bir projeyi oluşturup yönetmiş biri olarak yaşadığım olumsuzlukları unutmaya çalışırım. Başta bu meseleler olmak üzere bazıları şahsî, bazıları grup mantığı sayılacak farklılıkların doğuracağı anlaşmazlıklar öncelikle giderilmelidir. Bu işin erbabı olanlar ile 1955 sonrası doğmuş edebiyat bilimciler, şu görüşümü bizzat benden veya söylediğim arkadaşlardan duymuşlardır: Türk edebiyatı akademisyenlerinin, bu konudaki araştırıcıların ve Batı dilleri filologlarının çağırılıp bildiriler ve tartışmalarla katkı sağlayacağı, MEB’in temsilcilerinin mutlaka gözlemci olarak katılacağı ‘Edebiyat kavramları, terimleri ve yöntem şûrâsı’ toplamak gereklidir. 

Çetinoğlu: Farklı görüşler arasındaki anlaşmazlıklar böylece giderilmiş olacak mı?  

Prof. Tural: Her edebiyat araştırıcısının yetiştiği kurum ve hocalardan doğan farklıca sayılacak kavram, terim ve özellikle de yönteme bağlı benimseyişleri bulunmaktadır. Türk edebiyatçıların kendi arasında anlaşmalarını önleyen unsurları azaltmak ve ortadan kaldırmak için yapılacak birçok iş ve atılacak başka adımlar da var.

Çetinoğlu: Nelerdir, Lütfeder misiniz?

Prof. Tural: Arz edeyim: Orhun anıtlarındaki metinler taşa kazındığı târihte; Zebur, İncil, Tevrat ve Kur’ân-ı Kerîm’in -Çince ve Sanskritçe, İran’daki Darca ve eski Farsça ile eski Grekçe/Yunanca- dışında benzer bir yazılı metin yoktur. Atalarımızdan biri Kaşgarlı Mahmud, Türk Dilinin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu ortaya koymak için Divân ü lügat-it Türk adlı bir sözlük yazdığı tarihten günümüze kadar 951 yıl geçmiş… 951 yıl önce Avrupalı halkların hangisinin sözlüğü var? Fars diline sevdalanmaya karşı çıkan Ali Şîr Nevâî atamız iki dili karşılaştıran Muhakemetü’l Lügateyn adlı sözlüğü yaklaşık 600yılönce yazdı. Sonrasında büyük bir duyarsız 350-400 yıl… 150 yıldan beri Türk dilinin sözlükleri yayınlandı. TDK’nun seksen yıla yakın bir zaman önce yayınladığı halk ağzından yapılmış derlemelerden oluşan sözlük kaç araştırıcının başvuru eseridir? Ahmet Vefik Paşa’nın ansiklopedik sözlüğü başta olmak üzere, bütün yayınlanmış sözlüklerden yararlanıp en az üç yüz bin kelimelik bir sözlük yapılmalı. Sözlükler zekâya yardımcı olan kaynak eserlerdir.

Çetinoğlu: Ne tür sözlükler?

Prof. Tural: Bunları şu başlıklar altında sınıflandırabiliriz:

Genel Sözlükler, çeşitli bilim ve meslek dallarıyla ilgili Terim Sözlükleri,  Deyim Sözlükleri, Kişi adları sözlükleri, Türkçedeki Yabancı Kelimeler Sözlüğü. Bunların dayanacağı bir Köken Bilim/Etimoloji Sözlüğü yok. Ne yazık ki ansiklopedilerdeki, ansiklopedik sözlüklerdeki kavramları terim yapan tanım/târif sayılan cümlelerde bir ortaklık yok.

Çetinoğlu: Özür dilerim Efendim. Sözlüklere bir ilâve teklifim var: Türk dilbilgisi kaidelerine uygun ve de aykırı olarak türetilen kelimeler sözlüğü… Ne dersiniz?

Prof. Tural: Efendim, HüseyinAğca Hocamız, Türkçe ve edebiyat ders kitaplarını hazırlatma işlerini üstlenmiş, Tâlim Terbiye Kurulu üyeliği yapmış, konuyla ilgili Yazılı ve Sözlü Anlatımda Türkçenin Kullanımı adlı kitabı çok ilgi görmüş bir büyüğümüzdür. Mayıs ayında basımı tamamlanan, Sizin de bir makalenizin yer aldığı Ağca Armağanı’nın merkez şahsiyeti olan, Ağca Hoca’nın bir tespitini paylaşayım: ‘TDK’nun iki sözlüğü var. Birincisi Türkçe Sözlük, ikincisi Türkçedeki Batı Kökenli Kelimeler Sözlüğü. Boyutları ve harf seçimleri aynı olan bu iki eserden Türkçe Sözlük 2244 sayfa, diğeri 1639 sayfa.” Ağca Hoca ikinci eserin ‘her baskısında sayfa sayısı ve dilimize sokulan yabancı kelime sayısının arttığını’ söylüyor. Sizin teklifinize gelince: Tamamen haklısınız, TDK,  Türkçe dil bilgisine göre ‘türetilen yeni kavram ve kelimeler sözlüğü’ de hazırlayıp bastırmalı ki, hangi kelimelerin benimsenip yaygınlaşmış, hangilerinin hayata tutunamamış olduğunu öğrenelim.

Çetinoğlu: Türk dili konusunda memleketimizin yazı ve eğitim dilinin temeli olan hâlledilmediğini herkesin bildiği, sorumlu ve yetkili olanların da başarısız kaldıkları en mühim meseleleri  kısaca ifâde eder misiniz?

Prof. Tural: Haklısınız, konuşulması uzun sürecek, fakat hâlledilmesi elzem olan meseleler var. İnsanlar okumadığı için mi anlama melekelerinde bir kayıp var, yoksa anlama veya ifade etme konusundaki eksiklik,  zekâlarının çeşitli fakültelerinin zenginleştirilmeyişinden mi doğmaktadır? Her iki hâlin arkasında da, Türkçenin kazandırılmasında yeterince başarılı olunamadığı gerçeği yatmaktadır. Dinleme, okuma ve anlama ile eksiksiz anlaşma kavramlarına bağlı olumsuzluklar, her seviyedeki eğitim ve öğretimin başarılı sayılamayacağının da delilleridir.  Gerçekten de hâlledilmediğini görmekten üzüntü duyulacak diğer üç konunun başlıklarını söyleyeyim:   Öncelikle imlâ meselesi, yazım kuralları konusu: Türkçe kelimelerin ve Arapça veya Farsçadan alınmış olan, yaklaşık bin yıldır kullanılan kelimelerin yazımı; Batı dillerinden alınan kelimelerin yazımları; Özel isim sayılan ve yer adı veya kurum adı olarak kullanılan kelime ve kavramların imlâsı; noktalama işaretleri. Bu konuda ilgili ve yetkili paydaş  kurum ve kuruluşların sonuç alıcı çalışmalar yapmamış oluşu, akıl ve vicdan sahiplerini çok üzmektedir. Giderilmesini elzem saydığım mutlak ortaklığın göstergesi olması gereken diğer iki çok büyük eksiğimiz ise, Açıklamalı Dilbilgisi Kavramları Sözlüğü ile Etimolojik Sözlük’tür.     

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam. Sorumlu olanlar elzem meseleler için  netice alıcı gayret göstermeden makam ve unvanlarından ayrılmışlarsa bu konular açıldıkça mahcup ve mükedder olmaktadırlar sanıyorum. Yapılması gereken işler bitmemiştir… Açıklamalarınızın büyük faydalar sağlanmasına vesile olmasını dileyerek bu röportajı, yabancı dille öğretim – yabancı dil eğitimi tartışması ile bitirebilir miyiz? 

Prof. Tural: Yabancı dil öğrenmek ile yabancı dille yaşamak arasındaki farkı anlamakta tembellik gösteren aydın ve bürokratlar bizi, her gün biraz daha büyük bir çıkmazın içine düşürüyorlar: 1991 yılı Haziranı’nda Türk Edebiyatı dersi’nin liselerde seçimlik yapılması da aynı düşüncenin ürünüydü. Bu ders kaldırmanın arkasında hangi zihniyet vardı ve bu kararı aldırabilmişti? Bu dehşet verici karar şiddetli tepki görünce, dört ay sonra, uygulamadan büyük ölçüde vazgeçildi. Bu akıl tutulması örneği olan kararı imzalayan kimlerdi? Kararın gerekçesini kimler yazmış, MİLLÎ EĞİTİM sistemimizi bağlayan bir uygulama niçin gerçekleşmişti? İngiliz veya Fransız yahut Rus veyahut Arap dilini ve edebiyatını bilen, fakat Türk dilinin bin beş yüz yıllık dil ve zevk yansımalarından oluşan servetten habersiz bir Türk vatandaşı… Böyle bir sonucu kimler istemiş olabilir?

Hem Türk edebiyat bilimcilerini kendi aralarında; hem Türk olup yabancı dil ve edebiyatlarının araştırmalarını yapan filologlarla Türk edebiyat bilimcileri arasında; bu iki kitle ile Millî Eğitim Bakanlığı arasında uzlaşma, yardımlaşma olmayacak ise, edebiyat öğretmenleri ve kitap yazarları ne yapsın? Türkçe, Allah ile bizim aramızdaki yakarışlarımızın dili… Türkçe, edebiyat adı verilen duygu ve hayalin rahminde teşekkül eden tefekkürün dili… Türkçe duânın ve mûsıkinin, eğitim ve öğretimin dili… Türkçenin korunması da yaşatılması da edebiyattan sayılan eserlerin gücü ile doğru orantılıdır. Edebiyat eserleri, kültürü hem bilinçle koruyup zenginleştirir, hem de yeni değerler kazanılmasına yardımcı olur.

İnsan kendi dilini yeterince öğrenmez ise ne olur? Anlaşma, iletişim yeterince oluşmaz; bundan da önemlisi, zevk ve tefekkür inceliklerinin ifâde alanı olan şiir ve tahkiyeli eserler, işlev ve işlerliğini kaybeder. Başka bir dil bilmenin gereğine inanmayan yok; asıl hedef, Türkçe ile bilim yapmak, zevk eğitiminde bulunacak kadar Türk edebiyatı metinlerinin anlayarak okunmasını sağlamak olmalıdır. Rab, dil, âile, vatan ve devlet kavram ve kurumlarını yok saymaya, etkisizleştirmeye çalışanların, Türk olmayı benimsemeyenlerin çok yetkili makamlarda bulunmaları engellenmedikçe, Türkiye’nin ve Türk Cumhuriyetleri ile Türk kökenli toplulukların geleceği güvenli değildir. Edebiyat eseri verenler, Rab, dil, âile, vatan ve devlet adlı kavramlara bağlı değer ve kuruluşları yaşatıcı, benimsetici bir bilincin temsilcisi oldukları oranda Türk varlığı devam edecektir. Yabancı dil ve edebiyatların inceliklerini öğrenme kadar, hattâ ondan da önce, kendi dil ve edebiyatının değeri konusunda en az kırk cümle kuramayanlar, kendilerine yazık etmişlerdir. Yönetici ve/veya öğretmen olacakların Ömer Seyfeddin’in Ashâb-ı Kehfimizadlı uzun hikâyesini okumaları sağlanmalıdır. Edebiyat bilimcilerinin ulaştıkları ve uzlaştıkları hükümlerin, lisedeki öğretimin ve eğitimin temelini oluşturması gerekir. Edebiyat biliminin ulaştığı ve uzlaştığı kavram, terim, yöntem ve bilgilerin uygulamaya taşınması için Tâlim Terbiye Kurulu, müfettiş ve öğretmenler ile ders kitabı yazarlarının el ele vermesi gerektiği tartışılmaz bir gerçekliktir. Okullarda yabancı dil derslerini lise ve dengi okulların ilk yılına kadar kaldırmak gerektiğini düşünmekteyim. Lise ve dengi okulların ilk yılı, haftanın beş gününde Türkçe olarak iki saat ‘Türk mitolojisi’, iki saat ‘Türk bilgin ve bilgeleri’, iki saat, ‘Program yazma dil ve teknikleri’ verilmelidir. Bundan sonra (2×2) dört saat Almanca, geri kalan zamanlarda da İngilizce öğretilmelidir. Sonraki üç yılda ‘Uzay bilimleri’, ‘Robotik’, ‘Ülkeler ve rejimler’veya ‘İngiliz edebiyatı’ gibi derslerden birini seçmek şartıyla, sadece bu ders haftada iki saat İngilizce olarak verilmeli, diğer derslerin tamamı TÜRKÇE olmalıdır.  

Çetinoğlu: Hayatî önem taşıyan tekliflerinize, izniniz olursa bir ilâve yapmak isterim: Ortaokul ve liselerde yapılacak mezuniyet imtihanlarında, üniversitelerden gelecek Türk Dili ve Edebiyatı dalında Doçent ve Profesör unvanına sâhip öğretim üyelerinin iştirakiyle yapılacak imtihanda, 100 üzerinden 80 puan alamayan öğrenciye lise diploması verilmesin. Ne dersiniz?

Prof. Tural: Oğuz Beyefendi, Türkçe konusundaki duyarlılığınız için şükranlarımı sunuyorum. Bu konulardaki düşüncelerimin milletimize duyulmasına imkân verdiğiniz için teşekkürler ederim. Vallahi çok güzel bir teklif… Şu hâle getirerek ortak bir çığlığa dönüştürmek daha sonuç alıcı olmaz mı? Türk dili ve edebiyatı doktorası yapmış, hâlen bir yükseköğretim kurumunda çalışan bir kişi başkanlığında, diğer liselerden gelen üç kişi ile ev sahibi olan okulun üç öğretmeni toplam yedi kişilik bir ölçme değerlendirme kurulu uygun ve yeterli olur. Gerektiği durumlarda fazla sayıda kurul oluşturulabilir. Böyle bir yüksek duyarlılık, hem Türkçenin sağlığının ve işlerliğinin korunması hem de gençlerin zekâ bölümlerinin zenginliğinin oluşması bakımlarından çok faydalı sonuçlar verecektir.

ÇetinoğluTeşekkür ederim Efendim.

Tural: Estağfurullah Efendim. Zahmetleriniz için asıl ben Siz’e teşekkür borçluyum. Ayrıca bu röportajı okuyanlara ve okuduklarını çevrelerine yayanlara, edindiği bilgileri uygulayanlara saygılarımı sunmak istiyorum.  

Prof. Dr. SADIK KEMAL TURAL 1946 yılında Kırıkkale’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini aynı şehirde tamamlayıp fark derslerinin imtihanını vererek İlk öğretmen okulu diploması aldı. Atatürk Üni. Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu.  Ocak 1972’de, Hacettepe Üniversitesi’nde Türkçe dersleri öğretim görevlisi,1978’de Edebiyat Doktoru, 1983’de Doçent, 1988’de Profesör oldu. Kadrosu Hâcettepe Üni.de kalmak kaydıyla Devlet Plânlama Müsteşarlığı’nda, ardından da, bir  proje için10 ay Almanya’da bulundu. 1989’da geçtiği Gazi Üni. Fen-Edebiyat Fakültesinde Sanat Târihi ve Felsefe bölümleri ile Gazi TÖMER’in kurucu başkanlığını, TDE Bölümünün başkanlığını yaptı. Hacettepe, Selçuk,  Gazi ve Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde, lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi.  1989’da önce, Atatürk Kültür Merkezi üyeliğini, Eylül 1995’ten itibaren 3 Ocak 2002 târihine kadar AKM Başkanlığı’nı, 1996-2003 yıllarında UNESCO Türkiye Millî Komisyonu ‘Yönetim Kurulu Üyeliği ve Kültür Komitesi Başkanlığı’nı üstlendi.    Eylül 2000 târihinde tayin edildiği Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı unvanlı görevinden, Mayıs 2009’da alındı, 1 Mart 2011’de emekli oldu. Türkiye’de ve yurt dışında, yüzü aşkın millî ve milletlerarası paneller, sempozyumlar, kongre ve bilgi şölenleri düzenledi, bildiri verdi, tartışmacı olarak yer aldı, dergi yöneticiliği yaptı, toplantıların kitaplarını hazırladı. Ortaklaşa 4, kendi imzasıyla 12 kitap yayınladı. Eserleri ve çalışmaları sebebiyle kendisine Türkiye Millî Kültür Vakfı, Kayseri Sanatçılar Derneği, Türk Ocakları Genel Merkezi, Kazakistan Bilimler Akademisi, Motif Halk Oyunları Eğitim Derneği/Vakfı, Türk Folklor Araştırmaları Kurumu, Kazakistan Bilimler Akademisi, Kırgızistan Devleti Millî Devlet Üniversitesi, Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi, Türkmenistan Bilimler Akademisi, Dağıstan Bilimler Akademisi tarafından armağanlar, Sivil Toplum Kuruluşları Platformu, Türk Edebiyatı Vakfı v.b. kuruluşlar tarafından çeşitli ödüller ve unvanlar verildi. Ayrıca Kazakistan ve Kırgızistan Devlet Ödülü’ne lâyık görüldü. İLESAM’ın ve TEKAR’ın kurucularından ve Eğitim Dostları Vakfı’nın Mütevelli heyet üyelerindendir.  Kütüphanesindeki eserlerden 15.550 kitap, 11.100 adet süreli yayını Çankırı Karatekin Üniversitesi’ne, Eski Harfli Türkçe basma ve bazıları yazma 1450 kitap ile 250’ye yakın sözlük ve ansiklopedik sözlük gibi kaynak eserleri Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Millet Kütüphânesi’ne bağışlamıştır. . 

(BİTTİ)

Siyasete İlgi Azaldı

Bir haftalık Orta Avrupa gezimizin ilk durağı Budapeşte’de, rehberimiz Macaristan halkının siyasete alakasının Türkiye’deki gibi olmadığını anlattı. Kendisi bir Macar hanımla evli olan ve 12 senedir Budapeşte’de yaşayan birinin tespiti benim için önemliydi.

Yine rehberimiz Macaristan TV’lerinde siyasi haberlerin en fazla 3 dakika sürdüğü, bu haberlerin de ülkeyi ziyaret eden yabancı bir devlet başkanının gelmesi gibi konulardan oluştuğu, TV’lerde siyasi tartışma programlarının olmadığı ve seçimlere katılma oranının yüzde 70’in altında kaldığı bilgilerini de verdi.

Sevgili Türkiye’mde ise seçimlere katılma oranı yüzde 90’a yakındır. TV kanallarında haberlerin dörtte üçünü siyasi haberler oluşturur. Cumhurbaşkanının ve siyasi parti liderlerinin konuşmaları, gerekirse en çok izlenen TV programları bile kesilerek canlı verilir. Sonra da saatlerce yorumlanır.

“Macaristan’da siyasete ilgi neden bu kadar az?” diye anlamaya çalıştım.

Çünkü, Türkiye’de de -Mayıs 2023’te yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili genel seçimlerinden sonra- siyaseti takip eden vatandaşların önemli bir kısmında bir bezginlik, kırgınlık ve siyasi gelişmelere karşı bir ilgisizlik gözlemliyorum. Bu ilgisizlik siyasi tartışma programlarının izlenirliğini, köşe yazılarındaki siyasi içerikli yorumların okunurluğunu azalttığını düşünüyorum.

Türkiye’nin geleneksel yapısına pek uygun olmayan bir toplumsal değişim yaşıyoruz kanaatindeyim.

Acaba bu ilgisizlik devam edecek mi, ederse bunun siyasi gelişmelere etkisi nasıl olacak bilemiyoruz.

****************************

Değişim Talebi Olması İçin…

Macaristan parlamenter demokrasiye 1989 yılında geçmiş bir ülke. Son genel seçimler 3 Nisan 2022 tarihlerinde yapılmış. İktidardaki Fidesz- KNDP ittifakı %54,10 oy oranı ile üst üste dördüncü defa seçimleri kazanmış ve milletvekili sayısını bir önceki seçime kıyasla 133’ten 135’e çıkartarak Meclis’te anayasayı değiştirebilecek 2/3 çoğunluğunu muhafaza etmiş.

Altı partiden oluşan muhalefet ittifakı ise %34,46 ile beklediğinin çok altında bir oy almış ve 57 milletvekili çıkarabilmiş.

Macaristan ve Türkiye’nin yerel seçim sonuçları bakımından da ilginç bir benzerlik var.

Macaristan’da 13 Ekim 2019 tarihinde düzenlenen yerel seçimlerde, Budapeşte’nin dışındaki 23 büyük kentin (nüfusu 50.000 üzerinde olan) 13’ünde Belediye Başkanlığını Fidesz- KDNP koalisyonu kazanmıştır. Budapeşte dahil diğer 10 Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı ise muhalefetin oluşturduğu koalisyon elde etmiştir.

Tabii Macaristan toplumunun davranışlarını etkileyen faktörler ile Türk toplumun davranışlarını etkileyenler çok farklıdır.

Beni esas düşündüren konu Macar halkının bizim gibi fazla politize olmayan yapısı. Macaristan’da siyasi bir değişim talebi ile toplum neden heyecanlandırılamıyor?

2022 rakamlarıyla, Kişi başı milli gelir Çekya’da 44.650 dolar, Almanya’da 47.300 dolar ve Avusturya’da 52.265 dolar.

Macaristan Orta Avrupa’nın “en fakir” ülkelerinden ama Macaristan’ın Ekonomik açıdan temel göstergeleri bizi kıskandıracak rakamlarda.

Kişi Başına GSYİH 18.732 dolar olan Macarlar ortalama olarak bizden yaklaşık 2 kat zenginler.

Yıllık enflasyonu yüzde 7, işsizlik ise sadece yüzde 3,6 oranında.

Macar halkının hayatında eğlence önemli bir yer tutuyor.

9,7 milyon nüfuslu, Macaristan gibi bir ülkeye imreneceğimi on yıl önce aklıma bile getiremezdim. Fakat bu ekonomik göstergeler Türkiye için yakın zamanda erişilemez hedefler.

Macaristan’da ekonomi bu kadar olumlu seyrettiği için toplumda siyasete ilginin az olmasını, kitlelerde bir değişim talebinin olmamasını anlayabiliyoruz.

****************************

Türkiye’de Değişim Umudu Kayboldu

Türkiye’de Kişi Başı GSYİH 2022 sonu rakamlarıyla 10.600 dolar gözüküyor. Ancak gerçek rakam, vatandaş olarak kaydı bulunmayan ve ekonomiye katkısı GSYİH hesabına dahil olan, sığınmacı ve kaçakları da dahil edersek, 10 bin doların hayli altında.

Macaristan’daki yıllık enflasyonu biz bir ayda yaşıyoruz. Her 4 gencimizden biri işsiz. Gençlerimizin tek umudu yurtdışına kapağı atmak.

Bu bakımdan Türkiye’de bu kötü tablonun değişmesi için toplumsal bir değişim talebinin oluşması gerekirdi. Bu sebeple siyasete ilginin çok olması, demokratik yolla değişimin gerçekleşme ümidiyle siyasi haber ve tartışmaların toplumda ilgi uyandırması beklenen bir şeydir.

****

Seçim öncesi var olan heyecanın ve ilginin muhalif kanatta eksilmesi sürpriz değil. Muhalefette bir hayal kırıklığı yaşanmakta.

Fakat bu iktidarın ülkeyi içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtaracağına inanarak, iktidara tekrar oy veren kesimde de bir bezginlik ve siyasetten soğuma olduğunu görüyorum.

Çünkü onlarda da iktidarın ülkenin içinde bulunduğu pahalılık, beslenme, barınma, eğitim, sağlık, sığınmacılar ve diğer temel sorunları çözemeyeceğine dair bir kanaat oluştuğu kanaatindeyim. Seçim sonrası zafer konvoyları yapanlar bile heyecanını ve umudunu kaybetti.

Beslenme, barınma, ulaşım, sağlık ve eğitim giderleri için asgari geliri olmayan kitlelerin yaşama sevinçlerini ve umutlarını kaybettiği anlaşılıyor. Üstelik kendileri böyle derin bir yoksulluğa düşerken daha da zenginleşen, iktidar gücüyle dayanışma halindeki azınlık kesimin farkını görebiliyor.

Yüksek enflasyonun yıprattığı alım gücünü kısmen korumak için verilen zamların olumlu etkisi en fazla iki ay sürüyor.  Daha beteri, iktidar milyonlarca emekliye hiç zam yapmadı ve göz göre göre süründürüyor.

İktidar geleceğe dair umutsuzluk içindeki kitleleri “bir sene sonra, iki sene sonra daha iyi olacak” gibi bir ümit veremiyor. Daha 4,5 sene seçim yok ve muhalefet kanadı da dağınık, ümit vermiyor.

Böyle bir durumda siyasete ilgi azalıyor. Umutsuz kitleler bu ve benzeri yazıları okumak dahi istemiyor.

Adem-i  Kabul  –  Kabül-ü  Adem

     Adem-i kabul / kabulsüzlük başkadır,

     Kabul-ü adem / yokluğu kabul başkadır.

     Bu çeşit cezbe ve uzlet ehli veya işitmeyen ya da bilmeyen adamlar;

     Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler.

     O noktada cahil kalıyorlar.

     Marifet-i İlâhiyeye karşı

     Yalnız “Lâ ilâhe illallah” / “Allah’tan başka ilâh yoktur.” biliyorlar.

     Bunlar necat / kurtuluş ehli olabilirler. 

     Fakat Peygamberi işiten ve dâvâsını bilen adamlar onu tasdik etmez / onaylamazsa,

     Allah’ı tanımaz. Onun hakkında yalnız “Lâ ilâhe illallah.” kelâmı / sözü

     Necat / kurtuluş sebebi olan tevhîdi / Allah’ın bir oluş keyfiyetini ifade edemez.

     Çünkü o hal, bir derece özür sebebi olan cahilane adem-i kabul / kabulsüzlük değil,

     Belki o kabul-ü adem / yokluğu kabuldür. İşte bu inkârdır.

     Mucize ve eserleriyle kâinatın fahrı / övünç sebebi

     Ve beşer nev’inin / insanlığın şeref medarı / sebebi olan Muhammed’i inkâr eden adam,

     Elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz.

     Adem-i kabul / kabulsüzlük, kabul-ü adem / yokluğu kabulle iltibas olunur / karıştırılır.

     Adem-i kabul / kabulsüzlük için, sabit delil yokluğu onun delilidir.   

     Kabul-ü adem / yokluğu kabul, ademe / yokluğa delil ister.

     Biri şek / şüphe, diğeri inkârdır.

     Dalâlet yolu / yanlış ve sapık bir yol olduğu için, kolaydır.

     Tahrip ve tecavüz olduğu için, çoklar o yola sülûk ediyor / giriyorlar.

     Halbuki küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkilâtlı ve suubetli / zordur ki,

     Hiç kimse ona girmemesi lâzım. Çünkü girilmesi kabil ve imkân dahilinde değil.

     Oysa, iman / inanç ve hidayet yolu / doğru yol; o kadar kolay ve zâhir / açıktır ki,

     Herkes ona girmeliydi. Neden böyle olmuyor derseniz:

     Küfür ve dalâlet iki kısımdır.

     Bir kısmı amelle ilgili ve fer’î / teferruat ve ayrıntılarla alâkalı olmakla beraber,

     İman hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır.

     Hakkı kabul etmemektir; bir terktir, bir ademdir, bir adem-i kabul / kabulsüzlüktür.

     İkinci kısım ise, amelî ve fer’î olmayıp, belki itikadî ve fikrî bir hükümdür.

     Yalnız imanın nefyini / inkârını değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır.

     Bu ise bâtılı kabüldür, hakkın aksini ispattır.

     Bu kısım, imanın yalnız nefyi / inkârı ve nakîzi / zıt ve karşıtı değil, imanın zıddıdır.

     Adem-i kabul / kabulsüzlük değil ki kolay olsun. Belki kabul-ü adem / yokluğu kabuldür.

     Ve o ademi / yokluğu ispat etmekle kabul edilebilir.

   “El – ademü lâ yüsbetü.” kaidesiyle, adem / yokluğun ispatı elbette kolay değildir.

     İşte imtinâ / imkânsızlık derecesinde suubetli ve müşkilâtlı / güç ve zor olarak gösterilen küfür /

     İnançsızlık ve dalâlet bu kısımdandır ki,

     Zerre miktar şuuru / bilinci bulunanın bu yola sâlik olmaması / girmemesi lâzımdır.

     Hem bu yolun, o kadar dehşetli elemleri ve boğucu karanlıkları var ki,

     Zerre miktar aklı bulunan, o yola talip olmaz.

     Bu kadar elîm / acı ve karanlıklı, müşkilâtlı / zorlu yola

     Nasıl ekser insanlar giriyorlar?

     İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar.

     Hem insandaki nebatî ve hayvanî kuvveleri / his ve duyguları, âkıbeti görmedikleri,

     Düşünemedikleri ve o insandaki insanî lâtifelere galebe ettikleri için, çıkmak istemiyorlar.

     Hazır ve muvakkat / geçici bir lezzetle mütesellî oluyor / tesellî buluyorlar.

Uzmanlaşma Safsatası

Bahadır Yenişehirlioğlu, beğenerek yakından takip ettiğim yazarlardan biridir. Katıldığım son kitap fuarında da yine onu canlı canlı dinleme fırsatım oldu. Yazar dedim ama o sadece bir yazar değil. Bu benim ilgimi çeken tarafıydı. O aynı zamanda bir hukukçu, aktör ve milletvekili. Tabii Yenişehirlioğlu gibi birden fazla dalda rüştünü ispatlamış başka örnekler de var. Söyleşi boyunca kafamda şu sorular dolaşıp durdu: Neden çoğu insan tek bir mesleğin dar kalıplarında çırpınıp duruyor? Farklı ufuklara yelken açıp farklı uğraşları deneyimlemiyor? İşte yine burada da o methiyeler dizdiğimiz Batı medeniyeti devreye giriyor. Batı medeniyeti insanların hayatına iş bölümünü ve uzmanlaşmayı dâhil ederek onları tek bir alana sıkıştırdı. Bunun iyi bir şey olduğunu sürekli salık verdi. Tabii bu tezi Batı ortaya koyduysa doğrudur ve sorgusuz sualsiz kabul edilir. Böylece biz kısa zamanda bütün kapılara kilit vurarak büyük bir hevesle giderek daha çok uzmanlaştık, uzmanlık alanımızın dışındaki her şeyi gereksiz gördük ve beynimizdeki diğer odalar bomboş dururken tek bir odaya sıkışıp kaldık. Son derece tehlikeli olan bu durumun neticesinde insanın zihin dünyası küçüldü, yaratıcılığı köreldi, nefes aldığı alanlar azaldı ve psikolojisinde sıkıntılar oluşmaya başladı. Potansiyelini keşfedemeyen, keyifsiz, renksiz, sıkıcı, siyah beyaz insanlar bitiverdi.

Hâlbuki sözü edilen varlık yaratılmışların en donanımlısı olan eşref-i mahlûkattır. Onu bu kadar sığ ve yetersiz görmek normal mi? Allah insana çok büyük kabiliyetler vermiştir. Aynı anda birkaç alanda ilim tahsil edebilecek melekeye sahip kılmıştır. İnsan birden fazla işin üstesinden pek tabii gelebilir. Birbirine tezat gibi görünen mesleklere sahip olabilir. Mesleğini başarıyla yaparken sanatla da uğraşabilir. Hem bu uğraş alanları birbirini besler, büyütür. Dört mevsimin sefasını yaşatarak insanların ruhunda farklı iklimler yaratır. Olaylara, durumlara ve sorunlara bambaşka bir gözle bakılmasını sağlar. Üç öğün aynı yemeği yiyen damaklara farklı bir lezzet sunar.

Eskiden Türk- İslam âlimlerinde yedi tuğra vardı. Başarılarıyla sadece geçmişe değil günümüze de damga vuran bu bilge insanların meziyetlerinden, unvanlarından biri de yedi tuğra sahibi olmaktı. Onlar yedi farklı dalda zamanlarının profesörüydü. Biruni, İbn-i Haldun, İbn-i Sina, İmam Gazali, Farabi gibi âlimler edebiyatı tutup tarihi, felsefeyi bir köşeye atmadılar. Ya da ben hekimim diyerek müderrislik yapmayı, astronomiyle uğraşmayı bırakmadılar. Ayrıca tek bir alanda uzmanlık denilen safsatanın dışına çıkılma ve çok yönlü olma durumunu biz ecdadımızda, Osmanlı padişahlarında da görürüz. Mesela Muhibbi mahlasıyla şiirler yazan Kanuni Sultan Süleyman çok iyi bir şairken değerli madenlere şekil veren iyi bir kuyumcu, bir kunduracı ve aynı zamanda da fetihleriyle cihana damgasını vuran bir padişahtır. Osmanlı tarihinde bunun gibi o kadar çok örnek var ki saymakla bitmez.

Halihazırdaki bu uzmanlaşma durumunun özümsenmesinde iş verenlerin, yöneticilerin ve diğer paydaşların da katkısı yadsınamaz derecede büyüktür. Onlar adeta bu sistemin tetikçileridir. Çünkü bu paydaşlar için önemli olan yalnızca kendi kurumları ve kendi şirketleridir. Bir anlığına bile olsa başka bir daldaki çiçeğe gözü kayanlara hemen bir set olma durumu oluşur. Ve halihazırdaki işe bir adanmışlık, eşikte bir kapılanma, ruhunu ve kanını teslim etme beklentisi ortaya çıkar. Bırakın insanlar o güzel bahçede özgürce gezsin. Her türlü çiçeği görüp envai çeşit kokuyu ciğerlerine çeksin. Başka dünyaların var olduğunu da bilsin. Unutmayın ki o arının üreteceği baldan sadece bir kişi değil; bir nesil, bir nesilden bir medeniyet, bir medeniyetten tüm insanlık nasiplenecek. Tıpkı çivi misalinde olduğu gibi… Hani “Bir çivi bir nalı, nal bir atı, at bir komutanı, bir komutan orduyu, bir ordu koca bir ülkeyi kurtarır.” ya. Bu sebeple bir çiviyi, bir potansiyeli asla küçümsemeyin.