Uzmanlaşma Safsatası

318

Bahadır Yenişehirlioğlu, beğenerek yakından takip ettiğim yazarlardan biridir. Katıldığım son kitap fuarında da yine onu canlı canlı dinleme fırsatım oldu. Yazar dedim ama o sadece bir yazar değil. Bu benim ilgimi çeken tarafıydı. O aynı zamanda bir hukukçu, aktör ve milletvekili. Tabii Yenişehirlioğlu gibi birden fazla dalda rüştünü ispatlamış başka örnekler de var. Söyleşi boyunca kafamda şu sorular dolaşıp durdu: Neden çoğu insan tek bir mesleğin dar kalıplarında çırpınıp duruyor? Farklı ufuklara yelken açıp farklı uğraşları deneyimlemiyor? İşte yine burada da o methiyeler dizdiğimiz Batı medeniyeti devreye giriyor. Batı medeniyeti insanların hayatına iş bölümünü ve uzmanlaşmayı dâhil ederek onları tek bir alana sıkıştırdı. Bunun iyi bir şey olduğunu sürekli salık verdi. Tabii bu tezi Batı ortaya koyduysa doğrudur ve sorgusuz sualsiz kabul edilir. Böylece biz kısa zamanda bütün kapılara kilit vurarak büyük bir hevesle giderek daha çok uzmanlaştık, uzmanlık alanımızın dışındaki her şeyi gereksiz gördük ve beynimizdeki diğer odalar bomboş dururken tek bir odaya sıkışıp kaldık. Son derece tehlikeli olan bu durumun neticesinde insanın zihin dünyası küçüldü, yaratıcılığı köreldi, nefes aldığı alanlar azaldı ve psikolojisinde sıkıntılar oluşmaya başladı. Potansiyelini keşfedemeyen, keyifsiz, renksiz, sıkıcı, siyah beyaz insanlar bitiverdi.

Hâlbuki sözü edilen varlık yaratılmışların en donanımlısı olan eşref-i mahlûkattır. Onu bu kadar sığ ve yetersiz görmek normal mi? Allah insana çok büyük kabiliyetler vermiştir. Aynı anda birkaç alanda ilim tahsil edebilecek melekeye sahip kılmıştır. İnsan birden fazla işin üstesinden pek tabii gelebilir. Birbirine tezat gibi görünen mesleklere sahip olabilir. Mesleğini başarıyla yaparken sanatla da uğraşabilir. Hem bu uğraş alanları birbirini besler, büyütür. Dört mevsimin sefasını yaşatarak insanların ruhunda farklı iklimler yaratır. Olaylara, durumlara ve sorunlara bambaşka bir gözle bakılmasını sağlar. Üç öğün aynı yemeği yiyen damaklara farklı bir lezzet sunar.

Eskiden Türk- İslam âlimlerinde yedi tuğra vardı. Başarılarıyla sadece geçmişe değil günümüze de damga vuran bu bilge insanların meziyetlerinden, unvanlarından biri de yedi tuğra sahibi olmaktı. Onlar yedi farklı dalda zamanlarının profesörüydü. Biruni, İbn-i Haldun, İbn-i Sina, İmam Gazali, Farabi gibi âlimler edebiyatı tutup tarihi, felsefeyi bir köşeye atmadılar. Ya da ben hekimim diyerek müderrislik yapmayı, astronomiyle uğraşmayı bırakmadılar. Ayrıca tek bir alanda uzmanlık denilen safsatanın dışına çıkılma ve çok yönlü olma durumunu biz ecdadımızda, Osmanlı padişahlarında da görürüz. Mesela Muhibbi mahlasıyla şiirler yazan Kanuni Sultan Süleyman çok iyi bir şairken değerli madenlere şekil veren iyi bir kuyumcu, bir kunduracı ve aynı zamanda da fetihleriyle cihana damgasını vuran bir padişahtır. Osmanlı tarihinde bunun gibi o kadar çok örnek var ki saymakla bitmez.

Halihazırdaki bu uzmanlaşma durumunun özümsenmesinde iş verenlerin, yöneticilerin ve diğer paydaşların da katkısı yadsınamaz derecede büyüktür. Onlar adeta bu sistemin tetikçileridir. Çünkü bu paydaşlar için önemli olan yalnızca kendi kurumları ve kendi şirketleridir. Bir anlığına bile olsa başka bir daldaki çiçeğe gözü kayanlara hemen bir set olma durumu oluşur. Ve halihazırdaki işe bir adanmışlık, eşikte bir kapılanma, ruhunu ve kanını teslim etme beklentisi ortaya çıkar. Bırakın insanlar o güzel bahçede özgürce gezsin. Her türlü çiçeği görüp envai çeşit kokuyu ciğerlerine çeksin. Başka dünyaların var olduğunu da bilsin. Unutmayın ki o arının üreteceği baldan sadece bir kişi değil; bir nesil, bir nesilden bir medeniyet, bir medeniyetten tüm insanlık nasiplenecek. Tıpkı çivi misalinde olduğu gibi… Hani “Bir çivi bir nalı, nal bir atı, at bir komutanı, bir komutan orduyu, bir ordu koca bir ülkeyi kurtarır.” ya. Bu sebeple bir çiviyi, bir potansiyeli asla küçümsemeyin.