Bağdat’ın maneviyat önderlerinden Seyyid Ahmet Rufai Hazretleri (1181), öğrencilerine verdiği bir tasavvuf dersinde der ki:
-İçinizde kim bir ayıbımı görürse hemen söylesin ki o ayıbımı vakit geçirmeden düzelteyim, tekrar etmeyeyim!
Kimseden bir ses çıkmaz. Çünkü kimse O’nda bir ayıp görmemektedir. Ancak bir talebesi parmağını kaldırır:
-Efendim der, sizde benim gördüğüm büyük bir ayıp var.
-Söyle bakayım evladım o ayıbımı da hemen düzelteyim!
Gözleri yaşararak konuşan talebe, hocasının ayıbını şöyle ifade eder:
-Sizin en büyük ayıbınız, bizim gibi günahkâr kimseleri kendinize talebe olarak kabul etmenizdir!
*
Bu söz üzerine derin bir sessizlik olur. Neden sonra Rufai Hazretleri’nden şu değerlendirme duyulur:
-Kendisini günahkâr bilme olgunluğuna erişen bu talebemi yerime halife tayin ediyorum. Bundan sonra ben olmadığım zamanlarda sohbeti o yapacaktır sizinle! Çünkü der, ben de kedini günahkâr görenlerden biriyim.
*
Demek samimi şekilde kendini günahkâr bilen insan, sonunda hocasının halifeliğine layık görülecek hale bile gelebilir. Yeter ki bu tevazu duygusunda samimi olsun, kendini hep böyle kusurlu bilsin, benlik iddiasına hiç kapılmasın! Bu tarihî olay bizlere de bir şeyler söylemiş oluyor mu?
Bizler kendimizi ne durumda görüyoruz bir düşünsek mi acaba?
*
Günah; Anlam ve Mâhiyeti Günah Kelimesinin Anlamı: ‘Günah’ kelimesinin aslı Farsçadır. Kur’an’da ‘cünâh’ şeklinde geçen bu kelime, ‘günah’ olayını anlatan kavramlardan yalnızca bir tanesidir.
*
Kur’an, günah kavramını tanıtmak için birçok kelime kullanmaktadır. Bu kelimelerin her biri insanın yaptığı her bir hatanın türünü, hatanın yapılış mantığını, ya da günahın arkasında yatan niyeti ifade etmektedir.
*
Günahı anlatan her bir kavram, insan davranışının sebebini ve psikolojik yapısını açıklar. Bir başka deyişle günahı ifade eden her bir kelime hatanın nasıl bir hata olduğunu ortaya koymaktadır.
Habertürk’te Abdurrahman Yıldırım son yazısında“seçim öncesi Türkiye’den çıkan sermaye seçim sonrası döndü. Ancak bu hareket büyük ölçüde net hata ve noksan kaleminde kaynağı belli olmayan şekilde gerçekleşti” bilgisini verdi.
Bir diğer ekonomi yazarı Ege Cansen de Sözcü Gazetesindeki yazısında “bu arada hoş bir şey oldu. Türkiye’ye adeta döviz yağmaya başladı. Hem de IMF’den ve Arap dostlardan değil. Yerli kaynaklardan. Anlaşılan CHP’nin iktidara gelmesinden korkup kaçan dövizler geri geldi” diyerek aynı durumu açıklayan bir yorum yaptı.
Bu haberleri duyunca “bıyıklı yabancı yatırımcı” kavramı aklınıza gelebilir. Bilindiği gibi, “fonlarını yurt dışında tutarak Türkiye’de borsa ve diğer finans piyasalarında değerlendirenlere” piyasada “bıyıklı yabancı” adı veriliyor.
Acaba ekonomi yazarlarının belirttiği yurda geri dönen yerli kaynak “yurtdışından yabancı yatırımcıymış gibi hisse senetlerine yatırım yapan aslında Türk olan” yatırımcılar mı?
Benim anladığım kadarıyla gelen para böyle değil. Çünkü bu tür yatırımlar için gelmiş olsa resmi yollardan gelirdi ve “kaynağı belli olmayan” sermaye hareketlerini gösteren “net hata noksan” kaleminde yer almazdı.
*******************************
Kaynağı Belirsiz Döviz Girişi
Hazine eski Müsteşarı, Ekonomist Dr. Mahfi Eğilmez “2022 yılında net hata noksan kalemine yaklaşık 26 Milyar dolar giriş oldu. Bu aynı yılın cari açığının (49,1 milyar dolar) yarısından fazlası. Bu konu mesela kara para, uyuşturucu ticareti incelemesi gibi araştırmalara konu edilmeliydi” dedi.
Ama bu konuda bir çalışma yapıldığını duymadık.
Mahfi Eğilmez “Sonunda Türkiye, dünyada daha önce hiç olmadığı kadar karanlık bir ülke konumuna geldi, kimse buraya para yatırmaz oldu” yorumunu da yaptı.
Bu tür iddialar sebebiyle, “Mali Eylem Görev Gücü, 2021’de, kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede eksikleri olduğu gerekçesi ile Türkiye’nin daha sıkı izlenmesini gerektiren gri listeye aldı.”
2022 yılında rekor kıran kaynağı belirsiz para girişi 2023’te seçimler oluncaya kadar bıçak gibi kesildi. Seçimden sonra yine oluk oluk ülkeye girmeye başladı.
*******************************
Yeni Türkiye’nin Zenginleri Farklı
Büyük sermaye sahipleri iktidar değişiminden niye korkuya kapılır?
Ege Cansen’in ifadesiyle, seçimden önce “CHP’nin iktidara gelmesinden korkup kaçan” ve şimdi AKP iktidarının devamı ile geri dönen dövizlerin sahipleri kimler olabilir?
Eski Türkiye’nin Koç, Sabancı gibi büyük sermaye sahiplerinin onca iktidar değişiminde paralarını yurtdışına kaçırma gereğini duyduklarını hiç duymadık. Elbette bu holdinglerin yabancı ülkelerde de yatırımları vardır (ve olmalıdır) ama bu yatırımlar iktisadi gerekçelerle yapılır. Kaynaklarının kullanımı siyasi iktidar değişimine bağlı değildir.
****
Oysaki Yeni Türkiye’de “iktidar değişirse benim yasadışı yollardan edindiğim servetime el konabilir” endişesini taşıyan bir grup zenginin türemiş olduğu anlaşılıyor.
Bu endişeyi taşıyanlar arasında siyasetçiler, rüşvetçi kamu görevlileri, kamu ihalelerinden sıra dışı servetler edinenler, yasal prosedüre uymayan teşvik, vergi affı, tekel oluşturma gibi imkanlarla zenginleşenler, yasadışı örgütlerin uyuşturucu ticareti, mafyatik çökme operasyonlarından pay alanlar olabileceği aklınıza gelebilir.
Ama bu kadar fesat olmayın lütfen. Muhtemelen seçimden önce iktidar değişecek korkusuyla yurtdışına servet kaçıran iş adamları AKP iktidarında ülkenin yeniden çok güzel yönetileceğini düşünmüş de olabilirler.
AKP iktidarının daha adil, daha hukuka uygun, daha rasyonel politikalar izleyeceğini düşündüğü ve ülkesine borcunu ödemek amacıyla yurtdışından dövizleri getiriyor olabilirler. “Cari açığı finanse eden bu hayırsever iş adamlarının” adlarını öğrensek belki de “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye omuzlarımızda taşıyabiliriz.
********************************
Bu İddia Gelişmiş Bir Ülkede Olsa
16 Şubat 2017’de Gazeteci Ahmet Takan “FETÖ soruşturması adı altında, Ankara ve İstanbul’da birer belediye başkanına operasyon yapıldığını, MİT’e çağrılan başkanlardan yurtdışındaki 1 milyar doları Türkiye’ye getirip piyasaya sürmelerinin istendiğini” iddia etmişti.
Ahmet Takan Ankara’daki Belediye Başkanının 650 milyon dolar, İstanbul’dakinin ise 400 milyon doları Türkiye’ye getirdiğini ve kendisine bu haberi veren kaynağının “o günlerde dövizdeki kısmi düşüş bu sayede gerçekleşti. Piyasaları rahatlattık” dediğini de yazmıştı.
Bu konuda sadece Melih Gökçek sosyal medyadan “söylediklerini ispat etmezsen, şerefsizsin” gibi bir cevap verdi. Başka bir açıklama yapıldı mı, Takan’a suç duyurusunda bulunuldu mu, hakaret ve iftira sebebiyle dava açıldı mı bilmiyorum. Bahsi geçen belediye başkanlarına kara para hakkında bir dava açıldı mı hatırlayamadım. İnternette yaptığım araştırmada böyle bir habere rastlamadım.
CHP Milletvekili Murat Emir, bu iddia üzerine, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun cevaplaması talebiyle TBMM’de soru önergesi vermişti. Bu önergede “Ahmet Takan’ın yazısında ifade ettiği gibi belediye başkanlarının yurtdışındaki paralarını Türkiye’ye getirdiği iddiası doğru mudur? Doğruysa hangi belediye başkanı hangi ülkedeki parasını Türkiye’ye transfer etmiştir?” diye sormuştu. Yanılmıyorsam bu sorulara cevap verilmedi.
Böylesine büyük bir iddia ABD, AB, Japonya, G.Kore gibi ülkelerden birinde olsa, ülkede olay açıklığa kavuşuncaya kadar gündemden düşmez, siyasi dengeler değişir, suçlular varsa muhakkak cezalandırılırdı.
Neyse ki, bizim ülkemiz“ileri demokrasi” aşamasına geçmiş, halkımız böyle olaylarla huzurunu bozmayacak kadar “olgunlaşmış” ve iktidara güveni asla sarsılmaz olduğundan mesele kapatılıp gidiyor.
2023 yılına İsrail – Filistin savaşı damgasını vurmuş ve vurmakta. İsrail’in savaştan başka heşeye benzer vahşeti karşısında, İslâm âleminin eli kolu bağlı bir vaziyet aldığı acı durum; tarihte kara bir leke olarak yerini alacak. İslâm âlemi, başı ezik bir duruma düştüğü için, hem Allah, hem de insanlık karşısında, boynu bükük kalacak. Filistin’de yapılan İsrail zulmü karşısında, İslâm âleminin düştüğü ve sergilediği âcizlik; onu kıyamete kadar mahcubiyet içinde bırakacak! Tarihteki acı ve yenik durumu hatır ve hâfızalardan hiç silinmeyecek. İslâm âlemine tarih boyunca, nesiller karşısında başını doğrultamayacak bir utanç manzarası teşkil edecek.
İslâm âleminde kalplerin ittihadı / birliği, aralarında olması gereken millî muhabbet / sevgi, maarif / eğitim, ciddî bir çalışmanın yokluğu ve sefahatin / gayri meşru zevklerin yaygınlaşması gibi faktörler yüzünden, böyle bir vahim netice mukadder olmuş. İslâm Âlemini yaslara boğmuş. Müslümanlara kan kusturmuş! Hâlen de kusturmaya devam ediyor!
Ne yazık ki, İslâm âlemini ahtapotun kolları gibi sarmış ve kuşatmış olan üç büyük düşman; dipdiri olarak hayatta ve ayakta. İslâm âleminin kendisine gelmesine en büyük köstek! Önlerindeki en büyük engel! Bu üç büyük düşman ise cehalet, zaruret ve ihtilâftır. Cehaleti marifet / ilim, zarureti san’at, ihtilâfı ittihat ve ittifak / birlik ve beraberlik silâhlarıyla bir an evvel yenmemiz gerek.
Maalesef İslâm âleminin cehli; başındakilerin, kendilerine karşı müstebit olmalarına / istibdat / baskı rejimi kurmalarına fırsat vermiş! Keyfe ma yeşa / istedikleri gibi bir rejim tarzını; yazık, çok yazık ki gerçekleştirmelerine imkân ve olanak sağlamıştır.
Yine bu câhil ve bilgisizler; meşrutiyet, hürriyet, demokrasi ve cumhuriyet adlarıyla karşılarına çıkan asrın icabı ve gereği olan; üstelik İslâm’ın ve Kur’an’ın ruhuna uygun görüş ve anlayışlara; İslâma aykırı sanış (!) gibi bir cehaletin kurbanı olmuş! Yanlışlıkla ve yanılarak kendilerini kurban etmiş! Müslümanların dünyada rahat bir nefes almalarına -iyilik zanniyle (!)- fırsat vermemişlerdir! Hâlbuki, Hulefa-i Raşidîn / Dört Büyük Halîfe: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin her biri hem halîfe hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşere’ye ve Sahabe-i Kiram’a elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikî adaletin ve İslâmî hürriyeti ifade eden dindar mânâsındaki bir cumhuriyetin reisleri idiler.
Unutmayalım ki, bir hâdise / olayda hem insan eli, hem kaderin müdahalesi olduğundan; insan zahirî / görünüşteki sebebe bakıp, bazen haksız bir şekilde hükmedip zulmeder. Kader o musibetin gizli sebebine baktığı için adâlet eder. Evet, her hâdisede iki sebep var: Biri zâhirîdir ki, insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler. Biri de hakikîdir ki, İlahî Kader ona göre hükmeder. O aynı hâdisede beşer / insan zulmünün altında adâlet eder. Musîbet hatâların neticesi, mükâfatın mukaddemesi / öncesidir. “İslâm âlemi hangi fiiliyle kadere fetva verdirdi de, bu musîbetle karşılaştı?” Derseniz, umumî musîbet ekseriyetin / çoğunluğun hatâsı sebebiyledir.
İslâm âleminin en büyük kusûru: Başta Türkiye olmak üzere ilim, san’at, teknik ve ilimde; içler acısı geri kalmışlığıdır. Yukarıda belirtildiği üzere, İslâm âleminin özellikle bilim ve teknikteki geriliği; Batı’nın İslam âlemi üstünde kurduğu baskı, tahakküm, istibdat ve müstebitliğin en başta gelen, ona aradığı fırsatı veren sebebidir.
Öyle ise, bir an evvel, Batı’nın fen ilimleri ve ileri teknikleriyle başardıkları maddî – mânevî üstünlükleri ile kurdukları hâkimiyetlerine son vermek istiyorsak; aynı silâhlara el atmaktan başka çâre yok. Zaten, son devresini yaşamakta olan insanlığın; beşer yolculuğunda ilim ve fenne sarılmaktan başka tutunacak dalı da yok. Çünkü hüküm ve kuvvet artık ilmin elinde. Evet insanlık âhir zamanda bilim ve teknolojiyle yaşayacak. Bütün gücünü bilgiden alacak. Hakimiyet ve güç bilimin eline geçecek.
Amerika Birleşik Devletleri’nin 26 Ocak 2005 – 20 Ocak 2009 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenen Condoleezza Rice’ın 2003 yılında Ulusal Güvenlik Danışmanı olduğu günlerde yazdığı bir makalede “Ortadoğu’da Türkiye de dâhil 22 ülkenin sınırları değişecek” şeklinde bir ifade kullanması, ABD ve Batı basın dünyasında Flaş haber olarak yer almıştı. “Büyük Ortadoğu Projesi”ne (BOP) yönelik söylemlerin giderek daha fazla seslendirildiği günlerde ülkemiz kamuoyunda da büyük tepkiler oluşmuştu.
Ancak Hükümetimiz o günlerde bize biçilen BOP Eş Başkanlığı görevinin sarhoşluğuna kendini o kadar kaptırmış olacak ki, bu makalenin yazıldığını ya duymadı veya duymamazlıktan geldi.
Bir taraftan BOP Eş Başkanlığı! Payesinin verilmesi, diğer yandan AB’ye girme sevdamızla Suriye sınırımızdaki mayınlar bize kendi ellerimizle temizlettirildi. Büyük Ortadoğu Projesi BOP’a göre 2010 yılında “demokrasi ve özgürlük” getirecek diye “Arap Baharı” başlatıldı. Arap Baharı tuzağında Türkiye etkin rol oynadı. 2009-2014 yılları arasında 60. Türkiye Hükûmeti ve 61. Türkiye Hükûmeti’nde Dışişleri Bakanı olarak yer alan Ahmet Davutoğlu’a göre çok kısa zamanda Suriye topraklarında Şam’ın “Emevi Camiinde” namaz kılacaktık.
Suriye işgalinde 4 Milyondan fazla sığınmacı mayından temizlenmiş sınırlarımızdan Türkiye’ye girdi. Türkiye “Açık Kapı Siyaseti” uyguladığını ilan etti. O günlerde Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: “Sığınmacılar geçici değil, kalıcıdırlar. Dünya bizimle iftihar ediyor” demek suretiyle bunların vatandaş yapılacağını bildiriyordu.
Eski Bakanlarımızdan Merhum Sadi Somuncuoğlu’nun(1940 – 22 Şubat 2022) AB müktesabatı ve BOP konularında 2004 yılından vefatına kadar Yeniçağ Gazetesi ve Milli düşünce Merkezinde seri halinde uyarıcı yazıları çıkmıştı ama ne yazık ki, dinleyen olmamıştır.
***
İsrail’in Gazze işgalinde bugün görüyoruz ki, Mısır, aynı milletten aynı dinden ve aynı dili konuşmalarına rağmen Gazze’lileri sınırlarından içeri almadı. İnsani yardımlara dahi kapılarını haftalar sonra açan Mısır’ın bu hareketine dünya milletlerinden kızan kimse olmadı. Mısır, bu hareketiyle devlet olmanın gereğini yapmıştır.
Özellikle bugün sınır bölgelerimizdeki vilayetlerimiz Gaziantep, Hatay ve Kilis’in demokrafik yapısı, büyük ölçüde tehlike arz ediyor. Sınırlarımızdan girenlerin kim olduğu dahi araştırılmadan hepsi içeri alındı. Burada yurdumuza gelen yabancılar sadece Suriyelilerle sınırlı değil, doğu sınırlarımızdan da bir zamanlar Afganistan’da ABD’nin paralı askerliğini yapan genç Afganlar guruplar halinde içeri giriyor. Yüzyıllardır “Hudut Namustur” sözünü yere düşürmeyen Türk Milleti, yirmi yıl içerisinde sınırlarımızın kevgire döndüğüne şahit olmuştur.
Bugün batı şehirlerimizde bulunan yabancılar GETO oluşturuyor, koloni halinde yaşıyorlar. Zaman zaman Türk gençlerine, Türk kızlarına saldırıyorlar. Yarın nüfusları daha da çoğaldığında ülkemizi bekleyen tehlikenin büyüklüğünü tahmin edemiyoruz. 400 Bin dolara ev alana vatandaşlık veriliyor. Güneydoğu’da, Konya’da, Akdeniz Bölgesinde ve Ege de arazilerimiz yabancılara satılıyor.
Büyük devletler geleceklerinden emin olmak için kurumlar ve kurallarla düzen sağlarlar. Son yirmi yılda ülkemizde ne yazık ki, ne kural kaldı ne de düzen. Özellikle Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra kanun ve kurallar çöp sepetine atıldı. Ana yasa emirleri uygulanmıyor, devletin bakanı kendisine bağlı memuruna: “sen denileni uygula, kanun arkasından gelir” diyor. Bir bakıyorsunuz, Merkez Bankası faizleri %8,5 olmuş, ertesi gün uyandığınızda %40’ları görmüş oluyorsunuz.
Her şeye rağmen şundan emin olmalıyız ki; Türk Milleti, en zor dönemlerde dahi küllerinden yeniden doğup, muasır devletler arasında yer almasını bilmiştir. Yukarıda saydığım badireleri de çok kısa zamanda atlatacaktır.
Oğuz Çetinoğlu: Başarılı olmuş bir iş adamısınız. Başarılı olabilmenin ‘olmazsa olmaz’ şartları nelerdir?
Fettah Güventürk: İnsanın ana faaliyeti “Çalışmak” yâni faydalı iş yapmaktır. Çalışma; fizikî güç ve akıl olmak üzere başlıca iki ana grupta incelenebilir. Her iki grup çalışma enerjisi; bedenî ve ruhî sağlığın mevcudiyetine bağlıdır. Sağlık olmadan hiçbir şeyin olmayacağı bir gerçektir.
Doğumla başlayan önce sağlıklı gelişme, hareket, alışkanlık, taklit verileri fizikî gelişmeye paralel olarak önceleri kısmî daha sonra inisiyatifli ve bilinçli hareketler oluşmaya başlar. Daha bebek çağında dahî ilgi, sevgi, korku, aldatma duygular etkileyici rol oynar. Daha ilk yaşlarda bile isteksiz bir hareketi yaptırmak mümkün olmaz. İstek ve ilgi aynı paralel de duygular olup zamanla bilince daha sonra da bilgi ye dönüşür. Yaş ve gelişmenin ilerlemesi hareketler ve fiillerde ‘bilme’nin rolünü artırır.
Çetinoğlu: Demektir ki; başarılı olmanın “olmazsa olmaz” şartı; önce sağlık, sonra da faydalı olma arzusudur. Ve tabiî ki: Çalışmak, çalışmak, çalışmaktır.
Güventürk: Sayın Çetinoğlu bebeğin ilk öğrenmeye başladığı şeyler; Temel ihtiyaçları karşılamaya yöneliktir. Daha sonra; Kendini koruma, bilgi, beceri, öğrenme gelir. Yaratılışta yâni genlerde mevcut değerler ile bebeklik, çocukluk dönemlerinde Ana / Babanın verdiği bilgiler; çocuğu temel eğitime hazırlar. İnsan sırayla ve tedricen eğitim kademelerinde öğrenir, bilgi sâhibi olur, bilgiyi işler yararlı hâle getirir, uygular ve bildiği, bilgileri başkalarına öğretecek boyuta gelir.
Çetinoğlu: “Başlangıçta yâni genlerde mevcut değerler” dediniz. Bu değerler hakkında bilgi verir misiniz?
Güventürk: Genler ve çevre ile alâkalı şartlar dediğimiz alınan eğitimler günümüzün zorlayıcı şartları bir kişinin ahlakını ve hayatını bütünleşerek şekillendirir. Genlerle alakalı; biyolojik, ölçülebilen genleri tespit kolaydır. Kromozomlardan genleri tesbit edebiliyoruz. Genetik ve tıp ilmi buna izin veriyor. Bununla berâber insanoğlu sâdece biyoloji değil; psişik olarak da genlere sâhibiz. Tabi bunları doğrudan ölçme somutlaştırma şansımız yok. O zaman nereden anlıyoruz? sorusunun cevabı gelecektir. Kişilerin psişik gen aktarımını o kişinin davranışlarından çakıştırma örtüşme benzeştirme yolu ile anlamaya çalışırız. Ampirik bilgilerde somutluk olur ama kesinlik olmaz. Kuralına göre çocuğumuzun bazı davranışlarını kan bağı olan bir akrabaya benzeştirilmesi ondandır. ‘Kız halaya oğlan dayıya çeker’ ampirik deyimi buradan gelmektedir.
Çetinoğlu: ‘Çelik, Su, İnsan’ isimli kitabınızda ‘bilgi’ ve ‘bilginin paylaşımı’ kavramlarının üzerinde duruyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Güventürk: Kendini yetiştiren, gerek akademik gerek iş dünyasının otoriteleri bildiklerini nesillere öğreterek diğer insanların da iyi işler yapmasına vesile olur. Gerek bilgilere ulaşmak gerekse bu işleri etkin kullanmanın şartlarından biri ve başlıcası; İstek / Azim ‘dir.
Bilgilerin başkalarına öğretilmesi de önce görev, hobi ve inançla mümkündür. Bilginin sistematize edilip, kitap hâline, eser hâline getirilmesi bu maksadı kolaylaştırır. Bir kısım insanlarda; Bilge insanları kaynak olarak kullanarak, kendini yetiştirir ve başkalarına aktarma görevini yüklenirler.
Bilgi hâzinesi o kadar geniştir ki bireylerin yalnız başına taşıyacağı bilgi sınırlıdır. İlgi, öğrenme, öğretme fazileti o derece yüce ve bereketlidir ki bilgi paylaşma ve aktarma görevi bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olabilir. Öğreticinin fazileti kadar da alıcının ilgi duyması, araştırma yapması, kaynak kullanması bilgiye ulaşmayı, dolayısıyla başarı şansını artırır. İlgi derecesi en azından genel bilgilere ulaşmayı mümkün kılar. Genel bilgiler ise özel bilgilere ulaşmada köprü görevi görür. İlgi; Aynı zamanda kaynaklara ulaşmanın yapılan seminer ve etkinliklere katılmaktır.
Çetinoğlu: Başarının dostları hakkında neler söylemek istersiniz?
Güventürk: 1-Alçak gönüllü olmak. 2-Geniş ve rahat olmak. 3-Uysallık ve ağırbaşlılık, 4-Cesur ve atılımcı olmak.
Çetinoğlu: Paketlerin üzerindeki isimleri söylediniz. Paketleri açıp içindekileri görmemiz mümkün mü?
Güventürk: Mümkün tabiî ki:
1-Herkesin mesleği yâni yaratanın nezdinde işi, önemli ve mukaddestir. Bu şekildeki hiçbir iş gereksiz ve kötü değildir. Bu sebeple kimse yaptığı işten dolayı utanmamalı, sıkılmamalı ve işini küçümsemelidir. İşini yaparken meslek ahlâkına, âmirleri ve çevrelerinin tavsiyelerine uymalı, yaptığı işin daha doğru ve güzel olmasını sağlamalıdır.
“Bu iş bana göre değil” veya “Ben bu işi yapacak adam mıyım?” gibi söz ve düşünceler kendini büyük gören insanların düşüncesidir, kendini dev aynasında görmek ise başarının birinci düşmanıdır.
2-Her yolun inişi ve çıkışı olduğu gibi, günlük hayatın iş ve işyerinde rahat ve sıkıcı oluğu zamanlar vardır. Başarılı insan sıkıntılı zamanlarda bile sıkılmayan, geniş olan, sabreden ve problemleri kendi gayretiyle, görüşerek, danışarak aşmaya çalışan insanlardır. İşimizi monotonluktan, sıkıcı olmaktan kurtarmak her zaman elimizdedir. Yaratıcı olmak ve iyimser yaklaşmak başarının dostudur. “Paydos saati hiç gelmeyecek mi, bu iş ne zaman bitecek?” diye huzursuz olan, etrafını kıran, karamsar insanlar başarılı olamazlar.
3-İşyerinizde, âile ve çevresinde geçimli, iyi huylu olmak, kavgacı, bencil, kıskanç ve kötü niyetli olmamak gerekir. Atalarımız “taş yerinde ağırdır” demişlerdir. İnsanda davranışlarını yerine ve zamanına göre ayarlamalıdır. “Herkes bana uysun. Neden ben herkesle dayanışma içerisinde olayım.” Düşüncesi çok yanlıştır. Böyle düşünen insanlar sevimli ve başarılı olamazlar.
Kimseye yardım etmemek, kimseden yardım istememek, gereksiz eleştiriler yapmak, arkadaşlarına karşı kırıcı olmak insanları başarısız kılar. Uysal ve ağırbaşlı olanlar olgun ve saygı değerdirler. Sözleri dinlenir, hatırı sayılır, toplum içinde etkili olurlar.
4-Hatâ yapmaktan korkmamak, girişimci olmak, büyük düşünmek, küçük işler ve gereksiz ayrıntılar ile uğraşmamak. Kazanmayı amaçlamak kaybetmekten korkmamak…
Başarılı insanların hayatında çok cesâretli atılımları vardır. Bu atılımların tamamı başarılı olarak sonuçlanmamış olabilir. Fakat yılmadan inandığı ve doğru bildiği yoldan devam edenler sonunda başarıyı kucaklamışlardır.
Cesaretli ve atılımcı olmak başarının iyi bir dostudur. Başarılı olmak isteyen herkes hareketlerini gözden geçirmelidir.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Şimdi de umûmî tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?
Güventürk: Kısa kısa cümlelerle vereyim: *Çalışmayı ana kural görünüz. *Okuma ve not alma hobiniz olsun *İlgi, bilgi başarınızı artırır. *Bilgisayar tekniklerini mutlaka biliniz. *Planlı, projeli olmaya gayret ediniz. *Öğrenmeyi ve öğretmeyi sevinuz. *Güvenilir olunuz. *Samîmi ve şeffaf olun. *Girişimci ve üretici olun. *Doküman ve arşivlemeye önem verin. *Fedakâr, paylaşımcı ve yardımsever olunuz. *Hizipten uzak, barışık, uyumlu olunuz. *Müsrif olmayınız, takımlarınızı koruyunuz. *Usta ve âmirlerinizi sevip, sayınız. *Mümkünse yabancı dil öğreniniz. *Eğitim ve kurslara katılımcı olunuz. *Tanıtım ve iletişime önem veriniz. *Düzen, kılık kıyafete önem veriniz. *Öz değerlerinize saygılı olunuz. *Zararlı alışkanlıklardan uzak durunuz. *Yolsuzluklardan süratle kaçınız. *Tasarruflu ve cömert olunuz. *Boş zamanınızı iyi değerlendiriniz. *Mutlaka bir mesleğiniz olsun.
Oğuz Çetinoğlu: Teşekkür ederim.
Mak.Y. Müh. FETTAH GÜVENTÜRK 1943 yılında Karaman’ın Akçaşehir kasabasında doğdu. İlk ve orta öğrenimine müteakip 1965 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesinden mezun oldu. 1968 yılında Meslekî tecrübelerini kazandığı ve ikinci üniversite olarak vasıflandırdığı Makine Kimya Enstitüsü (MKE) Çelik Fabrikası’nda işe başladı. 1974 yılında; pratik ve ticarî bilgilerini kazandığı kendisini İzmir’e getiren özel sektör kuruluşu İzeltaş’ta çalıştı. 1979 yılında; Eczacılıkla özdeş kıldığı vasıflı çelik ticaretini konu alan Güven Çelik adlı firmasını kurdu. MKE’de kazandığı bilgi ve tecrübelerini konu alan ‘Çelik El Kitabı isimli eserini yayınladı. Yazılı ve sözlü eğitim etkinlikleri ile konusunda öncü, güvenilir isim olan Güventürk, 1986 yılında imâlat şirketi olan Güven Haddecilik A. Ş. isimli sanayi şirketini kurdu. Çelikte teknoloji denilebilecek hassas soğuk tamamlanmış (pompa mili) çelik mil ürünleri başta İran olmak üzere Orta doğu ülkelerine ihraç etmeye başladı. .İstanbul Dudullu Sanayi Bölgesi’nde İzmir Atatürk Sanayi Bölgesi’nde kurulu tesis ve iş yerleri ile üretim ve ticârî faaliyetlerine revam eden, ÇELİK İNSAN / KOBİ BABA / SUYU ARAYAN ADAM gibi lakapları ile anılan, çok çalışarak, ticârî ve mânevî GÜVENİLİRLİK seviyesine ulaşabileceğinin, BİLGİ ve TECRÜBE paylaşmanın çok büyük değer taşıdığını belirten Güventürk, öğretici / paylaşımcı vasıfları ile örnek bir insandır.İletişim: GSM : 0(533) 345 59 14 / fettahguventurk@gmail.com // www.fettahguventurk.comhttps://www.youtube.com/channel/UCHA8XqDhhK0H5KQtmaA8LaQhttps://www.facebook.com/fettah.guventurk // İnstagram: Fettah Güventürk
(Özelde Türk milliyetçileri ile ülkücülere vatanseverlere…)
“Milliyetçi İttifak”ı cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi kurmuş ve manifestomuzda gerekçelerimizi açıklayarak dört hedef ortaya koymuştuk:
1-Türk milliyetçisi bir adayın seçimlere katılmasını sağlamak.
2-Seçimlere katılmak için gerekli olan yüz bin imzayı toplamak.
3-Türk milliyetçilerinin çıkacak bu aday sayesinde dağılan siyasi iradelerinin toplanması ile ortaya çıkacak gücü göstermek ve bu gücün ortaya çıkması ile bölücü oyların odağı HDP’nin Türkiye siyasetinde belirleyici ve vazgeçilmez olduğu iddiasını çürüterek Türk siyasetinin odağındaki belirleyici gerçek gücün Türk milliyetçileri olduğunu göstermek.
4-Türk milliyetçilerinin ortaya çıkacak belirleyici gücünün görünür olmasının tabii sonucu olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “yürütme” erkinde Türk milliyetçilerinin belirleyici, etkin ve paydaş olmasının önünü açmak.
Ortaya koyduğumuz bu hedeflerden ilk üçü tam olarak gerçekleşti. Dördüncü hedefle ilgili tespitimizin de zaman içinde tabii seyrinde gerçekleşeceğine olan inancımızı korumaktayız.
Seçimlerden bugüne 6 ay geçti.
Bu zaman zarfında seçimlerin hemen ardından, ilk günlerde Millet İttifakı’nı destekleyen arkadaşlarımız, bizlere büyük bir kızgınlık ve siyasi iddialar ile ciddi tenkitler yaptılar ve hakaret içerikli sözler söyleyerek tavırlar aldılar.
Ayrıca, Millet İttifakı’nı ve Cumhur İttifakı’nı desteklemeyen fakat Türk milliyetçilerinin siyasi birliğinden geleceğe ait ümit ve beklenti içinde olan samimi birçok arkadaşımız da Sn. Sinan Oğan’ın Cumhurbaşkanı adayı olarak Sn. Erdoğan’ı desteklemesi sebebi ile büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak bu sonuca sebep olduğumuz için bizlere kızdılar, kırıldılar hatta davamıza ihanet ettiğimiz iddialarında bulundular.
Aslında bizler sadece “hedeflerin doğruluğuna ve kendiliğinden harekete geçeceğine inandığımız milliyetçi-ülkücü hareketin “özgür gücüne” inanarak küçük bir adım atmıştık.
Hepiniz çok yakından biliyorsunuz ki ne seçim süreci öncesinde ne de seçim sonrasında, hatta bugüne kadar hiçbirimizin ne tek tek ne de seçilmiş sözcüler olarak tek bir AK Partili siyasi isim ve yetkili ile bir saniyelik bir görüşmesi olmadı. Cumhurbaşkanlığı çevresinden de hiçbir yetkili siyasi ve saraya yakın bir isimle asla bir araya gelmedik ve onlarla bir görüşme yapmadık.
Biz bir siyasi parti kurmak ya da bir sivil toplum örgütü kurmak için de yola çıkmadık.
Bu konudaki görüşlerimizi ilk açıklamamızda söylemiştik.
Amacımız sadece yeni seçim sisteminin verdiği bir fırsatı değerlendirerek dağınık olan Türk milliyetçilerinin bir kısmının da olsa CB seçim sandığında birleşerek özgür potansiyel güçlerinin görünür kılınmasını sağlamaktı.
Çünkü mevcut “Millet İttifakı” ve “Cumhur İttifakı” arasında bölünecek ve bir kısmının da sandığa gitmeyecek olan milliyetçi oylar bilinmeyecek ve Türk milliyetçilerinin gücü sayılabilir ve tartışmasız bir gerçeklik olarak asla ortaya çıkmayacaktı.
Bu gücümüzün ve de bu gerçekliğin ortaya çıkması ve Türk milliyetçilerinin gelecek günlerde Türk siyasetinde etkinliğinin ve en güçlü belirleyici siyasi hareket olarak tekrar görünür olmasının karşılığında, bizlerin uğradığı haksız ve bir kısmının da iftira niteliğinde olan eleştiri ve suçlamaların elbette hiçbir önemi olmayacaktı.
Burada “Milliyetçi ittifak” ile aynı hedef ve hassasiyetleri taşıyarak “ATA İttifakı’nın” seçim iş birliğini oluşturan ZAFER PARTİSİ genel başkanı Sn. Ümit Özdağ’a ve Türk milliyetçilerinin seçimlerde aday arayışına cesareti ve fedakârlığı ile “kimse yoksa ben hazırım” diyerek Türk milliyetçilerinin bağımsız gücünün ortaya çıkması için köprü olan Sn. Sinan Oğan Bey’e de teşekkürlerimizi sunmak isteriz.
İkinci turda Sn. Ümit Özdağ’ın ve Sn. Sinan Oğan’ın CB adayları arasında farklı tercihlerde bulunması karşısında bizlere düşen verdikleri bu kararları saygıyla karşılamak ve Türk milliyetçilerinin “yürütme” organında kim seçilirse seçilsin yer almasına fırsat vereceği düşüncesi ile kendilerini yalnız bırakmamaktı.
Bizler de onu yaptık ve seçimlerde arkadaşlarımız her iki tercihe de saygı duyarak oylarını ikinci turda özgürce kullandılar.
Seçim sonrası 6 ay sessizce bekledik.
Kırıcı tartışmalardan kaçındık ve zamanın bazı gerçekleri daha görünür kılacağına inandık.
Bu geçen 6 ay içinde bizlerin hatalı ve yanlış hedefler içinde olduğumuz iddiasında olan hareketimizin bilinen kanaat önderlerinin, bizlerin hedeflerinden daha doğru bir hedef için ve daha güçlü ve geniş tabanlı örgütlü bir yapı içinde bir araya gelmelerini ümitle ve sabırla bekledik.
Seçim sonrası ümitlendiğimiz birkaç teşebbüs oldu ve açıklamalar yapıldı. Fakat bazı tespitler ve mevcut siyasi durumun analizi ile haklı muhalefet cümlelerinin yer aldığı bildiriler ve sonrasında da henüz somut ve elle tutulur bir şekilde Türk milliyetçilerinin siyasi birliği için çalışma başlatılamadı.
Türk milliyetçiliği ideolojisini siyasi hareketlerinin merkezine alan siyasi partiler de bugüne kadar mahalli seçimlere odaklı ortak bir strateji için henüz adım atmadılar.
“Milliyetçi İttifak” olarak önümüzdeki günlerde görüş ve düşüncelerimizi yine hedef odaklı ve de Türk milliyetçilerinin ülkemizin her köşesinde arzu ve beklentisine paralel olarak yerel seçimlerle ilgili açıklamalarımızın yer alacağı ikinci “yerel seçimler manifestosu”nun da çalışmalarına başlamış durumdayız.
Bu çalışmalara başlamadan önce “Milliyetçi İttifak” grubumuzda yer almak isteyen yeni arkadaşlarımızın ve ikinci çalışma dönemimizde de yeniden bizlerle birlikte olmak isteyen arkadaşlarımızın belirlenmesi için gruptaki haberleşmelerimize kısa bir süre ara vereceğiz.
Katılımlarla her gün büyüyen ve genişleyen “Milliyetçi İttifak” grubumuzda teklifinize sunduğumuz kurallarımızı sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Görüşlerinizi ve yeni tekliflerinizi bekliyoruz.
1-Önümüzdeki yerel seçimlerde Türk milliyetçisi partilerin ortak seçim stratejisinde birleşmeleri için çalışmak ve Türk milliyetçisi kamuoyunun baskısını bu doğrultuda oluşturmak.
2-Türk milliyetçiliği ideolojisini merkeze alan MHP, İYİ PARTİ, BBP, ZAFER PARTİSİ başta olmak üzere diğer milliyetçi partilerin aday listelerinde ülküdaşlarımızı karşı karşıya getirmenin onulmaz yaralar açacağının bilinci ile taraflara ısrarla gerekçeli uyarılarda bulunmak.
3-Grup paylaşımlarımızda özgün, yeni fikir ve iddiaları paylaşarak, sosyal medyada başka merkezlerde hazırlanmış video ve propaganda malzemelerinin tekrar tekrar paylaşılmasından kaçınmak.
4-Hedefimizin Türk milliyetçisi adayların yerel seçimlerden güçlü çıkması olduğunu unutmadan, Türk milliyetçilerinin siyasi oy bütünlüğünü bozacak dili kullanmamak ve hareketimiz içindeki tartışmalardan azami hassasiyetle uzak durmak.
5-Seçim stratejimizi, eğer Türk milliyetçileri yerelde siyasi oy bütünlüğünü sağlarsa bu birlikteliğin ortaya çıkaracağı sinerji ile Türk milliyetçisi adayların seçilme şansının birçok seçim mahallinde çok yüksek olduğunu ısrarla ifade etmek ve falan partinin kazanması yerine falan partinin desteklenmesi gibi siyasi iddiaların zafiyet ve öz güven eksikliği olduğunu unutmamak.
6-Yerel seçimler öncesi Türk milliyetçisi adaylar gösterme konusunda ortak safta “Milliyetçi İttifak” olarak buluşan partilerin tabanımızda desteklenmesi konusunda kamuoyumuzu diri tutacak örnek paylaşımlarda bulunmak.
7-CHP ve AK Parti adaylarının hangi gerekçe ile olursa olsun yerel yönetimlerde Türk milliyetçisi bir aday ya da Türk milliyetçilerinin destekleyeceği bir aday göstermemelerine rağmen farklı sebeplerle desteklenmesinin siyasi acizlik ve zayıflık olacağını ısrarla paylaşmak ve bunu ifade etmek.
Bu ana kurallar çerçevesinde çok kısa bir zaman sonra “Milliyetçi İttifak’ı” arkadaşlarımız ile yeniden yola koyana kadar sağlıkla kalın ve Allah’a emanet olun.
Dünyanın gözü önünde çirkin bir oyun oynanıyor. Ortadoğu’ya ABD çıkarlarına uygun bir şekil verilmeye çalışılıyor. Bu işte kullanılan malzeme ABD’nin Ortadoğu’daki gerçek müttefiki İsrail’dir. Bu nasıl savunmadır ki 15.000 Filistinli, çoğu kadın ve çocuk, siviller rahatça öldürülüyor. Camiler, okullar, kiliseler ve hastaneler bombalanıyor. Ayakta bina kalmıyor. Büyük çoğunluğu yıkılıyor. Yıkıntılar altında kalan şehitlerin sayısı da bilinmiyor. Arap ülkelerinin çoğu diplomatik çözüm peşinde… Toplantılarda veya sinemalarda verilen aralara benzer şekilde silahların bir süre susması ateşkese tercih ediliyor. Anlaşılan ABD emrindeki İsrail’in hesabında daha birçok Filistinliyi öldürmek var. Farklılıklara saygı ve bir arada yaşama şuuru dinamitleniyor. ABD ve İsrail sürekli artacak bir krizi besliyor.
Irkçı İsrail kana doymuyor. Aslında bu bir savaş değil; açıkça bir soykırımdır. Çünkü, soykırım bir gücün veya ülkenin kendine karşı olan bir gurubu sistemli bir şekilde ortadan kaldırma sürecidir. İsrailli muhaliflerin de oynanan oyundan rahatsız oldukları açıktır. Hiç kimsenin diğerinin yaşama hakkını ortadan kaldırması kabul edilemez. İnsan haklarının en önemlisi yaşama hakkıdır. Milletlerarası yasaları çiğnememek esastır. ABD’nin de çirkin yüzü ortaya çıkmıştır. Soykırımın kuralı yoktur. Yüzlerce silahı ve malzemeyi İsrail’e veren patron ABD’dir. 7 Ekim sonrası AB’nin ve güdülen Batılı ülkelerin terör filmi kopmuştur. Amaç Gazze’yi yok etmek ve tarihten silmektir.
Maalesef milletlerarası kuruluşların tutumu kendi varlıklarını inkardır. Bu sözde ciddi ve önemli kuruluşların Dünya barışına katkısı ve istikrarı sağlaması hayaldir. Eğer 3. Dünya Harbi çıkacaksa; bu acemi ve kişiliğini yitirmiş, çoktandır itibar kaybetmiş, ABD’ce beslenen ve güdülen küçük adamlar sayesinde olacaktır. Hamas vatan topraklarını korumaktadır. Müslüman kardeş ülkeleri nedense hep arayıp bulamıyoruz. Bağımlı bağımsızlık çok sırıtıyor. Maalesef ümmetimiz yine kayıptır. İyi ki Türkiye var da mazlumlar korunmakta ve savunulmaktadır. Gazze’nin işini bitirdikten; iki ayrı devlet olmayı devre dışı bıraktıktan sonra, hedef Suriye’nin güney bölgesi olacaktır. Böyle giderse, ABD gibi İsrail de sınır komşumuz olabilir. ABD Amerikalı kürtlere ve terör örgütlerine yaptığı yardımları yarın bize karşı İsrail’e de yapabilir. Tedbirler almada kusur etme lüksümüz yoktur. Türkiye savunma sanayiine daha fazla kaynak ayırmalı ve çeşitlendirmelidir. Güzel hizmetler devam etmelidir. Devlet terörüne ve soykırıma karşı çıkmak İsrail’in varlığını reddetmek olamaz. Mevcut Netanyahu hükümeti İsrail’in bütünü değildir. Yaşama hakkı kutsaldır. Ama öldürme bir hak olamaz. Bütün Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında ve 15 Temmuz sonrası bazı askeri çevrelere karşı doğan tepkici ve yıpratıcı eğilimler asker sayısının azaltılmasına, maksatlı olarak tahsisatın kesilmesine kadar vardırılmıştı. Ne yapalım ki, zaman zaman önümüzü göremiyoruz ve geleceğimizi yeterince düşünemiyoruz.
20 Kasım’ı Dünya Çocuk Günü ilan eden BM, Gazze’deki katliam sonrası şehit edilen binlerce çocuğun öldürülmelerini mi kutlamıştır? İtibarını yitiren BM gibi diğer kuruluşlar da ABD’nin arka bahçesi haline getirilmiştir. Bu insanlık adına utanç verici bir durumdur.
Eğitim, toplumların kalbinde bir dönüşüm yaratırken, bu değişimdeki anahtar figürler hiç şüphesiz öğretmenlerdir. Onlar, bilgiyi paylaşmanın ve öğrencilerini aydınlatmanın gururunu yaşayan gerçek kahramanlardır. Bugün, Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliği’ni kabul ettiği tarih olan 24 Kasım’da, öğretmenlerimizin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hatırlayarak, onlara olan sevgi ve minnettarlığımızı ifade ediyoruz. Peki, Öğretmenler Günü’nün tarihçesi nedir?
Öğretmenler Günü’nün Tarihçesi:
Öğretmenler Günü, Türkiye’de 1981 yılında 24 Kasım tarihinde kutlanmaya başlanmıştır. Bu tarih, Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliği’ni kabul ettiği gün olarak belirlenmiştir. Atatürk, eğitimin önemine vurgu yaparak, “Millet Mektepleri Başöğretmenliği”ni kabul etmiş ve bu günü öğretmenlere adanmış bir gün olarak ilan etmiştir. Bu özel gün, her yıl 24 Kasım’da, öğrencilerin ve toplumun öğretmenlere duyduğu sevgi ve saygının bir ifadesi olarak kutlanmaktadır.