7.7 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 214

Kıbrıs Gazze Olur mu?

     (Bu yazım varsayımlara dayanarak değil, tarihi gerçeklerin sonuçlarına göre kaleme alınmıştır.)

       Bundan 14 yıl önce bazı köşe yazarları 2009 yılında Filistin Gazze’de yaşanan İsrail mezalimine bakarak Kıbrıs ‘ta da böyle bir süreç yaşanır mı? Endişelerini dile getiren yazılar yayınlamışlardı…

         Bu insanlık ayıbından önce Bosna Hersek Hocalı soykırım işbirlikçisi; Darfur ile Somali soykırımlarının destekçisi ABD-AB ikilisinin sıralamış olduğum bu insanlık ayıplarına seyirci kalmalarını, Amerika ve İngiltere’nin Irak’ı işgali sırasında sivil halka uygulamış olduğu akla hayale gelmeyecek baskı ve işkencelerini hafızalarımızda canlandırdığımızda, bu ülkelerin yarım asırdır barışın var olduğu Kıbrıs’ta günün birinde kendi menfaatlerini gerçekleştirmek uğruna böyle bir cehennemi yaşatmayacaklarını hiç kimse iddia edemez!

      Kaldı ki, adada yaşanabilecek böyle bir kargaşada maşa olarak Rum’ları ve Yunanistan’ı kullanacakları kesindir. Tarih sayfalarımız bu ülkelerin bizler için planladıkları Bizans oyunları ile doludur…

        Günlerdir Gazze de yaşayan iki milyon Filistinlinin çoluk, çocuk, yaşlı, hasta demeden İsrail’in o acımasız bombardımanı altında neler yaşadığını ve bu insanların çaresizliğini, yardım feryatlarını içimiz parçalanarak yaşlı gözlerle izliyoruz.

     Hamas’a yönelik gerçekleştirildiği söylenen İsrail saldırılarında kullanılan silahların hedefinde sivil halkın olması tek kelime ile tüm dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen bir soykırımdır.

       Televizyon ekranlarından canlı olarak yayınlanan bu insanlık trajedisi işte tam da bu noktada 1963 yılında Kıbrıs’ta Rum’lar tarafından Türk’lere uygulanan toplu katliamlarla bire bir örtüşmektedir. (21 Aralık 1963 tarihinde 103 Türk köyü Rumlar tarafından bir gecede yerle bir edilmiş, yüzlerce Türk katledilmiş, binlercesi yaralanmış, on binlercesi göçe zorlanmıştır.)

     Ancak o acılı dönemde böyle canlı yayınlar yapan televizyonlar ve olayları izleyen savaş muhabirleri yoktu ki! Rum’ların bu insanlık ayıbını tüm dünyaya göstersin ve duyursun.

     Ama o günleri yaşayan tanıklar, tarihi belgeler, günümüzde ortaya çıkarılan kayıp Türk’lerin toplu mezarları yapılan bu katliamların en önemli kanıtlarıdır.

         Filistin de halen devam eden bu insanlık ayıbı yaşanırken, İslam âleminden sadece Türkiye ve İran’ın bu katliamlara tepki göstermesinin; Türkiye’nin durumdan vazife çıkararak ateş kesin sağlanabilmesine yönelik gayretinin, Lübnan ve Mısır’ın dışında ABD uydusu olan diğer Arap ülkelerinin bir kınama mesajını bile yayınlamamaları; bu olayın en önemli boyutu ve Amerikan emperyalizminin gerçek yüzüdür.

     Bir İslam ülkesinde Müslümanlar top yekûn katledilmektedir. Ancak aynı dine mensup ülkelerin çıtı çıkmamaktadır!

     İşte Filistin’in eski devlet başkanı rahmetli Arafat’ın ölümünden kısa bir süre önce rahmetli Denktaş’a söylediği şu cümle şimdi çok daha iyi anlaşılmaktadır:

   ’’ Ne mutlu sana ki başın sıkıştığı zaman sana yardım edecek bir Anavatanın var. Ama ne yazık ki benim gömülecek bir karış toprağım bile yok…’’

         Sevgili Kıbrıs Türk’ü:

         ‘’Vatanım denebilecek bir karış toprak parçasına olan özlem ve başın sıkıştığı zaman sana koşup yardım edecek, seni sarıp sarmalayacak olan Anavatan hasreti.’’ Rahmetli Arafat’ın bu söylemi ile ancak bu kadar çarpıcı bir şekilde anlatılabilir.

        KKTC’de yaşayan Kıbrıs Türk Halkını Anavatanından soğutmak ve kopartmak isteyenlerin bugün Gazze’de yaşayan insanların karşı, karşıya kaldıkları felaketlere bakarak bir vicdan muhasebesi yapmaları gerekmiyor mu?

      Şu anda Anavatan Türkiye’nin garantörlüğü, koruma ve kollaması olmasaydı; bazı kafadan bacaklıların Rum ağzı ile konuşarak yabancı askerler adayı terk etsin dedikleri Türk Askeri 1974 den beri adada barışı sağlamasaydı, bu gün Kıbrıs’ta 40 yıldır yaşayan bir Türk devleti ve bu devletin tüm nimetlerinden istifade eden bunca siyasetçisi olur muydu?

    Hele ki, Talat-Akıncı ikilisinin KKTC Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde kırmızı plakalı Mercedeslere kurularak caka satan bakanlarının, sadece kendi yandaşlarına hizmet üreten milletvekillerinden oluşan bu iktidarların adada ki çözümü Kıbrıslılar gerçekleştirecektir dayatmasına sessiz kalarak; ‘’tek devlet, tek kimlik ve tek egemenliği’’ kabul ederek! Kol, kola girdikleri Rum yoldaşları ile birlikte Birleşik Kıbrıs projesine onay veren ve her geçen gün biraz daha  ‘’Girit Sürecine’’ yaklaşıldığını görmezden gelen müzakerecilerimiz olur muydu?

         Ancak şundan hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Kıbrıs Türk Halkı tarihin hiçbir döneminde Anavatanından ve desteğinden ayrı kalmamıştır.

     Onun içindir ki! Kıbrıs Türk Halkı bugün Gazze’de yaşanan insanlık dramı ile asla karşı karşıya kalmayacaktır. Yazımın başında da belirttiğim gibi adada ki emperyalist menfaatleri adına günün birinde böyle bir çılgınlığı yapmaya kalkacaklara hatırlatmak istediğim tarihsel bir gerçek önümüzde tüm canlılığı ile durmaktadır.

    1974 yılında da böyle bir çılgınlığı bugünün soykırım seyircilerinin onaylarını alarak başlatan Bizans Maşaları! Karşılarında, Türk Milletinin kararlı duruşunu ve onun sinesinden çıkan Türk Ordusunun gücünü bulmuşlar ve hak ettikleri cevabı da almışlardır.

     Kıbrıs’ta son dönemde oynanan oyunlar, Türkiye’nin yeniden böyle bir çılgınlık ile karşı karşıya kalmasına neden olursa! Bu oyunun aktörleri kim olursa olsun karşılarında bu defa çok daha güçlü bir Türkiye’nin yanı sıra; çok deneyimli, en modern silahlarla donanımlı Kahraman Türk Ordusunu bulacaktır.

      Türk Milleti’nin vatan sevdasına olan bağlılığı tarihin her döneminde girdiği bütün sınavlardan başarı ile çıkmıştır. 

     Amerika bu gerçeğin bilincinde olduğu içindir ki bu sorunu masa başında çözmenin peşinde olup, her türlü Bizans oyununa onay vermektedir.

          Kıbrıs’ta her geçen gün Rum’un biraz daha ağırlığının hissedildiği bir süreç giderek artmaktadır!

       Ekonomik yönden Rum kesimi maksatlı olarak cazibe merkezi haline getirilmektedir. Güney de pek çok eşyanın daha ucuz olması, sağlık hizmetleri ve ilaçların bu hizmetten yararlanmak isteyen Kıbrıs Türk Halkına ücretsiz olarak sağlanması, Güneyde iş yeri açmak isteyenlere Rum’un para desteği sağlaması. Güneye yerleşmek isteyen Türklere eskiden bıraktıkları evin arsası üzerinde yeni konut yapımı vaadinde bulunulması. Rum’lar kuzeyde bıraktıkları arazilerini, mal ve mülklerini geriye almak için davalar açıp kazanırken, Kıbrıs Türk Halkının güneyde bırakmış oldukları arazi, mal ve mülklerine sahip çıkılmaması. Okullarda ki eğitim de yaşanan olumsuzluklar! Kıbrıslılık kimliksizliği ile akılları karıştırılan gençler…

         Yukarıda sıraladığım tüm olumsuzluklar Gazze’de yaşananlarla mukayese dahi edilemez. Ama bir milletin yaşamı için gerekli olan her şeyin tekrar sorgulanarak tüm kazanımlarının yeniden sınıflandırılması hangi insanlık kalıbına sığar?

          Sevgili Kıbrıs Türk’ü;

          Unutmayınız ki, ölü çocuklar büyümez!

           Babalarınız sizlere özgürce yaşamanız için bağımsız bir vatan bırakmak adına kendilerini feda ettiler. Beşparmak dağlarına egemenliğinizi simgeleyen Ay Yıldızlı Bayrağınızı diktiler. Bu değerlere sahip çıkarak çocuklarınızın geleceğini ve kendi yaşamınızı Birleşik Kıbrıs oyununa feda etmeyiniz. 1963 yılında, 1974 yılında Rum’ların sadece Türk oldukları için hunharca katletmiş olduğu çocuklarınız,  özgürce soluduğunuz vatan topraklarınızda güle oynaya büyüyemediler.

        İsrail’in bombaları ile hiçbir günahı yokken öldürülen çocuklar da ne yazık ki bu gün Gazze’ de aynı kaderi paylaşıyorlar.         

        Kıbrıs asla bir Gazze olmaz!

        Ancak Rum’la yapılan görüşmelerde; Kıbrıs Türk Halkının adada elde etmiş olduğu tüm kazanımlar birer, birer kaybedilecek olursa!

      Unutulmasın ki, önümüzde ki dönem Girit sürecini hatırlatacak gelişmelere neden olabilir.

Kabul-Ü Adem  –  Tasdik-İ Adem

     Eğer denilse: Dalâlet / bâtıl ve boş inançta öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir; değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı. Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz / sayısız eşyaya / şeylere müştak / çok istekli ve hayata âşık olduğu halde; küfür vasıtasıyla, mevtini / ölümünü bir idam-ı ebedî / sonsuz yokluk ve bir firak-ı lâyezalî / sonsuz bir ayrılık ve zevâl-i mevcudatı / varlığın sona ermesini ve ahbab ve sevdiklerinin vefatlarını ve bütün sevdiklerini idam / yok olmuş ve müfarakat-i ebediye / ebediyyen ayrılık suretinde, gözü önünde, daima küfür / inançsızlık vasıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?

     İmana karşı mübareze eden / çekişen ehl-i küfür / inançsız kişiler; gayet müşkülât / zorluklarla  menfî itikatlarını kabul-ü adem / yokluğu kabul ve tasdik-i adem / yokluğu tasdik suretinde ispat ve kabul etmeye çalışsalar; o küfür / o inkâr bir cihette yanlış bir ilim ve hattâ bir hüküm sayılabilir. Yoksa, irtikâbı / işlemesi çok kolay olan, yalnız adem-i kabul / kabulsüzlük ve inkâr ve adem-i tasdik / tasdiksizlik ise, cehl-i mutlak / tam bir cehalet ve hükümsüzlüktür.

     Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabul / kabulsüzlük bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve cahilâne / cahilce bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal / imkânsız şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz.

     Amma inkâr ise, o adem-i kabul / kabulsüzlük değil, belki o kabul-ü adem / yokluğu kabuldür, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur. O halde, senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur.

     Hem, ey Şeytan! Bâtılı hak ve muhali / imkânsızı mümkün / olası gösteren gaflet, dalâlet,  safsata, inat, mağlata / saçmalık, mükâbere / büyüklenmek, iğfal / aldatma ve görenek gibi şeytanî desîseler / hilelerle; çok muhalâtı / imkânsızlıkları intaç eden / doğuran küfür ve inkârı, o bedbaht, insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun!

     Elhasıl, itikad-ı küfriye / inançsızlık, iki kısımdır. Birisi: Hakaik-i İslâmiye / İslâm hakikatlerine bakmıyor. Kendine mahsus yanlış bir tasdik ve bâtıl / hurafe bir itikat ve hatâ bir kabuldür. Zâlim bir hükümdür.

     İkincisi: Hakaik-i imaniyeye / iman gerçeklerine karşı çıkar, muaraza eder / sözlü mücadelede bulunur. Bu da iki kısımdır.

     Birisi: Adem-i kabul / kabulsüzlüktür. Yalnız, ispatı tasdik etmemektir. Bu ise bir cehildir. Bir hükümsüzlüktür ve kolaydır.

     İkincisi: Kabul-ü adem / yokluğu kabuldür. Kalben, ademini / yokluğunu tasdik etmektir. Bu kısım ise bir hükümdür, bir itikad / bir inançtır, bir iltizam / bir gerekli bulmadır. Hem iltizamı / gerekliliği için nefyini ispat etmeğe mecburdur.

     Neden bir cüz-ü hakikat-i imaniyeyi / iman hakikatinin birini inkâr eden kâfir olur ve kabul etmeyen Müslüman olamaz. Halbuki, Allah ve âhirete iman, bir güneş gibi o karanlığı izale etmek / gidermek lâzım geliyor. Hem neden bir rükün / bir esas ve hakikat-i imaniyeyi / iman hakikatini inkâr eden mürted / dinden çıkmış olur, küfr-ü mutlaka / tam bir inançsızlığa düşer ve kabul etmeyen İslâmiyetten çıkar? Halbuki sair / diğer erkân-ı imaniyeye / iman esaslarına imanı varsa, onu küfr-ü mutlak / inançsızlıktan kurtarmak lâzım geliyor.

     İman, altı rüknünden / esasından çıkan öyle bir vahdanî / Allah’ın birliği ile alâkalı hakikattir ki, tefrik / birbirinden ayrılmayı kabul etmez. Ve öyle bir küllî / bütündür ki, tecezzî / bölünmeyi  kaldırmaz. Ve öyle bir küll / bütündür ki, kabil-i inkısam olmazlar / kısımlara ayrışmayı kabul etmezler. Çünkü, herbir rükn-ü imanî / iman esası, kendini ispat eden hüccet ve delilleriyle, sair  / diğer erkân-ı imaniyeyi / iman esaslarını ispat eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet-i âzam / en büyük delil olur. Öyleyse, bütün erkânı /rükünleri bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl / bâtıl bir fikir, hakikat nazarında birtek rüknü / esası, belki bir hakikati iptal edip inkâr edemez. Belki adem-i kabul / kabulsüzlük perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr-ü inadî / inadî bir inançsızlık yapabilir. Git gide küfr-ü mutlaka / tam bir küfre düşer, insaniyeti mahvolur, hem maddî hem mânevî Cehenneme gider.

İlahiyatçı – Felsefeci Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, Nevzuhur Devrimbaz İlâhiyatçıları Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Günümüzde potansiyel bir güç olarak kendi kabuklarına sinmiş olsalar da ilk fırsatta ortaya çıkıp dinde inkılap… kendi isimlendirmeleriyle ‘devrim’ yapmak sevdasından vazgeçmeyen ilâhiyatçıların varlığı biliniyor. Umûmî bir değerlendirmenizle mülâkatımıza başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay: Nevzuhur bâzı ilâhiyatçılar,  Allah’ın kitabı asırların anlayışına göre değiştirilecekse o zaman ilâhî din diye bir şey kalır mı? O dinin sağlam ve sâbit mü’minleri olur mu? Her devirde birilerinin aklına göre uydurma metinler âyetlerin yerine geçecekse, her yeni gelen öncekinin uydurmalarını beğenmeyip, yenilerini ekleyecekse orada mukaddeslik ve ilâhîlik kalır mı?

Böylelikle Kur’ân da modern ve beynelmilel mi olacak?

Oğuz Çetinoğlu: Siz de biliyorsunuzdur. Aklı başında bir ilâhiyatçının bu sorulara müspet cevap vermesi mümkün değil. Bunu onlar da biliyorlar. Ayrıca bilmeleri gerekir ki; dinde, dilde ahlâkta ve mûsikîde devrim olmaz. Buna rağmen târihte benzer düşüncelere rastlanmıyor değil…

Prof. Dr. Bolay: Evet! Max Weber’in ifâdesiyle Rönesansla birlikte eski Yunan’ın putları mezarlarından hortlatıldı. Böylece sahte ilâhlar ortalığı kaplayınca İnsanların Allah ile olan bağları koptu. Sahte tanrılar ortalığı kaplayınca bilhassa gençler neye tapacağını bilemediler. Bu karmaşa Avrupa’da mânevî huzursuzluğu artırdı; toplumlar karıştı. Bu karmaşayı Batılı bir kısım filozofların farklı görüşleri de hızlandırdı. Fakat en büyük etkiyi, Karl Popper’ın tenkidçi tahlilleri dikkate alınacak olursa, Schleirmacher (öl. 1834) ve Hegel (öl.1831) ve onu takip eden idealist (Dilthey ve tâkipçileri) veya materyalist (Feurbach, Karl Marx ve tâkipçileri) filozoflar yanında pozitivist ideolojiye mensup filozof ve sosyal bilimcilerin gerçekleştirdiği söylenebilir.

Çetinoğlu: Tabiatı, Tanrı olarak kabul edenler de var…

Prof. Bolay: Tabiatçı akım, tabiatı tanrı ilân etmişti. Bunun sonucunda Tanrı’nın her şeye kadir olmasının, her şeyi bilip görmesinin ve denetiminde tutmasının yerini, doğanın/tabiatın her şeyi bilmesi ve her şeye gücü yetmesi, fikri ve inancı kaplamıştı.

Bu ve benzer akımlardan ilham alan Hegel, târihsici/târihselci görüşüyle ‘Târihi, Tanrı yerine koydu.’ Bunun neticesi olarak ‘Allah’ın Mahkeme-i Kübrası’ yerine ‘Târihin mahkeme-i kübrası’nı getirdi.

Çetinoğlu: Ne gibi gelişmeler yaşandı?

Prof. Bolay: Karl Popper’ın tespitiyle bu hareket ‘gerçek olguların tanrılaştırılmasına’ yol açtığı gibi, ‘lâikleşmiş millet ve sınıf dinlerini, varoluşçuluğu, pozitivizmi ve davranışçılığı’ da doğurdu. Nasılcı/pozitivist akımın felsefe, eğitim ve din anlayışı Batı’nın müşrik ve münkir aklının şaşı bakışının en canlı temsilcisidir. Çünkü o bakış, olaylara ve varlıklara sâdece duyuların izlenimleriyle bakar. Bu ve diğer akımlar bizde uzun zamandır ağır yaralar açmıştı, açmaya da devam ediyor.

Bizim bâzı nevzuhur ilâhiyatçılarımız, kendileri bunun farkında olmasa da, bunların mahsulüdür. Köklerinde Hegel’in müşrik ve târihsici aklı ile pozitivizmin târihsici münkir aklı yatmaktadır.

Bu nevzuhurların bâzıları  menşeli, bâzıları diyar-ı Arâp medreseleri çıkışlıdır.

Çetinoğlu: Ne diyorlar?

Prof. Bolay: Hemen hepsi, Hegel’in târihi putlaştırıp onu Tanrı’nın yerine geçiren târihsici aklının tesiriyle Allah’ın bilgisini, kudretini, irâdesini ve kitabı Kur’ân-ı Kerîm’i sorgulamaya çalışıyorlar.

Bu ‘Târihsici’ prof’ların bir kısmı Kur’ân âyetlerinin %90’ının çağımızda geçersiz olduğunu, dolayısıyla çıkarılması gerektiğini ileri sürüyor.

Çetinoğlu: Niçin çıkarılmalıymış?

Prof. Bolay: Asrın anlayışına uygun değilmiş.

Bir kısım prof.’umuz, târihî olaylarla ilgisi bakımından bâzı âyetlerin Kur’ân-ı Kerîm’den çıkarılmasını isterken, çağın anlayışını oluşturan Batılı düşünürler, bilimciler ve siyâsîler, hangi Kur’ân âyetlerini zihinlerine/zihniyetlerine uygun bulmayıp itirazda bulundu?

Diğer taraftan bunlar, diyelim ki Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyeti makbul saydı; bu durumda, âyetleri makbul görmeleri hemen onları Müslüman olmaya mı götürdü? Bulanlar varsa hemen Müslüman mı oldular? Bizim imanımızın, tefekkürümüzün ölçüsünü o müşrik akıl sâhipleri mi belirleyecek, yahut, biz her şeyimizi onların anlayışına ve zihniyetine göre mi düzenleyeceğiz?

Çetinoğlu: Değişiklik taleplerinin gerekçelerini açıklıyorlar mı?

Prof. Bolay: Bunlara göre şimdi Allah’ın kitabı Kur’ân, cihalşümul değilmiş. Niye değilmiş? Çünkü onlara göre Allah’ın bilgisi bu günleri görememiş (hâşâ!..), aklı geleceği idrak edemeyesi imiş. Bunlar kendi akıllarını Allah’ın takdirinden üstün gördükleri için ona yön vermek lüzumunu duyuyorlar.

Bir kısmı bâzı âyetlerin çıkarılmasını istiyor. Bir kısmı Kur’ân’ı ve peygamberlerin mâsumluğunu Tevrat’daki bâzı peygamberlere günah ve zina isnat eden uydurma rivâyetlere dayanarak, Kur’ân’ı, bir Müslümana yakışmayacak şekilde, tartışmalı hâle getirmeyi mârifet zannediyor.

Bir kısmı da Kur’ân’ın evrensel olmadığını ileri sürerek cennetteki evlere, çadırlara kafayı takıyor. Yetmiyor, Kur’ân’daki bir kısım âyetlerin farklı şekillerde tekrarını ‘bıktırıcı’ buluyor.

Diğer bir kısmı da, anlamadığı, irtibat kuramadığı, dolayısıyla mütehayyel bir Hegel’i rehber edinmeye çalışıyor; kendince ‘aforizmalar’ yazıp, bu aforizmaları, çıkarılmasını istedikleri Kur’ân âyetlerinin yerine koymak istiyor. Başka bir kısmı da, hadisleri ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

Bir kısım âyetlerin tekrarı hazretleri bıktırıyormuş! Okumayın öyleyse!.. Ben az çok mânâya vakıf olarak 75 senedir Kur’ân okuyorum, hiç de bıkmıyorum… Milyarlarca Müslüman ve âlim de asırlardır onu okumaktan bıkmıyor! Üstelik mânevî haz duyuyor! Ufukları açılıyor… Her okuyuşda yeni mânâlar zuhur ediyor.

Çetinoğlu: İnsanoğlu, iyiden, doğrudan ve güzelden bıkmaz ki…

Prof. Bolay: Meselâ ben, 65 senedir Mehmed Âkif’in, Yahya Kemal’in ve benzerlerinin şiirlerini zevkle okuyorum, beni hiç de bıktırmıyor. Nevzuhurları Kur’ân’daki bâzı tekrarlar bıktırdığına göre, demek ki onların tabiatında(n) ve hayatlarında(n) bir bıkkınlık var.

Çetinoğlu: Muhtemelen anlayamadıkları için sıkılıyorlardır…

Prof. Bolay: Biz, ebeveyn olarak, öğretmen, âmir v.b. olarak evde, okulda, câmide, muhtelif sohbetlerde bir kısım sözlerimizi yer yer tekrarlamak lüzumunu duymuyor muyuz? Duyuyoruz. Neden? Bâzı sözlerimiz, fikirlerimiz dinleyenlerin zihninde yer etsin, diye tekrar ediyoruz. Allah yarattığı kulun anlayış ve öğrenme kabiliyetini bilmez mi; dikkate almaz mı? Elbette alır, almışdır; fakat, idraki noksan üstün akıllar(!) bunları kavrayamıyor.

Kendi akıllarının daha üstün olduğunu sanarak konuştukları halde, bir de kalkıp Allah’a secde ediyorlar! Takıyye mi yapıyorlar? Aklını ve bilgisini noksan görüp onu tashihe ve tamamlamaya (hâşâ) çalışan bu ‘üstün akıllar’ın, yahut ‘akl-ı evvel’lerin beğenmedikleri Tanrı’ya kalkıp da secde etmesi hangi aklın eseridir? Mantıkları mı durmuş?

Çetinoğlu: Başka noksanlıkları da vardır…

Prof. Bolay; Zâten kıyas mantığını bile doğru dürüst kullanabildikleri yok. Tenakuzlar katar katar! Hegelvârî diyalektik mantığına heveslenseler de, asla beceremiyorlar. Diğer taraftan, inandıkları tanrıları kendi akıl ve nefisleridir: Aslında Allah’a değil kendi (nefis)lerinde ihdas ettikleri (heva-heves) putlarına secde ediyorlar. Dolayısıyla bunlar, günümüzün hakikî sahte tanrılarıdır.

Çetinoğlu: ‘Hegelvârî’ dediniz. Hegel ne diyordu?

Prof. Bolay: Hegel, yokluğun kendi zıddından varlığı çıkaracağı kanaatindeydi. Bizimkiler buna uğraşsalar da sonu hüsran. Bu sebeplerle bizimkilere ‘nevzuhur bâzı çı sahte tanrılar’ demek vâcip olmuyor mu?!

Çetinoğlu: ‘Çadır’ kelimesini kullanıyorlar. Nereden çıkıyor bu çadır lâfı?

Prof. Bolay: Efendim Araplar, çölde hep çadırlarda yaşadığı için Arapların Müslüman olmasında kullanmak üzere böyle çadırlardan bahsedilmiş…

Ey gâfiller güruhu! Çadır sâdece çöldeki Araplarda mı kullanılır? Orta Asya’da, Sibirya’da, Güney ve Kuzey Amerika’da, dünyanın her tarafında çadır kullanılmıyor mu? Onlar neden Müslüman olmamış? Sonra çölde kullanılan çadır ile Sultan Süleyman Han’ın Otağ’ı bir mi? Sultanların otağı ile cennetteki ‘Çadır’ denilen eşi menendi görülmemiş barınaklar aynı mı, hatta benzer mi? Dünyâdaki hiçbir şeyin cennettekilere hiç mi hiç benzemediğini bizzat Kur’ân haber vermiyor mu?

Çetinoğlu: Kur’ân-ı Kerîm’i anlayabildiklerinden emin olabilir miyiz?

Prof. Bolay: Bunlardan biraz farklı olarak İslâm’ı anlatan ve öven kitapları okuya okuya dinsiz olduğunu söyleyen felsefe hocaları da zaman zaman gazetelerde boy gösteriyor. Öyleleri de var ki, kendi akıllarının ve herkesin aklının Kur’ân’ı tek başına anlamaya yeteceğini iddia ediyor. Sanki kendi aklı kendisine yetiyormuş da başkalarına akıl dağıtıyorlar. Hasılı neler, neler!.. Ne inciler!..

Çetinoğlu:İlâhiyatçısınız. ‘Bu tür ilâhiyatçılar niçin ilgi alanınızda?’ diye sorsam sakil olur mu?

Prof. Bolay: İlgileniyorum, çünkü bunlar, sayıları fazla olmasa da, gazetelerde, bir kısım TV kanallarında devamlı konuşarak, bâzı gazetelerde yazarak, ‘suret-i hak’dan gözüken basit söylemlerle mâsum Müslümanların kafalarının karışmasına yol açıyorlar. Aynı zamanda o mâsumların kendi eksik akıllarına teslim olmalarını da sağlamayı hedefliyorlar. Dolayısıyla fitne çıkarıp kafaları karıştırıp kalplere şüphe ve inkâr tohumları ekiyorlar. Kur’ân’ı ve Hz. Resul’ü itibarsızlaştırmak istiyorlar. Üstelik bunu da İslâm ve Kur’ân nâmına yaptıklarını iddia ediyorlar.

Allah’ın ‘geleceği bilmediği için yanlış bilgi verdiği’ni söyleyip birçok âyetin günün anlayışına uygun olmadığından çıkarılmasını isteyen bu akl-ı evveller, kendi akıllarının Allah’ın bilgisinden ve irâdesinden üstün olduğunu (hâşâ) ileri sürmüş olmuyor mu? Elbette ki bunu söylemek istiyorlar. Belki de üstün akılları(!) bu kadarına bile ermiyor!

Sonra Kur’ân-ı Kerîm’in ‘evrensel’ olmadığını iddia ederek Allah’ın evrensel ilme/ küllî bilgiye/ sâhip olmadığını (hâşâ) iddia etmek gafletinde bulunanlar da yok değil. Niye değilmiş? Efendim, Kur’ân’ın bir çok hükmü sonraki dönemlerde uygulanmayası imiş!

İnsanların ve pek çok kavmin inandıktan sonra imanlarından döndüklerine dâir pek çok misâli bizzat Kur’ân’ın kendisi veriyor. Dönekler hükmün icâbını yapmayınca hükmün umûmîliği kayboluyor mu? Öyleyse ‘Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannâmesi’ pek çok devlet tarafından 1945’den beri çiğnenip dururken o hakların evrenselliği kalkmış oluyor mu? Zâten bizim ‘evrensel’ dediğimiz şeyler, sâdece ve sâdece üzerinde yaşadığımız küre çapındadır. Asla ve kat’a kâinat çapında değildir.

Ey gâfiller güruhu! Eğer Kur’ân evrensel değilse, böyle bir kitabı ancak evrensel bilgiye sâhip olmayan bir varlık göndermiş olmaz mı? O vakit Allah’ın kâinatın hâkimi olarak her şeyi bildiğine olan inanç yok sayılmaz mı? Sayılır elbette. Kur’ân’ın üç harfli bir âyeti bile onun ne kadar kâinat çapında bir mukaddes kitap olduğunu göstermeye yeter de artar bile! Kıyâmet Suresi (âyet,3): ‘Biz ölenleri parmak uçlarından başlayarak yeni baştan aslı gibi yaratmaya da muktediriz.’ Bütün canlılarda parmak uçlarının nasıl birbirine benzemediği ve bu farklılığın günümüzde kimliklerin ve cinâyetlerin aydınlatılmasında nasıl büyük bir fayda sağladığı, idrak sâhibi herkesin ma’lûmudur.

Onlar bu ve benzer söylemleriyle kendi akıllarının üstün olduğunu sanarak konuştukları için bunlara ‘nevzuhur bâzı çı sahte tanrılar’ demek vâcip olmuyor mu? Bundan dolayı aynı zamanda onların Hegel’in, -tam olarak intisap etmedikleri/edemedikleri için- gayrı meşru ‘mânevî torunları’ olduklarını söylemek de isâbetli bir tespit olur… Bunlar Hegel’in târihsici ‘mahkeme-i kübra’sında değil, Allah’ın ‘Mahkeme-i Kübra’sında hesaba çekilirlerse hiç şaşmamalıyız.

Çetinoğlu: ‘Nevzuhur ilâhiyatçılar’ Descartes’i okumuyorlar mı?

Prof. Bolay: Descartes, mükemmel ve kusursuz olanın aynı zamanda yanılmaz ve yanıltmaz olacağını, Allah’ın insanlara yanlış bilgi vermeyeceğini ve bilgisinin de bildirdiğinin (yâni vahyin) de doğru olduğunu söylüyordu. Burada önemli olan husus, insan bilgisinin doğruluğunu ve kesinliğini Allah’ın doğruluğu ve yanılmazlığı ile temellendirilmesidir. Baksanız’a, Descartes bile ulûhiyet anlayışında bizimkilerden daha mantıklı ve daha insaflı! Bunların, bilerek veya bilmeyerek Batı aklına yamanırken, Descartes’ı doğru bildikleri şüpheli olduğu gibi, Hegel’i de okuyup (doğru) anladıkları şüpheli!

Şimdi (iş bu ahval ve şerâit dâhilinde) ‘Allah’ı tahtından indirdik’ diyen Türk yankafalıların (aydınların) ve Batıcı müşrik ve münkir kafalılar ile bunların kafasının aynı biçimde çalıştığını söylemek doğru olmaz mı?

Ancak şunu unutmamak gerekir: Allah, ‘Onu (Kur’ân’ı) biz indirdik ve yemin olsun ki biz muhafaza edeceğiz’ (Hicr.15/9) buyuruyor. Şimdiye kadar da kimse onun bir harfini bile değiştiremedi. Çünkü sâhibi ve koruyucusu Allah’dır, O, va’dinden asla dönmez ve her şeye muktedirdir, mutlak kudret sâhibidir.

Söyleyen ne güzel söylemiş:

Kendisi muhtaç-ı himmet bir dede                                                                                                                                     Nerde kaldı gayriye himmet ede!

Merhûm İzzet Molla da ne güzel söylemiş:

Meşhûrdur ki fısk ile olmaz cihân harâb,                                                                                                                  Eyler ânı (onu) müdahâne-i âlimân harâb!..

(Cihânı âlimlerin şuna buna yamanmaları ve yağ yakmaları harap eder.)

Rahmetli hocam Kemal Edîb Kürkçüoğlu bunlar gibi âlimler topluluğuna ‘ulemâ’ demezdi, ‘ulama’ derdi. Bunlar hakîkaten ‘ulama’dır…

Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

1937 yılında, o dönemde Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da, üniversiteyi Ankara’da okudu.

Türkiye’de felsefe ilminin gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri Bolay, dini konulara da farklı bir yaklaşım açısından bakmıştır. Başta İslâm Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular üzerinde önemli eserler yazdı.

1961 – 1969 yılları arasında öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de doçent unvanlarını aldı.  Sorbon Üniversitesi’nde araştırma yaptı.

1982 yılında Selçuk Üniversitesi  İlâhiyet Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi  İlâhiyat Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptı.

 Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyâsında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı. 

Konudan Konuya  (36)

    – Son zamanlarda doğan erkek çocuklarına “Muhammed” ismini koymak sanki moda oldu! Çocuk kavgalarında veya bu ismi taşıyan kişilere  kızıldığında hitap ediş tarzlarında, kasıtsız ve şuursuzca: “Ulan M…!” gibi bu isme yakışıksız sıfatlarla hitap ettiklerini bir düşünüp titreyelim.

     İşte bu endişeden olsa gerek, bu millet çok hassas ve ince düşündüğü için ve Hz. Muhammed’e sonsuz saygı ve hürmetinden dolayı; bu ismi “Mehemmed” veya umumiyetle “Mehmed” şekline çevirip, öyle telâffuz ederek; istemiyerek de olsa, yapılacak hitap hatâlarından kendilerini uzak tutmasını bilmişler.

     Nitekim: Osmanlı Padişahlarından I. Mehmed (1413 – 1421), Fatih Sultam Mehmed (1451 – 1481), III. Mehmed (1595 – 1603), IV. Mehmed (1648 – 1687), Mehmed Reşad (1909 – 1918), Mehmed Vahdeddin (1918 – 1922) gibi Padişahlar; “Muhammed” olarak değil “Mehmed” olarak isimlendirilmişler; “Muhammed” isimleriyle yadedildikleri takdirde, beklenmedik tahkir edici hitaplardan, “Muhammed” isminin yani Hz. Muhammed’in adının, dolayısıyla O’nun zâtının lekedar olmasına, nazik bir şekilde sed çekmesini bilmişler.

     – “Susamış bir adamın ilk yudum suda bulduğu lezzet son yudumunda yoktur. Büyük bir ikbal veya zaferin ilk neşesi gittikçe azalır. Nihayet duyulmaz olur. Aynı nimet veya sıkıntı içinde bulunan insanlar, her zaman sevinç ve kederde müsavi (eşit) değildirler.” (M. Hamdi Yazır)

     – “Dünyanın başına, dünyada gözü olmayanlar getirilmelidir.”

     – Söz kuvvetini nisbetinden aldığı gibi, kişi de kuvvetini yine nisbetinden almalı.

     – İlim bir hucce-i bî sahildir.

        Anda âlim geçinen câhildir. (Nâbî)

     – İsrail – Filistin savaşı (2023), Makyavel’in “Gaye için herşey meşrudur!” menfî fikrinin; İsrail tarafından her zaman olduğu gibi, nasıl benimsendiğinin müşahhas / somut bir şekilde gözler önüne serilmiş hâlidir.

     – Nice insanlar var elbisesiz! Nice elbiseler var insansız!

     – Bazan umulmayan kimselerden güzel söz ve fikirler sâdır olabilir / çıkabilir. Fakat söyleyenden dolayı güzel, yerinde ve doğru bir sözü reddetmemeli.

– Dini yanlış anlayan dindarlara bakarak, din suçlanmalı mı?

  Hatâlı doktorlar yüzünden Tıbba cephe almak doğru olur mu?

  Hukuku yanlış uygulayan avukat ve hakimlerden ötürü, Hukuka sırt çevirmek yakışık alır mı?

– İki uzaylı konuşuyor:

   Uzaylı x: Dünya denen bir gezegen varmış! Orada insan denen topraktan varlıklar yaşarmış.

   Uzaylı y: Ne yiyip içerlermiş?

   Uzaylı x: Toprak!

   Uzaylı y: Toprak toprağı yer mi?

   Uzaylı x: Bir şeyden herşeyi, herşeyden bir şeyi yaratan Allah yedirir.

   Uzaylı y: Tıpkı bizlerin, uzayda olup, uzayda yaşadığımız, uzaydan yiyip içtiğimiz gibi desene. 

   Uzaylı x: Ha şunu bileydin.

–  Nereden geldim?

   Beni kim getirdi?

   Ve neredeyim?

   Beni kim burada, niçin tutuyor?

   Ve nereye gideceğim?

   Beni kim? Niçin buradan götürecek?

   Sorularını her insan kendine sormalı,

   Kendini sorgulamalı,

   Mutlaka bir çözüm bulmalı.

   Var oluş keyfiyetinin hikmetine,

   Mutlaka vâkıf olmalı.

Büyük İsrail Projesi

Hamas’ın İsrail’e yaptığı operasyonla başlayıp, İsrail’in insanlık dışı ve uluslararası hukuka aykırı olarak Gazze’de giriştiği katliamın adına “İsrail- Filistin Savaşı” demeyi pek doğru bulmuyorum.

Bu hareketiyle Hamas, Gazze’de yaşayan Filistin halkını, İsrail’in zulüm ve vahşetinin önüne atmakla kalmadı. Bu bölgede ABD+İsrail’in ortak projeleri olan Büyük İsrail Projesinin bir etabını gerçekleştirmesi için fırsat yarattı.

Bugün İsrail’in orantısız saldırıları ile ona destek veren ABD’nin Gazze açıklarına 2 büyük uçak gemisi ve 300 modern savaş uçağı ile konuşlanmasını anlamak için üç projeyi hatırlamamız gerekli.

Bu sayıda ve nitelikte hava gücü bölgedeki hiçbir devlette yok. ABD bu uçak filosunu Hamas’ın olmayan hava ve kara kuvvetlerine karşı kullanmayacağına göre başka maksadı olmalı.

****

Bizim yakın coğrafyamızda uygulanmak istenen, birbiriyle örtüşen ve birbirini bütünleyen 3 önemli proje vardır: BÜYÜK İSRAİL- BÜYÜK ORTADOĞU- BÜYÜK KÜRDİSTAN PROJELERİ.

  1. Büyük İsrail Projesi (BİP). “İsrail’e yönelik bütün ciddi tehditlerin ortadan kaldırılması, bölgenin mezhep savaşlarıyla güçsüz devletçiklere bölünmesi, İsrail kontrolünde Kürt devleti gibi yeni devletçiklerin oluşturulması ve bölgede hiçbir güçlü ulus devlet bırakılmaması projesidir.”

Uzun vadedeki hedefi, Tevrat’ta bahsedilen, İsrail’in Nil’den Fırat Nehrine kadar olan “vaat edilmiş topraklara” sahip olmasıdır.

2-            Büyük Orta Doğu Projesi (BOP). Bu projenin gayesi: “• ABD’ye rakip olabilecek muhtemel gücün oluşmasını engellemek. • Petrol, doğalgaz, bor ve toryum gibi değerli kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak. • İsrail’i emniyet altına almak. • AB, Çin, Rusya ve Japonya gibi ülkeleri bu kaynaklardan uzak tutmaktır.”

3-            Büyük Kürdistan Projesi. Bu proje (dünyanın en önemli petrol merkezinde) ilk iki projenin uygulanmasının ilk aşamasıdır.

“Bu projelerin ilk amacı Büyük Kürdistan’ı kurmak suretiyle Akdeniz’e kadar uzanan alanda petrol boru hatlarının da üzerinde geçtiği alan kontrol edilecektir. Ayrıca İsrail’e tehdit oluşturmayan/ İsrail tarafından yönlendirilen bu devlet aracılığıyla Fırat’a kadar olan bölgeyi kontrol etmek mümkün olacaktır.

Cumhuriyet tarihimizin en önemli problemi olan PKK meselesinin adının “Kürt Sorunu” olarak tanımlanması da bu narko-terör örgütü vasıtasıyla onbinlerce vatandaşımızın kaybı, milyarlarca dolarlık ekonomik kayıplara sebep olan saldırıları da tesadüf değildir.

Bu mesele bahsettiğimiz üç ana projenin bir ARACINDAN ibarettir.

Prof. Dr. Hasan Köni şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ortadoğu’da ABD ve İsrail’e karşı olmayan bir yapılanma peşindeler. NATO Kürt devleti istiyor. İsrail’in korunması esas alınıyor. ABD, Asya ve Çin planlarında kullanmak istediği Türkiye’ye yeni ilişkiler dayatıyor. Federasyon mu yoksa konfederasyon mu olacağına büyük patron olarak, ABD karar verecek. Plan bu. Planın tutup tutmayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.”

*********************************

Projeler Devam Ediyor

Yaklaşık 9 yıl önce yazdığım köşe yazılarımda ve bazı toplantılardaki sunumlarımda dile getirdiğim üç proje günün şartlarına göre yapılan bazı değişikliklerle devam ediyor.

Projelerin “Kürdistan devleti” kurulması etabında önemli mesafeler alındı. “Açılım süreci” ile ülkemiz neredeyse “Anadolu Federasyonu” haline getirilip, topraklarımızın bir bölümünde “Kürdistan Federe Devleti” kurulmasına ramak kalmışken, Türkiye son anda uyandı. Ortadoğu’da IŞİD adlı yapay bir örgüt oluşturulup Irak ve Suriye’de Kürdistan devletçikleri oluşturmaya öncelik verildi. Bu projenin Türkiye ayağı şimdilik ertelendi.

Irak’ta Barzani’nin Kürdistan’ı devletleşip, meşrulaştı. Suriye’de, ABD kontrol altına aldığı bölgede PKK/PYD devletinin alt yapısını tamamlamak üzere.

ABD için İsrail’in güvenliğini sağlamak çok önemlidir. Bölgenin mevcut dengeleri içinde İsrail’i tehdit edebilecek bir devlet kalmadı. Hatta yıllardır İsrail ile husumet içinde olan Arap devletleri ve ilişkileri soğutmuş olan Türkiye, İsrail ile normalleşme adımları atmıştı. Şimdilik İsrail’le normalleşme çabaları kısmen dondurulacaktır. Ama bu devletlerin İsrail’e tepki göstermekte son derece temkinli davranacakları görülüyor.

Hamas’ın İsrail’e saldırısı ABD’nin 11 Eylül’üne benzetiliyor. El-Kaide’nin 11 Eylül 2001’de ABD’nin ekonomik ve askeri gücünün sembolleri olan önemli noktalarına yaptığı saldırılarının bahane edilmesiyle dünyayı sarsan büyük gelişmeler yaşanmıştı.

11 Eylül 2001 saldırısından sonra, ABD terörle mücadele bahanesiyle Afganistan’ı işgal etti. Kimyasal silah iddiasıyla Saddam’ın Irak’ını işgal etti. IŞİD diye bir örgüt türedi. ABD Suriye’nin bir bölümünü PKK/PYD’ye verdi, burada bir devlet yapılandırmaya çalışıyor. Suriye’ye Şam rejiminin yanında müdahil olan Rusya ilk defa sıcak denizlere (Akdeniz’e) indi.

Türkiye’ye 13 milyon civarında sığınmacı ve kaçak yerleştirildi.

****

Şimdi Hamas’ın İsrail’e saldırısı bahane edilerek böyle büyük olaylar yaşatılabilir. Sıra İsrail’in “vaat edilmiş topraklardan” bir kesimini daha alarak genişlemesine gelmiş olabilir.

İlk etapta Gazze’nin bir bölümü veya tamamının, Lübnan’ın ve Suriye’nin İsrail’e komşu birer bölümünün İsrail topraklarına katılması planlanıyor gibi.

Bu projelerin en zorlu iki etabı İran ve Türkiye’ye yönelik hedeflerdir. Bu iki devlet köklü ve büyük devletler olduğu için projelerin bu bölümleri en sona bırakıldı kanaatindeyim. Bu iki ülkenin halkı, kaynar suya atılan kurbağa gibi, refleks gösterdiğinde emperyal planların uygulanmasına izin vermez.

ABD/ İsrail Projeleri, ılık suya atılan kurbağanın suyunun yavaş yavaş ısıtılarak tepki vermeden haşlanması gibi bir yöntemle uygulanırsa başarı şansı olur. İran ve Türkiye için geliştirilmiş sofistike planlardan asla vaz geçmediklerini ve zamana yayarak uygulanması yöntemini benimsediklerini düşünüyorum. FETÖ ve PKK benzeri araçları mı kullanırlar, yoksa sığınmacılar ve kaçakların kullanılacağı başka yöntemler mi geliştirmişlerdir, bilemiyorum.

İskender Öksüz Cumhuriyet’in 100. Yılı Etkinliklerinde Yer Alacak

Milli Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi, sitemiz yazarlarından Prof. Dr. İskender Öksüz, İskender Öksüz Cumhuriyet’imizin 100. yılına özel olarak düzenlenen etkinliklerde yer alacak.

Millî Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu üyemiz ve yazarımız İskender Öksüz, Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılı kapsamında 29 Ekim’e kadar bazı etkinliklerde yer alacak. Bu etkinlikleri sırasıyla aşağıda paylaşıyoruz.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin konferans salonunda İskender Öksüz, İsmet Paşamızın kızı Özden Toker ve Kâzım Karabekir Paşamızın kızı Timsal Karabekir Hanımefendilerle sohbet gerçekleştirecekler. ABB’nin twitter paylaşımını görmek için tıklayınız.

İstanbul, Fatih’te, Kalenderhane Mahallesi, Cemal Yener Tosyalı Caddesi Nu: 4 adresinde Töre-Devlet Kitabevi’nin açılışı var. İskender Öksüz ile birlikte Prof. Dr. İsmail Yakıt ve Mahmut Yaraş, kitaplarını imzalayacaklar. İskender Öksüz’ün twitter paylaşımını görmek için tıklayınız.

Kitapevi açılışından sonra saat 16:00’da Kubbealtı Vakfı’nda, Kubbealtı Sohbetleri’nin konuşmacısı İskender Öksüz olacak. İskender Öksüz’ün twitter paylaşımını görmek için tıklayınız.

İskender Öksüz, 22 Ekim Pazar günü saat 14:00’te, Artİstanbul, Feshane’de, Naile Akıncı Kütüphanesi’nde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin misafiri olacak. Aspay Cebeci Sener Hanım’ın moderatörlüğünde söyleşi gerçekleşecek. İskender Öksüz’ün twitter paylaşımını görmek için tıklayınız.

27 Ekim Cuma, Millî Düşünce Merkezi ve Ankara Büyükşehir Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği 100. Yıl Paneli olacak. Emekli Genel Kurmay Başkan Orgeneral İlker Başbuğ, Emekli Büyükelçi Halil Akıncı, Emekli Anayasa Mahkemesi Üyesi Vali Mustafa Yıldırım, Millî Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu üyesi ve yazarı İskender Öksüz ve Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı Hakan Paksoy konuşacaklar. İskender Öksüz’ün twitter paylaşımını görmek için tıklayınız.

Parayı Bastır Yazar Ol

Döviz ilk arttığında bunu umursamayanlar “Ekmeği dolarla mı alıyorsun?” diyordu. Sonradan herkes anladı ki meğer ekmeği de eti de soğanı da dolarla alıyormuşuz. Daha neleri…

Acı da olsa hatırlayalım: Yanlış para politikalarından sonra Türkiye’de Türk Lirasından dövize kaçış başladı. Ne demek dövize kaçış? İnsanlar hisse, tahvil, mevduat vs., bankacı deyimiyle, “TL konuşan” ne varsa satıp dövize çevirdi. Yabancılar dövizi dışarı çıkardı. Yerlilerin bir kısmı da öyle yaptı; içeride tuttuklarını da döviz cinsinden tuttu. Satılan şeyin değeri düşer, alınanın yükselir. TL satılıp döviz alındı. TL’nin değeri düştü, döviz yükseldi. Döviz yükselince bütün fiyatlar da onu izledi. Çünkü üretimde geniş çapta ithal mal kullanmakla kalmıyor, her türlü üretim ve ticarette ihtiyaç duyduğumuz enerjiyi de dövizle alıyorduk.

Kitabı dövizle mi alıyorsunuz?

Ne neyi nasıl etkiledi? Ekonomi karmaşık bir bilimdir. Gerçi anlamayana bütün bilimler karmaşık gelir ya. Dostum İbrahim Kahveci ekonomide olan biteni ne güzel anlatıyor. Ben, bir sektörde, yayıncılıkta olan biteni size anlatacağım. Kültür hayatımızın ana direğidir dediğimiz kitap yayıncılığına bakalım bu olup bitenin etkisi ne olmuş?

Ne etkisi olacak, kitabı dövizle mi alıyorsunuz?

İşin gerçeği şu ki aslında kitabı da dövizle alıyorsunuz. En pahalı bileşen, kitabın üzerine basıldığı kâğıt, dövizle alınıyor. Türkiye kitap ve gazete kâğıdı üretmiyor. Filmine, mürekkebine, elektriğine ve her şeyi pazarına taşıyan nakliyesine hiç girmeyeyim. Peki anladık. Döviz arttı. Kitap fiyatları da artar, tıpkı et ve soğan fiyatı gibi ve yayıncılık yine yürür, değil mi? Soğan pahalandı diye yemeklere soğan koymaktan vaz geçmedik ya. Gerçi kitapları pahalılaştıranların, kâra doymayan kitapçı dükkânları olduğu söylenecektir ama… Bu hengâmede kaçı hayatta kalabildiyse. Çoğu oyuncak ve kırtasiyeye döndü zaten.

Vade zinciri kopunca

Aslında yayıncılığın başına gelen daha beter bir şey. Kitap piyasası vadeli olmak zorundadır. Çünkü bugün ürettiğiniz kitabın satılıp parasının size dönmesi ortalama bir yıl sürer. Eğer kitabınız orta karar satan bir kitapsa.

Bir üretim-tüketim zincirinin vadeli olabilmesi için fiyat istikrarı şarttır. Fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı kalacak ki bugünkü alacağınızı ertelemeye, üç ay, altı ay, bir yıl sonra almaya razı olasınız.

Kitap genellikle biner biner basılır. Eğer bir yıl içinde birkaç bin satacağından eminseniz birkaç bin basabilirsiniz ama bin, iyi bir sayıdır. Bin kitap üzerinden de yazara telifini ödersiniz. Bin kitabı bastınız; paranın dönmesini bir yıl bekleyebilmeniz, bir dizi vadeli satışla mümkün olur. Kâğıdı, üç ay, altı ay vadeyle alırsınız; matbaaya ücretini vadeyle ödersiniz. Dağıtıcı sizden kitapları vadeli alır, o da kitapçıya vadeli satar… Vadeli zincirin çalışabilmesi için insanların vadeli sattıkları malı yarın, bir ay sonra, altı ay, bir yıl sonra kaça alabileceklerini bilmeleri lazımdır. İşte Türkiye’de bilinmez hâle gelen buydu.

Fiyat parayla ölçülür. Fiyatı bir uzunluk olarak düşünün; para onun metresidir, mezurasıdır, cetvelidir. Bu masanın genişliği 1 m ise ben yarın da öbür gün de 1 m olacağını bilirim. Peki ya elinizdeki metre her an kısalıyorsa! Yayımlayacağım kitabın maliyeti bugün 100 TL ise yarın, öbür gün 100 TL olmayacak, çünkü TL durmadan “kısalıyor”.

Son birkaç yılda Türkiye’de döviz çıldırdı. Bir yıl değil, üç ay, altı ay; bir hafta sonra ne olacağı belirsiz hâle geldi. Dolayısıyla başta kâğıt olmak üzere kitabı kitap yapan her şeyin fiyatının birkaç ay içinde ne olacağı da muamma oldu. Kâğıtçılar, “Para bir yana, kâğıt bir yana.” diye satış yapıyor. Daha doğrusu “Euro bir yana, kâğıt bir yana.” diye. Bu şartlarda vadeli piyasa mümkün mü? Kitap piyasası mümkün mü?

Yazarlık meslek mi?

Vadeli zincirin bir halkası kopunca zincirin tamamı dağıldı. Vadeli kâğıt alamayan yayıncı dağıtımcıya, dağıtımcı kitapçıya nasıl vadeli satış yapacak? Diyelim ki 100 farklı kitabı piyasada tutmak için yayıncının eskiden 10.000.000 TL’ye ihtiyacı vardı. Şimdi 50.000.000 TL’ye ihtiyacı var ve bu parayı kitaba değil de dövize veya şimdi artan faizlere yatırsa daha güvenli ve daha kârlı bir iş yapacak.

Kitap fiyatlarındaki artıştan dolayı azalan talep de cabası.

İnsanı insan yapan dildir. Dilin anlattıklarını nesillerden nesillere aktaran, yani medeniyeti yaratan yazıdır. Yazıyı size ulaştıran, kültürü yükselten yayındır. Sizin yayıncılığınız geriliyorsa kültürünüz geriliyor demektir.

Bu arada asıl üzülen, ağzını bıçak açmayan yeni yazarlardır. Daha önce kitabı yayımlanmışlar bir çıt daha iyi. Fakat yeni bir imzanın yazdığı kitabı yayımlamak, bu piyasada, yayıncı için kumar demektir. Son yıllarda yepyeni bir piyasa doğdu: “Parasını ver, kitabını basalım.” diyen “yayınevleri”. Son cümledeki “yayınevleri”ni tırnak içinde yazdım, çünkü bu yayıncılık değil, çantalı matbaacılıktır.  Biraz ayıp bir şey.

“Yazdıklarımla para kazanayım ve bunu meslek edineyim.” mi diyorsunuz? Hangi ülkede? Hangi dille? Velhasıl hangi kültürde? https://millidusunce.com/parayi-bastir-yazar-ol/