7.7 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 213

100’üncü Yıl Marşı

Cumhuriyetimizin 100’üncü yılı için yazılıp bestelenen marşı yani 100’üncü Yıl Marşı’nı bileniniz var mı? Eminim ki yoktur çünkü öyle bir marş yok!

Geçenlerde Abdülhamit Kahvecioğlu ile sohbet ederken şöyle bir ifade kullandı. “Ben Cumhuriyet’in 50’nci yılında gençtim, 50’nci yıl heyecanını ve kutlamalarını bugün gibi hatırlıyorum ve 50’nci Yıl Marşı’nı hala ezbere biliyorum. Bugün ise bir 100’üncü Yıl Marşımız bile yok!”

Abdülhamit Bey söyleyince bende dank etti. Bizim bir 10’uncu Yıl Marşımız var, 50’nci Yıl Marşımız var, hatta bir 75’inci Yıl Marşımız bile var. Ama ne hikmetse 100’üncü Yıl Marşımız yok.

Bir ülke hayatta kaç kere 100’üncü yaşını kutlar ki?

Bir insan hayatta kaç kere sevdiği, değer verdiği bir varlığın 100’üncü yaşına erişebilir ki?

Üç büyük futbol kulübümüzün yani –kronolojik sırayla- Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’nin 100’üncü yıllarını kutladıklarını şahit olan bir nesiliz biz. İyi ki de olduk çünkü gerçekten çok güzel kutlamışlardı. Hele ki Kıraç’ın Fenerbahçe için yazıp bestelediği 100’üncü Yıl Marşı gerçekten müzikal olarak enfesti. Ki ben bir Galatasaraylı olarak belirtiyorum bu hususu.

Şurada iki gün sonra Cumhuriyetimizin ve genç Türk devletinin 100’üncü yaş gününe erişeceğiz ama maalesef rical-i devletimizde 100’üncü yıl kutlamaları ile alakalı en ufak bir çaba yok. Hani kendilerini tanımasak devletin 100 yaşına eriştiğine üzüldüklerini, yas tuttuklarını falan zannedeceğiz!!

Tabi 100’üncü yıl kutlamalarının sönük geçmesinde ve hali hazırda bir 100’üncü Yıl Marşımızın olmamasında rical-i devletimizin kahir ekseriyetinin estetik ve sanat zevkinden yoksun olması etkili. Çünkü ellerinde ne kadar güç ve imkân bulunursa bulunsun bir türlü göze ve gönle hitap eden herhangi bir şey üretmeyi beceremiyorlar. 100’üncü Yıl kutlamalarının sönük geçmesinde ve bir 100’üncü Yıl Marşımızın olmamasının altında başka bir mantıklı sebep bulamıyorum!

Tabi ki sadece ricali devlete kızmamak lazım. Bu ülkede kalbi ülkesi için çarpan bir tane sanatçı yok mu? Ülkesini seven bir tane şair, güfte yazarı yok mu? Bir tane bestekâr yok mu? Cumhuriyetin 100’üncü yılında bir 100’üncü Yıl Marşı yazmak için illa ki devletin bir talimat vermesi veya bir yarışma düzenlemesi veya bir şekilde teşvik etmesi mi lazım?

Lazımmış demek ki!!…

Devlet İlelebet, Yaşasın Cumhuriyet

Devletimizin Türkiye Cumhuriyeti adı ile devamı kararının anlaşının 100. Yılı olan 29 ekim
2023 kutlu olsun. Cumhurbaşkanlığımız forsundaki 16 yıldızdan biri olan bu devletimizin hūr,
bağımsız, özgür şekliyle refah içinde ve mutlu olarak nice yüzyıllar yaşayacağı inancı ile bugünü
kutlamaktayız.
Birinci Cihan harbi yenilgisi sonucu Osmanlı devletimiz 30 ekim 1918 de Mondros Mütarekesini
imzalamıştır. Bu tarihten Büyük Taarruzun başarı ve zaferle sonuçlanıp işgalci Yunan ordusunun
İzmir’den denize döküldüğü 9 Eylül 1922’ye kadar türk milleti olarak çok büyük acılar
yaşanmış,kayıplar verilmiştir.
Mondros mutarekesinin şartları ileri sürülerek İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan askeri güçleri
Osmanlı devletimizin baş şehri olan Konstantinopolis (bu isim cumhuriyetle İstanbul olarak
değiştirilmiştir.) dahil topraklarımızda işgaller başlamıştı.İşte bundan 4 yıl 364 gün sonra (5 yıl
değil) Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilan edilerek Osmanlı devletimizin küllerinden yeni genç bir
türk devletinin varlığı dünyaya ilan edilmiştir.
Yönetim şeklinin padişahlıktan çıkarılıp Türk halkının egemenliği ve demokrasiyle
yöneticiliğimizin ilan edildiği devletimizi yok edip türk milletini Anadoluya hapsederek ortadan
kaldırmak niyetlerine karşı milli mücadele meşalesi 19 Mayıs 1919 da Samsun’da yakılmıştır.
Mustafa Kemal Paşa ve aynı inançtaki bir avuç subay Türk Milletine güvenerek kurtuluş
meşalesini yakmış Amasya, Erzurum, Sivas kongreleriyle gereken desteği milletinden almıştır.
Milli mücadele hareketi her türlü engele rağmen Ankara’yı merkez seçerek 23 Nisan 1920 de
Millet meclisini açmıştır.Bu meclis istilacı devletlere karşı gereken cevabın verileceğinin
teminatı olmuştur. Milli mücadele hareketimiz 1915-1916 yıllarında Çanakkale’den geçemeyen
istilacı güçlerin 2 yıl sonra hiçbir direnç görmeden boğazları geçip baş şehri işgal ederek devleti
yok sayma niyetlerine karşı yapılan olağanüstü bir çıkıştır.Bu olağanüstü hareketin getirdiği
Kurtuluş Savaşı zaferimiz yeni Türk devletimizin de habercisidir. Bu devlet 29 ekim 1923’de
Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak ilan edilmiş ve bugün 100.yılını doldurmaktadır.O tarihlerde
13 Milyon nüfus ile insanlarımız her türlü yokluğu,yoksunluğu yaşamaktaydı.Peşpeşe yaşanan
savaşlar neticesinde genç nüfus ya şehit ya gazi olmuş, köy ve kasabalarımız bu sakat,gaziler ile
daha çok yaşlı erkeklerin ve çoğunlukla kadınların yaşadığı yerlere dönüşmüştü.Hastalıklar ve
salgınlar halkımızın ayrı bir sorunuydu.Toplu iğnenin bile yapılamadığı, eğitim ve öğretim
kurumlarının çok çok yetersiz oluşu sebebiyle halkımızın cehaleti mutlaka öncelikli giderilmesi
gereken bir husustu.Osmanlı döneminde sultan 2.Mahmud ile başlayan yenileşme hareketlerinin
devamı ile devleti ileri devletler seviyesine getirecek reformlara ihtiyaç vardı.İşte yeni devletimiz
cumhuriyetle birlikte M.Kemal ATATÜRK önderliğinde azimli,akıllı ve ilmin rehberliğinde
çalışmalar yaparak kısa sürede mucizeler yaratmıştı.Eğitimden sağlığa, tarımdan sanayiye,
ulaşımdan adalete, her alanda önemli ilerlemeler sağlanarak bu günlere gelinmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti devletimiz bu sayede bugün bölgenin güçlü ve önemli ülkelerinden
biridir.Devletin dirliği milletin birliği için çalışan başta kurucu devlet başkanımız Gazi
M.Kemal Atatürk olmak üzere bu amaca emek vermiş olan her insanımızı şükranla , rahmetle ,
minnetle anarız.Ülkemizin Türkiye yüzyılı olarak ilan edilen önümüzdeki yüzyılda daha da
güçlü ve insanlarının mutlu, huzurlu ve güven içinde yaşadığı ülke olacaktır.
Bu duygularla Türkiye Cumhuriyeti devletimizin ilelebet yaşaması, dilek ve duası ile.

Köprü ve Otoyol Geçiş Ücreti Zammı

Otoyol ve köprü geçiş ücretlerine yüzde 43,9 ila yüzde 76,5 oranında zam yapılmıştı. 25 Ekim’den itibaren yapılan düzenlemenin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatlarıyla Ocak 2024’e ertelendiğini açıklandı.

Zamlara alıştığımız için, ha 2 ay önce yapılmış, ha 2 ay sonra, bizim için fark etmezdi. Fakat Ocak ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan 2023 yılı içinde köprüler ve otoyollardan geçiş ücretlerine başka zam yapılmayacağını müjdelemişti. Bu yüzden iki soru kafamı kurcalıyordu:

Reis’in verdiği söz kayıtlarda dururken O’nu sözünü tutmayan bir devlet başkanı durumuna düşüren kararı kim, hangi cesaretle alabilmişti? Bu zam kararı Cumhurbaşkanını takmama olarak algılanmaz mıydı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kesin sözüne rağmen zam kararı alındığına göre Hazine tamtakır ve maliye çok zorda olmalıydı.

Neyse ki, devreye Reis girdi ve sözünü tutacağını gösterdi. Alınan zam kararını yılbaşından sonrasına erteledi. Hatta 25 Ekim günü geçişlerinden zamlı tarifeye göre para kesildiğinden aradaki farkın geçiş yapan vatandaşlara geri ödeneceği de müjdelendi. Böylece “Hazine tamtakır” algısına da izin verilmemiş oldu.

Ama bu olanlar “bir devlet böyle mi yönetilir?” diye düşünmemize yol açtı.

***************************

İlkel Bir Yönetim Anlayışı

Karayolları Genel Müdürlüğü’nün duyurduğu otoyol ve köprü geçiş ücretlerine yapılan zamların, uygulanmaya başladıktan sonra, Cumhurbaşkanı tarafından ertelenmesi bir yönetim zihniyetini gösteren örnek bir vakadır. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçtikten sonra daha sık yaşadığımız ilkel yönetim uygulamalarından biridir.

CB Erdoğan, zaman zaman, emrinde görev yapan birimlerin, bazı kamu hizmetlerinin fiyatlarını, bazı vergileri artıran kararlarını değiştiriyor. Ya uygulanma tarihini erteliyor veya zam oranlarını düşürüyor. Vatandaşa “kaybettiği eşeğini bulma duygusu” yaşatıyor.

 Oysaki olması gereken devletin kurumları içindeki uzmanlar, ihtiyaçlar ve imkanları göz önünde tutan kapsamlı çalışmalar yapar ve getirisi götürüsünden en yüksek seçeneği seçerek uygulamaya koymak üzere onaya sunar.

Üst makamın teknik çalışmanın sonucunu değiştiren müdahalelerinin yanlış olma ihtimali daha büyüktür. Çünkü rakamlara göre değil duygulara göre alınan kararlardır.

Siyasetçiler halkın bu tür duygularına hitap etmeyi severler. Özellikle R.T. Erdoğan bu konuda ustadır.

Erdoğan Emeklilikte Yaşa Takılanlara (EYT) dair “Beni bu yola asla teşvik etmeyin, seçim kaybetsek de yokum” dediğinde teknik çalışmaların etkisinde idi. Fakat seçim yaklaşınca kararı değişti.

“Prensip olarak 20 veya 25 yıl çalışmış bir kişinin çalıştığı süreden çok daha uzun bir dönem emekli maaşı alabileceği sistemin sürdürülebilir olmadığına inanıyoruz” diyordu. Erdoğan, yapılan düzenlemeden sonra, “çalışanlarımızın haklarının teslimi” tanımlaması yaptı.

Ama bu çalışmalar SGK sistemini sağlıklı bir yapıya kavuşturacak esaslı bir düzenleme değildi. Halen Türkiye’de çalışanların ödediği prim emekli maaşlarının sadece yüzde 38’ini karşılıyor. Emeklilerin aldığı maaşlar son derece düşük olmasına rağmen, her ay 106 milyar lira emekli maaşı ödemesinin yaklaşık 65 milyar lirası bütçeden ödeniyor.

Bu yönetim zihniyetinin rasyonel kararlar alabileceğini ummak fazla iyimserlik olur.

***************************

Kamu Hizmeti Erişilebilir Olmalı

Aslında bir hukuk devletinde “kamu hizmetlerinin bedava olması” esastır. Ancak bu kamu hizmetinin kesintisiz ve kaliteli sunumuna devam edebilmesi için devletin yaptığı harcamaların karşılığını (kâr gayesi gütmeden) vatandaştan almasının yanlış olmadığı kabul ediliyor.

Devletin en temel görevleri olan eğitim, sağlık, ulaşım gibi kamu hizmetlerinden alınan ücretlerin yüksek olması bu hizmetlere erişimi sınırlandırmaktadır.

Hasta olduğu halde, katkı paylarını ödeyemediği için, hastaneye gitmeyen veya ilaç alamayan vatandaşlar olması devletin asli görevini yapmadığını gösterir.

Yakınımızda yapılmış olan Osmangazi Köprüsü geçiş ücretleri o kadar yüksek ki, İzmit’ten Bursa yönüne giderken (veya tersi yönde) daha kısa olduğu halde Osmangazi Köprüsü ve otoyolları kullanmayan büyük bir kesim var.

Yap- İşlet- Devret modeliyle yapılan otoyol ve köprülerin geçiş ücretleri çok yüksek. Aslında müteahhitlere taahhüt edilen ödemeler sırf geçiş yapanlardan alınsa çok daha fazla olacak. Mesela Osmangazi Köprüsü’nün geçiş ücreti otomobiller için halen 190 TL. (Ocak’ta 290 TL’ye çıkacak.) Hazine müteahhitlere ayrıca 1416 TL daha ödüyor. Hepsini doğrudan geçenler ödese köprüyü kullananlar çok azalacak.

Şehirlerimizin içinde otoparklar sınırlı sayıda ve buralara park etmek hayli pahalı. Binaların altında otopark yapılması gerekiyor. Fakat Belediyeler yapılan bütün binalardan umumi otopark yapmak üzere vergi alarak otoparksız inşaatlara ruhsat veriyor. Toplanan bu paralar otopark yapımına değil başka harcamalarda kullanılıyor. Belediyeler topladıkları paraları maksadına uygun kullansa ve umumi otoparklar yapsalardı araçlarımızı çok ucuza veya bedavaya park edeceğimiz güvenli alanlarımız olacaktı.

Şehir içindeki kamuya ait yol kenarları veya boş arsalar da belediyeler tarafından birer özel otopark gibi işletiliyor. Buralar ücretsiz olması gerekirken, ücretleri kapalı otopark ücretlerine paralel olarak artırılıyor.

Gelişmiş ülkelerde her türlü toplu ulaşım aracı (metro, raylı ulaşım ve otobüs) imkanları çok gelişmiştir. Bu imkanları kullanmayıp, kapalı otopark veya yol kenarlarına park etmek isteyenleri caydırmak için yüksek ücret uygulanabiliyor. Ama alternatifi olmadığı için aracıyla şehir içine gelmek zorunda olanlara böyle yüksek park ücretleri uygulamak vatandaşa işkence anlamına geliyor.

Cumhuriyetimize Daha Nice 100 Yıllar Dileriz

Cumhuriyetimizin 100. kuruluş yılı Türk Milletine ve kendini Türk olarak hisseden herkese, Türk Dünyasına kutlu olsun. 29 Ekim yaklaştıkça hareketlilik ve sevinç birbirini takip etmeye başladı. Bu canlılıktan mutluluk duymamak mümkün değildir. Cumhuriyet gibi Türk tarihinin yeniden diriliş ve bu büyük tarihi olayın 100. yıldönümü önemli kırılma veya gelecekle ilgili yeni köprülerin, bağlantıların daha da kuvvetle kurulacağı tarihlerdir. İnşallah Türkiye’nin ikinci yüzyılını da bizden sonraki Türk nesilleri görürler; sevinç ve heyecanla kutlamaya fırsat bulurlar.

            Cumhuriyetin ilk yüzyılında Cumhuriyet hükümetleri tarafından yapılan eserler Türkiye’yi Türkiye yapmıştır. Biz bu eserleri zamanla yeniledik ve teknolojiyi geliştirdik. Bu eserlerin bir kısmını hala kullanıyoruz. Bazı Osmanlı eserlerini hala kullandığımız gibi… Kuruluş döneminin bize emaneti olan fabrikalar ve tesislerin bir kısmı ya özelleştirilmiş, ya park yapılmış ve ürettikleri de maalesef ithal edilir olmuştur. Zaman zaman yanlışlar da yapmışızdır fakat doğrularımız da çoktur. Mesela, DPT’nin zamansız kapatılması yanlış olmuş bedeli de ağır olmuştur. Güzel eserleri yapıp ortaya çıkaran ve hizmete sunan devlet adamlarımızı rahmet ve saygıyla anıyoruz. Nur içinde yatsınlar.

            Milli Mücadele’nin tacı olan ve mensubu olmaktan gurur duyduğumuz Cumhuriyetimizin 100. yılını idrak ederken Türkiye’yi çok daha ileri noktalara taşımak ve Ortadoğu’da caydırıcı olabilmek durumundayız. Aslında güvenlik sınırlarımız milli sınırlarımızın dışında yer almaktadır. Önemli bir milli hareket olan Milli Mücadele esareti kabul etmeyen asil Türk Milletinin bir bütün olarak başardığı şerefli, gurur verici ve çok zor şartlar altında başarılmış milli bir harekettir.

            Bu mücadelede başta Milli Mücadelenin başkomutanı son yıllarda önem ve değerini daha iyi fark etme imkanını bulduğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, Anadolu’nu değişik yörelerinden milli bağımsızlık için işgalci güçleri geldikleri gibi geri çeviren kahraman Mehmetçiklerimizi rahmetle ve saygı ile anıyoruz. Malı ile, canı ile, serveti ile bu mücadeleye katılan Milli Mücadeleye damgasını vuran isimli isimsiz nice sarıklı mücahidimizi, hocalarımızı da rahmetle anmalıyız. Onların hepsine çok şey borçluyuz. Onlar Türk Milleti’nin, Türk nesillerinin kalplerine gömdüğü, yaşayan hala bizlere güç ve moral veren aziz varlıklardır. Vatanları için ölümü göze alamasalardı coğrafyayı da tekrar vatan yapamazlardı. Vatanı için ölümü göze alamayan teslimiyetçi, manda yönetiminden yana ve onların bugünkü devamı olanlar Milli Mücadeleyi içlerine sindiremeyenler, Lozan’a değil; ancak Sevr şartlarına razı olurlar ve teslimden başka bir şey düşünemezler.

            Cumhuriyete geçiş ve Cumhuriyetin kuruluşu fikri sadece 29 Ekim öncesine de bağlanamaz. Bu eksik bir yaklaşımdır. Cumhuriyet fikri Osmanlı aydınlarınca uzun yıllar tartışılmış ve çıkış yolları düşünülmüştür. En nihayet Cumhuriyet ile birlikte bağımsızlığımızı ve egemenlik haklarımızı perçinlemiş olduk. Cumhuriyetle birlikte vatandaşlık kazandık. Mirasta eşitlik ve kadınlara çeşitli haklar tanındı. Seçme ve seçilme hakkı, soyadı kanunu, tevhid-i tedrisat kanunu ve diğer birçok kanun gerçekleştirilmiş oldu. Fabrikalar yapıldı.

            Andımızı söylemekten Türk çocuklarını engelliyorsak, milli kimlikle oynama zaafını gösteriyorsak, dünün işgalcilerini mutlu edip tekrar davet etmiş oluruz. Bu anlayışla yeni mutlu 100 yılların önünü açamayız. Unutmayalım ki, bir ülkede kurucu irade, hâkim kültür ve milli kimlik reddedilerek farklılıklar bütünü zenginleştiremez. Geliniz orta öğretim veya yükseköğretime Türk Dünyası ve Türkiye’nin sosyal yapısı derslerini koyalım. Eğitim ve sağlığı ticarileşmekten kurtaralım. Savunma sanayiini daha da güçlendirelim.

Filistin, Siyonizm ve İsrail Tarihçesi -2

Bilhassa Kutsal Topraklara hacca gelenler ve son yıllarını Filistin’de tamamlamak isteyen Museviler, daha önceleri buralara yerleşmişlerdi. XVIII yüzyıldan itibaren pek çok Musevi dinci Filistin’e akın etmiş, kendilerini ibadete adamışlardı. Bu dindar gruplar, “Haluka” denilen, Avrupa’da toplanıp Filistin’de dağıtılan sadakalarla hayatlarını idame etmeğe çalışıyorlardı.

                Kendilerinden önce Kutsal Topraklara yerleşen Musevileri gören ve duyan “Siyon Aşıkları” bundan cesaret alarak onlar da hemen kolonizasyona giriştiler. Ancak buraya gelen kolonizatörlerin hiç biri hayatlarının bundan önceki dönemlerinde hiç tarımla uğraşmamışlardı. Bu topraklarda tarımdan başka yapacak başka bir meslek olmayınca ellerindeki maddi imkânlar erimiş, yoksul duruma düşmüşlerdi.

                Üstelik iklim koşulları, sıtma ve diğer hastalıklar ayrıca Bedevi saldırıları Kolonizatörleri çok güç durumda bırakıyordu. Eğer bunların yardımına gizli bir yardım eli uzanmasaydı, Kolonizatörlerin hülyası tarihe karışabilirdi. Kimdi bu gizli yardım eli diyecek olursanız ismine ileride sık sık rastlayacağımız Baron Edmond de Rothschild’den başkası değildi.

                Baron Rothschld, önceleri isminin duyulmasını, reklamının yapılmasını, ayrıca Osmanlının kuşkusunu uyandırmak istemiyordu.

                Rothschild daha sonraki günlerde bir konuşmasında Musevi Kolonizatörlere: “Ben sizin yardımınıza perişanlığınız ve fukaralığınızdan gelmedim. Dünyanın başka yörelerinde de benzeri sefalet vakaları vardı. Bu işi yaptım, çünkü sizde hepimiz için son derece kutsal olan inancı, ideali, İsrailoğullarının eski yurduna dönme hülyasını ve bir Yahudi rönesansını gerçekleştirecek kapasite gördüm.” Demiştir.

                Theodor Herzl ve Siyasi Siyonizm.

                İleride adına sık sık rastlayacağımız Siyonizmin kurucusu, daha doğrusu Filistin’de bir İsrail Devletinin kurulmasında en büyük pay sahibi olan Dr. Theodor Herzl, 1860 yılında Budapeşte’de orta halli dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

                Viyana Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık yapan Dr. Herzl, 1891 yılında Avrupa’nın en büyük gazetelerinden “Neue Freie Presse’”in Paris temsilciliğine atandı. “Neue Freie Presse’in temsilcisi olarak Paris’te Dreyfus davasını izlerken, suçsuz bir Yahudi subayının idamının istenmesine tanık olması, Yahudilerin dünya üzerinde kıyamete kadar ezilmesine razı olamayacağını anladı.

                Teodor Herlz, Yahudilik konusunda olgunlaşan fikirlerini 1895 yılında “Yahudi Devleti” adlı bir kitapta topladı. Herlz’e göre Museviler; kendilerine ait olan bir ülkeye göçmeden Yahudi sorunu çözülemeyecekti.

                Herlz: “Biz bir devlet hem de örnek bir devlet kuracak kadar güçlüyüz. Bu amaç için gerekli beşeri ve maddi her türlü malzemeye sahibiz… Bir ülkenin tüm haklı taleplerini tatmin edecek büyüklükte dünya üzerinde bir yörede bize egemenlik verin, gerisini biz tamamlarız.” Diyordu.

                Dr. Herlz, kitabında Siyonistlerin yerleşim alanı olarak belirlediği yer Filistin’den başka bir toprak parçası değildi. Oraya hem daha önceden gidip yerleşenler olmuş, hem de bu topraklar kutsal kitaplarında kendilerine “Vadedilmiş Topraklar”  olarak geçiyordu.

                Filistin’in ayrıca Türklerin elinde bulunduğunu bilen Herlz, Padişahın kendilerine zorluk çıkarmayacağından gayet emindi. “Yahudi Devleti” kitabında Osmanlılara hitaben: “Eğer Majesteleri bize Filistin’i verirlerse, biz de karşılık olarak Osmanlının maliyesini düzenleriz.” Diyordu.

                Dr. Teodor Herlz, İsviçre’nin Basel kentinde3 gün sürecek 1. SiyonistKongresini topladı.Kongreye Dünya Yahudilerinin en seçkin delegeleri büyük bir kalabalıkla katılım sağladı. Kongre bittiğinde Herlz günlüğüne şöyle yazar:

                “Basel’de Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer bunu bugün açıklarsam, herkes beni alaya alır. Oysa belki beş, ama en fazla elli yıl içinde herkes bu gerçeği görecektir. Yahudi Devleti’nin varlığı manevi temellere oturtulmuştur, bu devlet, Yahudi Halkının istek ve azmi ile kurulmuştur.”

Devam Edecek

Genç İlim İnsanı Dr. BETÜL GÜÇLÜ’den Seçkin İki Eser:

1-İbnü’l Meylak’tan İHLÂS SÛRESİ TEFSİRİ Tercümesi 2-Molla Fenârî’nin VARLIK VE BİLGİ ANLAYIŞI

-1-

İbnü’l Meylak (Mısır, 1331 – Mısır, 1395 veya 1405) ilim öğrenmek için birçok zorlukla mücâdele ederek kendini yetiştiren bir sûfîdir. Fıkıh ve hadis ilimlerinde döneminin tanınmış âlimlerindendir. Hoca olarak büyük âlimiler yetiştirmiştir. Zamanının en büyük kadısı ve güçlü bir hatibi idi.

Dr. Betül Güçlü (sonraki yıllarda Doç. Dr. Betül Gürer) Hoca Hanım, tercüme ettiği eserin asıl konusuna girmeden önce kılı kırk yararak, âdetâ iğne ile kuyu kazarak kitap ve yazarı hakkında bilgiler veriyor. Eser ve yazarı hakkında yazılanlarda tespit ettiği hatâları deliller göstererek düzeltiyor.

Eserin adı Türkçe ifâde ile; ‘Havâs Ehlinin İhlâs Sûresi’nin Maksatları Hususunda Gönlüme Doğan İlhamlar’ şeklinde belirtiliyor. Eserin tanıtımı 38-45. sayfalarda; Kitabın Adı, Nüshaları, Yazılış Sebebi, Muhtevâsı, Kaynakları, Üslûbu gibi ara başlıklar altında ve 6 bölüm hâlinde okuyucuya sunuluyor.  

Eserin mütercimi, İhlâs Sûresi hakkında veciz sözlerle ve selis bir Türkçe ile şu bilgileri veriyor:

Kur’ân-ı Kerîm’in yüz on ikinci sûresi olan İhlâs-ı Şerîf, Allah Teâlâ’nın birçok kelâmında olduğu gibi mûcizevî özellikler taşır. Çünkü dört âyetten oluşan sûre, kısalığına rağmen Cenâb-ı Hakk’ı bilme konusundaki yanlış düşünceleri reddeder ve O’nu tanımak isteyeni doğru düşünceye sevk eder. Cenâb-ı Hak bu sûrede denklik, doğurmak ve doğurulmak gibi hususları reddederek kendisini bir varlığa nispet edilmekten tenzih etmiş ve gerçek mâhiyetini açıklamıştır.

Kendisinden önce ve sonraki sûrelerle ilişkili olarak ele alınırsa mucize olma özelliği yine dikkat çeker. Nitekim kendisinden önceki Kâfirûn Sûresi küfür ve şirkin bütün çeşitlerinden arınmayı konu etmektedir. Bu sûre kemâl sıfatlarla muttasıf, şirkten münezzeh Allah Teâlâ’yı birlemeyi işlemektedir.  Yine Kâfirûn Sûresi’nde Allah Teâlâ, Rasûlullah’a ibâdet ve din konusunda kâfirlerden ayrı olduğunu ilân etmesini emrederken İhlâs’ta ise Peygamberimizden ibâdet etmekte ve inanmakta olduğu ilâhının sıfatlarını dile getirmesini istemiştir.  İhlâs Sûresi’nden bir sonraki sûre olan Felak’ta ise İhlâs Sûresi’nde tevhidî özellikleri vurgulanan yaratıcının yarattıkları üzerindeki gücüne, onun gücü karşısında mahlûkatın güçsüzlüğüne vurgu yapılarak mahlûkatın mertebeleri konu edilmekte ve sûreye ‘De ki: sabahın Rabbine sığınırım….’  sözleriyle başlanmaktadır. Çünkü mâdem ki mahlûkatın esâsı ademdir ve ademin karanlıkları da sonsuzdur, işte Allah Teâlâ var etme ve yaratmanın nûruyla bu karanlıkları aydınlatmıştır ve aydınlatmaktadır.  Yâni Felak ve Nas sûrelerinde de yaratıcının gücüne güvenme vurgulanmak sûretiyle İhlâs Sûresi’ndeki tevhid pratik hayata yansıtılmaktadır.

İbnü’l-Meylak İhlâs Sûresi’ni tefsir etme maksadını açıklarken bu sûrenin özelliklerine atıf yapmadan geçemez. Nitekim Mevârid adlı eserin ilk sayfasında İhlâs Sûresi’nin Kur’ân’dan çıkarılması mümkün olan maksatların tamamını taşıdığını ifâde eder. Her bir kelime ve terkib üzerinde özellikle durarak otuz üç ana, atmış altı alt maksat hâlinde toplamda da doksan dokuz maksat şeklinde bu sûreyi incelemiştir.

Sûrenin nüzul sebebi ve İhlâs Sûresi’nin, Kur’ân’ın üçte birine denk olması ile alâkalı bilgiler eserin 48 ve 49. sayfalarında yer alıyor.

55-71.sayfalarda; ibâdet, ihlâs, duâ, zikir, zühd, Seyr u sülük, mücâhede, uzlet, ledünnî ilim, vahdet-i vücûd kavramları açıklanıyor.

Sonuç’ başlıklı bölümde tasavvuf ve tasavvuf âlimlerinin görüşleri veriliyor.

Eserin 77. sayfasında ‘Mevârid’in Tercümesi’ başlıklı İkinci Bölüm başlıyor.  Bu bölümün 106. sayfasında ‘İhlâs Sûresinin Maksatları’ başlığı dikkat çekiyor. Bildiriliyor ki: ‘Kul’ kelimesinde 6, ‘Hüvallah’ kelimesinde 4, ‘Ehad / Bir tek’ kelimesinde 4,  ‘Allahü’s-Samed’ sözünde 4, ‘lem yelid velem yûled: doğurmamış ve doğulmamış’ sözünde 10, ‘ve lem yekûn lehû küfüven ehad: hiçbir şey O’na denk değildir’ sözünde 5 maksat vardır. Maksatların açıklamaları ise: 108-215. Sayfalarda yer alıyor.

Kitabın 216 ve 217 numaralı yaprakları, vedâ sayfalarıdır:

Buradaki mükâfât bir gerekliliktir, hatta müstehaptır. Bir Müslümanın selâmı bir Müslümana ulaştığı zaman onu alması müsehap olmuştur. Onların her ikisi için de mükâfat vardır. Çünkü selâm veren selâmı ulaştırmış, alan da ona karşılık vermiş durumdadır. Anne babaya iyilik de bu başlık altında değerlendirilebilir. Onda da iki yönlü mükâfat vardır; güzel terbiye karşılığında bu iyilik yapılmıştır. Sıla-yı rahimde yine akrabaların ödüllendirilmesi vardır. Kölenin itaati de bu şekildedir; köle ve efendi birlikte mükâfat alır. Netice itibâriye bütün mükâfatlar icmâl ve tafsil üzere ihsandır. Yine âcizin ihtiyaç sâhibi duâsı mükafâttır. Nebî (s.a.v.)’in buyurduğu gibi ‘Bir ihtiyaç sâhibi size gelirse ona ihsanda bulunun. Eğer gücünüz yetmezse ona duâ edin. İkinciye gelince düşmanlığa karşılık mükâfattır. Allah Teâlâ kendisine karşı düşmanlık edene düşman olmayı mübah kılmıştır. Nitekim âyette ‘O hâlde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın, (fakat ileri gitmeyin). Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zâlimleri sevmez’ ve bu mânâdaki diğer âyetler zikredilebilir.

Bu te’lifde, bu sûre-i şerîfin maksatlarının asıllarına şerhe girmeden dikkat çekmeye çalıştım. Gerekli olan bütün hüküm ve hikmetlere girmedim, çünkü ben anlayışları irşâd etmeyi, hükmü açıklamayı kastettim. Onun bütün ayrıntı, mevzû ve sırlarının keşfedilip sınırlandırılması zâten imkânsızdır. Bu sûrenin esrarına, ilginç taraflarına ve gizliliklerine bakmak isteyen kimsenin uyanık kalması ve Kur’ân ilimlerini gücü yettiğince tahsil etmesi, ihlâs bineğine binmesi gerekir. Bakışım mühim yüce anlayış yoluna yönlendirmesi gerekir. Allah’tan kendisini anlayışa ulaştırmasını istemelidir. Te’lifimi mağfiret için duâ ederek, emele ulaşmayı isteyerek arz ederim.

Allah bize yeter, O ne güzel vekildir. Salât selâm efendimiz Muhammed O’nun âli ve ashabına olsun. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah’a hamdolsun onun bu lutfuna muhtaç kulunun Kahire’de Cevderiyye’de iskân eden Ahmed b. Muhammed b. Muhammed b. Osman el-Hatîb et-Tûsî’ye yardımı ve hüsn-i tevfîki ile tamamlandı. Allah onu, anne babasını, kardeşlerini ve bu kitabın sâhibini, onu sevenleri, arkadaşlarını ve mağfiretleri ve İslâm üzere ölümleri için onlara duâ edenleri bağışlasın. Müellife rızâ ve rahmet için duâ eden kimseyi, bütün Müslüman erkek ve kadınları, bütün mü’min erkek ve kadınları, onların ölmüş ve hayatta olanlarım bağışlasın. Bu nüshanın bitiş târihi 797 yılının cemâziye’l-evvel ayının on yedinci günüdür.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 232 sayfalık eser, 2015 yılında yayınlanmıştır.

Yayınlayan: İLK HARF YAYINEVİ  

Genel Dağıtım: ÇELİK YAYINEVİ:

 Ticârethâne Sokağı Nu: 19/a Cağaloğlu. Fatih-İstanbul Telefon: 0.212-511 28 11  

Belgegeçer:: 0.212-511 28 12 e-posta: info@celikyayinevi.com  www.celikyayiinevi.com.tr  

-2-

İkinci eser, ‘Molla Fenârî’nin Varlık ve Bilgi Anlayışı’ adını taşıyor. 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 500 sayfalıdır. Birinci baskısı 2016 yılında, ikinci baskısı 2020 yılında okuyucuya sunulmuştur.

Eserin müellifi Dr. Betül Gürer, ‘Ön Söz’ başlıklı yazısında eserin yazıldığı devir hakkında şu bilgileri veriyor:

13. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında İslâm potasında bir kültür, medeniyet, ilmî gelenek, düşünce hayatı ve bir sistem oluşturan devlet Osmanlı Devleti’dir. Osmanlı Devleti’nin bu süreçte en büyük ilhâm, güç ve birikim kaynağı, İslâm’ı en güzel anlama ve yaşama çabası olarak telâkki edebileceğimiz tasavvuf ilmi ve onun amelî boyutu olmuştur. Buna bağlı olarak, Selçuklular’dan gelen ilmî ve kültürel mirasın üzerine inşâ edilmiş bir sistem olma özelliği taşıyan Osmanlı düşüncesi, tasavvufî anlayışla mezcolmuş, ondan azamî noktada istifâde etmiş ve nihâyet tasavvufî bakış açısıyla kendi şeklini ve tarzını kazanmıştır. Bu noktada, Osmanlı düşünce, kültür ve medeniyetini inşâ eden unsurların çok kaba bir tasnife göre, en başta medrese daha sonra varlık konusunun çok yüksek seviyede tartışıldığı tekke ve son olarak fütüvvet teşkilâtı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Osmanlı ilim ve düşünce geleneğinin en etkili ekolü ise kuruluşundan itibâren, İbn Arabî-Mevlânâ-Konevî-Molla Fenârî-Ismail Rusûhî Ankaravî çizgisi şeklinde tezâhür etmiştir.

İşte bu çizginin önemli isimlerinden biri ve Osmanlı Devleti’nin ilk şeyhülislamı olan Şemseddîn Muhammed b. Hamza el-Fenârî veya meşhur adıyla Molla Fenârî, Dâvûd-ı Kayserî’den sonra Anadolu’daki İslâmî ve tasavvufî düşünceyi, diğer tasavvufî ve İslâmî birikimlerin yanında daha çok Ekberî ekolün anlayışıyla şekillendirmiş muhakkik sûfîlerden biridir. O aynı zamanda İslâmî bilimler târihinde tefsir, kelâm, fıkıh, fıkıh usûlü, mantık, tasavvuf gibi pek çok sâhada eserler yazıp, bunlarla ilgili alanın otoritesi hâline gelmiş nâdir müelliflerdendir. Fenârî’nin İlmî yönünden bahsederken üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan birisi, onun tasavvuf ilminin formel bilimler arasında yer alması noktasında sağladığı katkısıdır. Zira her ne kadar bu çaba daha önce Sadruddîn Konevî tarafından, bilhassa Miftâhu’l-gayb’la birlikte ortaya konmuş ve bu alanda önemli bir mesâfe kat edilmiş olsa da, Fenârî’nin bu eser üzerine kaleme aldığı şerhi olan Misbâhul-üns, Konevî ile başlayan bu çabayı hedefe ulaştırmıştır.

Fenârî’nin tasavvuf ilmine yaptığı bu sistematik katkıdan başka bir de Ekberiyye geleneğine yaptığı tesire değinmek gerekir. Nitekim İslâm dünyâsında Ekberî fikirler iki kanaldan yayılmıştır. Bunlardan birisi İbn Arabî’nin Fusûsu’l-hikem‘inin şerhleri vasıtasıyla intişâr eden kanaldır. Diğeri de Konevî’nin Miftâhul-gayb’ından beslenerek yayılan kanaldır. İşte Miftâhu’l-gayb vasıtasıyla yürüyen bu silsileyi, bu eser üzerinde, ilk şerhi yazarak başlatan isim Molla Fenârî’dir. Onunla Miftâhul-gayb şerhçiliği, bir usûl kazanmıştır. Başka bir ifâdeyle, tasavvufî düşünce alanında mühim bir isim olan Fenârî üzerinde, tasavvuf sâhasında çalışma yapmanın gerekliliği ortadadır. Oysa Molla Fenârî, bıraktığı eserler ve tesirleriyle tasavvuf târihinde çok önemli bir yere sahip olmasına rağmen, onun tasavvuf anlayışı üzerinde bu dalda, makale hacmini aşan tek bir çalışma bulunmaktadır. Bu çalışma, Mustafa Aşkar’a ait ‘Molla Fenârî ve Vahdet-i Vucûd Anlayışı’ (Ankara 1993) adlı yüksek lisans tezidir. Fenârî’nin vahdet-i vucûd görüşünün değerlendirildiği bu tez, tasavvuf anabilim dalında tez formatında yapılan ilk ve tek çalışmadır. Hem tasavvuf hem Osmanlı düşüncesinde bu kadar mühim bir şahsiyet olan Molla Fenârî hakkında özellikle tasavvuf sâhasında yapılan çalışmalar, Fenârî’nin tanınması ve görüşlerinin bilinmesi noktasındaki ihtiyaca cevap verir nitelikte değildir. Dolayısıyla bu husus bizim bu konuyu çalışma sâhası olarak seçmemizin en büyük sebeplerinden birisi olmuştur. Molla Fenârî’nin tasavvufla ilgili görüşlerinin daha çok nazarî ve teorik sâhada bir başka deyişle vahdet-i vucûd çizgisinde olması sebebiyle, çalışmamız onun hayatının yanı sıra varlık ve bilgi anlayışı çerçevesinde şekillenmiştir.

Eser, yüksek hacimli olmasına rağmen öz bilgiler ihtiva eden mısra-ı berceste mâhiyetindedir. ‘Tadımlık’ olarak iktibas edilecek paragraflarla, diğer sayfalara haksızlık olacağından bu tanıtım yazısında, ancak ‘içindekiler’ sayfasından seçmelerle iktifa etmek mecburiyeti doğmuştur.

*Molla Fenârî’nin Hayatı, Eserleri ve Misbâhu’l-Üns. *Eserleri Hakkında (efrâdını câmi ağyarını mânî ölçüsünde) Bilgiler. *Osmanlı Medrese Geleneği ve Tasavvuf Düşüncesindeki Tesirleri. *Molla Fenârî’nin Varlık Aanlayışı. *Varlıkla İlgili Bâzı Terimler. *Bir ve Çok İlişkisi. *Varlık Mertebeleri. *Yaratma İle İlgili Semboller. *İlm-i İlâhî ve Molla Fenârî’nin Bilgi Anlayışı. *Bir İlim Dalı Olarak İlm-i İlâhî. *İdrak.

‘SONUÇ’ bölümünde Molla Fenârî’nin, eserlerinin, Osmanlı Cihan Devleti’nin kültür hayatına katkıları, tasavvufun İslâmiyet’teki yeri ve önemi hakkında bilinmesi gereken hususlar yer alıyor.

Eseri husûsen, tasavvuf aleyhtarlığı yapan ilâhiyatçıların okuması gerekiyor. Bibliyografya bölümünde faydalanılan 238 âlim ve yazara âit 363 adet eserin isimleri yer alıyor.                                                   

Ekler bölümünde ise yazma nüshalardan 34 sayfanın fotokopisi, Molla Fenârî’nin kabri ile adına inşa edilen caminin fotoğrafı, son 20 sayfada Fransızların’ ‘İndeks’ dedikleri ‘Dizin’ veya ‘Arama-Bulma Cetveli’ diyebileceğimiz liste var.  

İNSAN YAYINLARI:

İstiklâl Caddesi Nu: 96 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-24955 55 Belgegeçer: 0.212-249 55 56

e-posta: insan@insanyayinlari.com.tr  //  www.insanyayiinleri.com.tr      

Doç. Dr. BETÜL GÜRER: 2006 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 2009’da Sadreddin Konevî’ye Nispet Edilen ‘Mevâridü Zevi’l-İhtisâs İlâ Makâsıdı Sûreti’l-İhlâs’ Adlı Eserin Tahkik ve Tahlili başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı. Yüksek lisans eğitimi sırasında adı geçen fakültenin Tasavvuf Ana Bilim Dalında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2014’te ‘Molla Fenârî’nin Bilgi ve Varlık Anlayışı’ adlı tezini tamamlayarak ‘doktor’ unvanı aldı. Hâlen Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalında Doçent unvanı ile öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli ilmî toplantılarda sunulmuş tebliğleri, millî ve milletlerarası dergilerde yayımlanmış makaleleri ve çeşitli yayınevlerinden çıkmış kitapları bulunmakta, İngilizce ve Arapça bilmektedir. Yayınlanmış kitapları: İbn Ata Tefsiri Gönül Gözüyle Kur’ân: H Yayınları-2018. Bir Osmanlı Entelektüeli: Molla Fenari. İnsan Yayınları-2019. Muhammedî Nurlar: Seyid Muhammed’den Tercüme (Burak Anılır ile birlikte) H Yayınları–2020.Molla Fenârî’nin Varlık ve Bilgi Anlayışı: İnsan Yayınları-2020

Savaş Suçu İşleniyor Ama Cezalandırılamaz

Hamas’ın 07 Ekim’de İsrail’e karşı yaptığı saldırı sonrası, İsrail’in Gazze’yi bitirmeye yönelik eylemleri bir devletin yapacağı şeyler değil.

E. Büyükelçi Tugay Uluçevik’in ifadesiyle “Terör örgütleri saldırılarında hedef bakımından asker sivil ayırımı yapmaz, amacına uygun olan hedefi vurur.

Devletler ise terörizmle mücadelede sadece teröristi ve teröristlerin kullandığı malları, silâhları, yapıları kullandığı vasıtaları hedef alırlar. Devletler terörizmle mücadelede esas itibariyle Uluslararası İnsancıl Hukuka uygun hareket ederler.

İsrail, ABD ve AB Hamas’ı terör örgütü kabul etmişlerdir. Bu durumda bir devlet olarak İsrail’in de Hamas ile mücadelesinde sırf Hamas unsurlarını hedef alması gerekirdi.

Oysa İsrail, on yıllardır yaptığı uygulamaları bir yana bıraksak da, sırf 7 Ekim sabahından bu yana Hamas’ın saldırısına gösterdiği mukabeleyi dikkate aldığımız zaman, sivil halkı da hedef almaktan kaçınmadığını görmekteyiz. İsrail BM Yasası’nın temel ilkelerini ve Uluslararası İnsancıl Hukuku pervasızca çiğnemektedir. Bu tutumuyla İsrail bir ‘terör Devleti’ hüviyetine bürünmektedir.”

********************************

Uluslararası Hukuk Emekleme Çağında

Hukuk fakültesinde okuduğum yıllarda, hocalarım “Devletler Hukuku veya Uluslararası Hukukun emekleme çağında olduğunu” söylerlerdi.

Aradan geçen on yıllarda bu konuda birtakım gelişmeler sağlandı. Ancak güçlü devletlerin ikiyüzlü yaklaşımı devam ediyor. Bu sebeple Uluslararası Hukuk halen güçlü devletlerin lehine işleyen bir mekanizmadır.

Mesela CB Erdoğan’ın zaman zaman “dünya beşten büyüktür” diyerek karşı çıktığı husus yani beş devletin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarını veto yetkisi olması değiştirilemedi. Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 27. Maddesi gereğince, Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve ABD’ye tanınan veto yetkisinin haksız ve adaletsiz olduğu açık. Ancak bu durumun yakın bir gelecekte değişmesi de mümkün değil.

Bunun haricinde diğer hukuki mekanizmalar ve kurumlarda da benzer durum vardır. Güçlü devletler ne kadar haksız olsalar da aleyhlerine karar alınması mümkün değildir. Veya kazara böyle kararla alınmış olsa da uygulanamaz.

********************************

Birleşmiş Milletler’in İsrail Aleyhine Kararları

BM çeşitli tarihlerde İsrail ve Filistin hakkında kararlar aldı. Bunların hiçbirini İsrail uygulamadı.

1947’de Birleşmiş Milletler, Filistin toprakları üzerinde biri Arap, diğeri Yahudi olmak üzere, iki bağımsız devlet kurulması kararı aldı. İsrail bu karara uymadı.

1949’da İsrail- Arap Savaşı’nın ardından Birleşmiş Milletler, Filistinlilerin göç etmek zorunda kaldıkları topraklara geri dönmesi ve Kudüs’ün uluslararası bir yönetime kavuşması kararı aldı. Ancak bu karar da hiç uygulanamadı.

1967’deki Arap-İsrail Savaşı’nda, İsrail’in işgal ettiği Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Golan Tepelerinden çekilmesi kararı aldı. İsrail bu karara da uymadı.

Bunlar gibi çok sayıda kararın uygulanabilmesi için BM Güvenlik Konseyi’nin kararların uygulanması için diretmesi ya da sert yaptırımları gündeme getirmesi gerekiyordu.

Fakat ABD İsrail aleyhine tasarıların hepsini veto etti. ABD veto hakkını en çok Filistin meselesinde kullandı. Bu vetolar nedeniyle İsrail aleyhine tasarıların kabulü mümkün olamadı.

********************************

İsrail Hukuken Savaş Suçlusu

İsrail’in Gazze’yi abluka altına alıp, elektrik, su kesintisi yapması, gıda kanallarını kapatması; cami, kilise, hastane demeden bombalaması; sivil, kadın, çocuk demeden öldürmesi, fosfor bombası kullanması; İsrail’in Başbakanı, Savunma Bakanı ve yetkili isimlerinin “Gazze’yi boşaltacaklarını, orada yaşayanları çöle sürgüne yollayacaklarını” açıklamaları gibi eylemlerinin hepsi SAVAŞ SUÇUDUR.

Cenevre Sözleşmesi hükümleri ile Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) tanımlarına göre de bu eylemler “Savaş Suçu” olarak kabul edildiğine göre İsrail cezalandırılabilir mi?

İşte burada da uluslararası hukukun zayıf tarafı ortaya çıkıyor.

Roma Sözleşmesi ile 2002’de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bir devletin yargılanabilmesi için ülkelerin sözleşmeye taraf olması gerekiyor.

Fakat İsrail bu sözleşmeye imza atmış değil.

(Türkiye de İsrail gibi bu sözleşmeye taraf değil. ABD, Bill Clinton döneminde 2000’de UCM Sözleşmesi’ne imza koydu. Fakat 2 yıl sonra göreve gelen Başkan George W. Bush döneminde sözleşmeden çıktı. Rusya da aynen ABD gibi önce imzaladığı sözleşmeden daha sonra çıktı.)

****

Peki, İsrail’in veya üst düzey yöneticilerinin savaş suçu ile yargılanabilmesi için Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) Kararı çıkabilir mi?

Buna İsrail’e tam destek veren ABD ve AB ülkeleri izin vermez. Hatta Kahire’deki Barış Konferansına katılan ülkelerin çoğu İsrail aleyhine oy kullanmaz.

O halde İsrail’in savaş suçları işlemesini durduracak bir uluslararası hukuk mekanizması maalesef yok.

Kısaca, Mümtaz Soysal’ın ifadesiyle, “en son yaptırım olarak kuvvete başvurmanın kaçınılmaz olduğu bir uluslararası düzenden uzaklaşmış değiliz.”

Siyasi açıdan da, İsrail soykırım da yapsa, dünya ekonomisini sarsan bir durum söz konusu olmadığı için, hiçbir ülkenin etkili bir müdahale çabası içinde olacağını sanmıyorum.

Filistin, Siyonizm ve İsrail Tarihçesi -1*

Bugün cehennemi yaşayan Filistin halkını ve cehennemi bu insanlara yaşatan İsrail gerçeğini anlayabilmek için tarihin arka sayfalarını çevirmemiz gerekiyor.

                “Siyonizm” teriminin esas kökünü oluşturan “Siyon” sözcüğü, Musevi tarihinin ilk çağlarından beri Kudüs ile eşanlamlı olarak kullanılagelmiştir. Bu kelimeye Filistin’deki 1. Musevi tapınağının Babilliler tarafından yıkılmasından sonra özel bir anlam verilmiş, “Siyon” yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının Filistin’e dönme arzu ve özlemiyle bir duygu hazinesi oluşturmuştur.

                Musevilerin Siyon dedikleri Kudüs ve dolaylarına tekrar geri dönme hayali ve o kutsal topraklarda Süleyman (Salamon) tapınağını yeniden inşa etme hülyası, Eski Ahit’in ana prensibini oluşturur.

                Eski Ahit’e göre Tanrı, (Yahuda) kutsal toprakları kıyamete kadar tasarrufunda bulundurmak üzere İbrahim (Abraham) peygamber ve ümmetine adamıştır. Bu inanç Yahudilerin benliklerine öylesine kazınmıştır ki, dünyanın dört bir yanına dağılmış ümmetini Kral Davut’un altı köşeli yıldızı etrafında toplayacak ve onlara kutsal topraklara kadar önderlik edecek bir Mesih’in gelmesini büyük bir sabır ve tevekkülle beklemeye razı edecektir.

                1800’lü yılların ikinci yarısında milliyetçilik akımları Avrupa’da tesirini gösterirken, aynı kıtada ancak değişik ülkelerde yaşayan Musevilerin fikri gelişiminin de bu akımın etkisinin dışında kalması düşünülemezdi.

                (1795-1874) yılları arasında yaşamış, Hahamlık yapan Prusyalı aydın bir din adamı Zevi Hirsch Kalischer: “İtalyan, Polanyalı ve Macarlardan örnek alalım. Diğer halklar ulusal gururları için uğraşırken biz Tanrı adına Siyon’u ele geçirme davasına başlamakta daha ne kadar bekleyeceğiz?” diyordu.

                Yahudiler, Avrupa’da hangi ülkede yaşarsa yaşasın, hangi ülkenin vatandaşı olurlarsa olsunlar yine de hor görülüyor 2. Sınıf vatandaş muamelesi görmekten kurtulamıyorlardı. Odesa da doğmuş, Kırım savaşındaki çalışmalarından dolayı Rus Çarı tarafından ödüllendirilmiş olmasına rağmen Doktor Leib Pinsker, (1821-1891) doğuda ve batıda bunca aşağılanma ve hor görülmelere tepki olarak: “Kendi Kendine Kurtuluş” kitabını yayınlamıştır.

                Dr. Pinsker kitabında, Yahudi sorununun çözümü konusunda Filistin’de Kolonizasyon’un şart olduğunu, bunun içinde Batılı ülkelerde “Kolonizasyon” diplomasisi yürütülmesini savunuyordu. Bu diplomasinin temel amacının batılı diplomatları Siyonizme inandırmak, Filistin’de Yahudilere ulusal bir yurt kurmak için Batılı ülkeler ikna edilmeliydi. Batı’nın Siyonizmi kabul etmesi demek; Avrupa’nın üzerinde nüfuz sahibi olduğu Osmanlı Devletine Filistin’de Siyonistlerin isteklerine kavuşabilmeleri için gerekli baskıyı yapması demekti.

                Pinsker’in düşüncelerini benimseyen Musevi toplulukları kısa zamanda mahalli cemiyetler kuracak ve bu cemiyetler adını Tarihe: “Siyon Aşıkları” olarak yazdıracaklardır. Rusya ve Doğu Avrupa’da hızla yayılan bu derneğin: 1882-1883 yıllarında sayıları 12 iken, 1889-1890 yıllarında sayılarını hızla 138’e çıkarmışlardır.

                Pinsker, dağınık dernekleri tek merkezde toplamak ve ortak bir eylem planı çizmek amacıyla 6 Kasım 1884 te Slezya’nın Katoviçe kentinde 5 gün sürecek bir Kongre topladı. Kongreye Batı’dan biri Paris’ten, ikisi Londra’dan 3 kişi katılmıştı. 30 delegeden oluşan diğerleri Doğu Avrupa ve Rusya’dan gelmişlerdi. Bu kongrenin haricinde Avrupa’nın değişik bölgelerinde 3 Kongre daha yapılmış üç Kongrede de cemiyetin maddi sorunlarının haricinde başka konu görüşülmemiştir.

                Şunu akıldan çıkarmamak lâzımdır ki, Filistin’den kovulup dünyanın dört bir yanına dağılmış Museviler, Filistin’le bağlarını hiçbir zaman koparmamışlardı.

                *Not: Bu yazı serisinin hazırlanmasında Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin: (Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar) kitabı ile Tarihçi Mustafa Armağan’ın: (Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı) kitaplarından faydalanılmıştır.

Devam Edecek

Yahudiler Hakkında

     “Sen onları, hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun.” (Bakara: 96)

     “Onların çoğunun günaha, zulme ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Ne kötü bir şeydir o yaptıkları!” (Maide: 62)

     “Onlar yeryüzünde hep bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” (Maide: 64)

     “İsrailoğullarına Tevrat’ta şöyle bildirdik: ‘Siz yeryüzünde iki kere fesat (karışıklık) çıkaracaksınız.’ ” (İsra: 4)

     “Bozgunculuk yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.” (Bakara: 60)

     Yahudilere müteveccih / yönelik şu iki Kur’an hükmü, o milletin insanın sosyal hayatında hile ile çevirdikleri şu iki müthiş / dehşetli genel prensibi tazammun eder / içerir: İnsanın içtimaî / sosyal hayatını sarsan; çalışma ve ameli sermaye ile mübareze ettirip / çekiştirir! Fukarayı zenginlerle çarpıştırır! Ribâ / faizle çalışan bankaları tesise / kurmaya sebebiyet verir! Velhasıl hile ve hud’a ile mal toplayan o millettir. Mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için, her çeşit fesat komitelerine katılır olmuşlardır! Her nevi / her çeşit ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu, bu iki âyet ifade ediyor.

     Meselâ “Haydi ölümü isteyin.” (Bakara: 94)

     “Eğer doğru iseniz mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.”

     İşte bu âyet Hz. Peygamber’in meclisinde, küçük bir cemaatin, cüz’î bir hâdise ünvaniyle, milletler içinde hayat hırsı ve ölüm korkusuyla en meşhur olan Yahudilerin; ta kıyamete kadar lisan-ı hâlle mevti / ölümü asla istemeyeceklerini ve hayat hırsını bırakmayacaklarını ifade eder.

     Meselâ “Onların üzerine bir zillet ve yoksulluk damgası vuruldu.” (Bakara: 61) Şu ünvanla, o milletin istikbaldeki mukadderatını, umumî bir surette ifade eder. İşte, şu milletin seciyelerinde ve mukadderatında münderiç / içine konmuş olan böyle müthiş düstur ve prensipler içindir ki, Kur’an onlara karşı pek şiddetli davranıyor, dehşetli te’dip sillesi vurup / hadlerini bildiriyor.

     Kur’an’daki Hz. Musa kıssasında, Yahudiler tevbih edilmekte / azarlanmaktadır. 

     Pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyete girmeleriyle, birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve fikirler birbirine karıştığı için, Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o zamanlar; o içtimaî halden istifade ettiler!

     İşte İsrail – Filistin Savaşı’nda, İsrail’in gösterdiği insanlık dışı hareket ve vahşetler; Yahudiler hakkında, Âyetlerin tespitlerini ve söylediklerimizi teyit eder ve doğrular mahiyetdedir.

     Hırs, mahrumiyete sebeptir. İllet ve zillettir. Mahrumiyet ve sefalet getirir. Evet, her milletten ziyade hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme kesin bir şahit ve tanıktır.

     Evet, hırs; canlılar âleminde en geniş bir daireden tut, ta en küçük bir ferde kadar kötü etkisini gösterir.

     Hem insanlık dairesi içinde, her milletten ziyade hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile dünya hayatına bağlanan Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-i meşru bir riba / faiz serveti ile, bütün milletlerden yedikleri zillet sillesi ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs zillet ve hasâretin / zarar ve ziyanın kaynağıdır.

     Hem dünyada, milletler içinde şiddetli hırsla meşhur olan Yahudi milletinden daha ziyade rızık peşinde koşan yok!

     Hâlbuki zillet ve sefalet içinde, istenmeyen en kötü sonuçlara, en çok onlar maruz kalıyorlar! Onların zenginleri de süflî / aşağılık bir hayat yaşıyorlar.

     Zaten riba / faiz gibi gayr-i meşru yollarla kazandıkları mal, helal rızık değil ki mes’elemizi çürütsün.

     İşte İsrail – Filistin Savaşı’nda (2023);

     İsrail’in Filistinli masumlara karşı işlediği ve sergilediği insanlık dışı canavarlıklar; yukarıda zikredilen âyet-i kerimelerle; Yahudiler hakkında yapılan açıklamalar ve onlara karşı insanlığın dikkatini çeken hakikatler; düşünmeye değer gerçekler olup, doğru ve yerindedir.

Atatürk’ün Mazhar Osman’ı Ziyareti

Bir gün Atatürk, İsmet Paşa ve birkaç arkadaşı Bakırköy Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesini ziyaret ederler, nüktedan ve renkli kişiliği, uyguladığı tedavi metotları ile dünya çapında meşhur olan ünlü Doktor Baştabip Mazhar Osman Bey ile sohbet ederler. Bu arada Atatürk, sohbet esnasında Mazhar Osman Bey’e sorar:

– Osman Bey, bu delilik nasıl bir şey?

– Gazi Paşam az da olsa herkeste bir parça vardır, deyince Atatürk:

– Ne demek istiyorsun, bende de mi var? Hoşsohbet ve sözünü esirgemeyen biri olan Mazhar Osman;

– Ooooo Sizde herkesten bin beter var. İçeride ve dışarıda dört iklim, yedi cihana kafa tutmak akıllı adamın yapacağı iş mi? der.

Atatürk, İnönü ve yanındaki arkadaşları bu söze dakikalarca katıla katıla gülerler.

*

Evet, Anadolu’da yürekli cesur atak gözü kara insanlara ‘’deli’’ derler.

*

Atatürk’ün verdiği kurtuluş savaşından bir anı;

26 Ağustos 1922 gece vakti Atatürk’ün Kocatepe’ye çıktığını gören Postacısı Çorumlu Musa Çavuş, arkasından kendisi de tepeye çıkar. Atatürk’ü, ellerini açmış dua eder vaziyette görünce yaklaşıyor ve Atatürk’ün hıçkırıklarını duyuyor. Biraz daha yaklaşınca anlıyor ki Mustafa Kemal Paşa hıçkırıklarla ağlayarak dua ediyor.

*

Atatürk Kocatepe’de ki duasında;

“Allah’ım! Bu yüce Türk Milletine giriştiği bu kutsal davada yardım et, onun bu kutsal davasını başarıya eriştir. Bu millet büyük, asil bir millettir. Bu milleti giriştiği bu davada muzaffer eyle. Sen Türk ordusunu muzaffer et. Türklüğün, Müslümanlığın düşman ayakları altında esaret zinciri altında kalmasına müsaade etme!” diye yakarıyor.

*

Atatürk’ün imzasıyla 28 Nisan 1920’de yayınlanan TBMM’nin Memlekete Bildirisi aşağıda ki dua ile biter;

Ta ki, son din yurdunu yitirmesin, ta ki, milletimiz köle olmasın.

Allah’ın lâneti düşmana yardım edenlerin üzerine olsun. Allah’ın yardımı ve tevfiki milletimizi ve yurdumuzu kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.

Ve bu şehamet (cesaret ve yiğitlik) meydanlarında rahmet-i Rahman’a kavuşan şehitlerimizin muazzez ervahına (aziz ruhlarına) hep beraber Fatihalar ithaf edelim…

*

TÜRK- İSLAM KÜLTÜRÜYLE MİLLİ VE MANEVİ KİMLİĞİNİ OLUŞTURAN O DEHA İNSANA YAHUDİ/ SABETAY OLDUĞU İFTİRASINI ATAN, AYYAŞ DİYEN DİNDAR GÖRÜNÜMLÜ DÜZENBAZLAR!

 Atatürk’ü itibarsızlaştırmanın, daha dün Türk’ün tokadını yiyen emperyal güçlerin projesi olduğunu biliyor musunuz?

*

Bu güçlerin ülkenin üniter yapısını bozarak Federasyona dönüştürmek olduğunu; arkasından ülkeyi parçalamak amaçlı niyetlerini biliyor musunuz?

*

Bilemezsiniz.

Çünkü sizin gibi milliyetsiz, vatansız münafık Emevi devşirmelerinin icraatları

 Haram yemek, yalan konuşmak, iftira atmak, hazineye el uzatıp fukara hakkı yemekten ibaret!

*

Başbuğ Atatürk’ün Türklük şuurunu her zeminde zinde tutması, Türk Dünyasının yeniden organize olması, güçlenmesi hayali, projesi ile siz asalakların derdi olmadığını biliyoruz elbette.