7.7 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 212

Cumhuriyet Güneşi Herkesi Aydınlatmalı

Cumhuriyetimizin 100. Yıldönümü için ne kadar yazsak eksik kalır. Bundan dolayı daha önce kaleme aldığım “Cumhuriyetimize Daha Nice 100 Yıllar Dileriz” makalemin devamı niteliğindeki aşağıdaki satırları siz değerli okurlarımla paylaşmak isterim.

29 Ekim 2023’de aylar önce gerekli hazırlıkların yapılması bizi daha zengin programlarla karşılaştırabilirdi. Milli Mücadele’nin Cumhuriyet ile taçlanması Türk tarihinin en önemli olayları arasındadır. Bu Türk’ün tekrar dirilişinin ve ayağa kalkışının somut bir sonucudur. Milli ve dini bayramlarımız, belirli anma ve kutlama günlerimiz bir bütündür. Biri diğerine tercih edilemez. Bunlar birbirini tamamlar.

Cumhuriyet halkın iradesine saygıdır. Halkın iktidarıdır. Kimsesizlerin kimsesidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk aynı zamanda Anadolu coğrafyasını Türk milleti ile Dar-ül Harpten Dar-ül İslam’a dönüştüren, milli kurtuluş hareketinin önderi, başkomutanıdır. Milli Mücadele ne izinle yapılmıştır; ne de bir etnik guruplar ittifakıdır. Cumhuriyeti ve Milli Mücadeleyi içlerine bir türlü sindiremeyenler, Cumhuriyete numara takıp 2. Cumhuriyet kurma boş sevdasına ve hayaline kapılanlar; acaba Milli Mücadele başarılıp Cumhuriyet güneşi doğmamış olsaydı, haçlı işgali altında bunların dinleri, isimleri ve soyları ne olurdu? Bunların ne adları ve ne de dinleri kalabilirdi. Başta Atatürk olmak üzere Milli Mücadele’nin kahramanlarına, ona bütün omuz veren bugün olduğu gibi yardıma koşan vefakar ve fedakar insanlarımıza çok şey borçluyuz.

Cumhuriyet bir ihtilal ve darbeyle padişahın veya İstanbul Hükümetinin alaşağı edilmesi de değildir. Yüce Osmanlı bitmiş, tükenmiş ve devlet çökmüştü. İngiliz himayesine girmiştik. Sarayın ne bir kurtuluşu düşünecek, ne de teşebbüs edecek gücü bile yoktu. İstanbul Hükümeti işgalcilerle beraber olup onların emirlerini yerine getiriyordu. Aslında o da çok zor durumdaydı. Fakat tercihini işgalcilerden yana yapmıştı. Padişaha Atatürk’ü yakalama, görevden azletme emrini bile verdiriyorlardı. Bu ağır şartlar altında Atatürk sine-i millete döndü ve rütbelerini terk etti. O artık çöken bir yüce devletten yükselecek bir milli devlet kuracaktı.

Maalesef Türkiye’de “Vatan sevgisi imandandır” hadisini hiçe sayanlar vardı. “Limanda yetmiş tane yabancı gemi varken Kuva-i Milliye ayaklanmasından korkulmaz” diyen Damat Ferit’lerin, “Onlar bizim iyiliğimiz için buradalar”, “Yunan ordusunun muzafferiyeti için dua ediniz” diyebilen Adliye Nazırı Ali Rüştü Efendilerin, İstanbul Hükümeti’nin İzmir Valisi “Kanbur İzzet’in “Yunan güçleri özel bir tören ve saygı ile karşılanacaktır” diyebilenlerin, AB dayatmalarını aynı şekilde savunan Karen Fogg’cu işbirlikçilerin ve Cumhuriyet düşmanlarının devamı olmayalım. Anayasa’dan milli kimliği çıkarma ihaneti sadece Türkiye’ye değil; Türk Dünyasına da fırlatılan tahrip gücü yüksek bir bombadır. İsrail’in attığı gibi… Türk jeopolitiğini ve kültürünü başkaları adına parçalayıp zayıflatmaya çabalayanlar dün de vardı; bugün de var. Türkiye’yi çokkültürlülük tuzağına çekmek isteyenlere önce ülkeyi yönetenler çok dikkat etmelidir.

Bizler önce yanlışlarımızdan kurtulmalıyız. Yabancıları suçlamaktan önce kendimize çeki düzen vermeliyiz. Türk tarihine bir bütün olarak bakıp benimseyelim. Osmanlı mı, Cumhuriyet mi maçı için sahaya çıkmayalım. Dün Osmanlı’yı Balkanlardan çözenler bugün TC’yi Ortadoğu’dan çözmeye uğraşıyorlar. Lozan’ı bile kabul etmeyenlere fırsat vermeyelim. Kısır çatışmaları ve teferruatları aşalım. Seçim ittifaklarından önce Milli ittifakı güçlendirelim ve kuralım. Bize emanet olan TC Devleti’ni ayakta ve güçlü tutalım. Savunma sanayiini daha da geliştirerek eserlere eserler katalım. Son yüzyıl içinde yapılanları küçümsemeyelim. Sürekli karıştırılan ve kaynatılan Ortadoğu kazanında caydırıcı olalım. Türkiye’deki mücadele ülke çıkarlarından yana olanlarla küresel güçlerin emrindeki paralı askerler arasındadır. Klasik sağ sol ayırımı ve ideolojik çatışmalar bazı değişikliklere uğramıştır. Reform veya Anayasa değiştiriyoruz diye Türksüz Anadolu, Atatürksüz Türkiye ve Hz. Ali’siz Alevilik peşinde koşan dış ve iç düşmanlara karşı alan açmayalım. Büyük Ortadoğu projesinden mükafat beklemeyelim. Milli ve üniter devletten bizi vaz geçirecek “Yeni Osmanlıcılık” oyunlarını ve hedeflerini aşalım. Ensar örtüsü ile geçici koruma altındakilere musluğu kapatalım. Bunun doğurduğu ekonomik sorunları fark edelim. İçerimizde devletle savaşacak dış destekli yeni PKK’lar yaratmayalım. Küreselleşmenin ideolojisi olan çokkültürlülük ile çok seslilik apayrı şeylerdir. Çeşitlilik ve çoğulculuğu resmen kabul etme yanlışına düşmeyelim. LGBT gibi dış güdümlü kuruluşlar kesin olarak kapatılmalıdır. Anadolu’dan kovduğumuz işgalci ülkeleri tekrar davet edici yanlışları yapmamalıyız. Uyuşturucu terörü ile olan mücadelemizi sürdürmeli bu konuda çalışan örgütlere fırsat vermemeliyiz. Kamu kaynaklarının haksız yere kullanılması, istismarı ve yolsuzlukların musluğu kapanmalıdır. Tayinler dahil bir çok alanda ihtisas ve liyakat sadakatin önüne geçmelidir. İspanya’da demokrasiye ve devlete ihanet etmiş bir parti kapatılır ve AİHM bu iç hukuk kararını tasdik ederken Türkiye’de nasıl oluyorsa Anayasa Mahkemesi ters karar alabilmektedir. Keşke sağlık ve milli olduğu tartışmalı eğitim sistemi eğitime dönük olsa, öğretimi aşsa ve aşırı ticarileştirilmemiş olsaydı. Orta ve Yüksek Öğretimde bilgisizliği önlemek bakımından “Türk Dünyası” ve “Türkiye’nin Sosyal Yapısı” dersleri mutlaka konmalıdır. Tarım ve hayvancılık, yurt dışındaki ve ithalat yaptığımız ülkelerin çiftçileri kadar destek bulmalıdır. Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı korunabilmeli, ona her türlü baskı yapılmamalı, yargılamada cinsel öncelik tanınmamalıdır. Türk milletine mensubiyet şuuru ile İslam Alemine aidiyet şuuru birbirine rakip değildir. Nesillerin yanlış şartlandırılmasından kurtulmalıyız. Türkçe konusunda gösterilen hassasiyete Hükümetin uyduğu kadar belediyeler de uymalıdır. Dünya dili ola Türkçeye saygı TC’ye saygıdır. Kentsel dönüşüm konusunda tecrübeli ülkelerden istifade edilmeli, milli servete de zarar verilmemeli asıl amacına ulaştırılmalıdır.

Cumhuriyetimizin Yüzüncü Yılı Türk Milletine Kutlu Olsun

Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran ve en büyük eserimdir dediği bağımsız bağlantısız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak Türk gençliğine emanet eden Başbuğ Gazi paşamızı ve necip kadrosunu şükran ve minnetle anıyoruz.

*

Gazi Paşamız Atatürk kurduğu ve milli iradenin geçekleşmesini temel alan Cumhuriyeti tanımlarken:

‘’Cumhuriyet ahlaki fazilete dayanan bir idaredir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık ise korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan ibarettir’’diyecekti.

*

‘’Vatan ve Cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’vurgusunu yaparak geleceğimize ışık tutan en anlamlı mesajlarını Türk milletine vermiştir.

*

‘’Laik Cumhuriyet, öngördüğü nitelikleri esasında Sultan’a kul olmaktan çıkarılıp özgür birey olarak yurttaş kimliğine kavuşmuş Türk gençliğinin omuzlarında ilelebet yaşayacaktır’’.

*

 BEŞ BİN YILLIK ŞEREFLİ BİR TARİHİN SAHİBİ OLAN ASİL TÜRK MİLLETİNİN TEK KİŞİ EGEMENLİĞİNDEN MİLLET EGEMENLİĞİNE GEÇTİĞİ GÜN OLAN 29 EKİM 1923’ÜN 100.. YILINDA CUMHURİYET BAYRAMINI EN İYİ DİLEKLERİMİZLE KUTLUYORUZ.

*

BU VESİLEYLE BÜYÜK ATATÜRK’ÜN “EN BÜYÜK ESERİM” DEDİĞİ VE BİZE ARMAĞAN VE EMANET ETTİĞİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİ SONSUZA KADAR YAŞATACAĞIMIZIN SÖZÜNÜ VERİYORUZ. MİLLÎ DEVLETİMİZİ KURAN GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK,’E SİLAH ARKADAŞLARINA AZİZ ŞEHİTLERİMİZE, İSİMSİZ KAHRAMANLARIMIZI MİNNET VE ŞÜKRAN DYGULARIMIZI SUNUYORUZ. RUHLARI ŞAD OLSUN:

Cumhuriyet Düşünceleri

Cumhuriyet; adalet, meşveret, hürriyet ve şûra temeli üzerine kurulan bir rejimdir.

     Kuvvetler ayrılığı, denge ve denetim mekanizmalarını işleten bir nizamdır.

     Demokratik bir cumhuriyet olup, adalet ve meşverete dayanarak;

     Tam bir hürriyet içinde kanun hâkimiyetini sağlayan, vatandaşların rahat bir nefes aldıkları;

     İnsana en lâyık bir düzendir.

     Cumhuriyet, demokratik usullerle ve gerçek bir seçimle seçilen bir cumhurbaşkanı /

     Devlet başkanı tarafından temsil edilir.

     Cumhuriyeti benimsemek; demokrasi, adalet ve hürriyet taraftarı olmaktan geçer.

     Meşrutiyetle (1908) cumhuriyet yoluna çıkılmış; anayasalı rejim ve kuvvetler ayrılığı;

     Ta o zamanlarda kuvvetle desteklenmiştir.

     Cumhuriyet; çoğunluk sağduyusunun söz sahibi olduğu,

     Hakkın ve hakkaniyetin hâkim olduğu, insana en çok yakışan bir idare tarzıdır.

     Cumhuriyette demokrasi ve fikir hürriyeti varsa, hiç şüphesiz lâiklik de kesinkes var demektir.

     O Cumhuriyet ki:

     Avrupa zâlimlerinin son İslâm – Türk / Osmanlı Devleti

     Ve O’ndan doğmak üzere olan Türkiye Cumhuriyeti’nin

     Varlığını söndürmek niyetiyle yaptıkları müthiş / dehşetli bir suikast planına,

     Yani Anadoluyu işgal ve yapılacak olan Türk İstiklâl Savaşı’na engel olma gayretleri karşısında;

     Türkiye hamiyet ve milliyetperverleri yani Türkiye vatanseverleri;

     Kılıç ve kalemle gösterdikleri destansı, olağanüstü kahramanlık, gayret

     Ve hamiyetleri neticesinde, bu menhus plâna fırsat vermemişler;

     Üstelik Hürriyet ve Cumhuriyeti ilân etmekle,

     İsteklerini kursaklarında bırakmasını bilmişler;

     Cumhuriyeti; adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvet /

     Kuvveti kanunun tasarrufuna bırakmak suretiyle benimsemişlerdir.

     Çünkü Allah, insanları hür olarak yaratmıştır.

     Fıtrat ve yaratılışlarındaki kabiliyet ve istidatları; ancak hürriyet ile inkişaf eder, gelişir.

     Zira hürriyet, imanın hassası ve özelliğidir. İnsan ancak, imanın kazandırdığı şahsiyet sayesinde

     Zâlimlere boyun eğmez. Zillete düşmez. İmanın verdiği şefkatle zulmetmez.    

     Nitekim “Veşavirhüm fi’l-emr.” (Âl-i İmran: 159) / “İşini onlara danış.” Ve “Emruhum şura

     Beynehüm.” (Şura: 38) / “Onların işi aralarında danışma iledir.”

     Âyetleri bu hususta bizlere ışık tutmaktadır.

     1876’da hayatımıza giren meclis ile, bir bakıma cumhuriyete de adım atılmıştır.

     Hz. Peygamber dönemi, Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Raşidîn dönemi;

     Aslında bir cumhuriyet dönemi olarak kabul edilebilir. Nitekim:

     “Derde deva olan cumhuriyetin kendisi değil. Demokratik cumhuriyettir.

     Bakın cumhuriyetin daha adı yokken, İkinci Meşrutiyet ilan edilince…

     İkinci Meşrutiyeti(n) alkışla(n)masının sebebi de budur. (Ve bu şekilde)

     Hürriyet, meşveret ve ortak akılla ülkenin idare edilmesidir. (Nitekim:)

     Peygamber kendisinden sonra ‘Benim yerime şu geçsin!’ demedi.

     ‘Kendi aranızda en ehil olanını siz belirleyin.’ dedi.

     Bugünkü mânâda popüler bir seçim değildi ama, sonuçta

     Seçime ve tercihe dayalı o günkü toplumun iradesini yansıtan bir seçim vardı…

     Hz. Peygamber vahye mazhar olan(dı). Kendisine iyi kötü, doğru yanlış; vahiyle bildirilen

     Birisinin, istişareye ihtiyacı var mıydı?

     Bu, ümmete verilen bir derstir..Konfüçyüs’ün de dediği gibi

     ‘Eğer hükümdar âdil olursa kanuna gerek yoktur. Hükümdar âdil değilse,

     Kanunun anlamı yoktur. Dünyanın en iyi kanununu âdil olmayan zâlim bir adamın eline verin

     Kendisine benzetir.” (Prof. Dr. Hüseyin Çelik)

Niçin 29. Ekim. 1923?

NİÇİN 29. EKİM. 1923? Türk Milleti’nin ölüm fermanı Mondros’tan (30 Ekim) bir gün önce; diriliş fermanı Cumhuriyete (29. Ekim), silinmenin tarihinden (30. Ekim.1918) silkinmenin (29 Ekim 1923) şuuruna yükselmektir. Çünkü bu “GÜN OLUR ASRA BEDEL[1]” demektir.

Araştırmacı yazar Taylan SORGUN’unun yakın tarihimize ışık tutan değerli eserlerinden biri de; “MÜTAREKE DÖNEMİ VE BEKİRAĞA BÖLÜĞÜ[2]” isimli araştırmasıdır. Bu eserinde Atatürk tarafından Cumhuriyet bayramı için niçin 29 Ekim tarihi seçilmiştir? Fahrettin Altay Paşa’nın hatıralarından ve görüşmelerinden yola çıkarak bunun muhteşem sebebini bizlerle paylaşır: “Anadolu’daki “Büyük İhtilâl Hareketi” “Kaderi kabullenmeyen, ona istediği biçimi veren, ama yine de kaderin de içinde olduğu esatiri bir kuvvete sahip olan sarışın kurda benzeyen Paşa’nın da kaderi” olarak ortaya çıktı… Yanında “Mefkûreye inanmış” insanlar vardı… Millî Mücadele’nin komutanlarının 15’i Albay, 8’i Paşa rütbesindeydi…

İtilâf Devletleri’nin orduları ile savaşmak, Saray’ın çıkarttırdığı idâm fetvalarına karşı durmak bir tarafa, 3 Haziran 1919’dan 1921 yılı sonlarına kadar tam 17 iç isyanla boğuşuldu… Ve beş yıl süren bir müthiş mücadelenin sonunda Cumhuriyet’e kadar gelindi.
Büyük İhtilâl devam ediyordu… 1925 yılının Ekim ayında Mustafa Kemal Paşa cephelerden tanıdığı Millî Mücadele’nin Süvari Kolordusu Komutanı sonra Cumhuriyet’in cephe de rütbe alan Paşasını Çankaya’ya davet etti. On bir günlük bir misafirlik yaşandı…
Cumhuriyet’in bütün isimleri Çankaya’da Mustafa Kemal Paşa’nın yanında oluyorlardı…
İşte yine öyle gecelerden birisinde Fahrettin Altay Paşa’nın “hiç bitmeyen meraklarından birisi” de “Bu tarihi tesadüf acaba nereden doğdu?” sorusuydu…
Sıra gelecekti. Mustafa Kemal Paşa daha Adana’dan ayrılmadan önce sağlam kalabilmiş kuvvetlerini Ankara civarına intikal ettirmeye çalışmış, sonra 20. Kolordu’nun Ankara’ya naklini gergef dokur gibi dokumuştu. İstanbul’dan Anadolu’ya geçmeden önce Harbiye Nezareti ile son temaslarından birisi Ali Fuat Paşa’nın 20. Kolordusu’nun Ankara’ya tam naklini temin için oldu… Ekim 1923’de İstanbul’da bazı hâdiseler yaşandı. İstanbul’un yine Payitaht kalması üzerinde münakaşalar başladı. Fakat Mustafa Kemal Paşa Ankara’yı 20. Kolordu’nun oraya intikalini temin ederken seçmişti bile, nihayet 13 Ekim 1923 günü İsmet Paşa’nın teklifi ile TBMM, “Türkiye Devleti’nin makkarı (merkezi) idaresi Ankara şehridir.” şeklindeki kanun maddesini kabul etti. İstanbul’da yine bazı hâdiseler yaşanıyordu.

Mustafa Kemal Paşa birden kararını verdi, 28 Ekim 1923 günü gecesi Çankaya’ya davet ettiği arkadaşlarına ertesi günü Cumhuriyet’in ilân edileceğini söyledi, Kanun layihasını İsmet Paşa ile baş başa hazırladı… Sonra mesele Fırka Grubu’nda müzakere edilerek Meclis’e indirildi ve 29 Ekim’i 30 Ekim’e bağlayan gece saat 8.45’de Cumhuriyet ilân edildi…

Arkasından Mustafa Kemal Paşa, Reisicumhur seçildi. İşte tam iki yıl sonra Fahrettin Altay Paşa Çankaya’daki on bir günlük misafirliğinin bir gecesinde kafasındaki soruyu ortaya koymadan edemedi. Mustafa Kemal Paşa’nın yemek masası dağılmıştı, sordu. “Paşam benim dikkati nazarımı bir şey celp etmiştir. Hep düşündüm 30 Ekim 1918 günü Mütareke (Mondros) ilân edildi. Adana’daki karargâhınızdan Payitahta verdiğiniz şifreyi hatırlıyorum. Şimdi aradan zaman geçti. Cumhuriyetimizin ilânının 29 Ekim gecesine gelmesi acaba bir tesadüf müdür? Üç gün evvel beş gün sonra da olabilirdi.” 
Mustafa Kemal Paşa
 bir an durup Fahrettin Altay Paşa’ya bakmıştır. Sonra elini masanın üzerine vurarak: “- Deyiniz ki bu da tarihten silinmek istenilen bir milletin öcüdür…”
“- Ama bundan hiç söz etmediniz” “- Övünmek olur, övünmek, benimle beraber mefkûreye  inananların, milletin, ordumuzun hakkıdır.” “Mustafa Kemal Paşa övünmeyi sevmezdi… Sözlerini burada kesmiştir…[3]
 

Türk milleti nice savaşlardan sonra dört yıllık bir ölüm kalım mücadelesi vermiştir. Ölüm fermanı Mondros’tur. Diriliş destanı ise “Cumhuriyet”tir. Türk’ün matem günlerinden biri hıçkıran ve ağlayan 30 Ekim gününe karşı; Aziz Türk milleti ve Şanlı Türk Ordusu  29 Ekim’de adeta  “ZAMANIN ÇARKINI DURDURUYOR” bu tarihi günü  “BAYRAM”a dönüştürüyordu. Nice Cumhuriyet Bayramlarına Hep Birlikte Hep Beraber…………………


[1] Cengiz Aytmatov’un ölümsüz eseri “Gün Olur Asra Bedel”

[2] Taylan Sorgun, Bekir Ağa Bölüğü ve Mütareke Dönemi, Kum Saati Yayınları, 2003.

[3] Taylan Sorgun, a. g. e., 289-291.

‘Türkçe’nin Feryadı: Vay Başıma Gelenler…’ Yavuz Bülent Bâkiler, Devrimbazların Türk Diline İhânetlerini Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Dilimiz Türkçe konusundaki hassasiyetiniz biliniyor. Hoyrat eller, çarpık zihniyetler zaman zaman sizi çileden çıkaran müdâhalelerde bulunuyorlar. Bunlardan birini vaktiyle ‘Kahrolmak ister misiniz başlıklı makalenizle kamuoyuna duyurmuştunuz. O hâdiseyi anlatır mısınız?

Yavuz Bülent Bâkiler: Dönemin Millî Eğitim Bakanı’nın tâlimatı ile Bakanlığa bağlı Tâlim ve Terbiye Kurulu bütün okullara bir emirnâme gönderdi. Emirnâmede; ‘Asır, bahtiyar, câhil, devir, esir, fakir, felâket, fert, fiil, hakîkat, hâtıra, hatip, hayat, haysiyet, hukuk, hür, hürriyet, kelimeleri bundan böyle öğrencilerimize asla öğretilmeyecek’ deniliyordu. Bu kelimeleri kâfi bulmayıp; ıstırap, ilim, isim, istiklâl, kaabiliyet, kanun, mâdenî, mânâ, medeniyet, mekân, memleket, meşhur, mısra, millet, millî, milliyetçi, nesil, nutuk, örf, sun’i, şahıs, şive, tabiat, tâmir, tecrübe, tenkid, teşkilât, vasıta, vatan kelimelerinin kullanılmasını da yasaklamıştı.

Çetinoğlu: Dilimizden atılan bu kelimelerin yerine, kullanılmasını emrettiği kelimeler nelerdi?

Bâkiler: Sırasıyla söyleyeyim: yüzyıl, kutlu, bilgisiz, çağ veya dönem, tutsak, yoksul, yıkım, birey, eylem veya edim, gerçek, anı, konuşmacı, yaşam, saygınlık, yasa, özgür, özgürlük.

Çetinoğlu: Bunların bir kısmı dilimizden attıkları kelimenin sâhip olduğu mânâ zenginliğine sâhip değil. Bir kısmı da Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı… İkinci grup kelimelere uydurdukları karşılıkları da lütfeder misiniz?

Bâkiler: Haklısınız. İkinci grup kelimelere buldukları karşılıkları söyledikten sonra meselenin teknik yönü hakkında söyleyeceklerim var.

Çetinoğlu. Buyurunuz…

Bâkiler: Istırap yerine: acı veya sızı, ilim yerine bilim, isim yerine ad, istiklâl yerine bağımsızlık, kabiliyet yerine yetenek, kanun yerine yasa…

 Çetinoğlu: Hukuk yerine de yasa demişlerdi. Hukuk ve kanun aynı şeyler değil ki… Bir de müzik âleti olan kanun var o da mı yasa? Müzik âleti kullananlara ‘yasacı’ mı denilecek?

Bâkiler: Daha başka ve çok komiklikler var. Onlar komik kelimesini de çöpe atıyor. ‘Gülünç’ diyorlar ki o da Türk dil bilgisi kaidelerine, onların deyişiyle ‘kurallarına’ aykırı. Bu hususta ansiklopedi ölçeğinde kitap yazılır…

Çetinoğlu. O halde listemizdeki isimlere dönelim. Mâdenî kelimesinde kalmıştık…

Bâkiler: Mâdeni yerine mâdensel, mânâ yerine anlam, medeniyet yerine uygarlık, mekân yerine yer, memleket yerine yurt veya ülke, meşhur yerine ünlü veya tanınmış, mısra yerine dize, millet yerine ulus, milliyetçi yerine ulusalcı, nutuk yerine söylev, sun’i yerine yapay, şahıs yerine birey, şîve yerine söyleyiş, tabiat yerine doğa, tâmir yerine onarım, tecrübe yerine deneyim, tenkit yerine eleştiri, teşkilât yerine örgüt, vasıta yerine araç, vatan yerine yurt…

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Peki… bu değişikliklere neden ihtiyaç… onların deyimiyle ‘gereksinim’ hissedildi?

Bâkiler: Akıllarına göre Türkçeyi, yabancı addettikleri Farsça ve Arapça kelimelerden kurtaracaklar… mış…

Çetinoğlu: Fransızca ve İngilizce kelimelerden de kurtaracaklar mı?

Bâkiler: Hayır…

Çetinoğlu: Peki ama niçin?

Bâkiler: Onlara göre Farsça ve Arapça kaka, İngilizce ve Fransızca cici…

Çetinoğlu: Bu işlere ne isim veriyorlar?

Bâkiler: Onlar bu işlere dil devrimi diyorlar. Harf devrimi yapıldı, ‘şimdi sırada dil devrimi var’ diyorlar…

Çetinoğlu: Devrim dedikleri, ınkılâp kelimesinin yerine kullandıkları bir uydurma. İnkılap ile devrim arasındaki farkı da bilmiyor olmalılar. Ahmet Kabaklı Hoca, dört mevzuda devrim olmaz diyor: ‘Dinde, dilde, ahlâkta ve mûsıkîde…

Türkiye’den başka ’ Dil devrimi yapan devlet var mı?

Bâkiler: Yok. Rusya’da ve Çin’de bile dil devrimi olmadı.

Türkiye vuruluyor! Bu yurt, insanı ve kültürüyle arkadan hançerleniyor. Yakında ‘Bayrak’ demek de suç sayılabilir.

Faciaya bakınız… ‘Vatan’ diyemeyenler nasıl vatansever olur? ‘Millet’ diyemeyenlerden millet nasıl oluşur?… ‘Medenî’ denilmesi yasaklanmış gepegenç kitlelerin barışçı, üleşmeci, efendi olabilmesi mümkün mü? Türkiye vuruluyor. Kaşla göz arasında, kurtuluşu zor tuzaklara iteleniyoruz.

Çetinoğlu: Bu böyle devam etmez. Geldikleri gibi giderler. Efendim, Teşekkür ederim.

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

23 Nisan 1936 tarihinde Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya’da tamamladı. 1960’ta Ankara Ünivearsitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Dört yıl Ankara Radyosu’nda çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşâviri olarak hizmet verdi.

1976-1979 yılları arasında Ankara Televizyonu’nda görev aldı. Çeşitli kültür programları hazırladı ve sundu. TRT’den Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak tâyin oldu.

12 Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği’ne alındı. Daha sonra da Başbakanlık Müşavirliği’ne tâyin edildi. Oradan kendi arzusuyla emekliye ayrıldı.

Çeşitli gazetelerde ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Bir süre Samanyolu Televizyon Kanalında Türk Cumhuriyetlerini anlatan ‘Bizim Türkümüz’ programını hazırladı. Aynı kanalda ‘Sözün Doğrusu’ isimli kültür programını ekranlara getirdi.

1989 yılında TRT 1 Televizyon Kanalı’na, 16 bölümden oluşan ‘Avrupa’da Türk İzleri’ isimli programın senaryosunu hazırladı. Bu eseri ile Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın ‘1989 yılı Radyo ve Televizyonda Millî Kültürümüze Hizmet Eden Programlara Teşvik Armağanı’na layık görüldü.

Kendisine takdim edilen diğer armağanlar:

*Türk dilini şiir dünyasına taşıyıp taçlandıran çalışmalarından dolayı Atatürk Kültür merkezi’nin Şeref Üyeliği.(1999) *Türkiye Azerbaycan kültür münâsebetlerini geliştirmesi ve Azerbaycan’a yürekten bağlılığı sebebiyle Azerbaycan Ziyalılar Cemiyeti Şeref Üyeliği. (1999)

 *Azerbaycan Halk Cephesi’ tarafından Elçibey adına Türklüğe Hizmet Armağanı. (2002)

*Dünya Türklüğüne Hizmet Ödülleri: 

*Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi.

*Türkiye Cumhuriyeti TİKA Başkanlığı. 

*Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatkârlar Vakfı.

*Türk 2000’ler Vakfı.

*Azerbaycan Dünya Genç Türk Yazarları.

*Dil Gazetesi.

Edebiyat Doktor Unvanları:

*Azerbaycan Asya Üniversitesi.

*Azerbaycan Gence Üniversitesi.

Türk Diline Hizmet Ödülü: 

*Karaman Valiliği.

*Kombassan Holding

*Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi. 

*Türkiye Yazarlar Birliği. 

*Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti.

Türk Kültürüne Hizmet Ödülleri:

*Türkiye Millî Kültür Vakfı.

*Kayseri Aydınlar Ocağı.

*Türk Ocakları Genel Merkezi.

*Academi Of Art And Culture Word.

*Boğaziçi Dergisi.

*Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği.

 Fahri Hemşehrilik Ödülleri: 

  *Malatya Belediye Başkanlığı. 

  *Gaziantep Belediye Başkanlığı.

Diğer Ödüller:

 *Yılın Edebiyatçısı Ödülü: Sivaslılar Eğitim Kültür ve Yardım Vakfı.

*Gaspıralı İsmail Bey Ödülü: Milletlerarası 4. Türk Olimpiyatı. 

İKTİBAS:

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER DİYOR Kİ…

Dünyanın en büyük devletlerinden birini biz kurduk. Devlet-i Âliye 624 yıl hükümran oldu. Bu sürenin 322 yılını, Dünyada lider devlet olarak yaşadık. Yâni, bugünün Amerika’sı ne ise, dünün Osmanlı’sı da o idi.

Osmanlı’nın yıkılışını çeşitli sebeplere bağlayanlar var. Bâzı kimseler: Yeniçeri teşkilatının bozulmasını, adâletin yozlaşmasını, ticâret yollarının elimizden çıkmasını, medreselerimizden, (yâni dünün üniversitelerinden) müspet ilimlerin kaldırılmasını, İslâmiyet’in sâdece bir itikat ve ibâdet dini hâline getirilmesini, bu arada Batı dünyâsının noksansız bir Haçlı taassubuyla hareket ederek, bizi Anadolu topraklarından söküp atmak için, yüzden fazla bölme-parçalama plânlan hazırlamasını… gerekçe olarak göstermektedirler.

Nâmık Kemal’in teşhisiyse çok daha farklı. Ona göre: “Osmanlı’nın gerileme sebeplerinin başında, medreselerimizde zengin ve anlaşılır bir Türkçe ile eğitim yapmamamız geliyor.”

İnsan, kelimelerle düşünüp konuşuyor. Zengin bir kelime hazinesine sâhip olmayan nesiller, ilimde, fikirde, sanatta, felsefede, edebiyatta nasıl başarılı olabilirler?

Meselâ, elinde bin tuğlası olan bir adamla, kırk bin tuğlası olan bir kimse, aynı ölçülerle ev yapabilirler mi?

Batı dünyâsı neden önde, biz neden gerideyiz?

Evvel emirde, batıyla dil ve eğitim ufkumuz çok farklı. İngiltere’de ve Almanya’da ilk eğitim seferberliğinden geçen çocukların kitaplarında 71 .OOD kelime var. Bizim ülkemizde ise, ilk eğitim için yazılan kitaplarda, 6.00o-7.000 kelime bulunuyor. Çocuklarımız da bu sayının %10 ile düşünüp, konuşuyorlar. Bu, büyük bir fâcianın işâreti. Bin kelimeyle düşünüp konuşan nesiller elbette Avrupa seviyesinde eser veremezler.

H. de Balzac diyor ki: “Millet, edebiyatı olan topluluktur.”

Bu, çok doğru bir tesbit. Çünkü edebiyatın temel malzemesi dildir. Dilsiz medeniyet, din ve kültür olur mu?

Türkiye çok ciddî bir dil mes’elesiyle karşı karşıya. Türkçemizde tasfiye hareketine girişenler, hem nesiller arasında uçurumlar açmakta, hem de kütüphanelerimizi okunamaz, anlaşılamaz hâle getirmektedirler. Ülkemizde, devlet imkânlarıyla üzerinde oyunlar oynanan, bozulan, kısırlaştırılan tek dil Türkçe’dir.

Gaspralı İsmail Bey’in yıllar önce bütün Türk Dünyası için ortaya attığı: “Dilde, fikirde, işde birlik” fikri, bugün maalesef dikkate alınmamaktadır, Türk Dünyası ile ortak kelimelerimiz dilimizden özellikle tasfiye edilmektedir. Bu çok yanlış bir yoldur. Çünkü Türkiye’nin kalkınması, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması, Batı ile dirsek temasımızı bozmadan, yeni Türk Cumhuriyetleriyle siyasî, İktisâdî münâsebetler kurmamıza ve kültür alışverişi içinde bulunmamıza bağlı.

(Yavuz Bülent Bâkiler: Sözün Doğrusu 1. Cilt Türk Edebiyatı Vakfı Yayını, İstanbul 2003 (Arka kapak yazısı)

100. Yıla Ramak Kala Nasıl Bir Cumhuriyet? Diye Üç Yıl Önce Sormuşuz… İşte Geldi 100.Yıl

100. Yılını kutlamaya hazırlandığımız devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünlerin de, “nasıl bir cumhuriyet” istediğimi sizlerle paylaşarak, Cumhuriyet Bayramınızı kutlamak istiyorum.

Keşke bu ülkede, fakir fukara dediğimiz yoksul sayısı üzüntü verici ve korkutucu boyutlarda olmasaydı…

Eğitim seferberliğini topyekûn başarabilseydik!

Tarımda üreten, fabrikalarında bacaları tüten bir ülke olabilseydik!

İnsanımızı ete, süte, yumurtaya, balığa gark edebilseydik yani halkımızın beslenme diye bir sorunu olmasaydı…

İşsizlerimize iş bulabilseydik! Kazandıkları para ile insanlarımız, sosyal ve ekonomik refahı yakalayabilselerdi!

Üniversitelerimiz bilimsel düzeyleri ile insanlık alemine katkı sunabilselerdi…

Şehirlerimiz; tarih, kültür ve modernite üçlemesi ile yaşanabilecek yerler olsaydı! Deprem, sel ve her türlü afet korkusunu alacağımız tedbirlerle üzerimizden atabilseydik!

Özelleştirmeler ve yabancılara satışlar olmasaydı da, raflarda alabileceğimiz “Türk Malları” bulunsaydı…

Madenler, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, ne idüğü belirsiz insanlara peşkeş çekilmeseydi, yabancılara toprak satışına izin verilmeseydi ne iyi olurdu!

Ülkem bu kadar yabancı göçüne açılmasaydı; dilimiz, kültürümüz, demografik yapımız bu kadar zarar görmeseydi…

Alınan iç ve dış borçlar; toprağa ve betona gömülmeseydi, ithalata harcanmasaydı, kendi yağımız ile kavrulsaydık, gelecek nesiller borç içine doğmasalardı!

Gençlerimiz bu vatandan göçüp gitmeyi istemeseydi ve onların böyle düşünmesine neden olan şeyler alınacak tedbirlerle önlenseydi, ne kaybederdik?

Memlekette adalet olsa, mahkeme kapısına düşmekten güven duyulsa daha iyi olmaz mıydı?

İhanete geçit vermeseydik ve hainleri beslemeseydik keşke!

Şeyhlere şıhlara irademizi ipotek etmesek, tarikat ve cemaatlere yüz vermesek daha doğru değil miydi?

Eminim Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bugün bizim sıkıntılı olduğumuz hususları görseydi fevkalade müteessir olurdu…

Niçin kıydık o zaman bu güzel ülkeye de, sorunları ağırlaştırarak adeta yaşanmaz hale getirdik?

Halbuki bizler, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlığı yakalamış, adaleti tesis etmiş, insanlarının bu topraklarda yaşamaktan dolayı mutlu, huzurlu ve refah içinde olduğu bir ülke olarak görmek istiyoruz…

Gördüğüm tablo nedeni ile kendimi Atatürk’e ve bu ülkeye ihanet etmiş bir insan gibi hissediyorum…gereğini ve üzerime düşeni yapamadım diye hayıflanıyorum!

Atatürk ise, en büyük emanetim dediği Türkiye Cumhuriyeti’ni biz Türk gençlerine bırakmıştı şimdi biz bu emaneti koruyamayan ihtiyarlara dönüştük…

Onun için Türkiye Cumhuriyeti’nin 100.yılına ramak kalmışken yine bir Cumhuriyet Bayramı’nda ne yazık ki bu duygu ve düşünceler içindeyim!

“Nasıl Bir Cumhuriyet?” sorusunun cevabı olarak: halkı mutlu, huzurlu ve refah içinde yaşayan, bireyleri güçlü, yerliliği ve milliliği içselleştirmiş, dünya da etkin, tam bağımsız bir cumhuriyet arzuluyorum…

Gerçekleştirmek mümkün mü? Elbette mümkün… Bakın 1923-1938 arasında yapılanlara! Bu yıllar önümüzü aydınlatıyor… Gelin o zaman bu Cumhuriyet Bayramını bu hedefle kutlayalım…

Türk Gençliği öyle bırakıp bir yere gitmek yok!

Ne diyor sana Büyük Atatürk; ” Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

Bu vazifenin idrakinde olan Türk Milletinin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun…

Filistin, Siyonizm ve İsrail Tarihçesi -3

Bizim düşlerimizin kanatları vardır, sınır tanımazlar. Yahova’nın Eski Ahit’te vadettiği Nil’den Fırat’a kadar tüm bölgeler Yahudi Kolonizasyonuna açılmalıdır.”

Max Bodenheimer

                Artık şu bir gerçekti ki, Filistin’de bir Yahudi Devletinin kuruluşu yolunda bütün şartlar geriye dönülmez bir şekilde yol alıyordu. Siyonistler kendilerini buna inandırmışlar, ülkelerinde Yahudilerin bulunmasını istemeyen sömürgeci devletler, buna Rusya da dâhil “Hasta Adam” Osmanlı’dan toprak koparmak için sürekli Babıâli’ye baskı uyguluyorlardı. Filistin’de bir Yahudi Devleti’nin kurulması, sömürgeci devletlerin Ortadoğu, Hindistan ve Çin’i sömürmek için onların sıçrama taşı olacak, bu yüzden hepsi de Yahudi himayeciliğinde adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.

                Osmanlı’nın ve Padişahın şimşeklerini üzerine çekmek istemeyen Dr. Teodor Herzl, Siyonistlerin sözcülüğünü yapan basın kuruluşu Die Welt gazetesindeki oldukça temkinli ve itina ile yazılmış makalesinde: “Bugün hiçbir devlet adamı Türkiye’nin bölüşülmesin düşünmüyor. Evet, bugün Türkiye’nin geçmiştekinden daha fazla para yardımına ihtiyacı var ve bunu da ancak Yahudilerden karşılayabilir. Fakat herhangi bir eyaleti padişahtan almak gibi bir şey söz konusu değildir. Biz sadece başka yerlerde yaşayamayan Yahudiler için devletler hukukunun güvencesi altında bir yurt kurmak istiyoruz.”

                Teodor Herzl, bir taraftan saman altından su yürütürken, diğer yandan da Siyon Aşıkları’ının isteklerine boyun eğiyordu. Basel’de yapılan kongrenin programında:

“Syonizm, Yahudi Halkı için Filistin’de kamu hukukunun güvencesi altında bir yurt (Heimstatte) kurulmasını amaçlamaktadır:

                Bunun için Kongre,

  1. Filistin’de Yahudi çiftçi, esnaf ve tüccarların anlamlı şekilde yerleştirilmesi,
  2. Her ülkenin yöresel yasalarına uygun bir biçimde Musevilerin birleştirilmesi ve örgütlenmesi,
  3. Yahudi ulusal duygularının ve bilincinin kuvvetlendirilmesi,
  4. Siyonizm’in amacına erişebilmek yolunda ilgili hükümetlerin onayını almak için hazırlık çabalarına girişilmesine karar vermişti.”

II. Abdülhamid ve Dr. Teodor Herzl temasları:

                “Hakkımızda son kararı Padişah Hazretleri verecektir” diye itirafta bulunan Herzl, II. Abdülhamid’i ikna edebilmek için 1896 le 1902 yılları arasında ikisi hazine-i Hassa’dan olmak üzere beş defa İstanbul’a gelmiş, ziyaretleri sırasında hem Yıldız Sarayı’nda Hem de Babıâli de Osmanlı Osmanlı devlet adamları tarafından kabul edilmişti.

                Herzl, “Huzur-u hümayuna” da alınmış, II. Abdülhamid ile iki saate yakın görüşmüştür. Herzl’in görünümü II. Abdülhamid’i oldukça etkilemiş: “Tam halkının adamı, eski peygamberlerine benziyor” demiştir.

                Teodor Herzl, daha önce Viyana’da tanıştığı Polonya soylularından Kont Phlilipp de Newlinski’nin II. Abdülhamid’in Avrupa’daki Hafiyelerinden olduğunu öğrenir ve ona Siyonizm den bahseder ve onu davasına ikna eder. Herzl, Newlinski’den Osmanlılarla arasında arabuluculuk yapmasını ister ve beraberce İstanbul’a gelirler.

                Newlinski, Siyonistler adına Padişah’a başvurarak, Herzl’in Filistin karşılığında yirmi milyon vadettiğini söyler. Newlinski bir taraftan Padişah’la görüşürken, diğer taraftan Herzl de Halil Rıfat Paşaya projelerini sunmaktadır. Bu konuda Halil Rıfat Paşa isteksiz görünür. Padişah ise, Herzl’e iletmesi için Newlinski’ye şöyle der:

                “Eğer Herzl, senin benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise, ona söyle bu konuda ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk İmparatorluğu bana ait değildir, Türk Milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Museviler milyonlarını saklasınlar, benim İmparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler, fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılasına müsaade edemem.”

Devam Edecek