Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmasını 1854’te yaptı. 1874 yılına kadar, 15 ayrı dış borçlanma (istikraz) ile Toplam 239 milyon lira borçlandı. Ama ağır faiz yükü nedeniyle hükümetin eline yalnızca 127 milyon Osmanlı Lirası geçti.
1865 borçlanması ile onu takip edenler, hep eski borçlanmaların taksitlerini ödemeye ve bütçe açığını kapatmaya tahsis olunduğundan, Hükümeti mali bir uçuruma doğru sürüklüyordu. (İ. Hakkı Yeniay)
Alınan her borç için devletin asıl gelirlerini oluşturan muhtelif vergi gelirleri teminat olarak gösteriliyordu. Zamanla daha fazla borç ihtiyacı için ülkenin geri kalan kaynaklarının teminat gösterilmesi bile yetmiyordu.
Daha sonra devam eden borçlanma ihtiyacının daha düzenli karşılanabilmesi için Osmanlı Bankası’nın kurulması gündeme geldi. Bu banka Osmanlı Devleti’nin Merkez Bankası olacaktı. 1863’te Bankanın imtiyaz hakkı sermayedarları İngiliz ve Fransız olan banka ve bankerlerden oluşan bir gruba verildi.
“Kartopuna benzeyen bir durum meydana gelmişti. Avrupa’dan daha fazla borç sağlandıkça Türkiye’de harcamalar artıyordu.”
1870’lere gelindiğinde dış borçlanma artık müzmin bir hal almıştı (Suvla,1940). Dış borçlanma Osmanlı bütçelerinin kısa vadeli nakit ihtiyacını karşılamakta kullanılmış, ancak yapısal gelir yetersizliği sorununa bir çare üretilememişti.
“Geçici bir araç olan dış borçlanmaya sürekli başvurulması, alınan borçların verimli alanlarda değil de cari giderlere harcanması ve israfa gitmesi, borçlanmaların hesapsız yüksek faizler ve yüksek aracı payları ile yapılmasının” Osmanlı’ya maliyeti ağır oldu.
***************************
Saraylara Harcanan Para
Osmanlı’da ekonomi bu durumdayken, 5 milyon altına mal olan Dolmabahçe Sarayı inşaatı 1856’da tamamlandı. 5.320 kişinin hizmet verdiği sarayın yıllık masrafı 2 milyon sterlindi.
1865’te padişah “Beylerbeyi Sarayı“nın açılışını yaptı.
1857’de Abdülmecid’in, II. Mahmut’un eski sarayını yıkarak başlattığı “Çırağan Sarayı” inşaatı 1871’de bittiğinde toplam masraf “2,5 milyon altını” bulmuştu.
Beylerbeyi Sarayı ve Yıldız Sarayı müştemilatı için 5,5 milyon altınlık bir harcama yapıldığı dikkate alınırsa, bu dört saraya toplam 12 milyon altın harcandığı görülecektir. Bu dört sarayın yıllık masrafının da 1854’ten 1879’a kadar geçen 25 yılda “100 milyon” Osmanlı Lirası olduğu hesaplanıyor.
“Ulu Hakan Abdülhamid Han” da eksik kalmadı. 1880’de, eski “Yıldız Sarayı”nın yanına bir saat kulesi, bir porselen atölyesi bir de cami yaptırdı.
25 yılda sarayların yapımı ve diğer masrafları için yapılan toplam masrafın kabaca “200 milyon” Osmanlı Lirası olduğu hesap ediliyor.
Hükümet tasarrufa yönelmek ve cari harcamaları kısmak yerine gelecek yılın aşar vergisini göstererek borç almayı tercih ediyordu. Merkezi yönetimdeki savurganlığı önlemek yerine, devamlı artan saray borçları iç borçlanmayla ödeniyor ve doyum noktasına gelindiğinde iç borçlar dış borçlara dönüştürülüyordu.
Her yeni borç bir dizi yeni imtiyazlar verilmesi demekti. Ülke borçlandıkça yabancı sermayeye verilen ayrıcalıklar çoğaldı.
***************************
Düyûn-U Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi
1876’da Hükümet para bulamadı. Bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu ve bu tarihten itibaren tahvil sahipleri, hiçbir para alamadılar. Hükümetin acz hali birçok bankada çok büyük buhranlar meydana getirdi.
Ve 1881’de yabancı alacaklıların temsilcileri ile müzakerelerde bulunuldu. Osmanlı hükümetini temsil eden 7 kişiden 5’i gayrimüslimdi.
Müzakereler sonucunda yapılan ve adına “Muharrem Kararnamesi” denilen anlaşmanın gayesi borçların, faiz ve amortismanların ödenmesi için sağlam gelirler bulunması, bu gelirlerin düzenli bir şekilde toplanıp ALACAKLILARA dağıtılması ile görevli olacak bir teşkilat kurulması idi. 1882 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu.
Teoride Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi Osmanlı maliyesinin bir dairesi idi. Uygulamada ise tamamıyla ayrı idi ve serbest hareket ediyordu. İrade ile yasallık kazandığı halde, uluslararası bir görünüm sergilemekteydi. Osmanlı hukukuna dâhil olduğu halde temyize tabi değildi. Düyun-u Umumiye İdaresi’ne bağlı memurlar Osmanlı memuru statüsünde oldukları halde, Osmanlı hükümetlerinin bunlar üzerinde hiçbir yaptırım hakkı yoktu.
Düyun-u Umumiye yönetiminin en yüksek organı olan Düyun-u Umumiye Meclisi 7 kişiden oluşuyordu. Bunlar İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya- Macaristan, İtalyan tahvil sahiplerinin temsilcileri ile Osmanlı Bankası ve Osmanlı tahvillerinin sahiplerini temsilen birer üyeden oluşuyordu.
Düyun-u Umumiye İdaresi gittikçe güçlenerek, zamanla devlet içinde devlet haline geldi. Devlet gelirlerinin üçte birini yönetecek ve tahsil edecek bir örgüt kuran idare, Osmanlı İmparatorluğu’nun Maliye Nezareti’nden daha güçlü bir hale geldi. Maliye Nezareti’nde çalışan memur sayısı 5.000 dolaylarında iken, Düyun-u Umumiye İdaresi’ndeki memur sayısı 9.000’e ulaştı. Fakat İdare’de görevli yabancı memurların sayısı hiçbir zaman toplam memurların yüzde sekizini aşmamıştır.
Devletin vergi gelirlerinin büyük kısmı Düyun-u Umumiye İdaresi’ne tahsis edilmişti. O kadar ki, Düyun-u Umumiye İdaresi devletin vergi gelirlerinin %70’ini tahsil etmekteydi.
“Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu.”
“Düyun-u Umumiye İdaresi Batı Avrupa devletlerinin ileri karakolu gibi çalışan, Avrupa devletlerinin siyasi himayesinde bir kuruluştur.”
Macit İnce, “Düyun-u Umumiye İdaresi devlet içinde devlet olup, tamamen devlet dışında işler yapıyordu. Mesela İtalya, Düyun-u Umumiye yönetiminden aldığı borçlarla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Trablusgarp savaşını finanse etmiştir. Türk halkının ödediği vergilerle Türkiye’ye karşı yapılan bir savaşa mali destek sağlamıştır” demektedir.
Sadecesaraylara harcadığı parayı savurmasaydı, muhtemelen Osmanlı hiç borç almadan yüzyılı tamamlayabilir, Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi batağına düşmeden güçlü bir devlet olarak yaşayabilirdi.
Cumhuriyet Fazilettir, Cumhuriyet Türk Milleti İçin En Uygun Yönetim Şeklidir. Cumhuriyetin Temelinde Türk Kahramanlığı ve Yüksek Türk Kültürü Vardır.
Ekonomisi göçmüş devletlerin en başta itibarı göçer. Aklı göçmüş devletlerin ise yaşam hakkı kalmamıştır. Osmanlı devleti 1800 yılından itibaren ekonomisinin zayıflaması, Balkanlardan ve Kafkaslardan üst üste gelen Rus akınları, batının bilim ve teknolojisine ayak uyduramama, bilgisiz ve dirayetsiz yöneticilerin uygulamalarnı, sonunda dünyanın en büyük imparatorluğunun yıkılışına neden oldu.
Birinci dünya savaşı Osmanlı devletinin sonunu getirdi. Osmanlının henüz değerini bilmediği petrol, Osmanlının topraklarından fışkıracaktı. Yani savaş Osmanlıyı yok etmek ve bir damla petrol, bir damla kandan kıymetlidir, zihniyetiyle topraklarımızda bulunan kara altına sahip çıkmaktı. Savaş kaçınılmazdı. Düşmanlarımız, önce Libya’ya, sonra Balkanlara, daha sonra Türklerin bulunduğu her bölgeye saldırdılar ve belki 15 cephede birden savaşmak zorunda kaldık.
Savaşın başlangıcında düşmanı, önce Çanakkale’de boğazın soğuk sularına gömerek, bellerini kırdık. Sonra Kut-ül Amare’de İngiliz ordusunu esir aldık. Savaşın son günleri de Azerbaycan’da Ermeni, Rus ve İngiliz ordularını perişan ettik.
Müttefikimiz Almanlar yenilince, biz de yenik sayıldık ve 620 yıllık Osmanlı devleti teslim oldu. Payitaht ve tüm topraklarımız işgal edildi. Bize Ankara civarında bıraktıkları bir avuç toprak bile çok görülmüştü. Düşman kirli çivmeleri ile vatan topraklarını çiğnediği gibi şeref, haysiyet ve onurumuz da çiğnenmişti. Devlet ve millet dara düşmüştü. Bu millet, her dara düştüğünde, nice kahramanlar ve nice önderler yetiştirmesini de bilmiştir. Bunlar saymakla bitmez.
Fakat içlerinde biri vardır ki, o yüzyıllarda bir yetişen dahi, asker, siyasetçi, devlet adamı, düşünür, o yol gösterici, kanun yapıcı ve devrimcidir. Dünyanın en ileri milletleri O’nun gibi birisinin ülkelerinde doğmadığına ve böyle birine sahip olamadıklarına yanıp tutuşmuşlardır.
O, Libya’da İtalyanları, Edirne’de Bulgarları püskürten, Conk bayırı, Anafartalar, Arıburnu ve Suvla kahramanıydı. Boğazları, payitahtı, saltanatı ve hilafeti kurtaran, cesareti ve kararları ile askeri şahlandıran ve ünü Anadolu’ya yayılan Albay Mustafa Kemal’di. O, Bitlis’te Muş’ta Rus’ları püskürten, 7. Ordu komutanı olarak, Halep’te İngilizlere karşı savaşan, Suriye’de Yıldırım Orduları Komutanı, Büyük stratejist ve Osmanlının en büyük nışanına layık görülmüş cengaverdi.
Düşmanın yüksek silah gücü karşısında kendinden ve milletinden o kadar emindi ki, “bu iş burada bitmemiştir” “geldikleri gibi giderler” diyordu.
Yeni bir ülke, yeni bir devlet ve yeni bir millet için bir avuç silah arkadaşı ile “parola ya istiklal ya ölüm” diyerek, sonunda tarihin seyrini değiştirecek müthiş bir teşkilat kurdu. Bu teşkilat birden dağ gibi büyüdü ve korkusuzca dünyanın üzerine yürüdü. Yüksek iradesi ile dağılan kuvvetleri avucunda topladı. Asker yoktu, silah cephane yoktu, para pul yoktu. Fakat vatan için ölmeye hazır bu bir avuç insanda dağ gibi yürek, cesaret ve iman vardı. Düşmanın çeliğine zırhlılarına karşı onlar Anadolu’ya imanı götürmüşlerdi. Silah ta, cephane de, mühimmat ta bulundu ve muhteşem bir ordu kuruldu. Sonunda bu orduya beklediği emir geldi. Emir: “ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” idi. Bu emir dağlarda, bayırlarda, ovalarda, vadilerde yankılandı. Bu millet, Türk olduğunu ve damarlarında asil bir kan taşıdığını yeniden hatırladı. Her zaman olduğu gibi yeni bir destan yazmaya çoktan hazırdı. Şahlandı ve vatanın her köşesinde düşmanı kanlarında boğdu.
Dünyada zaten imparatorlukların hükmü bitmişti. Şimdi Türk milletinin şanına layık cumhuriyet ve demokrasi ile tanışmanın zamanı gelmişti ve bütün dünyanın saydığı Başkomutan, büyük devlet adamı, o yol gösterici, o yüz yıllarda bir gelen dahi, 28 Ekim 1923 günü beklenen muştuyu verdi: “efendiler yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz”.
Bugün o mutlu muştunun üzerinden tam 100 yıl geçti. İlk anda ülke imar edildi. Önce beyinler çelik ağlarla örüldü. Hurafelerin yerini bilim ve fen aldı. Ordu, gençlik, öğretmenler, çiftçiler, işçiler, sanatkarlar ürettikçe üretti. Tekstili, kömürü, çeliği işleyen, üç uçak fabrikasında uçaklarını üreten, bunları ihraç eden ve tüm borçlarından kurtulmuş bir devlet ortaya çıktı.
Fakat, bugüne gelindiğinde birçok siyası ve pembe devrim oyunlarıyla o tempoyu nasıl kaybettiğimizi düşünmek lazım.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bize mükemmel bir ülke bırakmıştır. Bu ülke; bugün de coğrafi konum, stratejik yapı, yerüstü ve yeraltı zenginlikleri ile yine egemen güçlerin ve küresel sömürgenlerin hedefinde yer almaktadır. Türkiye, kendini yok etmeyi amaçlayan projelere karşı çok daha mükemmel projeler hazırlamalıdır. Türkiye alt üst kimlikleri, çok kültürlülüğü, medeniyetler uyutmasını, etnisite ve azınlık oyunlarını bir kenara itip, gerçek kimliğine sahip çıkmalıdır. Bu güzel vatan, geçmişte olduğu gibi bugün de küresel güçlerin, ajanları ve işbirlikçilerinin hedefindedir. Türkiye, tarihinden, ordusundan ve töresinden koparılmak istenmektedir. Büyük işler yapması gereken Türk çocuğunun ecdadını tanıması engellenmektedir.
Dün olduğu gibi bugün ve gelecek için de cumhuriyet Türk milletinin en büyük hazinesidir. Bu hazineye sahip çıkıldıkça, Türk milleti daima yücelecektir. Atatürk bize, daima Çağdaş medeniyetlerin üstüne çıkmayı, çok çalışmayı, geleceğin dünyasının çalışkanlara ait olacağını, hayatta en hakiki yol göstericinin ilim olduğunu, eğitimsiz bir milletin köleliğe mahkum olacağını söylüyor ve benim sözlerim bilimle ters düşerse beni değil bilimi tercih edin diyor.
Biz bugün, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamışsak, onu anlatmanın günüdür. Yaptıklarından ders almanın, vasiyetine sahip çıkmanın, devrimlerini yaşatmanın, emanetlerini korumanın ve öğretilerini uygulamanın günüdür. O, milletine daima hürriyeti, bağımsızlığı, aklı ilmi, teknolojiyi ve böylece geleceği ve yüksek medeniyeti işaret etmiştir. Cumhuriyeti ve devrimlerini yaşatmak, Türk milletinin geleceğidir. Çağdaş ülkelerin, yüksek medeniyetlerin üstüne çıkmaktır. Şimdi bunun için çalışalım. Hep birlikte Türkiye Cumhuriyetini nice 100 yıllara taşıyalım. Cumhuriyetimizin 100. Yılı milletimize kutlu olsun.0 Selam sevgi ve saygılarla
Dr. Teodor Herzl, Padişahın verdiği her ret cevabının ardından, yılmadan yeni hamleler yaparak padişahın ilgisini çekmesini başarıyordu. Osmanlı Devleti’nin mali zorluklar içinde olduğunu gören Herzl, Abdülhamid’i ikna edebilmek için Türkiye’ye maddi çıkarlar sağlamayı önerdi.
Ne var ki, Dr. Teodor Herzl’le Padişah arasındaki irtibatı sağlayan Newlinski ölmüştü. Onun yerine II. Abdülhamid’in İngiltere nezdindeki casusu Musevi asıllı Türkolog Arminius Vambery ile temas kurup, padişahın huzuruna alınması için beş bin altın vermeyi vaadetti.
19 Mayıs 1919 da Cuma namazından sonra Yıldız Sarayı selamlığında Padişah’ın huzuruna alınan Dr. Herzl, Padişaha:”Batı ülkelerinde ırkdaşlarının çektikleri zulümleri, uğradıkları haksızlıkları anlatan Herzl, buna karşılık Musevi uyruklarına gösterdiği iyilik ve adaletten dolayı II. Abdülhamid’e dünya Musevilerinin şükranlarını bildirdi.” Bu görüşmeden sonra II. Abdülhamid, İmparatorluğunun kapılarının Musevi göçmenlere açık olduğunu söyler.
Dr. Herzl, Osmanlı Ülkesi Mezopotamya’nın Petrol yatakları, Altın ve Gümüş madenleri ile verimli topraklarının iktisadi potansiyelinin olduğunu Osmanlı Padişah’ına anlattı. Fakat batılı sömürgeci ülkelerin buralara gelerek yüksek miktarda kârlar elde edip, ülkelerine kısa zamanda geri döndüklerini hatırlattı. Herzl’e göre Büyük Güçler, Türkiye’yi boyunduruk altında tutabilmek için ülkenin ekonomik kalkınmasını engellemektedirler.
Oysa bu ülkenin ihtiyacının; İsrailoğulları’nın, bilgi yetenek ve imkânlarıydı. Filistine yerleşmeleri kabul edildiğinde, Yahudiler, Osmanlı maliyesini batının vesayetinden kurtarabilir, “Devlet-i Aliyye”yi kalkındıracak iktisadi gelişmeyi sağlayabilirlerdi.
Dr. Herzl’i dikkatle dinleyen Padişah, ona Osmanlı borçlarının konsolide edilmesi için bir plan hazırlamasını söyler. İstanbul’dan ayrılışından tam bir ay sonra Dr. Teodor Herz, Padişah II. Abdülhamid’e hazırladığı planı sunar. Bu Plana göre: “Musevi Bankerler, bir iki yıl içinde Avrupa Borsalarındaki tüm Osmanlı borçlanma tahvillerini toplayabileceklerini, Türkiye’de Ziraat, Endüstri ve Ticaret hayatını geliştirecek Osmanlı – Musevi şirketinin kurulması planını sundu.”
Bu çalışmalara başlamanın tek şartı ise, Padişah’ın Yahudilere Filistin’e yerleşme ve özerk idare kurma hakkını tanımasıydı. Ancak Dr. Teodor Herzl, yine hayal kırıklığına uğrayacak, II. Abdülhamid’den ret cevabı alacaktı.
Padişah’ın olumlu tutumuna rağmen Osmanlı bürokrasisi, Herzl’in tekliflerini reddetti. Bu reddedişin sebebi ise, Siyonistlerin: “Kolonizasyon” ile “Konsolidasyon” projelerini birbiriyle karıştırıyor olmalarıydı. Bu olumsuz olaylardan sonra Dr. Teodor Herzl, İstanbul’dan bir daha dönmemek üzere ayrılacaktı.
Dr. Teodor Herzl’in 44 yaşında beklenmedik ölümünden sonra ondan boşalan koltuğa “Dünya Siyonist Hareketi” liderliğine David Wolffsohn getirildi. Wolffsohn, tıpkı Herzl gibi düğümün ancak İstanbul’da çözüleceğini biliyordu.
Padişah’ın İngiliz casusu Vambery, Wolffsohn’a Türklerin feci bir iktisadi krizin içinde bulunduğu haberin getirmişti. Bu durum Türk casusu Türkoloğ’a göre II. Abdulhamid’le pazarlığa oturmanın tam zamanıydı.
Osmanlı’nın bu zayıf durumunu Siyonistler adına fırsata çevirmek isteyen Wolffsohn, derhal bir plan hazırlayarak, 25 Ekim 19007 de İstanbul’a gelir. Bu plana göre: “Kudüs hariç tutulmak üzere elli bin Yahudi ailesi Filistin’e yerleştirilecek, bu aileler, Osmanlı uyruğuna geçecek, Osmanlı yasalarına uymakla yükümlü olacak, erkekler askere alınacak, ancak vergiden muaf tutulacaktı. Yahudilerin yerleşim alanlarını hükümet tayin edecek, Siyonist örgütü adına kaydedilip tapulanan bu topraklar, Yahudi Kolonizatör’lere dağıtılacaktır.”
Alman edebiyatının zirvedeki ismi Johann Wolfgang Von Goethe (1749-1832); aynı zamanda ressamdır. Bakanlık yapmış siyâset ve devlet adamıdır. Tabiat âlimi ve farklı disiplinlerde bilgi sâhibi olması sebebiyle de ‘hazerfen’ olarak anılırdı.
Goethe’nin Dünya Klâsikleri arasında çok önemli bir yeri olan Faust isimli eserinin kahramanı Dr. Faustus, fakir ve inançlı bir âilenin evlâdı olarak dünyâya gelmiştir. Faustus üniversitede ilâhiyat tahsili görmüş, aynı sahada Dr. unvanı almıştır. Eserde onun efsânevî hayatı anlatılır. Ortaçağda yaşamış, o dönemde yaygın olan büyücülükte mâhir bir insandır. Bilgi ve güç elde etme karşılığında ruhunu şeytana satmıştır.
Goethe, efsânevî bir şahsiyet olan Faust’u en başarılı ve etkili bir şekilde kaleme alan yazardır. Eser, tiyatro, opera ve bale olarak da sahnelendi. Bâzı yazarlar Dr. Faust’u göklere çıkarırken, bâzıları da lânetlemiştir. Dr. Faust adında bir şahsın yaşayıp yaşamadığı da tartışılmıştır. Gerçek hayatta Faust adında iki kişinin varlığından da söz edilmektedir. İster gerçek, ister hayâl ürünü olsun Goethe’nin Faust isimli eseri dünya klasikleri arasında yer almış, çok okunan eserlerin başında yer almış, dilimize çok sayıda tercümesi yapılmıştır. Ülkemizin önde gelen Goethe uzmanı Senail Özkan tarafından da geniş ve derin bir şekilde incelenmiştir.
Senail Özkan’ın Almanca aslından tercüme ettiği Faust isimli eser, 14,5 X 21,5 santim ölçülerinde, sert kapaklı cilt içerisinde 547 sayfadır.
Romandaki kişiler:
Faust: Hukuk, felsefe, tıp ve ilahiyatla ilgilenen, doktorasını yeni bitirmiş bir kişidir. Ancak düşüncelerinde ilahî olana karşı şüpheler vardır. Gençliğinde var olan huzur ve mânevî rahatlığı artık kaybetmiştir. Çekingen mizaçlı, ama genelde iyi yürekli bir insandır.
Mefistofeles: Faust’u yoldan çıkarmak için her şeyi deneyen şeytandır. Ona çeşitli biçimlere girerek görünür. Kadın, içki, büyü gibi yöntemlerle insanları tanrıdan uzaklaştıran, ayağından sakat biridir.
Margarete: Çok duygulu, fakir bir ailenin kızdır. Dinine ve ahlâkî kaidelere fazlasıyla önem veren; ancak nefsine yenik düştüğü için cezalandırılan bir kızdır.
Wagner: Faust’un yakın arkadaşıdır. Saf, duygularıyla hareket eden bir insandır.
Marthe: Kocası yanında olmayan, kendi hâlinde yaşayan, arabulucu fakir bir kadındır. İhtirasları ile Margarete’i de yönlendirir.
***
Goethe’nin kendi iç dünyasından ve hayatından izler taşıyan roman, manzum olarak yazılmış bir tiyatro eseridir. İnsanın şeytanla mücâdelesi anlatılmaktadır.
Roman, ‘Tiyatroda ön oyun’ başlıklı bölümle başlıyor. Bu bölümde, tiyatro müdürü, şâir ve palyaço arasında konuşmalar yer alır. Tiyatro müdürü, sahnelenecek bir oyun üzerinde şâir ve palyaço ile konuşur. Her oyunda onlara yardım ettikleri için memnundur. Fakat aralarında görüş ayrılıkları vardır. Tiyatro müdürü, sahnelenecek oyunun seyirciyi merak ettirecek olaylardan oluşması gerektiğine inanmaktadır. Ona göre tiyatro, halkın ruhunu doyurmalıdır. Şâirin ise kusursuz bir eserin, uzun yılların ve emeğin sonucunda meydana getirilebileceği düşünmektedir. Ona göre seyircinin beklentisi yeterli değildir. Palyaço ise seyircinin sâdece eğlenceyi istediğine inanır. Neticede, tiyatro müdürü bütün imkânları kullanarak iyi bir oyun düzenlemelerini istemektedir.
Oyun, gökyüzünde ‘başlangıç’ mâhiyetinde sözlerle başlar. İsrafil, Cebrail, Mikail ve Mefistofeles arasında bir diyolog geçer. Mefistofeles ile diğer melekler arasındaki farklılık bu konuşmayla ortaya çıkar. Konuşmalardan Mefistofeles’in şeytan olduğu anlaşılır. Konuşmaya Tanrı da katılır. Mefistofeles, Tanrı ile bir yarışa girer. Şeytan, bir insanı yoldan çıkartacaktır. Gökyüzü kapanır ve melekler dağılır.
Yüksek tavanlı, dar bir odada Faust tek başına oturmaktadır. Pek çok ilme vâkıf olan Faust, kendisinin aslında bir şey bilmediğini düşünmektedir. Bu yüzden, artık öğrencilere bir şeyler anlatamayacağına inanmaktadır. Ayrıca eski huzurunu kaybetmiştir. İlahî olana karşı şüphe içindedir. Bugünlerde bu boşluğu doldurmak için büyülerle ilgilenmektedir. Nosrtadamus’un el yazmasını açar. Tabiatı nasıl kavrayabileceğini düşünür. Tabiat ruhunun işâretini söyleyince sırlarla dolu bir ruh ortaya çıkar. Ruh onun kendisine benzemediğini söyler. Aralarındaki konuşmayı duyan Wagner içeri girer. Faust’un bir tirad okuduğunu sanır. Faust, Tanrı’yı, varlığın mânâsını sorgulamaktadır. Paskalya kutlamalarının olduğu o gün o, Hıristiyanlıktan uzaklaşmış durumdadır.
Şehir kapısının önüne pek çok insan törenlerde eğlenmek için gelmiştir. Neşe içinde, eğlenmeyi hayal etmektedirler. Bu ilkbahar günlerinde Faust ve Wagner de bu kalabalığa katılır. Halk, babası ve kendisi halka büyük yardımları olmuş bu doktoru yanlarında görmekten dolayı çok memnundur. Oysa Faust onların iyi niyetleri karşısında çok üzgündür. Çünkü aslında bir doktor olan babası ona göre pek çok kişinin ölümüne sebep olmuştur. Wagner’le bunları konuşurken garip bir köpeğin geldiğini görür.
Faust, fino köpeği ile çalışma odasına girer. İncil’i açan Faust, onu farklı anlamlandırmaya başlar. Şüpheler içinde kıvranmaktadır. Köpek, bir öğrenci kılığına bürünür. Faust, onun kötü bir ruh olduğunu anlar. Önce köpek, sonra öğrenci kılığına bürünen varlık, Tanrı ile bir insanı yoldan çıkarma anlaşması yapan Mefistofeles’tir. Mefistofeles, Faust’la konuşarak onu kandırmaya başlar. Mefistofeles onu haz ve eylemlere sürükleyebileceğini ve mutlu anlar yaşatabileceğini söyler. Bu süreç içinde hep yoldaşı olabilecektir. Ancak onunla bir anlaşma yapmalıdır. Faust, gözünü boyayarak onu kandırabilirse anlaşmayı kabul edeceğini söyler. Mefistofeles ondan kanla yazılmış yazılı bir anlaşma da ister.
Mefistofeles ondan, önce aklını ve ilimle alâkası çalışmayı bırakmasını ister. Çalışma odasından birlikte ayrılmaya karar verirler. Faust hazırlanmak için gittiğinde odaya gelen bir öğrenciyi Mefistofeles kısa sürede kandırır ve şeytanlığıyla onu yoldan çıkarır. Faust ve Mefistofeles pelerinlerini açarlar ve uçarak bir meyhâneye giderler. Neşeli bir topluluk içine girerler. Mefistofeles oradaki insanların nefislerini kullanarak onlara en iyi içki ve şarap mahzenlerini gösterir. Gerçekte bir hayal olan bu görüntülere ellerini uzattıklarında görüntüler ateş olur; çünkü cehennemden gelmişlerdir.
Meyhâneden sonra Faust ve Mefistofeles, cadıların kazan kaynattıkları bir mutfağa giderler. Çok çirkin görüntüleri olan bir cadı ailesi ile karşılaşırlar. Faust 30 yıl önceki gibi kendini dinç hissetmek için bu kazanda kaynatılan iksiri içmek mecbûriyetindedir. Faust orada bulunan büyülü bir aynada arzularını harekete geçiren bir kadın hayâli görür. Faust, büyülü iksiri içer. İksiri içtikten sonra bütün kadınları çok güzel görmeye başlar. Mefistofeles, onu yoldan çıkarmaya başlamıştır.
Caddede gezen Faust yolda Margarete’i görür, onu çok güzel bulur ve yanına yaklaşır. Ona eşlik etmek ister. Ahlâklı bir kız olan Margarete buna müsâade etmez. Faust, Mefistofeles’e o kızı kendisine ayarlamasını söyler. Mefistofeles, bunun zaman alacağını; çünkü kızın dindar olduğunu söyler. Faust, tamamen arzularının esiri olmuştur.
Mefistofeles, Margarete’i baştan çıkarmak için çok pahalı bir mücevheri gösterişli bir kutu içinde dolabına koyar. Fakir bir kız olan Margarete hayretler içinde kalır. Mücevherleri kimin koyduğunu anlayamaz. Önce nefsine çok hoş gelir, takar. Sonra annesine verir. Dini bütün bir kadın olan annesi de mücevherleri kiliseye bağışlar. Bu arada Margarete, Faust’u unutamamaktadır. Onun çok yakışıklı olduğunu düşünmektedir.
Margarete’e yeni bir mücevher daha gelmiştir. Komşusu Marthe’nın yanına gider ve bu sefer mücevherleri vermek istemediğini anlatır. Onun evine gelip canı isteyince mücevherleri takacaktır. O da yavaş yavaş yoldan çıkmaktadır. Bu arada Mefistofeles, Marthe’nın evine gelir. Ona kocasının öldüğünü söyler. Şâhit olarak da arkadaşı Faust’u getirecektir. Kadına sâdece ölüm yalanını uydurmakla kalmaz, kocasının onu aldattığını da söyler.
Akşam, olunca Mefistofeles ve Faust güya şâhitlik yapmak için Marthe’nın evine giderler. Faust, Margarete’i kandırır. Ona onu sevdiğini söyler. Bir süre sonra Margarete’e sâhip olur. Fakat arzularını yenemeyen Faust, bütün insanî değerlerini kaybetmediğinden vicdan azabı duyar. Margarete’in kirlendiğini ve bir de çocuk beklediğini ağabeyi öğrenir. Mefistofeles, Faust’la Margarete’in ağabeyinin yan yana gelmesine sebep olur ve Faust’a zorla onu öldürtür.
Faust, şeytan yüzünden her çeşit kötülüğü yapmıştır. Kendini kötü hissetmektedir. Margarete’in hapiste olduğunu ve idam edileceğini öğrenir. Onu kurtarmak için Mefistofeles’le bulunduğu hücreye giderler. Margarete, yaşadığı olaylardan sonra yarı deli hâlinde, pişmanlık içinde kıvranmakta, günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ etmektedir. Faust’la gelmeyeceğini, günahlarının cezâsını bu dünyada çekmek istediğini söyler. Melekler, Margarete’in yüce katta kurtulduğunu söylerler. Faust şeytanla birlikte oradan ayrılır.
Gittikleri yerde Mefisto Faustu Yunan güzeli Helena ile tanıştırır. Faust, görür görmez Helena’ya âşık olur. Ksa bir süre sonra, aradığı saadeti Helena’da da bulamaz.
Nihâyet İncil’deki bir cümleye göre düşünmeye başlar: Yaratılışın ilk eseri ‘söz’ müdür, ‘mânâ’ mıdır, yoksa ‘faaliyet’ midir? Beşerî saadeti faaliyette bulmuştur.
Bir bataklık sâhayı mâmur hâle getirmeyi tasarladığı anda bir nevi murada erer ve zamana ‘dur geçme çok güzelsin’ der.
***
Faust efsânesini büyük büyük bir başarıyla işleyen Goethe Faust isimli eseri batı kültür mirasının varabileceği değişik noktaların çok ciddî, aynı zamanda çok ironik bir yorumudur. Epik, lirik, dramatik özelliklerle, opera ve baleye has unusurlarla dolu olan bu manzum eser, değişik ölçü ve üsluplarda ilâhiyat, mitoloji, felsefe, sosyal ekonomi, ilim, estetik, müzik ve edebiyat gibi çok çeşitli alanlarda yorumlar getirir. Eserin sonunda Goethe, Faust’u günahlarından arındırarak lânetlenmekten kurtarır.
***
Batı dünyasının en büyük sanatkârlarından biri olan Goethe, doğu medeniyetini ve özellikle İslâmiyet’i tanımak maksadıyla çok çalıştı. Yazılar yazıp yayınladı. O yazılarından birinde diyor ki:
Hiç kimse Hz. Muhammed (sav) prensiplerinden bir adım ileri atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen bizim olan bütün kanunlarımız, İslâm kültürüne nispetle eksiktir. Biz Avrupa milletleri, medenî imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in (sav) son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki hiç kimse bu yarışmada onu geçemeyecektir.
***
Eski bir Alman masalının kitap hâline getirildikten sonra, uçların doruklarına yerleşmiş bir eser olan Faust’u yazmak altmış yıl sürdü. Eser Senâil Özkan’ın selis Türkçesiyle en mükemmel şekilde dilimize kazandırılmıştır.
Goethe’nin hayatını ve Hz. Muhammed (sav) Efendimize yazdığı şiiri aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz:
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE: (28 Ağustos 1749, Frankfurt – 22 Mart 1832, Weimar, Saxe-Weimar): Alman şair, oyun yazarı, romancı, ilim adamı, devlet adamı, tiyatro yönetmeni, münekkidi; modern çağın en büyük Alman edebî figürü olarak kabul edildiği gibi literatüre kendi armağanı olan “Dünya Edebiyatı” kavramı kullanıldığında akla ilk gelen, yaşadığı çağın sonundan beri yazıları klasik kabul edilen büyük sanatkârdır. Goethe, 1765’te Leipzig’de hukuk eğitimi almaya başladı fakat şiire olan ilgisi ve bazı rahatsızlıkları bu eğitimi o sırada tamamlamasına müsaade etmedi ve 1768’de geri döndü. Dünya edebiyatının en büyük eseri sayılabilecek Faust üzerinde çalışmaya ise hukuk eğitimini tamamlamak üzere Strasburg Üniversitesine girdiği 1770 yılında başladı. Avukat ve hukuk doktoru olarak dört yıl boyunca Frankfurt’ta çalıştı. On sekizinci yüzyıl Almanyası’nda, kendisini Romantizm sonrası aydınlanma döneminin akılcı felsefesinin dışında tutup mistik konulara ve hissî bir sanat anlayışına yönelen, Herder, Klinger, Schiller, Lenz, Moritz gibi isimlerin dâhil olduğu, Adnan Adıvar’ın tâbiriyle “eskiliğin köhnemiş zihniyeciliğine ve basit akliyeciliğine ve daha doğrusu kendini hatâ etmez sanacak kadar ukalalığına karşı genç neslin isyanından doğmuş bir hareket” olan “Sturm und Drang” akımının içinde yer aldı. 1774’te neşredilen Die Leiden Des Jungen Werthers, bu yönelimin en güçlü eserlerindendir. Aynı yılın sonunda Paris’te, Weimar Dükü Kari August ile tanıştı ve bu tanışıklık ona 1776 yılı Haziram’nda dükün özel temsilciliğine giden yolu ve politika kapısını açtı. 1779’da yine dükün önerisiyle imparator tarafından kendisine asâlet unvanı tevcih edildi. Üç yıl sonra da Weimar hükümetinde mâliye bakanı oldu. Goethe, 1786-1788 arasında on sekiz ay boyunca sürecek bir İtalya seyahatine çıktı ve bu seyahatin izlenimlerini ‘Italienische Reise Auch ich in Arkadien’ başlığıyla kaleme aldı. Fransız İhtilali sonrasında (1792) Fransızların Avusturya ve Prusya’ya karşı yürüttüğü savaşlarda Kari August’un yanında çarpışmalara katıldı. Dilimize ‘Gönül Yakınlıkları’ olarak tercüme edilen son romanı Die Wah- lverwandtschaften’ı 1807’de tamamlayan Goethe, Napoleon’la Erfurt’taki görüşmesinden bir yıl sonra, 1809’da Aus Meinem Leben Dichtung und Wahrheit başlıklı otobiyografisini yazmaya başladı. Büyük eseri Faust’un ilk kısmını 1808’de, ikinci kısmını ölümünden bir süre önce bitirdi. Goethe, arkadaşı Johann Georg Christian Kestner’in ifâdeleriyle, ‘hakiki bir dehâya, güçlü bir karaktere, fevkalade canlı bir tahayyül kudretine sâhip, asil düşünceli, her türlü baskıdan nefret eden temiz seciyeli’ bir adamdı. Muhammed İkbal onu, Molla Cami’nin Mevlana için söylediği ‘peygamber değildi ama kitabı vardı,’ sözleriyle tebcil etmiştir.
SENAİL ÖZKAN: 21 Ekim 1955’te Gümüşhane’de doğdu. 1974’te başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği Bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti ve burada 1979-1985 yılları arasında Bonn Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve Sosyoloji tahsil etti. 1998’de Türkiye’ye dönen Senail Özkan, felsefeci, yazar ve mütercim olarak çalışmalarına devam etmektedir. Mevlâna ve Goethe (2006), Nietzsche: Kaplan Sırtında Felsefe (2004), Schopenhauer: Paradokslar Üzerinde Raks (2006), Aşk ve Akıl / Doğu ve Batı (2006), Ölüm Felsefesi (2013) gibi telif eserlerinin yanı sıra Goethe’den Doğu-Batı Divanı (2009), Genç Werther’in Istırapları (2014), Faust (2022); Hammer’den İstanbul ve Boğaziçi I (2011); Katharina Mommsen’den Goethe ve İslâm (2012), Goethe ve Dünya Kültürleri (2015); Annemarie Schimmel’den Yunus Emre ile Yollarda (1999), Ben Rüzgârım Sen Ateş (1999), Muhammed İkbal (2007), Şark Kedisi (2009) gibi tercümeleri neşredilmiştir. Doğu-Batı Divanı tercümesiyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin Tercüme Armağanına (2009), tercüme ve telifleriyle Türk kültürüne katkıları dolayısıyla Star Gazetesi tarafından verilen Necip Fâzıl Kısakürek Armağanıa’na (2015) layık görülmüştür.
Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.
Çünkü ne kadar kutsal bir görevdir bir insana can vermek, anne olmak ve anne sütü ile yavrularını aylarca başkaca hiçbir gıdaya gerek duymadan emzirerek doyurmak.
İnsana can vermek, kan vermek annelerin en kutsal görevidir.
Ve kadın olmak, toplumda erkeklerle eşit yaşam hakkı elde etmek, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmek kadınların en kutsal hakkıdır.
*
Kadınlar mutlak şekilde erkeklerden farklı ve üstündür bunu kabul etmek ve yaşamın bir parçası haline getirmek erkekler için olmazsa olmazdır.
Kadınlarımız, tarlada, fabrikalarda, şirketlerde, bürolarda erkeklerle aynı şartlarda hiçbir fark olmadan çalışmaktadırlar.
*
Laik Cumhuriyetin getirdiği kazanımlarla Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve hatta asker olur kadınlar ki erkeklerden hiç de aşağı kalmazlar.
*
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.
3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.
Çünkü kadın kurtuluş savaşlarında yararlılık gösteren Nene Hatunlardı; onurlanmalıydı;
*
Biliyorum ki bir toplumda kadın yüceltilirse o toplum güçlenir; Biliyorum ki güçlü aydın Türk ailesinin omurgasını o aydın güçlü kadın ana oluşturur.
*
Biliyorum ki bir toplumun kalkınmasında çağdaşlığa giden yolunda çağdaş formül; ‘’ Ben babamdan/ anamdan ileriyim ancak çocuğumdan geriyim’’ilkesi zinde kalıyor ise o toplum çağdaşlaşır medenileşir.
*
Bu formülün çalışmasında da etken olan ana olduğunu bilelim. O halde güçlü toplumlarda en rantabl/ verimli yatırımlardan başlıcası ailenin omurgasını oluşturan kadını maneviyatıyla gelenekleriyle töreleriyle çağdaş ilmiyle donatmak olacaktır.
*
İslamiyet’in geldiği çağda kadın, Türklerin dışında yeryüzündeki hemen hemen bütün milletlerde aşağılık bir mahlûk diye kabul ediliyor; hiçbir zaman ona hayat hakkı tanınmıyordu. Eski Türk Toplumunda kadın evin namusunun koruyucusudur. Kazak atasözü ”Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır”….
*
Münevver ERİLMEZ hanımefendinin yazdığı ”Kadın Ana” adlı şiiri İslam öncesi ve sonrası Türk Milletinin kadınına verdiği değeri ve önemi ne de güzel dile getirmiş yaşayarak ve yaşatarak:
*
Kadın Ana
Daktilo başında,
Satır satır dertlerinizi yazan kadın
Sabah ezanıyla tütün çapalayan,
Yorulan kollarıyla, çocuklarını sallayıp,
Ninnilerle uyutan kadın.
Orduya asker yetiştiren ana kadın,
Sen ki Nene Hatunların torunusun,
Yüksünmezsin bile onca yaptığın işlerden,
Yalanlardan, riyalardan arınmış Kadın ERENLER,
Denizde gemilere yol gösteren, VASFİYE Nineler,
Hiç mi yorulmazsınız?
Sabaha kadar neşter tutan pamuk eller,
Podyumlarda boy gösteren güzeller,
Başarılı erkeklerimizin arkasındaki,
İsimsiz kahramanlar.
Mecliste bakan olsa da,
Evinin kadınıdır, mutfakta aşçı,
Çocukların anasıdır, kadın.
Gönül yoldaşıdır kadın,
Hayat arkadaşıdır
Yine de çocuklarının anasıdır.
Ana kadın, güzel kadın,
Hepinizi gururla selamlar.
Sevgili analarım, bacılarım benim,
Gününüz Mübarek,
Gönlünüz şen olsun.
*
Ve Edep Abidesi Türk Anası Yüksek Ahlakın şuuruyla beslensin, İlahi ahkâmın nuruyla aydınlansın.
Bütün Analar ve Bacılar hep esen kalsın, onurla kalsın, iffetle kalsın.
Oğuz Han adıyla da bildiğimiz Mete Han, gecesini gündüzünü katarak çalışıyor, Hun Türklerinin devleti gittikçe güçleniyordu. Ancak ne var ki, komşuları olan Çinliler Türklerin kuvvetlenmesinden kuşkulanmaya başlamışlardı.
Mete Han’la savaşmak için sebep arayan Çin Hükümdarı günün birinde bir elçi göndererek O’nun çok sevdiği atını istetti. Eski Türklerde devleti ilgilendiren böyle önemli konulara hakan kendi başına karar vermediği için Mete Han hemen Kurultayı topladı. Durumu görüşen Kurultay, atın düşmana verilmemesi görüşündeydi. Ancak, Mete Han konuyla ilgili olarak söz aldı ve şunları söyledi:
“İstenilen bu at bana aittir. Kendime ait bir mal için milletimi savaşa sürükleyemem. Atım milletim için feda olsun!”
At, Çin’den gelen elçiye teslim edildi ve gönderildi. Ancak, Mete Han’ın bu hareketi düşmanın cüretini arttırmıştı. Yeni bir elçi göndererek Mete Han’ın hizmetinde bulunan ve O’nun çok önem verdiği kadınlarından birini istediler.
Durum Kurultay’da görüşüldü ve kadının gönderilmemesi şeklinde bir karar oluştu. Son olarak Mete Han söz aldı ve şunları söyledi:
“Evet, bu kadın benim için çok değerlidir ama milletim için feda etmekten çekinmem. Kendi menfaatim için savaşı göze almak milletin kaderiyle oynamaktır. Atım gibi onu da milletime feda ediyorum!”
Artık Çinliler iyice şımarmışlardı. Mutlaka bir savaş sebebi bulmak ve daha fazla güçlenmeden, Hun Türklerini ortadan kaldırmak istiyorlardı. Elçilerini tekrar gönderdiler ve bu defa, iki ülke arasında bulunan bir toprak parçasını istediler.
Mete Han konuyu Kurultaya getirdi. Durum görüşüldü ama bu defa farklı bir karar çıktı. Daha önce Mete Han’a mahcup olan Kurultay üyeleri, “verimsiz bir toprak parçasını düşmana vermekten ne çıkar” görüşünü benimsediler.
Bunun üzerine Mete Han ayağa kalktı ve şöyle haykırdı “Ey güngörmüş ihtiyarlar! Şimdiye kadar düşman tarafından istenen şeyler nefsime aitti. Şimdi istedikleri toprak parçası ise milletimize aittir ve vatanımızın bir parçasıdır. Söyler misiniz, kimin malını kime veriyoruz? Artık savaş kaçınılmaz olmuştur. Herkes bunu böylece bilsin ve hazırlığını yapsın!”
Kurultay üyeleri Mete Han’a bir defa daha mahcup olmuşlardı. Hemen hazırlıklara girişildi. Mete Han, kısa zamanda toplanan ve savaşa hazır hale gelen ordusuna şöyle seslendi “Vatanı için her an ölmeye hazır olan kahramanlarım! Artık düşmana verilecek bir şeyimiz kalmadı. Şimdi onlara oklarımızla, kargılarımızla ve kılıçlarımızla cevap vereceğiz. İl Beyleri, Boy Beyleri, askerlerim! Hedefiniz Çin ülkesidir; haydi, yürüyün!..”
Bu, Mete Han’ın kurduğu dünyanın ilk düzenli ordusunun ilk büyük seferiydi. Bu sefer, adına ve kumandanına yakışır bir şekilde zaferle sonuçlandı. Çok geçmeden Mete Han’ın daha önce Çin’e gönderdiği atı ve kadını da kurtarır.
Ders alınması gereken çok güzel yaşanmış bir hikaye …İşte bu kadar!
1800’lü yılların başından itibaren İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği batı ülkeleri sanayi devrimini gerçekleştirdi. Bu devletler gelişen endüstrileri için bir yandan hammadde bulmaya çalışırken, ürettiklerini satabilecekleri pazarlar da arıyorlardı.
Bunun için sanayileşmiş ülkeler, ilişkide bulundukları geri kalmış ülkeleri ayakta tutacak kadar borç vermek, onları yaşatıp verdiklerinin çok fazlasını başka yollarla geri almak gibi bir yöntem geliştirdiler.
Sanayileşme devrimini tamamlayan diğer gelişmiş ülkeler de bu yöntemi uygulamaya devam ettiler.
Her yıl sanayileşmiş ülkelerden geri kalmışlara “borç” ve “bağış” adı altında belli miktar para gelmekte, bu borçların yarısı eski borçların taksit ve faizi olarak verene geri dönmektedir. Öyle ki, “3. Dünya ülkelerinin yıllık faiz ödemeleri borç toplamının üzerindedir. Yıllık faiz ödemeleri tüm 3. Dünya ülkelerinin sağlık ve eğitim harcamaları toplamından fazladır.”
Üstelik bu borçlar çoğu zaman şartlı verilmektedir. Böylece borcu veren ülkeye faiz gelirinin yanında başka ekonomik kazançlar da sağlanmaktadır. Mesela bu paranın borcu veren ülkenin şirketlerinin yapacağı belli yatırımlarda kullanılabileceği, bu ülkenin sermayesiyle rekabet eden bir alanda kullanılamayacağı gibi şartlarla verilebilmektedir.
Diğer taraftan sanayileşmiş ülkeler kendilerine yakın iktidarları desteklemek amacıyla da borç vermektedir. Verdikleri borçlar sayesinde bir yandan yüksek faiz gelirleri elde etmekte, bir yandan da bu ülkelerden ihtiyaçları olan hammaddeleri ucuza almak, sanayi üretimlerinin fazlasını bu pazarlarda satmak imkanını bulmaktadır.
Ülke yönetiminin seçimle değiştiği bazı geri kalmış ülkelerde, iktidarın elini rahatlatmak için verilen dış borçlar seçim dönemlerinde sahte bolluk ve refah yaratarak seçim sonuçlarını belirleyici olmaktadır.
*****************************
Borç Alan Buyruk Alır
Dış borçlanma sadece devletten devlete olmaz. Uluslararası kuruluşlar ya da dış mali piyasalardan da yapılabilir. Bu kuruluşlar ve finans kuruluşları üzerinde büyük devletlerin yönlendirici etkisi büyüktür.
John Perkins’in “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kitabında belirttiği gibi, “borç verenlerin amacı küresel imparatorluk kurmaktır. Borç verenler, diğer ülkeleri şirketlerinin, hükümetin, bankalarının, kısacası şirketokrasi diye adlandırdıkları kurumsal yapının kölesi haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanırlar. Mafyanın yaptığı iyilikler gibi görünüşte bazı iyilikler yapar. Örneğin elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç temin ederler. Bu borçların ön şartı, bütün bu projelerin kredi veren ülkenin inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. Aslında paranın çoğu o ülkeyi hiç terk etmez.
Para hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere (kreditörlere) döndüğü halde borçlu ülkenin anapara artı faizin tamamını ödemesi istenir. Çoğu zaman borç tutarı o kadar büyük olur ki birkaç yıl sonra borçlu ülke ödemeleri aksatır.
Bu olduğunda bu defa mafya gibi diyeti istenir. Birleşmiş Milletler’de kredi verenlerin isteği doğrultusunda oy verme, askeri üs kurma veya petrol gibi değerli kaynaklara el koyma şeklinde olabilir bu diyet. Buna rağmen borçlunun borcu devam eder. Böylece küresel imparatorluğa bir ülke daha eklenmiş olur.”
*****************************
Dış Borç Kolik Devlet Geleneği
Türkiye’nin, Osmanlı döneminde 1854’te ilk dış borç almasıyla başlayan “dış borçlar serüveni” bu anlatılanların bir uygulaması gibidir. Bu dış borçlar serüveni Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik, askeri ve siyasi açıdan çökmesi ve yıkılmasıyla sonuçlandı.
Türkiye Cumhuriyeti döneminde2. Dünya Savaşı yıllarına kadar bu acı tecrübenin ışığında dış borç alma konusunda çok temkinli olundu.
Fakat bu dönemden sonra dış borç kolik bir devlet haline geldik. Her on senede yaşanan ekonomik krizler ve milli sanayi kurmada gecikmemizin temelinde bu alışkanlığın etkisi büyüktür.
Cumhuriyetimizin, kuruluşunun 100. yılına girdiğimiz bu zaman diliminde, Osmanlı’dan devraldığı dış borçların tarihini incelemek çok önemlidir. Bu yetmez, 100 yıllık Cumhuriyet dönemi ekonomisini anlamak için, Osmanlı’dan miras kalan bu borçların ödenmesinden sonra, yeniden “dış borç kolik” hale gelen T.C. ekonomisinindış borçlar sorununun iyi anlaşılması gerekir.
İşte bu sebeple Cumhuriyetimizin 100. yılı sebebiyle yayımlanan Kocaeli Gazetesi’nin100 sayfalık özel sayısı için bu konuyu araştırdım. Özel sayıda uzunca bir makale olarak, 3 tam sayfaya yakın yer tutan yazımı köşe yazıları halinde yayınlamayı düşündüm. Bu yazı bir giriş sayılsın.
Umarım daha çok kişinin okumasına, yakın tarihimizin sorgulanmasına ve içinde bulunduğumuz halin daha doğru anlaşılmasına faydası olur.
İsrail, “Orta Doğu haritasını değiştireceğiz” hayaliyle Gazze’ye ölüm kusmaya, “çocuk-kadın” demeden sivil kıyımına devam etmektedir.
27 Ekim Cumayı Cumartesine bağlayan gece, bu kıyımı zirveye taşıyarak 100 savaş uçağıyla Gazze’ye ölüm yağdırmaya başlamıştır. İsrail’in ölüm tankları da bu vahşete destek vermiştir.
İnsanlığın gözü önünde bir millet vahşice yok edilmektedir. Atılan bomba miktarı, kilometre kareye 33 ton dur. Şimdiye kadar Gazze’ye 12 bin tondan fazla bomba atılmıştır.
Bombaların tahrip gücü, ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın Hiroşima kentine attığı atom bombasının gücüne eşdeğerdedir.
ABD, insanlığı yok etme hırsını, bu kez Gazze’de gerçekleştirmiştir. ABD insanlığın baş düşmanıdır.
Gazze’de şimdiye kadar, 7 binden fazla can kayı olmuştur. Bunun 4 binden fazlası kadın ve çocuktur.18 binden fazla yaralının tahliyesi için güvenli yer kalmadığı belirtilmektedir.
2 binden fazla insan enkaz altındadır. 29 gazeteci hayatını kaybetmiştir. 200 bin konut tamamen yıkılmıştır. Bunların 38’ i cami, 3 adedi kilisedir. Bir buçuk milyon insan yerinden edilmiştir.
“Teknolojinin, medeniyetin, gelişmişliğin” dünyaya sunmaya çalıştığı “refah ve mutluluk” sloganlarının atıldığı bir asırda, insanlığı utandıran bu vahşeti izah etmek mümkün değildir.
Sahte gülümsemelerle dünyayı aldatmaya çalışan batı, Gazze’de vahşi dişlerini göstermiş, gerçek karakterini sergilemiştir. Batı, teknoloji ile ulaştığı her imkânı insanlığın saadeti için değil, felaketi için kullanmaktadır. İsrail, medeniyetin yüz karası, batının gönüllü katilidir.
İsrail insanlık düşmanıdır. Saplandığı sapık ideolojisinin kölesidir. Ütopik, batıl idealleri uğruna, kendi vatandaşlarına bile acımamaktadır. Hamasın vermek istediği İsrailli rehineleri dahi almamıştır.
İsrail bu düşmanlığı ile önce dünyanın, sonra da kendisinin felaketi olacaktır. Uyguladığı soykırım; insanlığın, dinlerin, vicdanların, merhametin, insafın, kural ve kanunların çok çok ötesindedir.
Dünyanın geçirdiği evreler içinde, hiçbir çağ da böyle bir vahşet yaşanmamıştır. Yapılan soykırımı kaydedecek olan tarih, bu rezillikten elbette utanacaktır. Kendi milletinden bir kısım sağduyulu insanlar bile tahammülü kalmayarak bu vahşete başkaldırmaktadır.
Ey utancından başını ayaklarının arasına alan, “sözüm ona” İslam devletleri yöneticileri! Şereflice ölmek, onursuz yaşamaktan daha güzeldir. Bir gün siz de ölümü tadacaksınız. Bundan kaçmamız imkânsız. Gözyaşları ile defnedilmeyi göze alamayanlar, bir gün sokaklarda cesetleri tekmelenir hale düşebilirler. Temsil ettiğiniz; “yüreği yaralı Filistin için” ağlayan halkınızın duygularına ne olur tercüman olunuz.
Size, İsrail’le savaşın diyen yok elbette. Hiç olmazsa İsrail’i kınayın. Gazze’nin yanında olduğunuzu tavırlarınızla, söylemlerinizle ortaya koyun. Tarafınızı belirleyin. Uşağı olduğunuz batı, sizi asla sevmemektedir. Onlara güvenmeyin ve onlarla güvende olduğunuzu sanmayın sakın. Sizi alkışlayıp destekliyorlarsa çıkarları içindir. İşleri bittiğinde sizi paçavra gibi sokağa atacaklardır.
İsrail, Gazze’yi tamamen yok etme peşindedir. Fakat nedense kara harekâtını başlatmamaktadır. Belli ki en çirkin ve onursuz bir plan üretme peşindedir. ABD den katmerli katil bir askerin getirilmesi bunu akla getirmektedir.
Katiller, korkak olur derler. Kararları ile milyonları katleden Biden ve Netanyahu canlarından korkmaktadırlar. Bunu haberlerde izlemekteyiz. Biden’ın bir haber üzerine kürsüden nasıl kaçtığını, Netanyahu’nun askerlerini denetlerken kaç kat çelik yelek giydiğini esefle izlemekteyiz.
Elektriği, suyu, gazı, interneti ve her türlü ihtiyaç maddesi kesilen Gazze, havadan ve karadan bombalanarak yok edilmeye çalışılmaktadır. Çocuklar, anneler, sivil halk perişan ve çaresizdir. Ölüm kol gezmektedir.
Gazze’deki insani dram, İsrail’in şimdiye kadar işlediği katliamları unutturacak seviyededir. Başta ABD olmak üzere, tüm Batılı devletlerin İsrail’in arkasında “ön şartsız, sorgusuz” yer alması, en büyük utançtır.
Buna rağmen dünyanın her yerinden Gazze’ye destek çığlıkları yükselmeye başlamıştır. Merhametli, adil ve mert yüreklerin haykırışı İsrail’i dize getirecektir.
Türk devleti ve Türk Milleti yekvücut Gazze’nin ve Filistin’in yanındadır. Onlar için kalpler buruk, gözler yaşlıdır. Umarız Türkün bu samimi haykırışı ve desteği, insafsız taş yürekleri yumuşatacak, katillerin de yüreklerine korku salacaktır.
İsrail bilsin ki, “masum olmayan” kendileridir. Gazze, Gazzelilerindir. “Sina Çölleri”nde tilki ve çakallar yaşar, aslanlar değil. “Nükleer saldırı” isteği, “fosfor bombası” kullanmak, korkakların ve insanlık katillerinin yöntemidir.
İsrail istemese de, soykırım yapsa da, bir gün bağımsız bir Filistin devleti elbette olacaktır. İşgalci zorbalar da kendi kovuklarına geri döneceklerdir. Zulüm ve zorbalık tarihi gerçekleri durduramayacaktır.
Gazze dramı ciğerimizi dağlamakta, izlediğimiz zulüm tabloları, gözyaşlarımızı pınara döndürmektedir. Benliğimizdeki insaf, merhamet, insanlık vb. duygularımız hayretinden felç olmuştur. İnsanlığı kendinden utandıran bu soykırımın tez bitmesi umuduyla…