7.7 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 210

Kültürü de, Konseyini de Bitirdik

Yazık oldu 13 yaşındaki gencecik Kültür Konseyi Derneği’ne.

Kendi yağında kavruluyordu. İstanbul Beşiktaş Barbaros Bulvarı’ndaki merkezinde Salı akşamları yapılan etkinliğinde uzmanlar, dünya, evren, memleket ve millet meselelerini masaya yatırıp değerlendiriyordu. Bir akademi gibi çalışıyor, hizmet veriyordu. Yapay Zeka’dan Musikiye, Türk Dünyasından Balkanlara, eğitimden kültüre, şehre, çevreye, topluma kadar her konu konferansla, sempozyumla, sohbetle, kitapla, filmle değerlendirilerek yansıtılıyordu.

Çünkü “kimliğimizi oluşturan, tarihten süzülüp gelen, günümüzden geleceğe uzanan, maddi ve manevi değerler bütünü kültürümüzdür. Herhangi bir sınıra bağlı kalmaksızın tarihimize mekan teşkil eden, kültürümüzle etkileşim içindeki her yer kültür değerlerimizin coğrafyasını oluşturur. Kültür Konseyi Derneği kültürümüzü oluşturan bütün unsurların, dünya üzerinde yayılan kültüre, coğrafyamızın sathında tespiti, korunması, tanıtımı ve günümüz değerleriyle ifade edilerek gelecek nesillere aktarılması amacı ile” kurulmuştu.

İnsanı ve Çağı Önceleyen Sivil Toplum

Maddi imkansızlıktan dolayı kendini feshetme kararı aldı. Sadece mütevazi yerin kirası 30 Bin TL olmuştu. Diğer masraflarla bu rakam katlanıyordu. Resmi ve özel girişimler sonuç vermedi. Cumhuriyetimizin 100. ve Türkiye Yüz Yılının ilan edildiği günümüzde “Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul”un verildiği bir zaman dilimi algılandığında bazı dernek ve vakıflar yıllardır bal ay’ı yaşarken, sadakatı değil, liyakati , üretimi, paylaşımı , insanı ve çağı önceleyen sivil toplum kuruluşları sıkıntıya girdi. Böylece hayat pahalılığı, zamlar, enflasyon; bağımsız, kültür, sanat, medeniyet hareketine endeksli sivil toplum kuruluşlarını da vurdu. Kültür Konseyi Derneği de bunlardan biriydi.

Devlete ve millete hizmette örnek bir bürokrat, aydın ve sivil girişimci Kültür Konseyi Derneği  Başkan Dr. Metin Eriş bir çağrı yaparak üyelerini topladı. Durumu anlattı. Üyeler de yönetimin derneği kendi kendini feshetme kararını o gün orada öğrendi. Prof.Dr. Kenan Gürsoy ve diğer konuklar kulaklarına inanamadı, hayretler içinde kaldılar.

İlk konuşmayı yapan Metin Eriş, Kültür Konseyi’nin 93 kitap, 350 kitapçık neşrettiğini, Türk Dünyası Kültür Başkenti ilan edilen başta Eskişehir ve Kastamonu’da birkaç gün süren sempozyumlar gerçekleştirildiğini, çoğu kentte (Ankara, Amasya, Cizre, Edirne, Malatya, Sakarya, Şanlıurfa, Tekirdağ vs) şehir ve kültür toplantıları yaptığını anlatarak üyelere söz verdi. Her konuşmadan sonra da Metin Eriş kısa kısa açıklayıcı bilgiler verdi. Sonrasında her biri ayrı ayrı kıymet olan katılımcı hocalarımız Cumhuriyetimizin 100. Yılında görüşlerini aktardı. Oturumumuz böylece başladı.

Derman ve Öktem Diyor ki

1937’de bir devlet adamının “Ülke gökten indirilenle değil, çağdaş kanunlarla yönetilecek” dediğini, bununla milletin inancının etkilediğini ve hatta yıktığını belirten Prof. Uğur Derman; Harf inkılabının yanlış olduğunu, Latince ile birlikte kalabileceğini, problem parlamentoda görüşülürken Kazım Özalp’in o gün yeni alfabede kü harfinin olmamasına dikkat çekerek hatırlattığı sıkıntıları bugün bile yazı dilinde sorun olduğunu, maruf sanatçı hattat Necmettin Okyar’ın deyişiyle eski harflerin sayı değeri bulunduğunu hatırlattı. Emrah Nadir Sepicigil buna itiraz etti.

Metin Eriş ise yönetimler birtakım iyileştirmeler yaparken, kötüleşmeyi de zaman zaman beraberinde getirdiğini söyledi.

Prof. Dr. Niyazi Öktem, dünyaya Mustafa Kemal Atatürk ve Gandi’nin damga vurduğunu, tasarruflarının hala toplumlara yansıdığını, bir ülkenin cemaat, tarikat, tekke ve zaviylerle kesinlikle yönetilemeyeceğini, eğitim ve sosyal düzenlemelerin çağa uygun yapılması gerektiğini anlattı.  İslam coğrafyasında bir zamanlar Abbasi ve Endülüs Müslümanlarının ilimde çok ilerde olduğunu belirten Prof. Dr. Niyazi Öktem, batıya yansıdığını, ancak bugün yerlerde süründüğünü anlattı ve savaşçı devletlerde ilim olmayacağını vurguladı.

Dr. Metin Eriş araya girdi ve “1950 ve 60’lı yıllarda liselerde olgunluk sınavı vardı. Bitirme imtihanları yapılırdı. O yıllarda okuma yazma oranı fazla değildi ama, bugün okuma yazma oranının %95 olduğu ülkemizde okuma oranı yok denecek kadar dibe vurdu. Daha önceki eğitim-öğretim kaliteliydi” dedi.

Kişi ve Kurumları Tanımak

Dr. Metin Eriş bana söz verdi Kültür Konseyimizin bu son toplantısında. Dedim ki “Sanırım 1968 yılı idi. Bugün gazetesinde çalıyordum. Gazetemizin patronu Mehmet Şevket Eygi’nin canının çok sıkkın olduğunu gördüm. “Ağabey hayırdır!” dedim. O yumuşak ama serzenişli diliyle “Gazete yarın çıkmıyor. Çünkü kâğıt alacak beş kuruşumuz yok. Müslümanlar başının çaresine baksın!” dedi ama yüreğim çız etti. Çünkü Bugün, o yıllarda İslamcı görüşün önemli sesi idi. Dolayısıyla ideolojik duyarlılığım yirmili yaşın verdiği heyecanla üst seviyedeydi. Gazetemiz yayınlanmazsa ben İslamiyet’in de çok ciddi sıkıntılar içine gireceğine inanıyordum. Böyle bir şartlanmışlığım vardı. “Ne yapılabilinir?” diye sordum. Bana döndü ve dedi ki “Senin Kapalı Çarşı’da çok sayıda hemşerilerin var, hepsinin de hali vakti yerinde. Onlardan bir haftalığına gidip borç iste.” Bu hatırlatma üzerine koşarak çarşıya gittim. Kimseden borç istemediğim gibi, Bugün Gazetesi birkaç aydır benim ne maaşımı veriyor, ne de sosyal güvencemi sağlıyordu? Sözleşmem ve sarı basın kartım yoktu. Gazetemi bile para ile alıyordum. Hemen Kapalı Çarşı’nın girişinde ağabeyiyle birlikte kebapçılık da yapan meslektaşım Muin Nursen Eriş’e koştum. Yoktu. Ağabeyi Metin Bey vardı. “Ne için Muin’i aradığımı” sordu. Anlattım. Bana gayet bir nazik ifade ile “Şevket Beyden git sor bakalım, borcunu ne zaman ödeyebilir?”. Gazete çok yakındı, Nuruosmaniye Caddesi, Cağaloğlu Meydanına çok yakındı. Yeşilay binasındaydı. M. Şevket Eygi “Basın İlan Kurumundan ödeme gelince hemen ödenir” cevabını aldım. Koşarak Yine Metin Eriş Ağabeye gittim. Borcu senetsiz sepetsiz aldım ve getirip Şevket Beye verdim. M. Şevket Eygi tebessüm bile etmedi. Bunun her Müslüman için bir vazife gibi olması gerektiğini vurgulayan bir lisan-ı hal içinde parayı aldı. Gazete yayınlandı. Ödemeyi bir hafta değil de bir ayda ancak geri iade edebildi. Şunu fark ettim bu olayda, Metin Eriş kişi ve kurumları çok iyi tanıyordu, böylesi ilişkilerde heyecana ve hamasete yer yoktu. Demem o ki tefekkürün ve idealizmin yanında insana yatırım yapmak önceliğimiz olmalıydı.

Bu olaya ek olarak gerçekleştirdiğimiz ulusal ve uluslararası sempozyumlardan da örnek verdim. Berlin’deki bir etkinliğe Türkiye’den kamu desteğiyle 12 kişi gidip, etkinliği 6 kişinin izlemesini, Hive Urgenç Üniversitesi’nde gerçekleştirdiğimiz uluslararası bir programa Büyükelçilikten kültür yahut eğitim ataşesinin veya görevlendirilecek bir başkasının bile davetli olduğu halde gelmediğini anlattım. Ayrı çizgide Kazan’daki programa iştirak edemeyen Moskova Büyükelçimizin konsolosluk raporuna dayanarak etkinliğimizi takdir ettiğini, vakfımıza kaynak aktarmak için Dış İşlerine yazı yazıp yönetimimiz yüreklendirdiğini hatırlattım.

Hangi makam, unvan, imkân içinde olunursa olunsun insana yatırım yapmadıkça böylesi örneklerin artarak devam edeceğini söyledim. Çünkü her şey insan için.

İnsana Yatırım ve Eğitim

Gazeteci kökenli Prof. Dr. Süleyman Doğan eğitimin ideolojik tasarımlı olmaması gereği üzerinde durdu, 2. Abdülhamit’in ülkede en büyük eğitim reformunu gerçekleştirerek yeni okullar açtığını, günümüzde ise eğitimin karmakarışık olduğunu, her yeni bakanın müfredat değiştirdiğini, azınlık veya yabancı okulların da sorun olduğunu, Tevhid-i Tedrisat kanununun bir kırılma dönemi yaşattığını söyledi, Harf Devrimi ve Köy Enstitülerinin önemini vurguladı. Prof. Süleyman Doğan İngiliz Casusu Lavrens’in Osmanlıyı parçalamak için Müslüman ahalinin arasına karışarak, toplumu etkilendiğini söyledi ve teheccüt namazı bile kılarak fitneyi büyüttüğünü anlattı. Eğitimin hala ideolojik bir yapılanma içinde bulunduğunu belirten Prof. Doğan, kendisinin bir imam hatip mezunu olduğunu belirterek, ancak sayıları her geçen gün artan İmam Hatip Okulların ilerde böylesi bir eğitim politikasıyla kapanma tehlikesiyle karılaşabileceğini ileri sürdü.

Metin Eriş, kendisinin de İstanbul’da Galatasaray ve Sankt George Avusturya lisesi gibi bir yabancı okuldan mezun olduğunun altını çizerek bu mekteplerin öyle anlatıldığı gibi de olmadığını anlattı.

Sonra Prof. Dr. Niyazi Eruslu da anlatılanların çoğuna katıldığını belirterek, liyakat, üretmek ve çok çalışmanın önemini üzerinde durdu.  

Emir “Oku” Yapılan” Okamamak”

Giresun’un bir köyünde doğup büyüdüğünü hatırlatan Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu ise “Cumhuriyet olmasaydı, ben bugün bir akademisyen olamaz, köyümde yaşıyor olacaktım. Cumhuriyetimizin elbette bazı eksiklikleri var ama her şeye rağmen iyi noktadayız. Çünkü Cumhuriyet bizleri dönüştürdü.” Diye değerlendirdi günü.

Çay ve kuru pasta ikramını Hamidiye suyu takip etti toplantıda. Yazar Oğuz Çetinoğlu ise mükemmel olmak için eksiğimizin bilinmesi gerektiğini, tarafları birbirine çekiştirerek sonuç alınamayacağını, eğer Cumhuriyet kurulmasaydı devletsiz kalınacağını, Türk Dilini kaybedersek vatanımızı da kaybedebileceğimizi savundu ve “en büyük noksanımız okumamak” dedi.

Konuklar arasında Gebze ve Dilovası’ndan gelen konuklar da vardı. Ahmet Gürdalı da görüşlerini paylaştı. Kültür Konseyi Derneği ve Metin Eriş’in isminin Dilovası ve Gebze’de  kütüphane’ ye verileceğini, bu amaçla dev bir kütüphane kurulduğunu, bütün kitapların da oraya bağışlandığını anlattı. Bu konudaki gayretleri için de Gazeteci İsmail Kahraman’ın kulağı çınlatıldı.

Öğretim Üyesi Fethi Murat Doğan ise Kültür Konseyinin hep birleştirici ve üretici olduğunu söyledi.

Metin Eriş de Türkiye’de manayı ve maddeyi birbirine yaklaştıracak, hatta birleştirecek aydınlara ihtiyaç olduğunu, çok kötü bir zaman diliminden geçildiğine dikkat çekti.

Emeğin ve Emekçinin Hakkını Vermek

Vakit öyle hızlı geçiyordu ki, her konuşmacı toplantıya ayrı bir lezzet katıyordu.

Prof. Dr. Şafak Ural da “Dünyanın gittiği bir yer var. Bu gidişin ve dönüşün farkındayız. Sorunlarımızı da biliyoruz. Bu dönüşe ayak uyduramazsanız çözülürsünüz, çözülüyoruz. Türkiye, Mustafa Kemal Atatürksüz ve Dinsiz olamaz. Kültür Konseyinin kendini feshetmesine üzgünüm.” dedi

Metin Eriş bu konuşmaya da cevap verdi. “Yıllar önce Kocaeli’nden İstanbul’a yürüyüşe geçen işçi konfederasyonu üyeleri, 15-16 Haziran 1970 eylemiyle çoğu sektörü ve fabrikayı etkiledi. Hepsi zarar gördüler. Ancak tek Sümerbank ayakta kaldı. Çünkü emekçinin hakkını veriyor, hukukunu koruyordu. Sümerbank’a hiçbir şey olmadı, tam tersi büyüdü, büyümeye devam etti.

Bir Büyük Elçinin Anlattıkları

Prof. Dr. Büyükelçi Kenan Gürsoy, tarihi bir dönemden geçildiğini, Mehmet Çiftçigüzeli arkadaşımızın hatırlattığı gibi insanı öncelememiz gerektiğini, dolayısıyla felsefe eğitiminin bulunla öne çıktığını, sosyal bilimlerin ve konuların yıl boyunca konuşulması icap ettiğini, bilinçli hareket edilmesi gerektiğini, dolayısıyla tefekküre ihtiyaç duyulduğunu, yeni bir düşünce iklimi oluşturulması hususunu hatırlattı.

Mehmet İzzet Efendi’nin “bize fasulye değil, demirci lazım” olayını hatırlatan Prof. Dr. Kenan Gürsoy, “Medeniyet evrenselliğe açılmalı; var oluş ve kendini yeniden inşa var ise kamu için önem arz eder. Temel kültürdür. Mustafa Kemal’in ilk kurduğu fakültenin adı Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesidir. Dil, tarih ve coğrafya milletler için önemlidir. Özgün medeniyet buradan çıkar. Medeniyeti hümanizm olarak görebilenler de olabiliyor. Medeniyet dil, tarih ve coğrafya üzerinden olursa medeniyettir. Medeniyet bir yere hapsedilmemelidir. Şahsiyet ve çalışmak öncelikli olmalı, evrensellik de bir projenin öznesidir.” Dedi.

Bu açıklama üzerine Metin Eriş “Bu işte, sayın hocamızın anlattığı husus Aydınlar Ocağı’nın Türk İslam Sentezidir. Ama bazıları bunu sulandırdı, mizah konusu yaptı. Doğrusu ise Türk -islam Sentesi günümüz için bir yeni medeniyet inşasıdır.

Adım Adım Anadolu

İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Birsel Küçüksipahioğlu, “Temel ailedir. Çünkü biz Türk-İslam kültüründen geliyoruz. Tarihimize bakalım, bir zamanlar Doğu Roma İmparatorluğu Göktürk Devletini önemsediğinden elçi gönderiyor. Batıyı etkileyen, kurumlarını yenileyen Endülüs Medeniyeti de bir İslam kültürüdür. Günümüze gelince batıya hayranlık toplumu etkiliyor. Yarıştırıyor. Bu da insanın kendini farklı yerlerde görmesinden kaynaklanıyor. Cumhuriyet insanımıza ve toplumumuza çok şey kattı. Bugün eğitimimiz kalitesiz. Eğitimde kalite halk ile örtüştürülerek gelişir.” Diye konuştu notlarıma göre.

Metin Eriş her konuşmacıdan sonra kendi görüşünü ve yorumunu aktardı. Bu defa da şöyle dedi “Babama yurt dışı tecrübesi kazanmak için Avrupa gideceğimi söyledim. “Olur” dedi. “Tek şartım önce Anadolu’yu şöyle bir gez, dolaş, toplumunu tanı.” Be de kabul ettim. Trenle Ankara’dan bir arkadaş grubu ile yola çıktık. Kompartımana bir köylü geldi selam vererek. Sohbete başladık. Ben durumu anlattım. Bunun üzerine bizi kendi ineceği durakta indirdi, evine götürdü, hanımına “Tanrı misafiri var” diyerek yatak yorgan hazırlattı. Önce korkmuştuk, ama sonra Türk insanının konukseverliğine ve sevgisine şahit oldum. Bu benim hayatında önemli bir yer işgal etti.”

Sosyal Antropolog Prof. Dr. Gülçin Anmaç da Kültür Konseyinin feshine çok üzüldüğünü, yeni hizmetlerin derneği beklediğini, konseyin devamının şart olduğunu yorum ve sorularla açmaya çalıştı.

El Vermeden Gidilmez

Kültür Konseyinin bir başka lokomotifi Şadi Polat da bir zamanlar ülkemizi ve batıyı meşgul eden şark meselesinin (oryantalizm-batının doğuya bakışı ve oksidantelizm doğunun batıya bakışı) çok konuşulması gerektiği üzerinde durdu ve eğitimcilerimizin eğitilmesi gerektiğini hatırlattı. Türklerin Anadolu’ya 1071 Malazgirt Savaşı ile gelmediğini savunan Şadi Polat  Müslüman Türk Devleti olarak geldiğini, o sırada Anadolu’da yaşayan  din ve inançları farklı, ancak kültürleri aynı olan diğer kavimler ile buluşup kaynaştıklarını, bugüne kadar da devam ettirdiklerini bildirdi.

Yılların Kültür Konseyi Derneği Çalışanı Tülay Tecirli Hanımefendi ise bu sivil toplumu kuruluşundan, başkan ve üyelerinden, hatta konuklarından çok şey öğrendiğini berterek şunları söyledi; “Rize’de Tevfik İleri Sempozyumunda idim. Rasim Cinisli Bey de oradaydı. Beni Kültür Konseyine tavsiye etti. Dedi ki “Metin Eriş, çok çalışır, ama ne yorulur, ne yorar. “Gerçekten Metin Bey ile keyifle çalıştım, çok şey öğrendim. Bir defasında Rasim Cinisli Beye çay, ikram etmiştim. Çayı sevdiğini biliyordum. İkincisini verecektim “Ben sonra alayım” dedi. Çünkü çay iyi demlenmemişti, demlenmesini böylece kendisine yakışan bir letafetle bana hatırlattı. Ben buradan el vermeden gitmem” şeklinde konuştu.

Bugün için Almanya’da hayatına devam eden İş adamı, önemli müteşebbis, Türk Sanat Müziği ve Sanatı hamilerinden Ömer Faruk Berksan’ın mesai arkadaşı, özel kalem müdürü ve Kültür Konseyi Derneği Yönetim Kurulundan Halil Kütük de Çamlıca Vakfı’nın Kültür Konseyi Derneği’ne hep destek olduğunu, bu katkının yıllarca devam ettiğini anlattı ve “Ancak üyelerimizin yeterli duyarlılığa sahip olmadığını gördüm, yaşadım. Ama bugün bütün güzel insanlarımız burada, mutluluk verici bir gelişme, harika bir şey” dedi.

Evli Evine, Köylü Köyüne mi?

Toplantı üç saatten fazla sürdü. “Müzakerelerin zemini hazırlanmalı” diyen Kültür Konseyi Derneği Başkanı Dr. Metin Eriş’e Prof. Dr. Birsel Küçüksipahioğlu çiçek verdi. Sonra resim çektirdik, vedalaştık. Evli evine, köylü köyüne gitti. Kültür Konseyi Derneği de tarihe karıştı. Artık bu toplantıya katılan her konuk manen tek başına da olsa bir sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve Kültür Konseyi Derneğidir. Öte yandan dostluklarımız, fikri üretimimiz, paylaşmamız, dayanışmamız artarak sürecek, çünkü buna mecbur, hatta mahkumuz. Onlarca Dr. Metin Eriş yetiştirmek, insana yatırım yapmak boynumuzun borcu. Kültür Konseyi Derneği münevverlerimizin, ülke ve toplum yönetiminde sorumluluk alan ve alacak olan kıymetlerimizin nefes aldıkları, ufuk gösterdikleri, birikimlerini yansıttıkları, müzakere ettikleri bir zamanların İstanbul’daki Marmara ve Küllük gibi bir aydınlar mahvili idi, karanlıkların üzerine gidilen bir aydınlık mahvil idi.

Peki Dr. Metin Eriş(1936 -Gaziantep) kimdi?

Gaziantep-İstanbul-Ankara- Kocaeli Hattı

Yelkovanın Uçundan Düşen Takvim Yaprakları adlı kitabıyla iki cilt halinde hatıralarını yayınlayan, 14 kitabın yazarı Dr. Metin Eriş İstanbul İTİA mezunu. Çeşitli okullarda yabancı dil, matematik, ticaret dersleri ve işçi sendikalarında eğitim verdi (1963-1969). Ticaret ve Sanayi Bakanı Mehmet Turgut’un özel kaleme müdürü oldu (1972).  İÜ İktisat Fakültesi Siyaset İlmi Kürsüsünde doktora yaptı. BASF-Sümerbank Türk Kimya Sanayi AŞ Genel Müdür Yardımcısı olarak çalıştı. Emekli oldu (2000) ve iki yıl daha aynı şirkette müşavirlik yaptı. Çok sayıda sivil toplum kuruluşunda görev alan Dr. Metin Eriş bütün Türkiye’yi dolaşarak vatan topraklarını tanıdı, toplum ve hayatla yüzleşti, yazmayı tutku haline getirdi, iç dünyasını yeniden şekillendirdi, yurt içi ve dışı tecrübeleri kazandı, bir dönem ülkeye damgasını vuran Aydınlar Ocağı ve Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldı, görevi dışında sosyal faaliyetlere hep öncelik tanıdı, yabancı ve diğer şirketlerde yöneticilik yaptı, yeni yüzyıla doğru çok yönlü arayışlarını artırdı, Türk Dünyasını ve özellikle Bulgaristan Türklerini yakından tanıdı, bataklıktan bile gök yüzünde parlayan yıldızları fark etti; çöküş, düşüş ve tevekkül üçgeninde hayatının sürdürdü, sürdürüyor. Yorulmak bilmeyen bir aşk ve vecd içinde hala çalışıyor, fikir ve eser üretiyor, dün işe başlamış gibi mesaisini hiç aksatmıyor.

Sağlık Hizmetleri ve Belediyelerimiz(2)

Evde bakım hizmetleri: Aile hayatımızın çekirdek aile şekline gelmesi, anne babalarla evlatların ve yakın akrabaların farklı şehirlerde yaşamak mecburiyetleri, ortalama yaşama süresinin erkeklerde 75-80 kadınlarda 80-85 yaşlara gelmesi gibi durumlar sebebiyle evlerinde yalnız yaşamak durumunda kalan, kendi öz bakımlarını bile yapamayan insanlarımızın sayısı artmıştır.

Maddi imkânı olanların yardımcı hizmet elemanı bulundurmak veya huzurevi-bakım evi gibi hizmet veren yerlerden istifade etme gibi bir çözüm yolları vardır. İmkaânı olmayanlar ise ciddi sorunlar ile karşı karşıyadır. İşte burada sağlık müdürlüklerimizin evde sağlık hizmetleri yardımcı olmaktadır. Belediyelerimiz ise öz bakım dâhil temizlik gibi sağlığımızın korunmasına yönelik hizmetleri ile devreye girmektedir. Kocaeli Büyükşehir Belediyemiz 2017’den beri bu alanda kurumsal olarak hizmet vermektedir. Kendi öz bakımlarını yapamayacak, oturdukları ortamı temizleyemeyecek kadar düşkün olan insanlarımızın bu ihtiyaçları yerine getirilmektedir. Tabii ki burada da yoksulluk kriterlerine göre yardımcı olunmaktadır. Alo 153 üzerinden bu hizmet yapılmaktadır. Ayda ortalama 1500 kişi bundan yararlanmaktadır.

Sağlıklı anne, sağlıklı bebek için süt için: Anne ve bebek sağlığında doğru beslenme önemlidir. Ayrıca hamilelik döneminde ve doğumdan sonra anne ve bebeğin ebe-hekim tarafından takibi ayrıca önemlidir. 2005 yılında üniversiteler katılımlı “yoksulluk ve çocuklar üzerine etkileri” gündemli bir toplantıda bu konuya dikkat çekilmişti. Bu bilgiler ışığında Kocaeli Büyükşehir Belediyemizce faydalı olmak için hamileliğin son 3 ayında ve doğumdan sonraki ilk 3 ayda, ayda 12 litre süt verilmesi; bunun sağlık ocaklarımızın koordinasyon ile yapılması kararlaştırılmıştır. Böylece zengin fakir fark etmeksizin her anne adayına sağlık ocağının takibinde olmak şartı ile bu imkândan faydalanması sağlanmıştır. Sağlık ocaklarımızın-aile hekimliklerimizin üzerinden yapılan bu hizmet sayesinde Kocaeli’mizde anne bebek takip oranı çok yükselmiştir. Verilen süt ise içilerek veya süt ürünü, (yoğurt, sütlaç gibi) şeklinde kullanılarak sağlık için lüzumlu bir gıdanın tüketimine de katkı verilmiştir. Bugüne kadar bu yolla yılda 20-25 bin toplamda 450-500 bin kadınımıza destek sağlanmış daha sağlıklı anne ve bebek amacına destek verilmiştir. Bu hizmetin 6+6 ay şeklinde olması düşünülmelidir.

Hoş geldin Bebek: Anne ve bebek sağlığına destek olmak için uygulanan diğer bir çalışmadır. Annelerin doğum sonu kendi ve bebek bakımında önemli olan bilgilendirmelerin yapıldığı bir hizmettir. Yine Aile Hekimliğinin bilgilendirmesiyle veya ailenin alo 153’den ilgili birime haber vermesiyle bu konuda eğitim almış ilgili görevliler aileyi ziyaret ederler. Bu ziyarette tebrik ve iyi dilekler yanında gereken bilgilendirmeler yapılır. Ayrıca bilgi notlarının ve ilk günlerde lazım olacak muhtelif sağlık malzemelerinin olduğu bir çanta verilerek ziyaret tamamlanır.

Bu proje 2010 yılında başlamış olup 2012 yılında Türk patent ve marka tescili almıştır. Sağlık

Bakanlığımızın tavsiye edilecek çalışmalar arasına girmiştir.

Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin sağlığa destek çalışmaları arasına Kovid-19 pandemisi süresince sağlık çalışanları ve sağlık kurumlarına yaptığı destekleri de yazmaya değer bulurum. İlk salgın dalgasında sağlık hizmeti veren sağlıkçılara konaklama imkânı verilmesi, ulaşım imkânlarından ücretsiz yararlandırılması, moral ve beden sağlığına katkı olsun diye yapılan nöbetçi sağlık çalışanlarına verilen gıda destekleri bunlardandır. 3. ve 4. Dalgalarda yoğun bakım hizmetinde kullanılan ve yetersiz kalınan bazı hayati cihazların alınıp kurumlara verilmesi, hastalığın teşhisinde kullanılan PCR laboratuvarı kurulması önemli desteklerdendir. Ayrıca öncelikle bu salgında hayatını kaybeden sağlıkçılara ve evi olmayan sağlıkçılara verilmek üzere 502 konutluk Kent Konut çalışması da sağlık çalışanlarımız için takdire değer bir hizmettir.

Sağlıklı İnsan-Sağlıklı Çevre… (devam edecek…)

Zulme Rıza Göstermek Zulümdür

Araplar ve İbrani dinine inanan İsrail milletinin ataları aynıdır, her ikisi de Sami ırkından gelmedir, her ikisi de Nuh’un oğlu Sam’in sulbündendir ve bu nedenle Araplar ve İsrailoğullarına Sami kavimler denir, Türkler de Nuh’un oğlu Yafes’ten geldikleri için Türklere “Yafes’in oğulları” denildiği gibi.

Dolayısıyla ırkı aynı olanların dilleri de aynı kaynaktan beslenir, yani Sami kavimler- İsrail de dâhil- Arapça konuşur.

*

Bu iki kardeş ülke yıllardır birbiriyle vuruşurlar; orduları da birbirini çok iyi tanır ona göre taktik değiştirirler. Günlerdir devam eden çatışmalarına savaş diyemeyiz katliam diyebiliriz.

*

Günlerdir İsrail’in Filistin topraklarına  yağdırdığı güçlü bombalarla binlerce çocuk kadın ihtiyar hasta.. Biçare siviller öldürülüyor.

Camiler kiliseler hastaneler başta olmak üzere Gazze şehri yerle bir ediliyor.

*

Bugün, fert, toplum ve insanlık olarak ağır bir imtihandan geçiyoruz. Hak, hukuk, ahlak, vicdan ve merhamet gibi insanı insan yapan değerler; işgalci zalimler ve destekçileri tarafından ayaklar altına alınmaktadır

*

Dış ilişkilerde Çin Devletine bağlı Soydaşımız Uygur Türklerinin Gözaltı kamplarında yaşamış kişilerden doğrudan bilgi alınması oldukça zor. Ancak BBC’ye konuşan bazı eski tutuklular ve bekçiler, kamplarda organize bir şekilde yürütülen kitlesel tecavüz, cinsel taciz ve işkence olduğunu, bunu kendilerinin yaşadığını veya gördüğünü söylüyor. Yaklaşık on bir milyonluk Uygur Devleti asimile edilmek üzere her türlü rezaletle karşı karşıyadır.

*

 Bugün de Gazze’de kadın, çocuk, yaşlı demeden dünyanın gözü önünde büyük bir soykırım gerçekleştirilmektedir.

Eşi görülmemiş bu soykırımı gerçekleştiren gözü dönmüş caniler, cesaretlerini emperyal güçlerden almaktadırlar.

*

Yaşanan bu vahşet, sadece Müslümanların değil bütün insanlığın ortak sorunudur. Dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen cinayetlere seyirci kalmak hatta destek olmak, bütün insanlığın ayıbıdır. Zira kendilerini diğer insanlardan üstün tutan, yeryüzünü özel mülkleri gören zalimler, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın geleceğine kastetmektedir. Ülkemiz, dinimiz, dilimiz, ırkımız ne olursa olsun böyle bir katliama karşı çıkmak insan olmanın gereğidir.

*

Zulüm nerede işlenirse işlensin zalime dur demek insan olarak hepimizin mesuliyetidir. Çünkü zulme rıza göstermek de zulümdür.

*

 Masum canlara kıyan katillerin zulmüne karşı durmazsak ateş tüm dünyayı saracak, kimse güvende olmayacaktır. Çocukların bombalar altındaki çığlıklarını duymazsak herkesin canı yanacaktır. Unutmayalım ki herkesin, her zaman kötülüğe engel olmak için yapabileceği bir şeyler mutlaka vardır. Zulme engel, mazluma umut olmak için caydırıcı rol neyse yapılmalıdır.;

*

Kadın erkek, genç yaşlı her birimiz dünyadaki tüm zulümlerin son bulması için sorumluluklarımız vardır. Hz. İbrahim’in ateşini söndürmeye giden karınca misali hakkın yanında, bâtılın karşısında yer alınmalıdır..

*

İnanıyoruz ki bu zor günler elbet sona erecektir. Zalimlerin zulmü mutlaka bitecek, mazlumların yüzü gülecek, zafer mazlumların olacaktır.

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI İle Târih Sohbeti’de; Osmanlı Cihan Devleti’nin Sevk ve İskân Politikasını, Fetihlerin Kültür ve Siyâsî Sebeplerini Konuştuk.

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı’nın, kendisinden olmayan dîni ve etnik gruplarla ilişkileri nasıldı?

Prof. Dr. Mehmet İnbaşı: Osmanlıların Balkanlardaki faaliyetleri ile ilgili olarak, meşhur târihçi Lorga’nın ‘şaşılacak kadar hızlı tempolu’ dediği ilerlemesine, o çağların en önemli sosyal belirleyicisi olan din açısından bakılacak olursa, devletin topraklarında Avrupa’ya nazaran tercih edilecek bir hoşgörünün bulunduğu görülebilir. Nitekim Osmanlılara esir düşen Selanik başpiskoposu Grigorios Palamas, mektuplarında bâzen kendi girişimi ile önde gelen devlet ve din damları ile yapmış olduğu dinî tartışmaları anlatır. Bu tartışmalara hoşgörü ve uzlaşma havasının hâkim olduğu görülür. Kaynaklardan anlaşıldığına göre, 14. yüzyılın ortasından beri Osmanlı Beyliği’nde hüküm süren atmosfer, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle elverişlidir ve Palamas(*) tarafından resmedilen ortamı da doğrulamaktadır. Nitekim Balkanlar’daki şehirleşme sürecinin temel faktörünü, büyük Balkan târihçisi Konstantin Jirecek; ‘Osmanlı rejiminde, küçük Balkan devletleri arasındaki sınırlar kalkmış, dolaşım ve ticâret kolaylaşmıştır.’ şeklinde ifâde etmektedir. Osmanlının kendi egemenlik iddiası dışında bu milletler için istediği ortak bir din, dil, kültür iddiası olmamıştır. Eğer Balkanlarda Hıristiyan topluluklarda İslâmlaşma, kültür bakımından Osmanlılaşma olmuş ise, bu süreç bir zorlama yahut devlet politikası sonucu değildir. Bu hoşgörü, müellifler tarafından istimâlet(*) olarak isimlendirilmektedir.

Çetinoğlu: Fetihler yalnızca kılıç zoru ile mi gerçekleştirildi?

Prof. İnbaşı: Osmanlı yayılışında kılıç kadar, belki ondan da ziyâde istimâlet(*) politikası denilen bir uzlaştırıcı politika, temel bir faktör olarak hesaba katılmalıdır.

Çetinoğlu: Konunun uzağında olanlar için, ‘istimâlet politikası’ kavramının açılımını sizden öğrenebilir miyiz?

Prof. İnbaşı: Osmanlı kaynaklarında siyâsî bir terim olarak kullanılan istimâlet, ‘kendine meylettirme, kendi tarafına kazanma’ anlamına gelir. Osmanlı Sultanları bir memleketi kendi ülkelerine ilhak etmeden önce başlıca iki yöntemle hareket ederlerdi. Bir taraftan uç dedikleri serhat bölgelerinden uç beylerinin önderliğinde yapılan gazâ akınları ile hudut ötesi halkını yıldırırlar, direnme gücünü kırarlar, sonra o devlet veya halkı istimâlet yoluyla kendilerine yaklaştırırlardı. Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan ve Yunanistan’da yerli askerî sınıfları Osmanlıya sâdık kalmış olan unsurlar, Osmanlı askerî kadrolarına alınır, onların fetih öncesi dönemde tasarruf ettikleri pronia (*) ve baştinaları (*), Osmanlı idâresince kendilerine tımar (*)  olarak verilirdi. Böylece yerli askerî sınıf, Osmanlı hizmetine alınırdı. Bu da istimâlet politikasının, idârece askerî sınıflara teşmili anlamına gelirdi. Böylece fethedilmemiş yerlerin askerî sınıfları, bu gibi garantilerle Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilirdi. Bu şekilde Osmanlı askerî kadrolarına girmiş olan yerli elemanlar, birçok sancakta Hıristiyan tımar (*) erleri olarak 15. yüzyıl tahrir defterlerinde (*) sık sık rastlanmaktadır. Bundan başka Balkanlardaki Osmanlı egemenliğini kabul etmiş olan topluluklar, madenci, tuzcu, derbendci (*), çeltikçi (*) vb. gibi çeşitli görevleri de yapmaktaydılar.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın fetih ve istimâlet politikasının çok başarılı olduğunu görüyoruz. Başarıda zirveye ulaşılan dönem olarak hangi zaman dilimini göstermek doğru olur?

Prof. İnbaşı: Her dönemde başarılı idi. Bu fetih ve iskân politikası, Sultan 2. Murad Han ve Fâtih Sultan Mehmed Han döneminde de başarıyla devam ettirilmiştir. 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Balkanlardaki Ortodoks halk tam manasıyla Osmanlı teb’ası durumuna gelmiştir. Yine Fâtih Sultan Mehmed zamanında, Kastamonu ve Sinop’un fethinden sonra, İsfendiyaroğulları Beyliği’nin başında bulunan İsmail Bey de, bütün cemaati ile birlikte Filibe (*) havalisine iskân edilmişlerdir.

Çetinoğlu: Rumeli’deki iskân politikasının neticeleri hakkında bilgi lütfeder misiniz??

Prof. İnbaşı: Rumeli’deki nüfus artışı, 16. yüzyılda da devam etmiş ve yüzyılın başında 37.435 nefer daha bölgeye nakledilmiştir. 1520-1530 yılları arasında Balkanlardaki 77.268 olan göçebe sayısı, 1570-1580 yıllarında % 51 artarak 116.219’a yükselmiştir.

17. yüzyıldan itibâren ise savaşların uzaması ve devletin Balkanlardaki kontrolünün zayıflaması, iskân edilmiş olan Türkmenlerin yüzyılın sonlarına doğru, bu defa tersine olarak, iskân edildikleri bölgelerden ayrılmalarına, Balkanların doğusuna hareket etmelerine sebep olmuştur.

Çetinoğlu: Hocam, Balkanlar târihini özetlediniz. Çok teşekkür ederim. Sonuç yerine kısa bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. İnbaşı: 1352 yılında Rumeli’ye adım atan Osmanlılar, 20. yüzyıl başlarına kadar, bu bölgede en etkin devlet olarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Mübâdele Kanunu ile Balkanlara yerleştirilmiş olan Türkmenlerin bir kısmı tekrar Anadolu’ya gelmiştir. Buna rağmen günümüzde Makedonya, Arnavutluk, özellikle Bulgaristan ve Yunanistan’da pek çok soydaşımız vardır.

RÖPORTAJDA ADI GEÇEN KİŞİ, BÖLGE VE KAVRAMLAR HAKINDA ANSİKLOPEDİK KISA BİLGİLER: Âşıkpaşazâde: 15. yüzyılda yaşamış Osmanlı târihçilerindendir. 1400 yılında Amasya’da doğdu. Asıl adı Ahmed Âşıkî’dir. Aşık Paşanın soyundan geldiği için, Aşıkpaşazade ismiyle tanınmıştır. 1914 yılında kendi adı ile anılan târihi yayınlanınca dikkatleri üzerine çekti. azab: Osmanlı devletinde çoğunlukla garnizon askeri olarak görev yapan askerî birimdir. Gönüllülerden oluşan yaya birliği olarak savaşta ordunun en önünde yer alır. baştina: özel maksatlarla kullanılan arazi. çeltikçi: tarım işlerinde çalışanlar derbendci: Selçuklu İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti döneminde,  yol ve köprülerin bakım ve onarımını yapan ve aynı zamanda bu yapıların güvenliğini sağlayan kişilere verilen isimdir. Fetret dönemi: Osmanlı ordusunun mağlubiyetiyle sonuçlanan 1402 yılındaki Ankara Savaşı ile başlayan ve 1413 yılına kadar devam eden dönemdir. Yıldırım Beyazıd’ın beş oğlundan dördü arasındaki savaşlarla geçmiş, Çelebi Mehmet galip gelerek Osmanlı Devleti’nin birliği yeniden sağlandı. feodal: Toprak mülkiyetine ve toprak kölesi emeğine dayanan ekonomik düzen. Latince’de askerlik hizmetlerini yerine getirmek şartıyla hükümdardan alınan toprak anlamına gelen feodum sözcüğünden türetilmiştir. Türkçe’de feodalite yerine derebeylik sözcüğü kullanılsa da batı feodalleriyle doğu derebeyleri arasında şüphesiz önemli farklar vardır. Filibe: 600.000’e yaklaşan nüfusuyla Bulgaristan’ın ikinci büyük şehridir.  Adını Makedonya Kralı 2. Filip’ten alır.  Fransisken Papazlar: Bir İtalyan râhibi olan Assisili Francesco, İsa’nın isteğine göre fakirlik hayatı yaşamaya ant içmiş müritleri ile kurduğu tarikatlar. Geyikli Baba: Hicri 674 yılında Hoy şehrinde doğdu.. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Baba İlyas Horasânî’den ders aldı. Geyikli Baba derviş gazilerle en uç bölgelere gitti, mücâhidlerle omuz omuza fetihlere katıldı. Bursa’nın fethinde bulundu. Askerler babacan tavrından dolayı onu ‘Baba’ diye andılar. Bursa’nın fethinden sonra Uludağ eteklerinde bir dergâh kurdu ve burada  Ehl-i sünnet vel cemaat akaidini anlattı. ihtida etmek: Doğru yola girmek, kurtuluşa ermek, Müslüman olmak. imâret: Fakirlere ve öğrencilere yemek veren hayır kurumu. istimâlet: Meylettirici ve uzlaştırıcı fetih siyâseti Hadîdi: Osmanlı târihçisi ve şâir Asıl adı bilinmiyor. Hadîdi mahlasıyla tanınmıştır. Arapça’da demir anlamına gelen mahlasının; kendisinin veya  babasının demircilik mesleği yapmasından ötürü kullanıldığı tahmin edilmektedir. Hayatı ile ilgili çok az bilgi vardır. Doğum ve vefat târihleri dahî bilinmemektedir. Karesi Beyliği: Karesioğulları veya Karasioğulları Beyliği’ olarak da bilinir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin gerilemesinden sonra Oğuz boyları tarafından Balıkesir-Çanakkale ve Bergama yöresinde kurulmuştur. Bu yöredeki ilk Türk devletidir. Karesi Beyliği, komşusu olan Osmanoğulları Beyliği’nin genişlemesiyle bu beyliğe katılmıştır. Böylece Osmanlı hâkimiyetine katılan ilk beylik olmuştur. İlerleyen dönemlerde Osmanlı Devleti içinde bu bölgede Karesi Sancağı kurulmuştur. Karesi beylerinin ve ileri gelen şahıslarının, Osmanoğullarının egemenliği altına girmelerini takiben, Osmanlı Devleti’nin Rumeli topraklarında yayılmasında büyük katkıları olmuştur. Balıkesir ili Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına kadar idarî taksimatta Karesi ismini taşımıştır. kronik: târih yazımında kullanılan bir sistem. Lütfi Paşa Kanuni Sultan Süleyman Han’ın hem sadrazamı, hem de eniştesidir. Yavuz Sultan Selim’in kızı Şah Sultan ile evlidir, devlet adamlığının yanısıra târihçidir, özel hayatında ise sertliğiyle ve kendini beğenmişliğiyle tanınmıştır. mîri: devlete ait olan arazi. Neşrî:Kitab-ı Cihannüma’ adlı târih kitabı ile tanınan Osmanlı târihçisidir. Bursa’da doğduğu tahmin ediliyor. 1520 yılında doğduğu şehirde vefat etti. Germiyanoğullarından olduğu iddia edilmektedir. Niş: Sırbistan’ın üçüncü büyük şehri. Palamas: Yunanistan’da bulunan Aynoroz keşişi ve Selanik Başpiskoposudur. Pronia: kıymetli malzeme reaya: Osmanlı Devleti’nde başlangıçta, Osmanlı tab’asından olan bütün insanlar için kullanılırken, 18. yüzyıldan itibâren yalnızca Müslüman Türkler dışında kalanlar için kullanılır oldu. Kaynaklarda; reâya tâiferi veya reâya makulesi şeklinde yazılıdır. Orhan Bey’in oğlu Süleyman Paşa: Orhan Gazi’nin oğludur. Doğum târihi kayıtlara intikal etmemiştir.1357 yılında, bir av partisinde atının tökezleyip düşmesi şeklinde meydana gelen kazada vefat etti. İlk görevine Gerede’de yöneticilikle başladı. 1330’da İznik’in, 1337’de İzmit’in fethine katıldı. Babası tarafından İzmit ve çevresi tımar olarak kendisine verildi. 1345’te Karesioğulları topraklarının fethinde bulundu. Edincik, Biga, Lapseki ve çevresini de alarak, Karesi (Balıkesir) sancakbeyliğine atandı. 1346’da Orhan Gazi tarafından Bizans İmparatoru Kantakuzinos’un yardımına gönderilerek iki defa Rumeli’ye geçti. Selanik’in kurtarılmasında Bizans donanmasına yardım etti. 1352’de Sırpları ve Bulgarları Dimetoka’da yenerek Kantakuzinos’un Edirne’ye girmesinde rol oynadı. 1353’te Anadolu’ya dönerken, yardımlarına karşılık kendisine bırakılan Gelibolu’da Çimpe kalesine asker yerleştirdi. 1354’te Rumeli’nin fethi amacıyla Gelibolu’ya geçerek Bolayır’dan Rodosto’ya (Tekirdağ) kadar uzanan Marmara kıyılarını Osmanlı topraklarına kattı. Biga’dan göç ettirdiği Türkmenleri buralara yerleştirdi. Bursa’ya döndükten sonra aynı yıl Ankara’nın alınmasıyla sonuçlanan seferde komutanlık yaptı. 1356’da yeniden Rumeli’ye geçerek Akçaliman, Eksalimiye, Ayasoloniya kalelerini aldı. Bolayır’ı üs yaparak, akınlarını Gelibolu ve Keşan yönünde yoğunlaştırdı. Askeriîbaşarılarının doruğundayken bir av sırasında uğradığı kaza sonucu vefat etti. tahrir defteri: Osmanlı devletinde fethedilen yerlerde uygulanacak idari teşkilat ve sistem çerçevesinde, tayin olunan heyetler marifetiyle nüfus, arazi ve emlakin tespit ve kaydedilmesi işlemine tahrir bu bilgilerin kaydedildiği deftere de tapu tahrir defteri denirdi. Bu kayıtlar muntazam suretle tutulur ve fethi müteakip ilk tahrirden sonra umumi değişiklikler, vergi gelirlerinde ki artış – azalışlar yada yeni bir padişahın tahta çıkması gibi sebeplerle yenilenirdi. tehcir: Tehcir veya mecburî göç, bir topluluğu yaşadığı yerden göç ettirme, göç etmesine sebep olma, sürme, sürgün gönderme anlamındadır. Teselya: Orta Yunanistan’da bulunan bölgenin Ege Denizi’nin batı kıyılarına sınırı vardır. tımar: Selçuklu İmparatorluğu’nda ve Osmanlı Devleti’nde; belirli bir görev karşılığında kişilere,  tahsis edilen 1.000 ile 2.000 akçe arasında öşür geliri bulunan arazilere verilen ad. Üsküp: Makedonya’nın başşehridir. Vardar Nehri’nin iki yakasına kurulmuştur. Vardar’ın akış yönüne göre sol taraf eski Üsküp, sağ taraf ise yeni Üsküp’tür. Osmanlı dönemi eserlerinden meşhur taş köprüsü, Üsküp’ün en önde gelen târihî eserlerinden biridir. Vardar Nehri: Makedonya’nın en uzun ve su potansiyeli en yüksek nehridir. Yunanistan’ın da en önemli nehirlerinden biridir. 301 kilometre Makedonya, 87 kilometre Yunanistan topraklarındadır. yurtluk: Tarlası, otlağı, ormanıyla bir bütün oluşturan arazi, mâlikâne. Osmanlı Devleti’nde; bir görevliye, veya devlete fadyalı hizmetler yapan kişiye, hayar boyu gelirinden yararlanma hakkı sağlamak üzere verilen arazi. zâviye: Lügat anlamı ‘köşe‘dir. Mutasavvıfların çile çekmek için çekildikleri ıssız yer anlamında kullanılmaktadır.
Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI’nın kısa hayat hikâyesi: 1964’te Kayseri’de doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nü bitirdi. 1995’te ‘Osmanlılar Zamanında Üsküp Şehr’ başlıklı tezi ile doktorasını tamamladı. 2003’te Doçent, 2008’de Profesör oldu. Halen Balkan şehirleri ve târihi konusunda çalışmalarını sürdürmektedir. Yayınlanmış Eserleri: 1- 17. Yüzyıl Kayseri Avârız ve Cizye Defterleri, Kayseri 2011   2- 1500 Târihli Kayseri Sancağı Mufassal Tapu-Tahrir Defteri, Kayseri 2009 3- Osmanlı İdaresinde Tortum Sancağı (1549/1650), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2008 4- Balkanlarda Fetih ve İskan / Balkanlar El Kitabı Cilt 1, Ankara 2006, 5- Ukrayna’da Osmanlılar; Kamaniçe Seferi ve Organizasyonu (1672), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2004   6- Yörükleri (1544/1672), Erzurum 2000 7- 26. Yüzyıl Başlarında Kayseri, Kayseri 1992. Verdiği Dersler Osmanlı Sosyal ve İktisat Târihi, Lisans, Edebiyat Fak. / Târih Bölümü Türkiye İktisat Târihi, Lisans, Edebiyat Fakültesi /Târih Bölümü Avrupa Târihi, Lisans, Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Osmanlı Medeniyeti Târihi, Lisans Üstü, Sosyal Bilimer Enstitüsü Osmanlı Sosyal Târihi, Lisans Üstü, Sosyal Bilimer Enstitüsü   Balkan Târihi (16-X7. Yüzyıl), Lisans Üstü, Sosyal Bilimer Enstitüsü Osmanlı Kurumları Târihi, Lisans Üstü, Sosyal Bilimler Enstitüsü

Egemenlik ve Cumhuriyet

On beş gün aradan sonra merhaba. İzin aldım dediğim yazımda uğradığım, uğrayacağım kapıları saymıştım. Her biri reddedemeyeceğim, kıramayacağım davetlerdi. Dört şehir, sekiz konuşma.

Yarım asrı aşkın yoldaşım rahmetli Sadi Somuncuoğlu’na, şehirlerarası vatan kurtarma seferlerinden birinden döndüğünde “Nasılsın?” diye sormuştum. İkimizin de ezbere bildiği şu mısralarla cevap vermişti: 

    “Uzak, uzak ülkelerden döndüm seferden;
    Yaralarım derin fakat mestim zaferden.”

Biraz böyle hissediyorum. Yorgunluk doğrudur. Fakat yara ve zafer dersem abartı olur.  

Ne anlattım? Bütün konuşmalar cumhuriyetimizin yüzüncü yılı münasebetiyleydi. Ben de cumhuriyet hakkında konuştum. Yazanlar düşündüklerini yazar, düşündüklerini söyler; doğrudur. Fakat yazmak için, söylemek için de yeniden yeniden düşünmek, fikirleri gözden geçirip bir düzene koymak; fikirler arasındaki hiyerarşiyi, bağlantıları keşfetmek gerekir. Maalesef bu zahmete girilmeden yapılmış konuşmaları, yazılmış yazıları görüyor ve üzülüyorum. Hele ilk bakışta şirin görünen fakat içinde tahribat saklı sözler: “Milletin çeşitliliği… ”Demokratik vatandaşlık”. Orwell’in 1984’ündeki, “Savaş barış demektir.”,”Hürriyet esaret demektir.“ sloganları gibi. Egemenlik, Türk, milliyetçilik, halkçılık, laiklik kelimelerinin çevresinde dolaşarak, onları mümkünse ağza almadan atılan nutuklar. Bir Atatürk’ün konuşmalarına bakıyorsunuz, 100 yıl sonraki hatiplerimizin sözlerine. Galiba bu cumhuriyetle o cumhuriyet aynı cumhuriyetler değil. 

Önce egemenlik

Bu anlamsızlıklara tepkimden olmalı, konum hep cumhuriyetin ilkeleriydi. Neredeydi bu ilkeler? Cumhuriyetin içindeydi ama biri cumhuriyetten de önceydi: “Hâkimiyet bila kayd-u şart milletindir!“ 

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!”, dediğimizde, bundan hemen bir dizi sonuç çıkardı. Evvela: Bu milletin bir adı var mıydı? Rahmetli Deniz Baykal, o zaman galiba başbakan olan Erdoğan’a milletin adını sormuştu. O da “Türk” demişti… Evet, hâkimiyet kayıt ve şart olmadan Türk milletinindir. Peki kim Türk’tür, kim değildir? Cumhuriyet’in 1924 tarihli ilk anayasasının 88. maddesinin birinci fıkrası da bunu belirliyor: “Madde 88:- f1 Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla (Türk) ıtlak olunur.” Türkiye Cumhuriyeti’ni ırkçı bulanlara, moda tabirle “kapak olsun”. 

El cevap: “Yalandan kim ölmüş? Hem benim stiftung öyle dememi istiyor. Bakınız Almanya Almanlarındır, Rusya Rusların, Fransa Fransızların, Amerika Amerikanların ama Türkiye Türklerin değildir.”

Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletin olunca cumhuriyetten başka şansınız kalmıyor zaten. Padişahlığı muhafaza etseydiniz, halifelikle devam etseydiniz bunların ne fonksiyonu kalacaktı? Egemenlik millette mi, padişahımız efendimizde mi, halife hazretlerinde mi diye sormazlar mıydı? Bunlar olsa olsa konu mankeni olurlardı; nitekim halife için öyle de oldu. 1926’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetinde mündemiç hale gelene kadar. O zaman mesele kalmıyordu. TBMM zaten milletin egemenliğinin tecelli ettiği yerdi. 

İlelebet

Cumhuriyetle demokrasiyle karıştıranları duydum, dinledim. Mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet, egemenliğin sahibini belirtir. Nasıl kullanıldığını değil. Halk idaresi, adı üstünde, demos kratus, yani demokrasidir. Mutlakiyet ve meşrutiyette de demokrasi olabilir: Bakınız Birleşik Krallık. Demokrasi olmayan cumhuriyetler de var. Cemahiriyeler de… Demokrasiden epey uzak durup adında “demokratik” geçen devletler de mevcut. Hele son zamanlarda, Fareed Zakaria’nın “Hürriyetsiz Demokrasi” dediği rejimler var. Bunlarda seçim bile yapılıyor. Ama bir aday, oyların tamamını alıyor. O aday ölürse oğlu veya ölmeden önce işaret ettiği büyük adam oyların tamamını alıyor. Bazıları ayıp olmasın diye yüzde 1 veya 2 hain oya izin veriyorlar… 

Sonuç: Her cumhuriyet demokrasi değil, her demokrasi de demokrasi değil. Seçim olsa bile. 

Biz yine kendi cumhuriyetimize dönelim. Türkiye Cumhuriyeti’ne… İlelebet pâyidar olana… Türkler devlet kurunca, ilelebet yaşasın istiyorlar. Bakınız, 14 asır önce Bilge Kağan ne diyordu: Üstte gök çökmese, altta yer delinmese, Türk Milleti, senin ilini, töreni kim bozdu? Osmanlı, Devlet-i Ebet Müddet idi. Padişahları da “El muzaffer daima…” 29 Ekim günkü yazılara yapılan yorumlarda birilerinin “ilelebet”e takıldıklarını gördüm. Bütün devletler kıyametle sona erecekmiş. Anlaşılan bizim devletlerden en Müslümanı Bilge Kaan’ın Büyük Türk Hakanlığı. Baksanıza, kıyameti tarif ediyor. 

Ciddiyete avdet edersek: Türk devlet geleneği devletin ebedî olacağını düşünüyor. Öyle de olmuş gibi. Önemli tarihçilerden bazıları Türk devleti Hunlardan beri tek devlettir diyor. Değişiklikler hanedan ve şekil değişikliğinden  ibarettir iddiasındalar. 

İlelebet değil de kıyametle sona erecekse… Eh ben ona da razıyım. Türkiye Cumhuriyeti kıyamete kadar payidar kalacaktır. 

Cumhuriyet yazılarıma devam edeceğim. 

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI

İle Târih Sohbetin’de; Osmanlı Cihan Devleti’nin Sevk ve İskân Politikasını,

Fetihlerin Kültür ve Siyâsî Sebeplerini Konuştuk.

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Cihan Devleti’nde fethedilen toprakların iskânı hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Mehmet İnbaşı: Osmanlılar, yeni fethedilen yerlerin güvenliğini sağlamak maksadıyla iyi hazırlanmış bir iskân programı kullanmışlardır. Başıboş göçebeler veya bir köyün ve kasabanın problemli halkı, Osmanlı Devleti’nin uzak bir bölgesine kaydırılırdı. Fetihlerin devam ettiği ilk yıllarda Osmanlılar, Anadolu’nun her tarafından akın akın kendi topraklarına gelen Müslüman Türk halkın, Balkanlara gönüllü göçünü sürekli teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını yerleştirme maksadının yanı sıra, askerî ve malî şartlarda, bu iskân politikasını mecburî kılıyordu. Ordunun büyük bir kısmını azab (*) ve yaya adlarıyla, şehirlerden ve köylerden askere alınan Türklerin oluşturduğu Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde, Türk nüfusun askerî açıdan büyük bir önem taşıdığı muhakkaktır.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın iskân politikası ile ilgili bilgilere kayıtlarda rastlayabiliyor muyuz?

Prof. İnbaşı: Süleyman Paşa’nın (*) Gelibolu’ya yerleşmesinden sonra, fethettiği yerlerde emniyeti temin etmek maksadıyla Anadolu’dan Türkmenler getirterek iskân ettirdiği bilinmektedir. Bununla ilgili olarak kaynaklarda benzerlik arzetmekle birlikte pek çok kayıt bulunmaktadır. Bu kaynaklardan ilki olan Âşıkpaşazâde’de; (*)

Gaziler geçdi kâfir mülküne hoş

Nice kâfir sarayı etdiler boş  

Çün Rumiline geçdi Müsülmân…

Atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletinle himmetinle Rum ili feth olunmağa sebeb olundı. Kâfirler gayet zebundur, imdî şöyle mâlûm ola kim, bu tarafdan feth olunan hisarlara vilâyetlere ehl-i İslâm’dan çok âdem gerekdir. Bu feth olan hisarlar içün içine komağa ve hem yarar gaziler gönderin. Orhan Gazi dahî kabul etdi. Vilâyetine göçer Arab evleri gelmiş idi. Anları Rum-iline geçirdi. Birinci zaman Gelibolı nevâhisine sâkin oldılar…’ 

Şeklinde yer alan kayıtlardan Süleyman Paşa’nın (*) iskân faaliyeti hakkında bilgi edinmek mümkündür.

Benzer bilgiler diğer kaynaklarda da yer almaktadır. Bunlardan Hadîdi*’de;

‘…Bir iki gün içinde daşınub er

İki binden ziyade geçdi leşger, …

Hem alduk Rumeli’nin üç hisarın

Tekturtağı, Gelibolı diyarın,

Gaza içün bize leşger gerekdür. 

Hisarın hıfzı içün er gerektür…’

Şeklinde manzum bir kayıt yer almaktadır.

Aynı şekilde Neşrî’de (*) de;

‘…Süleyman Paşa (*) Rum-ili’ne geçti, evvel atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep olundu. Küffarın gayrette zebunluğu vardır dedi. Ve bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok âdem gerek. Lütfedip yarar yoldaş gönderesiz dedi. Orhan Gazi dahî bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi (*) vilâyetinde göçer arab olurdu. Göçer evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi, Rumiline geçirdi. Bir zaman Gelibolu nevâhisinde sâkin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi (*) vilâyetinin halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazâya meşgul oldular…’

Şeklinde yer alan kayıt, Âşıkpaşazâde’nin (*) verdiği bilgilerle hemen hemen aynıdır.

Diğer kaynaklardan Lütfi Paşa, Anonim Tevârih-i Âl-i Osman ve Kâtib Çelebi’de de benzer bilgiler yer almaktadır. Süleyman Paşa’nın (*) 1357’de vefatından hemen sonra da, Rumeli’ye göç devam etmiş, Rumeli’deki uç güçlenmiştir. Orhan Bey’in oğlu Süleyman (*) için Bolayır’da yaptırdığı imârete ait 1360 yılına ait vakfiyede, bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulduğu görülmektedir. Yunan kaynakları da bu göçü doğrulamaktadır.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti, Anadolu’dan Rumeli’ye nüfus iskânı yaparken yerli halkın durumu ne idi?

Prof. İnbaşı: Osmanlı fetihleri devam ettiği sürece şehirler dışında yaşayan Hıristiyan halk, Balkanların daha iç bölgelerine ve dağlık kesimlerine doğru hareket etmişlerdir. Fütuhat sırasında köy ve kasabalarını terk ederek başka bölgelere kaçanların yerlerine, Anadolu’dan büyük ölçüde Türkmen unsuru nakledilmiştir. Bu göç harekâtı daha ziyâde Bulgaristan’a doğru olmuştur. Köylü nüfusunu ayrıntılı olarak veren mufassal tahrir defterlerinde (*), Doğu Balkanlarda, Varna’dan Tuna’ya kadar uzanan bölgede Yörük köylerini, yerli Hıristiyan Bulgar köylerinden ayırt etmek kolaydır. Her şeyden evvel aslı Anadolulu olan Türk köylerinde, köy adları, baba-oğul adları, Müslüman-Türk adlarıdır ve bu köyler, yerli Hıristiyan-Bulgar köylerine göre genellikle daha ufak ve fakir köylerdir. Bulgar köylerinde birkaç Müslüman haneye rastlanmaktadır. Bunların İslâmiyet’i yeni kabul eden yerli Bulgarlar olduğu, baba adının Abdullah yazılması ile anlaşılmaktadır. Genel olarak Müslüman olan Bulgarlar, yine kendi köylerinde yaşamaktadırlar. Türklerin bölgeye göçleri ve yerleşmesi, Balkanların nüfus ve ekonomik şartları sebebiyle hızlı bir şekilde gelişmiştir.

Çetinoğlu: İskân politikasının iktisâdî boyutu düşünülüyor muydu?

Prof. İnbaşı: Osmanlı Devleti’nde devletin gelirlerini artırmak maksadıyla ve eski bir idârecilik ananesinin tecrübelerine dayanan basit ve pratik usullerle reayayı (*), en verimli sahalarda ve rasyonel bir şekilde çalıştırmak maksadıyla yapılan nakil ve iskânların yanında, yeni fethedilen harap bir memleketi şenlendirmek, askerî sevkıyatı ve erzak tedârikini kolaylaştıracak şekilde, yollar boyunca köyler ve kasabalar kurarak nakliyat ve seyahati teşkilâtlandırmak ve nihâyet yabancı bir memlekette diğer düşman unsurlar arasına yerleştirecek Türk ve Müslüman muhacirler ile siyâsî ve askerî emniyeti sağlamak gibi gayeler ile de, devletin sevk ve isyan usulüne sık sık müracaat ettiği görülmektedir. Rumeli’nin iskânı hususunda alınmış olan tedbirlerin içinde en dikkati çekeni, bu bölgeye daha ilk günlerden itibâren külliyetli konar-göçer unsurların aktarılmış olmasıdır.

Çetinoğlu: İskân edilen nüfus üzerinde devletin gözetimi söz konusu mudur?

Prof. İnbaşı: Osmanlılar, Balkanlara nakletmiş oldukları bu gruplarla, yakından ilgilenmişlerdir. Eski Osmanlı kroniklerine (*) göre, Süleyman Paşa (*) tarafından Gelibolu ve havalisine yerleştirilen Türkmenler daha ziyâde Karesi (*) bölgesinden getirilmiştir. Balkanlara adım atan Osmanlıların hızlı bir şekilde ilerlemesini kolaylaştıran sebep, coğrafî olduğu kadar siyâsî olaylardı. Tuna vâdisi boyunca Osmanlıların ilerlemesi kolay olmuş ve kısa sürede Eflak ve Moldovya’ya kadar fetihler uzanmıştır. Bunun yanında Bizans’ın gücünü kaybetmesi, Bulgar kralları arasındaki saltanat mücâdelesi ve Duşan’ın ölümünden sonra Sırbistan’ın Balkanlardaki nüfuzunu kaybetmesi gibi siyâsî olaylar, Osmanlı ilerlemesini hızlandırmıştır.

Çetinoğlu: Fetihlerin yalnızca askerî güçlerle gerçekleştirilmediği, başka etkenlerin bulunduğu iddialarını değerlendirir misiniz?

Prof. İnbaşı: Balkan yarımadasındaki hâkimiyetin hızlı gelişmesinin sosyal, kültürel ve siyâsî sebepleri vardır. Zira Osmanlı Devleti, Bizans ve Haçlıların getirdiği feodal (*) toprak rejimi ortadan kaldırarak araziyi mîri (*) esaslar dâhilinde işletmeye koymuştur. Ortodoks halka geniş imtiyazlar tanımıştır. 16. asra kadar Balkan yarımadasındaki halkın çoğunluğu gayr-i Müslim idi. Ama bu yapıya rağmen ideolojisi İslâm’dı ve İslâm için savaşıyordu. Nitekim Balkanların Boşnak ve Arnavut gibi iki önemli grubu 15. Yüzyılın ikinci yarısında İslâm dinine geçtiler.

Çetinoğlu: Ortodoks ve Katolik gruplar arasındaki rekabetin rolü oldu mu?

Prof. İnbaşı: Balkanların fethinden sonra bir tarafta doğu Müslüman ve Grek Ortodoks dünyâsı, diğer tarafta batıda Katolik dünyâsı olmak üzere aralarında çok güçlü bir rekabet vardı. 14. yüzyılın ikinci yarısından beri, bilhassa bu bölgeleri kontrolleri altında tutan Katolik güçler, Osmanlı yayılması ve yerli halk ile birleşip bütünleşmesi karşısında şaşkına döndüler. Bu şartlara göre Balkan Hıristiyanlarının Osmanlılarla barışı ve yakınlaşması politik bir durumu da ortaya çıkardı. İslâmî kurallara göre sâdece Müslümanların değil, Batı Hıristiyan dünyâsının üç ana kolundan birisi olan Ortodoksların da bu birlikte yer alması, Osmanlıların Avrupa’daki yayılmasında etkili olmuştur. Fâtih’in kendisini Ortodoksların hâmisi ilân etmesi ile bu politika, daha da güç kazandı.

Çetinoğlu: Bosna’daki Hıristiyanların özel bir durumu vardı…

Prof. İnbaşı: Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Üsküp’te (*) Grek Ortodoks kilisesinin yanı sıra, Yahudiler ve Katolikler de bir arada yaşamaktaydılar. Nitekim Bosna’da bulunan Fransisken Papazlarına(*) temel insan haklarını veren ve onların Bulgaristan’da faaliyetine hoşgörü ile yaklaşan Fâtih Sultan Mehmed Han idi.

Çetinoğlu: Rumeli fetihleri, Osmanlı gelişmesine nasıl tesir etti?

Prof. İnbaşı: Osmanlıların Avrupa’ya çok erken geçip yerleşmeleri, devlet bünyesinin kuvvetlenmesinde büyük bir âmil oldu. Boş ve zengin topraklar bulup buralarda yerleşmek maksadıyla birçok göçebe unsurlar, fakir köylüler, Rumeli’nin zengin topraklarını elde etmek isteyen sipâhiler, Orta Anadolu’dan ve Karesi (*), Saruhan, Aydın ve Menteşe gibi sâhil beyliklerden Trakya’ya geldiler. Böylece Osmanlı Devleti Rumeli’den aldığı güçle sürekli kuvvetini artırdı.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın Rumeli’de hızla yayılmasını sağlayan özel sebepler var mıydı?

Prof. İnbaşı: Osmanlı fetihlerinin Balkanlarda bu kadar hızlı yayılmasının sebebi, bunun gerçekleşmesinde önemli rol oynayan tarîkat şeyhleri ve halkla daha yakın temasta bulunan dervişlerin faaliyetleridir.

Çetinoğlu: Ne yaptılar?

Prof. İnbaşı: Bu dervişlerin rollerini üç noktada toplamak mümkündür:

1-Fetihteki rolleri; Bu insanlar geçimlerini sağlamak için gönüllü olarak sefere katılıyorlardı. Bunlar Osmanlı Beyliği’ne gelerek bey ile ilişki kurup yanlarındaki, bazen 50-60 bazen de 150-200 kişilik derviş gruplarıyla beraber Bizans topraklarında birtakım fetihlere katılıyorlardı. Bunun en güzel örneklerinden birisi Geyikli Baba’dır. (*)

2-Türkleştirme ve İslâmlaştırmada etkin rol oynuyorlardı. Bu dervişler geçimlerini temin ederken yerleştikleri yerlerde zâviyeler(*) kuruyorlardı. Bu zâviyeler, ya kendileri tarafından veya beyler tarafından yaptıkları fetihlere karşılık olmak üzere, toprakları kendilerine vakfediliyor ve bu şekilde orada yerleşiyorlardı.

3-En önemli fonksiyonları ise, Osmanlı hâkimiyetinin meşrulaştırılmasıdır. Bu insanlar mâiyetlerindeki dervişlerin dışında çok büyük kitlelere hitap ediyorlardı. Hattâ Osmanlı yüksek bürokrasisi, yüksek askerî erkânı içerisinde de bunların müritleri olan kişiler vardı. Bu şeyh ve dervişler, Balkanlarda kurmuş oldukları zâviye(*) ve tekkeler vasıtasıyla bölgenin gayr-i Müslim halkını etkiliyor ve âdeta Osmanlı ordusunun gelip bölgeyi fethetmesinden önce bir anlamda, halkı psikolojik olarak fethe hazır hâle getiriyorlardı.  Bu zâviye (*) şeyhleri, dindeki müsamahalı tutumlarından dolayı Hıristiyanların daha kolayca ihtida (*) etmelerini sağladıkları gibi, fetih hareketlerine de katılıyorlardı.

Çetinoğlu: Fetihler, Türk-İslâm kültürünün yayılmasında etkili oldu mu?

Prof. İnbaşı: Osmanlılar tarafından iskâna tâbi tutulan Türkmenler, Anadolu’dan Rumeli’ye dillerini ve kültürlerini de getirdiler. Bunların çoğu yeni isimler altında, yeni köyler ve yerleşim birimleri kurdular. Bu yönüyle Osmanlı fetihlerinin geçici mâcera ve çapulcu hareketi değil, kesin bir yerleşme ve yurt tutma gayesini hedeflediği aşikârdır. Dolayısıyla Balkanların fethi sırasında buradaki bazı muayyen bölgeler, yoğun bir göç ve iskân hareketine sahne olmuş, kurulan iskân birimleri ile boşalmış topraklar şenlendirilmiş ve işlenmeye başlanmıştır. Buralara iskân edilen Türkmenler, zamanla buralarda han, hamam, köprü, medrese, zâviye (*), imâret (*), tekke, cami ve mescit gibi Türk-İslâm eserleri inşa etmişler ve böylece Balkanları bir Türk yurdu haline getirmişlerdir.

Sultan Birinci Murad’ı müteakiben Yıldırım Bâyezid döneminde Rumeli’nin Türkleşmesi maksadıyla daha büyük ölçüde Türkmen unsurun nakledildiği bilinmektedir. Bu nakil sırasında, devlet tarafından kendilerine zengin topraklar verilmek, bütün akrabalarıyla göçecek olanlara yurtluk (*), toprak, tımar (*) gibi imtiyazlar tanınmak suretiyle muhâceret teşvik edilmiştir. Yıldırım Bâyezid devrine ait ilk iskân kaydı 1400-1401 yıllarında tuz yasağına uymayan aşiretlerin nakledilmesi ile ilgilidir. Bu hususta Âşıkpaşazâde’de; (*) ‘…Saruhan ilinin göçer halkı var idi. Menemen ovasında kışlarlar idi. Ol iklimde duz yasağı varidi. Anlar ol yasağı kabul etmezler idi. Bâyezid Han’a bildirdiler. Han dahi Ertugrıl’a haber gönderdi kim. Ol göçer evleri her ne kadar var ise iyice düzene alasın. Yarar kullarına ısmarlayasın. Filibe (*)  yöresine gönderesin. Ertuğrıl dahi atasının sözlerini kabul etdi. Ol göçer evlerü gönderdi. Geldi Filibe (*)  yöresine kondurdular. Şimdiki dem de Saruhan Beğlü dedikleri anlardır. Paşa Yiğit Beğ (*), o kavmin ulusu idi. Ol zamanda anlarun ile bile gelmiş idi.’ şeklinde bir kayıt vardır. Bu bölgeye yapılan iskân neticesinde, 1516 yılına bir Tahrir Defterinde (*) merkezi Tatarpazarı olan nâhiyenin Saruhan Beyli adıyla kaydedilmesi, kuruluş safhasında buraya yoğun bir Türk unsurunun yerleştirilmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Çetinğlu: Yıldırım Bayezid zamanında da sevk ve iskân politikası uygulandı mı?

Prof. İnbaşı: Yıldırım Bâyezid, Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük gayret sarf etmiştir. Nitekim Üsküp (*) ile Niş(*) arasındaki araziye Müslüman Türkleri yerleştirmiştir. Timur’un Anadolu’yu istilasından sonra da göçler yoğunlaşmış, fetret devri (*) sırasında kuvvetli ve nüfuzlu Türk unsurlarını kendi yanlarına çekmek isteyen taraflar vasıtasıyla da, Rumeli’ye Türkmenler sevk edilmişlerdir. 1397’de Mora’da Argos’un fethinden sonra Anadolu’dan bir kısım Türkmen ve Tatar göçmenleri getirilerek Üsküp (*) ve Teselya civarına yerleştirilmişlerdi. Rumeli’ye nakledilenler arasında Kırım Türkleri de bulunmaktaydı. Nitekim Kırım’da iktidar mücadelesini kaybeden Aktav Han / Aktay Han, kendine tâbi akraba ve kabilesi ile Tuna’yı geçip Sultan Bâyezid’e iltica etmiş ve onun tarafından Filibe (*) havalisine yerleştirilmişti. Speros Vryonis bunu ‘tipik bir askerî fetih, fakat sayıca oldukça fazla etnik bir göçebe hareketi’ olarak yorumlamaktadır.

(Birinci Bölümün Sonu)

Filistin, Siyonizm ve İsrail Tarihçesi* – 5

Siyonistler, II Meşrutiyet ile Abdülhamid’in Osmanlı siyaset sahnesindeki etkinliğinin azalması ve 13 Nisan(Meşrutiyete karşı ayaklanma)dan itibaren tamamen tükendiğini ve Türkiye’de yeni bir dönemin açıldığını anlamışlardı.

                Sabık Padişah, Herzl’e Filistin’de Musevi Yurdu kurdurmamak için oldukça direnmişti. Ancak II. Abdulhamid’in Musevilere kötü davrandığı söylenemezdi. Öyle ki, Rusya mezaliminden kaçıp Osmanlı’ya sığınan Musevilere kucak açması unutulamazdı.

                II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Siyonistler için en büyük kazanç, İstanbul’da Emanuel Karaso gibi birinin olmasıydı. Karaso, İttihat ve Terakkinin diğer ünlülerinden Nesim Ruso ve Nesim Mazliyah’ı da ikna ederek Siyonistlerin ilk “Osmanlı Şubesi”ni açmayı başarmıştı. Bu üç Osmanlı Siyonisti, 1908 Seçimlerinde parlamentodaki yerlerini almışlardı. İstanbul Mebuslarından Vitali Faraci Efendi de Siyonistlere yakınlaşmış, hatta Türkiye de Anti-Semitizm olmadığı için emellerinin gerçekleşmesinin mümkün olduğunu söylemişti.

                Musevi milletinin Hahambaşısı olan Hayim Nahum, Dr. Yakobson’a(İstanbul’daki Anglo Lövanten Bankacılık Şirketinin başındaki adam.) Filistin’deki Siyonistlerin başarısı için çalışacağını söylemişti. Yakobson’a göre bir Musevi liderinin Türkiye’de Siyonistlere bu derece sempati duyması, Siyonistler için büyük bir zaferdi. Yakobson, Osmanlı kamuoyunu kazanmak için İstanbul’da çıkan bütün Musevi gazetelerini satın almıştı.

                Dr. Yakobson, İstanbul’daki başarısı için sadece Osmanlı Musevilerini kendi saflarını çekmeğe yetmeyeceğini, Filistin’de özerk bir Yahudi yurdu kurmak için önce İttihat ve Terakki Cemiyetini, daha sonra hükümeti etkilemeleri gerekiyordu. Bu sebeple, Ruso ve Mazliyah; Enver, Ahmet Rıza, Talat ve Nazım Beylerle görüştüler. İttihat ve Terakki’nin ağır topları olan bu beyler, ülkeye Musevi göçünün yararlı olacağı inancındaydılar. Ahmet Rıza, Meclis Başkanlığına seçildikten sonra kendisini tebrik etmeye gelen Hayim Nahum’a: “Osmanlı devletini oluşturan bütün uluslar içinde Musevilerin girişimci, zeki ve Osmanlıya sadık olma özelliklerinden dolayı Musevileri kardeş saydıklarını belirtiyordu.”

                Ahmet Rıza: “Musevilerin, Fen, Endüstri, Ticaret gibi bütün dallarda birinci olduklarını, Musevilerin kendilerine yardım ettikleri takdirde, hiçbir kısıtlama olmaksızın Rusya’dan olsun, Romanya’dan olsun bütün Musevileri imparatorluğumuzun her köşesinde ellerimiz açık karşılamaya hazırız. Yeter ki onlar ülkenin endüstri ve tarımına katkı sağlamak için sermayelerini alıp gelsinler.” Diyordu.

                Lâkin Siyonistlerle İttihatçıların arasındaki “Balayı” fazla uzun sürmeyecekti. Hürriyet’in ilanı ile çıkan (23 Temmuz 1908 – 13 Nisan 1909) arasında geçen 31 Mart vakası, her şeyi alt-üst etti. Filistin’de II. Abdülhamid döneminde konulan yasaklı uygulamalar yeni yönetim tarafından tekrar uygulanmaya başlandı.

***

Sayın Okur:

                Buraya kadar Siyonistler ile Osmanlı arasında yaşanan gel-git’ler, son Osmanlı askeri Filistin’i terk edinceye kadar sürmüştür. 1517 de Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilen bu kutsal topraklardan Osmanlı orduları perişan bir vaziyette kuzeye doğru çekilirken Müslüman Arapların İngiliz casusu Lawrence liderliğinde Türk askerini arkadan vurması, yaralılara dahi acımadan Ermeni militanlarla birleşip katliama girişmiş olmaları acı bir hatıra olarak hafızalarımızda tazeliğini korumaktadır.

                Buraya kadar anlatılanlardan şunu aklımızdan çıkarmamalıyız ki; bu günkü Filistin’in durumuna düşmemek için, vatan topraklarını her türlü yabancı(Suriyeli, Afgan, Ermeni, Rus) İstilacılardan korumamız gerekiyor.

                Yabancıya 400 Bin Dolara vatandaşlık veren, II. Abdülhamid’i çok sever görünen hükümet yetkililerimizin Filistin’den toprak talep eden Siyonistlere vermiş olduğu şu sözünü duymamış olmalarına ihtimal vermiyorum: “Ben bir karış dahi toprak satmam, Zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarını akıtarak kazanmıştır. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere muharebe meydanında kalmıştır.          

                Hâlbuki biz son yirmi yıl içerisinde; “Bu topraklar şehit kanlarıyla sulanmış satamazsınız” diyenlere: “Babalar gibi satarım!” diyen Maliye bakanları, İsrailli Yahudilere: “Güneydoğu Bölgemizden çok fazla toprak alıyorsunuz birazda iç Anadolu’dan, Konya ovasından alın” diyen Tarım Bakanlarını gördük.

                Büyük Ortadoğu Projesi gereği Suriye ile olan sınırımızdaki mayınları temizleme işinin karşılığında bu sınır topraklarının İsrail’li bir şirkete 49 yıllığına kiraya verilmesi nasıl izah edilebilir, şayet Anayasa Mahkemesi bu anlaşmayı bozmasaydı; 49 yıl bölgede kalmış Yahudi bu topraklardan çıkarılabilinirmiydi?

                Sağlıkla kalın.

Son

*-Bu yazı serisinin hazırlanmasında: Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin “Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar”,

-Mustafa Armağan’ın: “Abdulhamid’in Kurtlarla Dansı”,

-Falih Rıfkı Atay’ın: “Zeytin Dağı”

Kitaplarından faydalanılmıştır.

Kültür Ve Türk Kültürü Üzerinde Oynanan Oyunlar

Kültürler, milletlerin benliklerinden ve ruhlarından süzülmüş maddi ve manevi değerlerdir, veya genel anlamda bir toplumu var eden değerler bütünü ve mensubu oldukları milletlere şahsiyet kazandıran değerlerdir. Kültür bir topluma ait değerleri bünyesinde toplayan bir sosyal dayanışma aracıdır.

      Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Kültür ve Milli Kültür konulu tebliğinde şöyle diyor: “ Kütleler milletleştikçe, kültürleri de milli mahiyet kazanmakta, ortak kültür unsurları teşekkül etmektedir.”, Prof. Dr. Mustafa E. Erkal da kültüre şu şekilde yaklaşıyor: “ Kültür konusu, sosyolojinin temel başlıklarından birisidir. Kültür, bilgiyi, sanatı, ahlakı, hukuku, örf ve adetleri kapsadığı gibi, insanın cemiyetin bir üyesi olması dolayısıyla kazandığı diğer bütün kabiliyet ve alışkanlıkları da içine alan bir bütündür.”, Prof. Dr. Erol Güngör’e göre ise: “ Sosyal bilimlerde kültür denince bir topluluğun kendi hayati problemlerini çözmek üzere denediği ve uzun yıllar içinde standart hale getirdiği usuller ve vasıtalar anlaşılır. Şu halde bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsemiş bulunduğu hayat tarzı bütün maddi ve manevi unsurlarıyla birlikte onun kültürünü teşkil etmektedir.”, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’da kültüre şöyle bakıyor: “ Dil gönlü yüzdüren gemidir, toplumun da gönlü var; toplumun gönlünün adı kültürdür.”  

      Öte yandan kültürlerin çevre ile teması neticesinde serbest ve zorunlu ( mecburi ) kültür değişmeleri olabileceği unutulmamalıdır.  Prof. Dr. Mümtaz Turhan zorunlu kültür değişmelerini şu şekilde izah ediyor: “ Aynı kültürlere sahip iki sosyal grup veya toplumlardan biri kendi kültürünü veya belirli bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerini baskı altına alır veya idari bir güç ve yetkiye sahip bir grubun yabancı bir kültürü veya bunun belli bazı unsurlarını çoğunluğun arzusuna rağmen kendi toplumuna zorla kabul ettirmeye çalışırsa neticede meydana gelen değişmelere denir.” Meseleye Türkiye açısından bakacak olursak; çevreye karşı Türk Milli Kültürünü korumak ve yaşatmak, gerçek Türk Aydınlarının, devletin ve diğer kurumların en büyük görevleri olmalıdır. Neyin nerede ve nasıl alınacağı, Türk Milletinin kendi milli değerlerine ve bünyesine uyup uymayacağını uzman kişilerden oluşan bir komisyon tarafından en iyi şekilde değerlendirilerek karar verilmesi gerekir.

     Türkiye,  yaşamış olduğu kendi milli değerlerini, başka kültür ve medeniyetlerin etkisi altında kalarak anane ve inançlarını, gelenek ve göreneklerini, dilini ve örfünü kaybetmeyle, yani kültürel yozlaşmayla karşı karşıyadır. Türk Milleti, tarihi misyonu itibarıyla, bu yozlaşmanın etkisi altında kalmamalı ve çareler mutlaka bulunmalıdır.

     Geçmişe dönecek olursak; 1. Dünya Harbi öncesine kadar en büyük, en güçlü ve en uzun ömürlü devleti olan Osmanlı İmparatorluğu zamanında Türk milli kültürü, kendi milli kaynakları yanında, eski Anadolu ve Ön Asya medeniyetlerinin zenginliklerinden faydalanmış ve daha zengin bir hale gelmiştir. Ancak, son dönem Osmanlı Devleti’nin yöneticisi ve aydınları bu zenginlikleri koruyamamış ve devletin gerileme ve çöküş dönemlerinde, Batılı devletlerin maddi kültür unsurları karşısında ne yapaklarını şaşırmışlar ve bir boşluğun içine düşmüşlerdir. Bu durum, Lale Devri’yle birlikte başlamış, iki asır boyunca devam etmiştir. Bu zihniyet; geri kalmışlığın sebebini, Türk Milleti’nin kimliğini oluşturan, ona yaşama gücü veren, onu diğer toplumlardan farklı kılan Türk Kültürü’ne bağlayarak, ülkeyi mecburi kültür değişmesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu darboğazdan, Batı Kültürü’ne dönülerek kurtulmanın mümkün olacağına inanmışlar. Oysa, hepimizin bildiği gibi, kendi kültür varlıklarına yabancılaşan, onu dışlayan ve hor gören toplumların akıbeti milletler mezarlığı olmuştur.

     Mecburi veya zorunlu kültür değişmesiyle Türkiye’ye sokulmuş olan şey, kelimenin tam anlamıyla maddi ve manevi sahalarda Batı’nın hastalıklı yönleri olmuştur. Dolayısıyla, Türk Milleti’nin bünyesine yabancılaşma ve yozlaşma   ( kültürel yozlaşma) gömleği giydirilmiştir. Böylece, Batılılaşma çabaları, birçok yönüyle toplumun gelişmesini engellemiştir.

     Bugüne bakacak olursak; bu mecburi kültür değişmesinin, Türk dili üzerinde bir takım oyunların oynanmasına, din ve inançlara yapılan saldırıların sürdürülmesine, Türk tarihine ve tarihi şahsiyetlere başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere saldırıların sürdürülmesine, Türk folklorunun ve milli oyunların dejenere edilmesine,Türk musikisine hoş olmayan tavırların sergilenmesine v.b. olaylara sebep olduğu hafızalardan silinmemelidir. Bunlar, Türk Milleti’nin var olma gücünü zayıflatmış ve ülkenin bugünkü manzarası ortaya çıkmıştır. Bu durum karşısında, artık Türk Devleti milli bir endişe hissederek, yeni kararlar almak zorundadır. İki asra varan tecrübe tam bir fiyasko ile neticelendiğine göre; ilmin ve teknolojinin ulaştığı bugünkü neticeler milletlerin nasıl kalkınacağını gösterdiğine göre; toplumların yaşaması, var olması, düşünmesi ve şekillenmesindeki en büyük itici güç kültür olduğuna göre; bu durumda artık düşünülecek bir şey kalmamıştır. Buradan hareketle, Türk Milleti’nin de bu girdaptan kurtulması için başvuracağı çare; kendi özüne dönmesi, maddi ve manevi kültürünü koruması ve aynı zamanda geliştirmesi olmalıdır. Bu aşamada, toplum dinamiklerinin oluşturulmasında, sentez kabiliyeti olan, vatansever ve inisiyatif gücü yüksek Türk aydınlarına ve Devletin itici gücüne büyük görevler düşmektedir.

     Bu kısa açıklamaların ışığında, bu yapıyı oluşturmak için nasıl bir metot ve yol izlenmeli hususunda bazı görüş ve tespitler aşağıda sıralanmıştır:

     -Milli kültür politikasının temelini Türk Milleti’ne mensup olma şuuru oluşturmalı ve yeni nesillere bu şuur aşılanmalı.

     -Millet gerçeğini fertlerin ve sosyal grupların üzerinde görmek ve toplumun bu yönde eğitilmesini sağlamak.

     -Türk Tarihi’ne bir bütün olarak bakılmalı ve milli tarih konusunda hassas olunmalı, Türk tarih şuuru yeni nesillere öğretilmeli.

     -Vatan ve bayrak sevgisi her şeyin üzerinde tutulmalı.

     -Her şeyden önce Türkçeye saygı gösterilmeli, yer, firma vb. adların mutlaka Türkçe olmasına özen gösterilmeli.

     -Türk Milleti’nin kültür varlıkları Dünya’ya iyi tanıtılmalı.

     -Türk aile yapısı mutlaka korunmalı.

     -İslam Dini’ni yozlaştırmaya yönelik faaliyetler mutlaka önlenmeli.

     -Yabancı dille eğitim ve öğretim sisteminden süratle uzaklaşılmalı; yabancı dil öğrenmeyle yabancı dille eğitim ve öğretim birbirlerine karıştırılmamalı. Yabancı dille eğitim ve öğretim yerine; yabancı dil öğrenimine önem verilmeli.

     -Türk Arşivleri muazzam belge, bilgi ve kaynaklarla doludur. Türk Kültürü’nü korumak ve kültürel yabancılaşmayı önlemek için bu zengin arşivlerden muhakkak yararlanılmalı.

     -Dilde ve edebiyatta yabancılaşma ve yozlaşmanın önlenmesi için başta Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları ile TRT ortak programlar geliştirmeli.

     -Milli musiki mutlaka koruma altına alınmalı ve yabancı musikilerin etkisinden kurtarılmalı.

     -Türk Halk Oyunları’nın unutulmaması için gerekli çalışmalar yapılmalı.

     -Türk Milli Kültürü’nün korunmasında sivil toplum kuruluşlarının önemi büyüktür. Bu amaçla faaliyet gösteren bu kuruluşlara, devlet ve özel sektör tarafından gerekli maddi destek sağlanmalı

       Sonucu Mustafa Kemal Atatürk’ün çok önemli ve anlamlı iki sözü ile bağlayalım: “ Bu millete gideceği yolu gösterirken Dünya’nın her türlü ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim, lâkin unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.”, “ Biz doğrudan doğruya milliyetperver ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun efradı ne kadar Türk kültürü ile meşbu  ( dolu ) olursa o topluluğa dayanan Cumhuriyet de kuvvetli olur.”