Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 85. ölüm yıl dönümü nedeniyle açıklamada bulunan ünlü bilim insanı ve Yer Bilimci Celal Şengör’ün sözleri sosyal medyada gündem oldu. Şengör, “Atatürk olmasaydı ne olurdu?” sorusuna “Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Türk Milleti olmazdı. Ayrıca bir sürü önemli fikir ortaya atılmamış olurdu.” yanıtını verdi.
Her 10 Kasım’da olduğu gibi bu sene de çeşitli alanlarda törenler yapılacak. Atatürk’ün vefatının yıl dönümü kapsamında mesajlar paylaşılacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 85. ölüm yıl dönümü münasebetiyle yöneltilen soruları yanıtlayan Yer Bilimci Celal Şengör dikkat çeken açıklamalarda bulundu.
“Atatürk hakikaten dünyanın en büyük adamlarından. Atatürk çapında bir adama ‘Kimler rakip olabilir?’ diye düşünüyorum. Askerlikte al Cengiz Han’ı muazzam rakip olur. Al Timur’u muazzam rakip olabilir. Yok, halklarına olan faydalarına bakıyorsun. İkisinin halkı da esir yaşıyor kardeşim. Atatürk bir yıldız. Hem ısıtıyor, hem aydınlatıyor.” diyen Şengör, o olmasaydı neler yaşanabileceğini anlattı.
“Atatürk olmasaydı; bugün anladığımız şekliyle Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Türk Milleti olmazdı. Bir sürü önemli fikir ortaya atılmamış olurdu. Bu önemli fikirden istifade eden dünya liderleri vardır. Atatürk sırf bizi etkilemedi. Bütün mazlum ulusları etkilemiş bir adamdır. Çünkü Atatürk insan haysiyetine esir yaşamayı sığdıramıyor, ‘Olmaz böyle şey!’ diyor.
Kendi hayatıyla buna örnek veriyor. Yani askeri mekteplere gidiyor. Orada bile asi adam ya. ‘Bu dedikleriniz olmaz’ diyor. Atatürk’ün çok önemli bir tarafı tabii dehası. Bizlerin birkaç saatte düşünebildiğimiz şeyleri Atatürk 10 dakikada düşünüyor. Bu müthiş bir şeydir. Şimdi bir düşünün. Siz plan yapıyorsunuz, bir şeyler okuyorsunuz, onu sindirmeniz lazım. Unutmamanız lazım.
Unutmayın ki Atatürk bir subay bütün cephelerde bulunmuş. Güneydoğu cephemiz de bulunmuş. Kafkas cephemizde bulunmuş Trablusgarp’ta bulunmuş, Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de bulunmuş. Ondan sonra Kurtuluş Savaşı’nı planlamış, yönetmiş ve zaferle neticelendirmiş. Şimdi adamın bütün ömrü boyunca okuduklarıyla tecrübesi bir araya geliyor. Atatürk askeriyede hangi sınıftı? Piyadeydi. Bu ne demektir? Yani tek tek erlerle muhattap oluyorsun. Dolayısıyla Atatürk orada Anadolu insanını tanımış oluyor. Atatürk, Anadolu çocuğu değil. Atatürk, Rumeli’li. Ama askeri görevleri sayesinde halkını tanıyor adam. Atatürk içinde bulunduğu her durumu tartıyor. Sen – ben bunu tartmaya kalksak birkaç ay düşünmemiz lazım değil mi ?Adam 10 dakikada sonuçlandırıyor.”
Bakıyorlar Anzaklar geliyor, asker yok ortalıkta. Hemen birini gönderiyor ‘Git çağır 57. alay derhal buraya gelsin hücum buradan başladı!’ diyor. Bunu tahmin etmiş. Yer Kilitbahir. Liman Von Sandes, Enver Paşa gibi akılsız olmadığı için Atatürk’e ‘Albay Kemal hemen oraya gidin. Durum dediğiniz gibiyse derhal bana haber gönderin.’ diyor. Gidiyor, bir de bakıyor ki Anzaklar çıkmışlar bayırdan yukarı geliyorlar. Hemen birisini gönderiyor ‘Derhal 57. alay buraya gelsin!’ diyor. E o zamana kadar ne olacak? Atatürk askerlerine ‘Bu siperin üstüne çıkacağım elimdeki kırbacı indirdiğim zaman ateşe başlayın’ diyor. Çıkıyor siperin üstüne. Anzaklar ateş ediyorlar vurmak istiyorlar. Vuramıyorlar. Anzaklar arasında şöyle bir şey gelişmeye başlıyor. Bir batıl inanç: ‘Bu adam efsunlu vuramıyoruz!’ Şuur altında bu adamı yenmek mümkün değil. Bir asker için müthiş moral çöküntüsü.”
“Napoleon hakkında Duke of Wellington’ın çok güzel bir sözü vardır: ‘Harp sahasında görüldü mü 60 bin askere bedeldir!’ diye. Şimdi Atatürk böyle bir adam. Burada duruyor. İndiriyor kırbacı, Anzaklar şaşırıyorlar. Bir mermi geliyor göğsüne direkt. Acıyor tabii. Yaverine ‘Askerin moralini bozma’ diyor. Daha ne olduğunu bilmiyor, belki biraz sonra ölecek. Ondan sonra bir bakıyor saat parçalanmış. Hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. 57. alay yetişiyor. İşte o an bizim kurtulduğumuz andır.”
Atatürk’ün son senesine ilişkin konuşan Celal Şengör, hastalığı süresince yeteri kadar ilgilenildiğini ama onun pek müsaade etmediğini belirtti. Atatürk’le aynı dönemde yaşayan liderlerin hiçbirinin esamesi okunmadığını ifade eden uzman isim, açıklamalarına şöyle devam etti:
“Bana şu soruyu soruyorlar: ‘Türkiye’yi düze çıkarmak içni ne yapmak lazım?’ Çok basit bir reçete var ya! Atatürk’ün izinden gidin. Atatürk ne diyor? ‘Ben size hiçbir kural, ayet, dogma bırakmıyorum. İnsan olmak için uygarlık yolu yeterlidir. Onun bunun dogması peşine takılmayın. Kafanızı kullanın’ diyor.”
Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran o büyük Gazi Paşamızın bu fani âleme veda ettiği 10 Kasımlarda milletine bıraktığı eserleriyle yüksek şahsiyetlerine bağlılığımızı, müteşekkirliğimizi teyit ediyoruz.
*
Öyle ki Osmanlının küllerinden bağımsız yeni bir Türk Devleti kurma zorunluluğunu içerir zor bir karar verilmeliydi. Bu niyet ve amaçla Gazi Paşamız, şerefli kadrosuyla birlikte Anadolu yollarında verdiği üstün efor, inanç ve güven zemininde Türk Milletini harekete geçirerek Kurtuluş Savaşlarını vermiş ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmuştur.
*
Bu büyük adam Gazi M. Kemal ATATÜRK, oluşturduğu laik cumhuriyeti ve yaptığı devrimleri Türk gençliğine emanet ederek aramızdan ayrılışının 85.yıl dönümünde kendilerini, silah arkadaşlarını, vatan için canını veren tüm şehitlerimizi sonsuz minnetle anıyoruz.
*
O büyük dehanın, Osmanlı’yı çağın arkasında bırakan başlıca faktörlerden biri, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti için de tehlikeli olabilecek bezirgân dininden beslenen tekke ve tarikatları kaldırması, ‘’en büyük tarikat medeniyet tarikatıdır’’ çıkışıyla ne kadar isabet kaydettiğini 15 Temmuz ihanetiyle yaşadık.
*
Zira cemaatlerin siyasi iktidarları bile sarmalayarak kandırabilecek güce haiz (!) olmaları itiraflarını; sonucunda FETÖ adı altında devletin kılcal damarlarına işlemiş dinci bir ihanet örgütünün demokratik sistemimizi yok etmeye, laik üniter devlet yapımızı dönüştürmeye yönelik 15 Temmuz akşamı gerçekleştirdiği başarısız darbeyi yaşayarak gördük.
*
Ne yazık ki Atatürkçü geçinerek dindar halkı dışlayan ve küçümseyen devrim yobazlarıyla, Atatürk’ü din düşmanı göstererek Atatürk düşmanlığı yapan dinci yobazların, cumhuriyet döneminde vuku bulmuş darbelere giden yolların kaldırım taşlarını ören ihanet odakları olduklarını bildiğimiz halde bu odakları besleyen kaynakları hala kurutamadık.
*
Ne var ki ülkemizi çözme amaçlı içten ve dıştan terör guruplarının kuşatması ile karşı karşıya kaldığımız bu günlerin Türk milletinin azim ve kararlığıyla aşılacağından şüphemiz yoktur.
*
Günümüzü dramatize etmek üzere Amerikan patentli ‘’Büyük Orta Doğu Projesi’’ kapsamında ‘’milliyetçi ulus devlet’’ yapımızı tehdit amacı içerebilecek varyasyonlarla ilgili bilinç düzeyimizin irdelenmesi adına O büyük adamı düşünce ve felsefesiyle birlikte tanımaya, değerlendirmeye dünden daha çok ihtiyacımız var!
*
Cumhuriyetimizin kurucusu, üniter devlet yapımızın mimarı, en büyük Türk Milliyetçisi, Türk Milleti’nin gönlünde taht kurmuş büyük lider Mustafa Kemal ATATÜRK’ ÜN bu anma gününde atamıza, silah arkadaşlarına ve bu güzel ülkemiz için canını ve malını karşılıksız veren isimsiz kahramanları rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.
*
Her asırda tarihin gidişine yön veren, çağ açıp çağ kapatan liderleri sinesinden çıkarmayı başaran büyük bir milletin mirasçılarıyız.
Bana bir millet gösteriniz, Atamızın deyişi ile ‘’cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işkâl edilmiş. Millet fakir ve zaruret içinde harap ve bitap düşmüş bir durumda iken, var olma yok olma kavgasında, var olmayı başarmış bir millet’’olsun.
Hayır, şu ana kadar bizim milletimiz haricinde böyle bir lider çıkaran başka bir millet olmamıştır.
*
Zaman geçtikçe, içinde yaşadığımız sosyal hadiseler ve zorluklar arttıkça, Atamızın yol göstericiliğine daha çok ihtiyaç duyduğumuzu anlıyoruz. Ve çünkü Türk milletinin rehber edindiği gelişme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu yegâne meşale müspet ve manevi ilimler bütünüdür.
Atatürk çok iyi bir asker, zamanının en başarılı devlet adamı, içte ve dışta göstermiş olduğu direnç, dirayet ve kararlılıkla iyi bir siyaset adamı olduğunu da ispat etmiştir.
*
Mustafa Kemal çok iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Türk milletinin bütün kutsal değerlerine canını esirgemeden sahip çıkan bu büyük önder Mustafa Kemal yaşanmalıdır.
Vatan ve cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’ diyerek geleceğimize ışık tutan en güzel mesajını bizlere vermiştir.
*
Bugün Türk toplumunun önündeki sosyal, siyasal ve ekonomik problemlere aranılan çözümler Atatürk’ün gösterdiği hedefler ve ilkelerde mevcuttur.
Başkaca ideolojilerde, toplum hayatında veya felsefelerde çözüm aramak Atatürk’ü anlamamaktır.
*
Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik, hakçılık, laiklik, devletçilik, inkılâpçılık gibi değerler manzumesini içerir ilkeler, gerçek manada insanı merkez alan tabii mecrasına oturtulamamış, zaman, zaman bu ilkelerin arkasına saklanılarak Atatürkçülüğün çıkarlar için kullanıldığı görülmüştür ve görülmektedir.
*
Yabancı kaynaklardan beslenerek devleti bölmek isteyenleri koruyanlar, maalesef, Atatürkçülüğün arkasına gizlenerek kötü emellerini hayata geçirdiklerine tanık olmuşuzdur. Aslında Atatürkçülük bizim özümüz, öz be öz Türk Milliyetçiliğidir.
‘’Ne mutlu Türküm diyene’’ diyerek O,Türk Milliyetçiliğiyle sentezleşmiş olduğunu veciz bir ifadeyle vermiştir.
*
Atatürk, devlet anlayışında şu ifadelere önemle yer vermektedir:
Bilelim ki milli birliğini bilmeyen devletler, başka milletlerin şikârıdır.
Bir millet sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe, yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.
Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında milli birlik, iyi geçinme, çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur. ’’Hükümet millettir ve millet hükümettir’’.
Hükümetin iki hedefi vardır: ‘’Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmektir. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyidir, edemeyen fenadır.’’
*
Atatürk’ün en büyük devrimlerinden laiklikle ilgili anlayışını şu ifadelerle önemle vurgulamaktadır:
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetlerini tekeffül etmektir. Laiklik din özgürlüğüdür.
Düşmanlarımız duraklama ve gerilememizi dine atfediyorlar. Bu bir hatadır. Âlem-i İslam Hakikat-i diniye dairesinde Allah’ın emrini yapmış olsaydı bu akıbetlere maruz kalmazdı.
Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden felaketler hep din kisvesi altında küfür ve melanetten ileri gelmiştir.
*
Büyük önder Atatürk’ün devletçilik ve laiklik kavramlar gerçeğinden bizlere verdiği mesajın neresindeyiz?
*
10 Kasımlar yas tutma günü değil, Atatürk’ün koyduğu ilkelerin ne kadarını hayata geçirebildiğimizin vicdan muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.
*
10 Kasımlar O en büyük Türk Milliyetçisinin bize emanet ettiği bu cennet vatanı ne derece muasır medeniyetler seviyesine çıkarabildiğimizin muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.
*
Yüce Allah’ın bir takdiri olarak bizlere bahşettiği o eşsiz değerlere sahip insanın bizlerden ayrıldığı 10 Kasım 1938’de kalkınmışlıkta dünya milletleri sıralamasında 6. sıralarda seyrederdik. Geliniz, o büyük insana layık olmak istiyorsak tekrar 6. Sıralara, 1.sıralara çıkmak için beyinlerimizde, gönüllerimizde müthiş bir rahatsızlık hissedelim.
*
Atam izindeyiz. Seni saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Sen, kurmuş olduğun kutsal Türkiye Cumhuriyetinle, bu muazzez Türk milletinin gönlünde ebediyete kadar yaşayacaksın.
*
Kurduğun Cumhuriyetin ulusal ve uluslar arası güvenlik kilidi olan‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’ parolasıyla Cumhuriyeti emanet ettiğin gençliğin ve milletin ilkelerine sahip çıkarak izindedir.
*
Başta Gazi Paşamız Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarına, aziz şehitlerimize ve gazilerimize isimsiz kahramanlarımıza olan ve vadesi hiçbir zaman dolmayacak ulusal borcun ödenmesi Türk Milletinin hizmetinde olmakla, O büyük insanın koyduğu devrimleri yaşatmakla, vatan için katma değer üretmekle mümkün olacaktır bir nebze.
Son durakları Yüce Yaratanın vaat ettiği cennetler olsun; Ruhları şad kabirleri nur içinde kalsın!
Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü 85. Ölüm Yıldönümünde saygı ve rahmetle anıyoruz. Milli Mücadele’nin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu olan büyük önderi sadece ölüm yıldönümünde değil; devamlı saygı ile ananlardan olmaktan gurur duyarız. Kendisi tesis ve fabrikalarla Anadolu coğrafyasının sanayileşmesini başlatan, eğitim ve kültür kurumlarını kuran ve geliştiren bir önderdi. Son yıllarda değerini daha iyi anlıyoruz. Milli bağımsızlığın ve egemenliğin derin anlamını O’ndan öğrendik. İç ve dış ihanet odaklarına karşı Türk Milleti olarak çok şükür eksilmeyen bir kararlılıkla ve iradeyle çizgimizi sürdürüyoruz.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk devlet malına el uzatmayan, son derece mütevâzi, halka tepeden bakmayan, vatandaşlık şuurunda ve diktatör olmaya özenmeyen büyük bir değerdi. Atatürk’e düşmanlık, Türk’e ve Türk tarihine düşmanlıktır. Türk milliyetçiliğine düşmanlıktır. O’na düşmanlık, milli bağımsızlıktan yana olmamak, Lozan’a karşı Sevr paçavrasını savunmaktır. Milli Mücadele yerine patron devlet aramak, ona sığınmak, 2000’li yıllarda esir ve uşak olma arzusudur. Onun bunun mandası altına girme şuursuzluğudur. Milli Mücadeleye karşı vatan haini işbirlikçilerinden yana olmaktır. Bugün de bu tipler görülmektedir. Dün Osmanlı’ya düşman olanlar, unutmayalım ki bugün de Cumhuriyet Türkiye’sinin düşmanlarıdır. Tarihi gerçekler sürmektedir. Damat Ferit çizgisi bugün de ortadadır.
Küreselleştirme rüzgârlarının estiği, Türkiye gibi önü açılmış milli devletlerin üniter ve milli devlet yapılarına saldırıların olduğu dıştan dayatılan çoğulculuk merakının ortaya çıktığı, milli kimlikle uğraşıldığı, Cumhuriyetin kurucu değerlerini tartışmaya açmaya hazır işgüzarların siyasette önünün açıldığı bir dönemdeyiz.
Günümüzde Atatürksüz Atatürkçülük yapanlara dikkat etmeliyiz. Atatürk’le fikren ilgisi olmayan bazıları Atatürk’ün askeri olmayı reddetmektedirler. Bunları zaten askere çağırmayız. Eskiden Atatürk’e dil uzatanları Cumhuriyet ve Türk düşmanları arasında arardık; maalesef günümüzde bizzat kurduğu partinin içinde arar olduk.
10 Kasımlarda maalesef az da olsa kendisine yeterli rehberlik yapılmamış bazıları, genç yaşlı demeden 10 Kasımlarda saygı duruşuna katılmaktan uzak durmaktadırlar. Tabii ki sokaklarda gezen birlikte yaşadığımız yaratıklardan saygı beklemek durumunda değiliz; ancak insan kılığında olan yaratıklara farklı bakarız. Gazi Mustafa Kemal Atatürk soyu belli bir ailenin çocuğu idi. Bu Müslüman Türk evladını her milli ve dini bayramımızda, bilhassa Cuma hutbelerinde rahmet ve saygı ile anmak vatandaşlık görevi olmalıdır. Bundan kaçınan hoca kılıklı soytarılar vardır.
Ne mutlu Türküm diyene ve Ne mutlu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının değerini bilenlere!
Demokrat Parti (DP) halkın oylarıyla iktidara gelmiş ilk partidir. Bu sebeple tek parti döneminde gündemde olmayan “seçim kazanmak” ve bunun için “halkın desteğini sağlamak” gibi bir zaruret ortaya çıkmıştır.
Celal Bayar’ın ifadesiyle “iktidarda kalmak için halkın günlük yaşantısında kolaylıklar sağlanması gerekmektedir.”
“Kolaylığı” sağlamanın en kestirme yolu “dış borçlanmaya gitmek” ve “yabancı sermayeyi ülkeye davet etmek” olarak görüldü.
Bunun için DP ilk olarak NATO’ya girmek konusunda çok istekli oldu. Bir yandan SSCB’nin tehdidine karşı Batı’yı yanına almak ve diğer taraftan dış borç bulabilmek için 1950’de patlak veren Kore Savaşı’nı değerlendirdi.
****
Kore Savaşında Ne Verdik Ne Aldık?
25 Temmuz 1950’de, DP hükümeti G. Kore’yi destekleyen ABD askerlerinin yanında Kore’ye asker gönderme kararını aldı. Kore savaşında en ağır kaybı Türk birlikleri verdi. Gönderilen 6 bin askerimizden 721’i şehit oldu. 175’i kayboldu, 2 bin 147’si yaralandı.
1951 Eylül ayında Türkiye NATO’ya kabul edildi. 18 Şubat 1952’de TBMM, NATO anlaşmasını onayladı ve resmen NATO üyesi olduk. Bu durumu DP ileri gelenlerinden Samet Ağaoğlu “Kore’de bir avuç kan verdik ama büyük devletler arasına da katıldık” diye tarif etmişti.
Böylece NATO, SSCB’nin güney kanadını Türkiye ve Yunanistan’la güçlendirmiş oldu. Türkiye’nin dış politikası ağırlıklı bir şekilde ABD’ye bağımlı hale geldi.
***********************************
Önce Bolluk Yılları
Türkiye 1950- 1953 arasında Dünya Bankası, IMF ve uluslararası bazı kurumlardan borçlar almaya başladı. Ayrıca ABD’den askeri yardım ve bağış paketleri de devreye girdi. Böylece açılan dış borç imkanları ve Kore Savaşı sırasında ihraç ettiğimiz malların fiyatlarının yükselmesiyle 1950-1953 arası ekonomi açısından parlak bir dönem geçirdik. Milli gelir artışı yıllık yüzde 13’e yükseldi. (10 yıl ortalaması yüzde 6 oldu.)
DP iktidarı bu bolluk döneminde bir yandan yol, su, elektrik gibi altyapı yatırımları yaparken bir yandan tarımsal krediler vererek “köylünün cebinin para görmesini” sağladı.
Dış borçlar ve enflasyon sermayedar sınıfı da geliştirdi. Devlet bankaları özel teşebbüse verdiği kredi miktarını on yılda 25 katına çıkardı. Ekonomik faaliyet geçmişle kıyaslanamayacak kadar hızlandı.
1953 yılından sonra özel teşebbüsün ve ticari bankaların bulduğu kredilerin ödenmesini devlet taahhüt etmeye başladı. Kredi ödenmezse tüm sorumluluk TCMB’na ait oluyordu.
****
Ancak işler hep böyle iyi gitmedi. Dış ticarette serbestleşmeye gidilmesiyle birlikte dış ticaret açığı sorunu baş gösterdi. Denetimsiz bir şekilde uzun vadeli dış borca ve yabancı sermaye yatırımlarına açılması Türk ekonomisinde bir tıkanmaya doğru gidişe yol açtı.
DP iktidarının ikinci yarısında dış ticaret verileri kötüleşti. Dış ticaret hacmi 1954 yılından itibaren gittikçe azalarak 5 yıl içinde yüzde 39,4 oranında geriledi. Dış ticaret açığı sorunu da büyüdü.
DP iktidarının ikinci yarısıilk yarıya göre ekonomik açıdan çok başarısızdı. Üretimin azaldığı, ihracatın düştüğü ithalat yapmanın güçleştiği, yüksek enflasyonun yerleştiği bir dönem yaşandı.
Dış borçlar 1954 yılından sonra hızla arttı. Çünkü dış ticaret açığı büyüyordu. Bu açık uzun vadeli dış borçlar ile kapatılmaya çalışılıyordu.
4 Aralık 1957’de okunan V. Menderes hükümetinin programında “DP iktidarının yabancı sermaye ile iş birliği yönünde attığı adımların zaman içinde daha da olumlu sonuç vereceğine olan inanç” vurgulanıyor. ABD’den alınmakta olan ekonomik yardımlar şükranla anılıyordu.
DP döneminde yabancı sermaye çekmek için mevzuat son derece liberal düzenlenmişti. İlginç olan şudur ki, yabancı sermaye için bir cennete dönüştürülmüş olmasına rağmen, yabancı sermaye yatırımları DP iktidarının istediği seviyeye gelmedi. Yapılan borçlanma da ülke kalkınmasında bir araç olarak kullanılamadı.
(Daha geniş bilgi için, 1958 Moratoryumunun sebep ve sonuçlarının kapsamlı bir şekilde incelemiş olan, İ.Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü yayını olarak çıkan, L. Hilal Akgül’ün çalışmasını meraklısına tavsiye ediyorum.)
***********************************
Sonra Moratoryum Veya İflas
“Türkiye Cumhuriyeti (Adnan Menderes’in Demokrat Parti hükümeti) 4 Ağustos 1958 tarihinde ülkenin içinde bulunduğu mali güçlükler ve borçların ödenemeyecek hale gelmesi nedeniyle moratoryum ilân etti. Bu bir çeşit iflastı. Bu tarih aynı zamanda Türkiye’nin IMF ile ilk kez bir düzenleme içine girdiği tarihtir.
Bir yandan yapılan devalüasyonla 1 ABD Doları 2,80 TL’den 9 TL’ye eşit hale getirildi. (TL yüzde 322 değer kaybetti.) Öte yandan da alacaklılarla anlaşmaya varılarak mevcut borçların 1971 yılına kadar taksitlendirilmesi sağlandı.
Bu moratoryum ve yarattığı sonuçlardan daha ilginç olanı o tarihte mevcut olan dış borç miktarının bilinmemesidir. Türkiye’nin ne kadar ve kimlere dış borcu olduğunu alacaklı ülke hükümetleri bildirmiştir. Yapılan anlaşma, anlaşmanın imzalandığı tarihe kadar vadesi gelen toplam 422 milyon dolarlık borçları kapsıyordu.” (Mahfi Eğilmez)
Bu moratoryumdan yaklaşık 2 sene sonra, 27 Mayıs 1960’ta, DP iktidarı askeri bir darbeye muhatap oldu. Ordu yönetime el koydu.
İsrail, 7 Ekim’den bu yana Gazze’ye soykırım uygulamaktadır. Merhameti ve savaş kurallarını rafa kaldıran bu katiller, yaşlı, kadın, çocuk demeden canice öldürmekte, yakıp yıkarak sivil kıyımına devam etmektedir.
Şimdiye kadar; 19 sağlıkçı, 46 gazeteci, 18 sivil savunma çalışanı, 249 din görevlisi olmak üzere 10 binden fazla kişi katledilmiştir. Ölenlerin 4 binden fazlası çocuktur. Bu mevcut her dakika artmaktadır. Çünkü katliam durmadan devam etmektedir.
Bu kayıplarla birlikte; 220 bin konut, 220 okul, 3 kilise,112 cami, 16 hastane,32 sağlık ocağı, 105 sağlık merkezi tahrip edilmiştir.
İsrail, bir türlü başlatamadığı kara harekâtını, kademeli olarak devreye sokmuştur. Hedefi Gazze’yi işkâl etmek, içindeki halkı ya sürerek, ya da katlederek yok etmektir. Sürpriz bir saldırıya maruz kalmamak için de, korkakça bir ileri iki geri manevra yapmaktadır.
Son taktik olarak Gazze’yi Kuzey ve Güney diye ikiye bölmüş, sonra da kuzeyden itibaren işgal harekâtına başlamıştır. Fakat panik içinde ve çaresizdir. Yaptığı çirkinlikleri, vahşeti dünyadan saklamak için gazetecileri vurmakta, Gazze’yi sürekli karartmaktadır.
Başbakan Netanyahu, “Gazze’nin merkezindeyiz” dese de, “bunun yalan olduğunu” cepheden gelen haberler teyit etmektedir. Bir ülkenin başbakanı utanmadan sıkılmadan kamuoyunun gözü önünde, diğer çirkinliklerine rahatça yalanı da katmaktadır.
İsrail kalleş, cani ve korkaktır. Hamas’la yüz yüze çarpışmaktan ürkerek havadan ve uzaktan bombalamayı yeğlemekte, gücü, silahsız, korumasız, aç susuz yaralı sivillere yetmektedir. Özellikle de çocukları hedef almakta, bu katliamını da alenen söylemektedir.
Tüm dünyada bu katliama karşı büyük bir tepki doğmuştur. Batı devletleri İsrail’i desteklese de halkları Gazze’nin ve Filistin’in yanında yer almıştır.
Bu yüzden ABD de paniklemeye, öfkeli tepkilerden ötürü yumuşamaya başlamıştır. Fakat Batı devletlerinin Filistinlilere duyduğu kin ve öfke İsrail hükümetinden asla az değildir.
Zulüm ne kadar artarsa artsın sonu hezimettir. Gazze’nin, Filistin’in inanan yürekleri ve ülkelerine duydukları bağlılığı, zalimlerin sonu olacaktır.
Gazze’de bir baba, şehit olan çocuğunu elleri üzerinde kaldırarak “Filistin’e fedadır” diye feryat etmektedir. Bir doktor çocuklarını Mısır’a göndererek kendisi Gazze’de kalmıştır. Bu sadakat ve inancı, zalimler asla yok edemeyeceklerdir.
Bin bir entrikayla vahşeti dünyadan kaçırmaya, gizlemeye çalışan batı, bunu başaramamıştır. Vicdanlı yayın organlarının, cesur muhabirlerin ve sağduyu sahibi insanların sayesinde dünya artık yapılan vahşeti, acımasızlığı görmekte, İsrail ve batının yalancı, insanlık dışı tutumundan tiksinmektedir.
Foyası ortaya çıkan bu arsız emperyalistler, kirli amaçlarına ulaşabilmek uğruna, haysiyetsiz karakterlerine bürünüp, kırıtarak vahşiliklerine devam etmektedirler. Bu kadar kamuoyu tepkisine rağmen, hala olması gereken önlemleri almak yerine, masum ve mağdur insanları tilki kurnazlığıyla oyalama peşindedirler.
İsrail devletinin insaflı ve vicdanlı insanları da bu vahşete tahammül edemeyerek hükümete başkaldırmıştır. “Atom bombası kullanalım” diyen, Filistinlilere, “hayvansı yaratıklar” yaftasını vuran, “esas çocukların yok edilmesi gerekir” tezini savunanlar olduğu sürece, vicdanlı insanların sesleri yine cılız kalacağa benzemektedir.
İsrail ve batı, dünyayı “cambaza bak” taktikleriyle oyalarken, Gazze ve Filistin gün gün erimektedir. Özellikle de “sözüm ona” İslam devletlerinin gaflet ve delaleti bu soykırımı hızlandırmaktadır.
Gazze’nin durumu vahim ve içler acısıdır. Yüreğimiz paramparçadır. İsrail, medeniyetin yüz karası, batının kiralık katilidir. Bu düşmanlığı ile insanlık suçu işlemektedir. Uyguladığı, tam anlamıyla bir soykırımdır.
Elektriği, suyu, gazı, interneti ve her türlü insani ihtiyaçları kalmayan Gazze, dünyanın gözü önünde hızla yok edilmektedir.
Türk devleti ve Türk Milleti yekvücut, bütün kalbiyle Gazze’nin ve Filistin’in yanındadır. Onlar için kalpler buruk, gözler yaşlı, eller duadadır.
Gazze, Gazzelilerindir. Zulüm ve zorbalık, tarihi gerçekleri durduramayacaktır. İnsanlığı utandıran bu zulmün, vahşetin ve soykırımın tez bitmesi umuduyla…
Molla Fenârî (1350-1431) yılları arasında yaşamış bir âlim, aynı zamanda bir mutasavvıftır. Eserin müellifi Doç. Dr. Betül Gürer Hanımefendi, kitabının arka kapağında Molla Fenârî hakkında şu bilgileri veriyor:
Molla Fenârî, yaşadığı dönemde henüz kuruluş evresinde olan Osmanlı’yı mârifet, güzel ahlâk ve bilgelikle mayalayan sûfîlerdendir.
O, sultanların danışma meclislerinde bulunmuş, üst düzey devlet görevleri yapmış, aynı zamanda tevâzuyla dolu bir hayat yaşamıştır. Fetret Devri’nin zor zamanlarında ve şeyhülislamlık, müderrislik gibi yoğun mesaisi sırasında eser vermeye devam eden bir âlim ve ilim kandilidir.
Etkisi bütün Osmanlı târihi boyunca devam etmiştir. Fikirleri ve kitaplarıyla günümüzde de o kandil hâlâ ışık vermeye devam etmektedir.
Bu topraklar, Osmanlı tasavvuf düşüncesinin gelişimi, devlet geleneği oluşumu ve ilmî sistemin inşa edilmesi açısından ona çok şey borçludur.
Bu kitap, nice siyasi çalkantılar, isyanlar ve savaşlar görmüş bir gönül insanının târihte bıraktığı izleri günümüz insanına sunmayı hedeflemektedir.
12,4 X 21 santim ölçülerinde 108 sayfalık, hacmi küçük muhtevâsı zengin ve dolgun eser; yayınevinin danışmanı Prof. Dr. Hâşim Şâhin’in ‘Târihi insan yazar fakat ona hükmedemez’ başlıklı yazısı ile başlıyor.
Doç. Dr. Betül Gürer ‘Ön Söz’ başlıklı yazısında; Osmanlı Devleti’nin 13. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında, İslâm potasında bir kültür, medeniyet, ilmî gelenek, düşünce hayatı ve bir sistem oluşturduğunu, ‘Giriş’ bölümünde ise Anadolu’nun her köşesinden ilim, irfan ve sanat fışkıran bir ocak olduğunu belirtiyor. Cihan Pâdişahı Kanûnî Sultan Süleyman Han’a:
Pâdişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş
dedirten sırrı açıklıyor: “İlim adamları ve mutasavvıflar bir hâdiseyle karşılaştıklarında ‘Acaba Hz. Peygamber olsaydı nasıl davranırdı?’ sorusunu kendilerine sormuşlar ve en doğru cevabı bulabilmek için gayret göstermişlerdir.” (s: 12-15)
19-52. sayfalarda Molla Fenârî’nin hayatı yer alıyor.
Daha sonraki asırlarda yaşayan pek çok âlimin hayatı hakkında bilgi noksanlıklarının varlığı bilinmesine rağmen 32 sayfayı dolduran Molla Fenârî’ye âit hayat hikâyesinin derlenmesi uzun zaman ve yorucu gayretler gerektirmiş olmalı.
‘Dinî ilimlerin hemen hemen bütün sâhalarında eserler kaleme alan Molla Fenârî’nin 100’e yakın eserinin bulunduğu söylenmektedir’ diyen Doç. Dr. Betül Gürer, büyük âlimin, günümüze intikal eden 6 adet eserini incelemiş ve muhtevâları hakkında okuyucuyu bilgilendirmiştir. Bunlar; ‘Misbâhu’l-Üns’: tasavvvufla, ‘Aynü’l-A’yân/Tefsiru’l-Fâtiha’: adından anlaşılacağı gibi tefsirle, ‘Fusülü’l-Bedâi fî Usûli’ş-Şerâit’: Fıkıh usulüyle, ‘Şehr-i İsagûci-el Fevâidü’l-Fenâriyye’: Mantık ilmiyle, ‘Esâsü’s-Sarf iî İlme’t-Tasrif’: Arapça dil bilgisiyle alâkalıdır. ‘Şerhu Dibâceti’l-Mesnevî’ ise Mevlânâ’nın Mesnevîsinin birinci cildinin ön sözünü açıklamaktadır.
Doç. Dr. Gürer, Molla Fenârî’nin nev’i şahsına münhasır özelliklerini 57, 58. sayfada açıklıyor:
Eserlerinde başka ilim adamlarının düşüncelerini olduğu gibi aktarmamış, bâzen onları eleştirmiş bâzen de onların doğru olduğunu belirtmiştir. Meselâ kendisi Hanefî mezhebinden olmasına rağmen, zaman zaman diğer mezheplerin görüşlerini de tercih etmiş, bunu da açık bir şekilde ifâde etmiştir. O, hiçbir zaman duyduklarını üzerinde düşünmeden aktaran (nakilci) ve bâzı fikirlere saplanıp kalan bağnaz biri olmamıştır. Değişik düşüncelere açık olduğu için fikir yelpâzesi geniştir, yenilikçi bir metodu vardır. Zâten kitapları incelendiğinde bu özellikleri açıkça görülmektedir.
Din bilginleri yeni fikirler üretirken kaynak olarak Kur’ân’ı, Hz. Peygamber’in hadislerini/sözlerini ve uygulamalarını esas almışlardır. Sadreddin Konevî, Dâvûd Kayserî ve Molla Fenârî gibi düşünürler hem bunları hem de aklı birlikte kullanmıştır. Yâni onlar Kur’ân’dan ve hadislerden anladıklarını aklî açıklamalarla da zenginleştirmişlerdir. Böylece dinî bilimlerin, değişen çağın getirdiği yenilikleri kendi sistemine uygun şekilde katarak ilerlemesine aracılık etmişlerdir. Osmanlı bilim geleneğinde oldukça az kişide görülen bir ilmî kariyerle çok sayıda eser vermiş olan Molla Fenârı, böyle bir seviyeye elbette düzenli ve ısrarlı çalışma, öğrendiğini unutmama gibi özelliklerle ulaşmıştır. Bu nitelikleriyle devrinin önemli düşünürlerinden biridir.
Molla Fenârî ‘Misbâhu’l-Üns’ adlı eserinin giriş kısmında, özellikle vahdet-i vücud meseleleriyle alakalı konularda tüm filozofların görüşlerini incelediğini, sadece aklı mutlak bilgi kaynağı kabul edenlerin hakîki bilgiye ulaşamayıp kendileriyle çeliştiğini tespit ettiğini dile getirmiştir. Bu tespi-tinin ardından hayatlarına güzel ahlâklı olmayı, doğru sözlülüğü ve Allah’a gerçek anlamda kulluk etmeyi yegâne maksat kabul eden mutasavvıfların hem aklı hem ilâhî kitapları hem de gönüllerine gelen ilhamları bütünleştirerek ilmî meselelerde fikir ürettiklerini, onların bu yöntemlerinin doğru bilgiye ulaştırdığını belirtmektedir. Bunu fark ettiğinde ise kendisine ‘İşte bu senin nasibin, sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene sarıl.’ dediğini ve kitabını yazmaya başladığını söylemiştir.
Eserin üçüncü bölümünde Molla Fenârî’nin kişiliği anlatılıyor. (s: 60-66)
*Tartışma ve çatışmadan hoşlanmaz. *Hangi şartlarda olursa olsun ilimden vazgeçmez. *Mütevazıdır. *Gösterişli, alımlı kıyâfetler yerine sâde ve temiz giyinmeyi tercih eder. *Tasavvufî şahsiyeti en mümeyyiz vasfıdır. *İlmî kişiliğiyle Osmanlı’nın ve Osmanlılığın yapısını şekillendirmiştir.
***
Bir türkümüz vardır: ‘Güzelleri olmasa bu dünyâ neye yarar’ diyerek seslenir. Türk-İslâm Bayan mütefekkirlerinin önde geleni olan Sâmiha Ayverdi Hanımefedi (1905-1993) türküde bahsi geçen ‘güzellerin’, ‘Beşeriyetin kirlerinden etkilenmeyip tertemiz kalan, söylediklerini yapmış, yapamadıklarını söylememiş, ölümde hayat kaynağı bulan gönül dostları.’ Olduğunu söylüyor. Molla Fenârî, aklı ile ilim insanı, gönlü ile İslâmiyet’in zenginliklerden oluşturduğu güzelliklerden hevenkler yapıp güzel insanlara sunan, sırlı Allah sevgililerinden biridir. Aynı zamanda rekoru kırılmamış 622 yıllık cihan Devlei’nin mânevî kurucusudur.
O’nu tanıtanlara ve sevdirenlere selâm olsun! Cenâb-ı Allah’ın lütfu, ihsanı bereketi üzerine olsun.
İlk dönem mutasavvıflarından olan İbn Atâ’nın tam adı: Ebu’l Abbas Ahmed b. Sehl b. Atâ’el-Edemî’dir. Bağdat’ta doğmuş ve orada yaşamıştır. Doğumu hakkındaki bilgiler farklıdır. 0922 yılında vefat etmiştir. Tasavvuf târihinin önemli isimlerinden biridir. İslâmî ilimlerin diğer dalları ile alâkalı eserler de vermiştir. Abbasi İmparatorluğunun en fırtınalı döneminde yaşamış, 10 oğlundan 9’u eşkıyalar tarafından katledilmiştir. Kendi ölümü de trajiktir. Tasavvuf târihinin en meşhur sîmalarından biri olan Hallac-ı Mansur, yakın dostu idi. Onun fikirlerini kabul etmese de onu canı pahasına müdafaa etmiştir. Bu sebeple dövülerek öldürülmüştür. Sünni mezheplerin Hambeliye koluna mensuptu. ‘Hanbeli muhaddis, müfessir ve mutasavvıf’ olarak bilinir.
İbn Atâ ‘İş’ârî müfessir’dir. İşâri tefsir, mutasavvıfın kalbine doğduğu kabul edilen işâretlere dayanarak âyetleri yorumlamasıdır. Kitaptan alınan iki örnek:
FÂTİHA SÛRESİ’nin işâri tefsiri:
“Bâ” harfi, Allah’ın peygamberlerin ruhlarına risâlet ve nübüvveti ilham etmekle bahşettiği iyiliğidir. “Sîn” harfi, mârifet ehline kurbiyet ve ünsiyeti ihsan etmekle verdiği sırrıdır. “Mîm” harfi ise mürîdlere şefkat ve rahmet gözüyle bakmasıyla ikram ettiği ihsanıdır.
Allah. Allah lafzı, Hakk’ın heybeti ve kibriyâsını izhâr etmesidir.
er-Rahîm. Rahîm isminde ise meveddeti ve muhabbeti vardır.
Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a âittir.
(Fâtiha, 1/2) Şükür, ona hamd edebilelim diye bize kendisini öğretme lütfunda bulunduğu için yalnızca Allah’adır.
“Hamd Allah’a aittir” sözü müminlerin Allah’ın vahdaniyetini tasdik etmeleri anlamına gelir. Bu tasdikin birincisi ulûhiyeti ikrâr etmek, İkincisi rubûbiyeti ikrâr etmek, üçüncüsü ise Hakk’a tâzim göstererek onun birliğini ikrâr etmektir.
Âlemlerin rabbi: Âriflerin nefislerini yakîn ve tevfîk nûruyla süsleyen; müminlerin kalbini sabır ve ihlâs ile; mürîdlerin kalplerini sıdk ve vefâ ile; âriflerin kalbini ise tefekkür ve ibret ile süsleyen demektir.
Din gününün sâhibi. (Fâtiha, 1/3) Her sınıfın kendi amacı ve himmeti ile hesabının karşılığını alma günüdür. Bu günde ârifler, Hakk’a yakınlık ve onun kerîm vechine nazar etmekle mükâfatlandırılır. Amel sahipleri de cennetle mükâfatlandırılır.
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. (Fâtiha, 1/7) İman ve marifetle nimetlendirdiğin kimselerin -ki onlar âriflerdir- makamına ilet. Allah evliyâyı sıdk, rızâ ve yakın ile; ebrârı hilim ve merhamet ile; mürîdleri tâatin tatlılığı ile; müminleri ise istikâmet ile nimetlendirmiştir.
Gazaba uğrayanların ve sapkınların yoluna değil. (Fâtiha, 1/7) Senin hidâyetinin ve mârifetinin yolundan ve velâyetinin yollarından sapmış olan sapkınların yoluna değil.
“Âmîn.”İşte böylece yap. Beni göz açıp kapayana kadar dahi nefsime bırakma.
İNŞİRAH SÛRESİ’nin işâri tefsiri:
Biz senin için sadrını açıp genişletmedik mi?! (inşirah, 94/1) Senin sırrını sana gelen vâridi kabul etmen, için genişletmedik mi?
Yükünü üzerinden kaldırmadık mı?! (İnşi-rah, 94/2) Yâni nübüvvet ve risâletin yüklerini kaldırmadık mı? Çünkü sen taşıyan değil, taşınandın. Seni muhaliflerden çekip alarak iyilik etmedik mi? “Yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Öyle ki sen neredeyse nübüvvet yükünün altında telef olacaktın. Sana yardım ettik ve tebliğ sırasında seni kuvvetlendirdik. “Biz senin için sadrını açıp genişletmedik mi?!” Sırrını her şeyden boşaltmadık mı? Sen kevni ve Hak dışındaki şeyleri müşâhcde etmeyi bıraktın. İşte senin sadrın nazar için Mûsâ’nın sadrı da kelâm/konuşma için açıldı. “Yükünü üzerinden kaldırmadık mı?!” Yâni, mahlûkatı mülâhaza etmeyi senin sırrından gidermedik mi?
Senin için zikrini/şânını yüceltmedik mi?
(İnşirah, 94/4) Bana olan imanının tam olmasını, senin benimle beraber zikredilmene bağlı kıldım. Seni zikretmeyi beni zikretmekle bir tuttum ve böylece seni zikreden, beni zikretmiş oldu.
O halde, boş kaldığın zaman hemen bir işe koyul. (İnşirah, 94/7) Risâleti tebliğden boş kaldığın vakit, hemen şefaat talebine yönel.
Ve hep Rabbine düşkün ol… (inşirah, 94/8) Senin göz aydınlığın olan şeyi ümmetine verdiği için, Rabbine düşkün ol.
***
Okuyucuya kolaylık sağlamak maksadıyla hazırlanan ‘Tefsirde Ele Alınan Tasavvufî Kavramlar’ başlıklı üçüncü bölümde; eserde bahsi geçen Tövbe, Tevekkül, Rıza, Sıdk, İhlâs, Sabır, Şükür, İbâdet, Zikir, Nefsin Terbiyesi ve Arındırılması: Mâsivâdan Uzaklaşma, Kurb-Kurbiyet, Muhabbet, Havf ve Recâ, Tevhid, Mârifet konuları açıklanıyor. (s:235-352)
‘SONUÇ’ başlıklı bölümün özeti:
Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmak ve onun dostluğunu elde etmeyi yegâne maksat edinen sûfîler, İslâm toplumu içinde dâima iyiye ve güzele ulaşmak için çabalayan, yoklukta sabredip varlıkta imkânlarını paylaşan, ayırım yapmaksızın herkese iyilikte bulunan, mal, mülk, makam, mevki gibi dünyevî unsurlara değer vermeyen, nefislerini terbiye edip bâtınlarını arındırmayı amaçlayan bir zümre olmuştur. İşte bu zümrenin mensuplarından biri olan Ibn Atâ, tasavvuf târihinin çok yönlü olarak geliştiği, buna mukabil târihe mal olacak elim hadiselerin cereyan ettiği bir süreçte yaşamıştır. Bahsi geçen elim hâdiselerden biri hiç şüphesiz Hallâc-ı Mansûr’un yargılanması ve trajik şekilde katledilmesidir. Hallâc’m en yakın ve en vefâlı dostlarından biri olan İbn Atâ, onu savunduğu ve yargılayanların haksızlığını açıkça söylediği için dövülerek öldürülmüştür. Yâni onun öldürülmesi de Hallâc’ınki gibi trajik ve haksız yere olmasına rağmen, tasavvuf târihinde Hallâc’ın idam edilmesi kadar bilinmemektedir. Bir başka ifadeyle İbn Atâ ile Hallâc aynı siyasî haksızlığın bedelini ödemiştir.
Diğer taraftan İbn Atâ’nın çok yönlü bir sûfi olduğunu söylememek, onu tanıtmakta büyük bir eksikliğe yol açmak demektir. Şöyle ki o, Bağdat’ın zengin kültürel ortamını iyi değerlendirip, onun tüm renklerinden istifade ederek kendini yetiştirmiştir. Yakın çevresi içinde birbirine zıt tasavvuf anlayışlarına sahip sûfîler bulunmaktadır.
İbn Ata nın işârî tefsir geleneği açısından önemini gösteren önemli özelliği bu geleneğin kendi devrine kadarki anlayışını çok yönlü ve zengin biçimde yansıtan, aynı zamanda geniş kapsamlı ilk işârî tefsirlerden biri olan Sülemî’nin ‘Hakâikut-tefsir’îne çok büyük ölçüde kaynaklık etmesidir. Haddizâtında Hakâiku’t-tefsîr; İbn Atâ ve Ebû Hüseyin en-Nûrî gibi bazı sûfîlerin görüşlerinin toplamından oluşmaktadır.
İbn Atâ’nın da olduğu sûfîlerin yorumları asırlar boyunca, diğer sûfîlere ilham ve bilgi kaynağı olmuştur. Bu bağlamda, onları işârî tefsire yön veren teorisyen sûfîler olarak rahatlıkla değerlendirmek mümkündür. Şunu da unutmamak gerekir ki İbn Atâ’nın tasavvufî fikirlerine, Kelâbâzî’nin ‘et-Taarruf’u, Serrâc’ın ‘el-Lümâ’sı, Hücvirî’nin ‘Keşfü’l-mahcûb’ü ve Kuşeyrî’nin ‘er-Risâle’si gibi klasik tasavvuf kaynaklarında sıkça atıf yapılması, onun yalnızca işârî tefsir geleneğini değil, aynı zamanda tasavvufî düşünceyi de zenginleştiren ve geliştiren isimlerden biri olduğunu göstermektedir.
Bilindiği gibi tasavvuf târihinin ilk devirlerinden itibâren sûfîler, Kur’ân’ı kendi yöntemleri çerçevesinde yorumlamışlar ve bu hususta bir tefsir metodu ortaya kovmuşlardır. Özellikle ilk dönemlerde işârî yorumculuk, kişiyi amele ve ahlâka yönlendirme temeli üzerine kurulmuştur. İbn Atâ’nın tefsir yöntemine bakıldığında, bu prensip ilk bakışta dikkati çekmektedir. Zira o, âyetlerin hemen hemen tamamını, daha çok ibâdet etme ve daha çok ahlâkî davranış sergilemeyi tavsiye ederek açıklamaktadır. Fakat İbn Atâ, amel ve ahlâk kapsamında bilhassa bâtınî arınma, nefsi terbiye etme, dünyevî arzulardan sıyrılma ve bu suretle Hakka kurbiyet elde etme üzerinde durmakta, âyetlerin büyük bir kısmını da bu çerçevede tefsir etmektedir. Bir anlamda, tasavvufî hayatın ana hedefi olan “ihsan halini” elde etmeyi ve onu en yüksek boyutta yaşamayı esas alan yo-rumlarda bulunmaktadır.
Aslında, Ibn Atâ’rıın âyetleri ibâdet ve güzel ahlâka sevk etme bağlamında yorumlarken, vurguda bulunduğu tek bir ana çerçeve vardır: O da mâsivâyı terk etmektir. Öyle ki onun mâsivâdan kurtulma odağında izah etmediği neredeyse hiçbir konu yoktur. Dolayısıyla tasavvufî anlayışında ister dünyevî ve fânî unsurlar olsun isterse ibâdet ve ameller olsun bunların hepsi mâsivânın kapsamına girdiği için değer verilmeye lâyık unsurlar değildir. Binaenaleyh İbn Atâ, bütün mânevî yükselişleri ve kemâlâtı, Hak dışındaki şeylerden kopmaya, bunlardan arınmaya bağlamaktadır. Şu kadar ki onun mâsivâdan sıyrılmaya bir şekilde temas etmeden yorumladığı neredeyse hiçbir âyet yoktur.
Netice itibâriyle İbn Atâ, tasavvuf târihinde hak ettiği şöhrete kavuşmamış, fakat etkisi günümüze kadar devam eden târihî tesirlerde bulunmuş güzide bir sûfîdir. O, genelde tasavvufî düşüncenin, özelde ise işârî tefsirin gelişmesine katkı sağlayan önemli köşe taşlarından biridir. Bilhassa klasik tasavvuf kaynaklarındaki görüşleri yüzyıllardır çok sayıda insan tarafından okunmakta “ve ele aldığı tasavvufî meseleler, onun kendi irfan dünyâsı çerçevesinde açtığı pencere vasıtasıyla tanınmaktadır.
Doç. Dr. Betül GÜRER: 2006 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl başladığı yüksek lisans eğitimini, 2009’da ‘Sadreddin Konevî’ye Nispet Edilen Mevâridü Zevi’l-İhtisâs ilâ Makâsıdı Sûreti’l-İhlâsAdlı Eserin Tahkik ve Tahlili’ konulu çalışmasıyla tamamladı. 2008 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı’na araştırma görevlisi olarak tâyin edildi. 2014 yılında ‘Molla Fenârî’nin Bilgi ve Varlık Anlayışı’ adlı doktora tezini tamamlayarak doktor unvanı kazandı. Halen Necmettin Erbakan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı’nda Doç. Dr. unvanı ile öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. İngilizce ve Arapça bilmektedir.
Osmanlı Devleti’nde dış borçların ödenmesini zorlaştıran, sadece alınan borçların verimsiz yatırımlara, israfa ve şatafata harcanması değildi.
Osmanlı’da gayrimüslim nüfusun büyük bölümü ticaret ve finans işiyle uğraşıyordu. Bu kesimler imparatorluğun dünya ekonomisi ile bütünleşmesini sağlamış ve yabancı sermayenin Osmanlı’daki uzantılarını oluşturmuştu. Zamanla gayrimüslim aracılar kapitülasyonlarla yabancıların yararlandıkları ayrıcalıklardan yararlanır olmuştu.
Giderlerini azaltamayan Osmanlı’nın, içerideki yabancılar ve yerli uzantılarından vergi alınamayınca (dış ticaret vergi alanı dışında kalınca) gelirleri azaldı. Bütçe açıkları büyüdü ve devletin mali krizi arttı.
Meşrutiyet Döneminde devleti yönetenler sorunun sebebini teşhis etmişti. 1910 Bütçe sunuş konuşmasında Maliye Nazırı Cavit Bey’in sözleri ibret vericidir:
“Bu devletin sürekli istikrazlar (borçlanmalar) yaparak yaşamasının sonucu daha önce bir kere gördüğümüz ve bir daha görmek istemediğimiz bir mali iflastır. Mali iflas ise en büyük çöküntüdür. Savaş zararı üç beş senede giderilebilir ancak mali iflasın etkilerini silmek için 30-40 sene bile yetmez.”
Bunun için çözüm olarak “mevcut şartlarda borçlanmanın sürdürülmesi ancak ülkenin bağımsızlığını tehlikeye sokmadan her yıl azalan bir şekilde borçlanılması” ilkesi benimsendi.
Ama uygulama böyle olmadı, borçlanma azalan oranda değil, artan oranda yapıldı, bütçe açıkları hızla arttı.
Ayrıca 1911’den sonra birbirini izleyen savaşların (Trablusgarp, Balkan Harbi ve 1. Dünya Savaşı) etkisiyle bütçe açıkları giderek büyüdü.
Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan Osmanlı Devleti 1918 yılında yapılan Mondros Mütarekesi ile işgale uğradı.
1920’de imzalanan Sevr Antlaşmasıile müttefik kuvvetler Osmanlı Devleti’ni mali denetim altına aldı. Geçmişte alınan kapitülasyonlar ve imtiyazların alanı genişletildi. Yabancılar vergi alanı dışına çıkarıldı.
Osmanlı Devleti’nin mali ve iktisadi alanda ve akabinde siyasi alanda bağımsızlığı tamamen sona erdi.
**********************************
Cumhuriyete Devreden Dış Borçlar
Sonra… Millî Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması. Lozan’da müzakerelerde en çok zorlanılan konular bu ekonomik denetim ve imtiyazlara dair olan hükümlerin kaldırılması konusunda oldu.
Lozan’da Türk heyetinin başkanı olan İsmet İnönü bu durumu “bütün fedakarlıkları yaptım, her şeyi kabul ettim fakat memleketin iktisadi esaretini reddettim” diye ifade etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne 85 milyon TL borç devredildi.
Ekonomist Mahfi Eğilmez’in, 2015 yılında yaptığı hesaba göre, Türkiye Cumhuriyeti’ne devreden bu borcungüncel değeri 500 Milyar dolara tekabül ediyordu.
1923’teki Kişi Başı Milli Gelirimizin 700 dolar, nüfusumuzun da 13 milyon civarında olduğu düşünülürse, yeni devletimizin ne kadar büyük bir borç yükü devraldığı anlaşılacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan miras dış borçları 1954 yılına kadar ödemek zorunda kaldı.
**********************************
Türkiye Cumhuriyeti’nin Dış Borç Politikaları
“Millî Mücadele döneminde bağımsızlık hareketini yönlendiren TBMM’nin finans kaynakları oldukça sınırlıydı. Millet Meclisi’nin tek gelir kaynağı vergilerdi. Zaten fakirlik içindeki milletin vergi verecek hali de yoktu.
“Millî mücadele sonrasında memlekette sanayi yok gibidir. Yabancı ülkelerden gelen mallara direnebilecek pek az el tezgâhı kalmıştır.”
1923’te Türkiye’nin ithalatı 145 milyon lira, ihracatı ise 85 milyon lira olup 60 milyon liralık dış ticaret açığı olmuştur.
Savaşın belli bir noktasına gelindiğinde Türkiye’nin egemenlik haklarına saygılı davranan ülkelerden yardım kabul edilebileceği açıklandı. İstiklal Savaşı sırasında sınırlı miktarda alınan dış yardımlar ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıldı.
1. Dünya Savaşı’nın aksine İstiklal Savaşı iç kaynaklarla finanse edildi. Bağımsızlık Savaşının finansmanının yüzde 85’ini iç kaynaklar, yüzde 15’ini dış finansman kaynakları oluşturdu.”
*********************************
1920-1944 Dönemi / Borçlanmadan Büyüme
Birinci Meclis döneminde iç kaynaklara dayalı, bütçe denkliğini öngören bir finansman politikası uygulandı. İsmet İnönü 1926’dan itibaren, siyasi bağımsızlığı gözeterek her ne pahasına olursa olsun gelire göre gider yapma esası üzerine kurulu olan denk bütçe politikasını uyguladı.
Savaştan yeni çıkmış bir ülkenin ihtiyaçları çok fazlaydı. Bunları dış borçla finanse etme kolaycılığına kaçılmadı. Çünkü gelirler çok sınırlıydı.
Osmanlı’dan devralınan 85 milyon Osmanlı lirası tutarındaki dış borçların ödemeleri 1929 yılında başladı. 1929 dünya ekonomik buhranı ve üstüne bu borçların ödenmesi sanayileşme hamlesini sınırlandırdı. Buna rağmen ortalama yıllık yüzde 7-10 arası büyümeler gerçekleştirilebildi.
Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı tecrübesi sebebiyle çok sınırlı miktarda dış borçlanmaya gitti. Yabancı sermayenin ayrıcalıklarla değil, Türk devletini koyduğu kurallar çerçevesinde gelmesine olumlu baktı.
*********************************
II. Dünya Savaşı Yılları
Türkiye İkinci Dünya savaşına girmedi ama savaşa girmek zorunda kalabileceğini düşünerek, 120 bin kişilik ordusunu 1,5 milyon kişiye çıkarmak, stratejik stokları yükseltmek zorunda kaldı.
Bu sebeple iktidar askeri harcamalarla baş edebilmek için geleneksel sağlam para ve denk bütçe siyasetini bıraktı ve enflasyon yolunu denedi. Para bastı.
Üretimde çalışacak kesim silah altına alınınca üretim düştü. Bu şartlar altında savaş döneminde fiyatlar yüzde 459 arttı. Bir yandan ekonomik kaynakların orduya kaydırılması, ekmek karneleri, kıtlık ve savaş zenginleri gibi olaylar halkı CHP yönetiminden duygusal olarak uzaklaştırdı.
1944’te dünyadaki 64 ülkenin ancak 12’si demokrat ve anayasal düzene sahipti. Türkiye’de de tek parti iktidarı vardı.
Milli Koruma Kanunu ve Varlık Vergisi gibi tedbirler alan tek parti hükümetinin hiper-enflasyonla mücadele için koyduğu bu savaş vergileri makro ekonomi açısından doğru olsa da halk kitlelerinin onayını almadı.
Türkiye II. Dünya Savaşına girmedi. En doğru seçenek olan“etkin tarafsızlık” politikasınıseçti. Savaşa girse insan kayıplarının ötesinde bütün üretim kapasitesini kaybetme riski vardı. Ama savaş ortamının yüksek enflasyonu, kıtlıklar ve olağanüstü vergileri CHP’nin iktidardan uzaklaşmasına sebep oldu.