Yağmurlu günlerin insanın beynine üşüşen hazır hücum kıtası vardır. Neleri hatırlamak istemiyorsan hepsi film şeridi gibi sıralanır gözünün önüne. Derinden bir ses gelir kulağına “acını seçmekte özgürsün” sen yine de tıka kulaklarını ve bir şiir oku kendine…
İster koy adını, ister koyma, camdan kayıp giden damlalar koyar adını sana. Bir boyun eğiş başlar usul usul anasız kuzu gibi kalacağımızın işaretleri yollara döşenir. Elin kolun bağlı sanki hiç yaşanmamış gibi koca bir ömrün tükenip bittiğine şahitlik edersin.
Ölüm kaç kere yumruklar kapıyı, sen açmasan da bir aralık bulur kendine. Kovsan gitmez. Alıştıra, alıştıra sana bu gerçekle yüzleşmeyi öğretir.
Gitme desem de gidecek, ölme desem de ölecek. Yazgısını kader ve sevda çatısından dışarda görmeyen her insan gibi bir ayağı gitmekten yana, bir ayağı kalmaktan.
Biz hep erken gelen hazanın kuşları olduk, hep de kanatlarımızdan vurulduk. En iyi biz biliriz uçarken vurulup düşmenin ağrısını. Yaraya tuz basmanın yangısını. Hünerli bir yara sarıcıyız, lakin senden sonra biz bu yaraya tuz da bassak elimiz dursa, ayağımız durmaz yaranın kabuğunu kanatırız.
Bir değil bin dua ediyorum, sen başımızda hep ol diye.
Oysa sen durmadan vakit geldi diyorsun ve ne kadar da kolay söylüyorsun.
1950’li yılların ekonomik sorunlarının günümüzdekilerin bir kuluçka dönemi gibi veya benzeri olduğunu söyleyebiliriz.
Demokrat Parti döneminden sonra da Süleyman Demirel’li, Turgut Özal’lı ve koalisyonlu yıllarda da Türkiye ekonomisi dış ticaret açığı veren, bunu turizm gelirleriyle de kapatamayan ve cari açık hastalığına sahip bir yapıdadır.
Bu hastalıklı yapı son 22 yılda Recep Tayyip Erdoğan’ın tek yetkili olduğu AKP hükümetleri döneminde de artarak devam etti.
Cari açık sürekli dış borçla kapatılmaya çalışıldı ve her on yılda bir yaşanan ekonomik krizlerle ekonomik dengelerde sancılı düzeltmeler yapılmak zorunda kalındı.
Bu dönemlerde bir dizi ekonomik ve mali yardım karşılığı, Türkiye kendisine dayatılan önlemleri hayata geçirmek zorunda kaldı.
****
Demirel, Özal ve Koalisyonlu Yıllar
1960 ihtilalinden sonra da dış borçlanma politikasının Demokrat Parti dönemine benzer şekilde devam ettiği görülür. Çünkü 1960’tan önce dış borçlanmayı gerektiren sebepler, 1960’tan sonra da var olmuştur.
Ancak bu dönemde planlı kalkınma esas alındığı için daha düşük faizli, ödemesiz dönemleri olan ve daha uzun vadeli borçlar alınabildi.
1970- 1980 arası ülke ekonomisinde ve dünyada meydana gelen krizler ve dalgalanmalar Türkiye’yi olumsuz etkiledi. Yaşanan petrol şokları, Kıbrıs Barış Harekâtı, siyasal istikrarsızlıklar dış finansman ihtiyacını artırdı.
1970 yılında yapılan devalüasyonla 1 dolar 9 TL iken 15 TL’ye yükseltildi. 1978’de yapılan devalüasyonla da 1 dolar önce 25 TL’ye sonra 35 TL’ye çıkarıldı. Bu dönemde ödemeler bilançosu açıkları sürekli dış borçlarla kapatılmaya çalışıldı.
****
24 Ocak 1980’de “Ekonomik Önlemler Paketi” ile ithal ikameci politikalar yerine ihracata dayalı bir büyüme politikasına geçildi.
Bu değişimin mimarları Başbakan Süleyman Demirel ve Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’dı. 1980 darbesiyle Demirel siyasi yasaklı, Özal ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı oldu.
Olağan şartlarda kamu harcamalarının sınırlandırılması, ücretlerin düşürülmesi, serbest döviz kuru gibi son derece sert olan ekonomik tedbirleri uygulamaya koyabilmek çok zordu. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra gelen askerî yönetimin bu kararları benimsemesi ve ekonominin başına Turgut Özal’ı getirmesi kararları uygulamayı mümkün kıldı.
Daha sonra Turgut Özal Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı, Demirel ise 9. Cumhurbaşkanı olacaklardı.
24 Ocak kararları ile 1980 öncesi dönemde uygulanan ithal ikameci büyüme stratejisi terk edildi. Dışa açık büyüme stratejisi ile verimlilikte artış sağlamak ve rekabet gücünü artırmak amaçlandı.
İhracat, turizm ve işçi dövizi girişi teşvik edildi. Tüm bu politikalar ve dış borç ödemelerinin aksatılmadan yapılması dış borçlanma imkanlarını arttırdı. 1980’li yıllarda borçstoku artmaya devam etmesine rağmen Türkiye dış borç ödemelerini aksatmadan ödeyebildi.
****
Türkiye’nin dış borçları 1990’lı yıllarda da artmaya devam etti. Borcun borçla ödendiği bir süreç yaşandı. Çünkü dış borçsorununun temelinde yurtiçi tasarruf yetersizliği yatmaktadır ve bu yetersizlik bu dönemde de giderilememiştir.
1994’ten itibaren dış borç bulma imkânı azalınca IMF ile yapılan standby anlaşmaları ile ekonomi yönetilmeye çalışıldı. IMF ile son yapılmış 19. standby anlaşması 2005-2008 yıllarını kapsamıştır.
Yani 2002’de iktidar olan AKP ilk 6 yılında IMF programlarıyla ekonomiyi yönetti. Sonraki yıllarda kendi dünya görüşüne uygun politikalar izledi.
***********************************
T. Erdoğan’lı Yıllarda Dış Borçlar
Ak Parti’yi iktidara getiren temel sebep 2001 ekonomik kriziydi. Türkiye müzmin cari açık sorununu çözemediği için bir defa daha ekonomik krize düştü. İktidarda DSP+MHP+ANAP koalisyonuyla kurulan 57. Cumhuriyet hükümeti vardı. Bülent Ecevit Başbakan, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz Başbakan Yardımcıları idi.
“2001 krizi aslında 2000 Kasım ayında başlayan ama geçmiş on yıldaki birikimi içeren bir finansal kriz olarak çıktı.”
“İktidarda üç partili bir koalisyon hükümeti vardı. Bütçe açığı, enflasyon ve faizler çok yüksekti. Cari açık Türkiye gibi ülkeler için makul sayılabilecek bir düzeydeydi. Kamu kesimi borç yükü yüksek, özel kesim borç yükü düşüktü. Bankacılık kesiminin batık kredi oranı yüksekti. Bunlara ek olarak Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye miktarı düşük, TL’nin değer kaybı hızlıydı. İnsanların TL’ye güveni sarsılmış, para ikamesi (dolarizasyon) çok yüksek düzeylere çıkmış, yabancı para mevduatın toplam mevduat içindeki payı yüzde 57 oranına ulaşmıştı.”
Türkiye 2001’de krize girdikten sonra ABD’den Kemal Derviş’i davet etti. Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı yapılan Kemal DervişIMF ile ortak bir ekonomi programı uygulamaya girişti. “IMF’den çok yüksek maddi imkân sağlandı. IMF ile program yapılması dünya finans çevrelerine güven verdi. Uygulanan program bankacılık kesimini yeniden yapılandırma, büyümeyi destekleme, kamu açıklarını ve enflasyonu düşürme üzerine kuruluydu. 2008 yılının Mayıs ayına kadar devam etti.” (Mahfi Eğilmez)
AKP iktidara geldiğinde acı reçete büyük ölçüde uygulanmış, ekonomide dengeler oturmuştu. O yıllarda dünyada inanılmaz “likidite bolluğu” yani bol para vardı. “Türkiye’ye tarihi boyunca girmediği kadar doğrudan yabancı sermaye yatırımları girmeye başladı, piyasada ortaya çıkan döviz bolluğu TL’nin değerlenmesine ve TL’ye olan güvenin yeniden kurulmasına yol açtı.”
“2008 yılının ortasında ABD’den başlayarak yayılan küresel kriz Türkiye’nin IMF ile ortak programını bitirdiği yıla denk geldi. Yapısal reformlara devam etmeyen ve Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerini eski hızıyla yürütmeyi bırakan Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye girişi giderek azaldı.”
Türkiye’nin 2008 yılında başlayan ve 2013’ten bu yana kendini her yıl daha da hissettirecek şekilde ekonomik göstergeleri bozuldu. Ülkeyi yaklaşık 22 senedir yöneten Ak Parti iktidarının ülkenin müzmin sorunlarına çare bulamadığı görülüyor.
15 Kasım nedir diye sorulduğunda takvimlerden bir yaprak denebilir!
Ya da yıl içinde bir gün…
Ama her 15 Kasım geldiğinde Akdeniz’in tam da orta yerinde Kıbrıs gibi önemli bir adanın kuzeyinde 40 yıldan beri yaşayan bir devletin kuruluş yıl dönümü kutlanır.
Bu devletin adı; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, aslında günümüzdeki vasfıyla Kıbrıs Türk Devletidir. Her türlü organıyla, seçilmiş yöneticileri, devletinin kuruluşu için bağımsızlık mücadelesi vermiş, canını seve, seve vermekten çekinmemiş halkıyla bu devlet dimdik ayaktadır.
15 Kasım 1983’te devlet vasfını ilan etmiş, o tarihten bugüne özellikle emperyalist ülkelerin her türlü oyununa, bu devletin kurucu halkını adadan silip atmak isteyen Rum tarafının insanlık dışı ambargolarına karşı koyarak yaşamaya devam eden bu devleti sadece Türkiye tanımış olsa dahi, onun varlığı tarih sahnesinde inkâr edilemeyecek bir gerçektir.
Şöyle düşünün, asırlar boyunca Kıbrıs adasının idaresini elinde bulunduran Osmanlının, İngiltere’nin türlü ayak oyunları ile ada üzerindeki hâkimiyetini kaybetmesi sonrasında; Rumların adayı Yunanistan’a bağlamak için yaptıkları türlü Bizans oyunlarına rağmen vatan belledikleri ada topraklarından asla vazgeçmeyen Türklerin uğradıkları her türlü baskıya, ezaya, neredeyse topyekûn yok edilemeye karşı direnerek; son nefeslerini vermek üzere oldukları 20 Temmuz 1974 sabahı anavatan Türkiye’nin müdahalesiyle kurtulduktan sonra hiçbir zaman pes etmeden bugüne gelmeleri her türlü takdirin üzerindedir.
Bu devletin kurulması elbette kolay olmamış, kuruluşundan sonra özellikle Rum dostlarıyla kol kola giren kimi siyasilerle de devletin içinde mücadele edilmesi gerekmiştir.
Cumhurbaşkanı oldukları süreçte Talat-Akıncı ikilisinin adada çözümü sağlayacağız diyerek, Rum tarafına verdikleri tavizler, ‘’Birleşik Kıbrıs’’ hayallerini gerçekleştirmek uğruna egemenliklerinden dahi vazgeçtikleri unutulmamıştır.
İşte bu teslimiyet süreçlerinde dahi Kıbrıs Türk’ü adadaki yaşam mücadelesine devam etmiş, kurmuş olduğu devlete sımsıkı sarılarak, Rum’un her müzakere sürecinde sunmuş olduğu azınlık haklarına asla razı olmayacağını tüm dünyaya ilan etmiştir.
Şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek gerekirse adadaki süreç hala 20 Temmuz 1974’te varılan ateş kes anlaşması ile devam etmektedir. Türkiye’nin adadaki mevcudiyeti yaşanan barış ortamının en önemli teminatıdır.
Evet, şu anda adada bir barış ortamı vardır ama! Rum tarafının Türklere uyguladıkları ‘’Ambargo Savaşı’’ devam etmektedir…
Ekonomide, ticarette, turizmde, eğitimde, sanatta, sporda, müzikte kısacası bir milletin varlık göstereceği her alanda dünya ile irtibatı kesiktir. Bu insanlık dışı uygulamayı yapan Rum tarafı ise maalesef adanın yasal hükümeti olarak kabul edilmektedir!
Öyle ya, bu hukuksuzluğa göz yuman, ada Türklerinin uğradıkları bu haksızlıkları görmezden gelen dünya devletleri, onların temsilcisi BM ve AB o zaman ada Türklerini Rumlarla iç, içe yaşaması gereken azınlıklar olarak görmektedir! Böylesine bir hukuksuzluğu kabul etmek mümkün müdür?
1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal kurucu ortağı Kıbrıs Türk tarafı değil midir? Bu gerçeğe rağmen günümüzdeki Rum kesimi nasıl oluyor da adanın yasal hükümeti muamelesi görmektedir? Kaldı ki, 15 Temmuz 1974’te Rum tarafı 1960 Cumhuriyetini darbe yaparak ortadan kaldırmamış mıdır?
Bugün adadaki Rumların varlığını, günümüzde onlara tanınan statüyü sorgulayacak o kadar çok gerçek, o kadar çok belge var ki? Ama bu gerçekleri görmeyen kafadan bacaklılara ne söylesek boş!
Yaşanan bunca haksızlığa rağmen Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası sulara açılış penceresi konumuyla, Ortadoğu’yu kontrol eden bir uçak gemisi özelliği ile KKTC; varlığıyla Türkiye’nin ön cephesi, ülkemizi güneyden kuşatmak isteyenlere karşı çelikten bir kalkandır.
Şu anda Türkiye’nin dışında bir ülke tanımamış olsa dahi hâlihazırdaki mevcudiyeti ile mavi vatan Akdeniz’de trilyonlarca metreküplük enerji kaynağında hak sahibi olmamızı sağlayan hukuki bir dayanak, Türkiye’nin bu hakkını tam da Akdeniz’in ortasından savunacağı güvenli bir limandır.
1968 yılından beri Kıbrıs adasında çözüm beklenmektedir zırvası artık son bulmalıdır!
Kıbrıs’ta çözüm 20 Temmuz 1974’te geçekleşmiş, 15 Kasım 1983’te de kalıcı hale gelmiştir. Bundan böyle hiçbir şey eskiye dönmeyecek, hiçbir eski yenilenmeyecektir!
Kıbrıs’ta çözüm aradıklarını söyleyenlere tavsiyem adadaki Türk Devletinin kuruluşunu bir kez daha incelemeleridir. İşte o zaman aradıkları çözümün çoktan gerçekleşmiş olduğunu görmüş olacaklardır.
Kıbrıs Türk Devletinin Gençleri sizlere sesleniyorum:
Bundan 50 yıl önce Mehmetçik canıyla, kanıyla koşa koşa atalarınızın yardımına gelmemiş, bundan 40 yıl önce özgürce yaşadığınız bu topraklarda KKTC kurulmamış olsaydı! Bugün adadaki yaşamınız nasıl olacaktı?
Ya da başka bir soru soracak olursak:
Bugün adada yaşayan kaç Kıbrıs Türk’ü kalacaktı?
İşte adadaki mevcudiyetinizi bu iki soruyu sorgulayarak devletinizin kıymetini öyle bilin.
Günümüz dünyasında Gazze’de yaşanan soykırıma, orada yaşam mücadelesi veren din kardeşlerimize, İslam’ın tüm mukaddesatına haince saldıran İsrail mezalimine bir bakın. Sırf Müslüman oldukları için hunharca ölüme mahkûm edilen bebeklere, Cuma namazında ibadetini yapmak için secdeye kapanan masum insanların nasıl bombalandıklarına bir bakın…
İşte 1955’ten 1974’e kadar Rumlarda bu insanlık dışı muameleleri sizlerin atalarınıza uyguladılar. Bunu asla unutmayın.
Unutulmasın ki, sığınacak bir karış toprağı, o toprağı kucaklayan, koruyup kollayan bir devleti olmayan hiçbir halkın geleceği de olmaz.
Kıbrıs’taki Türk Devletinin her karışının bedeli Mücahidin, Mehmetçiğin canıyla, kanıyla ödenmiş olup, ne Rumlara, ne de onları destekleyen uluslararası kafadan bacaklılara bir borcu yoktur.
Kıbrıs Türk Devletinin 40’ncı kuruluş yıldönümü kutlu olsun. Bu uğurda can veren Şehitlerimizin, devletin kuruluşunda emeği geçen tüm devlet büyüklerimizin ruhu şad, yaşayan Gazilerimizin ömrü uzun olsun.
Oğuz Çetinoğlu: Akrabalık bağınızın dışında, kendilerinden sık sık bahsettiğiniz Sâmiha Ayeverdi Hanımefendi ile nasıl tanıştınız?
Av. Hicran Göze: Önce kitaplarını okudum. Çeşit çeşit bir dolu kitap… Allah aşkı ile dolu satırlarıyla gönülleri tutuşturan, her tehlikeli ve hâin hareketin akabinde asabiyetimizi ve vatan sevgimizi harekete geçiren, daha doğrusu bizleri daldığımız gafletten uyandıran kitaplardı onlar…
Keşmekeş içerisindeki bir toplumun, hangi yola sapacağını şaşırmış bir toplumun gencini kendine getirmek için az mı çalışmış, az mı mücâdele etmişti?
Çetinoğlu: Sizce mücâdele gücünü nereden alıyordu?
Av. Göze: Bu zarif kadının bütün akıl almaz mücâdelesinde tek yardımcısı, tek hareket gücü veren bir ilâcı vardı. Vücûdunun her zerresini kaplamış Allah aşkı… Bu aşk ve yoluna baş koyduğu Muhammedî ahlâk sâyesinde her türlü engeli cesâretle aştı.
Bu aşkın ve bu ahlâkın tabîi bir neticesi olan vatan ve millet sevgisi de onun değişmez ideali idi. Seneler üzerine yığılıp rûhunu değil, bedenini yaşlandırdığı, yorduğu senelerde bile bu ideal uğruna yazmaktan, o aşkın hep dinç tuttuğu rûhu ile mücâdele etmekten yorulmadı.
Çetinoğlu: Fizikî tanışmanızı da lütfeder misiniz?
Av. Göze: Önce kitaplarını okudum diye başlamıştım. Sonra kendilerini tanıdım. Rûhu Allah’ın büyük bir cömertlikle lütfettiği ne güzel bir şeklin içindeydi. Bizim gözlerimizin görmediğini görür gibi bakan o güzel gözleriyle başka bir âlemden gelmiş gibiydi.
Çetinoğlu: İlk intibanızı da sorabilir miyim?
Av. Göze: Yazarla yüz yüze gelen okuyucuyu ekseri büyük bir hayal kırıklığı bekler. Pek çok büyük yazar kendisini yakından tanıyan okuyucusuna bu sukût-ı hayâli sık sık yaşatmıştır. Yazarların pek çoğunun o hayalleri altüst eden bedenleri toprak olduktan sonra meşhur olduklarını, Ahmet Hâşim bir gerçeğin ifâdesi olarak ne güzel yazmış ve artık nesli tükenmiş fıkra yazarlığının hasret kaldığımız bir örneği olarak da geleceğe taşımıştır.
Çetinoğlu: Sâmiha Ayverdi Hanımefendi çok farklı olmalı…
Av. Göze: Hem de ne kadar çok farklı… Sâmiha Ayverdi’nin o lâtif ve çok güzel endâmı ise her hâliyle, yazdıkları ve söyledikleriyle büyük bir uyum içindeydi. Kitaplarından dolayı duydukları hayranlıkla ona koşanlar hiç hayal kırıklığı yaşamadılar. Tam aksine hayranlıkları ve sevgileri daha da artmış olarak, tekrar gelmek isteğiyle yanından ayrıldılar.
Çetinoğlu: Karşılıklı konuşmalarınızdan hatırladığınız alâka çekici hususlar vardır…
Av. Göze: Bana bir gün sanki büyük bir kusurmuş gibi ‘Hicran Hanım biliyor musunuz bir çorba bile pişiremem’ demişlerdi. İyi ki yemek pişirmemişti. Yazdıkları ve ömrünü tüketen mücâdelesiyle rûhu aç kalmışlara dağıttığı mânevî gıda bir çırpıda tüketilen, nereye gittiği mâlûm olan madde planındaki bir gıda ile hiç mukayese edilebilir miydi? O Allah’ın yemek yapsın diye değil, yol göstersin diye gönderdiği nâdir kullarındandı. O Sâmiha Anne’ydi. Aç mideleri değil, acıkmış rûhlara gıdasını Allah’ın verdiği gayretle bol bol dağıttı.
Çetinoğlu: Hitâbeti nasıldı?
Av. Göze: Sâdece yazdıkları değil, davranışları ve konuşmaları da gerçek İslâm’a, Muhammedî ahlâka dâvetti. Vatan sevgisine, âileye saygıya, erkek ve kadın olmanın icabı olan kaybettiğimiz değerlere dâvetti.
O dâveti kabul edenler, nasipli insanlardı. ‘Bâşüstüne’ deyip doğru yolda yürüdüler. Hiç sapmadan, Allah aşkının rehberlik ettiği Muhammedî ahlâkın yolunda…
Çetinoğlu: Hanımlar giyim kuşam ile de alâkadar olurlar. Özür dileyerek sorabilir miyim?
Av. Göze: Ne kadar güzel giyinirlerdi. Çok zarif ve çok şıktılar. Ev içinde de ev dışında da. İçindeki huzuru ve intizamı, bulunduğu mekâna aksettiren nâdir insanlardan biriydi.
Kendilerini her gördüğümde ‘İşte Müslüman Türk kadını böyle bir şeklin içinde olmalı’ diye düşünürdüm. Kadınlığını inkâr etmeyen ama onu dişiliğini öne çıkararak ayağa düşürmeyen bir giyim şekliydi o… Onun Allah aşkıyla ziynetlenmiş Muhammedî ahlâkına bu giyiniş ne kadar uygundu. Bizim bilhassa son zamanlarda hasret kaldığımız o elbiseyi Sâmiha Anne son nefesine kadar hiç üzerinden çıkarmadı. Çünkü o TAKVÂ elbisesiydi. Süsü sâdece edep ve hayâ olan TAKVÂ elbisesi…
Onun mâverâya çevrilmiş gözleri ve kulakları dünyâyı tâkip etmekten de geri kalmadı. Siyâsetle hiç ilgisi yoktu. Ama mektup yazıp uyarmadığı bir siyâsî de hemen hemen hiç yoktu. Vatanın dışındakiler dâhil… Onun için mektupları da bir kitap oldu. Uzun ömründe hiç olmayan şey ‘BEN’di. Rûhu değil ama bedeni artık yorulmuştu. Bir tek kızı vardı ama yüzlerce evlâdı olmuştu. Onun yolunun gönüllü askerleri olan yüzlerce evlâdı…
Çetinoğlu: Heyecanlandınız, duygulandınız… Sizi daha fazla yormayayım. Müsâit bir zamanınızda yeni bir röportaj talebimi kabul buyuracağınıza dâir vaadinizle birlikte, bu röportajın hitâmesi olarak neler söylemek istersiniz?
Av. Göze: ‘Hancı’ isimli kitabındaki şu satırlar âdeta son sözleri gibiydi:
‘Bir misâfim var. Adı rûh. Sıkıldı artık bu evden. Geldiği yere gitmek istiyor. Neden izin vermiyorsun? Mekânını özledi diyorum sana… Yolcu yolunda gerek… Bırak, Bırak ki gitsin artık…’
Son günlerinde ayrılışın yakınlaştığını hissederek ağlayanlara ‘Sâmiha öldü’ diye ağlamasınlar, O ölmedi. Bir odadan bir odaya geçti’ diyordu. ‘Allah’la biliş tutmamış bir rûh zaten ölüdür. Haktan ırak olan rûh yaşar mı ki ölsün’ diyen de o idi.
Son nefesini Allah’ına teslim ettiğinde târihler 1993 senesinin 22 Mart’ını gösteriyordu. Ramazanın son günlerinden biriydi. Ertesi gün arefeydi, bayramın birinci günü hepimiz Merkez Efendi Camii’nin avlusunda idik. Sanki bu mübârek kadınla bayramlaşmaya gelmiştik. Avluya sığmayan kalabalık ve işte Allah rahmetine garketsin Emin Işık Beyefendi’nin Sâmiha Ayverdi’nin tabutu başında yaptığı konuşmadan bir bölüm:
Türk Müslüman Hanımlarına örnek bir simayı ve Allah ile geçen bir ömrü şimdi bütün acılarından, azaplarından kurtulmuş olarak böyle bir bayram gününde Allah’ın rahmetine tevdi ediyoruz.
İnşallah o rahmet kapısından girenlerden olacaktır. Kaldı ki bu merhumeyi hepiniz yakından biliyorsunuz. Sâdece en basit bir şekilde kelime-i tevhidi tasdik etmiş değildir. Bütün ömrünü vahdaniyyet -i ilâhiyyeye ve Resûlullah’ın şan ve şerefini tebcile adamış olan bir can, bir büyük insan idi. Kalemiyle, sohbetiyle ve dâvâsıyla, hizmetiyle bir ömrü Allah yoluna vakfetmişti. Ve eğer bu hâle bir tâbir bulmak gerekirse kendisi için ‘Vakıf Sultan’ demek gerek.
Vefatının arkasından çok şey yazıldı Onu sevenler yazmakta âdeta yarış ettiler. Yazılanlardan bir kitap olabilirdi. Çok takdir gördü, çok ödül aldı. Ama bu büyük kadın için en büyük ödül, Yaradanın ödülüydü.
Ben bu son faslı bir güzel insanın, Destanlar şâiri rahmetli Niyazi Yildırım Gençosmanoğlu’nun Sâmiha Ayverdi isimli bir büyük kadının arkasından yazdığı bir şiiriyle noktalamak istiyorum:
SÂMİHA ANNE
Bir anne ki … Muhterem anneler âleminden:
Elli yıl nesilleri emzirdi kaleminden…
Çok şeyden muzdariptir Sâmiha Anne, lâkin
Tattırmadı kimseye rûhunun eleminden
Yalnız feyiz verdi, aşk verdi, şuur verdi…
Virane gönüllere şevk verdi, sürûr verdi…
Millî târihe ışık, millete gurûr verdi…
Hâsılı … ne aldıysa bahşetti El -Emin’den
Av. HİCRAN GÖZE: Yazar ve hukukçu. Yarım asırdır devam eden yazarlık hayatında pek çok önemli esere imza attı. 1931’de Kadıköyü’nde İbrahimağa Mahallesi’nde, Ruhsar-İhsan Gürsan çiftinin kızı olarak dünyaya geldi. Çocukluğu, babasından ayrı olarak anneannesi Nigâr Hanım ve dayısı Basri Kayaman’ın himâyesinde, eski Kadıköyü’nün güzel ve nezih atmosferinde geçti. Kadıköyü’ndeki 35. Gâzi ilkokulunu bitirdikten sonra bir zamanlar Kızıltoprak’ta Zühtü Paşa’nın köşkü olan Kadıköy Kız Ortaokulu’nda birinci ve ikinci sınıfları okudu. Ortaokulu Zühtü Paşa’nın kızlar için yaptırdığı Kızıltoprak’taki taş mektep’te bitirdikten sonra gene aynı paşanın hayır eseri olan, o târihteki adıyla Kenan Evren Lisesi’nde birinci sınıfını bitirdiği sırada okulun kapatılması üzerine lise tahsilini Müşir Ahmet Ratip Paşa’nın köşkü olan Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamlayarak 1950 senesinde mezun oldu. Hayatına üvey baba olarak giren Avukat Burhanettin Güleryüz’ün fikrî yapısının şekillenmesinde payı büyüktür. 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Sınıf arkadaşı olan Ergun Göze ile 1954’te evlendi. Fakülteden evliliğin araya girmesiyle ve anne olmanın yüklediği sorumluluk sebebiyle biraz gecikmeyle 1956 senesinde mezun oldu. Üç çocuğu, beş torunu ve bir de torun çocuğu bulunmaktadır. Bir dönem ‘Bâbıâli’de Sabah Gazetesi ’nde imzasız olarak ‘Kadın ve Ev ’ köşesini hazırladı. Hicran Göze’nin, ‘Yeşilay ’, ‘Töre’, ‘Büyük Türkiye’, ‘Şadırvan ’ ve ‘Kubbealtı Akademi’ mecmualarında yazıları yayınlanmıştır. Gençlik yıllarında Yeşilay Cemiyeti Kadınlar kolu gibi birçok dernek bünyesinde aktif faaliyet gösteren Hicran Göze çalışmalarına hâlen devam etmektedir. Yayınlanmış eserleri:1-O Bir Yetim İdi, 2-Sulh Peygamberi, 3-Kılıcın Hakkı (üç safhada Hz. Peygamberin hayatı), 4-Türk Kadını (Muhtelif mecmualarda çıkan yazıların toplamı), 5-İçkinin Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın (Uzun seneler Yeşilay mecmuasında çıkan yazılar), 5-Âyetler ve Kadınlar (Kadın konusundaki âyetleri inceleyen bir araştırma), 6-Zor Yılların Zor Kadını Hâlide Edip Adıvar (biyografi), 7-Mâverâdan Gelen Ses (Sâmiha Ayverdi biyografisi), 8-Kadıköylü Yıllarım, 9-Hüzünlü Bir Yolculuk – Mehmed Âkif (biyografi), 10-Bir Zamanların Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları, 11-Ergun Göze ile Elli beş Yıl, 12-Yahyâ Kemal ve Atatürk
SÂMİHA AYVERDİ: 1905 yılında İstanbul’un Şehzadebaşı Semtinde dünyaya geldi. Eğitim hayatını yine İstanbul’da tamamlayan yazar, çok iyi derecede Fransızca öğrenmiştir. Bunun yanında tasavvuf, târih, edebiyat ve felsefe alanında kendini yetiştirmiştir. Onun hayatında rol oynayan asıl kişi Kenan Rifai’dir. Sâmiha Ayverdi ilk romanı olan ‘Aşk Budur’ isimli eserini 1938 yılında yayınlamıştır. Bu romanı diğer eserleri tâkip etmiştir. 1946 yılından sonra târihi ve fikri eserlere ağırlık vermiştir. Yazar, 1966 senesinde Türk Ev Kadınları Derneği’ni kurmuştur. 1970 yılına gelindiğinde de ağabeyi olan Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi ve İlhan Ayverdi ile Kubbealtı Cemiyeti’nin kurulmasına katkı sağlamıştır. Söz konusu cemiyet, 1978 yılında vakıf statüsü kazanmıştır. Edebiyat ve topluma hizmetle geçirdiği ömrü 1993 yılında son bulmuştur. Sâmiha Ayverdi 22 Mart 1993 yılında vefat etmiştir. Eserleri ve Romanları Sâmiha Ayverdi, yaşadığı dönemde çok sayıda eser ortaya koymuştur. Vefatından sonra arkasında 40’tan fazla eser ve büyük bir talebe topluluğu bırakmıştır. Sâmiha Ayverdi, Türkçeye olan hâkimiyeti, kültürü ile son dönemin en önemli edebiyatçıları arasındadır. Târihi, içtimâi ve tasavvufî konularda son derece önemli olan bu eserler günümüzde önemini koruduğu gibi uzun bir dönem yeni nesillere aktarılacaktır. Yazarın en çok okunan ve bilinen eserleri: 1-Batmayan Gün. 2-Mabette Bir Gece. 3-Ateş Ağacı. 4-Yaşayan Ölü. 5-İnsan ve Şeytan 6-Son Menzil. 7-Yolcu Nereye Gidiyorsun? 8-Mesihpaşa İmamı. 9-Yusufçuk. 10-Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık. 11-İstanbul Geceleri. 12-Edebî ve Mânevî Dünyâsı İçinde Fâtih. 13-İbrâhim Efendi Konağı. 14-Boğaziçi’nde Târih. 15-Misyonerlik Karşısında Türkiye. 16-Türk – Rus Münâsebetleri ve Muhârebeleri. 17-Bir Dünyâdan Bir Dünyâya. 18-Türk Târihinde Osmanlı Asırları. 19-Millî Kültür Meseleleri ve Maarif Dâvâmız. 20-Âbide Şahsiyetler. 21-Hâtıralarla Başbaşa. 22-Kölelikten Efendiliğe. 23-Dost. 24-Yeryüzünde Birkâç Adım. 25-Rahmet Kapısı. 26-Mektuplardan Gelen Ses. 27-Ne İdik Ne Olduk. 28-Bağ Bozumu. 29-Hey Gidi Günler Hey. 30-Hancı. 31-Küplüce’deki Köşk. 32-Ah Tuna Vah Tuna. 33-Dile Gelen Taş. 34-Râtibe. 35-Ezelî Dostlar. 36-İki Âşinâ.
Kocaeli’mizde 27,28, 29 Ekim tarihlerinde virüslerle ilgili bir sempozyum yapılmıştır. Başiskele’mizde ki Lastik İş Otelinde, tıp fakültemiz enfeksiyon hocalarından Prof. Dr. Sıla Akhan’ın koordinasyonunu yaptığı bu toplantıya çeşitli tıp fakültelerinden uzmanlar katılmış olup virüslerle ilgili görüş ve bilgiler konuşulmuştur. 2019 Aralık ayında başlayıp 3 yıl süre ile insanlara önemli sorunlar yaşatan Covid-19 salgını farklı özellikleriyle öncelikle bilim insanlarımız olmak üzere virüslere ilgiyi artırmıştır.
Virüs dünyasının insanları en çok etkileyenlerinden biri grip-paçavra hastalığının sebebi olan, değişik tipleri ile enfluenza virüsüdür. Her yıl 1 milyara yakın insanı hasta yapmaktadır. Bunların 3-5 milyonu ağır kliniğiyle önemli iş gücü kaybına sebep olurken, 500 bine yakını ölümle sonuçlanmaktadır. Solunum yollarını etkileyen, temas veya hava yoluyla bulaşan bu hastalığa karşı dikkatli olunmalı, tedavi ve takibinde özen gösterilmelidir. Özellikle risk grupları dediğimiz bağışıklığı düşük olanlar, KOAH hastaları, diyabet ve kalp hastaları, 65 yaş üstü olanların grip aşısıyla korunmaları önemlidir. HIV, Hepatit-B, Hepatit-C de önemli viral enfeksiyonlardandır. İlk bulunduğu zamanlarda eşcinsellerin hastalığı olarak tariflenen HIV şimdi herkeste görülecek bir hastalık haline gelmiştir. Teşhis ve tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmiş olup artık tedavisi mümkündür. Hepatit-B ise aşısının bulunması ile, uygulan kişi ve ülkelerde önemini kaybetmekle birlikte karaciğer kanserlerinin önemli bir etkenidir. Hepatit-C ise aşısı olmamakla beraber teşhis edildiğinde tedavi edilebilmektedir. Kan yolu ile veya direkt temas ile bulaşan bu üç viral hastalık için tarama testlerinin önemi devam etmektedir.
Dünyanın birçok yerinde bölgesel özellikli birçok viral enfeksiyon vardır. Sarıhumma, kırım kongo kanamalı ateşi, maymun çiçeği, dank, batı nil ateşi gibi bilinenler yanında bilinmeyen veya yapı değiştirerek hayvanlardan insanlara bulaşıcı hastalık yapıcı özellik kazanan pek çok virüs vardır. Dünyada 2 milyona yakın keşfedilmemiş virüsün olduğu, bunların yarıya yakınından fazlası hastalık yapıcı özelliğe kavuşabileceği düşünülmektedir.
Virüsler kendi başlarına canlı olmayan fakat bitki, hayvan, insan hücrelerine girerek canlılık vasfı kazanan varlıklardır. Mutasyon denilen yapı değişikliğini çok yaşarlar. Barınmaları rezarvuarlarda(yarasa, kuşlar, kemiriciler), taşınmaları vektörlerle (sivrisinek, kene vs.)olmaktadır.
Küresel ısınma dâhil çevre değişiklikleri virüslerdeki mutasyonları hızlandırmaktadır. Günümüzde insan, hayvan, bitki dâhil her şeyin kara, hava, deniz yoluyla yer değiştirmesi dünyamızın her noktasını birbiriyle irtibatlı hale getirmiştir. Daha önceden yalnız bazı bölgelerde görülen hastalıkların her yerde görülebilmesi bu sebepledir.
Virüs uzmanları Covid-19 salgını öncesi böyle bir hastalık ile karşılaşılacağına işaret etmişlerdir. Şimdi de küresel ısınma dâhil çevre sorunlarının da etkisiyle yine bir viral salgının olabileceği düşünülmektedir. Sağlıklı insan, sağlıklı hayvan, sağlıklı çevre birbirleriyle ilgili ve tamamlayıcıdırlar. Dolayısıyla sağlık konusuna bu üç alanı kapsayacak şekilde bakılmalıdır. Yeni bir salgının yine hayvan kaynaklı (zoonoz) olma ihtimali yüksektir. Bu sebeple virüslere karşı kullanılacak antivirallerin geliştirilmesi önemlidir. Ayrıca daha geniş koruyucu etkili aşı çalışmalarının da önemi unutulmamalıdır.
Kocaeli’miz de bizlere virüslerle ilgili ilmi bir ziyafeti yaşattıkları için Prof. Dr. Sıla Akhan ve ekibine, bu toplantıyı iştirak ederek sunum yapan diğer bilim insanlarımıza içtenlikle teşekkür ederiz. Salgınlardan uzak bir gelecek dileğiyle.
29 Ekim 2023 tarihinde Türkiye Cumhuriyetimizin 100. Yılını yaşlısı ve genciyle göğsümüz kabararak milletçe kutladık. Kutlamaları eksik bulanlar oldu, önceden hazırlık yapılmalıydı diyenler oldu ve en önemlisi de şanına yakışır bir 100. Yıl Marşının yazılması gerekirdi diyenler oldu. Bu eleştirilerin hepsi de doğruydu ve haklıydı elbette.
Sembollerin geçmişi hatırlatması, geleceğe iz bırakması sebebiyle milletler tarihinde önemi büyüktür. Fransız İhtilali’nin 100. Yıl anısına Paris’te dikilen “Eyfel Kulesi,” Amerika Birleşik Devletlerinin kuruluşunun 100. Yılı anısına Fransa tarafından hediye edilen “Özgürlük Anıtı”nın New York şehrine monte edilmesi, İtalya’nın “Pisa” Kulesi gibi eserler gerek kendi vatandaşlarınca gerekse ülkelerine gelen turistler tarafından görülüp gezilmesi gereken yerlerdir. Bizim ülkemiz de de Cumhuriyetimizin 100. Yılını hatırlatacak, geleceğe iz bırakacak güzel bir eser yapılabilirdi ama olmadı.
Bazen şeytanın avukatlığını yapmak ta gerekebiliyor. Bugüne kadar hiç kullanılmayan Vahdettin Köşkü neden Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. Yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhur Başkanına ev sahipliği yapıyor? O Vahdettin ki, Osmanlı’nın Başkenti İstanbul’un(Pay-ı Taht) kapılarını işgal kuvvetleri İngiliz askerlerine açmış, sonradan da gene İngilizlerin “Malaya Zırhlısı”yla bu ülkeyi terk etmiştir.
29 Ekim’e günler kala Türkiye’nin dört bir yanından genci-yaşlısı köylüsü, kentlisi ve öğrencisiyle Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in İstirahatgâhı Anıtkabir’e koşarken, Devlet Erkan’ının Vahdettin Köşkünden Boğazdan geçen gemileri selamlaması oldukça manidar değil mi?
Milletiyle Cumhuriyetin 100. Yılı coşkusuna ortak olmak varken, Türk Milleti’nin yediden yetmişe hafızalarında olumsuz etkiler bırakarak kaçıp ülkesini terk eden bir Padişahın köşkünde bayram kutlamak Milletle ters düşmek değilse nedir?
Verilen Mesajlar Önemli
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Vahdettin Köşkünde yaptığı konuşmada: “Reddi miras yapmıyor şanlı tarihimizin her bir safhasını bağrımıza basıyoruz” demesi de gerçekten çok manidar.
Tabii ki şanlı tarihimizi reddi-miras edecek kadar şuurumuzu yitirmedik ama İşgalcilerin gemisine binerek kaçıp vatanını terk ederken, tarafını seçmiş olan bir padişahı da hayırla yâd edecek değiliz.
Evet, Atatürk’te bir Osmanlı Paşasıydı ama topraklarını işgal eden askerlerin vatanına sığınan Padişahın aksine, işgalci askerlerin Büyük Britanya Kralı VIII. Edward’ı ayağına getiren şanlı bir Türk Paşası idi.
Dolmabahçe Sarayında VIII. Edward onuruna verilen yemekte, yemek servisi yapan erlerden birisinin ayağı sehpaya takılır ve asker sendeler. Mustafa Kemal Atatürk bu esnada Kral Edvard’a dönerek: “Ben bu Millete her şeyi öğrettim ama başkasına hizmet etmeyi asla öğretemedim” diyerek İngiltere Kralına gereken mesajı vermiştir.
21 yıldır bu Millet hiçbir bayramını içinden gelen büyük bir coşkuyla Devlet Erkan’ı ile birlik ve beraberlik içinde kutlayamamıştır. Her Milli Bayram geldiğinde Başbakan veya Cumhurbaşkanı ya hastalanır, ya da seyahate çıkarlardı. Bu bayram ise TC. Cumhurbaşkanı’nın gene başkentten ayrı, üstelik İşgalci ülkenin gemileriyle kaçan bir Padişahın köşkünden askerini selamlayacak olması, Türk Milletine yeni bir şok daha yaşattı.