7.7 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 207

Bilgi Ahlakı

Halef olan insanın genlerine kodlanmış mucizevî nimetlerden biri olan bilgi, bir meta olmaktan çıkarılıp, insanlığın faydasına, hayrına, iyi ve doğru alanlarda kullanıldığında anlamlı hale gelecektir. Bu da ancak bilgiyi üretenlerin, bilgi ahlakı ile donanmış olmalarıyla mümkündür.

*

Bilgili insan, çok bilen değil, yaratıcısından en çok sakınan insandır. Yüce yaratıcısından soyutlanmış, merhameti ve insani değerleri dikkate almayan bir bilgi anlayışının dünyayı sıkıntıların ve acıların merkezi haline getireceğini unutmamak gerekir. Bu yüzden bilim insanı ürettiği bilgi ve değerin yanı sıra, manevi ve ahlaki olarak da kendini geliştirdiği, yani ilim ile amil olduğu zaman insanlığa gerçek anlamda katkı sunacaktır.

*

Bilindiği gibi, bugün bilginin endüstriye dönüştüğü, ticari bir meta, bir silah olarak kullandığı bir çağda yaşıyoruz. Bilgiyi güce dönüştürenler, onu kendi emelleri uğruna kullananlar ne yazık ki dünyayı yaşanmaz hale getirdiler.

*

Yirminci yüzyılın ikinci büyük savaşında tüm dünya ahlaktan, merhametten yoksun bir bilginin insanlık için nasıl felaketlere sebebiyet verdiğini gördü. İnsanoğlunun bilgisi atomu parçalamayı başardı, ancak bu bilgi iyi, hayır yolunda kullanılmadığında ve ahlakla bütünleşmediğinde nasıl da felaketlerin ve acıların müsebbibi haline gelebildiğini de gösterdi.

*

Bilginin ürettiği vahşi silahlarla bugün de Gazze’de kadın, çocuk, yaşlı demeden dünyanın gözü önünde büyük bir soykırım gerçekleştirilmektedir.

Eşi görülmemiş bu soykırımı gerçekleştiren gözü dönmüş caniler, cesaretlerini taraf oldukları emperyal silah üreticilerinden almaktadırlar.

Bilgi ahlakı olsaydı, bilgi kişinin mutluluğu adına üretilseydi insanlık böylesine aşağıların aşağısına düşer miydi?

*

Uygur Türklerine karşı uygulanan asimilasyon dâhil, Irak’ta Suriye’de Afganistan’da Filistin’de olduğu gibi bugün de üzülerek şahit oluyoruz ki İslam coğrafyasında hala Kerbelâ’lar yaşanıyor. Hala kardeşkanı akıtan, kardeşlerine Kerbelâ zulmü yaşatan zalimleri gördük. Petrol zengini Orta Doğu Coğrafyasında bugün, insanlığın gözü önünde, insanlığın en büyük medeniyet merkezlerinin acımasızca bombalandığını gördük. Halep’te ve pek çok İslam beldesinde her gün onlarca masum insan, tıpkı Kerbelâ da olduğu gibi hunharca katledildiğini gördük. Enkaz altından çıkarılan çocukların, kadınların, masumların bedenleri, aslında insanlığın enkaz altında kaldığını bizlere gösteriyor. Zira insanlık, bütün bu vahşeti, dehşeti, katliamları sessizce izlemeye devam ediyor.

*

Bilginin gücünü, insanlığa kan kusturacak ileri teknolojiye dönüştürürseniz, ilim ahlakından da mahrum iseniz, çıkarlarınız uğruna bütün rezillikler, utanmazlıklar, aymazlıklar sizin için meşru olacaktır. Elindeki bilgi gücüyle dünyanın jandarmalığına soyunmuş Amerika budur, Rusya, Çin… vs budur.

*

Temel sorun nerede? Bin beşyüz yıla yakın bir geçmişin sahibi olan İslam Dünyası son birkaç yüz yıldır ölümsüzlük dünyasına girecek hemen hemen hiçbir şey üretemedi. Yıllar ve yıllar ‘’dua’’ adı altında gırtlak şovu yaptık. O bağırıp çağırmalar gerçekten dua olsaydı İslam Dünyası bu halde olur muydu?

İslam Âlemi, bilginin gücünü harekete geçiremediği sürece hep savunmasız kalacağı, sömürgeci enternasyonal güçlerin elinde sömürülen bir meta olacağı aşikârdır.

*

Yaratılış gayelerinden başlıca biri de, bilgiyi üreten insanın güvenliği ve mutluluğu için bilgi ve ahlakın birbiriyle ilişkili olması zorunluluğu vardır ya da bilginin ahlakla, ahlakın da bilgiyle yakından ilişkili olduğu aşikârdır.

*

Ahlak, akıllı ve özgür irade sahibi varlıkların, bütün hayatlarında ve bilhassa birbirileriyle ilişkilerinde, iyi duygu, düşünce ve davranışlar içinde bulunmaları amacıyla ilahi vahiy ve nebevi örneklerle geliştirilip, toplumsallaşma sürecinde yeni nesillere aktarılan değerler, erdemler ve kurallar bütünüdür.

*

Özü itibarıyla ahlak, içimizdeki iyi huy ve temiz vicdan; meyvesi ise, oradan dışımıza yansıyan iyi davranışlar ve fayda üreten icraatlardır.

*

Sonuç olarak, bilgi ahlak ilişkisi yahut ahlaklı bilgi ve bilgili ahlak birlikteliği; ahlaki ve ilmi değerlerine kolay kolay paha biçilemeyen yüksek bilgi ve erdem abidesi insanlardan müteşekkil temiz bir bilgi toplumu ve yetkin bir insanlık ailesi oluşturmak için, çok daha sağlam bir temel, çok daha güçlü bir yapı, çok daha parlak bir umut ışığı ve hepsinden önemlisi çok daha müstakim bir yoldur.

* Ve ‘’bilgi ahlak’’ı, yanlış olanı kaldırıp bir kenara atmayı gerektirir olduğunu vurgulayan yaratılış gayesini kavramış insan olduğumuzun parametresi olacaktır.

Ak Parti Döneminde Dış Borçlar

Ege Cansen’in ifadesiyle, AKP 22 yıldır ülke ekonomisini “eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri” ve “borç yiğidin kamçısıdır” anlayışıyla idare etmektedir.

AKP “İtibarda tasarruf olmaz” anlayışıyla verimsiz ve israfçı yatırımları sevmektedir.  Siyasi destekçilerini “şikeli ihaleler yoluyla zengin etme” önceliği yatırımların maliyetinin çok yükselmesine yol açmaktadır.

 “AKP’nin yatırımların fizibilitesi hesapları içinde ‘finansman maliyeti’ diye bir kalem yoktur. Daha doğrusu vardır ama bu bir sorun değildir. AKP’ye göre dış kaynak maliyetinin yüksek olması projeden vazgeçme sebebi olamaz. Dış borçların anaparası ve dönem faizleri, yeni alınacak dış borçlarla ödendiği sürece, ‘fiilen ödenen faizler’ AKP gözünde ‘gider’ değildir. Sorun yeni dış borç bulunamayınca kendini hissettirir.

“AKP’nin bu muhasebe anlayışı, Osmanlı’dan müdevver ‘dış borç almadan kalkınamayız’ inancından doğar. Halkımızın, muhalefetin ve iş adamlarımızın ezici çoğunluğu da aynı görüştedir. Bu dış-borç-koliklik, TL’yi itibarsız para hale getirmiştir.”

AKP 130 milyar dolar olarak devraldıkları dış borcu 443 milyar dolara çıkardı. (Bu rakamın içinde Kamu Özel İşbirliği kapsamında yapılan yani Yap- İşlet- Devret Projelerin borcu dâhil değildir.)

Yaklaşık 500 milyar dolarla neler yapılabileceğini anlamak için yapılanların toplam değerine bakmak kâfidir. AKP hükümetlerinin yatırımlara yani “yollar, köprüler, tüneller, hastaneler, havaalanlarının tamamı için) harcadıkları para 100 milyar dolar mertebesindedir.

Cansen’e göre, “Osmanlı ‘haraç’la dönüyordu, Türkiye ekonomisi de ‘borç’la dönüyor. Oysaki sanayileşmeyle dönmesi lazım. Sanayileşmenin de milli geliri artırmanın da tek yolu dünya pazarlarına açılmak!”

********************************

Borç Alarak Vaziyeti İdare Etmeye Devam

Türkiye ekonomisinin açıkladığımız bu sorunlarına ilaveten 2021 yılından 2023 Haziran’a kadar “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” tezi doğrultusunda sürdürülen akıl dışı (rasyonel olmayan) para politikaları krizi derinleştirdi. Halkın büyük çoğunluğu fakirleşti.

Ak Parti döneminde 100 yıllık Cumhuriyet geleneğinin yetiştirdiği insan gücü iyi kullanılamadı. Kamu yönetiminde liyakat yerine partizanlığın hâkim olması, eğitim sisteminin kalite yerine daha çok mezun vermeye odaklanması, üniversitelerin bilimsel bağımsızlığını kaybetmesi yüzünden nitelikli insan gücü oluşturulamamakta, nadiren yetişenler de Batı ülkelerine kaptırılmaktadır.

Ekonominin içinde bulunduğu sorunların çözümü için yine dışarıdan borç bulma, içeride vatandaşın harcamasını kısma öngörülmektedir.

Yeni ekonomi yönetiminin belirlediği Orta Vadeli Plan’da keşke, 1910 Osmanlı Bütçesinde belirlenen, “mevcut şartlarda borçlanmanın sürdürülmesi ancak ülkenin bağımsızlığını tehlikeye sokmadan her yıl azalan bir şekilde borçlanılması” ilkesi benimsenebilseydi.

Bu ilke benimsenseydi bile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uygulamayacağını tahmin etmek zor değil. Çünkü bu politika ile seçim kazanmak mümkün olmaz.

Halen Türkiye’nin 2022 3. Çeyrek itibariyle dış borç toplamı 443 Milyar dolar. Bunun 140 Milyar doları kısa vadeli borç. Ve 50 Milyar dolar cari açık veriyoruz.

AKP bu kök sebebe ineceğine dair bir mesaj vermişti ama bu görüşten tez döndü. Türkiye ekonomisini “cari açık” vermeyen (dış borç/yükümlülük stokunu azaltan) bir yapıya dönüştürme amacı doğru idi.

********************************

Akp İçin Seçim Kazanmak Hep Öncelikli Oldu

Mayıs 2023 seçimlerinden önce telaffuz edilen bütün doğruların tersi yapıldı.

Seçimden sonra da sadece dış borç bulmaya öncelik verildi.

Fakat Düyun-u Umumiye döneminde bile yüzde 4-5 faizle borç bulunabilirken, son yıllarda AKP hükümeti bunun iki katı faizlerle bile borç bulmakta zorlanıyor. Zaman zaman petrol zengini Körfez ülkelerinden “swap” denilen ödünç dövizle Merkez Bankası stoklarını gösteren rakamlarda makyajlama yapmaya çalışıyor.

Hukuk ve insan hakları alanında geri gitmemize yol açan yasalar çıkaran, uygulamalar yapan, Anayasa Mahkemesi’ne savaş açmış AKP+MHP ittifakına Batı güven duymuyor.

Finans çevreleri “kara para aklama, yayılma ve terörizmin finansmanına karşı yeterli güvenceye sahip olmayan ülkelerin ilan edildiği küresel gri listede” yer alan Türkiye’ye bırakın doğrudan yatırım yapmayı, borç vermekte bile isteksiz.

Görülüyor ki AKP yöneticileri son Osmanlı padişahlarının yaptıklarını yapmaya devam ediyor.

Hegel diyor ki, “Tecrübe ve tarih öğretir ki, insanlar ve devletler asla tarihten ders almazlar.”

Oysaki Mehmet Akif Ersoy “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar. Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” diye uyarıyordu.

İbret alınmadığı için tarih sık sık tekrar ediyor. Bunun için Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “TARİH GELECEKTİR” sözü çok doğru.

SONUÇ:

“Türk lirasının değer kaybı, enflasyonun artması gibi geçmişte ve bugün yaşadığımız vakaların hepsinin kök sebebi aynıdır. Türk ekonomisi dış borçkoliktir. Dış borcu bulamadığı zaman krize girer.” (Ege Cansen)

Türkiye dış borçsuz yapabilir, yapmalıdır da. Ekonomimizi cari açık veren değil, cari fazla veren bir hale getirmeden krizsiz, sarsıntısız, kitleleri sarsıcı dönemler yaşamadan kalkınmak mümkün olmaz.

Sıcak para (dış borç) almak yerine daha çok doğrudan yabancı sermaye girişi için de cari fazla veren bir ülke haline gelmek gerekir. Çünkü bakın “en çok doğrudan yatırım alan ülkeler, (Çin, Almanya, Japonya, Hollanda gibi) cari fazla veren veya cari açık vermekle birlikte ABD ve İngiltere gibi parası döviz olan ülkelerdir.”

Ancak dış borçsuz bir ülke haline gelmek on yıllar süren istikrarlı bir politika gerektirir. Başlangıçta ağrı ve acılara yol açacak böyle bir ameliyat hastanın (seçmenlerin) hoşuna gitmez. Ancak şifa bulmak “pansuman tedbirlerle” mümkün olmayacaktır.

“Siyasetçi gelecek seçimi, devlet adamı gelecek kuşağı düşünür.” (James F.Clarke).

Demek ki bizim, seçim kazanmayı bilen değil, gelecek nesilleri düşünen gerçek devlet adamlarına ihtiyacımız var.

El-Hakku Ya’lu

     El-Hakku Ya’lu / Hak Yücedir.

     Er geç üstünlüğünü gösterir.

     Öyleyse, neden kâfir müslime,

     Kuvvet Hakka galebe etmekte / üstün gelmektedir?

     Hakkın yanında yer alan bir müslümanın;

     Hakk uğrunda sarıldığı her vesile,

     Doğru bir usûl ve metod olması gerekirken,

     Bâtıl’a karşı yanlış bir tavır

     Ve hareketle dâvâsını gerçekleştirmek isterse;

     Sonuç alamayacağı kaçınılmazdır.

     Böylece Hakkın yanında yer alan bir müslüman;

     Metodunun yanlışlığı yüzünden kaybeder.

     İşte burada Hakkın yenilgisi değil,

     Tatbik edilen yanlış metod

     Ve yolun mağlûbiyeti söz konusudur.

     Yani yenilgi Hakta oluştan değil,

     Hakkın galebesi için kullanılanın

     Yanlış metod yüzündendir.

     Demek ki:

     Bir Hak bir Bâtıl’a bilvâsıta,

     Yani dolayısıyla mağlup olur.

     Fakat bu yenilgi,

     Hakkın bizzat kendisinden değil,

     Kullandığı yanlış metottan kaynaklanır.

     Çünkü doğru ve yerinde kullanılan bir metot ve vesile,

     Bâtıl’ın elinde bile olsa,

     Bilvesile yani dolayısıyla,

     Geçici de olsa onu gâlip eder.

     Ama er geç üstün gelecek olan

     Yine Haktır. 

                                      x

     Şüphesiz kuvvetin de bir sırrı var.

     Şâirin:

     “Hazır ol cenge eğer istersen sulh u salah.” dediği gibi,

     Eğer kuvvetli olmazsan, düşmana saldırma cesareti verirsin!

     Bu da onun haklılığını değil, fırsatı değerlendirme gibi

     Müspet bir metoda sarıldığını gösterir.

     O halde yerinde bir metot olan hazırlık içinde bulunmazsan,

     Bâtılın doğru metodu karşısında, Hakkın yanlış metodunun

     Mağlubiyeti kaçınılmazdır.

     Evet bu; Bâtıl’ın kullandığı müspet metodun;

     Hakkın kullandığı yanlış metot karşısındaki

     Geçici üstünlüğünden başka bir şey değildir.

     Fakat akıbetü’l-akıbe / en sonunda,

     Gerekirse ahirette bile olsa,

     Üstünlük yine Hakkındır.

Atatürk, Atatürk milliyetçisi değildir

Cumhuriyet’in 1927 ilkelerinden sonuncusu milliyetçilik.

Kurulan yeni devlet, “millet devleti” idi. Hanedan devleti, sınıf devleti, ırk devleti filan değildi. O milletin adı da Türk milleti idi. Türk milletinin tarifi de geçen hafta verdiğim gibi, daha 1924 anayasasında yapılmıştı. 

Başlangıçta bunlar son derece açıktır. 100 sene sonra en çok karartılmaya çalışılan da bunlar. Yeni Türk devletinin kurucu değeri milliyetçiliğin önüne, önce “Atatürk milliyetçiliği” adlı bir sis bombası atıldı. Demek istenen şuydu: Tamam milliyetçilik de milliyetçiliklerin çoğu kötüdür. Bizimki iyi olan cinsi, Atatürk milliyetçiliği. 

“Cumhuriyetimizi Dayanağı”

Bundan Atatürk milliyetçiliğinin “Türk milliyetçiliği” olmadığını da anlayabilir miyiz? Öyle ya, öyle olsaydı, öyle denirdi. Bakınız size Atatürk’ten bir alıntı: 

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. “ (Atatürk’ün Türk Ocakları Kurultay’ında yaptığı konuşmadan. Atatürk’ün Bütün Eserleri18. Cilt, s.181)

Yalnız bundan değil, daha nice alıntıdan görülür ki Atatürk, Atatürk milliyetçisi değildir; Türk milliyetçisidir.

Peki ne yapar Türk milliyetçisi? 

Atatürk’ün kendi deyişiyle, “En evvel ve her şeyden evvel.”, milleti tarif eden, ayakta tutan Türk kültürünün yatay ve dikey yayılıp korunmasını sağlar. Yatay derken mekânı, düşey derken zamanı kastediyorum. 

Milliyetçi ne yapar?

Çok soyut kalmasın. Mesela dil, kültürün baş unsurudur. O hâlde Türk milliyetçisi, önce vatan coğrafyasında standart Türkçe’nin konuşulmasını sağlar. Sonra gelecek nesillere, geçmiş nesillerden gelen edebiyatı ve tarihi aktarır. Buna isterseniz millet inşası deyin, isterseniz milletin bakımı. Fakat millet devletinin ve onun milliyetçi yöneticilerinin yapacakları budur. 

Türk milliyetçisinin yapacağı bir ikinci eylem, her türlü ilişkide, Türk milletinin çıkarını diğer milletlerin ve milletten farklı toplum birimlerinin çıkarının üstünde tutmaktır. Sınıf, aşiret, siyasî zümre, sülale ve aklınıza gelen bütün cemaatlerin, gerçek veya sanal sosyal cemiyetlerin. Dünyadaki Fransa’dan İtalya’ya, Almanya’dan Amerika’ya, bütün millet devletlerinde yapılan da budur. 

Birden fazla etki merkezi Türkiye Cumhuriyeti’nin millet devleti olmasına, dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin işaret ettiği yolda yürümesine karşıdır. Bölücüler, siyasî ümmetçiler, Batı merkezleri… Bunlar millî mücadele içinde de böyleydi, şimdi de böyledirler. Ancak o zamanlar bu hâl apaçıktı. Batı bize Sevr’i emretmiş, İstanbul da kabul etmişti. İşte bu aşağılıklığa karşı çıkanlara “milliyetçiler” deniyordu. Kim diyordu bunu? Batılılar. Batının haber organlarında, Anadolu direnişçilerinin ismi “nasyonalistler” idi. Bunlar sevilen insanlar değildi tabiî. Çünkü Batı’nın dikte ettirdiği Sevr’i reddediyorlardı. Batı’nın kolundan tutup getirdiği Yunan’ı kovmak istiyorlardı. Hatta millî misaklarında maazallah, Sykes-Picot’u da reddedip petrol yataklarına uzanmak bile vardı. 

O zaman açık, şimdi karartılan da devletimizin bu dayanağıdır. Karartma ve “Sevr propagandası” diyeceğim algı saldırısı, o derece başarılı oldu ki, bırakın milliyetçi kelimesini, Türk demek siyaseten yanlış kabul edildi. Ortaya saçılan, “Türk edebiyatı demeyin, Türkçe edebiyat deyin.” saçmalığı da buna paralel gelişmelerdendir. Andımızın kaldırılışı, bazı resmî dairelerden T. C. rumuzunun silinmesi girişimleri de.

En evvel ve her şeyden evvel 

“Milliyetçi ne yapar?” diye sordum. İşte milliyetçi toplumu bu kaymalardan koruyacak bilgi ve duygunun hem coğrafya üzerinde hem de nesiller arasında öğrenilmesini, korunmasını, zenginleşmesini sağlar. 

Bakınız Türk milliyetçisi Atatürk ne diyor: 

Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye‘nin istiklâline, kendi benliğine ananat-ı millîyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir (alkışlar). Beynelmilel vaziyet-i cihana göre, böyle bir cidalin istilzam eylediği anasır-ı ruhiye ile mücehhez olmıyan fertlere ve bu mahiyette fertlerden mürekkep cemiyetlere hayat ve istiklâl yoktur (bravo sesleri).

Bu paragrafı, Atatürk’ün TBMM 1. Dönem 3. Toplanma Yılını Açış konuşmasının 1 Mart 1922 tarihli zaptından aldım. Hemen hemı kelimelerle aynı fikirlerin tekrarlandığı bir konuşmayı da 16 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde yapmış. 

Milliyetçilik ve millet inşası kısaca budur. 

Ve sizler okullardan andımızı kaldırdınız. Sevdiğim bir dostumun deyişiyle: “Yatacak yeriniz yok.”

Kurt Kuzuyu Yemeyi Aklına Koyduysa

Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay hakkında verdiği karar, Türkiye kamuoyunda öyle bir sarsıntı yarattı ki, konu adeta pimi çekilmiş bombaya dönüştü. Bu konu hakkında günlerdir basın ve televizyonlarda tartışmalar bir türlü bitmek bilmezken, daha da artarak devam edeceğe benziyor.

                 21 Yıllık AKP iktidarı mevcut Anayasa ile ülkeyi yönetirken son yıllarda ne olduysa değiştirmedikleri yeri kalmayan Anayasa hakkında tabir caizse “İstemezuk” türküsünü söylemeye başladılar. Neymiş efendim bu Anayasa darbe Anayasası’ymış. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi “Darbe Anayasası” dedikleri bu Anayasadan en fazla faydalanan kesim yine AKP Hükümetleri olmuştur.

                Yargıtay 3. Dairesinin Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında vermiş olduğu soruşturma kararı tam anlamıyla ülkede kaos yaratmaktan ibarettir. Yoksa Yargıtay üyeliğine kadar yükselmiş hâkimlerin haklarında soruşturma açılmasını istedikleri Anayasa Mahkemesi üyelerinin yargılanamayacağını bilmemelerinin imkânı var mı? Veya anayasanın 158/3. Maddesine göre: ““Diğer mahkemelerle Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi kararları esas alınır.” Sözlerini.

                Maksat; son yıllarda Partili Cumhurbaşkanının ve iktidar ortağı MHP Genel başkanının TC Anayasasının değiştirilmesi(Sivil bir Anayasa! Yapma isteği) konusundaki isteklerinin yolunu açmak. Birde Sayın Cumhurbaşkanı, iki mahkeme arasındaki anlaşmazlığın hakemliğine talip. Anlaşılır gibi değil; bağımsız yargı organları arasındaki hakemliğe partili cumhurbaşkanının hakemliği nasıl izah edilir aklım bir türlü almıyor.

                Mevcut haliyle bugünkü meclis yeni bir Anayasa yapabilir mi ona bir bakalım.

1 – Bu meclis 4 yıllığına yasama yetkisi almıştır.

2 – Meclis üyeleri mevcut anayasaya sadık kalacaklarına yemin etmişlerdir.

3 – Anayasa’nın 1. Ve 2. Maddesine göre bu meclisin Anayasa yapma yetkisi yoktur.

4 – Yeni bir Anayasa yapma şartlarının oluşması için:

a – Evvela Milletin anayasa isteyip istemediğinin anlaşılması için “Halk Oylaması”na gidilir.

b – Yeterli çoğunlukla kabul edildiği takdirde bir “Kurucu Meclis” oluşturulur.

c – Bu kurucu meclisin hazırladığı Anayasa taslağı yeniden halkoylamasına sunulur.

Herkes bilir ki, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Öyle her gelen yeni hükümet, kafasına göre Anayasa yapamaz.

Konu Hakkında Hukukçular ne diyor:

Emekli Yargıtay Başkanı Sami Selçuk: “Karar mahkemesi, kural olarak ilk mahkemedir. Yargıtay ise, karar mahkemesi değil, “denetim mahkemesi”dir. Elbette Yargıtay, eğer eylem suç değil ve sanık tutuk ise, ayrıklı (istisnai) olarak sanığın salıverilmesine de karar verebilir. Vermelidir de. Ancak bu türden “ayrıklı durumlar, dar yorumlanır.” Dolayısıyla Yargıtay’ın denetim mahkemesi kimliği örselenerek asla genişletilemez.” Demektedir.(KARAR)

                Sami Selçuk, bir başka konuşmasında: “AYM. Kararı Madde 153’e göre Anayasa Mahkemesi’nin kararları yanlış ta olsa tartışmasız kesin uygulanır” demektedir.

Aslında olayımızda dosyanın incelenmesini gerektiren bir durum da asla söz konusu değildir. Yapılacak işlem bellidir. Mahkeme, topu taca atacak yerde, kararındaki bilgilere göre, tutuk milletvekilini hemen salması gerekirdi.”

Taha Akyol: “Mesela Can Atalay dosyasında hangi mahkeme yetkilidir? Cevap açık: Adli yargıda Yargıtay yetkilidir… İnsan hakları konusunda ise AYM yetkilidir çünkü 2010 referandumuyla, yani “yetmez ama evet” referandumuyla bu yetki AYM’ye verilmiştir. Anayasa maddesi aynen şöyle:

Temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.” (Md. 148/5)

                Emekli Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’tan bir alıntı:

                Konfüçyüs, öğrencileriyle birlikte Thai Dağının eteklerinde gezinirken ağlayan bir kadın görünce nedenini sorar.

Burada bir kaplan, önce kaynatamı parçaladı, sonra kocamı, şimdi de oğlumu,” der, kadıncağız.

“Neden başka yere gitmiyorsun?” sorusuna da kadın, şu yanıtı verir: “Çünkü burada insanları ezen bir devlet yok.”

Bunun üzerine Konfüçyüs, öğrencilerine dönerek, “Baskı yapan, insanları ezen devletler, kaplanlardan daha korkunçtur” der.

                Sağlıklı kalınız.

Ortamı Germeyelim Lütfen

Gerçekten çok zor bir durumdan geçiyoruz çevre zaten ateş çemberi kuzeyi, güneyi, doğusu, batısı ülkelerde savaşlar, isyanlar ölümler, ölümler var. İsrail ‘in yaptığı ve bundan sonra yapacakları önlemenin kolay olmayacağına inanıyorum.

Evet İsrail o bölgeyi para ile satın aldı , Filistinli dedeleri topraklarını sattı önce sadece 1 aileye satılan toprak o ailenin ABD de yaşayan diğer aileyi çağırması ile başladı ve Süleyman Mabedini kullanarak bu topraklar aslında bizim ve topraklarımıza geri dönmeliyiz demeyle başladı ..

Almanya’nın Nazilerin yaptığı zulüm sinema dünyasında sürekli işlendi, bizler izlemedik mi? Bizler o filmleri alkışlamadık mı? Nazileri tüü kaka diye değerlendirmedik mi? Piyanist filmini izlediğimizde ne düşündük? Daha doğrusu bize ne düşündürdüler?

Şimdi almayalım, içmeyelim, kullanmayalım dediğimiz o firmaları almak için yarışmadık mı?

Savaş silahları, savuna sanayii, inşaat sektörü malzemelerini almadık mı?

Ne kadar kısa sürede hemen taşıdıklarımızı ayaklar altına alıyoruz?

Bu ülke daha öncede aynı şeyi yapmıyor muydu?

Onları bu kadar içimize almadık mı? Tüm dünya temkinli davranırken biz ooo.. diyorduk şimdi kahvesini içmeyelim, deterjanı kullanmayalım bence bunlar küçük işler, İsrail’in çok da umurunda değildir inanın. Aradan geçen bir süre sonra merak etmeyin o açık kapatılır.

İsrail ‘in dünyaya hükmettiğini unutmayalım , adamlara 3-5 tane kahvesini dökerek bunu başaramazsınız .. Ülkelerde ben senin ürünlerini vatandaşım almıyor değil, ülkeye girdikten sonra alsan ne olur almasan ne olur, bozulur mu? Kurtlanır mı? Zarar eder mi?  HAYIR

Hem de kocaman bir HAYIR… Hangi devlet dünyada ben İsrail ürününü sınırdan sokmuyorum diyebiliyor ve diyebilecek… Uluslararası Ticaret hukukçuları bu sorunun cevabını en doğru şekilde cevaplayacaktır…

Diğer Müslüman ülkelerine bakım bakalım İsrail ‘in hangi ürününü satmıyor , almıyor ve sınırına sokmuyor .. Yapamaz ticaret işi yukarıdakileri yerinden yurdundan eder, sınırına sıçrar…

Ülkesini karıştırır, yok eder yok… Filistin sorunu dedelerinin hatasını ödüyor , çocuklar ölüyor , sürekli mücadele ediyor .. Günün birinde sınırlar çizilecek Filistin küçük bir il görüntüsüne girecek, İsrail sınırlarını daha geliştirecek bölgenin hâkimi olma yolunda ilerleyecek.

Filmlerde zulüm gören bir halk gibi, bugün bu konuyu çok güzel işledi, yandaş topladı, bu arada güçlendi, akıllıca yönetti hem ülkesini hem dünyayı.

Filistin , İsrail çatışması bitmez ..bitmesi istenmiyor istense güçlü taraf silip süpürür ..Bunu unutmayalım toprak çok değerli dedelerinin yaptığı yanlışı şimdi torunları geri almaya çalışıyor , diğer grup para ile aldığı toprağı satmaya geri vermeye niyeti yok ..

Yardım etmek isteniyorsa onlara ancak silah ve mühimmat desteğini bir yolunu bulup ulaştırmalı , yoksa küçük işlerle bu iş çözülmez sadece kişiler kendini kandırmaya çalışır , hani ben o markayı içmedim, almadım diye.

Saygılarınla

Müzikli Maarif Takvimi

Müzikli Maarif Takvimi programını ilk defa Türk Musiki Vakfı Başkanı Sanatçı Mehmet Güntekin’in yönettiği Seyrantepe TURİNG’te izledim. Doğrusu ne olduğunu da merak ediyordum. Oysa İstanbul’da kültürümüzün alabildiğine zengin, derin ve geniş karakterini oluşturan Müzikli Maarif Takvimi etkinliklerinin sayısı nerede ise elliyi geçmiş meğer.

Müzikli Maarif Takvimi’nde, tarihin sayfalarında gelişen olayların musikimize yansımaları mercek altına alınarak konu ediliyor. Böylece Türk ve Dünya Tarihine mal olmuş tarihi, sosyal, edebi, fikri, teknik ve sanat olaylarının musiki kültürümüzle arasındaki şaşırtıcı benzerlik, örtüşme ve bağlantı ortaya çıkarılıyor.

Ekim ayı programını böylece izleyerek Müzikli Maarif Takvimi konusunda bilgi sahibi oldum, bir değişik keyif, yeni bilgi, heyecan ve muhabbet yaşadım.

Kalamış’a Gidiliyor Önce

TURİNG’in çok amaçlı, sahnesine Mehmet Güntekin başkanlığında kanun ve kemençe sanatçıları Taner Soyacıoğlu ve Lütfiye Özer ile solistler Taha Aras ve Ezgi Yüksel birlikte çıktılar. Mehmet Güntekin önce Müzikli Maarif Takvimi programı hakkında bilgi verdi, bilgisayardan belgeleri sahneye yansıttı ve sonra sanatçılarla beraber uygulamaya geçti.

Ekim ayında ilgimizi çekecek bakalım neler olmuş, musikimize nasıl yansımış göreceğiz.

Bestekar Nazmi Atlığ ve oğlu Türk Musiki Koro Şefi Dr. Nevzat Atlığ, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay Türk Sanat Müziği Korosunun kurulmasını onaylıyor, 11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül koroya resmi kaynak ve kadro aktarıyor, aynı zamanda doğum günü, Sanatçı Cemal Reşit Rey dünyaya geliyor, Şair Behçet Kemal Çağlar da öyle. Bestekar Münir Nurettin ve oğlu Timur Selçuk görüntülendi sahnede. Resimleri anında sahneye yansıtıldı. Sonra da Solist Taha Aras mikrofona geçti ve güftesi Behçet Kemal Çağlar’a, bestesi Münir Nurettin Selçuk’a ait eseri okumaya başladı; “Yok başka yerin lütfu ne yazdan ne kıştan/ Bir tatlı huzur almaya geldim Kalamış’tan/ İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar/ Düşsün suya yer yer erisin eski zamanlar/ Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar/ Bir tatlı huzur almaya geldim Kalamış’tan”

Ekim’de Neler Neler Oldu?

Sonra Mehmet Güntekin yine anlatmaya başladı Ekim ayındaki olayları ve maruf kişileri. Eski musikimizi yeniyle taşıyarak örtüştüren bestekar Muallim İsmail Hakkı Bey, Nevruz makamında Cumhuriyet eserini besteledi. İstiklal Marşı’nı kendi sesiyle okudu.

10 Ekim 680 yılında Hasan-Hüseyin Efendilerimiz şehit edildi. Türkiye’de ilk mezhep odaklı olan Türkiye Birlik Partisi kuruldu. Ünlü mutasavvıf Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri vefat etti. Şair, dil bilimci, politikacı, Türk Dil Kurumu kurucusu, Şair Oktay Rıfat ve Semih Rıfat’ın babası Samih Rıfat Horozcu Bektaşi nefeslerine öncülük etti. Bestelenmiş söz konusu eseri Solist Ezgi Yüksel başarıyla okudu; Ezelden aşıkım ben Muhammed Mustafa’ya/ Feda olsun hayatım Al-i Abaya/ Acır bi-şübhe onlar bu ruh-i bi nevaya/ Kabul etsin erenler kul oldum mürtezaya/ Ne sabrım kaldı artık, ne aram-ü kararım/ Hüseyn’in ateşiyle yanar kalb-i nizarım/ Tutar eflaki her şeb figanım ah ü zarım/ Revandır seyl-i eşkim feza-yı Kerbela’ya”

ISTIRAP; YÜREĞİN AH ETMESİ VE KANATLARIN OLMAMASI

Muhsin Bey filmi(1987) geldi gündeme. Oyuncuları usta sanatçı Şener Şen ve Uğur Yücel ile yöneticisi Yavuz Tuğrul. Taşradan meşhur olmak için İstanbul’a gelen ve zengin olan bir genç  arabeskçi ile geçim sıkıntısı çeken hocası klasikçi arasında gelişen olaylar. Sadi Hoşses’in bestesiyle filmin meşhur şarkısını sanatçılar birlikte söyledi; “Ağlamakla, inlemekle ömrüm gelip geçiyor/ Devası yok garip gönlüm günden güne ah ediyor/ Feryadıma, efganıma kimse bir ses vermiyor”

Heyecanla bekliyorum Ekim ayında başka neler var. Hava Harp Okulu açıldı. Sonra ilk özel İstanbul Hazerfan Havaalanı da öyle. Arap isyanlarından kaçarak İstanbul’a sığınan Mısırlı Ali Haydar Paşa’nın oğlu, Safiye Ayla’nın eşi, ressam ve bestekar Şerif Muhyittin Targan geçim sıkıntısı çekince Amerika’ya gidiyor. Konserler veriyor, meşhur oluyor. Yakın arkadaşı ve hamisi ise Amerikan Başkanı Roosevelt’in oğlu Hava Kuvvetlerinde asker Arşiment, kendisini bir gün Japonya’ya davet ediyor. Ancak gidecek parası yok. Bunun üzerine ünlü bestekar ve viyolonsel Şerif Muhyittin Targan “Keşke kanatlarım olsaydı” adlı eserini besteliyor. Mehmet Güntekin konuklara sanatçının Keşke Kanatlarım Olsaydı adlı eserini, bizzat Şerif Muhyittin Targan’dan dinlettirdi.

“Benim Gönlüm Bir Kelebek”

Konserimiz gittikçe tat ve bilgi veriyor.

Lozan Antlaşması Türkiye’deki azınlık dini gruplara çok fazla hak verdi. Ancak Ermeni cemaat liderleri bu haklarından vaz geçerek, Türk vatandaşı olup, Türkiye’de yaşamayı seçtiler. Bestekar sanatçı Karnik Garmiyan onlardan biri. O yıllarda moda gibi salgın bir hastalık olan sarılık-kara sarılıktan vefat etti. Ermeni bestekar Kemani Tatyos Efendi de bir başkası. Hüseyni şarkı “Çektim elimi, bağlı buldum yar hevesinden/ Çektim elimi bağlı buldum dünya hevesinden” şarkısını da yine sanatçılarımızdan dinledik.

Ünlü ud virtiözü ve bestekar Ahmet Sedat Öztoprak, Tanburi Cemil Beyin oğlu Mesut Cemil, Asker ve politikacı, Ege, Yunan İşgalinden kurtulduğunda İzmir’e ilk giren 5. Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa, yine bir gün açık hava konserinde Münir Nurettin Selçuk, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Tanburi Cemil Bey’in oğlu Mesut Cemil bir araya gelerek güftesi Orhon  Seyfi Orhan’a, bestesi Nazmi Atlığ’a ait nihavent eseri birlikte dinliyorlar; “Benim gönlüm bir kelebek/ Dolaşıyor çiçek çiçek/ Tükenecek ömrü böyle/ Çırpınarak titreyerek/ Ne şerefli bir adı var/Ne bir büyük maksadı var/ Her gün biraz zedelenen /İpek gibi kanadı var”

Kadıköylüm

Kıyafet-Şapka Kanunu ekim ayında hayata geçirilmiş. Dolayısıyla eşraf olsun, köylü olsun şapka giymek durumunda bir zamanlar. Giymeyenler cezalandırılıyor. Hemen bir şarkı dolaşıyor dillerde “Benim de kasketim var!” Sonra “Üsküdar’a gider iken” şarkısı da öyle. Diyor ki güftede “Katibimin setresi uzun, eteği çamur”! Setre paltodan kısa uzun ceket. Bu kanundan sonra epeyi eser ortaya çıkıyor; “Setiremin aman düğmeleri bir sıra/ Çek kır atını ben gidiyorum Mısır’a/ Bakma yârim aman dün geceki kusura/ Yandım aman Kadıköylüm/ Pek yazık oldu şanına/ Üç-beş liraya bir gece yatsan yanıma/ Setiremin düğmeleri basmadır/ Benim yârim karakaşlı, kara gözlü yosmadır/ Hem yosmadır aman, hem de güzel haspadır/ Yandım aman Kadıköylüm, pek yazık oldu yanına” şarkısını örnek verebiliyoruz. Deniz Kızı Eftelya söylüyor bu Kadıköylüm şarkısını genelde.

Elektrik, ses kaydı, film çekme makinası gibi sektörlere büyük katkısı olan Amerikalı Thomas Edison, yine Bestekar Münir Nurettin Selçuk, Sanatçı Behzat Budak. Ekim ayı ile birlikteler. Şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinden bestelenen eseri “Ne doğan güne hükmüm geçer/ Ne halden anlayan bulunur/ Ah aklımdan ölümüm geçer/Sonra bu bahçe, bu kuş, bu nur!” Bu nefis besteyi sanatçılardan dinledik.

Para Değil Altın Alan Sanatçı

Gazeteci müşerref Hekimoğlu’nun vefatı ekim ayına rastlar. Bestekar Mısırlı İbrahim Efendi’nin kızıyla yaptığı röportajın bir yerinde Yazar Müşerref Hekimoğlu, Mısırlı İbrahim’in hiç para almadığını, sadece altın istediğini öğrenir. Sanatçılarımız güftesi Refik Ahmet Altınay’a ait Mısırlı İbrahim’in “Sırma saçlı yârimin can bahşederken işvesi/ Badeye revnak verir, canlar yakan gül busesi” eserini öyle okudular ki salon alkıştan yıkıldı.

Ünlü opera sanatçısı, tenor, rejisör, oyun yazarı Cemal Sahir ekimde vefat etti. Osmanlının resmi gazetesi olan Takvim-i Vekay’i yayınlandı. Sokullu Mehmet Paşa şehit edildi. Ünlü bestekar Lem’i Atlı, Carmen Operasını ezbere biliyordu. Aynı zamanda hanende, İstanbul ile özdeşleşen müzik adamı Lemi Atlı’nın bir eserini dinledik böylece; “Sine-i suzanına ahım yeter/ Perişan oldum Allahım yeter” Yetim büyüyen Lemi Atlı, İstanbul’da geçinmek için iş bulamayınca İzmir’e giderek Belediye’de çalışıyor. Daha sonraki yıllarda İstanbul’a yeniden dönüyor.

Şehidin Vedası: Sevdalinka

Rejisör Halit Refiğ ekim ayında hayata veda etti. Bosna Hersek’in ilk cumhurbaşkanı, kahraman yönetici, bilge kral Aliya İzzet Begoviç’in anıları dinledik Müzikli Maarif Takvimi’nde. Soz konusu günde özel hava yolu şirketi Top Air ilk seferini yaptığı Saraybosna uçağında Halit Refiğ, Mehmet Güntekin de uçuyor. Birleşmiş Milletler askerlerinin gözü önünde işlenen cinayetlerin hatırası her an yenileniyor uçakta. Şehidin Vedası, Boşnakça Sehidski Rastanak şarkısı da bunlardan biri; Sevdalinka. Genelde Sevdalinka’nın beste ve güftesi bilinmiyor, anonim oluyor ama her kesimin dilinde ve gönlünde. Sevdalinka- Şehidin Vedası uçakta söylenmekle kalınmıyor, daha sonra Saraybosna’daki salonda da seslendiriliyor. Hem de üç defa. Salon ayakta. Boşnak sanatçı Saffet İzoviç de orada. Böylece mehter repertuvarı bir eser daha kazanıyor. Şehidin Vedası adlı Boşnakça eseri solistler Ezgi Yüksel ve Taha Aras’ın arasına katılan Mehmet Güntekin üçlüsü seslendirdi, salon duygulandı. Saraybosna’da medeni bilinen Avrupa’da Sırplarca katledilerek toplu mezarlara gömülen mağdur ve mazlum Boşnak halkının tarihi serüveni bir sinema şeridi gibi gözlerden ve yüreklerden aktı geçti.

Müzikli Maarif Takvimi programını beğendim, tuttum. Keşke okullardaki müzik dersleri de böyle olsa. Daha önce sanatçı Cinuçen Tanrıkorur merhumun teşvik ve katkılarıyla Ankara Arı Sinemasında 1990’lı yıllarda düzenlediğimiz Kani Karaca ve Meral Uğurlu ile Bekir Sıtkı Sezgin’in solist olarak katıldığı “Açıklamalı Klasik Türk Sanat Müziği Konseri”mizi hatırladım. Tercihim ise Müzikli Maarif Takviminden yana. Çünkü burada görsellik, detaylı bilgilendirme, yüzyüzelik ve teknoloji de öne çıkıyor. TURİNG Başkanı Bülent Katkak ve Sanatçı Mehmet Güntekin iyi ki var.

Ötüken Neşriyat’ın Klâsik Dergileri Söğüt / Millî Mecmûa

Söğüt Dergisi’nin 22. sayısı Temmuz-Ağustos 2023 döneminde 223 sayfa olarak kitapçı vitrinlerindeki yerini aldı. Bu sayının dosya konusu; Romancı yazar: Abbas Sayar olarak belirlenmiş.

Abbas Sayar (Yozgat 21 Mart 1923 – İzmir 12 Ağustos 1999) yazı hayatına şiirle başladı.  Şiirlerini ‘Gönül Sandalı’ isimli kitapta topladı. Gazete yayınladı, ‘Yılkı Atı’ isimli romanı ile tanındı. Diğer romanları: ‘Çelo’, ‘Can Şenliği’, ‘Dik Bayır’, ‘Tarlabaşı Salkım Saçak’, ‘Anılarda Yumak Yumak’ ve ‘El Eli Yur El de Yüzü’, ‘Yorganımı Sıkı Sar’ (Hikâyeler), ‘Boşluğa Takılan Ses’ (Şiir), ‘Yozgat var Yozgatlı Yok’, ‘Noktalar’ (Vecizeler).

Abbas Sayar aynı zamanda ressamdır. Hikâye ve romanlarının kapak resimlerini kendisi hazırlamıştı. Gazete yazarlığı sebebiyle ‘fikir adamı’ olarak da başarılıdır.

Fakir Baykurt, Mahmut Makal ve yoldaşlarının, solun aşırı uçlarında seyrana çıkıp köy romanları yazdığı dönemlerde Abbas Sayar da köy-kasaba romanları yazıyordu. Sayar’ı okumayanlar onu, diğer köy romancıları gibi zannediyordu. Makal – Sakal gurubu ise Sayar’ın kendilerinden olmadığını biliyorlardı. Bu sebeple okuyucusu çok azdı. Kıymeti bilinmiyordu. Ötüken Neşriyat, merhumun ‘Yılkı Atı’ isimli kitabını yayınlayınca, kısa zamanda, tanındı, sevildi ve çok okunan yazarlar arasında hak ettiği yeri aldı.

***

Söğüt Dergisi’nin bu sayıdaki ‘Dosya’ bölümü, Feyza Ay’ın Doç. Dr. Ramis Krabulut’la yaptığı röportaj ile başlıyor. ‘Sinan Yaman’ın: ‘Fâtih’in Dervişi, Beyoğlu’nun Rindi, Yozgat’ın Bilgesi: Abbas Sayar’; Taner Ay’ın: ‘Bir Gümüş Çerçeveden Seyret Yine Mâziyi’; Yunus Özel’in: ‘Çelo Romanında Abbas Sayar’; Fâtih Selvi’nin; ‘Abbas Sayar Romancılığı’ Merve Sevde Selvi’nin; “Abbas Sayar’ın ‘Emrine Şükür’ Adlı Hikâyesinde Dramatik Aksiyonu Sağlayan Değerler” başlıklı yazılarıyla devam edip Asuman Demir’in ‘Abbas Sayar’ın Eserlerinde Taşra Yansımaları’ başlıklı yazısından sonra ‘Taşrada Tek Başına; Hikâye ve Romanda Taşra’ başlığı ile derginin ‘Tema’ bölümüne geçiliyor. Bu bölümde; Feyza Ay’ın Necip Tosun ile ‘Taşra ve Köy ‘Edebiyatı’ konulu röportajı, Yıldırım Türk’ün ‘Taşra Hikâyesine Bir Bakış Denemesi’, Neslihan Magunacı’nın ‘Taşranın Çizgisel Döngüsü’ başlıklı makaleleri yer alıyor.

16 X 24 santim ölçülerindeki derginin sonraki sayfalarında Prof. Dr. Mustafa Sarı’nın: ‘Kaşgar’dan Toroslara, Has Hâcip’ten Yörüklereİçimde İğim Yok, Dışımda Çiğim Yok’;  Ersin Bayram’ın: ‘Yazar ve Yazma Şekli’; Ali Ömer Akbulut’un: ‘Türkçe Sözlenerek Sözlüsünün Gönlüne İnmek’; Prof. Dr. Ali Duymaz’ın: “Bir ‘Bab’ iki Kült: Atlar ve Irmaklar”; Cüneyd Ensârî’nin: ‘Şüpheli Şiirin Açılması Sonucu Gerçekleşen Patlama’; Ubeydullah Öz’ün: ‘Köstekli Saat’; Hâlit Selim Dönmez’in: ‘Sâdeliğe Müsâade’; Büşra Tümkaya’nın ‘Abdullah Bey’; Ali Can’ın: ‘Biraz Dünü Özledim’; Güzel Zeynep Tunçok’un: ‘Hürriyet Nereye Uçtu?’ başlıklı kalem ürünleri ve Ahmet Sefa Yalçın’ın: ‘A. Samet Atılgan İle ‘Yer Çok ve Adımlarımız’ isimli şiir kitabını konu edinen röportajı okunmaya değer.  

Sayfalar arasında Oğuz Ertürk’ün, Murat Çetin, Muhammet Münzevî, Mehmet Dağaşan, Kadir Tepe, Hümeyra Yargıcı, Emirhan Eder , Elif Mert, Süreyya Altunkaya, Yusuf İslâm Tanışın, Özkan Kaya. Orhan Tepebaşı, Deniz Schwarwald, Cihan Ülgen, Aleyna Taran ve Ahmet Sefa Yalçın’ın şiirleri yer alıyor.  William Shakespeare’in Ali Günvar, Mevlânâ’nın Mehmet Çalışkan tarafından Türkçeye çevrilen şiirleri dikkat çekiyor.  

Söğüt’ün bu sayısında Vildan Aydın, dikkatleri başka bir yazarın, Şerif Aydemir’in ‘Yaşamak Geçti Başımdan’ isimli kitabına yönlendiriyor.

Sayın Aydın’ın yazısından, edebiyat dersinde, ‘Kitap tanıtımı’ bahsi işlenirken söyleneceklere örnek olabilecek tadımlık bir bölüm:

Kitap bittiğinde hızlıca sayfaları taradım ve yazılar kısa olmasına rağmen ne kadar çok altını çizdiğim cümle olduğunu fark ettim. Paragraf başına o kadar güzel cümleler düşüyor ki, okuyunca bana hak vereceksiniz. Peş peşe kullandığı deyimlerin anlatıdaki yerini edebiyatçılarımız tartışır elbette. Ancak sıradan bir okur gözüyle sayfalarca anlatılmak istenilen duyguları bir deyimle ifâde edilmesini tembellik olarak görenlerden değilim. Aksine okurun diline hem unuttuğumuz o güzel kalıp ifâdeleri geri kazandırmış oluyor hem de biraz bize yorum yapma, iç sesimizle karşılıklı muhabbet etme imkânı tanımış oluyor.

Bütün okurların eline aldığı her kitap için istisnasız sorduğu bir soru vardır: ‘Bu kitapta ne bulacağım?’. Dediğim gibi, yazarın hayatına dokunduğu anlardan sâdece bize yansıttığı kadarını bulacağız. Bu yansımanın içinde Erol Taş’a da denk geleceksiniz, hastane bahçesindeki bir yabancıya da… Yazarın dergâh bellediği derneklerine, çay ocaklarına, matbaalara bazen de bir parkta banka misâfir olacaksınız. Hiç gitmediğiniz ama çok özlediğiniz yerleri ziyâret edeceksiniz. Işıl ışıl bir günde, dere kenarında bir türkü işiteceksiniz. Belki daha önce hiç dinlemediğiniz bir türküdür ve çalma listelerinize eklenecek. Kısacası bu kitabın kattıkları, üzerinizde çok güzel duracak.  

 Millî Mecmûa, Temmuz-Ağustos 2023 döneminde 33. sayısı ile okuyucularının beklentilerini karşılıyor. Derginin dosya konusu Attilâ İlhan; (15 Haziran 1925-Menemen / 10 Ekim 2005- İstanbul) bol unvanlı seçkin bir yazarımızdır: Şâir, romancı, mütefekkir, deneme yazarı, gazeteci, senarist münekkit, velût kalem erbabı, mikrofon ve ekran hatibi, yorumcu, Osmanlı hayranı bir Türk münevveri ve entelektüel…

Mecmûadaki makaleler ve yazarları:

Attilâ İlhan’ın Fikirlerinde Atatürk: Anti Emperyalizm, Demokrasi ve Milliyetçilik’ Enes Bahadır Kızak. ‘Attilâ İlhan’ın Aynanın İçindekiler Roman Serisi Üzerine Tematik Açıdan Bir Değerlendirme’: Sema Özher Koç. ‘Romancı Kimliğiyle Attilâ İlhan ve Aynanın İçindekiler Roman Serisine Bir Bakış Denemesi’: Mustafa Demir. ‘Attilâ İlhan’ın Kısa Devre Şiirine Dâir Sarmal İzlek’: İbrahim Daş. ‘Attilâ İlhan’ın Siyâsî Düşüncesinde Anti Emperyalist Birleşme Ülküsü Olarak Ulusalcılık / Milliyetçilik’: Hakan Reyhan. ‘Attilâ İlhan Şiirindeki Târih’: Ertan Örgen. ‘Attilâ İlhan’da Ulusalcılık /Milliyetçilik Türkçülük- Galiyevcilik’: Lütfi Bergen. ‘Suyu Arayan Şâir Attilâ İlhan’: Fâtih Söylemez. ‘Attilâ İlhan’ın Kaleminde İttihat ve Terakki’: İsmail Yıldız. ‘Kuva-Yı Milliye Düşüncesi’: Ozan Öner.

Makalelerden seçilmiş satırlar:

Attilâ İhan’ın Atatürkçülük yaklaşımının antiemperyalist temeli, İlhan’ı solun farklı fraksiyonlarından ayrı bir şekilde milliyetçilik tartışmalarına ve başta kalkınmacılık olmak üzere yerliliğe ve milliliğe dayanan bir arayışa da itmektedir. (s: 6)

***

İsmet İnönü, kültür devrimini çağdaşlaşarak millet olmak diye değil, millet hâline batılılaşmak diye anlamıştır. İnönü döneminde, Rönesans’ta olduğu gibi, büyük bir çeviri faaliyetine başlanır: Yunan / Lâtin klasikleri Türkçeye mal edilir; o kadarla yerinilmez, liselerde okutulur, köy enstitüleri ve halkevleri aracılığıyla, halka ulaştırılmak istenir. Mitologya, başköşeye konulmuş; kültür devriminin, ‘Yunanca Lâtince öğrenmek, Avrupalıların eğitiminden geçmek’ olduğu, açıkça savunulmuştur… Atatürk, ‘Cumhuriyet için, kültür devrimimiz ‘seciye-i milliyemizle ve târihimizle mütenâsip, bir kültür’ yaratılmasını’ öngörüyordu. Buysa, ümmet târihini ve kültürünü reddetmez; o târihin ve kültürün içinden, ulusal / millî bir kültür damıtılmasını gerektirir. Oysa İnönü Cumhuriyetinin istediği, ‘bu ülkeyi, Batı ülkelerine benzetmektir’; bunun için de ümmet târihini ve kültürünü reddedecek, Yunan/ Lâtin kültürüne yaslandırılacak ‘devşirme’ bir kültür taklitçiliğine yönelecektir.”

“İnönü’nün kültür ve sanat dönemi, tıpkı Tanzimat gibi, Batı kültürünün at koşturduğu bir etkilenme alanı. Bunun eleştirilmesi veya irdelenmesi bir yana, özendiriliyor, ünlü klâsiklerin çevirisi serüveni bunun bir örneği sayılamaz mı? Millî bir kültür yaratmak isteyen, bu kültürü çağdaşlaştırmayı tasarlayan bir ülkede, eğer klâsikler yayınlanacaksa, bu o ülkenin geleneğe dayalı kültür dâiresi ile Batılı kültür dâiresinin iç içe, veya yan yana ele alınması, eserlerinin böyle bir düzenle yayınlanması gerekir öyle mi, hayır, bunlar bir Mevlânâ yayınlıyorlar, yanı sıra yüz tane Lukianos, Sophokles, Aristophanes, Euripides çıkıyor, bu yetmezmiş gibi, Hamlet veya Sophokles’in bilmem hangi eseri liselerde basbayağı yardımcı kitap diye okutuluyor. Çağdaşlaşıyor muyuz, yoksa kültür emperyalizminin tasmasını elimizle boynumuza geçirip, kişiliğimizi yitirip yozlaşıyor muyuz? Bana sorarsanız, gerçekleştirilen bu ikincisidir, üstelik Kemal Paşa’nın istediğine de karşıdır, çünkü ‘asıl temeli kendi içimizden çıkarmıyor’, Yunan / Lâtin klâsiklerinden çıkarmaya çalışıyoruz. (s: 15, 16)

***

İlhan’ın romanları arasında özellikle ‘Aynanın İçindekiler’ roman serisi târihî dönem olarak İkinci Meşrutiyet ile 27 Mayıs 1960 yılları arasındaki sosyal, kültürel ve siyâsî olayları anlatmıştır. (s: 36)

***

Attilâ İlhan, sağcılığın, solculuğun, liberalliğin, sosyalistliğin ‘millî olanı’ veya ‘millîliğe karşı olanı vardır’ diye düşünmektedir. Onun bu ayrımda da önemle üzerinde durduğu kavramlar yurt ve târih bilincidir. Ona göre yurt ve târih bilincini merkezine oturtan her siyâsî akım aynı zamanda millîdir. (s: 52)

***

Düşünce hayatının temel meselelerine belirli ayrımlar üzerinden bakmaya başlayan İlhan, Cumhuriyetin Osmanlı ve Batı ile ilişkisindeki ayrım noktasının bir kültür sorunu değil bir ekonomi sorunu olduğu kanaatindedir. Mesele üstyapı değil altyapıdır. (s:138)

***

Attilâ İlhan kendi hayat serüveninde bir ayağı batıda bir ayağı Anadolu’da olan bir Türk aydınıdır. Düşüncelerinin filizlendiği dönem olan 1940’larda bir yandan Marxizm eksenli batı düşüncesini tanımış öte yandan yaşadığı toplumun kültürüyle tanışmıştır. İlhan’ın düşünsel / fikrî gelişimindeki rehberleri (Kemalizm anlayışındaki fikir babası Niyazi Berkes olmakla birlikte) Nâzım Hikmet, Kemal Tâhir, Esat Âdil, Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran gibi sol entelektüellerdir. Bu etkileşim bürokrat bir ailenin çocuğu olarak büyüyen İlhan’ın salt kültür meselelerini değil ekonomik meseleleri de toplum hayatının başlıca unsuru saymasına yol açmıştır. 1940’larda başladığı yazı hayatında Marxist tezlerin etkisinde eşitsizlik meselesini dert edinmiştir. 1930’larda Anadolu’yu tanıyan İlhan, 1940’ların sonunda Avrupa’ya gitmiş ve Batı uygarlığını bizzat gözlemiştir. Gözlemlerini Marxist düşüncenin etkisi altında sentezci ve diyalektik bir yöntemle geliştiren İlhan için batı, emperyalizmle anlam bulurken Kemalizm ve Sosyalizm millî bağımsızlığın ve millî kalkınmanın referanslarına dönüşmüştür. İlhan’ın zihnindeki temel çelişki, gelişmiş kapitalist ülkeler ile geri bırakılmış ülkeler arasında belirlenmiş ekonomi eksenli bir zıtlıktır. İlhan’a göre geri kalmışlığın sebebi kültür ve ideoloji değildir. Târihî süreçte gerçekleşen iktisâdî bağımlılıktır. (s: 141)

DERKENAR:

Attilâ İlhan’ın Hayatından Bir Kesit:

ATTİLÂ İLHAN VE TÜRKÇE

Atilla İlhan Paris’te Türkolog Prof. Carlieri ziyâretindeki bir hâtırasını şöyle dile getiriyor:

Üniversite öğrencisi Fransızlarla ‘takıştık’. Kral 1. François’nın, uğradığı Cermen yenilgisinden sonra, Kanûni Sultan Süleyman Han’dan yardım istediğine inanmıyorlar. Marsilya’ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler o zaman…

Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim!’ dedim.

İşte Prof. Carlier, buldukları Türkolog… Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle ‘safa geldiniz’ dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. öğrencilere dönüp:

Demek inanmıyorsunuz? Bu târihî bir gerçektir.  dedi.

Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir kitap çıkarıp göstermek mecburiyetinde kaldı. Orada üstelik padişahın mektubunun, sûreti de var. Hani adama,’Ben ki…’ diye başlayıp, bilinmez kaç unvanını sıraladıktan sonra;

Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın! dediği!

Ben, tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle:

‘Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız?’ diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, ‘Dil Devrimi’ni izâha çalışıyorum, Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…

Meğerse neymiş?..

Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, o söze başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:

-‘Ümmet toplumlarında dil – dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Onca böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semâvî olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başat dil, dinin kendini ifâde ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Lâtince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça / Farsça olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…’

Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken, Yunanca / Lâtince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa; Türkler de, Selçuklu / Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça / Arapça kelimeler bulunacaktır ve bunda yadırganacak şey yok; ya da asıl yadırganması gereken, ‘özleştirme’ adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu / Osmanlı) medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!..’

Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu ‘madara etmek’ maksadıyla, sözünü keserek sordum:

Peki, şimdi siz Fransızca’daki Yunan/Lâtin kökenli kelimeleri atsanız, ne olur?’ Cevabı unutulur gibi değildir:

Atamayız, çünkü geriye kalsa kalsa, yüz, bilemedin iki yüz kelime kalır. O da konuşmaya yetmez.’

Dönem, Cumhurbaşkanlığı sanat danışmanı Nurullah Bey ‘in (Ataç) ‘alenen ve resmen’;

Yunanca ve Lâtinceye geçmeliyiz, onlar gibi olmalıyız, onlara benzemeliyiz! dediği dönem.  Bunu söylediğim zaman, Prof. Carlier’den aldığım cevabı, tahmin edebilirsiniz:

 -‘Biz bunu sömürgelerde uyguladık. Kimliklerini, kişiliklerini yitirdiler!’

Kaynak: www.turkalemiyiz.com  (Erişim târihi: 31.08.2023 / 11.25)

Gerekli Bir Açıklama

Aydınlar Ocağı’na aklı 1980 öncesine takılı kalanların hala taş attığını görüyoruz. Bunların Aydınlar Ocağı’nı tanımadığını ama eski alışkanlık ve malum siyasi cephedeki değişmeyen yerleri dolayısıyla aydedeyi taşlar gibi saldırdıklarını görüyoruz. Bizler zaman zaman yanlış ezberden kurtulamayanları aydınlatmak için internet sayfamızda gerekli açıklamaları yapıyoruz. Nitekim 10 Mart 2022 tarihinde Genel Başkanımız Prof.Dr. Mustafa E. Erkal Haber Türk TV kanalında bir program yapmıştı. Bazılarının 2000’li yıllarda olduğumuzu ve önemli değişmeleri yaşadığımızı unuttuklarını görüyoruz. Önü açılmış milli devletleri etnik, mezhep, yeni tarih yaratmak ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesini değiştirmek, tartışmaya açmak, çokkültürlülük tuzaklarıyla uğraştıklarını görüyoruz. Milli, yerli, dışarıdan güdülmeyen Aydınlar Ocağı ile hep uğraşılmaktadır. Ocağımız hakkında yeterli bilgiye sahip olarak gündeme getirmek daha isabetli olabilir.

            Sözcü TV’de kuruluşumuza sataşan şahıs, Türkiye’deki mücadelenin sağ-sol olmaktan çıktığını bilmelidir. Mücadele; milliyetçi ve Türkiye’den yana olanlarla, emperyalizm ve onun silahı küreselleştirmeden yana olanların arasındadır. Gelin Türkiye düşmanı malum çevreleri ve işbirlikçilerini sevindirmeyelim. Artık 2000’li yılları yaşıyoruz. Devamlı düne takılıp kalmayalım. Milli Mücadeleyi ve onun tacı olan Cumhuriyetimizi samimi olarak içimize sindirelim. Etrafımızdaki Atatürksüz Atatürkçülere, işlerine gelmediği için bizleri 1930’lu yılların artığı bir model gibi görenlere prim vermeyelim.

            Aydınlar Ocağı’nın yayın ve kitapçıklarından herkes faydalanabilir. Unutulmasın ki, 12 Eylül 1980 darbesini yapanlar Aydınlar Ocağı’nı da kapattılar ve faaliyetlerine engel oldular.