Ancak parası olanların yaptığı bir meslek haline geldi…
Özellikle şirketleşmiş parti yönetimleri ve onların TBMM’deki temsilcileri paralı olan insanlardan oluşuyor yani liyakatliler değil parası olanlar işbaşında!
Bunun en büyük sebebi, partiyi yönetenler için âdeta bir anonim şirket haline gelmiş olan siyasi partiler ile buna cevaz veren siyasi partiler kanunudur…
Siyasi partiler ve onların genel başkanları, Anayasa dâhil her kanunu değiştirmek ve yenilemek isterler ama bunun tek istisnası siyasi partiler kanunudur. İktidarı ve muhalefeti ile bu kanuna malum nedenle dokunmak istemezler!
Paralı insanlar niçin siyaset yapar? Gidip işleri uğraşsınlar değil mi? Dedikodulara göre milletvekili olmak için neden milyon dolarlar öderler?
Kahır ekseriyeti paralarına para katmak ve daha çok zenginleşmek için siyaset yaparlar! Bu konudaki haberleri yıllardır medyada izliyorsunuz.
Şimdi önümüzde yerel seçimler var. Ülkemizde yerel yönetim demek aynı zamanda rant anlamına geliyor. İzlediğimiz bütün mücadele bu rantı yani parayı kapmak için! Yoksa deprem ülkesi olan bu ülkede canları bu kadar kolay yitirirmiydik?
Düşünün ki, bir ülkede milletvekili sıraları para karşılığında dağıtılıyor. Keza aynı şey belediye başkanlıkları ve belediye meclis üyelikleri için de geçerli! Bu ülkeden hayır gelir mi?
İnsanlarımızın çoğu yoksulluk içinde yaşarken, geçimlerini sürdürmekte aşırı şekilde zorlanırken bir milletvekili çıkıp “verdim parayı oldum milletvekili, istediğimi yaparım” diyebiliyorsa oturup düşünmeliyiz…
Niçin zenginler siyasete girer ve niçin başta genel başkanlar olmak üzere siyasetçiler zenginleşir diye üzerinde çok düşünmek zorundayız!
Ülkeyi düzeltmek, sorunları ortadan kaldırmak, halkı zengin, mutlu ve refah içinde yaşatmak istiyorsak parası olsun olmasın liyakatli vatansever insanların siyasete girmek isteyebilecekleri uygun bir zemin yaratmak zorundayız…
Bunun için yapılacak ilk iş, siyasi partiler kanununu değiştirerek işe başlamak ve siyasi partilerin yapısını sadece parası olanların değil halkın siyaset yapabileceği bir hale getirmektir.
Bu sebeple siyasi partilere hazine yardımı sonlandırılmalı ve milletvekilleri en fazla öğretmen maaşı kadar aylık almalıdır. Eski milletvekillerinin başta emekli aylıkları olmak üzere tüm ayrıcalıklarına son verilmelidir. Belediye başkanları ve meclis üyeleri, mesleklerinin yanında belediye işlerini kısmi zamanlı olarak yapmalıdır.
Siyaset bir meslek olmadığı için siyasetçilerin bu yoldan gelecek ve ayrıcalık edinme hususiyetlerine derhal son verilmelidir. Siyaset ve siyasi partiler üzerinde çok iyi bir denetim mekanizması kurulmalıdır.
Ben bir vatandaş olarak; siyasetin, genel başkanların, milletvekillerinin ve siyasi partilerin mensuplarının akçeli işlere ilişkin hikâyelerini artık dinlemek istemiyorum.
Bilmeliyiz ki, siyaseti ticaret olmaktan kurtardığımız an, işler yoluna giriyor demektir!
Sağlıklı hayat için sağlıklı çevre: İnsan, hayvan ve bitki sağlığı birbiriyle ilgili olup bu üç unsur bütüncül ele alınmalıdır. Yaşanılan ortamın havasının, suyunun, toprağının temiz ve yeterli olması sağlıklı bir hayat için gereklidir. Bunlar ise yerel yönetimlerinde görev ve sorumlukları arasına girer. Yerine getirilebildiği oranda yerleşim yerlerimiz daha sağlıklı, yaşanabilir olmaktadır. İzmit’imiz 1930’larda yirmi otuz bin nüfuslu şirin bir yerleşim yeri, Kocaeli ise çok fazla doğal zenginlik ve güzelliğe sahiptir. Her türlü sebze ve meyvesi ile zengin bir tarım bölgesidir. Bu özelliği ile İstanbul’un meyve ve sebze ihtiyacını karşılamaktadır. Bu sebeple yerli halkına manavlar denildiği söylenir. Denizi her türlü balığın bulunduğu, Başiskele sahilleri iri istakozları sebebiyle tarihi Astakoz’un bulunduğu yerdir.
Tersane Gölcük’e 1924’te, Donanma Komutanlığı 1933’te gelmiştir. SEKA Kâğıt Fabrikası ise İzmit’te 1934’te kurulmuştur. Yarımcaya 1961 de Tüpraş, 1965’de ise PETKIM kurulmuştur. Daha sonra bölgemizde lastik fabrikaları ve diğer sanayi kuruluşları da gelmiş ve Kocaeli sanayi şehrine dönüşmüştür. Bu durum ise bölgemize yoğun bir göç ve nüfus artışına sebep olmuştur. Hızlı şehirleşme 80’li yıllara gelindiğinde İzmit’imizde ve bölgemizde ciddi çevre sorunlarına sebep olmuştur. Havası, insanların ev pencerelerini açamayacak kadar kötüdür. Yazın çöp ve lağım kokusu, kışın kömür kokusu çok rahatsız edici boyuttadır. İçme suyu kesintileri sebebiyle sıkıntı yaratırken, denizin kirliliği birçok yerde sahillere yanaşılamayacak kadar kötüdür. Denizinde yaşayabilen balıklar mazot kokusu sebebiyle yenilemeyecek durumdadır. Kısacası şehrimiz, insanlar ve diğer canlılar için sağlıklı yaşam şartlarının çok kötü olduğu hale gelmiştir.
İzmit dâhil diğer ilçe ve belde belediyelerimiz sorunları çözmeye yönelik bir şeyler yapmaya çalışmaktadır. Ama sorunlar büyük olduğu için yetersiz kalınmaktadır. Çevre konusunda ilk önemli adım şimdiki outlet alışveriş merkezinin olduğu yerdeki vahşi çöp depolama alanının kaldırılma girişimidir. Bu 1988’de İzmit Belediye Başkanı Necati Gençoğlu’nun çalışmasıdır. Bu girişim daha sonraki Belediye Başkanı Sefa Sirmen döneminde sürdürülmüş, 1993’te İzmit Büyükşehir Belediyesi statüsü kazanması ile hızlanmıştır. 1994’te İzgaz’ın, 1996’da IZAYDAŞ ın kurulup hizmete girmesi bu dönemde olmuştur.
Izaydaş çöp sorununun çözülmesinde İzgaz ise doğal gaz ile ısınma imkânı sağlayarak hava kirliliğinin düzelmesini sağlamıştır. Yine Sefa Sirmen’in başkanlık döneminde 1999 ‘ da Yuvacık Barajı ve Temiz Su Arıtma Sistemi hizmete girmiştir. Bu da içme suyunun yeterli ve güvenli hale gelmesine imkân yaratmıştır. Bu konularda daha detaylı bilgiyi Kocaeli Su Medeniyetinden Damlalar isimli ISU̇ yayınından okuyabilirsiniz.
Su Kocaeli’nde musluktan içilir: İzmit Büyükşehir Belediye Başkanlığı, 2006 yılında il genelini kapsayacak şekilde düzenlenerek Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı şeklinde çalışmaya başlamıştır.
2004 yılında başkanlığa seçilen İbrahim Karaosmanoğlu döneminde şehrimiz çevre yatırımları bakımından da önemli hizmetler almıştır. İzgaz ‘ ın hizmeti ilçe ve köylere kadar genişletilmiştir. Kandıra Namazgâh Barajı ve Temiz Su Arıtma Tesisi olmak üzere muhtelif yeni temiz su kaynakları, Sapanca Gölü-Yuvacık arıtma su bağlantısı bunlardandır. Türkiye’nin en modern su laboratuvarından biri hizmete sokularak hem temiz hem de kirli suların tetkik, takip ve kontrolleri güvenli imkânlara kavuşmuştur. Bu sayede şehrimiz musluktan su içilebilir özelliğe sahip olmuştur. Yürüyüş parkurları, köylere kadar yapılan spor aletli parklar, başta yol kenarı olmak üzere yapılan ağaçlandırmalar, Seka Park gibi şehre nefes aldıran pek çok çalışmalar bunlardandır.
İnsanları rahatlatacak, zamanlarını güzel ve iyi geçirebilecek çalışmaların her biri sağlığa dolaylı olarak katkı veren hizmetler olup takdir ve teşekkür edilesi çalışmalardandır.
Sahilimizde olta ile balık tutup istakozları görebilecek miyiz? (Devam Edecek.)
Bilindiği gibi, Anayasa Mahkemesi milletvekili seçilen Can Atalay davasında “hak ihlali kararı” verdi. Ağır Ceza Mahkemesi tahliye kararı vermesi gerekirken kararı uygulamadı topu Yargıtay’a attı.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi de kararı uygulamadığı gibi AYM’nin “yetki aşımı yaptığını” öne sürerek, ihlal kararı veren üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.
Anayasa Mahkemesi kararını uygulamayan Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin tavrı, iktidarın söylediği gibi, “yargı organları arasında ortaya çıkan içtihat farkı” değildir. Devletin temellerini sarsacak bir eylemdir.
“AYM hak ihlalleri konusunda yetkili makamdır. Ortada bir hak ihlali varsa burada son sözü söyleyecek olan AYM’dir.” Anayasanın 153. maddesine göre, “Anayasa Mahkemesi’nin kararına herkes uymak zorundadır.”
Karar eleştirilebilir, doğru bulunmayabilir fakat herkes uymak zorundadır.
Böyle bir yetki tartışması hukuki olmadığı gibi, yetkiye dair uyuşmazlığı çözmek konusunda “hukuki bir boşluk olduğu” iddiası da doğru değil.
Anayasamızın 158. Maddesi çok açık ve net bir şekilde bu türlü sorunların nasıl çözümleneceğini göstermektedir: “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.”
Önce Adalet Bakanı sonra Cumhurbaşkanı Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin hukuka aykırı kararını eleştireceği yerde bu kararı destekledi.
Erdoğan “İki yüksek yargı organımız arasındaki içtihat farklarının kalıcı bir şekilde giderilmesi için gayret göstereceğiz. Sorunun acil çözümü anayasal ve yasal değişikliklerin süratle yapılmasından; kalıcı çözümü yeni ve sivil anayasadan geçmektedir” dedi.
Erdoğan’ın “devlet başkanı sıfatıyla, biz bu tartışmada taraf değil hakem konumundayız” demesi de ayrı bir tartışma konusudur. Cumhurbaşkanının hele hele partili bir Cumhurbaşkanının hakemlik yetkisi yoktur. Olsa bile zaten tarafsız olmayacağı açıklamalarından belli olmuştur.
Bu gelişmeler, bu akla ziyan krizin “yeni anayasa” yapmak için bahane olarak kullanılacağını gösteriyor.
Hatta “acaba böyle bir bahane üretmek için kurgulanmış bir kriz mi üretildi?” kuşkusuna yol açıyor.
*********************************
AKP’nin Yeni Devlet Yapılanması Planı
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “yeni anayasa” talebinin arka planında gelecek seçimde tekrar aday olmasını engelleyen iki dönem kuralı ile ittifaklara mahkûm eden %50+1 kuralını kaldırmak olduğunu düşünüyoruz.
Fakat Arslan Bulut, Yeniçağ’daki köşe yazısında, bunun dışında ve daha da önemli bir hedefi olduğunu iddia ediyor:
“AKP’nin amacı, rejimi değiştirmektir. İktidarın rejime aykırı icraatları, Anayasa suçu işlediğini gösterir, yoksa Anayasal rejim ve cumhuriyetin kuruluş felsefesi, bütün darbelere rağmen hukuken ayaktadır.”
“AKP iktidarı, ‘Yeni Anayasa projesi’ ile hâlen ayakta olan rejimi yıkmaya ve yeni bir devlet kurmaya çalışıyor. Özlemi içinde oldukları devlet, Türk devleti değil, Türk-Arap- Kürt koalisyonundan oluşan bir federasyondur.”
****
Bu tespitleri inandırıcı kılan birkaç olayı hatırlayalım:
Cumhurbaşkanı Askeri Başdanışmanı sıfatı taşıyan emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’yi hatırlarsınız. Tanrıverdi, CHP E. Genel Başkanı K. Kılıçdaroğlu’nun “paramiliter kuruluş” dediği, SADAT’ın kurucusudur.
Adnan Tanrıverdi’nin düzenlediği uluslararası toplantıda açıklanan “İslam Ülkeleri Konfederasyonu Anayasası” ile yeni bir devlet oluşturma hedefi ortaya kondu. Bu devletin resmi dili Arapça, bayrağı kırmızı-yeşil zemin üzerine beyaz ay ve milli devlet sayısı kadar yıldız, başkenti İstanbul ve para birimi “Asrika Dinarı” olacaktı. Bu devletin temel amacı; “İslam şeriat ve akidesini hâkim kılmak” idi.
“3. Asrika Kongresi’nde” konuşan Cumhurbaşkanı Askeri Danışmanı E. Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, “Mehdi’nin geleceği gün için hazırlık yapıyoruz” ifadelerini kullanmıştı.
****
ABD yönetimlerinde çok etkili olan Evangelistler de “İsa Mesih’in geleceğine inanıyorlar ve hatta bir an evvel gelmesi için “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” çabası içindeler.
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bu inancın da motive ettiği bir proje.
BOP ilk defa 2003 yılında ABD Dışişleri Bakanı sıfatıyla Condoleezza Rice’ın 22 ülkede “yeniden şekillendirme” yapılacağına dair makalesi ile duyurulmuştu.
Elbette bu projenin kısa ve orta vadeli gerçek hedefleri şunlardır: • ABD’ye rakip olabilecek muhtemel gücün oluşmasını engellemek. • İsrail’i emniyet altına almak. • Petrol, doğalgaz, bor ve toryum gibi değerli kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak. • AB, Çin, Rusya ve Japonya gibi ülkeleri bu kaynaklardan uzak tutmak.”
Ancak Evangelistler için bu hedeflerin nihai amacı “İsa Mesih’in geleceği güne hazırlıktır.”
Siyonist Yahudilerin, Türkiye’nin bir kısmını da içine alan, “Vaat edilmiş toprakları” ele geçirme ve “Büyük İsrail Devleti’ni” kurma ülküleri de benzer inançlarla motive edilmektedir.
Bu noktada Ramazan Kurtoğlu’nun şu tespiti önemli: “Tarihte ilk kez farklı inanç ve hesaplarla; Kral Davud soyundan gelen Yahudilerin beklediği ‘Mesih’, Evangelist Hristiyanların beklediği ‘İsa Mesih’, Şii Müslümanların beklediği ‘kayıp 12. İmam olan Mehdi’, Bazı Sünni Müslüman cemaatlerin beklediği ‘Mehdi’ şaşılacak derecede örtüşüyor.”
*********************************
Bop’un Yeniden Şekillendirme Planı
2004 yılında “ABD Başkanı George W. Bush, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan’a Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı görevini vermişti.”
Zaten Erdoğan’ın o yıllarda “BOP’un eşbaşkanlarından biri olduğunu” gururla söylediği videolar hala internette mevcut. Nisan 2023 ayında SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu “Tayyip Bey BOP’un hâlâ eş başkanı” dedi.
Büyük Ortadoğu Projesinin “yeniden şekillendirmek” istediği devletlerden birisi hatta en önemlisi Türkiye’dir.
Bu bilgilerin ışığında Arslan Bulut’un şu değerlendirmesini dikkatlerinize sunmak isterim:
“İsrail’in güvenliği için;
Irak, Suriye ve Libya’nın çökertilmesi gerekiyordu. Bu işler için AKP iktidarı kullanıldı.
Suriyelileri, Afganları, kısaca milyonlarca insanı Türkiye’ye kabul etmelerinin yani nüfus yapısını değiştirmelerinin asıl sebebi ise Türkiye’de Türkleri etnik unsurlardan biri derecesine düşürmektir.
Ülke ekonomisi de akıl dışı kararlarla çökertiliyor ki, kimsenin direnecek mecali kalmasın!
Bütün bunlar, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi adına yapılmaktadır.”
“Yeni Anayasa” talebinin arka planını doğru anlamak lazım.
YÖK, lisansüstü tezlerinin Türkçe dışındaki dillerle de yazılabileceğine karar verdi. Yani şimdiye kadar Türk üniversitelerinde Türkçe yüksek lisans ve doktora tezi yazılırken, bundan böyle Türkçe dışında dillerle de yazılabilecek. Karar, sadece Türkçe eğitim yapan üniversiteleri kapsıyor. Mesela İngilizce eğitim yapan üniversitelerde, haşa, İngilizce dışında tez yazılamayacak.
Tabii Türkçe dışında tez yazıldığında Türkçe dışındaki dile hâkim bir tez danışmanının bulunması gerekir. O “diğer” dilde okur, yazar, konuşur bir jüri gerekir. Nihayet alınan unvanı hak edilmiştir diye tasdik edecek bölüm başkanından dekanına herkesin de o dili anlaması gerekir, değil mi? Yoksa maazallah bu zevat tezleri dinlemede, okumadan kabullenecek, imzalayacak değil ya. Bu kararın gerekçesi nedir, dünyada bunun benzerleri var mıdır?
Bu soruların cevabı yok. YÖK’ün üniversitelere talimatları, tam de öyle, yani talimat niteliğinde olduğu için bir gerekçe belirtmesine de lüzum yok. YÖK, Anayasa Mahkemesi midir ki kararları tartışılsın!
Ben bu “olay”ı fırsat bilip şu “bilim dili” ve öğretim dili konularını tekrar sorgulamak isterim.
Bilim hangi dille yapılır?
Yaygın bir yanlış anlama var. Sanki bazı diller bilim yapmaya daha yatkın, bazıları değil. Bu anlayış daha da ileri götürülür. Mesela Türkçenin matematiğe dayanan bir yapısı var; dolayısıyla bilime daha yatkındır veya Almanca çok dakik bir dildir onun için Almanca ile iyi bilim yapılır denir.
Bunlar geçerli iddialar değildir. Edebi birikimi bulunan, bir devletin dili olmuş her dille bilim yapılır. Bir dilde bilim yapılabilmesi için aklıma iki şart geliyor:
Dil standartlaşmış olmalı. Birbirini rahatlıkla anlayamayan bir lehçeler topluluğu olmamalı. Bu da o dilin bir devletin dili olması, o dille öğretim yapılmasıyla mümkündür. Dilin işlenmiş olması, o dilin bir edebiyat birikiminin bulunması da standartlaşmayla mümkündür. Standartlaşma ile edebiyat birikimi arasında tavuk-yumurta ilişkisi var. Edebiyat birikimi varsa bu standartlaşmayı doğuracaktır; standartlaşma varsa, o dille edebiyat yapılacaktır.
O dilde bilim terimleri bulunmalı. Kelimeler başka, terimler başkadır. Terimler günlük lisanda değil, bilimin uzmanlık alanlarında kullanılır. Aynı kavramın tek adı olmalı, her terim sadece bir anlama gelmelidir. Bu son cümle de “terim”in tanımı gibi zaten.
Kültür, dil ve terimler
Şart diye anlattığımın gerçekleşmesi yüz yıllar, hatta bin yıllar alır. Edebiyat kültürün bir parçasıdır. Hem de çok büyük bir parçası. Sosyolog Gellner, “Dil kültürün bir bileşeni değildir, dil kültürdür.” diyor. Tam doğru değil belki ama büyük çapta doğru. Benim “kültür” tarifim de burada etkili: Kültür, bir insanın bir ömür boyunca oluşturamayacağı bir mirasın adıdır. Dil ve edebiyat, böyle miraslardır.
Şartın gerçekleştirilmesi daha kolaydır. Bir insan bir ömürden kısa bir vadede bir bilim dalının terimlerini türetebilir. Zor olan herkesin o terimleri ve yalnız o terimleri kullanmasını sağlamaktır. Terimler ya o ülkenin bilim dünyasında kendiliğinden türemiştir, yahut da bilinçli olarak üretilmiştir. Her iki halde de standartlaşma şarttır. İstanbul’daki bilim adamları “sıcaklık” derken Ankara’dakiler aynı şeye “ısı”, bir başkaları “hararet”, diğerleri “heat” derse o dille bilim yapılamaz.
Diyelim bu şartlar yerine getirildi. Başka ne lazım?
Türk eğitimi nece konuşur?
Son bir şart var: O dille ülke çapında aktif bilim yapılıyor, ülkedeki bilim adamları, sıkıntı çekmeden birbirleriyle o dille bilim konuşabiliyor olmalı. Yalnız kendi kurumlarındakilerle değil, başka kurumlardaki meslektaşlarıyla da… Türkiye’de öyle mi? Kesinlikle hayır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeki bilim adamının bilim yaparken konuştuğu dille Ankara Üniversitesi’ndekinin konuştuğu dil farklıdır. İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki araştırmacılarla Boğaziçi’ndekilerin de…
Bugünkü eğitim yapımızda bir gencin hiç Türkçe bilim duyup okumadan orta öğretimin bir ucundan girip öbür uçtan çıkması mümkündür. Hatta profesör olup emekli olması. Emekli olduktan sonra da, “Bunlar distillation’a damıtma diyormuş, galiba ben de ilkokulda duymuştum.” demesi de muhtemel.
YÖK’ün, Türkçe eğitim yapılan üniversitelerde yabancı dillerle tez yazılabilmesi kararı, diplomatik tabirle, “Bu problemlerin çözülmesine yardımcı olmaz!”
Dil yaresine çare bulmak kolay değil. Devam edeceğim.
Her müslümanın her vasfı müslümanca olması vâcip / zorunlu iken, hayâtın her safha ve ânında bu, böyle cereyan etmiyor, bu şekilde güzar edip geçmiyor. Keşke, her vasfı düzgün olsa, ama hayâtta bu kabil ve mümkün değil. Bunun gibi, her kâfir / inançsız ve kötü şahsın da, her vasfı; onun kâfir / inançsız veya kötü olmasından, yani küfür ve imansızlığından ileri gelmez.
Evet, her fâsık / günahkârın her vasfı; her zaman onun fâsık ve günahkâr olmasından, yani fıskından kaynaklanması gerekmez. Öyleyse, bir kâfirin müslim ve islâmca olan bir vasfı; müslümanın gayri islâmî / islâm dışı, meşru olmayan kötü vasfı karşısında ona üstün gelir.
Tabii bu galebe çalış; hakkın kendisine değil, müslümanın bâtıl ve yanlış metoduna karşı kazanılmış bir galebedir. Kaldı ki, dünyada hayatın hakkı her şey ve herkes içindir. Hayat, herkesin en tabiî ve doğal hakkıdır. Müslüman veya kâfir olması bu müşterek hak olan gerçeği değiştirmez.
Çünkü Allah’ın herşeyi içine alan rahmetinin mânâlı ve anlamlı bir tecellîsi / görüntüsü var.
Nitekim hayat hikmetinin bir sırrı var ki, küfür / inaçsızlık ona mâni ve engel değildir.
Allah’ın kemal vasfından şer’î tecelîleri var. Meselâ irade vasfından gelen meşiet / istek ve takdiri. Yine Allah’ın tekvînî / yaratılışla ilgili olup tabiat kanunları dediğimiz şeriatı, yani kanunları var. Ayrıca, Allah’ın kelâm vasfından gelen Kur’an’dan kaynaklanan kelâmî / sözlü âyet dediğimiz kanunları var.
Müslümanların bunlara itaat edeni / uyanı var, bunlara isyan eden / uymayanları var.
Bunun gibi, tekvînî / yaratılışla alâkalı / tabiat kanunlarına karşı da, uyan var uymayanlar var.
Kevnî yani Allah’ın koyduğu tabiat kanunlarına uyup uymayanlar da mükâfat ve cezalarını bu dünyada göreceklerdir. Uyanlar dünyada sağlanan maddeten ileri ve rahat bir yaşayışın mensubu olacaklar. Uymayanlar medenî ve teknikte ileri bir dünyanın gerisinde kalarak, dünya nimetlerinden kendilerini mahrum ve yoksun bırakmak gibi bir geriliğin zebunu olacaklardır.
Nasıl ki, “Men sabere zafere.” / “Sabrın sonu zaferdir.” Dünyada çalışanın ve bu yolda herşeye katlananın mükâfatı güzel ve rahat bir hayata kavuşmaktır.
Dünyada tembel olup, gereği gibi çalışmayanların karşılığı ise, sefaletten başka bir şey değildir.
Velhâsıl çalışmanın karşılığı servet, bunda sebatın karşılığı ise mükâfattır.
Tıpkı zehirin ölümcül bir hastalığa sebep olması, panzehirin sıhhate kavuşturması gibi.
Evet müslüman dünyada Allahın tekvîni ve kelâmî kanunlarına itaat etmezse; dünyada maddeten ahirette ise mânen kayıpta olur.
Kâfirin, Allahın kevnî yani tabiat kanunlarına uyduğu, onlara göre hareket ettiği takdirde, elde ettiği maddî üstünlük ile, bunların gereklerini yerine getirmeyen müslümana karşı galebe edip üstünlük sağlayacağı tabiî bir netîcedir.
Evet, Allahın fıtrî ve yaratılış kanunlarına göre hareket eden, kâfir de olsa bu dünyada müslümana galebe çalacağı, ona üstün geleceği İlahî bir gerçektir.
Müslüman da olsa, Allah’ın koymuş olduğu kevnî / yaratılış ve fıtrî kanunlarına göre hareket etmeyen müslümanın; dünyada kâfir karşısında mağlûb ve perişan olacağı kesin bir hakikattir.
Şüphesiz bu mağlubiyet, hakkın yenilgisi değil, kâfirin doğru metodunun, müslümanın bâtıl ve yanlış metodu karşısında sağladığı bir üstünlüktür. Yoksa hak yenilmiş değildir. İlk fırsatta kendisini göstereceği muhakkaktır. Müslümanın imanlı oluşunun, kendisini er geç ebedî bir kurtuluşa mazhar kılacağı bilinen bir husustur.
Kâfirin ebedî hayatta, daimi bir kaybın sahibi olacağı da, yine herkesin mâlûmudur. Ama Allah, müslümanın dünyasının da, mamur olmasını istiyor. Ve ancak dünyada kuracağı üstünlük sayesinde, başkalarını islâma çekmesinin mümkün olacağına dikkat çekiyor.
Unutmayalım ki, “İ’lâ-yı Kelimetullah.” / “Allahın ismini yüceltmek” ve O’na insanları celbetmek; maddî terakkîye vabeste / bağlıdır. Çünkü her hususta ileri olmayanların çağrısına kimse kulak asmaz.
Oğuz Çetinoğlu: Mülâkatımıza Anayasa Mahkemesi (AYM) hakkındaki genel bilgilerle başlayabilir miyiz?
Av. Süleyman Seyit Aksoy: Anayasa’dan başlamalıyız. Anayasa, devletin yönetim sisteminin temel yapısını ve bu yapının işleyiş tarzını, devlet organlarının yetki ve vazifelerini belirler. Vatandaşların hak ve menfaatlerini koruma altına alır. Devlet ile vatandaş arasındaki ilişkileri tanzim eder.
AYM kurulmasını sağlayan Anayasa, 27 Mayıs 1960 Askerî darbe yönetimi tarafından hazırlandı ve 9 Temmuz 1961 târihinde yapılan halk oylaması ile kabul edildi. Kuruluş hazırlıkları tamamlanarak 25 Nisan 1962 târihinde kuruldu.
Anayasa Mahkemesi:
*Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından kabul edilen kanunların ve iç tüzüğün Anayasa’nın emrettiği şekil ve esaslara uygun olup olmadığını kontrol eder.
*Anayasa değişikliklerini şekil bakımından inceler, kabul veya ret eder. Değişiklik yapma yetkisi yoktur.
*Yüce Divan vazifesi görür.
*Siyâsî Partileri denetler.
*Cumhurbaşkanı dâhil, devlet organlarının her kademesi, AYM’nin kararlarını uygulamak mecburiyetindedir.
Çalışma sistemi iç tüzüğe göre işletilir.
Dâvâ konularına göre kabul için gerekli oy sayısı, ayrı ayrı tespit edilmiştir.
Çetinoğlu: AYM ile Yargıtay arasında çıkan anlaşmazlık hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Av. Aksoy: Evveliyatından başlayalım. Avrupa Birliği (AB) 2010 yılında, TC hükümetinden ferdî başvuruların incelenip karara bağlamasını talep etti. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş kapısının açılmasına vesile olur ümidiyle, 23 Eylül 2012 târihinde, hak ve özgürlüklerin ihlâli konusunda mağdur şahıslara AYM’ne başvurma hakkı TBMM’nce kabul edildi.
Kabul edilen söz konusu 153. maddeye göre ‘AYM’nin kararları kesindir ve bağlayıcıdır. Bu karara herkes ve her makam riâyet etmek mecburiyetindedir. Yargıtay da bu mecburiyetin muhatabıdır.
Çetinoğlu: Can Atalay meselesi nedir?
Av. Aksoy: Avukat Can Atalay, Gezi Parkı dâvâsından 18 yıl hapis cezasına mahkûm edilerek 25 Nisan 2022’de tutuklandı. Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde kalan Atalay, 14 Mayıs 2023 Genel Seçimleri’nde TİP’in Hatay milletvekili seçildi. Milletvekili seçilmesinin ardından avukatları aracılığıyla mazbatasını alan ancak tutukluluğu sebebiyle milletvekili yeminini edemeyen Atalay ile ilgili Yargıtay’a yapılan tahliye talepli başvuru reddedildi.
Can Atalay talebi reddedilince ‘kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği’ gerekçesiyle AYM’ye başvurdu.
Atalay’ın ‘yasama dokunulmazlığı’ gerekçesiyle yaptığı başvuru 5 Ekim’de AYM 2. Bölüm’de görüşüldü. Beş kişiden oluşan heyet, başvuruyu AYM Genel Kurul’a sevk etme kararı aldı. Kararda, ‘başvurunun niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden, AYM İç Tüzüğü’nün 28’inci maddesi uyarınca Genel Kurul’a sevkine karar verildi’ denildi.
AYM Genel Kurulu 12 Ekim’de dosyayı görüşerek 25 Ekim’e erteledi. AYM 25 Ekim’de görüşerek Atalay’ın başvurusunu karara bağladı. ‘Seçme ve seçilme hakkı’, ‘kişi güvenliği ve hürriyeti hakkı’ yönlerinden hak ihlali olduğuna ilişkin kararın kısa gerekçesi, yargılamanın yapıldığı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Gerekçeli karar daha sonra Resmî Gazete’de yayımlandı. Kararda, Can Atalay’ın hakkının ihlal edildiği söylendi, yeniden yargılamanın yapılması gerektiğine hükmedildi. Can Atalay’a 50.000 TL tazminat ödenmesi gerektiği de belirtildi.
13. Ağır Ceza Mahkemesi de dosyayı Yargıtay 3. Cezâ Dâiresi’ne gönderdi.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, AYM’nin Can Atalay hakkında ihlal kararını vermesine ilişkin mütalaasını Yargıtay 3. Ceza Dâiresi’ne gönderdi. Mütalaada, ‘Milletvekili, Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 83/2 maddesinde öngörülen yasama dokunulmazlığından yararlanamayacaktır’ denildi.
Yargıtay 3. Ceza Dâiresi, Can Atalay hakkında hak ihlali kararı veren Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. Dâire, AYM’nin ‘hak ihlali’ kararına uyulmamasına hükmetti. Dâire, Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi için kararın bir örneğini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) gönderdi.
Çetinoğlu: Şimdi ne olacak?
Av. Aksoy: Bekleyip göreceğiz. Önceki gelişmeler tahminlerin ve beklentilerin dışında idi. Bu sebeple sonraki gelişimeler hakkında tahminde bulunmak zor.
Çetinoğlu: Adâlet Bakanı duruma müdâhil oldu.
Av. Aksoy: Adâlet Bakanı; ‘Vatandaşlarımız Avrupa mahkemelerine gitmeden kendi mahkemelerine başvurması için reform sayılacak uygulamayı başlattık. 130.000 dosya var. Buna bakacak üye sayısı 15 kişiden ibârettir. Zamanında ve sağlıklı sonuçlandırması mümkün mü? Burada bir reform ihtiyacı yok mu?’ Diyerek ferdî müracaat hakkının iptal edileceğini îma ediyor.
Çetinoğlu: Edilebilir mi?
Av: Aksoy: Belli şartlara uyularak anayasa değişikliği ile edilebilir.
Çetinoğlu: Okuyucularımız için Anayasa değişikliğinin gerektirdiği şartları anlatır mısınız?
Av. Aksoy: Anayasa değişikliği yapılabilmesi şartlarına geçmeden önce milletvekili sayısının partilere göre dağılımına bakalım:
Adâlet ve Kalkınma Partisi………… 264
Cumhuriyet Halk Partisi…………….133
Milliyetçi Hareket Partisi…………… 50
Yeşil-Sol Parti………………………. 61
İyi Parti…………………………….. 42
Devâ Partisi………………………… 14
Gelecek Partisi…………………….. 10
Saadet Partisi…………………………10
Yeniden Refah…………………………5
Türkiye İşçi Partisi…………………….3*
Hüda-Par……………………………….3
Toplumcu Demokrasi Partisi…………..1
Bağımsız……………………………….1 Toplam………………………………597 (3 milletvekili vefat etti)
*Can Atalay hapiste olduğundan oy kullanamıyor
Anayasanın değiştirilmesi, ‘seçimlere ve halkoylamasına katılma’ maddesinde yer alan bilgilere göre şöyledir: Anayasanın değiştirilmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla teklif edilir. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür. Değiştirme teklifinin kabulü, Meclisin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür.
TBMM’de üye tam sayısı 600’dür. Anayasa’da değişiklik teklifi üye tamsayısının en az üçte biri olan 200 milletvekili tarafından yazıyla teklif edilebilir. Ancak bu değiştirme teklifinin kabulü için beşte üç çoğunluk yâni 360 vekilin ‘kabul’ oyu vermesi gerekir.
Yeterli oy sağlanamaz ise, Cumhurbaşkanı Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları, bir daha görüşülmek üzere TBMM’ne geri gönderebilir. Meclis geri gönderilen Kanunu, üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile (400 millletvekilinin oyu ile) aynen kabul ederse Cumhurbaşkanı bu Kanunu halkoyuna sunabilir.
Anayasa değişikliğinin referandumla yapılabilmesi için milletvekili tam sayısının 3’te ikisi kadar, yâni 400 oy gereklidir. AKP +MHP oyları: 264 +50= 314 tür. 86 milletvekiline ihtiyaç vardır.
Mecliste üye tamsayısının beşte üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkındaki Kanun, Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazetede yayımlanır.
Bu durumda Anayasa değişikliğinin halk oylamasına sunulmasının kaçınılmazdır.
Halkoyuna sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların yürürlüğe girmesi için, halkoylamasında kullanılan geçerli oyların yarısından bir fazlasının kabul oyu gerekir.
AKP yönetiminin ferdî başvurular dışında da Anayasa değişiklikleri istediği biliniyor. Ancak bu değişikliklerin neler olduğu hususundaki bilgiler, tahminden ve yakıştırmadan öteye geçemiyor.
Çetinoğlu: Referandumla alâkalı ihtimallere göz atabilir miyiz?
Aksoy: Referandumla Anayasa’da istenilen değişikliğin kabulü için %50+1 oy gereklidir.
Çetinoğlu: Mümkün mü?
Aksoy: Olabilir de olmayabilir de…
Çetinoğlu: Tahminlerinizi lütfeder misiniz?
Aksoy: Netice bıçak sırtındadır.Medya haberlerine göre vatandaş, hayat pahalılığından bunalmıştır.Red oyu verebilir.
Çetinoğlu: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, fakirlik ve sıkıntı yok diyor…
Aksoy: Gerekçesi şu: Türkiye’de açlık sınırı 11.525,- lira. Asgarî ücret ise 11.402,- lira…
Çetinoğlu. En düşük emekli aylığı 7.500,- lira… Bunların sayısı da 10.000.000 civarında…
Aksoy: Oylama neticesini beklemek gerek…
Çetinoğlu: Asıl meselemize bakarsak Efendim…Bu durumda en sağlıklı yol nedir?
Av. Aksoy: Sağlıklı yoldan önce tercih edilmemesi gereken, sağlıksız diyebileceğimiz yolu belirteyim: Başsavcılık kendisine vâki başvuruyu dikkate alır da yetkisi olmaksızın AYM’nin kararını iptal ederse, AYM büyük bir yara alır, bundan sonraki kararları tartışılır.
AYM kararlarının tartışılmasında mahzur görmeyenler olabilir. Fakat neticede AYM’nin siyâsetin emrine girdiği kanaati oluşur ki bu tehlikelidir. Hatta şimdiden, AYM’ni siyâsetin emrine alabilimek için Anayasa’da değişiklik yapılmak istendiği iddiaları da dillerden kulaklara fısıldanmaktadır.
Çetinoğlu: Adâlet Bakanı haksız mı?
Av. Aksoy: Haklı. Fakat çâresi, AYM’nin kararını iptal etmek değil. 130.000 rakamında abartma olduğunu düşünüyorum. 10.000 civarında olabilir. Bu da büyük rakamdır.
Çetinoğlu: Hakem veya hakem heyeti de mevzuata aykırı olsa gerek.
Av. Aksoy: Evet öyle. Fakat hiç de çâresiz değiliz.
Çetinoğlu: Bildiğiniz bir çâre var mı?
Av. Aksoy: İyi niyetle istişâre edilerek bulunur.
Av. SÜLEYMAN SEYİT AKSOY: 1960 yılında Sivas’ta dünyaya geldi. İlk ve ortaokul ile liseyi Sivas’ta bitirdi. Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul’da başladığı serbest avukatlık mesleğine devam etmektedir. İyi derecede İngilizce bilen Aksoy’ın bir bay bir bayan iki evlâdı, ikisi kız, ikisi erkek dört torunu vardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 100.yılında ve Atatürk’ün ölüm yıldönümünde benim gibi Türk vatandaşlarını çok mutlu eden ama Türk Milleti ile Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanlarını çok üzen gelişmeler yaşandı.
Bu törenlerde ve günlerde, Türk Milleti varlığını ve birliğini dosta düşmana tüm azameti ile gösterdi.
Atatürk bizlere daima “iç cephe”nin öneminden bahsederek iç cephenin sağlam tutulması gerektiğini vasiyet etmişti.
Türk Milleti de, muhataplarına ama Cumhuriyet’in 100.yıl gününde ama 10 Kasım’da iç cephenin ne kadar sağlam ve dirençli olduğunu gösteren gereken mesajları verdi.
Yaşananlar bize, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in “Milletleşme Projesi”nin başarıldığını gösterdi ve buna çok sevindik.
Hatırlayın ki, Osmanlı-Türk İmparatorluğu din esasına dayalı çok kültürlü, çok dilli ve çok etnik kökeni içinde barındıran bir devlet idi… Bu devletin yıkılması ile birlikte Türk unsuru esas alınarak milli, üniter ve laik bir devlet kuruldu aynı zamanda milletleşme yolunda önemli adımlar atıldı.
Aslında bir zenginliğimiz olan bu farklılıklar düşmanlarımız tarafından onlarca yıldır kaşınmaya çalışıldı. Ancak yaşananlar karşısında vatandaşlarımızın sergilediği birlik ve bütünlük bu art niyetli teşebbüsleri boşa çıkarmıştır. Bu 29 Ekim ve 10 Kasım’da çok net görülmüştür. Milli birlik ve bütünlükten yana tavır koyan bütün vatandaşlarımızın bu tutumu her türlü takdirin üzerindedir.
Türk Milletinin sergilediği bu güçlü irade, düşmanlarımızın Türkiye ile ilgili planlarını yeniden gözden geçirmesini gerektirecektir. Unutmayalım ki, düşman saldırmak için en zayıf anınızı kollar!
Türkiye’nin yakın çevresi başta olmak üzere dünyanın birçok köşesi ateş çemberi içindedir. Birilerinin planlarında Türkiye’yi de bu ateş çemberinin içine almak vardır. Ancak 29 Ekim ve 10 Kasım’da Türk Milletinin oluşturduğu eşsiz tablo, Türkiye’nin düşmanlarının içte ve dışta planlarını yeniden revize etmesini gerektirmiştir.
Onun için tarihi bir olay yaşanmış ve Türk Milleti oyunları bozmuş tuzakları kaldırıp atmıştır.
Böyle bir tarihi hadiseye bilerek veya bilmeyerek katkı sunan vatandaşlarımızın her birine ayrı ayrı teşekkür ile, şükran dolu duygularımı arz ediyorum.
“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demeye devam ederek birliğimizi daha da pekiştireceğimizden ve üzerimize yönelecek tehlikeleri her birlikte bertaraf edeceğimizden zerrece şüphem yok!
Yeter ki, Türkiye’nin hepimiz için asla vaz geçilmeyecek bir vatan olduğunu unutmayalım!