Dünyanın gözü önünde çirkin bir oyun oynanıyor. Ortadoğu’ya ABD çıkarlarına uygun bir şekil verilmeye çalışılıyor. Bu işte kullanılan malzeme ABD’nin Ortadoğu’daki gerçek müttefiki İsrail’dir. Bu nasıl savunmadır ki 15.000 Filistinli, çoğu kadın ve çocuk, siviller rahatça öldürülüyor. Camiler, okullar, kiliseler ve hastaneler bombalanıyor. Ayakta bina kalmıyor. Büyük çoğunluğu yıkılıyor. Yıkıntılar altında kalan şehitlerin sayısı da bilinmiyor. Arap ülkelerinin çoğu diplomatik çözüm peşinde… Toplantılarda veya sinemalarda verilen aralara benzer şekilde silahların bir süre susması ateşkese tercih ediliyor. Anlaşılan ABD emrindeki İsrail’in hesabında daha birçok Filistinliyi öldürmek var. Farklılıklara saygı ve bir arada yaşama şuuru dinamitleniyor. ABD ve İsrail sürekli artacak bir krizi besliyor.
Irkçı İsrail kana doymuyor. Aslında bu bir savaş değil; açıkça bir soykırımdır. Çünkü, soykırım bir gücün veya ülkenin kendine karşı olan bir gurubu sistemli bir şekilde ortadan kaldırma sürecidir. İsrailli muhaliflerin de oynanan oyundan rahatsız oldukları açıktır. Hiç kimsenin diğerinin yaşama hakkını ortadan kaldırması kabul edilemez. İnsan haklarının en önemlisi yaşama hakkıdır. Milletlerarası yasaları çiğnememek esastır. ABD’nin de çirkin yüzü ortaya çıkmıştır. Soykırımın kuralı yoktur. Yüzlerce silahı ve malzemeyi İsrail’e veren patron ABD’dir. 7 Ekim sonrası AB’nin ve güdülen Batılı ülkelerin terör filmi kopmuştur. Amaç Gazze’yi yok etmek ve tarihten silmektir.
Maalesef milletlerarası kuruluşların tutumu kendi varlıklarını inkardır. Bu sözde ciddi ve önemli kuruluşların Dünya barışına katkısı ve istikrarı sağlaması hayaldir. Eğer 3. Dünya Harbi çıkacaksa; bu acemi ve kişiliğini yitirmiş, çoktandır itibar kaybetmiş, ABD’ce beslenen ve güdülen küçük adamlar sayesinde olacaktır. Hamas vatan topraklarını korumaktadır. Müslüman kardeş ülkeleri nedense hep arayıp bulamıyoruz. Bağımlı bağımsızlık çok sırıtıyor. Maalesef ümmetimiz yine kayıptır. İyi ki Türkiye var da mazlumlar korunmakta ve savunulmaktadır. Gazze’nin işini bitirdikten; iki ayrı devlet olmayı devre dışı bıraktıktan sonra, hedef Suriye’nin güney bölgesi olacaktır. Böyle giderse, ABD gibi İsrail de sınır komşumuz olabilir. ABD Amerikalı kürtlere ve terör örgütlerine yaptığı yardımları yarın bize karşı İsrail’e de yapabilir. Tedbirler almada kusur etme lüksümüz yoktur. Türkiye savunma sanayiine daha fazla kaynak ayırmalı ve çeşitlendirmelidir. Güzel hizmetler devam etmelidir. Devlet terörüne ve soykırıma karşı çıkmak İsrail’in varlığını reddetmek olamaz. Mevcut Netanyahu hükümeti İsrail’in bütünü değildir. Yaşama hakkı kutsaldır. Ama öldürme bir hak olamaz. Bütün Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında ve 15 Temmuz sonrası bazı askeri çevrelere karşı doğan tepkici ve yıpratıcı eğilimler asker sayısının azaltılmasına, maksatlı olarak tahsisatın kesilmesine kadar vardırılmıştı. Ne yapalım ki, zaman zaman önümüzü göremiyoruz ve geleceğimizi yeterince düşünemiyoruz.
20 Kasım’ı Dünya Çocuk Günü ilan eden BM, Gazze’deki katliam sonrası şehit edilen binlerce çocuğun öldürülmelerini mi kutlamıştır? İtibarını yitiren BM gibi diğer kuruluşlar da ABD’nin arka bahçesi haline getirilmiştir. Bu insanlık adına utanç verici bir durumdur.
Eğitim, toplumların kalbinde bir dönüşüm yaratırken, bu değişimdeki anahtar figürler hiç şüphesiz öğretmenlerdir. Onlar, bilgiyi paylaşmanın ve öğrencilerini aydınlatmanın gururunu yaşayan gerçek kahramanlardır. Bugün, Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliği’ni kabul ettiği tarih olan 24 Kasım’da, öğretmenlerimizin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hatırlayarak, onlara olan sevgi ve minnettarlığımızı ifade ediyoruz. Peki, Öğretmenler Günü’nün tarihçesi nedir?
Öğretmenler Günü’nün Tarihçesi:
Öğretmenler Günü, Türkiye’de 1981 yılında 24 Kasım tarihinde kutlanmaya başlanmıştır. Bu tarih, Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliği’ni kabul ettiği gün olarak belirlenmiştir. Atatürk, eğitimin önemine vurgu yaparak, “Millet Mektepleri Başöğretmenliği”ni kabul etmiş ve bu günü öğretmenlere adanmış bir gün olarak ilan etmiştir. Bu özel gün, her yıl 24 Kasım’da, öğrencilerin ve toplumun öğretmenlere duyduğu sevgi ve saygının bir ifadesi olarak kutlanmaktadır.
“Bilim dili”nin iki anlamı var. Biri milletlerarası alanda, bilim dünyasında bilim yapılırken kullanılan dil. İkincisi, ülkede bilim yapılırken kullanılan dil, daha doğrusu terminoloji.
Birincisi kolay. Her dönemde ekonomisi, askerî ve siyasî gücü diğer ülkelerle kıyaslandığında üstünlük sağlayan milletin dili, dünyanın bilim yaparken kullandığı dil oluyor. “Dünyanın bilim yaparken” demekle neyi kastediyorum? Lingua franka (Franca) denilen dili… Milletlerarası bilim toplantılarında, milletlerarası bilim dergilerinde, monografilerde, temel kitaplarda kullanılan dil.
Lingua Franka
Tariften anlaşılacağı üzre bu, “Hadi şu dil oluversin.” diye karar verilecek bir konu değil. Çünkü ekonomi, askerî ve siyasi güç ve bilim birlikte yükselip birlikte alçalıyor. Bunlardaki yarışta gâh bir ülke, gâh ötekisi öne geçiyor. İkinci dünya harbinden önce lingua franka, Almanca ve Fransızca idi. Özellikle Fransızca, yalnız bilimde değil diplomaside de milletlerarası dil konumundaydı. İkinci dünya harbinden sonra lingua franka sıfatı İngilizceye geçti. Hâlâ İngilizcededir. Batının bilim devrimine kadar Müslüman ülkelerde Arapça, uluslararası bilim diliydi. Aynı zaman diliminde Avrupa’da Latince lingua franka idi. Ekonomi, askerî ve siyasi güç… Tarif bunlara dayanıyor; dilin bilime elverişli olmasına veya matematik bir yapıya sahip olmasına değil. Bunlar her ne demekse!
Türkiye’de, Osmanlı’nın sonuna kadar Arapça terminoloji bilim terminolojisiydi: “Bir şib-i münharifin mesahai sathiyesi, kaidatı ceminin nısfı ile irtifaı hasılı zarbına müsavi” idi. Tam doğru mu bilmiyorum ama yamuğun alanını anlatan bu ifadeyi ben uydurdum. Tercümesi: Bir yamuğun alanı, iki tabanının toplamının yarısı ile yüksekliğinin çarpımına eşittir. Yalnız geometride değil, tıpta, kimyada, bütün bilim dallarında Arapça terminoloji kullanıyorduk. İşin tuhaf tarafı, Arapların bu terminolojiden haberleri yoktu; çoğunu biz Türkler uydurmuştuk. Türkiye’de bilim Türkçe yapılıyordu, fakat terimleri biz Arapçadan türetiyorduk.
Rahmetli Yılmaz Öztuna, Türkçenin bizim dünyamızda bilim dili oluşuna Şanizade Mehmet Ataullah Efendi’nin 19. asırda yayınlanan “Hamsei Şanizade”sini örnek göstermişti. Kahire’de yayımlanmış beş ciltlik Türkçe tıp kitabı. Terminoloji Arapça, dil Türkçe… Bu çok garip bir şey değil. Bugünkü İngilizcedeki terminolojinin çoğunluğu da Latince, Yunanca ve bir miktar Arapçadır. Computere’den computer, calculare’den calculator. “Al” ile başlayan terimler genellikle Arapça. algebra (cebir), alşemi, sonra “al” olmadan “chemistry” kimya, alkol, vs…
Arapça kimya kitabı
Suudi Arabistan’da kimya hocalığım sırasında başımdan hoş bir macera geçti. Mısırlı kimya profesörü bir arkadaşım, üniversite birinci sınıflar için Arapça bir kimya kitabı yazıyordu. Fakat iş kolay değildi. Çünkü Arapça kimya terminolojisini bilmiyordu. Nasıl olduysa bir keşifte bulundu. Türk meslektaşı, yani ben, Arapça kimya terminolojisini biliyordum! Arap dostuma günlerce Arapça kimya terimlerini meşk ettirmemi unutamam.
— “Distillation” Professor Oksuz?
— Taktir.
— Fevkalade!
Hemen yazardı. Ben bir “bonus” eklerdim:
— Distilled water: ma-yı mukata.
— Beautiful!
Böyle devam ederdik. Hal, mahlûl, tahlil…
Bir kişi kültürü ve dili kuramaz ama bir kişi ülkedeki bilim terminolojisini kurabilir. Yukarıda verdiğim ‘şibi münharifin mesahai sathiyesi’nden ‘yamuğun alanı’na geçişimiz, Atatürk’ün bizzat yazdığı Geometri kitabıyladır. Açı, alan, üçgen… Hemen bütün Türkçe geometri ve aritmetik terimleri oradandır.
Üç bilim dilimiz varsa bilim dilimiz yoktur
Türkçe kimya terimlerini bir Alman hocamıza, Fritz Arndt’a borçluyuz. Cumhuriyetten önce İstanbul Darülfünunu’na gelen Arndt, 1933’te tekrar İstanbul’a döner ve Türkçe kimya kitapları yazar. Ben, onun “Genel Kimya” kitabını okuyan son nesildenim galiba. Damıtma, çözme, çözelti, Arndt’ın hediyeleridir. Sıcaklıkla ısının farkını, erime ile çözünmenin farkını onun kitabından öğrendik. Sıcaklık derece ile ölçülürken, ısı, kalori ile ölçülür. Şeker suda çözünür ama buz erir. Modern kimya ve terminolojisi, İstanbul Üniversitesi’nde başladı, oradan Ankara Üniversitesi’ne genişledi. Ankara’nın hocaları Ege Kimya’yı, Ege Kimya’nın hocaları İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesini kurdu ve hepsi standart Türkçe kimya terminolojisi ile konuşup yazıyor, onunla öğretiyordu.
Bir başka damarın kimya bilmeden yaptığı kimya öztürkçeleştirmeleri bilim dilimizi yaralıyordu! Bu devrimci arkadaşlara göre “Yarın Ankara’da ısı 20 derece” oluyor, “şeker suda eriyor”du. Şeker suda eriyince buz da “ergimek” zorunda kalıyordu. Yüksek öğrenim tutarlı bir terminolojiye kavuşmuşken orta öğretim ders kitapları ve radyo, bu devrimciler sayesinde başka bir dil konuşuyordu.
Bu ikili Türkçe bilim diline bir de İngilizce eğitim veren üniversitelerin tesiri eklendi. Şimdi nur topu gibi üç ayrı bilim dilimiz var! Yani bilim dilimiz yok.
Büyük Önder, Kütahya lisesinde öğretmenlere seslenirken söyle konuşur;
“Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur… Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir. Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür…
Bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek… İrfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim…”diyordu.
*
Ait olduğu kendi toplumunun değerlerine geleneklerine uygun insan yetiştirme sanatının diğer adı Öğretmenlik ulvi bir görevdir.
*
Türk toplumunun güçlenerek milletleştirilmesinde ana öğe çocuklarımızın mensup olduğu ailelerinin ellerinde kıvam bulması durumunda anne ve babaların görevlerinin önemi tartışılmazdır;
*
Çocuklarının eğitiminde aile başlıca birinci istasyondur. Aile içinde O kıvamlı hamur haline getirilmiş saf ve temiz dimağların eğitimi sürecinde aile ve öğretmenin işbirliğiyle işlenmesinin kişilik kazanmasının temelinde öğretmenlik sanatı süreç olarak uzun soluklu ikinci istasyondur.
*
O saf ve temiz dimağlar öngörülen programlar önceliğinde öğretmenlerinin eğitimindedir, gözetimindedir, denetimindedir.
*
Öğretmenler; ülkenin kaderini belirleyecek, ülkenin kalkınmasında milli değerlerin güçlenerek yaşatılmasında yarının saygın ve onurlu, mesleğinde uzmanlaşmış bilinçli insanlarının yetiştirilmesinde emek veren alın teri döken eli öpülecek mümtaz şahsiyetlerdir.
*
Kanında taşıdığı Türk kültür genleriyle, aldığı eğitimle bir öğretmen görevini icra ederken bilir ki; bin yılı aşkındır vatan edindiğimiz Anadolu topraklarında Türk Milleti bütün unsurlarıyla bir bütündür; manzum bir kültür bahçesidir. Bu kültür bahçemizde vatan sevgisi vardır. İman vardır. Ana sütü gibi saf ve temiz Türkçemiz vardır. Tarihimiz vardır, örf ve adetlerimiz vardır, temiz ahlakımız vardır, büyüklere saygı-küçüklere sevgi, insana saygı, yardımseverliğimiz, dürüstlüğümüz vardır. Bir tek kültür kelimesi değildir, itelenen. . Milli kültür, geçmişten geleceğe yol alan milletimizin rehberidir, ışığıdır, gücüne güç katan
Cevheridir.
*
Geleceğimizin şekillenmesinde emeği geçen, yüreği vatan aşkı İle atan nesiller yetişmesine katkısı olan eli öpülesi öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler günü kutlu olsun. Sizlerin hakkınızı bir güne değil, bir ömre bölsek ödeyemeyiz.
*
Bu ahval üzere çocuklarımızın eğitim ve öğrenme çağında kültür genlerini besleyen, eğitimlerinde rehber olan, yetişmelerinde emek vererek kutsal görevlerini fedakârca icra eden öğretmenlerimizin, ’’Öğretmenler Gününü’ ’kutluyor, icra ettikleri bu kutsal görevlerinde başarılar diliyorum.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 8 Mart 2018’de yaptığı konuşmasında,“İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam’ı 14 asır, 15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız…” “Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kur’an’a ters değilse mesele bitmiştir”demişti.
Bu sözler üzerine yazdığım köşe yazısında şu yorumları yaptım:
Erdoğan’ın ifadesinde kullandığı “İslam’ın güncellenmesi” ibaresini doğru bulmuyorum. Bunun yerine “İslam’ın yorumlarının güncellenmesi” denilmesi gerekiyordu.
“İslam’da güncelleme” kavramıyla kastedilenin tecdit (yenileme) olduğunu sanıyorum. Tecdit, Hıristiyanlıktaki reformdan tümüyle ayrı bir anlam taşır. İslami hükümlerin çeşitli görüş açılarıyla yorumlanması çeşitli içtihatların, dolayısıyla mezhep farklılıklarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. İçtihadın (yorum) önü daima açıktır.
Yorumların kendisinin herhangi bir kutsallığı söz konusu değildir.Kutsal olan Kur’an’da mevcut olan kurallardır. Onların değiştirilmesi söz konusu olmaz. Onların yeniden yorumlanmasının önü ise açıktır…
Dinde haram olan bir eylem yaygınlaşmışsa dinin kuralını değiştirip haram olmaktan çıkarmak reformdur.
“İslam, dinin hükmüne göre insanın kendini değiştirmesini öngörüyor, yoksa dinin hükmünü kendine göre değiştirmeyi değil…”
****
Erdoğan’ın bu sözleri çok önemliydi. Eğer bu sözleri Erdoğan değil de bir muhalefet partisi başkanı söyleseydi, “içtihat kapısının kapalı” olduğu gerekçesiyle, İslam’ın yorumlanmasına karşı çıkan gruplar tarafından kafir ilan edilirdi.
Anlaşılan bu çevreler kamuya açık olmasa da Erdoğan’a ulaşacak şekilde tepki göstermiş olmalılar ki; önce Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın hemen ertesi gün Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesi” sözleriyle neyi kastettiğini açıklamaya çalıştı.
Kalın, mesajında, “Mecelle kuralına göre zamanın değişmesiyle içtihadi hükümler ve yorumlar değişir ve yenilenmeye ihtiyaç duyar. Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu hükümler ise sabittir. Kastedilen budur” dedi.
Daha sonra Erdoğan “Kuran-ı Kerim’deki değişmez hükümleri kastetmediğini” anlattı. “Ama bunlardan hareketle yapılan içtihatlar, geliştirilen kurallar ve bunların uygulamadaki karşılıkları elbette zamana, şartlara, imkanlara göre değişecektir. Mecelle kaidesidir” diye açıklamada bulundu.
Benim yorumum doğrultusunda yapılan düzeltmenin “dinci” (dindar değil) çevreleri tatmin etmediğini sanıyorum.
Nitekim, 9 Mart 2018’den bu yana Cumhurbaşkanı, sözcüsü veya Diyanet İşleri Başkanının ağzından İslam’ın veya yorumlarının güncellenmesine dair bir söz duymadık.
***********************************
Nas Var, Sana Bana Ne Oluyor
R. Tayyip Erdoğan’ın faiz konusunda döneme göre değişen farklı açıklamaları oldu.
Erdoğan, AKP iktidarının ilk on yılında “paranın dini, imanı, milleti, vatanı olmaz; para paradır. Para cıva gibidir, kendisine uygun nereyi bulursa oraya akar”diyordu. Bu anlayışla faiz gerektiğinde artırılıyor, şartlar uygunlaşınca düşürülüyordu.
Fakat Erdoğan iktidarda kendini güçlü hissedince, “Beraber yürüdüğümüz arkadaşlarımızdan faizi savunanlar kusura bakmasın, ben faizi savunanla beraber olmam, olamam”diyerek ekonomi yönetimini emanet ettiği Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’i eleştirdi.
Eylül 2021’den itibaren radikal bir tavır aldı: “Faiz sebeptir, enflasyon neticedir. Bunun farklı yere çevirme gayretine girenlere diyorum ki boşuna uğraşmayın, biz faiz belasını bu milletin sırtından kaldıracağız.”
“Bu konuda nas ortada. Nas ortada olduğuna göre, sana, bana ne oluyor?..” sözleriyle şartlar ne olursa olsun faizi indirme politikasını uyguladı.
Bu politikanın yanlış olduğu, enflasyonu düşürmeden faizi düşürmenin enflasyonu, döviz kurlarını ve hem de faizleri anormal yükselttiği, ekonominin dengelerinin tamamen bozulduğu görüldü.
***********************************
Erdoğan’ın Faizle İmtihanı
Erdoğan’a göre, Kur’an’da faiz yasaklanmıştı ve bir Müslüman olarak O’na ve bize düşen faizleri düşürmekti. Yani Erdoğan, ifadelerine göre, faizin haram olduğu konusunun “Kuran-ı Kerim’deki değişmez hükümlerden” olduğuna inanıyordu.
Oysaki bir kısım ilahiyatçı bilim insanı Kur’an’da haram kılınanın Riba olduğu, şu anda bankaların uyguladığı faizlerden büyük kısmının riba olmadığı kanaatinde. Çünkü bankalar insan sömürüsü için araç olmayan, bilakis dar gelirlinin sıkıntısını gideren, tasarruf sahibinin birikimini güvenli bir şekilde saklayan kurumlardır.
Bu görüşe göre, “Riba haram değildir” demek doğru değildir, bu dinde reform olur. Ama banka faizlerinin haram olup olmadığı yorum (içtihat) ile belirlenebilecek bir konudur.
Nitekim enflasyonu aşmayan faizinharam olmayacağına dair fetvalar/ yorumlar var. Daha yakın zamanda Diyanet’in “TOKİ’nin Sosyal Konut Projesi’nden ev sahibi olmak isteyenlerin kamu bankalarından kredi kullanabileceği ve bunun caiz olduğuna” dair fetvası da hatırlardadır. Yine Diyanet’in “devletin teşvik kredilerinin, şartlarına uygun bir şekilde alınıp kullanılmasının caiz olduğu ve bunun faiz kapsamında değerlendirilmeyeceğine” dair fetvaları da var.
Eğer Merkez Bankası politika faizi veya bankaların uyguladığı her türlü faiz Nas ile haram kılınmış ise (ve Cumhurbaşkanının inancı ve iradesi Türkiye’yi bir din devleti yapmaya yetiyor ise) faizlerin indirilmesi değil sıfırlanması gerekirdi. Ama ekonominin kurallarına aykırı davranınca faizler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın izni ve iradesi ile olağanüstü yükseltildi. Peki, Nas ortadan kalktı mı?
Diyanet’e göre “Faiz, taraflardan birinin, sözleşmede karşılığı olmayan bir fazlalığı şart koşması ve bununla haksız bir kazanç elde etmesidir.” Demek ki, enflasyonist ortamda bankaların aldığı faizin haksız kazanç teşkil edip etmeyeceği gibi, “zayıf olan tarafın sömürülmüş olması” gibi hususların yorumlanması gerekiyor.
Halil İnalcık “Osmanlılarda, gayrimüslimler gibi, Müslümanların ve bu arada din adamlarının ve vakıfların da faizle para işletmede ileri gittiklerini” bildiriyor. “Kanuni döneminde Şeyhülislam Ebussud Efendi yüzde 12’yi geçmemek kaydıyla para vakıflarının faizle muamele yapmasını, ‘kamu yararı’ gerekçesiyle, onaylamıştı.”
Tarihte fetvalarla çözülmüş bir konuda, asırlar sonra, modern ve laik bir devlette, R. T. Erdoğan’ın kişisel kabulünün nelere mal olduğunu yaşayarak öğrendik.
Ortak akıl ve bilim ışığında yönetilmemenin maliyeti çok ağır oluyor.
2002 Yılından itibaren bir takım FETÖ’cü yazar-çizerler(şimdi bunlardan bazıları devlet kurumlarının önemli mevkilerinde) TC.ye atıfta bulunarak: Türk Devleti’nin adının, bayrağının renginin ve şeklinin değişmesi gibi fikirler ileri sürerek TC. Kurumlarını yıpratmaya çalışırlardı. İlk zamanlarda duyarlı milliyetçi kesim tarafından bunlara gerekli cevaplar verilirdi elbet ancak yine de onlar; her hamlelerinde surda bir gedik açma gerekçesiyle devletin bu kurumlarına saldırmaktan geri durmazlardı. Bu şekliyle hem kamuoyu bu değişim sözlerine alıştırılmaya çalışılıyor, diğer taraftan da “Kurbağa Testi” yöntemiyle Türk Milleti, yavaş yavaş tepkisiz bir toplum haline dönüştürülüyordu.
En son hamle, yargı üzerinden TİP Milletvekili Can Atalay bahanesiyle devletin en güzide kuruluşu “Anayasa Mahkemesi”’ne Yargıtay’ın itirazı ile başladı. Yargıtay, itiraz etmekle kalmadı, birde Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.
Devlet kurumlarının arasında oluşan kaos nedeniyle Cumhurbaşkanı devreye girdi. 2014’de seçildiğinden beri ilk defa: “biz taraf değil ‘hakem’ konumundayız” diye görüş bildirdi. Bir gün öncesinde ise Özbekistan’dan dönerken, uçakta birlikte olduğu gazetecilere: “Anayasa Mahkemesi birçok yanlışları da arka arkaya yapar hâle geldi. Bu da bizi ciddi manada üzmektedir.” Diyerek bilinen tavrını dile getirmiş oldu.
Partili bir cumhurbaşkanının devletin en önemli kurumları arasında hakemliği nasıl düşünülür anlayan beri gelsin.
Cumhurbaşkanı’nın bu olay üzerine yine uçaktaki gazetecilere: “Eğer partimden bazı arkadaşlar da burada Yargıtay’ı yerip, Anayasa Mahkemesi’ne övgüler düzüyorsa onlar da yanlış yapıyorlar. Bizim birimiz hepimiz, hepimiz birimiz anlayışıyla hareket etmemiz lazım. Buralarda kalkıp da birilerine şirin görünmenin anlamı yok.” Sözleri, Cumhurbaşkanının ne kadar demokratik olduğunun ispatıdır.
Cumhurbaşkanı Suudi Arabistan dönerken uçakta yaptığı diğer açıklamada: “Yargıtay Başkanı’yla zaten görüştük. Anayasa Mahkemesi Başkanı’yla da gerekmesi halinde görüşürüz. Görüşmemek diye bir şey söz konusu değil.” sözleri sizlere de ilginç gelmiyor mu? Yargıtay başkanıyla görüştüğüne dair kamuoyunun bilgisi olmamasına rağmen demek oluyor ki, kapalı kapılar arkasında görüşülüyormuş.
Ankara’da hava kurşun kadar ağır. Yüksek yargı organları birbirine girmiş, milletin gözü önünde anayasa üzerinden kavga ediliyor. Ortada ağır bir devlet krizi var. Ana muhalefet, günlerdir 24 saat mecliste nöbet tutarken, halkı direnmeye çağırıyor. Devletin emniyet müdürlüğü: “15 Temmuz’u unutmadık unutturmayacağız” diyerek millete ucu açık tehditler savuruyor. Şimdiye kadar ülkemizde böylesi olay hiç yaşanmadı.
Yargı üzerinden koparılan bütün fırtına, yeni bir “Anayasa” yapma arzularından doğuyor. Askeri, dayatmacı, baskıcı dedikleri ama 22 yıldır beğenmedikleri maddeleri değiştirerek kuşa çevirdikleri Anayasayı bugün yine kendileri beğenmiyorlar.
Bu tartışmalar üzerine, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum: “millî yargı” açıklaması yaptı. Bir anlamda AYM’yi millî olmamakla suçladı. Sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamasını: “Türkiye, Millî Yargısını batıcı ve neo liberal yargı anlayışlarına karşı sonuna kadar savunacaktır.” Diyordu.
Bu cümle o kadar çelişkili ki, devletimiz zaten millidir. Kendilerinin yapmak istedikleri ise, zaten bu milli yapıyı bozmaya çalışmaktır. Ama hukukun da, evrensel olduğunu unutmamak lâzımdır.
Devletin Milli olmadığını iddia edenler: 2004 yılında AB istiyor diye, cezaevinde kesinleşmiş cezalarını çeken DEP’li bölücüleri yeniden yargılayarak hapisten çıkaranlardır. Kimi kime şikâyet ediyorlar anlaşılır gibi değil.
Almanya’nın tehdidi üzerine Deniz Yücel hapisten çıkarıldı. Aynı gün, adli kontrole rağmen, Almanya’nın gönderdiği özel uçakla gidişine göz yumuldu.
O gün bunlara boyun eğenler, şimdi “millî yargıdan bahsediyorlar. Siyasi hayatında sadece Cumhuriyetin 100. Yılında oda bir defa Atatürk ismini ağzına alanlar, tek bayrak, tek millet, tek devlet, tek vatan diyor ancak bunların adını bir türlü açıklamıyor.
Bu Bayrağın adı: Türk Bayrağı, bu Milletin adı: Türk Milleti, bu Vatanın adı: Türk Vatanı, Devletin adı: Türk Devletidir bu böyle biline!
7 Ekim’den bu yana Gazze, dünyanın gözü önünde büyük bir dram yaşamaktadır. Katil İsrail, aleyhindeki protestoları, ikazları, haykırışları duymaz halde acımasızlığına ve zulmüne devam etmektedir.
Geçen yazımda, şehit olan çocuk sayısının 4 binden çok olduğunu ifade etmiştim. Şu anda 5 bini çocuk, 3 bin 300’ü kadın olmak üzere ölenlerin sayısı 12 bin 300 ü aşmış durumdadır.
Enkaz altında, ya da cesetleri sokaklarda olup henüz ulaşılamayan 4 binden fazla kadın ve çocuk olmak üzere, 6 bin kayıp bulunmaktadır.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Kudüs’te de 7 Ekim’den bu yana İsrail güçleri ve Yahudi yerleşimcilerin saldırılarında 212 Filistinli hayatını kaybetmiştir.
İsrail ordusu, Gazze’de on binlerce yaralı ile sivilin sığındığı onlarca hastaneyi zorla tahliye ettirmek için ana binalarını vurdu. İşgal sırasında bazı hastaneleri bastı. Saldırılarda yüzlerce kişi öldü ve yaralandı.
İsrail’in, baskın anında binada bulduğunu iddia ettiği, “aslında kendisinin koyduğu anlaşılan” paslı silahları ve birkaç kamerayı Hamas’a mal etmeye çalışması tutmadı. Dünya bu el çabukluğunu yutmadı. İsrail, alçak yalanları ve çirkin iftiralarıyla yine rezil oldu.
Vicdanı ve ahlak kurallarını hiçe sayan İsrail, yaşlı, kadın, çocuk demeden canice katletmekte, yakıp yıkarak kıyımına devam etmektedir.
Hedeflerinin Hamas olduğunu ve rehineleri kurtarmaya çalıştıklarını ifade eden bu katiller, tam tersine kadın çocuk demeden sivilleri öldürmektedirler.
İsrail’in amacı Gazze’yi işgal ve Filistin halkını tamamen yok etmektir. Uzun yıllardan beri bunun peşindedir. Bu yüzden acımasızca katletmekte, zorbalıkla işgaline devam etmektedir.
Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, “Şifa Hastanesinin altındaki sığınakları İsrail inşa etti” diyerek, bir kez daha rezilliklerini ikrar etmiştir. Demek ki İsrail, eştiği kuyuya düşmüştür.
Ehud Barak’ın, “Muhtemelen 40 ya da 50 yıl önce yerleşkenin sınırlı alanı içinde hastanenin operasyonlarına daha fazla alan açmak adına bu sığınakların inşa edilmesine yardımcı olmuştuk” şeklindeki konuşması, İsrail’in yıllardır nasıl bir sinsi planlama içinde Filistin’in öz vatanına göz diktiğini açıkça göstermektedir. İsrail’in gerçek hedefi Gazze’yi işkâl etmek, içindeki halkı sürerek, ya da katlederek yok etmektir.
Bu maksatla Gazze’yi Kuzey ve Güney diye ikiye bölerek, kuzeyden itibaren işgal harekâtına başladı. Yaptığı çirkinlikleri, vahşeti dünyadan saklamak için gazetecileri vurmakta, Gazze’yi sürekli karartmaktadır.
İsrail kalleş, cani ve korkaktır. Bir İsrailli, yaptıkları bu kadar vahşete rağmen, “hepsini katledeceğiz, yaptıklarımızı göreceksiniz” gibilerden nefretini kusarak, Filistin halkının daha vahim muamelelere tutulacağının ipuçlarını vermiştir.
Artık dünyada bu katliama karşı büyük bir tepki doğmuştur. İnsaflı vicdanlar bu zulme artık dayanamayarak seslerini her yerde yükseltmektedir. Bu tepkiye sağduyulu İsrail vatandaşları da katılmaktadır.
Umarız bu haykırışlar Netanyahu’nun acıklı akıbeti ve vahim sonu olur. Zulmün sonu hezimet, zalimin akıbeti felakettir. Gülerek ölüme giden masum çocukların, evladının na’şını bağrına basan biçare annelerin sessiz çığlıkları İsrail’i hezimete uğratacaktır.
Her türlü insani ihtiyaçlardan soyutlanan Gazze, nefes alamamaktadır. Vahim ve içler acısı, dayanılmaz vahşet sahneleri sergilenmektedir. Fırınlar havaya uçurulmakta, hayati ihtiyaç sağlayan kaynaklar kasıtlı olarak yok edilmektedir.
Yakın tarihlerde, Ruanda’da (1994) ve Srebrenitsa’da (1995) gerçekleştirilen soykırımlara bakıldığında, bugün Gazze’de 1 milyondan fazla insanın göçe zorlanması; gıda, su, enerji ve ilaca erişimlerin kesilmesi, İsrail’in Orta Doğu’da bir Yahudi devleti kurma hayaliyle Gazzelileri Sina Çölü’ne sürme planlarının varlığı ve 13 binden fazla sivilin yaşamını kaybetmesi, Srebrenitsa soykırımını akıllara getirmektedir.
Bütün kalbimizle, ıslanan göz pınarlarımızla Gazze’nin yanındayız. Dualarımız, yakarışlarımız acılarının dinmesine vesile olur inşallah.
İsrail, tüm zalimliklerine karşın amacına ulaşamayacaktır. Gazze sonsuza kadar Gazzelilerindir. Katliam ve zorbalık, payidar olamayacaktır. Bağrımızı kanatan bu zulmün, tez bitmesi umuduyla…
Gazze’ye ve Filistin’e yüreğimin acısını akıtan gözyaşlarımla selamlarımı gönderiyorum…
Ermeniler ve Dış Politikamız isimli 16 X 24 santim ölçülerindeki, 172 sayfalık eserde; Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın ‘Târihi Gerçekler ve Milletlerarası Hukuk Işığında Ermeni Soykırım İddiası’ başlıklı makalesi, Gazeteci Uğur Dündar’ın Sayın Elekdağ ile yaptığı mülâkat, Sayın Elekdağ’ın Gazeteci Taha Akyol’a verdiği cevap, TEKAR VAKFI’nın Ermeni meselesi ile alâkalı 6 adet belgesi, son bölümde ise yine belgelere dayalı olarak ‘Soykırım’dan (!?) 2 yıl sonra hâlâ hayatta olan 1.586.000 Ermeni ile alâkalı (9 adet) belge’ yer alıyor.
Eserin Editörü TEKAR Vakfı Başkanı Mehmet Ârif Demirer’dir. ‘Sunuş Yazısı’, Emekli Büyükelçi Nûman Hazar tarafından kaleme alınmıştır. Sayın Hazar, Şükrü Elekdağ’ın Amerika’da, Türk-Amerikan Dernekleri Kurulu’nun ve Türkiye’nin Amerikalı Dostları Derneği’nin kurulmasına öncülük ettiği ve bu kuruluşların, Ermenilerin yalana dayalı beyanlarını çürüterek Amerikan toplumunu aydınlattığını belirtiyor. Ayrıca Sayın Elekdağ ‘soykırım kavramı’nı, Ermeni iddiaları karşısında hukûkî boyutları çerçevesinde gerçek yönleriyle açıklıyor. Daha da önemlisi ABD Başkanı Joe Biden’ın 2021 yılında. 1915 olaylarını ‘Ermeni Soykırımı’ olarak târif etmesinin ABD Anayasası’na ve kanunlarına aykırı olduğunu ispatlıyor.
Büyükelçi Elekdağ eserinde; ‘Ermeni tarafının sâhip olduğu milletlerarası siyâsî ve moral üstünlükler her geçen gün daha da artmaktadır. Türkiye bu tabloyu değiştiremezse haklı dâvâsını kaybetme ve bunun ciddî neticelerine katlanma durumunda kalabilecektir’ diyor.
Müellif sonraki sayfalarda ‘Soykırımın Hukûkî Boyutu’nu belirtiyor ve Ermenilerin ispatlayamadıkları iddialarının hiçbir hukûkî değerinin bulunmadığını, iftiradan ibâret kaldığını dile getiriyor. Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Genel Kurulu tarafından oybirliği ile kabul edilen İnsan Hakları Bildirgesi’nin 11. Maddesindeki şu satırlara dikkat çekiyor:
1-Bir suç işlemekten sanık herkes, savunması için kendisine bütün tertibatın sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama ile kanunen suçlu olduğu tespit edilmedikçe mâsum sayılır.
2-Hiç kimse işlendiği sırada millî veya milletlerarası hukuka göre suç teşkil etmeyen fiillerden veya ihmallerden ötürü mahkûm edilemez.
Şükrü Elekdağ 1915 olaylarının yaşandığı dönemin şartlarına atıfta bulunarak: ‘kanunsuz suç olmaz’ ve ‘kanunsuz cezâ olmaz’ şeklindeki beynelmilel hukuk kaidesini hatırlatıyor. Dikkate değer bir başka hatırlatma daha var: ‘Milletlerarası Adâlet Divânı’nın 26 Şubat 2007 târihli Bosna Hersek-Yugoslavya ile alâkalı kararı tam da bizim tezimizle yüzde yüz örtüşüyor.’
Karar özetle şöyle:
*İlke olarak devlet, soykırımı önlemekle mükelleftir: Devletin sorumluluğu, soykırımı önlemek için gerekli tedbirleri almakta açıkça ihmalde bulunması durumunda doğar.
*Devlet, şartlar ne olursa olsun, bir soykırım suçunun işlenmesini önlemeye mecbur değildir. Devlet, yalnızca, mantıken elinde bulunan her türlü imkânı, bir soykırım suçunun işlenmesini önlemek için, mümkün olduğu ölçüde uygulamaya koymakla yükümlüdür. (Paragraf: 430)
*Devlet, soykırımının önlenmesi için her türlü tedbiri almasına rağmen başarılı olamamış ise, neticeden sorumlu olmaz.
*Divan, Bosna Sırplarının, katliamlarla zulüm ve işkence yaptıklarını tespit etmesine rağmen, bu suçların işlenmesinde kastın varlığını tespit edemediğinden dolayı Sırpları soykırım suçundan dolayı mahkûm etmiyor.
*Divan, Serebrenika’da Bosnalı Sırpların soykırım yaptığını kabul etse de Sırp ordusunu bütün ihtiyaçlarını karşılamış olmasına rağmen Yugoslavya Devleti’ni suçlu bulmuyor.
Selçuklular ve Osmanlı Devleti Yönetiminde Ermeniler:
Bilindiği gibi 1071’den önce Doğu Anadolu’da, Bizans yönetiminde yaşayan Ermeniler, Malazgirt Savaşı’nda Türk ordusu saflarında Bizans kuvvetleri ile çarpıştılar. Fâtih Sultan Mehmed Han onları İstanbul’a getirtti ve cemaat hâlinde toplanmalarını, bu suretle kimlik kazanmalarını sağladı. Türk mûsıkîsine çok mükemmel eserler verdiler. Osmanlı bürokrasisinde en yüksek rütbe olan ‘paşa’ unvanına lâyık görüldüler. Türklerle Ermeniler o kadar iç-içe geçmişlerdi ki, Ermenilerin ‘Hıristiyan Türkler’ olarak anıldığına sıkça rastlanıyordu.
Ruslar, Boğazlardan açık denizlere açılamayınca, Karadeniz’in doğusundan Akdeniz’e inmeyi tasarladılar. Ermenilere bağımsızlık vaat ederek Osmanlıya karşı ayaklandırdılar. Ermeni fâciası böyle başladı. Ermeni Devleti’nin temellerini atarken, geleceklerini kararttılar. Bu gerçeği en doğru şekilde yorumlayan ABD vatandaşı Justin McCarthy oldu.
Osmanlı yönetimi, gelişme döneminde fethettiği bölgelere ‘sevk ve iskân’ projesiyle Müslüman Türkleri yerleştiriyordu. Osmanlı ordusunu arkadan vurmaya çalışan, orduyu iki ateş arasına alan, eli silah tutan erkekleri cepheye gönderilmiş, küçük yaşta çocuklar, ihtiyarlar ve kadınlardan oluşan bölgelere baskınlar düzenleyen Ermenilere, Osmanlı yönetimi sevk ve iskân projesini uyguladı. Bu tehcir veya sürgün değildir. Ermeniler, sevk ve iskân edildikleri yerlerde, Anadolu’daki durumlarının çok üstünde bir hayata kavuşmuşlardı.
Tehcir ve sürgün kavramının en çarpıcı örnekleri Kırım Türklerinin 1944’te Sibirya’ya gönderilmeleri ile İsrâil’in 1946 yılından başlayarak gönümüzde devam devam eden Filistinlilerin vatanlarını terk etmeye zorlanmalarıdır. Ermeni isyanları ve orduyu arkadan kuşatıp vurma, korumasız köylülerin evlerini yakıp yıkma, silahsız insanları, en vahşî usullerle katletme hareketleri hangi ülkede yapılırsa yapılsın cezâsı mutlaka idamdır. Osmanlı Devleti, bu suçları işleyen hiçbir Ermeni’yi cezalandırmamıştır.
Sevk ve iskân iddia edildiği gibi ‘topyekûn’ olmamıştır. Sâdece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da. Hâinlikleri tespit edilen Ermenilere uygulanmıştır. Orta ve Batı Anadolu’da yaşayan Ermenilere ilişilmemiştir.
Şükrü Elekdağ, Ermeni meselesini en doğru şekilde ve geniş kapsamlı olarak kamuoyuna duyuran münevver ve vatansever kahramanımızdır. Gönül arzu eder ki yazdıkları batı dillerine çevrilip milyonlarca bastırılarak dış ülkelerde okunması sağlansın. Her sene Nisan ayında dünyanın her tarafında orta ve yüksek tahsil öğrencilerinin katılacağı yarışmalar açılsın, Ermeni meselesini en doğru anlatanlar ülkemize dâvet ve misâfir edilsin, kendilerine armağanlar verilsin…
Değerli Büyükelçimiz Şükrü Elekdağ TEKAR Vakfı ve Başkanı Mehmet Ârif Demirer mükemmel bir hizmeti gerçekleştirmişler Ermeni yalanlarına Osmanlı tokadı vurmuşlardır.
ŞÜKRÜ ELEKDAĞ Emekli Büyükelçi, târihçi-yazar ve siyâset adamı Şükrü Elekdağ 1924 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Galatasaray Lisesinden mezun olduktan sonra İstanbul Yüksek İktisat ve Ticâret Okulu’ndan diploma aldı. Doktorasını Fransız Hükümeti devlet bursu ile Paris Hukuk ve İktisadi İlimler Fakültesi’nde yaptı. Eğitim hayatının ardından Japonya Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, ABD Büyükelçiliği, Milliyet ve Sabah Gazeteleri Köşe Yazarlığı, Bilkent Üniversitesi Öğretim Görevliliği ve Milletlerarası Güvenlik ve Strateji Seminerleri Başkanlığı, Stratejik Bakış Programı TV Sunuculuğu, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyeliği ile 22. ve 23. Dönem İstanbul Milletvekilliği yaptı. 22. ve 23. Dönem meclislerini en yaşlı üye sıfatı ile açan isimdir.
MEHMET ÂRİF DEMİRER (12 Aralık 1939) Ankara Koleji’nden 1957 yılında mezun oldu. Cambridge Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ni 1961 yılında tamamladı. 1964 yılında aynı üniversiteden İleri Mühendislik Diploması, 1979 yılında Gazi Üniversitesi’nden MBA derecesi aldı. 1983-1986 yıllarında ODTÜ’de Akademik Çalışmaları oldu. Türkiye’de özel sektörde yöneticilik, temsilcilik, proje yürütücülüğü görevlerinde bulundu, Suudi Arabistan’da aracısız müteahhitlik yaptı. 1993-2011 yılları arasında Demokrat Parti’de üst kademelerde siyâsî faaliyetleri oldu. Basın sektöründeki faaliyetleri: Adâlet ve Anayurt gazetelerinde köşe yazarlığı, Forum Dergisi’nde Yayın Kurulu üyeliği ve yazarlığı, Demokrat Türkiye Dergisi ile Kemalist Demokrat Türkiye Dergisi sâhibi ve yazarlığı yaptı. Bu görevlerin bir kısmı devam ediyor. 76 kitabı yayınlandı.
2-ABD’de Ermeni Lobisi ve Lozan Antlaşması Kavgası
TEKAR Yayınları’nın 4. Kitabı Emekli Büyükelçi Bilâl Şimşir tarafından kaleme alınmıştır: 16 X 24 santim ölçülerindeki eser, birinci hamur kâğıda basılı 112 sayfadır. ‘ABD’de Ermeni Lobisi ve Lozan Antlaşması Kavgası 1923-1927’ ve ‘Los Anceles Ermenileri’ başlıklı iki bölümden oluşuyor.
TEKAR Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Sâdık K. Tural’ın kaleme aldığı ‘Sunuş’ başlıklı yazıda dikkate şayan pek çok bilgi var:
*1877-1878 yıllarındaki 93 Harbi’nden sonra Rusya ile imzalanan Berlin Antlaşması’nda ‘Hangi suçtan hükümlü olursa olsunlar, Ermeni ve Rum mahpusların salıverilecekleri’ne dâir hüküm vardır.
*Türk devletine ve milletine yüz yıldan uzun süren iddia ve iftira sağanağı şudur: ‘Ermenilere Osmanlı Devleti, toplu zulüm sayılacak politik uygulamalarda bulunmuş…’ Türk milleti ve yöneticileri 107 yıldır bu yalan rüzgârının yaydığı virüslerle uğraşmaktadır. Bu iddiaya dayanan iftira, emperyalist-kapitalist propaganda ve baskıların desteğiyle 2023 yılında 34 ülkede resmî karara dönüştürülmüştür. Birçok ülkenin gerçekleri araştırmayan bu politik sağırlığı karşısında ülkemizdeki ilgili kişi ve kurumların yeterince etkili olamadığı söylenebilir.
*1912 yılında iki ayrı hükümette Hâriciye Nâzırlığı yapan Gabriel Noradunkyan, 1912 Uşi Antlaşması’nda Ege Denizi’ndeki adaları İtalyanlara veren metni hazırlayıp imzalamıştı. Bu türden hâinliklerinin herkes tarafından anlaşılması üzerine 1916’da sessizce Paris’e gidip yerleşti. O târihten sonra Taşnakların Avrupa merkezi/lideri gibi bir işlev üstlenmiştir.
*Türk kökenli Müslüman topluluklar, yaklaşık dokuz yüz yıldır Anadolu’da, Trakya’da ve Balkanlarda vatanlaştırma çilesi yaşadılar; bunu hazmedemeyen Hıristiyan öfke merkezlerinin kışkırtmaları sonucunda, bir haçlılık şartlandırılmışlığı ve kini oluşturuldu. Müslüman Türk kavramına bağlı olarak zaman zaman şiddeti artan çeşitli yollarla yapılan fıkrî-siyasî saldırılara Türk aydınları ve yöneticileri tarafından gerekli önemin verilmediği söylenmelidir.
*Amasya Genelgesi’nden başlayarak işgalcilere ve onlara yardım ve yataklık yapanlara karşı bir Millî Mücâdele başlatıldı. Zaferin ardından Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni hazmedemeyen emperyalist öfke, yüz yıldır farklı görünümlü, fakat yıkmak esaslı projelerle saldırmaktadır. Türkiye’yi parçalamak üzere, yerel yönetimlerin idârî ve iktisâdî özerkleştirilmesi iddiasına kadar varan bu saldırıların arkasında, Ermeni ve Rum lobilerinin Avrupa’daki ve özellikle ABD’deki ısrarlı faaliyetleri bulunmaktadır.
Bilâl Şimşir’in kitaba adını veren makalesi, eserin 19-64. sayfalarında yer alıyor.
Makale ‘Bu yazıda, Amerika’daki Ermeni lobisinin Türkiye-ABD diplomatik ilişkilerini etkilemesi üzerinde durulacak, tarihten çarpıcı bir örnek verilecektir’ cümlesiyle başlıyor. 45 sayfalık makaleden özet bölümler:
*Amerika’da Türk düşmanlığı kampanyasını başlatanlar; Ermeni örgütlerince satın alınan James W. Gerard, Ermeni Avukat Vahan Kardaşyan ve Senatör William H. King idi. Bu militanların baskıları sebebiyle ABD senatosu, Lozan Anlaşması’nı imzalamadı. Militan üçlü Sevr Antlaşması’nın yürürlükte olması için çalıştı Türkiye, bu üçlünün kampanyalarını önleyebilecek durumda değildi. Elçiliği, konsoloslukları yoktu. Ermeniler, meydanı boş bulup söz konusu üçlüyü destekleyerek, ABD’nin tamamında Türk düşmanlığını yaygınlaştırdılar.
Bir müddet sonra beklenmeyen bir durum oldu. Türkiye’de görevlendirilen Amerikalı misyonerler, ABD olarak Lozan Antlaşması kabul edilmezse, Türkiye’de çalışma imkânı bulamayacaklarını belirttiler. Misyonerlerin faaliyeti ağır bastı ve 3 yıl 6 ay sonra Antlaşma tasdik edildi. Fakat Ermenilerin Türk düşmanlığı eksilmiyor, artmaya devam ediyordu. 50 yıl sonra ABD’de; Atina, Beyrut, Brüksel, Burgaz, Cenevre, Lahey, Lizbon, Madrid, Ottava, Paris, Sidney, Vatikan ve Viyana da görevli diplomatlarımız şehit edildi.
Büyükelçi Bilâl Şimşir’in, kitapta yer alan ikinci makalesinin bölüm başlıkları:
*27 Haziran 2022 California Courier’in Başyazısı. *Başyazının Tercümesi ve Sasunyan’ın e-posta cevapları. *Prof. Türkkaya Ataöv Dosyası. *Taner Akçam Dosyaları ve Makalesi *Köşe Yazıları. *Mustafa Kemal Paşa İle Üç Söyleşi. *TEKAR Vakfı’na Kaliforniya’dan Mesaj. *Taner Akçam, Mustafa Kemal Paşa ve Bir Los Angeles Gazetesi. *Türkiyeli İki Amerikalı. *Türk’ün Aklı İle Alay Etmek. * ‘Var” Olmayanı İspatlamak. *Çıkarımlar. *27 Mart 1921 Tarihli Public Ledger-Philadelphia. *Dizin.
Dr. BİLAL N. ŞİMŞİR: 1933 yılında Balkan şehirlerinden Osmanpazarı’nda doğdu. Türkiye’ye göç eden bir ailenin oğludur. 1957 senesinde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Milletlerarası İlişkiler/Hariciye kürsüsünden) mezun oldu. Eski harfli belgeleri okuyabilen, Bulgarcaya hâkim ve diğer Balkan dillerine de âşinâ olan Bilal Şimşir, hocalarının dikkatini çektiği için, SBF’nde Diplomasi Târihi Kürsüsünde araştırma görevlisi (asistan) olarak çalıştı. Bakanlığın ısrarlı teklifleri üzerine, hariciye memuru olmayı seçip 1960 senesinde Türk Dışişleri Bakanlığına geçti. Fransızcasına İngilizceyi de ekleyen Bilal Şimşir, hem çok aktif bir temsilci, hem de çok ciddî bir araştırmacı olarak şehret kazandı. Paris, Şam, Londra, Lahey Türk Büyükelçiliklerinde çeşitli unvanlarla çalıştı. Türk Dışişleri Bakanlığı’nda, şube müdürü, dâire başkanı, genel müdür yardımcısı ve genel müdür olarak görev yaptı. Arnavutluk’ta, Çin’de, Avusturalya ve Güney Pasifik ülkelerinde büyükelçi unvanıyla Türkiye’yi temsil etti. 1998 senesinde Türk Dışişleri Bakanlığında 38 senelik hizmetinin ardından emekliye ayrıldı. Yakın târih üzerine 100’ü aşkın araştırma kitabının yanında 200’e yakın makalenin de yazarıdır. Elli beş yıl önce Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları arasında yer alan ‘Türk Göçleri’ adlı eseri, belgelere dayalı çok önemli ve çok değerli çalışmadır. Aynı eser daha sonra, Türk Târih Kurumu tarafından da yayınlandı: Rumeli’den Türk Göçleri. Diplomat ve târihçi Bilal Şimşir, gizlilik süresi dolan İngiliz belgeleri üzerinde yaptığı araştırmaları ve bunlarla ilgili kitapları ile tanındı. Malta Sürgünleri, Osmanlı Ermenileri, Ermeni Meselesi, ve Azerbaycan adlı ve diğer araştırmaları da Aydınlarımız tarafından mutlaka okunması gereken eserlerdir.
TEKAR – TÜRK ERMENİ KONUSUNU ARAŞTIRMA VAKFI 21.06.2022 târihinde kuruldu. Maksadı: Târihin, hukukun ve sosyolojinin gerçekleri: Ermeni Diyasporası ile onları bilerek veya bilmeyerek destekleyenlerin iddialarının ilmî dayanağının bulunmadığını göstermektir. Bu alandaki kavram kargaşasının giderilmesini sağlamak ve yaygın aldatıcı yorumları geçersiz kılmak maksadıyla, tarafsız Rus, Alman, Fransız ve İngiliz kaynakları yanında, ortaya çıkan Ermeni itiraflarını, bilgi ve belgelerden de faydalanılarak araştırmalar yapmak; bunların neticelerini akademik vasıfla yayın ve faaliyetlerle kamuoyuna duyurmak ve vakıf senedinde belirtilen diğer gayeleri gerçekleştirmektir. Vakfın iletişim kanalları:TEKAR – TÜRK ERMENİ KONUSUNU ARAŞTIRMA VAKFI Kâzım Özalp Mahallesi, Reşit Galib Caddesi Nu: 101/10 Çankaya, Ankara. E-posta: tekar@tekarvakfi.org // www.tekarvakfi.orgVakfın Yayınladığı Eserlerden Bâzıları *Osmanlı Ermeni İlişkileri. *Osmanlı Devleti’nde Ermeni Olayları. *Mâverâ-yı Kafkasya’da Türkler ve Ermeniler. *Mütâreke Döneminden Millî Mücâdeleye Ermeni Meselesi. *Ermenistan Cumhuriyeti’nin Kurucularından Hatisyan Kitabı. *Atatürk ve Ermenistan 1917-1930. *The Bird and evelopment of the Repoblic of Armenia. *The ‘other’ Treaty of Lausanne.