7.7 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 204

Eğitim Sistemi, Ekonomi ve Devletin Gücü

Kasım 2017’de yani tam 6 yıl önce, Üniversiteye giriş sınavında değişikliğe gitme kararı açıklanırken,Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP yönetimindeki dönemde, eğitim sistemi üzerindeki başarısızlığı itiraf etmişti. 

Erdoğan, “Türkiye’de iki alanda arzu ettiğimiz gelişmeyi sağlayamadık. Bunlar eğitim ve öğretimdir, kültürdür” demişti.

“Adam seçimi kazandı…” Tekrar kazandı… Ve tekrar kazandı… Ama eğitimde başarılı olduğunu söyleyerek ve göstererek kazanmadı.

Zaten Erdoğan’ın itirafını beklememize de lüzum yoktu.

Eğitimdeki başarısızlığı sadece her yıl açıklanan Üniversiteye giriş ve liselere giriş için yapılan sınavların sonuçlarından anladıysak vah bize.

Ekonomide 2014 yılından bu yana kişi başına milli gelirimiz 10 bin dolar seviyesini aşamıyor. “Orta gelir tuzağı” denen bu durumdan çıkamayışımızın ilk sebebi katma değeri yüksek ürünler üretemiyor oluşumuz.

Yüksek teknolojili üretim yapacak insan gücünü yetiştirememişiz.

Ekonominin gelişmişliği ve gücü ülkedeki hukuk ve demokrasi seviyesi ile orantılıdır.

Hukuk ve demokrasi talebi ise eğitim seviyesi ve şehirleşme ile doğrudan alakalıdır.

Hukuk ve demokrasi talep eden yerine iradesini bir kişiye devreden bir insan modeli yetiştiren bir “eğitim sistemimiz” var.

Esasen buna “eğitim sistemimiz” var demek bile doğru değil. Rahmetli Nurettin Topçu’nun tespiti bugün daha çok geçerlidir:

“Eğitim sistemimizin iki eksiği var; 1- Eğitim, 2- Sistem.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eğitim ve kültürdeki başarısızlığın itirafını bile bile, “ama köprüler, yollar yaptılar” diye düşünenler bu eğitim sisteminin ürünleri idi.

Eğitim ve kültürdeki başarısızlığını göre göre, Ak Parti’nin ülkede “adalet ve kalkınma” sağladığını düşünenler de bu eğitim sisteminin ürünleri idi.

Şu tespitimi biliyorum ki sadece eğitim ve kültür seviyesi iyi olanlar anlayabilir:

Eğitim sistemin neyse ekonomin de, hukukun da, demokrasin de, ülkenin gücü de o.

Aynı şekilde, ekonomin ne ise, hukukun ne ise, demokrasin ne ise eğitim sistemin de o…

*******************************

Eksi 9 Puanla 4 Yıllık Fakülteye Giriliyor

Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) açıkladığı veriler barajın kaldırılmasının üniversite kazanmayı ne kadar kolaylaştırdığını ortaya koydu.

Baraj kalkmadan önce 4 yıllık bölümler için en az 27 net, 2 yıllık bölümler için de 8,75 net yapmak gerekiyordu.

Baraj kalkınca, bazı bölümlere -8,75, -7,25, -9,5 net yapanlar bile girdi. Hatta Türkçeden eksi 7,5 net yapıp Türk Dili ve Edebiyatı kazanan bile var.

Eksi netlerle hem iki yıllık hem de dört yıllık bölümlere öğrenciler yerleşildi. Bu bölümlerinin çoğunun vakıf üniversitelerinde olduğu görülmekte.

Daha da üzücü olan ise sıfırın altında netle Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazananlar olması. Yerleştirildikleri üniversitelerinden mezun olduğunda Türkçe öğretmenliği yapabilecek olan kişiler sıfırın altında Türkçe netiyle üniversiteye girdi.

PİSA testlerinde ortaya çıktığı gibi, orta öğretim öğrencilerinin çoğunun kendi dilinde okuduğunu anlama ve düşündüğü ve bildiği bir şeyi anlatma becerisi bakımından son derece yetersiz olduğu gerçeği bir kere daha yüzümüze çarpılmış olmalı.

Bu vahim tablo sadece Türkçe bölümlerinde değil. Daha önceki yıllarda olduğu gibi fizik, kimya, tarih, coğrafya gibi bölümleri kazananlar da YKS’de kendi bölümlerinin sınavlarında eksi net yaptı. Özellikle tarih sınavlarında hem birinci kısımda hem ikinci kısımda eksi net yapanlar dikkat çekti.

*******************************

Bu Eğitim Kalitesi ile Güçlü Türkiye Olamayız

Bu eğitim kalitesi ile asla gelişmiş ve güçlü bir ülke olamayız.

“Yeni Türkiye”nin öğrenci sayısıyla, fakülte binalarının büyüklüğü ile övünen yöneticilerinin, eğitim ve öğretim kalitesindeki utanç verici bu tablodan, ders çıkarması gerekir.

Dünya Ekonomik Forumu’na göre devletlerin önümüzdeki dönemde ekonomik rekabete hazır olabilmesi için “Eğitim müfredatını güncelleyecek işler ve ‘yarının pazarları’ için gerekli becerilere yapılan yatırımı artırması” gerekiyor.

Bu konuda en iyi durumdaki ülkelerin Finlandiya, Hollanda ve Danimarka olduğu tespit edilmiş.

Bunlar ve diğer gelişmiş ülkelerin eğitim kalitesi yüksek ülkeler olması tesadüf değil. Bunlar gelecek dönemin ihtiyaçlarına göre zaten bizim imrendiğimiz seviyede olan eğitim sistemlerini daha geliştirmek çabası içindeler.

Biz ise, daha kendi dilinde sorulan soruları anlayamayan, mecaz ve ironi içeren cümleleri kavrayamayan, bildiği bir konuyu bile doğru dürüst anlatamayan insanlar yetiştiriyoruz.

Bu yetersizlikteki bireylerin soru sorma becerisi ve sorgulama yeteneğinin gelişmediği de açıktır. Belki de bu yüzden yöneticiler eğitim kalitesinden memnun bile olabilirler.

Ancak unutulmasın ki, bu eğitim kalitesi ile önümüzdeki on yılda da “orta gelir tuzağı”ndan kurtulabilmek ve kişi başı on bin dolarlık milli gelir seviyesini geçebilmek hiç de kolay olmayacak.

Daha önce de aktardığım bir cümle ile bitirelim:

“Güçlü Türkiye sözünün bu çağda bir tek anlamı var; eğitim, hukuk, demokrasi, teknoloji, bilim alanlarında ‘yüksek kalite’ye ulaşmak.” (Taha Akyol)

İran Türklerinde Köroğlu DestanıGelenek, İlmî Birikim / İnceleme Ve Metinler

Ege Üniversitesi Türk Dünyâsı Araştırmaları Enstitüsü’nde görevli olan Dr. Fazıl Özdamar’ın hacimli eseri 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 704 sayfadır.

Yazar, 8 sayfalık ön sözde eserinin, hazırlamış olduğu doktora tezinin, mahallinde yapılan inceleme-araştırma çalışmalarıyla genişletilmiş şekli olduğunu açıklıyor.  Bu araştırmaları yaparken, İran’ın yönetimi altındaki topraklarda yaşayan Türklerin hayatları hakkında edindiği bilgileri de okuyucuya naklediyor. Köroğlu Destanı’nın Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Doğu Türkistan’da tespit ettiği varyantları hakkında da bilgi veriyor. Eser 16 yıl devam eden çalışmaların ürünüdür.

25-78. sayfalarda yer alan 53 sayfalık ‘Giriş’ bölümünde araştırma çalışmaları sebebiyle aralarında bulunduğu Tebriz, İran’ın kuzey batısında bir bölge olan Karadağ (Karacadağ), Urmiye, Karapapak, Zencan, Kum, Horasan+Türkmen Sahra ve Kaşkay âşık muhitlerinin coğrafî konumu, âşıkların yaşama tarzları ve eğitimi, destan anlatma geleneği, kullandıkları çalgılar, Köroğlu Destanı’nın İran Türkleri varyantlarının isimleri hakkında bilgiler veriliyor. Bölümün son 16 sayfasında Köroğlu’nun mâcerâlı hayatı hikâye ediliyor.     

281 sayfalık l. Bölüm, ‘İran Türkleri Köroğlu Destanı’nda Yapı’ olarak isimlendirilmiş. İlk olarak ‘yapı’ kelimesi, şekiller, çizelgeler, denklem ve formüllerle edebiyat ilminin eleğinden geçiriliyor. Ara başlıklarda âşina ifâdeler var: ‘Zengin kız, fakir oğlan ve mutlu son’ gibi… Sonra ‘Evlilik yılları ve çocuksuzluk’, ‘Taçlı Begüm’ün gebe kalması ve Urşan’ın doğumu’ ‘Zâlimin zulmü’, ‘Çamlıbel’e göç’, ‘Tohumun ot, tayların at olması…’, ‘İntikam’, ‘Baba oğul ve mukaddes su’ ve devam eden ara başlıklarla Köroğlu’nun hayatı başlar, tahlillerle devam eder. Diğer ara başlıklardan bâzıları: ‘Köroğlu’nun Tebriz seferi’, ‘Azerbaycan Türkleri’, ‘Çamlıbel’e göç’, ‘Köroğlu’nun İstanbul Seferi.

136. sayfada Köroğlu’nun İstanbul Seferi özetlenir.

İstanbul paşası Hasan Paşa’nın kızı olan Nigar Hanım, amcasının oğluyla nişanlıdır. Ancak namını işittiği ve âşık olduğu Köroğlu’na kendisiyle evlenmek istediğini bildiren bir mektup yazar ve bir ulak ile bunu Çamlıbel’e gönderir. Köroğlu mektubu okur okumaz Kırat’ına biner ve İstanbul’a gider. İstanbul’a vardığı gece Yaşlı Kadın’ın evinde kalır ve ertesi gün bir Değirmenci’den Nigar’ın o gün bir bağa gideceğini öğrenir. Bağa giden Köroğlu, Bağban’ın yardımıyla Nigar’ı bulur.

Bağa gelen Köroğlu’yla karşılaşınca onun kim olduğunu ve geliş sebebini öğrenen Nigar, Köroğlu’nun gerçekten her şeyi göze alıp kendisiyle evlenmeyi isteyip istemediğine ikna olmak için onu çeşitli sınamalara tâbi tutar, sınamaları geçen Köroğlu, Nigar’ı Kırat’a bindirerek Çamlıbel’e doğru yola çıkar.

Nigar’ın Köroğlu tarafından kaçırıldığını hizmetçilerinden öğrenen Hasan Paşa ordusuyla Köroğlu’nun peşine düşer ve şehrin dışında Köroğlu’na yetişir. Bu orduyla Köroğlu arasında yapılan savaş sırasında Köroğlu’nun Delileri de gelir. Neticede savaşı kazanan Köroğlu, Nigar’ı Çamlıbel’e getirir.

Bu bölüm Köroğlu’nun hayatından sahnelerle, Türkmen Seferi, Bayezid Seferi, Gadir-i Hum Olayı* Rüyâ ile bilgi edinme, Kurt yürüyüşü, Saldırma sanatı, Köroğlu’nun Turna Teli Seferi, Tokat seferi, Duman ile haber gönderme, Köroğlu’nun savaşları-kahramanlıkları, Erzurum Seferi, Türk dünyâsı destanlarında sıkça görülen don (kıyafet) değiştirme motifi, gaipten gelen haber, affetmenin asâleti, Türk geleneğinin vazgeçilmezi şölenler, Türk Dünyâsı’ndaki şîve farklılıkları, Köroğlu’nun Müslümanlığı, Köroğlu’nun fizikî hususiyetleri, duâ ile tedâvi, Köroğlu’na ‘Acem’ denilmesindeki yanılmanın sebebi, Hasımlığı hısımlığa çevirmek ve de Köroğlu’nun savaşları ve kahramanlığı… bu bölümde ele alınan diğer konulardır. Oğuz Destanı’nın adı sıkça geçmektedir. Çünkü Köroğlu, bir Türk destan kahramanıdır. Savaşta Turan taktiği ve tahliller… tahliller… ve çokça olan  tahlillerden sonra ‘Sonuç’ başlığı altında bu bölümün yorumu veriliyor. (s: 356-362)

Birinci Bölümdeki Metinlere Âit Yorumların Özetinin Özeti:

Her biri ayrı destan özelliği taşıyan on bir kol hâlindeki örneklerle Köroğlu Destanı’nın bir bütün olarak değerlendirildiği bu çalışmayla Türkoloji alanında az bilinen Köroğlu Destanı’nın İran Türkleri varyantları okuyucuya sunuluyor. Âşık muhitleri ve bu muhitlerin destan anlatma gelenekleri inceleniyor.  Ayrıca Türk Dünyâsı’nın büyük bölümünde anlatılan Köroğlu destanlarının motif yapısı hakkında edebiyat ilmi çerçevesinde bilgiler sunuluyor. Bu bilgilerle Türk Dünyâsı’nın br bütün olduğu ispatlanıyor.

*Gadir-i Hum Olayı: Hz. Muhammed’in Vedâ Haccı dönüşünde, Gadir-i Hum denilen mevkide mola verilir. Konuşması sırasında Şii inancına göre Hz. Ali’yi vekil tâyin etmiştir. Şiiler bu iddianın hakîkat olduğuna inanır. Sünnîler ise maddî ve aklî delil bulunmadığını ısrarla ileri sürer. Mesele, asırlar boyunca tartışılagelmiştir. Gadir-i Hum günü, İran’da hâlâ bayram olarak kutlanmaktadır.

***

Eserin 365. sayfada başlayan ikinci bölümünde, Tebriz ve yöresinde âşıklık geleneğini yaşatan, Köroğlu Destanı’nı saz eşliğinde söyleyen veya hikâye-masal gibi anlatan kişilerin, sohbetlerinin bant çözümü yer alıyor.

Azerbaycan Türkçesini sevenler ve özleyenler için tadımlık bir bölüm, İran Türklerinde Köroğlu Destanı isimli eserden iktibas edilmiştir:

Muhammet İbadi Karahanlı Alışık: Sizden rica ederdih ki bu dastanı başlıyasız Çoğ sağ olun

Âşık Ali İbadî Karahanlı: Beli (tamam, evet), men de eziz eşidennere (dinleyenlere temaşaçılara (seyredenlere) selâm erz eyliyirem (arz ediyorum).

Size hardan (nereden) heber (haber) verim (vereyim)? Köroğlu dastanınnan (destanının) birinci golu (kolu) Mehter Alı’dan, yani Köroğlunun atasının (babasının) dastanınnan.

Size hardan heber verim? Teke Tütman (Türkmen) elinnen (ilinden.) Teke Türkman elinde kimnen? Hoca Mahmıd’dan.

Hoca Mahmıd varlı kârlı (zengin) bir adamıyıdı amma (ama) efsus ki (ne yazık ki) Allah Taala mına (buna) evlat vermemişdi. Hoca Mahmıd’un böyüh (büyük) bir ilhısı (yılkısı) varıdı. Ne geder (kadar) mehter (seyis) tutdu (işe aldı), heş (hiç) biri razı galmadı (memnun olmadı).

Ahir zamannarda (eski zamanlarda) Mirze Bey’in oğlu Alı’nı, (Ali’yi) öz (kendi) ilhısına (yılkısına) mehter (seyis) danışdı (tuttu). Ah, Hoca Mahmıd’ın ilhısma baktıktan sonra) Hoca Mahmıd’ın ilhısı günbegün (gün geçtikçe) artmağa başladı. Yahşı yahşı (güzel güzel) attarı (atları) emele geldi. (yetişti) Hoca Mahmıd oggede (o kadar) Alı’dan razı galdı ki Alı’nı özüne (kendine) oğulluğa götürdü (evlatlık aldı)

İlde (yılda) bir defe (defa) Hoca Mahmıd ilhıdan (yılkıdan) emele gelen (yetişen) atlardan bir neçesin (birkaçını) seçip, getirip Tebriz Bazarı’nda (pazarında satardı. ‘Çünkü o zaman Fireng dövletlerinnen (batılı devletlerden) gelib Tebriz Bazarından at alıb aparırdılar. (götürürlerdi)

Bir il (yıl) Hoca Mahmıd üzün (yüzünü) oğulluğu Alı’ya tutdu (çevirdi) dedi:

-Oğul, daha menim ömrümnen de bir zad (şey) galmır. (kalmadı) Gel bu defe (defa) sen de gedeh (gidelim) Tebriz’e. Alverin (alışverişin) yollarını öğreş (öğren)! Men başımı yere goyannan (öldükten) sonra bu işe sen devam eyleginin!) devam et.

Beli (evet), bir neçe (birkaç) yahşi (iyi) at seşdiler (seçtiler) ilhıdan (yılkıdan) geldiler Tebriz’e sarı (-e doğru). Gelip yetirdiler (vardılar) Tebriz’e. Attarı (atları) saldılar kervansaraya.

Geceni (geceleyin) kervansarayda galıb, seher açılıb (sabah oldu.) Hammızın (hepimizin) seheri (sabahı) heyirriyinen (hayırla) açılsın!

Alverçiler (tüccarlar), Firengi’den gelen alverçiler, heberdar (haberce) Hoca Mahmıd at getiribdi. Hammısı (herkes) geldiler kervansaraya. Alı dı (çıkardı) kervansaranın Kervansarayın) hayatına (avlusuna).

Ne ise attarın biri ürkübdü. Üz goydu (başladı) şehre sarı (-e doğru) goşmaya (kaçmaya). Alı düşdü bu atın dalısıncan (peşine.)

Size kimnen heber (haber) verim (vereyim)? Tebriz’de Polat Pehlivan’ın bacısı  Taçlı Beğim’nen (Taçlı Begüm’den). Taçlı Beğim başında bir neçe (birkaç gızınan küceden (yoldan) geçirdi. Bir de gördü, bıların (bunların) üstüne ele (öyle) bir at gelir ki az galır (kalsın) bıları ayahlasın (tepelesin). Çekildi gırağa (kenara). El attı (tuttu) etınn (atın) yalmanınnan (yelesinden), atı yerinde dih sahladı.  (durdurdu). Alı nefesi tentimiş (nefes nefese kalmış hâlde) yetirdi (geldi).

Gördü bir gız atı ele (öyle) sahliyibdi (tutmuştu); at yerinnen debereşmir (yerinden kıpırdamıyor. Alı bir gıza bahdı (baktı), bir golunun (kolunun) gücüne bahdı; heyran oldu (hayran kaldı.) Allah Taala, Taçlı Beğim’i ele keremi cuşa gelende (keyfi yerindeyken) yaratmışdı.’

Alı dedi (düşündü); ‘Göresen bu gızdı, yohsa (yoksa) pehlevandı? Alı bahdı (baktı), gördü ki gız gezebinen (sinirle) Alı’ya ele (öyle) bahir (bakıyor)

Alı dedi: Ay (ey) hanım, gezebli bahma!     

Götürüp göreh (bakalım), burda ne deyir (der)?

    Biz diyeh (söyleyelim), siz sağ olun,   

Onu da Köroğlu Gaytarması’ynan (Köroğlu Kaytarmasıyla: bir âşık havası):

Yol üstünde duran gözel, 

 Ele (öyle) bahma! İnciyerem (inciniyorum).   

 Goy (bırak) gözüm gözüne bahsın (baksın)

Kirpih (kirpik) çahma! İnciyerem.

Nur vayılır gözel üzden (yüzden),

Amandı (aman ha), incime bizden!

Olan işi durub tezden (yeniden),

Başa gahma (kalkma)! İnciyerem.

Gız dedi.

Oğlan hele, atın az galmışdı (kaldı) bizi öldürsün, özün (kendin) de durub (ayağa kalkıp bize şeir (şiir) ohuyursan (okuyorsun)? İndi (şimdi) gardaşım Polat Pehlivan gelip bizim yanımızda görse acığı tutar (öfkelenir),

Dedi:

Ay (ey) hanım, sözümnen bir hane (dörtlük) galıb.

  Götürüp göreh (bakalım), indi (şimdi) ne deyir (der)?

Biz diyeh (söyleyelim), siz sağ olun.

Alı der; melehsen, nesen (melek misin, nesin)?

Sen oldun sebrimi (sabrımı) kesen,

   Könlüm yıharsan; ‘Yoh (yok).’ desen,   

  Dönüp çıhma (vazgeçme) inciyerem.

Ne eyledin, sen eyledin,

Gelbimi (kalbimi) al gan eyledin,

Sen eyledin, sen eyledin.

Beli (evet) atın boynuna Alı bir kemend salıri (kemen atıp) getirir kervansraya.

Âşıkların konuşması bu minval üzere uzak gider… Azerbaycan’da yaşayan soydaşlarımız şiiri de uzun uzun konuşmayı da çok sever.

Hepsine bin selâm…

FÂZIL ÖZDAMAR 1984 yılında Adana’nın Şambayadı köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Adana’da tamamladı. Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olduğu 2005’te Ege Üniversitesi Türk Dili Bölümünde Türk dili okutmanı olarak göreve başladı. 2011 yılında Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisansını, 2019 yılında aynı enstitüde doktorasını tamamladı. 2013-2015 yılları arasında Sırbistan-Novi Pazar Devlet Üniversitesi ve Novi Pazar Yunus Emre Türk Kültür Merkezinde Türkçe okutmanı olarak görev yaptı. İran Türklerinin folkloru, âşıklık ve destancılık geleneği hakkında çalışan Fâzıl Özdamar 2015 yılından beri Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsünde çalışmaktadır. Kitap çalışmaları: *Tebriz Âşıklık Geleneği ve Tebrizli Âşık Ali -Ali Feyzullahî Vahid. (1. baskı: Ankara 2014, 2. baskı: Bakü 2017), İran Türklerinde Babek ve Babek’i Anma Törenleri (Ankara 2020)

DERKENAR:

Günümüzde ‘Azerbaycan Cumhuriyeti’ olarak anılan Kuzey Azerbaycan veya / Bakü Azerbaycan’ı ile Güney Azerbaycan / Tebriz Azerbaycan’ı birleşikti. İran- Rusya savaşında Rusya galip gelince, 1813 yılındaki Gülistan ve 1828 yılındaki Türkmençay anlaşmaları ile Azerbaycan toprakları Çarlık Rusya’sı ve İran Kaçar Hânedanı arasında bölüşüldü. Kuzey Azerbaycan Rusya’nın, Güney Azerbaycan İran’ın yönetiminde kaldı.

Kuzey Azerbaycan’da Mehmet Emin Resulzâde 28 Mayıs 1918 târihinde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ni kurdu.  Rusya 28 Nisan 1920 târihinde bağımsız devleti lağvederek Moskova’ya bağlı Sovyet Sosyalist Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurdu. 26 Aralık 1991 târihinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Azerbaycan Cumhuriyeti kuruldu. Yapılan Serbest Seçimde Halk Cephesi’nin lideri Ebulfez Elçibey Cumhurbaşkanı oldu. Güney Azerbaycan ise 1828 yılından itibaren günümüze kadar İran’ın yönetiminde kaldı. Ebulfez Elçibey Güney Azerbaycan’ı esâretten kurtarma plânları hazırlarken, Rusya, İran ve Ermenistan, Elçibey’i devirmek üzere komplo hazırladı. Karabağ’da Ermenilere karşı savaşan küçük bir ordunun komutanlığını üstlenmiş olan Suret Hüseyinov 300 kişiyle Cumhurbaşkanlığı sarayına doğru yürüyüşe geçti. Elçibey, kendi milletine karşı asker kullanıp isyanı bastırmayı uygun görmeyince ihtilal teşebbüsü başarılı oldu ve Elçibey, Nahcivan’daki köyü Keleki’ye gitti. Yerine aynı köyden olan ve Elçibey’in kabulü ile Meclis Başkanı olarak görev yapan Haydar Aliyev Cumhurbaşkanı oldu.  İsyancı Hüseyinov Başbakan olarak tâyin edildiyse de kısa bir süre sonra bir yolsuzluğa adı karıştığı için Aliyev onu görevden alınca Moskova’ya kaçtı. 

Suret Hüseyinov 31 Temmuz 2023 târihinde İstanbul Yeşilköy Hava Alanında Moskova’ya gitmek üzere beklerken, 64 yaşında kalp krizinden öldü. 

Bu Anlamlı Söz ve Davranışın Neresindeyiz?

Bağdat’ın maneviyat önderlerinden Seyyid Ahmet Rufai Hazretleri (1181), öğrencilerine verdiği bir tasavvuf dersinde der ki:

-İçinizde kim bir ayıbımı görürse hemen söylesin ki o ayıbımı vakit geçirmeden düzelteyim, tekrar etmeyeyim!

Kimseden bir ses çıkmaz. Çünkü kimse O’nda bir ayıp görmemektedir. Ancak bir talebesi parmağını kaldırır:

-Efendim der, sizde benim gördüğüm büyük bir ayıp var.

-Söyle bakayım evladım o ayıbımı da hemen düzelteyim!

Gözleri yaşararak konuşan talebe, hocasının ayıbını şöyle ifade eder:

-Sizin en büyük ayıbınız, bizim gibi günahkâr kimseleri kendinize talebe olarak kabul etmenizdir!

*

Bu söz üzerine derin bir sessizlik olur. Neden sonra Rufai Hazretleri’nden şu değerlendirme duyulur:

-Kendisini günahkâr bilme olgunluğuna erişen bu talebemi yerime halife tayin ediyorum. Bundan sonra ben olmadığım zamanlarda sohbeti o yapacaktır sizinle! Çünkü der, ben de kedini günahkâr görenlerden biriyim.

*

Demek samimi şekilde kendini günahkâr bilen insan, sonunda hocasının halifeliğine layık görülecek hale bile gelebilir. Yeter ki bu tevazu duygusunda samimi olsun, kendini hep böyle kusurlu bilsin, benlik iddiasına hiç kapılmasın! Bu tarihî olay bizlere de bir şeyler söylemiş oluyor mu?

 Bizler kendimizi ne durumda görüyoruz bir düşünsek mi acaba?

*

Günah; Anlam ve Mâhiyeti Günah Kelimesinin Anlamı: ‘Günah’ kelimesinin aslı Farsçadır. Kur’an’da ‘cünâh’ şeklinde geçen bu kelime, ‘günah’ olayını anlatan kavramlardan yalnızca bir tanesidir.

*

 Kur’an, günah kavramını tanıtmak için birçok kelime kullanmaktadır. Bu kelimelerin her biri insanın yaptığı her bir hatanın türünü, hatanın yapılış mantığını, ya da günahın arkasında yatan niyeti ifade etmektedir.

*

Günahı anlatan her bir kavram, insan davranışının sebebini ve psikolojik yapısını açıklar. Bir başka deyişle günahı ifade eden her bir kelime hatanın nasıl bir hata olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye’ye Geri Dönen Yerli Sermaye Kimin?

Habertürk’te Abdurrahman Yıldırım son yazısında “seçim öncesi Türkiye’den çıkan sermaye seçim sonrası döndü. Ancak bu hareket büyük ölçüde net hata ve noksan kaleminde kaynağı belli olmayan şekilde gerçekleşti” bilgisini verdi.

Bir diğer ekonomi yazarı Ege Cansen de Sözcü Gazetesindeki yazısında “bu arada hoş bir şey oldu. Türkiye’ye adeta döviz yağmaya başladı. Hem de IMF’den ve Arap dostlardan değil. Yerli kaynaklardan. Anlaşılan CHP’nin iktidara gelmesinden korkup kaçan dövizler geri geldi” diyerek aynı durumu açıklayan bir yorum yaptı.

Bu haberleri duyunca “bıyıklı yabancı yatırımcı” kavramı aklınıza gelebilir. Bilindiği gibi, “fonlarını yurt dışında tutarak Türkiye’de borsa ve diğer finans piyasalarında değerlendirenlere” piyasada “bıyıklı yabancı” adı veriliyor.

Acaba ekonomi yazarlarının belirttiği yurda geri dönen yerli kaynak “yurtdışından yabancı yatırımcıymış gibi hisse senetlerine yatırım yapan aslında Türk olan” yatırımcılar mı?

Benim anladığım kadarıyla gelen para böyle değil. Çünkü bu tür yatırımlar için gelmiş olsa resmi yollardan gelirdi ve “kaynağı belli olmayan” sermaye hareketlerini gösteren “net hata noksan” kaleminde yer almazdı.

*******************************

Kaynağı Belirsiz Döviz Girişi

Hazine eski Müsteşarı, Ekonomist Dr. Mahfi Eğilmez2022 yılında net hata noksan kalemine yaklaşık 26 Milyar dolar giriş oldu. Bu aynı yılın cari açığının (49,1 milyar dolar) yarısından fazlası. Bu konu mesela kara para, uyuşturucu ticareti incelemesi gibi araştırmalara konu edilmeliydi” dedi.

Ama bu konuda bir çalışma yapıldığını duymadık.

Mahfi Eğilmez “Sonunda Türkiye, dünyada daha önce hiç olmadığı kadar karanlık bir ülke konumuna geldi, kimse buraya para yatırmaz oldu” yorumunu da yaptı.

Bu tür iddialar sebebiyle, “Mali Eylem Görev Gücü, 2021’de, kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede eksikleri olduğu gerekçesi ile Türkiye’nin daha sıkı izlenmesini gerektiren gri listeye aldı.”

2022 yılında rekor kıran kaynağı belirsiz para girişi 2023’te seçimler oluncaya kadar bıçak gibi kesildi. Seçimden sonra yine oluk oluk ülkeye girmeye başladı.

*******************************

Yeni Türkiye’nin Zenginleri Farklı

Büyük sermaye sahipleri iktidar değişiminden niye korkuya kapılır?

Ege Cansen’in ifadesiyle, seçimden önce “CHP’nin iktidara gelmesinden korkup kaçan” ve şimdi AKP iktidarının devamı ile geri dönen dövizlerin sahipleri kimler olabilir?

Eski Türkiye’nin Koç, Sabancı gibi büyük sermaye sahiplerinin onca iktidar değişiminde paralarını yurtdışına kaçırma gereğini duyduklarını hiç duymadık. Elbette bu holdinglerin yabancı ülkelerde de yatırımları vardır (ve olmalıdır) ama bu yatırımlar iktisadi gerekçelerle yapılır. Kaynaklarının kullanımı siyasi iktidar değişimine bağlı değildir.

****

Oysaki Yeni Türkiye’de “iktidar değişirse benim yasadışı yollardan edindiğim servetime el konabilir” endişesini taşıyan bir grup zenginin türemiş olduğu anlaşılıyor.

Bu endişeyi taşıyanlar arasında siyasetçiler, rüşvetçi kamu görevlileri, kamu ihalelerinden sıra dışı servetler edinenler, yasal prosedüre uymayan teşvik, vergi affı, tekel oluşturma gibi imkanlarla zenginleşenler, yasadışı örgütlerin uyuşturucu ticareti, mafyatik çökme operasyonlarından pay alanlar olabileceği aklınıza gelebilir.

Ama bu kadar fesat olmayın lütfen. Muhtemelen seçimden önce iktidar değişecek korkusuyla yurtdışına servet kaçıran iş adamları AKP iktidarında ülkenin yeniden çok güzel yönetileceğini düşünmüş de olabilirler.

AKP iktidarının daha adil, daha hukuka uygun, daha rasyonel politikalar izleyeceğini düşündüğü ve ülkesine borcunu ödemek amacıyla yurtdışından dövizleri getiriyor olabilirler. “Cari açığı finanse eden bu hayırsever iş adamlarının” adlarını öğrensek belki de “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye omuzlarımızda taşıyabiliriz.

********************************

Bu İddia Gelişmiş Bir Ülkede Olsa

16 Şubat 2017’de Gazeteci Ahmet Takan “FETÖ soruşturması adı altında, Ankara ve İstanbul’da birer belediye başkanına operasyon yapıldığını, MİT’e çağrılan başkanlardan yurtdışındaki 1 milyar doları Türkiye’ye getirip piyasaya sürmelerinin istendiğini” iddia etmişti.

Ahmet Takan Ankara’daki Belediye Başkanının 650 milyon dolar, İstanbul’dakinin ise 400 milyon doları Türkiye’ye getirdiğini ve kendisine bu haberi veren kaynağının “o günlerde dövizdeki kısmi düşüş bu sayede gerçekleşti. Piyasaları rahatlattık” dediğini de yazmıştı.

Bu konuda sadece Melih Gökçek sosyal medyadan “söylediklerini ispat etmezsen, şerefsizsin” gibi bir cevap verdi. Başka bir açıklama yapıldı mı, Takan’a suç duyurusunda bulunuldu mu, hakaret ve iftira sebebiyle dava açıldı mı bilmiyorum. Bahsi geçen belediye başkanlarına kara para hakkında bir dava açıldı mı hatırlayamadım. İnternette yaptığım araştırmada böyle bir habere rastlamadım.

CHP Milletvekili Murat Emir, bu iddia üzerine, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun cevaplaması talebiyle TBMM’de soru önergesi vermişti. Bu önergede “Ahmet Takan’ın yazısında ifade ettiği gibi belediye başkanlarının yurtdışındaki paralarını Türkiye’ye getirdiği iddiası doğru mudur? Doğruysa hangi belediye başkanı hangi ülkedeki parasını Türkiye’ye transfer etmiştir?” diye sormuştu. Yanılmıyorsam bu sorulara cevap verilmedi.

Böylesine büyük bir iddia ABD, AB, Japonya, G.Kore gibi ülkelerden birinde olsa, ülkede olay açıklığa kavuşuncaya kadar gündemden düşmez, siyasi dengeler değişir, suçlular varsa muhakkak cezalandırılırdı.

Neyse ki, bizim ülkemiz “ileri demokrasi” aşamasına geçmiş, halkımız böyle olaylarla huzurunu bozmayacak kadar “olgunlaşmış” ve iktidara güveni asla sarsılmaz olduğundan mesele kapatılıp gidiyor.

Bir Başka Açıdan İsrail – Filistin Savaşı

2023 yılına İsrail – Filistin savaşı damgasını vurmuş ve vurmakta. İsrail’in savaştan başka heşeye benzer vahşeti karşısında, İslâm âleminin eli kolu bağlı bir vaziyet aldığı acı durum; tarihte kara bir leke olarak yerini alacak. İslâm âlemi, başı ezik bir duruma düştüğü için, hem Allah, hem de insanlık karşısında, boynu bükük kalacak. Filistin’de yapılan İsrail zulmü karşısında, İslâm âleminin düştüğü ve sergilediği âcizlik; onu kıyamete kadar mahcubiyet içinde bırakacak! Tarihteki acı ve yenik durumu hatır ve hâfızalardan hiç silinmeyecek. İslâm âlemine tarih boyunca, nesiller karşısında başını doğrultamayacak bir utanç manzarası teşkil edecek.

     İslâm âleminde kalplerin ittihadı / birliği, aralarında olması gereken millî muhabbet / sevgi, maarif / eğitim, ciddî bir çalışmanın yokluğu ve sefahatin / gayri meşru zevklerin yaygınlaşması gibi faktörler yüzünden, böyle bir vahim netice mukadder olmuş. İslâm Âlemini yaslara boğmuş. Müslümanlara kan kusturmuş! Hâlen de kusturmaya devam ediyor!

     Ne yazık ki, İslâm âlemini ahtapotun kolları gibi sarmış ve kuşatmış olan üç büyük düşman; dipdiri olarak hayatta ve ayakta. İslâm âleminin kendisine gelmesine en büyük köstek! Önlerindeki en büyük engel! Bu üç büyük düşman ise cehalet, zaruret ve ihtilâftır. Cehaleti marifet / ilim, zarureti san’at, ihtilâfı ittihat ve ittifak / birlik ve beraberlik silâhlarıyla bir an evvel yenmemiz gerek.

     Maalesef İslâm âleminin cehli; başındakilerin,  kendilerine karşı müstebit olmalarına / istibdat / baskı rejimi kurmalarına fırsat vermiş! Keyfe ma yeşa / istedikleri gibi bir rejim tarzını; yazık, çok yazık ki gerçekleştirmelerine imkân ve olanak sağlamıştır.

     Yine bu câhil ve bilgisizler; meşrutiyet, hürriyet, demokrasi ve cumhuriyet adlarıyla karşılarına çıkan asrın icabı ve gereği olan; üstelik İslâm’ın ve Kur’an’ın ruhuna uygun görüş ve anlayışlara; İslâma aykırı sanış (!) gibi bir cehaletin kurbanı olmuş! Yanlışlıkla ve yanılarak kendilerini kurban etmiş! Müslümanların dünyada rahat bir nefes almalarına -iyilik zanniyle (!)- fırsat vermemişlerdir!   Hâlbuki, Hulefa-i Raşidîn / Dört Büyük Halîfe: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin her biri hem halîfe hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşere’ye ve Sahabe-i Kiram’a elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikî adaletin ve İslâmî hürriyeti ifade eden dindar mânâsındaki bir cumhuriyetin reisleri idiler.

     Unutmayalım ki, bir hâdise / olayda hem insan eli, hem kaderin müdahalesi olduğundan; insan zahirî / görünüşteki sebebe bakıp, bazen haksız bir şekilde hükmedip zulmeder. Kader o musibetin gizli sebebine baktığı için adâlet eder. Evet, her hâdisede iki sebep var: Biri zâhirîdir ki, insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler. Biri de hakikîdir ki, İlahî Kader ona göre hükmeder. O aynı hâdisede beşer / insan zulmünün altında adâlet eder. Musîbet hatâların neticesi, mükâfatın mukaddemesi / öncesidir. “İslâm âlemi hangi fiiliyle kadere fetva verdirdi de, bu musîbetle karşılaştı?” Derseniz, umumî musîbet ekseriyetin / çoğunluğun hatâsı sebebiyledir.

     İslâm âleminin en büyük kusûru: Başta Türkiye olmak üzere ilim, san’at, teknik ve ilimde; içler acısı geri kalmışlığıdır. Yukarıda belirtildiği üzere, İslâm âleminin özellikle bilim ve teknikteki geriliği; Batı’nın İslam âlemi üstünde kurduğu baskı, tahakküm, istibdat ve müstebitliğin en başta gelen, ona aradığı fırsatı veren sebebidir.

     Öyle ise, bir an evvel, Batı’nın fen ilimleri ve ileri teknikleriyle başardıkları maddî – mânevî üstünlükleri ile kurdukları hâkimiyetlerine son vermek istiyorsak; aynı silâhlara el atmaktan başka çâre yok. Zaten, son devresini yaşamakta olan insanlığın; beşer yolculuğunda ilim ve fenne sarılmaktan başka tutunacak dalı da yok. Çünkü hüküm ve kuvvet artık ilmin elinde. Evet insanlık âhir zamanda bilim ve teknolojiyle yaşayacak. Bütün gücünü bilgiden alacak. Hakimiyet ve güç bilimin eline geçecek.

     Daha fazla geç kalmadan,

     Elimizde kalan da alınmadan;

     Sarılalım ilim ve fenne.

     Aman demiyelim adâm sen de!

Türkiye/Mısır/Filistin

Amerika Birleşik Devletleri’nin 26 Ocak 2005 – 20 Ocak 2009 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenen Condoleezza Rice’ın 2003 yılında Ulusal Güvenlik Danışmanı olduğu günlerde yazdığı bir makalede “Ortadoğu’da Türkiye de dâhil 22 ülkenin sınırları değişecek” şeklinde bir ifade kullanması, ABD ve Batı basın dünyasında Flaş haber olarak yer almıştı. “Büyük Ortadoğu Projesi”ne (BOP) yönelik söylemlerin giderek daha fazla seslendirildiği günlerde ülkemiz kamuoyunda da büyük tepkiler oluşmuştu.

                Ancak Hükümetimiz o günlerde bize biçilen BOP Eş Başkanlığı görevinin sarhoşluğuna kendini o kadar kaptırmış olacak ki, bu makalenin yazıldığını ya duymadı veya duymamazlıktan geldi.

                Bir taraftan BOP Eş Başkanlığı! Payesinin verilmesi, diğer yandan AB’ye girme sevdamızla Suriye sınırımızdaki mayınlar bize kendi ellerimizle temizlettirildi. Büyük Ortadoğu Projesi BOP’a göre 2010 yılında “demokrasi ve özgürlük” getirecek diye “Arap Baharı” başlatıldı. Arap Baharı tuzağında Türkiye etkin rol oynadı. 2009-2014 yılları arasında 60. Türkiye Hükûmeti ve 61. Türkiye Hükûmeti’nde Dışişleri Bakanı olarak yer alan Ahmet Davutoğlu’a göre çok kısa zamanda Suriye topraklarında Şam’ın “Emevi Camiinde” namaz kılacaktık.

                Suriye işgalinde 4 Milyondan fazla sığınmacı mayından temizlenmiş sınırlarımızdan Türkiye’ye girdi. Türkiye “Açık Kapı Siyaseti” uyguladığını ilan etti. O günlerde Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: “Sığınmacılar geçici değil, kalıcıdırlar. Dünya bizimle iftihar ediyor” demek suretiyle bunların vatandaş yapılacağını bildiriyordu.

Eski Bakanlarımızdan Merhum Sadi Somuncuoğlu’nun(1940 – 22 Şubat 2022) AB müktesabatı ve BOP konularında 2004 yılından vefatına kadar Yeniçağ Gazetesi ve Milli düşünce Merkezinde seri halinde uyarıcı yazıları çıkmıştı ama ne yazık ki, dinleyen olmamıştır.

***

                İsrail’in Gazze işgalinde bugün görüyoruz ki, Mısır, aynı milletten aynı dinden ve aynı dili konuşmalarına rağmen Gazze’lileri sınırlarından içeri almadı. İnsani yardımlara dahi kapılarını haftalar sonra açan Mısır’ın bu hareketine dünya milletlerinden kızan kimse olmadı. Mısır, bu hareketiyle devlet olmanın gereğini yapmıştır.

                Özellikle bugün sınır bölgelerimizdeki vilayetlerimiz Gaziantep, Hatay ve Kilis’in demokrafik yapısı, büyük ölçüde tehlike arz ediyor. Sınırlarımızdan girenlerin kim olduğu dahi araştırılmadan hepsi içeri alındı. Burada yurdumuza gelen yabancılar sadece Suriyelilerle sınırlı değil, doğu sınırlarımızdan da bir zamanlar Afganistan’da ABD’nin paralı askerliğini yapan genç Afganlar guruplar halinde içeri giriyor. Yüzyıllardır “Hudut Namustur” sözünü yere düşürmeyen Türk Milleti, yirmi yıl içerisinde sınırlarımızın kevgire döndüğüne şahit olmuştur.

                Bugün batı şehirlerimizde bulunan yabancılar GETO oluşturuyor, koloni halinde yaşıyorlar. Zaman zaman Türk gençlerine, Türk kızlarına saldırıyorlar. Yarın nüfusları daha da çoğaldığında ülkemizi bekleyen tehlikenin büyüklüğünü tahmin edemiyoruz. 400 Bin dolara ev alana vatandaşlık veriliyor. Güneydoğu’da, Konya’da, Akdeniz Bölgesinde ve Ege de arazilerimiz yabancılara satılıyor.

                Büyük devletler geleceklerinden emin olmak için kurumlar ve kurallarla düzen sağlarlar. Son yirmi yılda ülkemizde ne yazık ki, ne kural kaldı ne de düzen. Özellikle Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra kanun ve kurallar çöp sepetine atıldı. Ana yasa emirleri uygulanmıyor, devletin bakanı kendisine bağlı memuruna: “sen denileni uygula, kanun arkasından gelir” diyor. Bir bakıyorsunuz, Merkez Bankası faizleri %8,5 olmuş, ertesi gün uyandığınızda %40’ları görmüş oluyorsunuz.

                Her şeye rağmen şundan emin olmalıyız ki; Türk Milleti, en zor dönemlerde dahi küllerinden yeniden doğup, muasır devletler arasında yer almasını bilmiştir. Yukarıda saydığım badireleri de çok kısa zamanda atlatacaktır.

Makine Yüksek Mühendisi, İşadamı ve Araştırmacı Yazar

FATTAH GÜVENTÜRK Bilgi ve Tecrübelerini Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Başarılı olmuş bir iş adamısınız. Başarılı olabilmenin ‘olmazsa olmaz’ şartları nelerdir?  

Fettah Güventürk: İnsanın ana faaliyeti “Çalışmak” yâni faydalı iş yapmaktır. Çalışma; fizikî güç ve akıl olmak üzere başlıca iki ana grupta incelenebilir. Her iki grup çalışma enerjisi; bedenî ve ruhî sağlığın mevcudiyetine bağlıdır. Sağlık olmadan hiçbir şeyin olmayacağı bir gerçektir.

Doğumla başlayan önce sağlıklı gelişme, hareket, alışkanlık, taklit verileri fizikî gelişmeye paralel olarak önceleri kısmî daha sonra inisiyatifli ve bilinçli hareketler oluşmaya başlar. Daha bebek çağında dahî ilgi, sevgi, korku, aldatma duygular etkileyici rol oynar. Daha ilk yaşlarda bile isteksiz bir hareketi yaptırmak mümkün olmaz. İstek ve ilgi aynı paralel de duygular olup zamanla bilince daha sonra da bilgi ye dönüşür. Yaş ve gelişmenin ilerlemesi hareketler ve fiillerde ‘bilme’nin rolünü artırır.

Çetinoğlu: Demektir ki; başarılı olmanın “olmazsa olmaz” şartı; önce sağlık, sonra da faydalı olma arzusudur. Ve tabiî ki: Çalışmak, çalışmak, çalışmaktır. 

Güventürk: Sayın Çetinoğlu bebeğin ilk öğrenmeye başladığı şeyler; Temel ihtiyaçları karşılamaya yöneliktir. Daha sonra; Kendini koruma, bilgi, beceri, öğrenme gelir. Yaratılışta yâni genlerde mevcut değerler ile bebeklik, çocukluk dönemlerinde Ana / Babanın verdiği bilgiler; çocuğu temel eğitime hazırlar. İnsan sırayla ve tedricen eğitim kademelerinde öğrenir, bilgi sâhibi olur, bilgiyi işler yararlı hâle getirir, uygular ve bildiği, bilgileri başkalarına öğretecek boyuta gelir.

Çetinoğlu: Başlangıçta yâni genlerde mevcut değerler” dediniz. Bu değerler hakkında bilgi verir misiniz? 

Güventürk: Genler ve çevre ile alâkalı şartlar dediğimiz alınan eğitimler günümüzün zorlayıcı şartları bir kişinin ahlakını ve hayatını bütünleşerek şekillendirir. Genlerle alakalı; biyolojik, ölçülebilen genleri tespit kolaydır. Kromozomlardan genleri tesbit edebiliyoruz. Genetik ve tıp ilmi buna izin veriyor. Bununla berâber insanoğlu sâdece biyoloji değil; psişik olarak da genlere sâhibiz. Tabi bunları doğrudan ölçme somutlaştırma şansımız yok. O zaman nereden anlıyoruz? sorusunun cevabı gelecektir. Kişilerin psişik gen aktarımını o kişinin davranışlarından çakıştırma örtüşme benzeştirme yolu ile anlamaya çalışırız. Ampirik bilgilerde somutluk olur ama kesinlik olmaz. Kuralına göre çocuğumuzun bazı davranışlarını kan bağı olan bir akrabaya benzeştirilmesi ondandır. ‘Kız halaya oğlan dayıya çeker’ ampirik deyimi buradan gelmektedir.

Çetinoğlu: ‘Çelik, Su, İnsan’ isimli kitabınızda ‘bilgi’ ve ‘bilginin paylaşımı’ kavramlarının üzerinde duruyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Güventürk: Kendini yetiştiren, gerek akademik gerek iş dünyasının otoriteleri bildiklerini nesillere öğreterek diğer insanların da iyi işler yapmasına vesile olur. Gerek bilgilere ulaşmak gerekse bu işleri etkin kullanmanın şartlarından biri ve başlıcası; İstek / Azim ‘dir.

Bilgilerin başkalarına öğretilmesi de önce görev, hobi ve inançla mümkündür. Bilginin sistematize edilip, kitap hâline, eser hâline getirilmesi bu maksadı kolaylaştırır. Bir kısım insanlarda; Bilge insanları kaynak olarak kullanarak, kendini yetiştirir ve başkalarına aktarma görevini yüklenirler.

Bilgi hâzinesi o kadar geniştir ki bireylerin yalnız başına taşıyacağı bilgi sınırlıdır. İlgi, öğrenme, öğretme fazileti o derece yüce ve bereketlidir ki bilgi paylaşma ve aktarma görevi bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olabilir. Öğreticinin fazileti kadar da alıcının ilgi duyması, araştırma yapması, kaynak kullanması bilgiye ulaşmayı, dolayısıyla başarı şansını artırır. İlgi derecesi en azından genel bilgilere ulaşmayı mümkün kılar. Genel bilgiler ise özel bilgilere ulaşmada köprü görevi görür. İlgi; Aynı zamanda kaynaklara ulaşmanın yapılan seminer ve etkinliklere katılmaktır.

Çetinoğlu: Başarının dostları hakkında neler söylemek istersiniz?

Güventürk: 1-Alçak gönüllü olmak. 2-Geniş ve rahat olmak. 3-Uysallık ve ağırbaşlılık, 4-Cesur ve atılımcı olmak.    

Çetinoğlu: Paketlerin üzerindeki isimleri söylediniz. Paketleri açıp içindekileri görmemiz mümkün mü?                           

Güventürk: Mümkün tabiî ki:

1-Herkesin mesleği yâni yaratanın nezdinde işi, önemli ve mukaddestir. Bu şekildeki hiçbir iş gereksiz ve kötü değildir. Bu sebeple kimse yaptığı işten dolayı utanmamalı, sıkılmamalı ve işini küçümsemelidir. İşini yaparken meslek ahlâkına, âmirleri ve çevrelerinin tavsiyelerine uymalı, yaptığı işin daha doğru ve güzel olmasını sağlamalıdır.

“Bu iş bana göre değil” veya “Ben bu işi yapacak adam mıyım?” gibi söz ve düşünceler kendini büyük gören insanların düşüncesidir, kendini dev aynasında görmek ise başarının birinci düşmanıdır.

2-Her yolun inişi ve çıkışı olduğu gibi, günlük hayatın iş ve işyerinde rahat ve sıkıcı oluğu zamanlar vardır. Başarılı insan sıkıntılı zamanlarda bile sıkılmayan, geniş olan, sabreden ve problemleri kendi gayretiyle, görüşerek, danışarak aşmaya çalışan insanlardır. İşimizi monotonluktan, sıkıcı olmaktan kurtarmak her zaman elimizdedir. Yaratıcı olmak ve iyimser yaklaşmak başarının dostudur. “Paydos saati hiç gelmeyecek mi, bu iş ne zaman bitecek?” diye huzursuz olan, etrafını kıran, karamsar insanlar başarılı olamazlar.

3-İşyerinizde, âile ve çevresinde geçimli, iyi huylu olmak, kavgacı, bencil, kıskanç ve kötü niyetli olmamak gerekir. Atalarımız “taş yerinde ağırdır” demişlerdir. İnsanda davranışlarını yerine ve zamanına göre ayarlamalıdır. “Herkes bana uysun. Neden ben herkesle dayanışma içerisinde olayım.” Düşüncesi çok yanlıştır. Böyle düşünen insanlar sevimli ve başarılı olamazlar.

Kimseye yardım etmemek, kimseden yardım istememek, gereksiz eleştiriler yapmak, arkadaşlarına karşı kırıcı olmak insanları başarısız kılar. Uysal ve ağırbaşlı olanlar olgun ve saygı değerdirler. Sözleri dinlenir, hatırı sayılır, toplum içinde etkili olurlar.

4-Hatâ yapmaktan korkmamak, girişimci olmak, büyük düşünmek, küçük işler ve gereksiz ayrıntılar ile uğraşmamak. Kazanmayı amaçlamak kaybetmekten korkmamak…

Başarılı insanların hayatında çok cesâretli atılımları vardır. Bu atılımların tamamı başarılı olarak sonuçlanmamış olabilir. Fakat yılmadan inandığı ve doğru bildiği yoldan devam edenler sonunda başarıyı kucaklamışlardır.

Cesaretli ve atılımcı olmak başarının iyi bir dostudur. Başarılı olmak isteyen herkes hareketlerini gözden geçirmelidir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Şimdi de umûmî tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Güventürk: Kısa kısa cümlelerle vereyim: *Çalışmayı ana kural görünüz. *Okuma ve not alma hobiniz olsun *İlgi, bilgi başarınızı artırır. *Bilgisayar tekniklerini mutlaka biliniz. *Planlı, projeli olmaya gayret ediniz. *Öğrenmeyi ve öğretmeyi sevinuz. *Güvenilir olunuz. *Samîmi ve şeffaf olun. *Girişimci ve üretici olun. *Doküman ve arşivlemeye önem verin. *Fedakâr, paylaşımcı ve yardımsever olunuz. *Hizipten uzak, barışık, uyumlu olunuz. *Müsrif olmayınız, takımlarınızı koruyunuz. *Usta ve âmirlerinizi sevip, sayınız. *Mümkünse yabancı dil öğreniniz. *Eğitim ve kurslara katılımcı olunuz. *Tanıtım ve iletişime önem veriniz. *Düzen, kılık kıyafete önem veriniz. *Öz değerlerinize saygılı olunuz. *Zararlı alışkanlıklardan uzak durunuz. *Yolsuzluklardan süratle kaçınız. *Tasarruflu ve cömert olunuz. *Boş zamanınızı iyi değerlendiriniz. *Mutlaka bir mesleğiniz olsun.

Oğuz Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

Mak.Y. Müh. FETTAH GÜVENTÜRK 1943 yılında Karaman’ın Akçaşehir kasabasında doğdu. İlk ve orta öğrenimine müteakip 1965 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesinden mezun oldu. 1968 yılında Meslekî tecrübelerini kazandığı ve ikinci üniversite olarak vasıflandırdığı Makine Kimya Enstitüsü (MKE) Çelik Fabrikası’nda işe başladı. 1974 yılında; pratik ve ticarî bilgilerini kazandığı kendisini İzmir’e getiren özel sektör kuruluşu İzeltaş’ta  çalıştı. 1979 yılında; Eczacılıkla özdeş kıldığı vasıflı çelik ticaretini konu alan Güven Çelik adlı firmasını kurdu. MKE’de kazandığı bilgi ve tecrübelerini konu alan  ‘Çelik El Kitabı isimli eserini yayınladı. Yazılı ve sözlü eğitim etkinlikleri ile konusunda öncü, güvenilir isim olan Güventürk, 1986 yılında imâlat şirketi olan  Güven Haddecilik A. Ş. isimli sanayi şirketini kurdu. Çelikte teknoloji denilebilecek hassas soğuk tamamlanmış (pompa mili) çelik mil ürünleri başta İran olmak üzere Orta doğu ülkelerine ihraç etmeye başladı. .İstanbul Dudullu Sanayi Bölgesi’nde İzmir Atatürk Sanayi Bölgesi’nde kurulu tesis ve iş yerleri ile üretim ve ticârî faaliyetlerine revam eden, ÇELİK İNSAN / KOBİ BABA / SUYU ARAYAN ADAM gibi lakapları ile anılan, çok çalışarak, ticârî ve mânevî GÜVENİLİRLİK seviyesine ulaşabileceğinin, BİLGİ ve TECRÜBE paylaşmanın çok büyük değer taşıdığını  belirten Güventürk, öğretici / paylaşımcı vasıfları ile örnek bir insandır.İletişim: GSM : 0(533) 345 59 14 / fettahguventurk@gmail.com // www.fettahguventurk.com https://www.youtube.com/channel/UCHA8XqDhhK0H5KQtmaA8LaQ   https://www.facebook.com/fettah.guventurk // İnstagram: Fettah Güventürk

Türk Milletine!

(Özelde Türk milliyetçileri ile ülkücülere vatanseverlere…)

“Milliyetçi İttifak”ı cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi kurmuş ve manifestomuzda gerekçelerimizi açıklayarak dört hedef ortaya koymuştuk:

1-Türk milliyetçisi bir adayın seçimlere katılmasını sağlamak.

2-Seçimlere katılmak için gerekli olan yüz bin imzayı toplamak.

3-Türk milliyetçilerinin çıkacak bu aday sayesinde dağılan siyasi iradelerinin toplanması ile ortaya çıkacak gücü göstermek ve bu gücün ortaya çıkması ile bölücü oyların odağı HDP’nin Türkiye siyasetinde belirleyici ve vazgeçilmez olduğu iddiasını çürüterek Türk siyasetinin odağındaki belirleyici gerçek gücün Türk milliyetçileri olduğunu göstermek.

4-Türk milliyetçilerinin ortaya çıkacak belirleyici gücünün görünür olmasının tabii sonucu olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “yürütme” erkinde Türk milliyetçilerinin belirleyici, etkin ve paydaş olmasının önünü açmak.

Ortaya koyduğumuz bu hedeflerden ilk üçü tam olarak gerçekleşti. Dördüncü hedefle ilgili tespitimizin de zaman içinde tabii seyrinde gerçekleşeceğine olan inancımızı korumaktayız.

Seçimlerden bugüne 6 ay geçti.

Bu zaman zarfında seçimlerin hemen ardından, ilk günlerde Millet İttifakı’nı destekleyen arkadaşlarımız, bizlere büyük bir kızgınlık ve siyasi iddialar ile ciddi tenkitler yaptılar ve hakaret içerikli sözler söyleyerek tavırlar aldılar.

Ayrıca, Millet İttifakı’nı ve Cumhur İttifakı’nı desteklemeyen fakat Türk milliyetçilerinin siyasi birliğinden geleceğe ait ümit ve beklenti içinde olan samimi birçok arkadaşımız da Sn. Sinan Oğan’ın Cumhurbaşkanı adayı olarak Sn. Erdoğan’ı desteklemesi sebebi ile büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak bu sonuca sebep olduğumuz için bizlere kızdılar, kırıldılar hatta davamıza ihanet ettiğimiz iddialarında bulundular.

Aslında bizler sadece “hedeflerin doğruluğuna ve kendiliğinden harekete geçeceğine inandığımız milliyetçi-ülkücü hareketin “özgür gücüne” inanarak küçük bir adım atmıştık.

Hepiniz çok yakından biliyorsunuz ki ne seçim süreci öncesinde ne de seçim sonrasında, hatta bugüne kadar hiçbirimizin ne tek tek ne de seçilmiş sözcüler olarak tek bir AK Partili siyasi isim ve yetkili ile bir saniyelik bir görüşmesi olmadı. Cumhurbaşkanlığı çevresinden de hiçbir yetkili siyasi ve saraya yakın bir isimle asla bir araya gelmedik ve onlarla bir görüşme yapmadık.

Biz bir siyasi parti kurmak ya da bir sivil toplum örgütü kurmak için de yola çıkmadık.

Bu konudaki görüşlerimizi ilk açıklamamızda söylemiştik.

Amacımız sadece yeni seçim sisteminin verdiği bir fırsatı değerlendirerek dağınık olan Türk milliyetçilerinin bir kısmının da olsa CB seçim sandığında birleşerek özgür potansiyel güçlerinin görünür kılınmasını sağlamaktı.

Çünkü mevcut “Millet İttifakı” ve “Cumhur İttifakı” arasında bölünecek ve bir kısmının da sandığa gitmeyecek olan milliyetçi oylar bilinmeyecek ve Türk milliyetçilerinin gücü sayılabilir ve tartışmasız bir gerçeklik olarak asla ortaya çıkmayacaktı.

Bu gücümüzün ve de bu gerçekliğin ortaya çıkması ve Türk milliyetçilerinin gelecek günlerde Türk siyasetinde etkinliğinin ve en güçlü belirleyici siyasi hareket olarak tekrar görünür olmasının karşılığında, bizlerin uğradığı haksız ve bir kısmının da iftira niteliğinde olan eleştiri ve suçlamaların elbette hiçbir önemi olmayacaktı.

Burada “Milliyetçi ittifak” ile aynı hedef ve hassasiyetleri taşıyarak “ATA İttifakı’nın” seçim iş birliğini oluşturan ZAFER PARTİSİ genel başkanı Sn. Ümit Özdağ’a ve Türk milliyetçilerinin seçimlerde aday arayışına cesareti ve fedakârlığı ile “kimse yoksa ben hazırım” diyerek Türk milliyetçilerinin bağımsız gücünün ortaya çıkması için köprü olan Sn. Sinan Oğan Bey’e de teşekkürlerimizi sunmak isteriz.

İkinci turda Sn. Ümit Özdağ’ın ve Sn. Sinan Oğan’ın CB adayları arasında farklı tercihlerde bulunması karşısında bizlere düşen verdikleri bu kararları saygıyla karşılamak ve Türk milliyetçilerinin “yürütme” organında kim seçilirse seçilsin yer almasına fırsat vereceği düşüncesi ile kendilerini yalnız bırakmamaktı.

Bizler de onu yaptık ve seçimlerde arkadaşlarımız her iki tercihe de saygı duyarak oylarını ikinci turda özgürce kullandılar.

Seçim sonrası 6 ay sessizce bekledik.

Kırıcı tartışmalardan kaçındık ve zamanın bazı gerçekleri daha görünür kılacağına inandık.

Bu geçen 6 ay içinde bizlerin hatalı ve yanlış hedefler içinde olduğumuz iddiasında olan hareketimizin bilinen kanaat önderlerinin, bizlerin hedeflerinden daha doğru bir hedef için ve daha güçlü ve geniş tabanlı örgütlü bir yapı içinde bir araya gelmelerini ümitle ve sabırla bekledik.

Seçim sonrası ümitlendiğimiz birkaç teşebbüs oldu ve açıklamalar yapıldı. Fakat bazı tespitler ve mevcut siyasi durumun analizi ile haklı muhalefet cümlelerinin yer aldığı bildiriler ve sonrasında da henüz somut ve elle tutulur bir şekilde Türk milliyetçilerinin siyasi birliği için çalışma başlatılamadı.

Türk milliyetçiliği ideolojisini siyasi hareketlerinin merkezine alan siyasi partiler de bugüne kadar mahalli seçimlere odaklı ortak bir strateji için henüz adım atmadılar.

“Milliyetçi İttifak” olarak önümüzdeki günlerde görüş ve düşüncelerimizi yine hedef odaklı ve de Türk milliyetçilerinin ülkemizin her köşesinde arzu ve beklentisine paralel olarak yerel seçimlerle ilgili açıklamalarımızın yer alacağı ikinci “yerel seçimler manifestosu”nun da çalışmalarına başlamış durumdayız.

Bu çalışmalara başlamadan önce “Milliyetçi İttifak” grubumuzda yer almak isteyen yeni arkadaşlarımızın ve ikinci çalışma dönemimizde de yeniden bizlerle birlikte olmak isteyen arkadaşlarımızın belirlenmesi için gruptaki haberleşmelerimize kısa bir süre ara vereceğiz.

Katılımlarla her gün büyüyen ve genişleyen “Milliyetçi İttifak” grubumuzda teklifinize sunduğumuz kurallarımızı sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Görüşlerinizi ve yeni tekliflerinizi bekliyoruz.

1-Önümüzdeki yerel seçimlerde Türk milliyetçisi partilerin ortak seçim stratejisinde birleşmeleri için çalışmak ve Türk milliyetçisi kamuoyunun baskısını bu doğrultuda oluşturmak.

2-Türk milliyetçiliği ideolojisini merkeze alan MHP, İYİ PARTİ, BBP, ZAFER PARTİSİ başta olmak üzere diğer milliyetçi partilerin aday listelerinde ülküdaşlarımızı karşı karşıya getirmenin onulmaz yaralar açacağının bilinci ile taraflara ısrarla gerekçeli uyarılarda bulunmak.

3-Grup paylaşımlarımızda özgün, yeni fikir ve iddiaları paylaşarak, sosyal medyada başka merkezlerde hazırlanmış video ve propaganda malzemelerinin tekrar tekrar paylaşılmasından kaçınmak.

4-Hedefimizin Türk milliyetçisi adayların yerel seçimlerden güçlü çıkması olduğunu unutmadan, Türk milliyetçilerinin siyasi oy bütünlüğünü bozacak dili kullanmamak ve hareketimiz içindeki tartışmalardan azami hassasiyetle uzak durmak.

5-Seçim stratejimizi, eğer Türk milliyetçileri yerelde siyasi oy bütünlüğünü sağlarsa bu birlikteliğin ortaya çıkaracağı sinerji ile Türk milliyetçisi adayların seçilme şansının birçok seçim mahallinde çok yüksek olduğunu ısrarla ifade etmek ve falan partinin kazanması yerine falan partinin desteklenmesi gibi siyasi iddiaların zafiyet ve öz güven eksikliği olduğunu unutmamak.

6-Yerel seçimler öncesi Türk milliyetçisi adaylar gösterme konusunda ortak safta “Milliyetçi İttifak” olarak buluşan partilerin tabanımızda desteklenmesi konusunda kamuoyumuzu diri tutacak örnek paylaşımlarda bulunmak.

7-CHP ve AK Parti adaylarının hangi gerekçe ile olursa olsun yerel yönetimlerde Türk milliyetçisi bir aday ya da Türk milliyetçilerinin destekleyeceği bir aday göstermemelerine rağmen farklı sebeplerle desteklenmesinin siyasi acizlik ve zayıflık olacağını ısrarla paylaşmak ve bunu ifade etmek.

Bu ana kurallar çerçevesinde çok kısa bir zaman sonra “Milliyetçi İttifak’ı” arkadaşlarımız ile yeniden yola koyana kadar sağlıkla kalın ve Allah’a emanet olun.