7.7 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 5, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 203

Mahkemelerin Karakuşi Kararları

Selahaddin-i Eyyûbi devrinde vezirlik ve kadılık yapan Bahaüddin Karakuşî isimli bir devlet adamı varmış. Karakuşî, kadı olarak sadece yanlış değil hep abuk sabuk hükümler verirmiş. Karakuşî’nin verdiği bu tuhaf hükümlere de ‘’Hükm-ü Karakûşî’’ denirmiş.

Bu yüzden hukuk dünyamızda mahkemelerin verdiği abuk sabuk kararlara ‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denir…

‘’Hükm-ü Karakuşî’’ denilen bu safça ve abuk sabuk verilen hükümler aslında Karakuşî denilen zatı yıpratmak amacıyla siyasi rakibi tarafından yazdırılmış uydurma hikayeler imiş. Ancak bu hikayeler mevcut hukuk sistemindeki tuhaf kararları, Karakuşî hükümlere benzeterek halkın hukuk sistemine olan güveninin önemine dikkat çekme yönünde faydalı olmuştur.

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ülkenin durumunu değerlendirmesini isteyenlere hükm-ü Karakuşi denilen tuhaf kararlardan birini anlatmış ve sözünü şöyle bitirmişti:

’Kıssadan hisse: Ananı ‘öpen’ kadı ise, kimi kime şikâyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu! Ağnadın mı?”

*******************************

Rakamlarla Basın ve İfade Özgürlüğü

Türkiye Avrupa’da hapishanelerdeki mahpus sayısının ve nüfusa göre oranının en yüksek olduğu ülke. 2021 yılı rakamlarına göre, Türkiye’de 100 bin kişiden 356’sı hapishanelerde bulunuyor. Bu oran Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde ise 106. Buna göre Türkiye’de hapishanelerdeki mahpus oranı AB’nin 3,4 katı. Türkiye aynı zamanda Avrupa’da cezaevlerinin en kalabalık olduğu ülke.

2022 yılında ceza infaz kurumlarında bulunanların sayısının artmasıyla mahpus oranı her 100 bin kişiden 400’e yükseldi. Bu veriler izinli olanları da kapsıyor.

****

Gazeteciler Cemiyeti’nin yayımladığı Medya İzleme Raporu‘na göre, “1 Temmuz 2023 itibariyle tutuklu gazeteci sayısı 56 oldu. Gazetecilere açılan dava sayısı ise 336’yı buldu.

Dezenformasyon gerekçeli yeni Basın Yasası uyarınca gazetecilere yönelik soruşturma ve cezalandırmalar 2022 sonunda başlamıştı. 2023’ün ilk altı ayında “halkı yanıltıcı bilgi yayma” suçlamasıyla 23 gazeteci soruşturmaya uğradı.  

Yılın ilk altı ayında televizyon ve radyolara 30 kez idari para cezası, 30 kez de program durdurma cezası verildi. Eleştirel yayınlarıyla öne çıkan Halk TV, Tele 1 ve Fox TV yine en çok ceza alan kuruluşlar oldu.”

Sadece 2022 yılında “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “hükümeti aşağılama” suçlamasıyla tam 16 bin 753 kişi ceza mahkemelerinde hâkim karşısına çıkarıldı.

Ceza mahkemelerinde geçen yıl TCK 299 ve 301’inci maddeleri kapsamında yargılanan sanıklardan bin 872’si hakkında mahkûmiyet kararı alındı. Toplam 3 bin 135 sanık hakkında ise “hükmün açıklanmasının geri bırakılması” kararı verildi. Beraat sayısı ise kayıtlara, 2 bin 226 olarak geçti

****

“Anayasa Mahkemesinin, Milletvekili seçilen Can Atalay ile ilgili olarak, verdiği ihlal kararı 27.10.2023 tarihli Resmî Gazetede yayınlandı. İhlal kararının gereği olarak Can Atalay’ın aynı gün tahliye edilmesi ve hakkındaki davanın durdurulması gerekiyordu.”

Anayasa Mahkemesinin kararını yerine getirmesi gereken görevli ve yetkili yerel mahkeme (Ağır Ceza Mahkemesi) işi görevsiz ve yetkisiz Yargıtay 3. Ceza Dairesine havale etti. Yargıtay 3. Ceza Dairesi Anayasa Mahkemesinin ihlal kararını yok saydı. Hatta İhlal Kararı yönünde oy kullanan AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. Can Atalay hala içeride tutuklu.

Bütün bu anlatılanlar uydurma fıkralar değil. İçinde yaşadığımız gerçek hukuk garabetleri.

Bütün bu rakamlara ve olaylara bakıp rahmetli Süleyman Demirel’i ve yukarıdaki sözünü anmamak mümkün mü?

*******************************

İçeridekiler mi, Dışarıdakiler mi?

Adamın biri, akıl hastanesinin parmaklıklarına yaklaşmış. İçeride gördüğü deliye:

Hey deli, diye seslenmiş. Siz içeride kaç kişisiniz?

Deli şöyle bir durup düşünmüş:

– Bizim içeride kaç kişi olduğumuz mühim değil, demiş. Asıl siz dışarıda kaç kişisiniz?

Çoğunuzun bildiği bu deli fıkrası dışarıdaki delilerin sayısının içeridekilerden fazla olabileceğini anlattığı gibi; içeridekilerin bir kısmının dışarıdakilerden daha akıllı olduğunu da anlatır.

****

Bu anlamda, Karakuşî hükümlerden bana göre günümüze en çok ışık tutacak olanı şudur:

Kadı Karakuşî bir gün hapishaneyi teftiş eder. Herkese suçunu sorar. Sekiz kişi hariç diğerleri masum olduklarını söylerler. Diğer sekiz kişiyse, suçlarını itiraf ederek: ‘’Biz suçluyuz! Cezamızı elbette çekeceğiz!’’ demişler.

Bunun üzerine Karakuşî zindancı başına şu emri vermiş: ‘’Şu sekiz suçluyu derhal sokağa atın ki burada kalan bunca masumun ahlâkını da bozmasınlar!’’

Bu fıkra hapishanelerin içindekilerden çok suçlunun dışarıda olduğunu, içeridekilerin bir kısmının da dışarıdaki bir kesime göre çok masum olduğunu da düşünmemize sebep oluyor.

Acaba Karakuşî bu hükmü günümüzde verse “tuhaf” karşılanır mıydı?

Kurtuluş Savaşlarına Dair

Kurtuluş Savaşı, Buhara Emiri Hazinesinin Altınları ile Kazanıldı

Kurtuluş Savaşı, “Rus Yardımları” ile mi kazanıldı?

Çok tartışılan bu konuya, Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı Başkanı Sinan Kavukçu uzun araştırmaları sonrası noktayı koydu.

Hayır!..

“Yardımı yapan Ruslar değildi”; Rusya sadece aracı oldu.

Peki, Türkiye’nin kurtuluşunda payı olan ve Rus yardımları olarak bilinen para ve silahları kim gönderdi?

Para da/altın da/silah da, gerçekte Özbek kardeşlerimizden geldi.

Özbekler, tüm bu yardımları Türkiye’ye gönderilmek üzere Lenin’e teslim etti. Kaynağı ise dillere destan Buhara Emirlik hazinesinden karşılandı.

*

Tarih 26 Nisan 1920. Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in açılışından hemen üç gün sonra yazdığı mektupla Sovyetler Birliği’nden silah cephane ve malzeme yanında para isteğinde bulunur, hatta gönderdiği mektubuna cevap beklemeden 11 Mayıs’ta Rusya’ya bir de heyet gönderilir.

Ve Mustafa Kemal’in mektubu üzerine Rusya 1920 yılından itibaren belli aralıklarla Ankara Hükümeti’ne cephane savaş malzemesi ve para göndermiştir.

*

Rusya’nın gönderdiği yardımın önemli kısmı 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşması’nın imzalanmasından sonra gerçekleşmiştir.

*

Sovyetlerden temin edilen nakdi yardımlar üç yıl itibariyle aşağıdaki gibidir.

1920 yılında; 3 milyon 066 bin 800 adet Altın Ruble,

100 bin adet Osmanlı Altını,

1921 yılında; 9 milyon 800 bin adet Altın Ruble,

1922 yılında; 4 milyon 600 bin adet Altın Ruble,

Sovyet yardımı olarak bilinen bu paraların; Anadolu’ya “kurtuluş Savaşı” için gönderilen altınların Bolşevikler tarafından yıkılan Buhara Emirliği’nin hazinesine ait altınlar olduğu ortaya çıkmıştır.

*

Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu, o günleri şöyle anlatır:

1920 yılında Buhara Cumhuriyeti kurulduktan sonra ben ilk cumhurbaşkanı olarak yanıma başvekilimiz rahmetli Feyzullah Hoca’yı alarak Sovyet Rusya büyükleri ve bu arada Lenin ile temasta bulunmak üzere Moskova’ya gitmiştim. Bizden bir müddet önce temmuz ortalarında Türkiye’den de milli hareketi temsil eden ilk heyetin Bekir Sami Bey’in başkanlığında Moskova’ya gelerek Lenin, Çiçerin ve Karahan ile bilhassa yardım temini konusunda müzakerelerde bulundukları anlaşılıyordu.

*

Kremlin Sarayı’nda kendisi ile görüştüğümüz gün, Lenin önem verdiğini hissettirdiği “Türkiye”den söz açarak bana;

“- Ankara’dan bir Türk heyeti geldi. Vaziyetlerini anlatarak acele yardım istedi. Bu hususta sizin fikriniz nedir?” dedi.

Hiç tereddüt etmeden kendisine:

“Elbette yardım etmek gerek ve vakit geçirilmeden yapılmalıdır” deyişim üzerine, bu işte zaten kararlı olduklarını fakat bazı zorluklarla karşılaştıklarını belirten bir ifade ile; “Yardım meselesi için bizi düşündüren iki zorluk var.” dedi ve devam etti:

“- Birincisi Türklerin istedikleri altın para bizde pek azdır.” deyince sözünü kestim.

“- Bizde altın para vardır! dedim. Verebiliriz de…”

Lenin memnun olduğunu belirten bir baş eğişiyle devam etti.

“- İkincisi yol meselesidir. Çünkü Türklere yalnız para değil her türlü harp malzemesi de vermemiz gerekiyor. Bunları emniyetle Ankara’ya ulaştıracak yol lâzım! Hâlbuki Kafkaslardaki durum dolayısıyla yollar kapalıdır. Ne zaman açılabileceği malum değildir.”

Biz bu hususta ayni kanaat ve fikirde olduğumuzu söyleyerek ilave ettim:

“- Kafkaslar ‘da kurulan cumhuriyetlerle anlaşmak mümkündür. Bu bölgede Müslümanlar çoğunluktadır. Gürcüler de menfaatleri icabı Müslümanlara yakındır. Ermeniler de keza… Çalışılırsa müşterek bir yol bulmak imkânı vardır” dedim.

*

Bir süre sonra Lenin ile yine bir araya geldik.

Bu sefer yaptığımız konuşmada sözü tekrar para konusuna getirerek ne kadar verebileceğimizi sordu.

“- Yüz milyon ruble…” dedim.

Lenin tekrar etti:

“-Yüz milyon mu?”

“-Evet… Derhal verebiliriz!”

*

Çarlık zamanından kalma altın rublelerimiz çoktu. Buhara hazinesindeki bu paraya Ruslar el sürmezler dokunmazlardı.

Buhara bir Çar emâreti olduğu halde idari ve mali işlerde müstakildi. Bu sebeple bizde altın “belegan mâbelâg” (haddinden fazla) çoktu.”

(Yakın Tarihimiz Cilt.1 shf.292-293)

*

Lenin’le bu şekilde mutabık kaldıktan sonra heyet Buhara’ya geri döner. Para yardımı meselesini meclise götürürler. O sırada Buhara’nın nüfusu dört buçuk milyondur. Buhara parlamentosu Türkiye’ye yüz milyon altın ruble yardımını tek itiraz sesi yükselmeden oy birliği ile alkış ve tezahüratlar altında kabul eder.

Ve; parlamentonun bu kararının hemen ertesi günü gereken muameleleri tamamlayarak parayı Ankara’ya yetiştirilmek üzere Rus hazinesine teslim edilir.

Bu yardımın yapılmasında en büyük rolü oynayan kimse o sırada Maliye Nazırı olan Osman Hoca (Kocaoğlu) idi.

Osman Hoca 1921 yılında ilan edilen Buhara Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunuyordu.

Sonra 1923’te Afganistan’a ve oradan da Türkiye’ye geçti. 28 Temmuz 1968’de İstanbul’da vefat etti.

*

Buhara Hükümeti, Ruslar aracılığıyla Türk Hükümeti’ne yaptığı 100 milyon altın rublelik yardımdan Ankara Hükümeti’ne ancak 10 milyon altın ruble ulaşabilmiştir.

Ruslar geri kalan 90 milyon altına herhalde aracılık ücreti olarak el koymuştur.

Türkiye’ye o dönem yapılması için sevkedilen yardım; Buhara’dan 12 vagon dolusu altın olarak Moskova’ya götürülmüştür.

*

İstiklal Savaşı devam ederken Buhara Halk Cumhuriyetinden bir heyet diplomatik temaslar yapmak üzere 17 Ocak 1921’de Ankara’ya gelir. Heyet beraberinde getirdiği üç adet altın işlemeli kılıç ile Timur’a ait bir Kuran-ı Kerim’i Mustafa Kemal’e hediye eder.

Sakarya Zaferini tebrik amacıyla gönderilen bu hediyeler karşısında müteessir olan Mustafa Kemal Paşa, meclis kürsüsünden teşekkür amaçlı, duygu dolu bir konuşma yapar.

*

Bu kılıçlardan biri Mustafa Kemal Paşa’ya, diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya, üçüncü kılıç 9 Eylül sabahı İzmir’e girerek Hükümet Konağına Türk bayrağını çeken İkinci Süvari Tümeni 4. Alayında Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verilmiştir.

*

Türkistan’lı kardeşlerimizin bu unutulmaz destek ve yardımlarına karşılık İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde hatırlandıkça her Türk’ün utanç duyacağı bir iş yapılır.

Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca ülkesi Sovyet işgali altına düşünce Afganistan üzerinden geçerek 1923 yılında Türkiye’ye sığınır. Atatürk Osman Hoca’yı sıcak bir ilgi ile kabul eder.

Türk vatandaşlığına geçen Osman Hoca Kocaoğlu soyadını alır. Osman Hoca’ya milletvekili maaşı bağlanır. Bu maaş Osman Hoca’nın vefatından sonra kesilmez eşi ölünceye kadar ödenmeye devam eder.

Atatürk döneminde Sovyetler Osman Hoca’nın sınır dışı edilmesi için sürekli tazyikte bulunurlarsa da Atatürk buna direnir. Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü bu baskılara dayanamaz ve 1939 yılında Osman Hoca’dan 24 saat içerisinde Türkiye’yi terk etmesi istenir.

Milli Mücadele’ye yardım etmek üzere 100 milyon rublelik altını Türkiye’ye nakletmek için seferber olan Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca (Kocaoğlu) 1923’ten beri vatandaşı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni terk etmek zorunda kalır.

Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1946’da Türkiye’ye geri dönebilir. 1968’de vefat eden Osman Hoca Üsküdar’ın Sultantepe’sindeki Özbekler Tekkesi’ne defnedilir.

Kaynaklar:

Osman Kocaoğlu “Rus Yardımının İçyüzü” Yakın Tarihimiz Cilt.1 Sayı 10 (Mayıs 1972) shf.292-293..

Raci Çakırgöz Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl (Belge Yayınları-1990)

Hamdi TÜRKMEN

Rakamların Dili

2024 yılında yapılacak olan yerel seçim tarihi yaklaşırken, liderlerin konuşmalarından anlıyoruz ki siyasi partilerimizde seçimlere hazırlık çalışmaları başlamış durumda. Cumhur İttifakı liderlerinin konuşmalarında bir takım farklılıklar olsa da, ittifak partileri özellikle AKP ve MHP anlaşmalı olarak seçimlere birlikte girecekler.

                Muhalefet bloğunda ise Millet İttifakı çoktan dağılmış durumda. Cumhuriyet Halk Partisi her ne kadar Millet İttifakını yeniden canlandırma gayretinde ise de, İYİ Parti GİK’da seçimlere ayrı girilmesi kararı alındı. İYİ Parti de durum onu gösteriyor ki, HDP’nin gölgesinin düştüğü yerde bulunmak istenmiyor. Doğrusu da bu aslında. Bir kere şunu belirtmemiz gerekiyor ki, PKK ile kol kola girmiş bölücü bir partinin yanında bulunmak İYİ Partinin kuruluş felsefesi ve ilkelerine aykırı düşüyor. Ancak; bir de şunu unutmamak gerekiyor ki, bundan bir önceki seçimde büyük metropollerde özellikle Ankara ve İstanbul da CHP adaylarına oy vermiş İYİ Parti seçmenini İYİ Parti adayına oy verdirmek zor olacak gibi görülüyor. Ne yapıp edip Ankara, İstanbul gibi bazı büyük şehirlerde ortak adaya oy vermeleri her iki partinin de yararına olur kanaatindeyim.

                Bugüne kadar olduğu gibi yine bu seçim propagandalarında da, muhalefet partileri Cumhur ittifakının partili cumhurbaşkanıyla yarışacaklar. Bir önceki İstanbul seçim konuşmasında: “Sisi’ye mi oy vereceksiniz, Binali’ye mi” diye yapılan konuşmadan sonra Sisi ile kucaklaşıldığına göre muhtemeldir ki Sisi’nin yerini bu defa Binyamin Netanyahu alacak. Gene geçmişle hesaplaşılacak, eski Türkiye irdelenecek kendi yaptıkları bir’in yanına bin katılarak şişirilmeğe çalışılacak.

                Ancak şu var ki; rakamlar yanlış yazılır ama yanlış konuşmaz. Emekli, asgari ücretli ve dar gelirlilerin durumları ortada. Bir yıl içerisinde ev kiralarına, çarşı pazarda satılanlara ve akaryakıta gelen peş-peşe zamlar ortadayken gelin biz de rakamları konuşturalım:

Kurtuluş savaşından sonra ilk on beş yılda Atatürk’ün Açtığı Fabrikalar ise:

Savaş sonrası Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne kalan yalnızca dört fabrika vardı: Hereke İpek Dokuma, Feshane Yün İplik, Bakırköy Bez ve Beykoz Deri Fabrikası.

Atatürk’ün açtığı fabrikalar ise şunlardır:

1-Ankara Fişek Fabrikası (1924) 2-Gölcük Tersanesi (1924)

3- Şakir Zümre Fabrikası (1925) 4-Eskişehir Hava Tamirhanesi (1925) 5-Alpullu Şeker Fabrikası (1926

6-Uşak Şeker Fabrikası(1926) 7-Kırıkkale Mühimmat Fabrikası (1926) 8-Bünyan Dokuma Fabrikası (1927)

9-Eskişehir Kiremit Fabrikası (1927) 10-Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1928)

11- Ankara Çimento Fabrikası (1928) 12-Ankara Havagazı Fabrikası (1929)13-İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası (1929)

14-Kayaş Kapsül Fabrikası (1930) 15-Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası (1930)

16-Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1931- Genişletildi) 17-Eskişehir Şeker Fabrikası (1934)

18-Turhal Şeker Fabrikaları (1934) 19-Konya Ereğli Bez Fabrikası(1934)

20-Bakırköy Bez Fabrikası (1934) 21-Bursa Süt Fabrikası (1934) 22-İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1934 Temel atma)

23-Zonguldak Antrasit Fabrikası (1934 Temel Atma) 24-Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934)

25-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1934) 26-Isparta Gülyağı Fabrikası (1934) 27-Ankara, Konya, Eskişehir ve Sivas Buğday Filoları (1934)

28-Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1935 – Tamamlandı) 29-Kayseri Bez Fabrikası (1934 Temel atma)

30-Nazilli Basma Fabrikası (1935- Temel atma) 31-Bursa Merinos Fabrikası (1935 Temel Atma)

32-Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935 Temel Atma) 33-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1935)

34- Ankara Çubuk Barajı (1936) 35-Zonguldak Taş Kömür Fabrikası (1935)

36-Barut, Tüfek ve Top Fabrikası (1936) 37-Nuri Demirağ Uçak Fabrikası (1936- İlk Türk Uçağı NUD-36 üretildi)

38-Malatya Sigara Fabrikası (1936) 39-Bitlis Sigara Fabrikası (1936)

40-Malatya Bez Fabrikası (1937 temel atma- Bu fabrika hariç bütün bez ve dokuma fabrikaları Atatürk’ün sağlığında açılmıştır.)

41-İzmit Kâğıt ve Karton Fabrikası (1934- Temel Atma) 42-Karabük Demir Çelik Fabrikası (1937- Temel Atma)

43-Divriği Demir Ocakları (1938) 44-İzmir Klor Fabrikası (1938- Temel Atma)

45-Sivas Çimento Fabrikası (1938-Temel Atma)”*

 “Bugün ithalata bağımlı Türkiye’nin aksine kendi sanayisini kuran ve güçlendiren Atatürk döneminde bütçe, dünyanın büyük kriz yaşadığı yıllar da dâhil olmak üzere; 1927 yılında 5 milyon TL, 1928 yılında 21 milyon TL, 1929 yılında 11 milyon TL, 1930 yılında 7 milyon TL fazla verdi. 1931 ve 1933 yılında açık veren bütçe, 1932 yılında 2 milyon TL, 1934 yılında 12 milyon TL, 1935 yılında 7 milyon TL, 1936 yılında 5 milyon TL, 1937 yılında 6 milyon TL ve 1938 yılında 15 milyon TL fazla verdi. 1937’de yayınlanan Ulus Gazetesi’nde de 17 milyon lira bütçe fazlası verildiği yazıldı.”**

                Evet, Mustafa Kemal Atatürk döneminden sonraki açılan fabrikaları ve müesseselerin haricinde çeşitli hükümetler tarafından yapılan devasa devlet fabrikaları TÜPRAŞ, PETKİM, PETLAS gibi fabrikalar satılmayıp ta kalsaydı, Türkiye’nin ekonomik durumu bugünkünde çok daha iyi olurdu kanaatindeyim. 21 yıllık AKP döneminde Savunma Sanayiinde yapılanlar haricinde, yapılan yol ve köprüleri de saymaz isek göze çarpan önemli bir şey görülmediği anlaşılacaktır.

                “2002 yılında AKP işbaşına geldiğinde, Çin’de kişi başına gelir 1149 dolar iken Türkiye de bunun üç katından fazla 3688 dolardı. 2022 ‘de Çin bizi geçti, fert başına gelir 13,690, bizde 10618 dolar oldu.”***

                Peki, ne oldu da Türkiye bugün bu durumlara geldi diye araştıracak olursak: Atatürk’ün, Menderes’in, Demirel, Ecevit ve Özal’ın büyük Türkiye hayalleri vardı, mensubu oldukları milleti sürekli motife ediyorlar, millet de onlara inanıyor ve güveniyordu.

                Ya şimdi!

                Evet, ya şimdi…sayın okur, karpuz gibi ikiye bölünmüş durumdayız. Millet olarak bir tarafımız sürekli illet, zillet diye aşağılanırken, diğer taraf iktidarca sürekli pohpohlanıyor. Böyle bir milletin bir davası, bir hayali olur mu? Olmuyor da zaten. İşsizlik almış başını giderken bin bir güçlükle yüksek tahsil yapmış gençlerimizin büyük çoğunluğu yabancı memleketlere gidebilmenin gayreti içindeler.  

*Türkish Forum: Aylin D.M.

** Sözcü Gazetesi Deniz Bilici Göçmen

***Yeniçağ Esfender Korkmaz

Dr. GÖKTAN AY Beyefendiyle Düzenlemiş Olduğu

MÜZİK FESTİVALİ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İstanbul Türk Müziği Dernek ve Vakıfları Dayanışma Konseyi MÜZDAK hakkında vereceğiniz bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Dr. Göktan Ay: Teşekkür ederim Oğuz Bey. Bize bu fırsatı her zaman sağlıyorsunuz. MÜZDAK 1993 yılında benim bâzı Sivil Toplum Kuruluşları (STK) Başkanlarına “Ben bir Türk Müziği Festivali yapmak istiyorum” diyerek projeyi açıklamam ile başladı. Elbette bu İstanbul çapında olacaktı. STK Başkanlarımız ihtiyatlı yaklaştılar “Bizim çok gücümüz yok, böyle bir festivali yapmak ciddi bir çalışma ve maddî kaynak ister” dediler. Ben “Bana yetki verin bir deneyeyim, eğer her şey yolunda giderse yapalım ve devamlı hâle getirelim. Her Mayıs bizim olsun.” dedim. Kabul ettiler. O zaman komşum olan, müzik sevdalısı Nurettin Erdoğan TESAN’da çalışıyordu. Akrabası olan Tesan’ın sâhibi Bekir Erdoğan’a konuyu açtık. O da TURCELL ile ortak çalıştığı için TURKCELL’e konuyu aktardı ve yapılan toplantıda maddî destek karşılığında çok cüzi bir ücretin ödenmesine karar verildi. O zamanlar her salona ödemeler yapılıyordu.

Birinci İstanbul Türk Müziği Günleri 10 Konser ve Sempozumla başladı. 5 adet olan üye sayımız bugün 25 oldu. 10’ndan sonra İstanbul Türk Müziği Günleri’nden Festivale dönüldü.

Çetinoğlu: MÜZDAK olarak 1993’te başlattığınız ‘İstanbul Türk Müziği Festivali’ isimli faaliyetlerinizin otuzuncusunu, hiçbir yılı atlamadan 30 Kasım 2023 – 30 Aralık 2023 tarihleri arasında, İstanbul ve Ankara’da sahneliyorsunuz. Kültürümüzün ana unsurlarından biri olan müziğimize üstün hizmetleriniz için teşekkürlerimi ve tebriklerini sunuyorum.

Bu faaliyetleri hangi düşünce ve/veya maksatla başlattınız?

Dr. Ay: Ben Türk Musıkisi Devlet Konservatuarı’na iöğrenci olarak ilk geldiğimde (1975) İstanbul Müzik Festivali vardı ve çok sesli müzik programları ağırlıktaydı. Sâdece rahmetli İnci Çayırlı’nın şefliğindeki İTÜ Türk Müziği Korosu ve Âşıklar Şenliği yapılırdı. Diğer konserler 10 TL iken, Türk Müziği Korosu 1 TL, Âşıklar Şenliği (Gülhane Parkı) bedavaydı. Bu nasıl olur? diye o zaman kafama koymuştum. Türk Müziğinin mutlaka bir festivali olmalıydı. Ve bir grup cengâver arkadaşla (Hikmet Kahraman, Nihat İncekara, Yılmaz Pamukçu, Nurettin Erdoğan, Vedat Çakır vb.) başladık ve büyüyerek başardık.

Cumhuriyetimizin 100. Yılı dolayısıyla sempozyumu yeni ve genç üniversitemiz Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi ile yapmak istedik, kabul ettiler. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı da katkıda bulundu. Sempozyum Ankara’da, etkinlikler İstanbul’da olacak.

Çetinoğlu: Ümit ettiğiniz neticelere ulaşabildiniz mi?

Dr. Ay: Maksat Tük Müziği STK’larını bir düşüncede, bir ekolde, kurallarda, sunuşta, söyleyişte, çalışta vb. bir araya getirmek, seyirciye aktarmak, paylaşımın heyecanını tattırmaktı.

Müzik ve Halk Oyunları STK’ları toplumumuzda çok önemli işlevler görüyor. Çok farklı alanlarda iş yapan kişiler Türk Müziğini öğrenmek için, haftanın 2 gününü STK’lara ayırıyor. Sahneye çıkıyor, solist oluyor söylüyor/çalıyor/oynuyor. Bu durum, her meslek grubu için sosyalleşmede çok önemli rol oynuyor ve kendilerine güven artıyor, konuşmaları/diksiyonları değişiyor. Müzik ortamında olan sanatçıları değerlendirmelere başlıyor, kaliteli müziğin ne olduğunu öğreniyor, yeni kişilerle tanışıyor…. Şu anda festivale katılan tüm STK’lar, konser bölümlerini konuşmalar dâhil 45 ddakikaya ayarlamış durumda. Çünkü biliniyor ki, bir kişinin oturduğu yerden bir konseri ilgiyle tâkip etmesi 45 dakikadır, tek bölüm yaparsanız 90 dakikadır. Giysiler düzgün, ayakkabılar boyalı, çoraplar takıma uygun vb. önem veriyoruz. Sunucuya bile müdâhale etmek mecbûriyetinde kalıyoruz. Çünkü bâzen hayatlarını/özellerini anlatmaya başlıyor, konseri dağıtıyorlar. Rahmetli Alâeddin Yavaşça hocam; “Göktan, benim eserlerimi geçecekler diye arıyorlar, sağ olsunlar. Ama 3 saat konser çekilmiyor, rahatsızım diyorum” demişti.

Ben konsere gittiğimde birinci bölüm 1,5 saat sürmüş ise kalkıyorum, ev sâhibine “iyi akşamlar, başarılar” diyorum. Elbette “Hocam daha ikinci bölüm var” diyorlar. Ben de “Konser bitmiştir. Lütfen koristlere ve 1,5 saattir sırasını bekleyen misâfir soliste nasıl olduklarını sorun” diyorum. Bunlar alaturka davranışlar. Türk müziği “alaturka” değildir, yaptığımız yanlış davranışlar / uygulamalar alaturkadır.

Çetinoğlu: Faaliyetleriniz yorucu ve büyük bir organizasyon… Ayrıca maddî külfeti de vardır. Destek bulmakta zorlanıyor musunuz? 

Dr. Ay: Elbette. İlk 5 yıl TURCELL sâyesinde bir sıkıntı çekmedik. Ancak, Genel Müdür değişti ve spora ağırlık vereceğiz diyerek bize verdiği yardımı kesti. O anda ortada kaldık. Cemal Reşit Rey (CRR) salonunun kirasını bile ödeyemezdik. O sırada İstanbul Büyük Şehir Belediyesi) İBB Kültür ve Sosyal İşler Dâiresi Başkanı Şenol Demiröz idi (Ak Parti’nin ilk TRT Genel Müdürü oldu) ve görüşmemizde durumu anlattım o da bir müjdeyi verdi; “Göktan Hocam, Türk müziği adına yaptığınız mücadeleyi 5 yıldır izliyoruz. Biz de size CRR dâhil İBB’ne âit salonlarımızı size ücretsiz açıyoruz

O anda neler düşündüğümü tahmin edersiniz. Hemen arkadaşlarımızı arayıp müjdeyi verdim.

Çünkü konserlerde STK’ları zorlayan en büyük meblağ saz ücretleri oluyor. Bir de bunun üzerine salon kirası eklenince çok zorlanıyorlar. Hatta bazı salonlarda ses tesisatı bile bulunmuyordu, çok şükür artık bu problem halledildi.

Bize katılım ve destek sağlayan Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TRT (sanatkâr-koro izinleri) İBB, Eyüp Belediyesi, Avcılar Belediyesi, Maltepe Belediyesi, Üsküdar Belediyesi, Kartal Belediyesi, Bakırköy Belediyei, Büyükçekmece Belediyesi, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi (salon desteği), Beykent Üniversitesi. (kitapçık basımı), Özlem Kristal (plâket desteği), Sarkuysan (konser ve reklâm desteği) çok teşekkür ediyoruz.

Çetinoğlu: Ahmet Kabaklı Hocamız; ‘4 konuda devrim / reform olmaz’ diyordu. 1-Din, 2-Dil, 3-Mûsikîmiz, 4-Ahlâk. Bunlar, insan kalabalıklarını millet hâline getiren, kültürümüzün temel unsurlarıdır. Zât-ı âlinizin de bu konuda söyleyecekleri vardır. Lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Rahmetli Ahmet Kabaklı hocamız dersimize girmişti. Çok heyecanlı, işini severek yapan, güler yüzlü bir kişi olarak tanıdım. Doğru söylemiş, kültürünü seven, saygılı bir kişiydi. Önderimiz Atatürk’ü bile “Türk Müziğini sevmiyor” diye söylediler. Yurt dışına gönderdikleri yetenekli gençleri örnek gösterdiler. Ama o gençler yurda döndüklerinde ilk işleri “Türk müziği müzeye konmalı, devrini tamamlamıştır” vb. sözler oldu. O, Türk müziğini sever, dinler, okur, halk oyunları oynar ve üstatları masasına dâvet ederdi. Yemek masasının bir kültür-eğitim-bilgi alışverişi vb. olduğunu hepimiz biliyoruz. Her şeyi ile “millî” olan bir önderin, sâdece “müzikte” millî olmadığını söylemek abesle iştigal olsa gerekir. Neyse ki İstanbul Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nın( TMDK) kuruluş felsefesi ve yeni yetişen gençlerin müzikte ayrımcılık yapmaması sevindirici gelişmelerdir. Ancak TMDK’yı kurulduğu yıldan 2 yıl sonra kapatma teşebbüsünü de (Rahmetli Hikmet Şimşek etkisiyle) unutmamak gerekir.

Çetinoğlu: Abdulkadir Maragi’den (1360-1435) Alâeddin Yavaşca’ya (1926-2021) kadar uzanan mûsikîmize sonradan; arabesk, fantezi müzik, taverna müziği, külhânî şarkılar adı ile katılımlar oldu. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Ay: Festivalde “Hammamizâde İsmail Dede Efendi”nin bestelerine de yer vereceğiz. (8 Aralık/Bakırköy) Dede Efendi, Hacı Ârif Bey, Şevki Bey, Nikoğos Ağa, Tanburi Ali Efendi, Hacı Fâik Bey, Tanburi Cemil Bey, Saadettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk, Yesari Asım Arsoy, Selahattin Pınar, Alâeddin Yavaşça, Selahaddin İçli, Âmir Ateş, Nihat İncekara vb. bestecilerin eserlerini dinlediğinizde aynı makamda olan besteleri bile anlamak mümkündür. Her besteci kendi duygularını, anlayışını notalara döker.

Toplum hızla gelişiyor. Konservatuarımızı bitiren gençlerin bazılarının pop müzik alanına girmesi ve popüler isimler olması ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) TMDK, “popüler müzik insanları yetiştiriyor” diye konuşulmaya başlanmıştı. Oysa; TRT Kurumu Sanatçılarının, Devlet Koroları Sanatçılarının %90’ı TMDK mezunudur. Göksel Baktagir, Rahmetli Adnan Karaduman, Birol Yayla vb. gençler yetişmiştir.

Gençlik elbette kendini göstermek için fırsatlar arıyor ve popüler kültürde kendine yol aramaya başlıyor. Bunu engelleyemezsiniz. Çünkü ülkemizde bir de gece hayatı/gazinolar/barlar vb. var, buralarda da müzik çalınıyor/söyleniyor.

Artık o bestekârları bulmak, o nihâvent sirtolar, kâr’lar, zencir usulünde besteler vb. yapmak çok zor. Bestekârların yuvası olmuş İstanbul, eski İstanbul değil. Sessiz, temiz İstanbul’dan 24 saat gürültülü ve kirli İstanbul’a geçtik. Eserleri yerinden okumak yok… 4-5 sesten istedin mi, olup bitiyor. Oysa bestecisi o eseri ona göre yazmış. 49 Konservatuvar var ama “terminolojik birlik” yok… Üretim yok, sâdece unvan almak için gerekli şartları yerine getirmek için koşturan sanatkâr akademisyenler var. Hep söylüyorum, rahmetli Nida-Neriman Tüfekçi’nin,Tülin Korman’ın, Bekir Sıtkı Sezgin’in, Niyazi Sayın’ın, Adnan Saygun’un, Cemal Reşit Rey’in  vb. unvanları mı vardı? 1987’de bir kanunla verilen unvanlar onlara ne kattı? Elbette hiç bir şey…

Bu hafta beşinci albümlerini piyasaya çıkaran Rubato grubu 10 yıllık geçmişleri boyunca müzik dünyâsında farklı bir yer elde etmeyi başardı ve diyorlar ki; “Arabeskin duygulara tercüman olmada saf ve özel bir yeri var” İşte popüler müzik, arabesk tarzı vb. müziklerin yaygınlaşmasının sebebi budur; günceldir, sokak dilidir, dertlere ortaktır, işinde patronuna yapamadığı feryattır, ekonomik şartlara öfkedir vb…

Ancak şunu da belirtelim ki gençliğimize olan içli, sözleri anlamlı, ezgisi güzel vb. besteler artık yok.

Elbette TRT Müzik dışında, Türk Müziğine destek veren programlar da yok…

Çetinoğlu: Türk halk müziği, öz mûsikîmizin özüdür. Beste ve şarkı formundaki müziğimiz kadar tahribata mâruz kalmadı. Sebepler belli mi?

Dr. Ay: Geçen dönem İTÜ TMDK Müzik Teorisi Bölümü’nde bir âşıkla ilgili (Mustafa Tanrıverdi) bitirme tasarısı yaptırdık. Popüler isimler yüzünden geride kalmış ama yüzlerce söylediği ezgi var.  THM köy ve kasabalarda yaşıyor ve yaşamaya devam edecektir. Bunu en azından Sümer Ezgü’nün TRT’de yaptığı “Anadolu’dan Geldik” programında görebilirsiniz. Halkta değişim hızlı olmuyor. Eserler halk arasında çalınıp, söylendiği için problemsiz hâle geliyor. Türk müziği mensuplarının dikkate almadığını, biz anlıyoruz dediği (alaturka görüş) soru şu: Biz bu eserleri notaya alırken, beynelmilel nota yazım kurallarını neden işletmiyoruz/kullanmıyoruz?…

Müzik çalınış, söyleniş ve üslupta millîdir, ama nota yazım teknikleri ve işâretleme sisteminde beynelmileldir. Dünyâyı yeniden keşfetmeye uğraşmayalım.

Çetinoğlu: Şarkı ve türkü formatındaki mûsikîmiz hem sanattır hem de ilim. Rap müziği bu hakîkatın neresine yerleştirilebilir?

Dr. Ay: Müzik elbette hem sanattır hem ilimdir. Yıllarca resmî yazışmalarda “ilim/sanat, ilmî/sanatla bağlantılı” kullanılmasını savundum. Çünkü artık üniversitelerde 100’e yakın Müzik Eğitim Kurumu var. Şarkı ve türkü formu da geniş bir coğrafyayı kapsadığı için artık ilim/sanat araştırmalarının kapsamındadır.

Rap, 1970’lerde özellikle Afrika kökenli insanların yaşadığı Amerika’nın kenar mahallelerine, bir diğer deyişle gettolara dayanmaktadır. Kafiyeli ve ritmik bir şekilde sokak dili konuşmaktır ve bir müzik eşliğinde yapılır. Rap, sözlerin müziğin tempo ve ritmine uyarlanarak söylendiği bir yapıdadır.

Rap , hip hop vb. gibi bir anda çıkan/popüler olan sonra yok olacak müzik türlerinin, ne kadar zorlansa da ilim/sanat içinde yer alacağını tahmin etmiyoruz.

Çetinoğlu: 30 yıldır tertip etmekte olduğunuz festivallerde; karşılaştığınız güçlükler nelerdir?

Dr. Ay: Festival de nakdî konuları artık her Sivil Toplum Kuruluşu (STK) kendi içinde çözmeye çalışıyor. Sempozyumları mutlaka bir üniversite ev sâhipliğinde yapıyoruz. Bakanlık, Medipol, Haliç, Marmara, İTÜ, Şişli (Meslek Yüksek Okulu (MYO), Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi (MGÜ) (2023 ev sahibimiz), Atütürk Kültür Merkezi (A.K.M.) Başkanlığı, Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) ve benzerlerine teşekkür ederiz. Güçlükleri çok. Her sempozyumda bildirisi kabul edilmeyen arkadaşım küser. Oysa dostluk başka iş başkadır. Her sempozyumun ilim/sanat kurulu farklıdır ve kararı onlar alır. İlim/sanat kuruluna yazmadım diye küsenler olur.

Ödülü bana neden vermedin?”, “Beni neden solist yapmadın?”, “Benim kitabıma neden ödül vermedin?” vb. diyenler olur. Ama kimse “bu yıl yapılıyorsa ben de destek olayım, bir yerinden tutayım” demez. Camiamız böyle… Konserlere de gelmezler, sempozyumu da izlemezler, çünkü kendileri içinde yoktur…

Kısaca müzik camiamızda her kişi; kendine münhasırdır, en iyi kitap yazan, en iyi bildiri yazan, en iyi çalan, en iyi okuyan, erişilmez, büyüktür, ödüle layıktır…

Çetinoğlu: Türkiye’de müzik eğitimi konusundaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Müzik Eğitimi sancılıdır. Bir yıl kaldırılır, bir yıl mecbûrî ders olur, bir yıl seçmeli olur vb. Müzik akademisyenleri unvan peşindedir. Asistanlarına, öğrencilerine bildiri yazdırarak sempozyumlara katılmak bütün akademisyenlerin vaz geçilmezidir.

Müzik alanı, üniversiteler bünyesinde çoğalmakta (karşısındayım) olup bugün için; Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi (1), Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi (1), Güzel Sanatlar Fakültesi (GSF)  Müzik Bölümü (16), Konservatuar (49), Eğitim Fakültesi GSE Bölümü Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı (ABD)  (24), Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi (105) v.b. müzik eğitimi yapmaktadır.

Çoğalma ile birlikte, müzikte problem hâline gelen ve çözül(e)meyen bazı yanlışların, yeni kurulan kurumlara geçmesi kaçınılmazdır. Müzik Eğitimi ABD’lerde -yeni hazırlanan- müzik müfredatlarında; Türk müziği makamlarının, Türk müziği çalgılarının eğitime alınması vb bazı çok sesli müzik mensuplarınca hâlâ eleştirilmektedir. Siyâset kurumlarının ve üst makamların, müziğin; “hem sanat, hem ilim” olduğu gerçeğinde/bilincinde olamaması durumunda,   müzik kurumları  olumsuz etkilenmekte, toplantı ve özel günlerde etkinlik yapan kurumlara dönmektedir.

Müzik Eğitimi’nden maksat; “sanatı iyi derecede özümseyen, kaliteli sunum yapabilen, araştırmacı/derlemeci ruha sâhip, örnek alınacak kişi olan, çalgısında/sesinde gelişmeyi hedefleyen, bilgi derinliği olan, sanat ahlâkına önem veren, araştıran-derleyen, üreten, kısaca; “ilim ve sanata; akademik ve tarafsız bakabilen kişiler” yetiştirilmesidir.

Geçmişten gelen, sanat ve estetik yönü yüksek müziğimiz, Türk Müziği eğitiminin geç başlamasının yanı sıra; insanî ve sosyal değerlerdeki kayıplar ve yozlaşmalar sebebiyle tabîi gelişim sürecini yerine tam olarak getirememiştir.

Özellikle “yeni eser üretiminde”, “metot yazımında” sıkıntılar söz konusudur. Nitelikli yeni eserlerin üretilemediği bir sanat dalının varlığını devam ettirebilmesi zordur.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için söylemek isteyip de fırsat bulamadığınız düşünceleriniz için söz sizin Efendim!

Dr. Ay: Bu röportajın son sözü olarak: “Müziğin problemlerini yine müzik insanları çözmelidir.”

Üretim..Üretim…Üretim… Saygılarımla…

Festival Hakkında Bilgi Edinmek İsteyenler İçin:

 goktanay57@gmail.com

Dr. Öğretim Üyesi GÖKTAN AY:

İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Sanatçı Öğretim Üyesi, Yazar, İletişim Dr., Folklor Araştırmacısıdır. 1957 yılında Artvin-Ardanuç’da doğdu. İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmenliği sebebiyle Tokat’ta yaptı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975’te İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazandı, Konservatuarın ilk öğrencilerinden ve mezunlarından oldu.

1979’da ilim imtihanlarını vererek ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982’de çıkarılan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Kanunu ile Konservatuarın İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Rektörlüğü’ne bağlanması ile ‘Okutman’, 1985’te Üniversitelerarası Kurul’ca yapılan ‘yabancı dil imtihanlarını vererek ‘Sanatkâr Öğretim Elemanı’, 1987’de ‘Yardımcı Doçent’ unvanlarını alarak ‘Sanatçı Öğretim Üyesi’ oldu. 1988’de devam etmekte olduğu İ.Ü. İletişim Fakültesi Radyo-TV yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak ‘Dr.’ Unvanını aldı. Konservatuarda Türk Halk Oyunları (T.H.O.) Bölüm Başkan Yardımcısı, T.H.O. Bölümü A.S.D. Başkanı, Çalgı Eğitimi Bölüm Başkan Yardımcısı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı, Konservatuar Müdürü Projeler Danışmanı görevlerinde bulundu. Türk kültürünü tanıtmak ve geliştirmek maksadı ile çok sayıda toplantılar düzenledi, sempozyumlara katıldı, Danışma ve İlim Kurulları’nda yer alarak destek verdi. Başta Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde Türk Halk Müziği toplulukları kurdu, yönetti, konserler verdi. İ.T.Ü Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuvarı Mezunlar Derneği’ni kurdu (1989), Başkanlığını uzun süre devam ettirdi, Genel Kurul kararı ile ‘Şeref Başkan oldu.

Konservatuvarda; lisans, yüksek lisans ve sanatta yeterlikte önemli tezlere danışmanlık yaptı.

Üniversiteler Kanunu’nun gözden geçirilmesinde ‘rapörtör’ olarak görev aldı. Millî Eğitim Bakanlığı Şuralarında ‘kültür-sanat alanında’ çağrılan isim oldu. Türk Müziği Dernek ve Vakıfları Dayanışma Konseyi’ni (Müzdak/1993) kurdu.

Ülkenin, alanında tek ve özgün festivali olan ‘İstanbul Türk Müziği Festivali’ni, her yıl kaliteden vazgeçmeden (30. yıldadır) devam ettirerek, klasik hâle getirdi. Konserleri T.R.T. ekranlarından, bildirileri Kültür Bakanlığı’ndan yayınlayarak ülke çapında yaygınlığı sağladı. Müziğin ve Konservatuvarların Batı – Türk diye ayrılmalarının yanlış olduğunu ısrarla belirterek, ‘Millî Devlet Konservatuvarı’ yapılanma modelini hazırladı ve Y.Ö.K.’e sundu.

Kanal 6’da canlı, T.R.T İstanbul Radyosu’nda açıklamalı programlar hazırladı, T.R.T. İstanbul Televizyonu ve özel kanallarda programlara misâfir oldu, akademik destek sağladı.

Türk Musıkisi Vakfı Mütevelli Üyesi ve Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Oyunları Gözlemcisi olup, Başbakanlık Gençlik Hizmetleri Dâiresi Başkanlığı T.H.M.; ‘Danışma Kurulu Üyesi, Kurslar Akademik Danışmanı – Öğretim Üyesi ve Seçici Kurul Üyesi’ olarak fahri görevler yapmaktadır.

Folklora Giriş (1990) ve Folklor (Halkbilim) – (1999), Müzik’te Yanlış Bilinen Doğrular – (2020), Türkiye’de Müzik Eğitimi ve Müzik Kurumlarımız – (2020) adlı kitapları yayınlandı.

Anladın mı Bizi Hoca?

“Eğer yabancı bir dille meydana getirseydik Kur’an’ı, elbette derlerdi ki ayetleri Arapça olarak açıklansaydı da anlasaydık olmaz mıydı? Bu, yabancı bir dille söylenmiş söz, söyleyen de Arap ha? De ki: O, inananlara doğru yolu gösterir ve şifadır; inanmayanlarınsa kulaklarında ağırlık var ve Kur’an, onları kör etmede; sanki onlara pek uzak bir yerden nida edilmede”.

Fussilet suresi/44. Ayet”

“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun varlığının, kudretinin delillerindendir. Bilenler, âlimler için bunda Allah’ın kudretini gösteren deliller vardır”.

Rûm Suresi/ 22. Ayet

“Kur’an-ı Kerim’in Türkçe ve tüm dünya dillerindeki meallerine karşı çıkanlara: Tüm insanlığın “hidayetini” istiyor musunuz? İstemiyor musunuz?”

 “Yoksa Tüm insanlığın Araplaşacağını mı zannediyorsunuz?”

Hilmi ÖZDEN

Kur’an bütün dillerdedir

Keşf-i dünya ellerdedir[1]

Çalışmayan sellerdedir

Dinledin mi bizi hoca?

Ayet ayet insan yüce[2]

Lütfu kerem hece hece

Gelir gider gündüz gece

Anladın mı bizi hoca?

Yol gösterir Yüce Kur’an

Candan yakın Hak Hak vuran[3]

Zikri daim sende her an

Dinledin mi bizi hoca?

Asra yemin kıldı “Bir Hak”[4]

Tevhit ile cihana bak

Harfsiz sözsüz daim Halak[5]

Anladın mı bizi hoca?

Kur’an indi halkın dili[6]

Aydınlanır bin kandili

Killer yanar akar Nil’i

Dinledin mi bizi hoca?

Hak vermiştir binlerce dil[7]

Ona kurmuş gönülde il

İlim bilmez[8] lisanı sil

Anladın mı bizi hoca?

Türkçe Âdem dili oldu

Güneş gibi yere doldu

Sanma sakın bugün soldu

Dinledin mi bizi hoca?

Özden Hakk’a Türkçe söyler

Şehir olur nice köyler

Düşünmeyen bizi neyler

Anladın mı bizi hoca?


[1] Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur. Necm Suresi/39.ayet

[2] Onlara dış âlemdeki ve kendi içlerindeki âyetlerimizi göstereceğiz. Böylece Kur’ân’ın gerçek/hak olduğunu anlayacaklardır. “Rabbinin her şeye tanık olması onlara yetmiyor mu?”

Fussilet suresi/ 53.ayet

[3] Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız. Kâf suresi/16. ayet

[4] Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. Asr suresi/1, 2, 3.

[5] Yaratan

[6] “Anlayıp düşünesiniz diye onu Arapça Kur’an olarak indirdik. Zuhruf Suresi/3. Ayet.”

“Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur’an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab’a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur’an’da ne söylendiğini anlamıyorlar.) Fussilet suresi/44. Ayet”

[7] Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun varlığının, kudretinin delillerindendir. Bilenler, âlimler için bunda Allah’ın kudretini gösteren deliller vardır. Rûm Suresi/ 22. ayet

[8] İşte bu örnekleri biz, bütün insanlara veriyoruz. Oysa onları ancak bilenler anlar. Ankebût suresi/43.ayet

Yıllar Geçse de Vazgeçmedik! “Bu Düzen Değişmelidir!”

(09 Ocak 2016)

Cumhuriyetin ilk döneminde; Atatürk ile birlikte yüzyıllardır süregelen sıkıntılı bir döneme son verilerek, Türk yurdunun yeniden ihyası ve insanının hak ettiği bir düzenin yaratılması için yoğun çabalar gösterildi.

Ancak Atatürk’ün zamansız ölümü ile sanki her şey adım adım geriye gitmeye başladı.

Bu gün Türkiye bozulmuş daha doğrusu birileri tarafından kasden bozdurulmuş bir düzen içinde yaşamaktadır. Onun için bu düzen bir an önce yine Türk Milletinin iradesi ile değiştirilmelidir.

Türk Milleti günümüzde, ya fakirlik ya da ağır bir borç yükü altında inim inim inlemektedir. Hukuk çökmüş, adalet bulunamaz olmuştur. Çalışan hakları gerilemiş, emek güvencesiz kalmıştır. Eğitim sistemi bozuk düzenin en büyük tetikçisi konumundadır. Sosyal güvenlik sistemi halka yeterli bir güven vermemektedir. Terör halkın günlük yaşantısında sıradan bir olay haline gelmiştir. Ülkeye yabancılar tarafından yerli işbirlikçileri sureti ile el konulmak istenmektedir. Toplumun gelecek endişesi had safhaya ulaşmıştır.

Ülke kaynakları yabancılara peşkeş çekilmiş, yabancı sermaye ülkenin zenginliklerini çoktan dışarıya taşımaya başlamıştır. İnsanlar boğaz tokluğuna çalışma zorunluluğuna itilmiştir. Maden işletme imtiyazları çoktan küresel şirketlerin eline geçmiştir. Toplumun sosyolojik ve demografik yapısı ile oynanmıştır.

İnsanların huzur, mutluluk, refah, iş, aş beklentisi tükenmiştir… Ve bütün bunlar gizli ve açık ellerin marifeti ile halkın bilgisi dışında gerçekleştirilmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında, türlü yokluklar ve güçlükler içinde kanlarını dökerek, canlarını vererek Türkiye’yi kurtaran Türk Milleti, bugün ne yazık ki, bozuk düzen nedeni ile bütün kazanımlarını kaybetmek üzeredir. Yüzyıllardır topraklarımıza göz dikmiş olan bu “bozuk düzenin sahipleri” artık emellerine ulaşmak için bir engel kalmadığını düşünmektedirler!

Bozuk düzeni düzeltmekle veya ıslah etmekle görevli olan devlet erki de zavallılaşan bürokrasi nedeni ile iyiden iyiye bir şey yapamaz haldedir. Demokrasinin olmazsa olmazı olan siyasi partilerin durumu da, bozuk düzenin elemanlarının sevinçle ellerini ovuşturmasına neden olmaktadır. Bu tablo ile halk üretilmiş çaresizliğe mahkûm edilmek istenmektedir.

Biz bu düzen değişsin derken, bir rejim değişikliğini ya da anayasanın kurucu ilkelerine ters düşen bir şey yapılsın demiyoruz. Aksine her şeyin, mevcut anayasal sistem ve demokratik kurallar çerçevesinde, Türk Milleti için yapılmasını istiyoruz. Böylece işbirlikçi küçük bir azınlığın menfaatlerine göre yürüyen “bozuk düzen” halkın çoğunluğunun lehine değiştirilmiş olacaktır.

Ancak şunu da iyi bilmeliyiz ki, bu bozuk düzen birdenbire değişmez. Bu düzenin yıkılıp yerine arzu ettiğimiz bir düzenin gelebilmesi için gerçek ve kalıcı tedbirler almak gerekir. Bu da uzun ve sancılı bir mücadeleyi gerektirir.

Toplumsal sözleşme hüviyetindeki anayasa da buna işaret etmektedir. Onun için bizde, insan olmanın bir gereği olarak ve dünyevi adaletin tesisi için bir düzen değişikliği istiyoruz.

Bu düzen değişikliği; anayasal rejimi yıkarak değil tam uygulayarak, demokratik yaşamdan vazgeçilerek değil aksine her yere yerleştirerek ve Türk Milletinin iradesine uygun olarak yapılacaktır. Onun için hiç bir kuvvet bu düzen değişikliği talebinin karşısısnda duramaz. Yeter ki, düzen değişikliğine dair bir irade oluşsun!

Türk Milleti bunu başarabilir mi?

Biz bugün kendileri için bir düzen kurmuş ve gelişmiş olarak gördüğümüz Avrupa ve Amerika kıtalarındaki tüm milletlerin hepsinden daha eski ve köklü bir milletiz. Devlet kurma alışkanlıklarımız ve devlet tarihimiz yine bunların tamamından çok daha eskilere gider. Bu nedenle de Türk Milletinin siyasal bilinci ve hadiseleri kavrama yeteneği bunlardan fersah fersah ileridedir. Yeter ki, düzen değişikliğine dair doğru reçeteyi Türk Milletinin önüne koymayı başarabilelim…

Türk Milleti; huzur, mutluluk ve güven içinde yaşamayı fazlası ile hak etmiştir. Buna mani olan “bozuk düzen” değişecektir. Türkiye’de her şey; şahıslar, zümreler ve yabancılar için değil Türk Milleti için yapılacaktır.. Bunları başaracak gücümüz vardır ve bu bozuk düzen mutlaka değiştirilecektir. Çocuklarımıza ve torunlarımıza güzel günlerde özgürce yaşayacakları bir vatan ve kendi lehlerine tıkır tıkır işleyen bir düzen bırakacağız. Bu bir Türk evladının asla vazgeçemeyeceği bir ideal ve bir vatan borcudur…

Sağlıklı Şehir ve Belediyelerimiz(4)

Sahillerimizde balık tutup istakozlarımızı görebilecek miyiz? İnsan, hayvan ve bitkiler için sağlıklı çevre önemlidir. Kocaeli’mizde ki özellikle 60’lı yıllardan sonra artan yoğun göç ve çarpık şehirleşme zamanla denizimizin dere ve ırmaklarımızın kirlenmesine sebep olmuş, canlılar için yaşanması sorunlu bir hale gelmişti. 90’lı yıllara kadar ilçe ve belde belediyelerimiz faydalı ve gerekli hizmetler yapmaya çalışmışlardır. Ama göç ve şehirleşmedeki yoğunluk iş planlamalarında yetersizliklere, her geçen yıl artan yeni çevre sorunlarının gelişmesine sebep olmuştu. Genel yönetimin 1993’de İzmit Büyükşehir, 2006’da ise il genelini kapsayacak şekilde Kocaeli Büyükşehir şekline dönüşmesi çevre konularında da ciddi imkânlar yaratmış ve çalışmalar yapılmasını sağlamıştır.

Marmara denizimizin kıyıları yerleşim yerlerinin çok olduğu ve yoğun sanayi kuruluşlarının bulunduğu bir yerdir. Buraların evsel atıklarının ve sanayi atıklarının 90’lı yıllara kadar arıtılmadan denize bırakılması, bu denizimizi açık foseptik, çöplüğe dönüştürmüştür. 90’lı yıllarda ön arıtmalı, 2000’li yıllarda önce biyolojik sonra ileri biyolojik arıtma sistemlerinin devreye girmesiyle denizimizin ve çevremizin daha çok kirlenmesi önlenmiştir. Kocaeli’mizde tüm sahillerimizi kontrol altına alan toplama sistemimizin ve 23 adet arıtma sisteminin peyderpey yapılıp çalıştırılması ile deniz ve akarsularımıza arıtılmamış atık bırakılmamaktadır. Bu sayede günde ortalama 300 ton evsel atık çamurundan çevre korunmuş olmaktadır. Bu tesislerden yılda ortalama 50.000.000 m3 (yuvacık barajı kapasitesi) çevre zararı kaldırılmış atık su çıkmaktadır.

Bunun halen 15.000.000 m3’ü geri dönüşüm suyu olarak sanayi soğutma sistemlerinde kullanılmaktadır. Bu miktar yeni çalışmalarla arıtılarak suyumuzun daha verimli kullanılması, göl[1]yeraltı sularımız dâhil doğal kaynaklarımızın korunması amaçlanmaktadır.

Bu çalışmalar sayesinde denizimizde sevindirici iyileşmeler görülmüştür. 2011 ve 2015’de ISU’nun yaptırdığı su altı canlılarının fotoğrafla tespit çalışmaları bu kurumumuzun yayınları arasındadır (Su altı 2011, Su altı 2015 İzmit Körfezi). Kocaeli Büyükşehir Belediyemizde bu konunun uzmanı Tahsin Ceylan’a 2022’de yaptırdığı fotoğraflarla Derinlerdeki Yaşam İzmit Körfezi eserinde yazar “Körfezde artan biyoçeşitliliği gözler önüne sermekte, denizimizin geleceği açısından umut vermekte” tespitini paylaşmaktadır.

İzmit doğu baseni dip çamuru temizleme ve bertaraf çalışması denizimizi ve sahillerimizi daha da doğal güzelliğine kavuşturacaktır. Yılların deniz dibinde oluşturduğu çamurun bertarafı, deniz canlılarımız içinde yeniden sağlıklı bir ortamı sağlayacaktır. Çünkü bu çamur sağlıklı bir canlılığın oluşmasına engel olmaktadır. Bu çalışma ile 2 yıl içinde 9.5 milyon m3 çamur vakumlanarak alınacak ve deniz dibi temizlenecektir. Kabaca 650 futbol sahası büyüklüğündeki bir alandan 400.000 kamyon çamur böylece bertaraf edilmiş olacaktır. Tabi ki bunlar sayesinde denizimiz eski doğal güzellik ve zenginliğine kavuşacaktır. İnsanlarımız da sahillerinde yiyebileceği balıkları tutabilecek, ıstakozlarımız dâhil deniz canlarını görebileceklerdir.

Başta insan sağlığı olmak üzere çevre sağlığının öneminin bilinci ve sorumluluğu ile yapılan bu çalışmalar Kocaeli’mizin daha sağlıklı yaşanabilir bir şehir olmasını sağlamaktadır.

İnsanlarımızın ve yönetimlerin hassasiyetinin devamı oranında sağlıklı bir çevrede yaşayabileceğimizi unutmamamız gerekir. Bu çalışmalara öncelik verip hayata geçirilmesini sağlayan Kocaeli Büyükşehir Belediye başkanlarımız İbrahim Karaosmanoğlu ve Tahir Büyükakın ve çalışma arkadaşlarına şükran duygularıyla…

Yürüyüş parkurları ve millet bahçeleri: (devam edecek.)

Bir Hasankeyf Hatırası…

Siyasetin en sevdiğim yanı bu vesile ile Türkiye’yi gezmek ve insanlarımızla tanış olmaktır. Son yaptığımız Mardin ve devamında gittiğimiz Midyat, Ömerli, Gercüş ve Hasankeyf seyahatinde de, bu böyle oldu.

Onlarla yaptığımız konuşmalarda kâh sorunlarını, kah hayatın güzelliklerini araya hatıralar sıkıştırarak anlattılar. Bu bize bir kez daha siyasetin “gitmediğin yer senin değildir” kuralını canlı olarak yaşattı.

Hele bir delikanlının 50 sene önce Süleyman Demirel’in yoldan geçerken Hasankeyf’e uğrayışını, mağaralarda yaşayan insanları görünce “bana oy verin, sizlere ev yapıp, mağaralardan kurtaracağım” deyişini bir anlatışı vardı ki, heyecanlanmamak mümkün değildi.

Sorunlar bildiğiniz sorunlar! Yoğun nüfus artışı nedeni ile gençler arasında aşırı bir işsizlik var. Eğitim gene sancılı. Tarım ve hayvancılık Türkiye’nin genelinde olduğu gibi bölgede de çöküş içinde… Ekonominin giderek bozulması, orada da halkı etkilemeye başlamış. Bu sebeple esnaf perişan halde. Üretimsizlik bölgenin belini büküyor. Bu yüzden siyasette yeni arayışlar başlamış.

Bu yazdıklarımdan rahatsız olabilirsiniz ama birileri de, gördüklerini anlatmak ve konuşmalara tercüman olmak zorunda. Çünkü aralarında bazılarının bu şekilde talepleri oldu ve “sesimizi duyuramıyoruz” dediler.

Bunları yazarken, vatandaşı olmaktan gurur duyduğum Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bütün varlığı ile hizmet götürmeye ve huzuru sağlamaya çalıştığını da, özellikle belirtmeliyim. Allah bizleri devletsiz bırakmasın!

Aralarında biri var ki; ona kendisinden bahsederek bir yazı yazacağıma söz verdim. O da Hasankeyfli Muhammed Usta. Kendisi halı dokuyor. Bende kendisinden, keçi tiftiğinden dokunmuş küçük bir “Hasankeyf Hatırası” aldım. O artık bu mesleğin unutulduğunu söylüyor. Bir iki kişi yapıyorlarmış. Diyor ki, Hasankeyf geçmişte bu işin merkeziymiş. Siirt nasıl bu dokuma işinde marka ise Hasankeyf dokumalarının da çoktan marka olması gerektiğini anlattı.

Yetkililerle görüşmüş, Halk Eğitim Merkezi’ne gitmiş ama sonuç alamamış. “Bana cüzi bir maaş versinler, gençlere bu mesleği öğreteyim, hem işsizliğe hem Hasankeyf İlçesinin ekonomisine katkımız olsun” diyor. İşin erbabı ki, önümüzdeki günlerde İstanbul’da yapılacak fuarda Batman’ı temsil edecek.

Bir de “Dolar Ahmet”le konuştuk. Aldığımız kuru dutların kilosunun sadece altı lira olduğunu söylersem, üreticinin değil aradaki komisyoncuların ne kadar para kazandığını zannedersem anlarız.

Şu bir gerçek ki; Türkiye bir bütün… Yurdun dört bir köşesinde benzer yaşamlar, benzer sorunlar, benzer üzüntüler ve de benzer mutluluklar var. Bence bu durum geleceğimizin en büyük teminatı. Ancak çocuklar ve gençler en büyük sorunumuz!

Nice Muhammed Ustalar ve nice sesini duyurmak isteyenler var. Ben verdiğim sözü tuttum. Belki birileri, okurda; Hasankeyf’in dokumalarına sahip çıkar. Bunu çoktan hak etmişler.

Hoca Ahmet Yeseviyi Anarken

Gönül Erbabı Kur’an Ehlinin tasdikleriyle;

‘’Aşk ve güzellik, daima fıkıh ve kelamın hazmedemediği konular olmuştur. Kur’an ve Hadis tefsirleri de bundan nasibini almış, bunlardaki sevgi ve güzellikle ilgili anlamlar yok farz edilmiştir. Kulun, Yaratanını aşk derecesinde sevmesine izin verilmişse de Yaratanın kuluna aynı aşkla nazar etmesine izin verilmemiş, çünkü bu durum beşeriliğe mahsus hafiflik olarak mütalaa edilmiştir.

*

Kısacası, tefekkür sınırlanmış, giyim kuşam gibi standart hale getirilmeye çalışılmış, incelikler ve ara tonlar unutulmuştur. Böylece hikmetin yerini şekil, sevginin yerini korku, iç denetimin yerini dış denetim, üretmenin yerini tekrar, yaratmanın yerini taklit, bilginin yerini hurafeler ve üstat saplantıları almıştır.

*

İslam için hayati öneme sahip kavramlardan sevgi ve güzellik, yani aşk ve estetik, hiçbir şekilde derinlemesine incelenmemiş, işlenmemiştir.

Bu nedenle aşk ve estetik Müslümanların hep yitik hazineleri olarak kalmıştır’’.

*

Evet, toprakları asker gücüyle fethedebilirsiniz… Ancak orada kalıcı olmak istiyorsanız gönülleri fethetmelisiniz.

*

Tarih 1071, Ünlü Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan komutasında askerimizin Anadolu’yu fethinin başlangıcı… Ve gönülleri fethetmenin de başlangıcı Ahmet Yesevi… Bugün dahi binyıldır sürdürdüğümüz Anadolu kardeşliğinin temellerini atan Hoca Ahmet Yesevi’yi konuşmak, onu anlamak ve bizleri birleştiren İslam Kardeşliğini sonsuza kadar yaşatmak Türk’ün üzerine vacip bir gönüldeşliktir.

*

Bir insan düşünün: Bu insan öyle bir aşk ile dolu olsun ki, en sevgiliye öyle bağlı olsun ki onun yaşamından bir saniye bile fazla güneş yüzü görmek istemesin ve ne kadar kaldığını bilmediği ömrünü toprak altında geçirsin.

*

 Bizlerin anlayamayacağı bu aşka Tasavvuf ilimi diyoruz. Tasavvuf ehlinin dünyanın bir sürgün, bir gurbete çıkış yolu olduğu… Aşk ile sarmalanmış gönüllerin geçici durağı bu fani âlem…

*

En sevgiliye kavuşacakları gün için yaşayan bu meziyetli insanların önderi Habibullah Hz. Muhammed (s.a.v)dir. Kâinatın efendisi, dünyada kıyamete kadar ölümsüz yaşamayı seçmemiş, bir an önce en sevgiliye kavuşmak istemiştir

*

. İşte Ahmet Yesevi’nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Selçuklu’nun Osmanlı’nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’da adeta kökleşmiştir.

*

Şimdi herkese şunu bir kez daha hatırlatalım: BU TOPRAKLARIN ORTAK DİLİ SEVGİNİNİN BESLEDİĞİ  KÜLTÜR DİLİDİR!…

*

Kuran’ın öngördüğü fonksiyonel aklın işleviyle, sevginin gücüyle zenginleştirilmiş gönlün ortak paydasında dünyevi hayatını sürdürmüş bu tasavvuf ehli bilgelerin kanatları altında hayatımızı idame etmenin dünyevi hazzını uhrevi saadete dönüştürecek aşkın ve estetiğin arayışında olmak kendini bilenin üzerine vacip olsa gerek…

‘’Söyle, Rabbi’nin adıyla, O ki (seni) yaratan.

Ve yaratan insanı, alakadan, ilgiden, aşktan.

Söyle, ikram sahibidir, Rabbin senin.

O’dur size kalemle yazmasını öğreten.

O’dur insana bilmediğini belleten’’ ayetlerinde aşka ve estetiğe vurgu yapılır.

Çünkü var etmenin bizzat kendisi sevmektir…

*

Ne yazık ki, Eşref-ül Mahlûkat olarak yaratılan insana, aynı zamanda, yeryüzünde yaratılmış ‘’halife’’ hitabında bulunan Yüce Yaratana rağmen, ‘’halife ve efendi insanının yerini ‘’köle insan’’, sevginin yerini korku, güzelliğin yerini çirkinlik, dinin yerini şekilcilik almış ise ne olur?

 İslam ülkelerinin bugünkü halleriyle çağdaş medeniyetin arkasına düştüklerini;  Emperyalist Ülkelere bağımlı duruma gelerek sömürüldüklerini görüyoruz.

*

Özellikle son yıllarda Türk Milletinin içinde bulunduğu ayrışmaya yönelik yaşadığı kanlı terör olaylarında birleyerek oluşmaya, bütünleşmeye, Ortak Kültür Dilimizle selamlaşmaya… Severek kalmaya… Sevgiyle kalmaya ne kadar da ihtiyacımız var.

*

Yaratılışımızın gayesi adına uyanabilsek, silkinebilsek, gönlümüzü karartan duygulardan arınabilsek, kendimizi tanıyarak anlamlandırabilsek Yüce Yaratana da şüphesiz yar oluruz!