7.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 202

Muhafazakârlık ve Devrim Üzerine – II

Sitemizdeki ”Türk Ulusunun Mayası” başlıklı denememde şöyle demişim: “Bizim memlekette, Sağ’da ve Sol’da militanlar, o dönemin en idealist gençleri; karşısındakinin bir işgal kuvveti üniforması içindeki gerçek bir düşman olmadığını bilmelerine rağmen kıyasıya vuruşmuşlardır. Bunda, kaçakçılıkla ellerine tutuşturulan bol miktarda silaha ilaveten tarihten gelen gelenekle vuruşkan savaşçılar olmalarının payı yok mu idi?” Demirtaş Ceyhun’un “Ah Şu Koca Bıyıklı Türkler” kitabında mı idi acaba, şöyle bir saptama okumuştum:

 “Osmanlı Devletinin Anadolu tarihi, Türkmenlerle savaş tarihidir.” Yani Anadolu, müstebitlere boyun eğmemiş, sürekli ayaklanmış.

Buna bir işaret koyalım; bir de şuna işaret etmek isterim ama önce bir hatırlatma: ‘Aydınlanma nedir?’ sorusuna yanıt Immanuel Kant’tan (1784): “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapare Aude! ‘Aklını kullanma cesaretini göster!’ sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü.”

Ergenleşme çabasını kuşak çatışması olarak da görebiliriz. Ergenlik yaşına gelmiş bir kişi, büyüklerince dizayn edilmiş ve artık geri dönülmez bir aşamaya geldiğini anladığında bütün bunlara ‘benim düşüncelerimi, isteklerimi hiç değerlendirdiniz mi?’ diye isyan eder. Bir reddediş, bir çatışma dönemi yaşanır. Bu dönemin sonunda kişi bütün bu statükoyu kendi rızası ile kabullenmiş olarak ergenleşir. “Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır.” (Hegel)

Bizim 68 Kuşağı hareketinin bence temel dürtüsü bu ergenleşme çabası idi. Ancak bu kez hedefte aile büyükleri değil, en büyük ‘baba’ Devlet vardı. Çok fazla ergenleştik. Çatışma çok sert oldu. Ülkücü arkadaşlarda ise Devlete kesin biat duygusu ve davranışı vardı. Şunu hep hatırlarım: 12 Mart öncesi Devrimci Gençlik olarak Şirinyer Halkevi’nde yuvalanmıştık. Biz polis otolarından kaçarak, köşe kapmaca oynayarak gece afişlemesi yaparken Ülkücü arkadaşlar bunu polis otoları eskortluğunda yapıyordu.

Burada yeri gelmişken veya gelmemiş iken bu denemeden bağımsız olarak günümüz için devlet hakkındaki görüşlerimi de aktarmak isterim. Bence devlet, siyasi iktidarların tayin ettiği, vatanın ve milletin hizmetindeki sivil ve askeri bürokrasidir. Termodinamik temel yasalarının birine göre her sistem kendini en az enerji harcayacak düzeye indirger. Bu yasa, geçmişte bir Milli Eğitim Bakanımızın söylediği rivayet olunan “Okullar olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim” ifadesinde tam olarak kendini bulur. Bu nedenle her devletin temel vasfı despot olmasıdır.  Bu despotluk, cesur vatandaş ve ilkeli siyasetçilerin mücadeleleri ile demokratlığa doğru evrilir. Yani bana göre devlete biat etmek yerine devletle demokratik bir mücadele içinde olmak daha doğrudur.

Sonuç olarak Sol cenah ta devlete karşı ayaklanmış, devrim için ordulaşma yapılanmasına gitmişti. Aslında önce sadece Sol cenahta verilmiş olan kırk üç can kaybının bu yapılaşmayı körükleyen büyük bir provokasyon olduğu aşikardı. Ancak devrim yapılmak istenen Türkiye’de sosyal siyasi yapı şöyle idi:

İktidarda; %2.5 enflasyon, %7.5 kalkınma hızıyla, büyük sanayileşme hamleleriyle, benim de kabul ettiğim bir doğru olarak Türkiye’ye bir Türkiye daha katmakta olan Adalet Partisi, Süleyman Demirel Hükümeti vardı. Adalet Partisi’nin başında olduğu Koalisyon Hükümetinin ABD’nin silah ambargosuna karşılık olarak 25 Temmuz 1975 te ABD Üslerini kapatarak yanıt verdiğini hatırlamak gerekiyor. Yani Türkiye’mizin temel sanayi kuruluşlarını kuran, inşa edilen elliye yakın barajla çiftçinin tarlasına suyu ulaştıran, dokunulmaz YSK ile milletin tercihi sonucu iktidarların seçimle değiştiği bir Millici ve kalkınmacı bir dönemden bahsediyoruz.

Bu dönemde, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın işaret ettiği gibi milletin statükodan memnun olmadığını önererek bir Devrime kalkışmak büyük bir yanlış idi. Dr. Hikmet Kıvılcımlı sağlığında bu kalkışma düşüncesine karşı elinden geldiği kadar büyük bir mücadele vermişti. Sonuçta olanlar oldu. Sinan Cemgil öldürüldüğünde onu ihbar eden köylülere, babası ve annesi şunları söyler: “Ben varlıklı bir aileden geliyorum. Öğretmenim, ekonomik durumum oldukça iyi. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü. Bunu bilesiniz diye söylüyorum.”

Onlar o yaşta kaldılar ya, ben şimdi sanki annesi – babası imişim gibi bu çaresiz feryadı her okuduğumda gözlerim ıslanır.

 Araplaşan Türk İmparatorluğu

Osmanlıyı 1299 yılında Oğuz Türklerinin Kayı Boyu kurmuştur. Osmanlı imparatorluğu;1299 da kurulmuş, 1579’a kadar 3 asır YÜKSELMİŞ….1579 dan 1699 kadar 1 Asır DURAKLAMIŞ.

1699 dan 1919 kadar. GERİLEMİŞ VE YIKILMIŞTIR.

*

Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı;

Halifeliğe kadar olan Osmanlı… (1299-1517) Nam-ı diğer Türk İmparatorluğu

1517 tarihinde Halifeliğin alınmasından sonraki Araplaşan Osmanlı İmparatorluğumuz… Ve Araplaştıkça daha çok batan koca Osmanlı İmparatorluğumuz…

*

Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu…

Ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar…

*

O günkü şartlarda halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlukluların elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler… Bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla artık halifelik Türklerdedir. (1517)

*

Ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler…

İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur.

Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarından seçilecek iki bin civarında ulemanın, Mollanın, Ebussuud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmeleri sağlanır…

*

İmparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir deyişle; Türk İslam’ının terk edilerek, Arap İslam’ına doğru evirilmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.

*

Bu projeyi Araplar da destekleyince proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir.

*

Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” dedikleri için kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 60 bin civarındadır. Celali isyanları.

Maalesef Osmanlının son 350 yılı ilk 250 yılın aksine, Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap eğitimiyle mezhepçilik kurulur…

*

1603 yılına gelindiğinde artık Ehl-i Beyt Türk Tekkeleri yasaklanır, kapatılır; yerine Halidî, Nakşî, Kürdî Tekkeler kurulur. Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir,

1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar. (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…)

*

Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilirler… Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, böylece kırdırılırlar, ganimet bile toplatmazlar… Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar…

*

Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak için de Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler.

Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlardır, Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır… Buna tarihimizde “Ekrad (kürtleşmiş) Türkmenler” denir…

Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı İran’a gider. (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır…)Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu ve bu politikalar sonucu gelişir ve büyür.

*

Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir, artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir… Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmış, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…

*

Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler… Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar…

*

Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudiler ile gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur. 1563’te ise Rumların matbaası vardır.

Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra, 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz; ama bilgiye sahip olmak için artık çok geçtir…

*

Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır:

1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir Türk imparatorluğu (Osmanlı) varken; neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de Kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?

*

Osmanlı bu dönemde; yani yaklaşık son 250 sene, 1683 Viyana Bozgunu’ndan, nihayet 1922’de Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan Sakarya Savaşını kazanana kadar tüm savaşları kaybetmiştir.

*

Acaba; Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi mezhepçi politikalara dönülmeseydi; koca bir imparatorluk batar mıydı?

*

Ve yine; Yunus Emre’lerin, Hacı Bektaş’ların, Seyit Gazi’lerin, Ahmet Yesevi’lerin İslam’ı, İslam değil miydi?

*

Osmanlıyı kuran Şeyh Edebali’lerin İslam’ı, Akşemseddin’lerin İslam’ı İslam değil miydi de, Ebussuud’lara teslim edip batırdık koca imparatorluğu… Bugün de aynı sürecin devam etmesi tarihten hiç ders almadığımızı göstermektedir.

*

Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi der ki:

“Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!”

*

İslam Dininin Tebliğcisi Hz Muhammt’in doğduğu toplumun sosyolojik yapısını kavramadan; Hz Muhammet’in Peygamberliğiyle birlikte toplumunda verdiği nitelikli kavganın özünü kavrayamadan, nitelik olarak İslam Dinini kavrayamayız. Bugün Emevi Din anlayışı inanç sistemini oluşturmaktadır.

*

Türk kültür genlerinden mahrum bedevi kültürüyle beslenenler bilsin ki; Ülkenin kurucu kadrosunun önderi Atatürk’le öncelik alan bir kavram;

‘’Türk esir olmaz; Türk bayraksız olmaz; Türk devletsiz olmaz; Türk ezansız olmaz, Türk hürriyetsiz olmaz”

NEMUTLT ÜRKÜM DİYENE!

Siyaset Nedir, Kimler Yapar?

Siyaset bilimi bir toplum bilimleri dalıdır; Toplum ile iç içe ve birlikte hareket eden  bir bütünün parçalarıdır, toplumdaki siyaset olgusunu bilimsel yöntem veya felsefi çözümlemelerle araştırarak, bu olguya ilişkin bilimsel açıklama, kritik düşünce, anlama, değerlendirme ve eleştiri yapmayı hedefleyen çalışmaların ürünlerinden oluşur.

Bu durumda siyaset biliminin beş alt disiplini bulunduğunu ifade ediyor bilen kişiler 

1-Siyaseti araştırmak.

2-Siyaset hakkında açıklama yapmak.

3-Kritik düşünce geliştirmek.

4-Siyasete ait bilim yasalarına ulaşmak.

5-Siyasal hayatta uygulanacak siyasa (politika) önerilerinde bulunmak.

Siz teoride siyasetin tanımını her türlü yapabilirsiniz ama değişmeyen bir kural ver ki ..

Kimin siyasetçi olduğu ve olacağı önceden biçimlenir ve halka sunulur, siyasetçiler birileri tarafından düzenlenen, hazırlanan tepside yer alır dışarıdan birisi gelip ben siyasete başlıyorum her türlü donanımım var, eğitimimvar, artılarım var dese de asla siyasete atılamaz, bunazaten izin verilmez pişmen gerekir, varını yoğunu ortaya dökmen gerekir, şansının artılarda olması gerekir ve iyi adama ya da insana oynamak gerekir.

Ancak birileri sana yürü ya ……. diyecek ki ancak o zaman siyasette yer bulursun. Kimse kendini kandırmasın ailede siyasetçi varsa ,yıllardır o camia içinde isen ve çarka ayak uydurursan siyasete girmene izin verirler aksi halde kapıda bekler durursun ..Arada faydalanmak için sırtın sıvazlanır ..bravo ..aferin denilir o kadar ondan öteye gidemezsin ve sen her zaman birilerini sırtlarsın . Gençlere siyaset deniliyor yaşlılar yerlerini boşaltmıyor ki gençler, taze kanlar siyasete girsin .

Siyaset gerçekten çok değişik bir kavram kitaplarda yazıldığı, anlatıldığı gibi değildir…siyasetçi giderken bile yerine vasiyi atarda öyle gider, kimin ne zaman geleceği gideceği planlıdır. Yerine birini hazırlar ki orada tekrar yer bulsun, sözü dinlensin talepleri yerine gelsin.

Şimdi sizlerden beni yanıltacak alıntıyı yanıltacak örnekler verin lütfen, bu dünyanın her yerinde böyle, siyaset ve siyasetçinin tanımı böyle, kim düzeltir? Nasıl düzeltir bilmiyoruz, bilen de zaten kendine saklıyor elinde olan birkaç mermiyi başkası için saklamıyor, kendi ve çok yakın çevresine saklıyor.

Siyaseti bir tiyatroya sahnesine veya oyununa benzetecek olursak, her oyunda olduğu gibi bir senaryo söz konusudur ki bu da oyunun kurallarından oluşur. Siyasetteki oyunun kuralları siyasal rejimi oluşturur. Rejim ve otoriteler dışında her siyasal sistemde bir de o sistemin hükümranlık alanında yaşamakta olan ve onun unsuru olan bireylerden oluşan bir siyasal topluluk mevcuttur.

Eskilerin değimi ile ağzınla kuş tutsan da yaranamazsın, bu iş olmaz senin dışarıdan gelmen demek orada bulunanların ekmeğine kan doğraman demektir. Siyasetçide buna zaten izin vermez, hani gençler siyasete girin söylemi soru işaretleri ile doludur…Bunu unutmayın izin verildiği  ölçüde  adım atabilirsin yoksa emeklemeye devam .. Gençler kendi hayatlarında ve geleceklerinde söz sahibi olmak istiyor çaba harcıyor  sadece harcıyor , kazanmadan ..

Saygılarımla

Türkiye’nin İnsan Kalite Ortalaması yahut Ortalama İnsan Kalitesi

Siyasalda okurken sosyoloji derslerimize rahmetli Nur Vergin gelirdi. Nur Hoca bir gün derste şunu anlatmıştı; “Farklı milletlerden 0-6 yaş grubu çocuklara zekâ testleri yapılıyor ve en zekiler bizim Türk çocukları çıkıyor. Sonrasından o zekânın nereye kaybolduğunu biz de anlamış değiliz.”

Prof.Dr. Selçuk Şirin’in bugün (5 Aralık 2023) tarihinde yaptığı Twitter paylaşımı; “Malumun ilanı! PISA 2022 sonuçları biraz evvel açıklandı. Türkiye okuduğunu anlama, fen ve matematikte OECD ülkeleri içinde son sıralara çakılmış! 20 milyon genç bu performansla dünyada rekabet edemez. Uyan Türkiye! demekten bıktım.”

Twitter’da binlerce takipçisi olan Belli’s adlı hesap sahibinin şöyle bir paylaşımı var; “10 yıldır yanında çalıştığım Alman patronum bana ‘siz’ diye hitap ediyor, bir şey isteyeceği zaman ‘şunu yapar mısınız, bunu yapar mısınız?’ diye rica ederek konuşuyor. Ne zaman bizim Türk Konsolosluğuna gitsem oradaki memur ‘Sen! Buraya gel, şu tarafa geç!’ diye emir kipiyle konuşuyor. Biz neden böyleyiz?”

‘Biz neden böyleyiz’in cevabı bu yazının ikinci paragrafında. Biz insan yetiştiremiyoruz. Dünyanın en zeki çocuklarını eğitim bürokrasimize emanet ediyoruz ancak o eğitim bürokrasisi o çocukları ilk günden itibaren öğütmeye başlıyor. Okullar, çocuklara temel insani değerleri kazandıramıyor; “ailelere büyük iş düşüyor” diyerek topu ailelere atıp işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar sadece. Okullar eğitim fonksiyonlarını yerine getirememelerinin yanında öğretim fonksiyonlarını da yerine getiremiyorlar. Bunun da ispatı Pisa sınav sonuçlarında. Çocuklar okumuyor, okuduklarını anlamıyorlar. İşlem yapacak seviyede matematik bilmiyorlar, fen bilimlerine tamamen öcü muamelesi yapıyorlar. Sonra da matematik bilmeyen, fen bilimlerinden korkan bu çocuklardan uzay çağını yakalamalarını bekliyoruz. Hezar aferin!!

Eğitim sistemimizin bu başarısızlığı insan odaklı olamamasında. Ama eğitim camiasının hakkını yememek lazım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ndeki hiçbir kamu kurumunun insan odaklı çalıştığını söyleyemeyiz. En insan odaklı olması gereken güvenlik bürokrasisi, sağlık bürokrasisi ve yargı bürokrasisi dahil.

Buradaki problemin temel kaynağı ise üzülerek ifade ediyorum ki insan kalite ortalamamız. Çünkü ülke olarak sahip olduğumuz insan kalite ortalaması veya ortalama insan kalitesi sokakta da karşımıza çıkıyor, toplu taşımada da karşımıza çıkıyor, çarşı pazarda da karşımıza çıkıyor, okulda da karşımıza çıkıyor, hastanede de karşımıza çıkıyor, karakolda da karşımıza çıkıyor, adliyede de karşımıza çıkıyor, belediyede de karşımıza çıkıyor, hülasa hayatın her alanında bütün gerçekliğiyle karşımıza çıkıyor.

İnsan kalite ortalamasının en önemli göstergelerinden biri eylem ve söylem uyumsuzluğu. Sokaklar bu ülke için gözünü kırpmadan canını feda edebilecek (!) cengaverlerle dolu ama bu topraklar için toprağa düşmeye hazır arkadaşlar çöplerini bu ülkenin toprağına ve suyuna atmaktan da geri durmuyorlar maşallah!!

Söylem ve eylem uyumsuzluğu, insan kalite ortalaması gerçeğini bir ideolojiyle perdeleme çabasının sonucu. Herkesin dilinde dini veya milli bir söylem var. Dini ve milli söylemleri sahiplenmeyenler de devrimcilik jargonuyla kendi insan kalite ortalamasını perdeliyor. Çünkü bir ideolojiye sahipsen insan kalite ortalamasının ne kadar yüksek olduğunun hatta temel insani değerlere sahip olup olmamanın bir önemi kalmıyor!

En başa dönüp rahmetli Nur Hoca’nın sorduğu soruya cevap verecek olursak, yıllar geçtikçe millette körelen şey zekâ değil. Zaman geçtikçe ahlak ve temel insani değerler köreliyor. Çalışkanlığın yerini tembellik, emeğin yerini torpil – adam kayırma – bir şekilde haksız kazanç elde etme, helal lokmanın yerini kısa yoldan zengin olma sevdası, ortak yaşama bilincinin yerini narsizme varan bir egoizm alıyor. Zaman ilerledikçe toplumun zekası değil en geniş manada başka insanların haklarına saygı duyma düşüncesi köreliyor. Kısacası temel insani değerler köreliyor. Temel insani değerler köreldikçe de insan kalite ortalaması veya ortalama insan kalitesi düşüyor.

Eğer Türkiye’yi ayağa kaldırmak ve dünya sıralamasında söz sahibi bir güç haline getirmek istiyorsak düzeltmeye ne siyasetten, ne ekonomiden, ne eğitimden ne de hukuktan başlamak gerekiyor. Düzeltmemiz ve hatta yükseltmemiz gereken ilk şey ülkenin insan kalite ortalamasıdır. Göreceksiniz bunu düzelttiğimiz zaman eğitim sistemi, sağlık sistemi, yargı sistemi, siyaset, bürokrasi kısaca her şey adeta sihirli bir el dokunmuş gibi kendiliğinden düzelecek. Aksi halde dibe batmaya devam edeceğiz.

Yazıyı evrenin ve ötesindeki her şeyin Sahibi’nin sözüyle hitama erdirelim;

“İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.

Ancak, iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar için devamlı bir mükâfat vardır.” (Tîn: 1-6)

Muhafazakârlık ve Devrim Üzerine – I

Dr. Hikmet Kıvılcımlı; “Tarih Tezi Işığında, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş Japonya” adlı eserinde (Tarih Bilimi Kitapları, Mayıs 2000), sayfa 132’te aynen şöyle diyor: “Gerçek sosyal devrim; birkaç kişinin veya birkaç zümrenin eseri olmak şöyle dursun, en belli başlı büyük sosyal sınıfın bile toptan ve bilinçli davransa dahi tek başına başarabileceği bir şey değildir. Sosyal Devrim; bir toplumdaki bütün sosyal menfaatlerin hep birden içine girdikleri, üretici güçlerin üretim biçimleri ile olan çelişkilerinin had safhaya çıktığı sosyal bir krizle ansızın doğar.”

Buradan depresyon üzerine biraz kafa yoralım, yorumlar yapalım. Depresyon hakkında birkaç kitap okudum ama uzun bir süreçte. Hafta sonları çıkan Cumhuriyet Gazetesi Bilim ve Teknik ekinde depresyon hakkında çıkan bütün makaleleri okudum, kestim, sakladım ve başucuma koydum. Biraz amatörce de olsa bilgi sahibi olabildim. İhtiyatla okunup, kabul edilmesi kaydıyla aşağıda çıkarımlarımı özetliyorum.

* Depresyon; bir kişinin içinde bulunduğu ortamda, üzerine bir denge inşa edebilerek oturduğu sosyal zeminin / statükonun aniden değişmesi ve kişinin kendine “Eyvah, ben ne yapacağım şimdi” sorusunu sorması ile ortaya çıkar. Vücut aklı, bir korunma sisteminin sonucu “Sen mademki ne yapacağını bilmiyorsun, o zaman hiç yürüme; düşersin, bir yerin kırılır. Otur ilerisi için bir plan yap vb.” diye kişi yerine düşünerek ve karar vererek, mental enerjisini iyice kısar ve deyim yerindese kişiyi kıç üstü oturtur.

Depresyona neden olan statükonun aniden değişim örnekleri olarak aşağıdakiler gösterilmektedir:

* Evlenme

* Boşanma

* Bir çocuğun olması

* Bir çocuğun kaybı

* İş değiştirme

* Şehir değiştirme

Buradan hareketle zihinsel yapımızın, yazılımımızın, aslında muhafazakâr olarak inşa edildiğini önerebiliyorum. Bu doğal haslet bir kusur olarak görülemez, bir gerçeklik olarak kabul ve saygı görmelidir. Ancak var olan medeniyet ve Cumhuriyet yurttaşı konağından bir önceki ümmet – kul konağına dönüş talebi muhafazakâr değil gerici bir taleptir. Toplumda kolay kolay karşılık bulmaz bu nedenle gizli ve nihai amacını gizleyerek var olmak zorunda kalır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan aldığım girişteki paragrafta da bir devrim için ‘çelişkilerin had safhaya çıktığı bir sosyal kriz’den bahsedilmektedir. Yani bence, varolan statüko/zemin zaten parçalanmış ve dağılmıştır. Halk başka bir statükoyu kabullenmeye hazırdır.

68 Öğrenci Olaylarında yaş itibarıyla biraz geç kalmış olarak sol cenahın epeyi kıyısında yer almıştım. Elime hiç silah almadım, hatta çıplak gözle bir silah dahi görmedim. Ama o günlerden bana sosyalizm miras kaldı. Herhalde sosyalizmi benimsedim, içselleştirdim. Sitemizde yayınlanmış olan “Küba Üzerine” başlıklı denememde aynen şöyle demişim: “Ben, insan onurunun çiğnenmediği böyle bir toplumda yaşamaktan mutlu olurum, onur duyarım. Bunun için ne kadar usta bir avcı olursam olayım, avımı o gün şansı yaver gitmemiş türdeşlerimle paylaşmak isterim. Çünkü kendi karnımın tıka basa doyması yerine herkesin karnının eşit şekilde doymasını isterim. Hatta karnım tam olarak doymasa ne çıkar; yeter ki bebelerin karnı tam doysun, karınları aç diye çaresiz ağlamasınlar, üşümesinler, mutlu büyüsünler, mutluluğu sevsinler; Serçenin kanadını kırmasınlar, Karıncaya hor bakmasınlar, Karacanın yavrulusunu vurmasınlar, İnsana kıymasınlar. Sevgiyle ve mutlulukla kalın.”

Bir de büyük Atamızı ve onun “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir” deyişini çok benimsedim. Bir de pusulam sadece ve sadece gerçeeeeeeeeektir. Gerçeği hep ararım. Sonunda ulusalcı bir sosyalist olarak aranızdayım işte. Bu gözle 68 öğrenci olaylarına bakıyorum şimdi.

Önce Fransa’da 68 Olaylarının öncesine dönelim. 1 – 22 Temmuz 1944 tarihleri arasında ABD de yapılan, 44 ülkeden gelen 730 delegenin katıldığı ancak karar verici devletlerin sadece ABD ve İngiltere olduğu Bretton Woods resmi adıyla Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı’nda dolar (USD) altına dönüşebilen tek para birimi olarak kabul ediliyor ve 1 ons altın 35 dolara sabitleniyordu. ABD, kendisine talep gelmesi halinde doları bu tutar karşılığı altına çevirmeyi taahhüt ediyor, buna karşılık diğer ülkelerin para birimleri artık dolara göre değerleniyordu. Fransa 1965 yılı başlarında elindeki dolara karşılık ABD’den altın talep etmeye başladı. Dolara karşı altın almak güvence demekti. 4 Şubat 1965 günü Eliysee Sarayı’nda dananın kuyruğu koptu. De Gaulle, 1944’deki Bretton Woods’un zamanına göre iyi bir anlaşma olduğunu söylüyor fakat 20 yıl sonra artık geçersiz olduğunu ilan ediyordu. Ülke siyasal ve ekonomik açıdan en parlak günlerini yaşıyorken ülke basını, sendikalar ve üniversite gençliğinin başını çektiği “Diktatör De Gaulle” konulu eylemler birbirini izlemeye başladı. Sonunda romantik solcuların 68 Devrimi olarak adlandırdığı olaylar patlak verdi. Seçimler yenilendi ve ilginçtir, De Gaulle eskisinden daha fazla oy aldı. Ancak ömrü boyunca büyük badireler atlatan adam, bir referandum yenilgisiyle istifa ederek taşradaki sakin evine çekildi. Fransa’nın kudretli generali ve devlet başkanı, bir yıl sonra kalp krizi geçirip öldü. Netice olarak yorgan gitti – kavga bitti deyişine uygun olarak Fransa’da başlayan ve Avrupa’ya sıçrayan öğrenci hareketleri söndü gitti.

Ama Türkiye’mizde başka şeyler oluyordu.

Tek Kelimeyle İyi, İki Kelimeyle İyi Değil

Merhum Süleyman Demirel güldürerek verdiği çok zekice hazır cevaplarıyla akıllarda kaldı. Bunlardan birini bugünlerde sıkça anıyorum:

Demirel’e bir gazeteci sorar;

“Sayın Demirel, Türkiye’nin durumunu tek kelimeyle özetler misiniz?”

Demirel: Tek kelimeyle özetlersek, İyi…

Herkes şaşırır, Demirel mevcut duruma iyi demiştir sonuçta. Ama devam eder.

Demirel: Ama iki kelimeyle özetlememi isterseniz “iyi değil”…

Bugün de ülkemizin durumu için bana aynı soruyu sorsalar aynı cevabı veririm.

Hatta üç kelimeyle özetlememi isterseniz “hiç iyi değil…” derim.

****************************

İYİ Parti’nin Kararı İyi mi Kötü mü?

İYİ Parti’nin Mart 2024 yerel seçimlerinde ittifak ve iş birliğine kapıları kapatıp bütün il ve ilçelerde tek başına seçime girme kararı aldı. Şimdi bana sorsanız,

Tek kelimeyle özetlerseniz “İYİ Parti’nin kararı iyi mi kötü mü?” diye. Cevabım:

Tek kelimeyle özetlersek, Kötü…

Ama iki kelimeyle özetlememi isterseniz “kötü değil…” olur.

“Üç kelimeyle özetlersek” cevabımın ne olacağına halen karar veremedim.

****

Tek Kelimeyle Kötü

İyi Parti’nin kararı tek kelimeyle “kötü” denebilir. Çünkü mevcut sistem ittifakları zorunlu kılıyor.

Cumhurbaşkanı seçimlerinde yüzde 50+1 zorunlu ve tek başına herhangi bir parti adayını seçtirecek kadar oy alamıyor. Bu yüzden ittifak zorunlu. Nitekim Cumhur İttifakı R. Tayyip Erdoğan’ı seçtirebilmek için Hüdapar ve Yeniden Refah Partisine bile kucak açtı.

Millet ittifakı dağılırken, Cumhur ittifakı devam ediyor.

Yerel seçimlerde de il veya ilçe bazında çoğu zaman iki güçlü aday çekişir. Adayların partisi yanında kişiliklerinin de önemli olduğu seçimlerdir bunlar.

Bu bakımdan en sembolik iki büyük şehirde İstanbul ve Ankara’da geçen seçimde Millet İttifakı (CHP+İYİ Parti) adayı olarak seçilen Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın kimlikleri önemli olacak. Son yerel seçimlerde CHP’ye geçen diğer büyük şehirlerin çoğunda da benzer durum geçerli olur.

Bu durumda İYİ Parti seçmeninin (en azından bir kısmının) mevcut başkanlar için oy kullanma ihtimali yüksektir.

Diyelim ki İstanbul ve Ankara belediyelerini yine mevcut başkanlar bu defa CHP adayı olarak kazanırsa “demek ki İYİ Parti oyları önemsizmiş” algısı oluşur.

Tam tersi bu belediyeleri AKP adayları kazanırsa sorumlu olarak İYİ Parti gösterilir.

İşte bu gerekçelerle İYİ Parti teşkilatlarının üçte ikisi ile 50 kişilik Genel İdare Kurulu’nun 14 üyesi de “Yerel seçimlerde İYİ Parti’nin taleplerine olumlu yaklaştığı taktirde CHP ile işbirliği yapılmalı” kanaatini bildirdiler.

****

Kötü Değil

İYİ Parti’nin kararını “İki kelimeyle özetlememi isterseniz, ‘kötü değil…” cevabı da haksız değil.

Çünkü İYİ Parti kurulalı 6 yıl oldu. Bu süreçte şartlar zorladığı için hiç tek başına seçime giremedi. Bir siyasi partinin siyasi kimliğini geliştirmek için tek başına seçime girmek istemesi anlaşılır bir durumdur.

Üstelik son yerel seçimlerde İyi Parti CHP ile kârlı bir işbirliği yapamadı. Sadece 20 civarında küçük belediye kazanarak “çırak çıktı.”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Meral Akşener’i ziyaretinde, “kazan/kazan” yöntemine göre makul bir teklifle de gelmediği anlaşılıyor.

Türkiye’nin sosyolojisi belli. Sağ seçmende “asla CHP’ye oy vermem” diyen kesim çok ağırlıklı. Bu yüzden İYİ Parti doğal gelişme alanları olmasına rağmen İç Anadolu, Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde beklenen gelişmeyi gösteremedi.

Bu bölgelerde milliyetçi ve muhafazakâr kesim üzerinde AKP ve MHP etkili. Bu kesim hamasi nutuklar ve HDP/PKK öcüsü ile kolayca manipüle edilebiliyor.

Ayrıca milliyetçi/ muhafazakâr seçmen üzerinde CHP’li adaylara HEDEP seçmeninin de oy vermesini, AKP’nin güçlü propaganda makinesinin CHP/PKK işbirliği diye tanıtması etkili oluyor.

AKP eski Merkez Sağ partileri eritti ve bünyesinde etkisizleştirdi.

İYİ Parti Türk siyasetindeki bu boşluğu doldurmak ve merkezde konumlanmak istiyor. Ama CHP ile işbirliği yaptığı için merkezdeki boşluğu dolduramadığını düşünüyor.

Bu yüzden İYİ Parti ile buralardaki AKP ve MHP’ye oy veren seçmen arasında yeterli geçirgenlik sağlanamadı.

Bu sebeplerle İyi Parti’nin 50 kişilik GİK’inde 35 kişi ittifaklara kapıyı kapatan karara imza attı.

****************************

Mevcut Şartlar

AKP iktidarlarında şartlar çok değişti. Demirel’in tapulu arazisi işgal edildi. Devlet adeta “parti devleti” oldu.

Eski merkez/ merkez sağ yerine günümüzün şartlarına uygun, milliyetçi damardan güç alan bir merkez yapılanması oluşturmak ve buna uygun söylem geliştirmek gerekiyor.

İYİ Parti’nin tüzüğünde kendisini tanımladığı gibi bir parti olması ve milliyetçi, muhafazakâr, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi talep eden kitleleri kendisine çekmesi gerekiyor.

İYİ Parti’nin seçmen kitlesinin çoğunluğu -CHP’nin de güçlü olduğu- sahil bölgelerindedir. Bu bölgelerdeki seçmen profili seküler milliyetçi, Atatürkçüdür. Bu seçmen kitlesi dindardır fakat İslam’ı anlama ve yaşama tarzı, akıl ve bilim ışığında olup, cemaat ve tarikat etkilerinden uzaktır.

İYİ Partinin sahillerdeki seçmen kitlesi CHP kitlesi ile geçirgenlik içinde. Arada bir kesim şartlara göre CHP veya İYİ Parti’ye destek olmakta.

Ayrıca İYİ Parti’nin oyları belli il ve ilçelerde toplanmış değil. Seçmen çoğunluğunu sağladığı il ve ilçe sayısı çok az.

****

Bu şartlarda İyi Parti çok cesur ve riskli bir karar aldı. Alınan bu kararı Genel Başkan Meral Akşener “Bu mücadeleyi başkasının yazdığı senaryoya figüran olmadan, özü (kendi) başımıza hür ve müstakil olarak vereceğiz” diye açıkladı.

Akşener “bugünden sonra da bizi gül bahçeleri beklemiyor” diyerek İYİ Partilileri kendilerini bekleyen zorlu bir mücadeleye çağırdı.

 Bu kararın yerel seçimlere yansıyacak sonucunun hayırlı olmasını diliyorum.

Türk Dünyâsının Ali Şâmil Hocası

Dostları, kendisini Türk Dünyası’na adayan Dr. Ali Şâmil için bu isimle bir ‘Hâtıra Kitabı’ hazırlamış. Tertip eden ve neşre hazırlayan Prof. Dr. Nâzir Ahmedli. Makaleleri toplayan: Aynur Gazanferkızı. Tertibat: Nizâmi Alisoy.

Kitapta Ali Şâmil’in hayatına ve şahsiyetine, çalışmalarına âit yazılar dışında. 20. yüzyılın sonu ile 21. yüzyılın başlarında Azerbaycan’daki millî bağımsızlık harekâtına katılmış insanların ağrılı-acılı hayatları hakkında alâka çeken yürek yakan seçilmiş edebî metinler ve milletlerarası ilişkilerle alâkalı zengin bilgiler de yer alıyor.

Bakü’de Köhlan Neşriyat tarafından 2023 yılında yayınlanan eser, 476 sayfadır.

Eserdeki makalelerden bâzılarının başlıkları ve yazarları:

-Ali Şâmil’in soy kütüğü: Nâzir Ahmedli.

 Altay’dan:

-Nadejda Tıdıkova: İnşa edilmiş Köprülerden Faydalanamadık.   

Azerbaycan’dan:

-Afak Ramazanova: Unvanlarının Üzerinde Bir Şahıs.  

 -Aydın Kerimov: Böyle İnsanlar da Bulunuyor.

-Aynur Gazanferkızı: Olgun Mürşidin İzinden Gitmek.

 -Bahattin Hazi: İki Gözün Aydın.  

-Bedirhan Ahmedli: Bu yol Senin Yolundur.

-Ceyhun Nebi: Örnek Kabul Ettiğim Adam. 

 -Elmira Mammadova-Kekeç: Hayatımın Dev Adamı.

 -Adâlet Tâhirzâde: O Ve Ben.

-Alevsat Quliyev: Türk Dünyâsı Aşığı.

-Âmir Pehlivan: Sen Ahları Kervanına Yükledin.

-Kâmil Veli Nerimanoğlu: Dostum Hakkında Söz.

-Kâzım Teymuroğlu: Bizi Halk Cephesi Yetiştirdi.

  -İbrâhim Niftaliyev: Omuzlarındaki Vatan Yükü.

-Kıymet Muharremli: Işığa Giden Yol.

-Kulu Kangarlı: Uykularımı Sehere Kavuşturan Dost

-Mehmed Tâhir: Onu Başkalarından Farklı Kılan Nedir?

-Metânet Saraçlı: Büyük Türkçü.

-Nâzir Ahmedli: Hür ve Kâmil İnsan.  

-Nigâr Askerova: Türk Dünyâsının Vurgunu.

-Nizam Tağisoy: Türk Milletinin Folklor Uzmanı.

-Ofelya Bayramova: Benim Tanıdığım Ali Şâmil.

  -Sevdâ Aydınkızı: Benim Ali Emmim.

-Şelâle Ana: Mânevî Köprü Yahut Ali Şâmil’i Tanımak.

-Şemsi Penahoğlu: Böyle Ömür Herkese Kısmet Olmaz.

-Ülviyya Abdullaveya: Şehriyar Nefesli Folklor Şâiri.

-Zivar Hüseyinli-Baylan: Baba Gibi Bir İnsan.

Irak’tan     

-Mehmet Ömer Kazancı. Türk Dâvâsının Adamı.

  İran’dan

-Araz Ahmetoğlu: Bilge Üstat / Dünya Görmüş Aksakal.   

-Ahmet Settârî: Bakü’deki Mânevî Adam.

-Avazullah Sefer Keşküllü: Onun Kaşgay Sevgisi Neredendir?    

-Muhammed Zanganlı: Hocam Hakkında Gönül Sözleri.

-Nâbi Azeroğlu: Onu Sempozyumlarda tanımak.    

İsveç’ten 

-Eldar Karadağlı: Bir Ulvî Hayat Yolu.

Kıbrıs’tan

-İsmâil Bozkurt: Gerçek Bir Dost / Bir Kardeş.

  Kırımdan                                                                                                                                                                     -Zera Bekirova: Kırım’ı Seven ve Sevdiren.  

Kosova’dan

-İskender Muzbek: Ali Şâmil’i Kırıkkale’de Tanıdım. 

Gagavuz Eli’nden 

Todur Zanet: Bitki Gölmeeni (gömleğini)  Sana Vermeye Râzı Olan Adam.

Suriye’den 

-Muhtar Fâtih Beydili: Türk Düşünce Dünyâsında Yol İzleri.  

Türkistan’dan                

Akılbekov Halkekov: Üstâdımız Ali Şâmil.  

-İslâm Jeminey: Dar Günümde Derdime Gelen

Türkiye’den

Ali Yaman: Gönül İnsanı Ali Şâmil Bey’le Alâkalı Hâtırâlar.

-Celâl Erbay: Ali Şâmil Bey Kardeşimin 75. Yılına Armağandır.

-Doğan Kaya: Ali Şâmil.

-İsmâil Yakıt: Ali Şâmil Benim Târih Düşürmemde.

  -Oğuz Çetinoğlu: Türk Dünyâsı Aşığı. 

-Özbek Çobanoğlu: Samizdatlar Üzerine Birkaç Tespit.

-Recep Özkan: Türkistan Özlemi.

  -Seyfeddin Altaylı: Hâmit Nitki, Ben ve Ali Şâmil.

 Ukrayna’dan

Ali Tâlib: Sözün Hikmeti, Kalemin Kudreti.

***

 Dr. Ali Şâmil için hazırlanan eser, ‘Tertipciden’ başlığıyla başlıyor. Yazıda, ‘Armağan Kitap’ hazırlanması geleneğinin Türkiye’de yaygın olduğu, Azerbaycan’da ise yeni başlandığı: Bu tür kitapların yaygınlaşmasıyla kültür târihine katkı sağlanacağı belirtiliyor.

Prof. Dr. Nazir Ahmedli ise Ali Şâmil’in doğduğu köy olan Göyçe’nin târihi hakkında bilgi verdikten sonra Ali Şâmil’in ecdat köklerinin 1760 yılına kadar indiğini ve Kıpçak Türklerine mensup olduğunu kaydediyor.

Türk Dünyası’na Yanan Işık’ başlıklı yazısına Afak Kasımova, aile dostu olarak tanıdığı Ali Şâmil’in ‘bilgi deryası’ bir insan olduğunu ifâde ediyor ve ev ödevi hazırlarken, test sorularına cevap mâhiyetinde kısa blgiler talep ettiğinde; Güney Azerbaycan, Kıbrıs, Uygur, Kırım ve Ahıska Türkleri, Kumuklar, Gagauzlar, Nogaylar ve Kaşkayların târihi, folklorü, edebiyatı hakkında ve hemen ardından Türk kahramanları, Türkçe kelimeler Türklerin hayat tarzı hakkında hayranlık duygularıyla ve hoş bir üslûpla teferruatlı bilgiler verdiğini belirtiyor. Bu bilgileri, yüksek okula başladığı zaman kullanma imkânı bulduğunu yazıyor. Bu vesile ile Rusya yönetiminin hazılattığı kitaplarda yazılanların ne kadar yanlış ve noksan, hakikatlerden uzak olduğunu görünce, Ali Şâmil’i hayranlıkla andığını anlatıyor.  Sözlerini ‘bana Türk târihini, folklorünü sevdiren, ilmî sahada ilerlememe sebep olan Ali Şâmil’dir’ diyerek bitiriyor.

Dr. Aynur Gazanferkızı’nın Ali Şâmil hakkında yazdıklarının her cümlesi, üzerinde teemmül edilerek okunmaya değer ve özetlenmesi mümkün olmayan çok kıymetli hususiyetlere sâhiptir. Mutlaka okumak gerek.  

Urumçi’de 1956 yılında dünyaya gelen, Çin’de Nanjing Tarım Üniversitesi’nde Profesör unvanıyla hocalık yapan Murad Aziz’in kaleme aldığı yazısı bir samâmiyet âbidesidir. Sıcak dostluklar, yardımlaşmalar, kitap teâtileri ana konuyu teşkil ediyor. Murad Aziz, iş adamı dostlarının istediği kitapları Ali Şâmil vâsıtasıyla temin ediyor. Günün birinde Ali Şâmil, söz konusu iş adamlarıyla sıkı dostluklar kuruyor. Murad Aziz, hayranlık dolu ifâdelerle uzun uzun Ali Şâmil’i anlatıyor. Şu cümle dikkat çekiyor: ‘Azerbaycan’dan gelen bir mektubun dilini anlamak için zorlanacağımı düşünürdüm. Aksini gördüm. Anlamadığın hiçbir cümle yoktu. Çok az sayıdaki mânâsını bilmediğim kelimeyi, cümleye göre mânâlandırabiliyordum. Anladım ki Uygur Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi arasında fark yoktur.’

Buradan çıkan hüküm şudur: Türk Dünyâsı bir bütündür. Bu hakîkat başka türlü nasıl ifâde edilebilir ki? 

Murad Aziz bu hakîkati elle tutacak şekilde görüp anladığında; ‘Dünyâlar bana bağışlanmış gibi mesut oldum.’ Diye yazıyor.    

  ***

 Kitaptan tadımlık Bölümler

Biz Irak Türkmenleri olarak, Azerbaycan ve Azerbaycanlı kardeşlerimize karşı içimizde vakfedilmeyecek kadar büyük bir sevgi vardır. Bu sevginin kökenini, soy birliği bir yana dursun, aramızdaki şive benzerliği beslemekte, hattâ bu sevgiyi her gün bir az daha artırmaktadır. Dolayısıyla ülke dışında her hangi bir konferans veya edebî ve kültürel bir faaliyete katıldıysak, orada ilkin Azerbaycan’dan gelen katılımcılarla bir araya gelmeyi düşünürüz. Oralarda yaşadığımız yalnızlığımızı bu suretle gidermeye gayret ederiz.

Çünkü Azerbaycan’da yaşayan Türkler bize göre öz be öz kardeşlerimizdir. Her zaman öyle bir duygu yaşadığımızı hiçbir zaman inkâr etmedik ve edemeyiz. Buna karşı Azerbaycan’da yaşayan kardeşlerimizden de her zaman aynı iltifata nail olduk. ‘Türkmen’im’ veya ‘Kerküklüyüm’ dediğimiz zaman, kollarını kucaklarını dört açar, sımsıkı, uzun uzun sararlar. Salıp salmak istemezler.

Irak’tan Mehmet Ömer Kazancı. s: 307

***

Bilindiği üzere, rakamları târihlerle ifâde etmek demek olan ebced’den hareketle, önem verilen bir olayın yılını göstermek için, bir kelime, bir cümle, bir mısra ve ya bir beyt söylemek sanatına ‘târih düşürme’ denir. Edebî sanatlardan sayılır. Arapça, Farsça ve Türkçe düşürülen târihler arasında hem sayı hem de mâna bütünlüğü açısından Türkçe olanlar öndedir. Gerçekten târih dü§ürme sanatı, târih boyunca, Atlas Okyanusu’ndan Çin Denizi’ ne kadar uzanan uzun ve geniş bir coğrafyanın ilgi alanı olmuştur. Bu sanat, her ne kadar Hıristiyan ve Yahudi kültüründe görülse de en olgun meyvelerini İslâm coğrafyasında vermiştir. Özellikle Türk şâirleri bu sâhada harikalar yaratmışlar.

Târihi düşürme sanatı az da olsa günümüzde bazı müverrihler tarafından devam ettirilmektedir. Bunlardan biri de bu satırların yazarıdır. ‘Yakut’ mahlasıyla gerek aruz, gerek hece vezni ile kaleme aldığı târih manzumeleri gazete ve dergilerde yayınlanmıştır. Ali Şâmil için yazdığım iki adet târih düşürme eserimi okurlara takdim ediyorum:

Dr. Ali Şâmil’e Armağan kitabına târihtir:

Temmuz 2022

Azerbaycan’ın hürmetli hocası değerli dostum

  Nice hizmetler eyledi. Hak katında handan ola    

Bir güzel hediye hazırladı cümle ehibbası  

  ‘Armağan’ adıyla sunacaklar, hepsi de şâdan ola

  Geldi bir zat söyledi Yakut’a bu düta tarihi: 

   Bu kitap da Ali Şamil Hoca’ya armağan ola:

2885 + ı = 2886 : 2 = 1443 H. 2022 M.

Ali Şamil’in  Evlenmesine Tarihtir: oı Aralık 1973

Azerbaycanlı Ali, Guba’da izdivac etti   

Dilerem Rab, onları atiden umutlu kılsın

Söyledi Yakut duâda târih: ‘El-Müteali’,

  Azize İle Ali  Şamil’i de mutlu kılsın

1973

Türkiye’den İsmâil Yakıt

***

Türk milleti yeryüzünün dört bir tarafına yayılmış olarak yaşamaktadır. Çok geniş bir sahaya yerleşmiş olan Türklerin en belirgin müşterek unsuru folklordur. Dr. Ali Şâmil işte bu çok mühim müşterek unsurun uzmanıdır.

Nasreddin Hoca, bütün Türk dünyâsında tanınır, bilinir ve sevilir. Bizim ortak folklor ve kültür unsurumuzdur. Türk dünyasının ayrılmaz bir bütün olduğunun gözle görülür, elle tutulur müşahhas delilidir. Akşehirli Nasreddin Hoca’yı, Özbekistan’ın târihî şehri Buhara’nın merkezindeki Leb-i Havz’da görebilirsiniz. Azerbaycan’ın Şeki şehrinde yaşamaya devam etmektedir. Çin işgali altındaki Doğu  Türkistan’ da sizi, ‘Seley Çakkan‘ adıyla karşılar, Kazakistan’da ‘Koca Nasır‘ ve ‘Aldar Köse‘ Türkmenistan’da ‘Ependi / Efendi‘, Özbekistan’da ‘Afandi‘ olarak bilinir, fıkralarına ‘Latifa‘ denilir. Kırgızistan’daki adı ‘Apendi‘, ‘Koco‘ ve ‘Nasır‘dır. Nasreddin Hoca fıkralarını anlatanlar, ‘Kuudullar’ olarak anılır.

Azerbaycan Türklerinden Memmed Kuluzade Celil ve Ahıskalı Türklerden Ömer Faik Nemanzâde  tarafından  yayınlanan ‘Molla Nasreddin‘ isimli mecmuâ, tıpkı Kırım’da yayınlanan Gaspıralı İsmail Bey’in ‘Tercüman Gazetesi‘ gibi Türklerin yaşadığı her bölgeye hattâ Türk olmayan Müslüman diyarlarına da ulamıştır.

Kültürün asli unsuru olan folklorun, aynı kültüre mensup insanlar arasında kuvvetli bağlar oluşturduğunun en çarpıcı örneği, 18 Mayıs 1944 târihinde Kırım Türklerinin Kızıl diktatör Stalin tarafından Özbekistan’a sürgün edildiği zaman diliminde yaşanmıştır. Rus gizli servisi, Kırım Türkleri gelmeden Özbek Türklerine, sürgün edilen insanların çok vahşi, hırsız, ırz düşmanı ve sapık katiller olduğu yalanını uydurarak dikkatli olmaları istenmiştir. Bu tür bilgilerle beyinleri yıkanan yerli halk, önceleri sürgün gelenlere kötü muamele etmiştir. Günün birinde Kırımlı bir genç, sazını eline alıp dertli dertli bir türkü seslendirince; yerli halk, bu gelenlerin, kendileri gibi Türk ve Müslüman olduğunu müzik aracılığıyla anladıktan sonra yakınlık göstermişler, ekmeklerini paylaşmışlar, dertlerine derman olmuşlardır.

Ali Şâmil Hüseyinoğlu, derinliklerine vakıf olduğu folklor ilminin insanlar arasındaki yapıcı, onarıcı ve birleştirici tesirini, yazmakta, Türk yurtlarını dolaşarak anlatmaktadır.  O,  millî ve mukaddes bir vazifenin gönüllü neferidir.

 Ali Şâmil Bey’in çok yakından alâkadar olduğu mevzulardan biri de ortak alfabe ve ortak iletişim dili meselesidir. Asya Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını elde etmelerinden, hür irâdeleriyle ülkelerini idâre etmeye başlamalarından sonra 32 yıl geçmesine rağmen müşterek alfabe oluşturulamamış olmasını affedilemez hatâ olarak kabul etmektedir. Milletler arasında ortak olan bir başka unsur müzik ve halk oyunlarıdır. Ali Şâmil Bey’in mümeyyiz vasfı, Türk milliyetçisi oluşudur. O’nun milliyetçilik anlayışı kültür kökenlidir. Kültürümüzün ana yapısını ise folklor unsurları teşkil eder. Asil ve necip milletimizi, asırlar öncesinden günümüze; günümüzden sonraki asırlara taşıyacak olan, folklor unsurlarıyla örülü olan kültür, uzmanların çalışmalarıyla gelişecek, güçlenecektir.

Kültürümüzde halk şiirleri, maniler, türküler, atasözleri, bilmeceler, tekerlemeler, destanlar vardır. Bir millet, bu değerlerine sâhip çıktığı sürece, esâret yılları ne kadar uzun olursa olsun, küllerinden doğan (Pers kültürüne göre Simurg, Türk kültürüne göre) Anka (Tuğrul) kuşu gibi yeniden ve daha güçlü olarak târih sahnesindeki yerini alır.

Ali Şâmil Bey, bu bilgileri şuurunun mihenk taşına yerleştirmiştir. Maddî – manevî / fikrî ve bedenî bütün gücüyle hizmete devam etmektedir. Kendisine sağlıklı ve huzurlu günler, feyizli çalışmalarında kolaylıklarla birlikte başarılarının devamını dilerim.

Türkiye’den Oğuz Çetinoğlu. s: 440

Dr. ALİ ŞÂMİL: 1948 yılında Göyçé İlçesi’nin İnékdağ (şimdiki Ermenistan Cumhuriyetine bağlı Vardenis rayonunun Teretuk) köyünde doğdu. 1973’de Bakü’de Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Gazetecilik Fakültesi’nden mezun oldu. 1973-1993’de Nahçıvan Özerk Cumhuriyetindeki ‘Şark Kapısı’, 1990-1993’de Azerbaycan Halk Cephesi’nin ‘Azadlık’ gazetelerinde çalıştı. 1993-2004’de Azerbaycan Millî Ansiklopedisi’nde ‘Türk halklarının Meşhur İnsanları’ Ansiklopedi gurubunun başkanlığını, 1996-2007 yıllarında Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsünde ‘Türk Halklarının Folkloru’ bölümünde ilmî araştırmalar yaptı. 2007 yılından bu yana, Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır. Ali Şâmil’in yayınlanmış 15 kitabı,  150’ye yakın ilmî incelemesi, 500’den çok makalesi vardır. 10 ülkede düzenlenen 35 Milletlerarası Sempozyuma, 16 Millî Sempozyuma katılmış, bildiri sunmuştur. Kitaplarından bâzıları: 1- Kuzey Kıbrıs: (2001), Azerbaycan Millî Ansiklopedisi Neşriyatı, Bakü. 2- Burulğandan (*) Çıkmak Mümkün müdür?: (2001), Azerbaycan Millî Ansiklopedisi Neşriyatı, Bakü. 3- Dastanlaşmış Ömürler: (2000), Seda Neşriyat, Bakü. 4- Âşık İsgender Ağbabalı: (2006), Seda Neşriyat, Bakü. 5- Uygur, Gagauz, Küzey Kafkas Türklerinin Edebiyatı Târihi: (2008) Seda Neşriyat, Bakü. 6- Albaniya ve Azerbaycandaki Albanlar Ali Şâmil hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler aşağıda adresi verilen internet sitesine başvurabilirler: http://ali-shamil.tr.gg/Ana-s%26%23601%3Bhif%26%23601%3B.htm   (*) Burulğan: girdap, su çevrintisi, hortum, rüzgâr çevrintisi, anafor.
Prof. Dr. SÖNMEZ ABBASLI: 23 Şubat 1980’de Bakü’de münevver bir ailenin evlâdı olarak dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Bakü`de tamamladı. 2002 yılında Azerbaycan Diller Üniversitesi İngilizce Fakültesi’ni dereceyle, 2004 yılında da Yabancı ve Millî Edebiyat alanında yüksek lisansını da derece ile bitirdi. Çalışma hayatına İdrak Okulu’nda İngilizce öğretmeni olarak başladı (2002-2011). 2007-2010 yıllarında Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü`nde Folklor İlmi dalında filoloji alanında doktorasını yaptı.  2011 yılından bu yana Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Folklor Enstitüsü’nde çalışmaktadır. 2012 yılında ‘Azerbaycan Fıkralarının Mahallî Özellikleri’ konulu doktora tezini savundu. 2014-2017 yıllarında Azerbaycan Cumhuriyeti Yüksek Öğretim Kurulu`nda Filoloji Uzman Konseyi`nin İlmî Sekreteri olarak çalıştı. 2016 yılında doçent unvanını aldı. 2016-2020 yıllarında Folklor Enstitü’sünde Folklor ilmi dalında filoloji alanında ikinci doktorasını yaptı. Doktora tezini ‘Karabağ Folklor Ortamının Tipolojisi’ üzerine tamamladı. Azerbaycan, Türkiye, Gürcistan, Rusya, Fransa ve Makedonya’da konferans ve sempozyumlara aktif olarak katılmaktadır. 8’i yurt dışında olmak üzere 80’e yakın makale ve tezi, ‘Azerbaycan Fıkralarının Mahallî Özellikleri’ ve ‘Karabağ Folkloru Türk Manzûmeleri ve Tören Gelenekleri’ monografileri, 10 adet derleme kitabın yazarı ve 4 kitabın editörüdür. ‘Dede Korkut’ adlı ilmî derginin genel yayın yönetmen yardımcısıdır. Türkiye’de yayınlanan milletlerarası indeksli bilim dergisi olan ‘Dergi Karadeniz’in yayın kurulu üyesi ve Azerbaycan temsilcisidir. Ayrıca Türkiye’de yayınlanan ‘Mevsimler’ ve Irak’ta yayınlanan ‘Türkmeneli’ dergilerinde çeşitli konularda düzenli olarak yazıları yayınlamaktadır. 2020 yılında Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi`nin Şeref Diploması’na, 2021 yılında ise ‘Kafkas-Medya Halk Birliği’ tarafından düzenlenen ‘Yılın Etkili İlim İnsanı’, ‘İlhanlı Azerbaycan’ ve ‘Karabağ-Azerbaycan’ diplomalarına lâyık görüldü. Hâlen Azerbaycan Bilimler Akademisi Folklor Enstitüsü`nün Klasik Folklor Bölümü’nde çalışmaktadır. Enstitü’nün Halkla İlişkiler Bölümü’nden sorumlusudur.

İyi Parti’nin İttifak Yapmama Kararı Doğru ama Geç Kaldılar

İyi Parti bugün (4 Aralık) genel idare kurulunu topladı ve 2024 yerel seçimlerine CHP ve diğer partilerle ittifak kurarak mı yoksa yalnız mı katılmaları konusunda hem kendileri hem de siyasi dengeler bakımından önemli bir karar aldı. İyi Parti, aldığı karar sonrası 2024 yerel seçimlerine ittifak kurmadan, müstakil olarak katılacak. Peşinen ifade edeyim bu karar doğru ama çok geç alınmış bir karar. Sebeplerini şöyle izah edeyim;

İyi Parti, kurulduğu günden beri CHP ile ittifak halinde olduğu için ne seçmen nezdinde ne de kendi tabanı nezdinde hiçbir zaman rüştünü ispatlamış bir parti olamadı. Seçmende hep CHP’nin küçük kardeşi, CHP’nin bir kopyası olarak algılandı. CHP’nin siyasal iktidar tarafından yıllardır sistematik olarak şeytanlaştırılmasından İyi Parti de payını aldı. İyi Parti’nin Ak Parti ve MHP’den kopartacağı potansiyel oyların büyük kısmı Ak Parti ve MHP’de kaldı. İyi Parti, bu iki partiden ciddi manada bir seçmen kitlesi kopartamadı. Ak Parti’nin ve genel anlamda “sağ” seçmenin bir alternatifi olamadı. Kendi içinde her ne kadar gerek teşkilat yapısı gerekse zihniyet ve söylem olarak MHP’nin kopyası haline gelse de, İyi Parti daima CHP’nin benzeri olarak gösterildi ve algılandı. Bu da İyi Parti’nin güdük kalmasına sebep oldu.

İyi Parti, kurulur kurulmaz kendisini erken seçimin yani 2018 genel seçimlerinin ortasında buldu. Daha yeni kurulduğu için kimliği ve karakteri oturmadan kendisini palas pandalas CHP ile kurulmuş bir ittifakın içinde buldu. İttifak 2019 yerel seçimlerinde de devam etti ve İstanbul ile Ankara başta olmak üzere bir iki büyük şehrin alınması muhalif ittifakın öz güvenini feci şekilde yükseltti. Hâlbuki biz daha o gün muhalefetin ayaklarının yere basması gerektiğini çünkü iktidarın ülke genelinde %52 oy aldığını ve şayet genel seçim yapılmış olsaydı Ak Parti – MHP İttifakı’nın ülke genelinde hem Cumhurbaşkanlığını hem de meclis çoğunluğunu kazanacağını ifade ettik. Bizi dinleyen olmadı elbette.

Türkiye’de 2017 referandumunda ortaya çıkan, 2018 genel seçimleri, 2019 yerel seçimleri ve son olarak 2023 genel seçimlerinde sürekli tekrarlanan bir realite var. O realite de ülkenin seçmen yapısının Ak Parti – MHP lehine %52 – %48 bandından kemikleştiğidir. Ancak özellikle muhalefet kendi aleyhine olan bu dengesizliği göremiyor veya daha kötüsü görerek bilerek ve yenilmeyi isteyerek hareket ediyor. Çünkü İyi Parti başta olmak üzere, Saadet, Gelecek, Deva gibi partilerin –İyi Parti’nin düştüğü hataya düşerek- daha kimlikleri oturmadan, seçmen nazarında belli bir konuma gelmeden CHP ile ittifak kurmaları bu partilerin de güdük kalmalarına sebep oldu.

İyi Parti ve daha doğrusu Meral Akşener, ilk defa Kılıçdaroğlu’nun adaylığı 6’lı Masada kararlaştırıldığı zaman yaptıkları çıkışla siyasette bir karakter ortaya koydular. Meral Akşener’in masayı terk etmesi ve “Kazanacak aday!” vurgusu yapması aslında hem İyi Parti’nin hem de Türkiye’nin genel olarak kaderini değiştirecek bir hamleydi. Ancak Akşener, hayatının hatasını yaptı ve ilk defa seçmen nazarında müstakil, karakter sahibi bir parti algısı yaratma fırsatını elinin tersiyle itti. Akşener, masaya geri döndü ve o saatten sonrada seçmen nazarında kredisi ciddi şekilde tükendi.

Bugün gelinen noktada İyi Parti’nin seçimlere müstakil girme kararı son derece doğru bir karar. Ama son derece geç kalınmış ve İyi Parti, seçmen nazarında kredisini tükettikten sonra alınmış bir karar. İyi Parti, kurulduğu günden bu yana ilk defa risk alıyor ve ortaya bir karakter koyuyor. Bu karar nedeniyle belki de İstanbul, Ankara, Mersin, Adana gibi şehirler Ak Parti – MHP İttifakına kaptırılacak. Ancak bütün bunlara rağmen, İyi Parti ilk defa seçimlerde Ak Parti ve MHP’den gerçekten oy koparma fırsatını eline geçirdi. İyi Parti, seçim sürecinde müstakil hareket tarzını devam ettirirse Ak Parti ve MHP’ye oy veren seçmende ciddi bir karşılık bulabilir. Her şeyden önemlisi, İyi Parti seçimlere müstakil girerse %52-48’lik seçmen dengesi artık bozulabilir. Terazinin kefelerindeki ağırlık yer değiştirebilir.

Türkiye’de muhaliflerin büyük kısmı maalesef seçimin ve siyasetin matematiğinden pek anlamıyorlar. Hala 2+2=4 kafasındalar. Hâlbuki seçimin ve siyasetin matematiği bu kadar düz değil. Mevcut ittifaklar devam ettiği sürece Türkiye’deki %52-48 dengesinin bozulmasının imkânı yok. Türk siyasetinde artık bazı taşların yerinden oynaması lazım ve İyi Parti bu taşları yerinden oynatma konusunda ilk defa ciddi bir adım atıyor. Türk seçmen bunun değerini 2024 yerel seçimlerinden sonra anlamaya başlayacaktır.

Kutadgu Bilig’i Yanlış Anlamak[1]


[1] Hilmi Özden, Kutadgu Bilig’i Yanlış Anlamak, ESTÜDAM Gençlik Dergisi, Cilt 6, Sayı 1 (2023), 54-62.  

*Felsefe Lisans Mezunu, Deontoloji Ph. D.

Bu yazı ESTÜDAM  Gençlik Dergisi Cilt 6, Sayı 1 (2023)  sayısındaki “Kutadgu Bilig’i Yanlış Anlamak” başlıklı makalemizden özetlenerek alıntılanmıştır. XI. yüzyılda yazılmış olan Kutadgu Bilig Türk edebiyatının ilk klasikleri arasında sayılmaktadır. 6645 beyitten oluşan bu eser Yusuf Has Hacip tarafından Karahanlı Hükümdarı Tabgaç Buğra Han’a sunulmuştur. Didaktik bir eser olan Kutadgu Bilig yardımcı kişilerden ayrı 4 temel kişinin (kahramanın) aralarında yapmış olduğu konuşmaları kapsamaktadır. Eserdeki figürler (kişiler) adaleti temsil eden “Kün Togdı“, kut (mutluluk)’u temsil eden “Ay Toldı“, aklı ve bilgiyi temsil eden vezirin oğlu “Ögdülmüş” ile zaitlik ve akıbeti temsil eden vezirin akrabası “Odgurmış“tır. Kutadgu Bilig’in şu an bilinen üç yazma nüshası vardır:  1. Viyana nüshası, 2. Kahire nüshası, 3. Fergana Nüshasıdır. Bunlar Kutadgu Bilig yazıldıktan asırlarca sonra istinsah yani elle çoğaltılmış eserlerdir. Bu çoğaltmalar sırasında maalesef çoğaltanlar Özgün metne bir takım ilaveler yapmıştır. Bu düşünce konunun uzmanı Reşit Rahmeti ARAT tarafından ifade edilmektedir (Özden, 2023).

Özellikle bazı akademisyenler Kutadgu bilig’de cinsiyet ırkçılığının olduğunu iddia etmekte kız çocuklarına ve kadınlara karşı aşağılayıcı ifadeler kullanıldığını  gündeme getirmektedir. Hâlbuki eserdeki 4 temel kişiliğin özellikleri incelendiğinde inziva hayatı yaşayan Odgurmuş’un bu sözleri sarf ettiği görülmektedir. Hatta yer yer dünya ile barışık ve Kurtulmuş aklı temsil eden Ögdülmüş’ün ağzından eserin bazı yerlerde Ögdülmüş’ün temsil ettiği düşünce ile uyumlu olmayan sözlere  rastlanmaktadır. Burada dikkat edildiğinde  konuşmacı metinlerinin  birbirine karıştığı yani istinsah edenlerin karıştırdığı anlaşılmaktadır. Ögdülmiş Odgurmış’a “Senin ay gibi bir oğlun veya kızın doğarsa, onu kendi evinde terbiye et, bu işi başka ellere bırakma.” (KB.4504. beyit.)Oğul-kıza bilgi ve edep öğret; bu her iki dünyada onlar için faydalı olur.” (KB.4506. beyit.) (Özden, 2023). Oğul ve kıza bilgi ve edep öğret diyen eserin kurtulmuş aklı temsil eden Ögdülmüş’ü beş beyit sonra beyitlerde Odgurmuş’a kısa süre önce dediğine ters istikamette şunları söylemesi uygun olabilir mi? “ey arkadaş, bu kız sözün kısası yaşamasa iyi ya doğmaması (KB. 4511. beyit),  doğmuşsa yeraltı en iyi ona, evi ölülerle tam komşu olsa  (KB. 4.512. beyit), dişinin aslı et, gözetilmeli, gözetilmezse et kokar bilmeli (KB. 4.524. beyit)” Hâlbuki Odgurmuş ise daha önceki beyitlerde kendisine evlenmesini söyleyen Ögdülmüş’e karşılık olarak söylediği şu sözleri “KB.3380. beyit Oğul kız düşmandır, düşman neyine gerek Daha iyi düşmansız yaşamak KB.3381. beyit Düşmandan ne gibi bir iyilik gelir Düşmanın atı bile aleyhine tanıklık eder KB.3382. beyit Ne iyi bilgi verdi koyu bilgili Oğlun, kızın adı insan için gitmeyen gölge gibi” hatırlanırsa, KB.4511.beyit- KB.4524.beyitlerin Ögdülmüş’e ait olmadığı anlaşılacaktır. Kısaca Kutadgu Bilig’de kız çocuklarına ve kadınlara karşı bu olumsuz ifadeler  karşılaştırıldığında aklı temsil eden Ögdülmüş’in sözlerinden ziyade inzivaya çekilmiş hayattan kopmuş zahitliği temsil eden Odgurmış’a ait olduğu görülecektir. (Özden, 2023).

Bir diyalog/tiyatro eserinde kahramanların sözleri birbirine karıştırılırsa seyirci yahut okuyucu verilmek istenen mesajı da anlayamayacaktır. Tekrar hatırlanması gerekir ki esere istinsahçının ilave beyitleri alınmış olabileceği de unutulmamalıdır. Cahiliye Arap toplumuna ait ve İslamiyet öncesi Arap inançlarında mevcut olan düşüncelerin Türk tefekkür hayatına katılmasının cevabı istinsahların (bir eserin elle yazılarak çoğaltılması) sıhhatli olup olmadığı üzerinden açıklanmalıdır (Özden, 2023).

Platon’un “Diyaloglar”ı bilindiği üzere hocası Sokrates’in Kriton, Phadioni, Lysis, Menon vd. figürlerle yaptığı konuşmaları kapsamaktadır. Eğer Sokrates’in konuşmaları diğer şahısların ağzından, diğerlerinin konuşması ise Sokrates’in ağzından anlatılırsa ortaya nasıl bir tablo çıkacaktır. Böyle bir durumda Platon’un felsefesi çökecektir. Bazı araştırmacılar maalesef analitik yaklaşımdan uzak oldukları için Kutadgu Bilig okumalarında kolaycılığa kaçmışlardır. Koskoca bir Türk Kültür ve Uygarlık anıtı olan Kutadgu Bilig töhmet altında bırakılmak istenmiştir. Ayrıca Reşit Rahmeti Arat Kutadgu Bilig’i Latin harflerine aktarımını yaparken istinsahçıların yaptığı ve yapabileceği hatalara ve ilavelere defalarca dikkat çekmiştir (Özden, 2023).

Türk fikir hayatının bu muhteşem eserine karşı bazı Türk aydınlarının takındığı tavır asla kabul edilebilir türden değildir. Onlar Eski Yunan eserlerine karşı gösterdikleri dikkat ve anlayışı Kadim Türk eserlerine karşı göstermemektedir. Bu satırların yazarı defalarca bazı eli kalem tutanlar tarafından Yusuf Has Hacip ve Kutadgu bilig’e haksız ithamlarda bulunulduğuna şahit olmuştur. Hâlbuki Kutadgu Bilig bundan sonra da bir Türk klasiği olarak yerini ve kıymetini koruyacaktır. Fakat onu anlamamış ve üzerinde gerekli özeni göstermemiş olanların isimleri bile hatırlanmayacaktır. Daha geniş bilgi için  bu konunun tartışıldığı “Kutadgu bilig’i Yanlış anlamak” başlıklı makalemizin okunması tavsiye edilebilir.  İlgili link aşağıdadır:

http://estudamdergi.org/index.php/genclik/issue/viewIssue/104/670

Kaynak: Hilmi Özden, Kutadgu Bilig’i Yanlış Anlamak, ESTÜDAM Gençlik Dergisi, Cilt 6, Sayı 1 (2023), 54-62.