7.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 201

Emine Işınsu Roman Ödülü Şöleni

Dört gün sonra, 14 Aralık Perşembe günü Ankara’da, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Farabi Salonu’nda, Emine Işınsu Roman Ödülü’nün beratını sahibine vereceğiz. Ödülü, Cümbezin Kızı romanıyla kazanan Ülkü Demiray’a. Gerçek bir yarışmadan çıkan gerçek bir baş eser.

Bu güzel ve büyük olay, yayın dünyasında yaşadığım hatıraları çağrıştırdı. Yarım asırdan eski hatıraları… Ben ve yayın dünyası; nasıl? Şöyle: Önce Türkiye’nin sayılı yazarlarından ve dergicilerinden biriyle, Emine Işınsu ile evliydim. Sonra 1970’lerin en başarılı yayınevlerinden birini, Töre-Devlet Yayınevi’ni yönettim. Töre-Devlet başarılı mıydı? Ben size bir olayı anlatayım, siz karar verin. Eşimin çıkardığı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi Töre’de daha sonra kitap hâlinde yayımlanacak Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi dizisini Ayhan Tuğcugil müstearıyla tefrika ediyorduk. Türe’nin tirajı, 14.000’e ulaşmıştı. Fikir ve sanat dergisi için bugün bile başarılı sayılacak bir rakam. Derken kitap Töre-Devlet Yayınevi’nden yayımlandı. İlk ay 7.000 satıldı. Yedi bin! Bugün yılda hatta iki yılda 7.000 satabilen eser iyi satan sayılır. Türkiye’nin nüfusu bugünün yarısıydı ve hâlâ, ilkokul diplomalıları nasıl arttıracağımızı tartışıyorduk.

O günlerden çok uzağız

O şartlarda ödül tertiplemek kolaydı. Fikir ve sanata odaklı bir dergide ilan ederdiniz. Haftalık siyasi kardeşimiz, 20-30.000 tirajlı Devlet duyuruya katılırdı; 40.000’in üzerinde okuyucuya ulaşan Bozkurt da. Sonra Türk Edebiyatı ve Hisar… Sonuç belli olunca Töre-Devlet Yayınevi, en kısa zamanda kitapları piyasaya sürerdi. Hasan Kallimci, Sevinç Çokum, Hasan Kayıhan, Alper Aksoy, Remzi Özçelik, Reşat Güler, böyle yarışmalarda ödül kazandılar ve on binlerin sevgilisi oldular.

Şimdi? Şimdi yarışmayı ve ödülü duyurmak o kadar kolay değil. Bırakın 14.000 tirajlı aylık fikir ve sanat dergisini, bu tirajda günlük gazete bile çok değil. Diyelim duyurdunuz, eserler geldi ve değerlendirildi… Bu da aslında zor iş ama Emine Işınsu Roman Ödülü’nde müteşekkir kaldığım bir ön jüri ve çok değerli bir jüri vardı. Edebiyatçı, genç arkadaşlarım, Zübeyde Gökçen Süer, Doğukan Altıparmak, Fatma Eriş Hamza, Nebahat Akbaş Çetingök 141 eseri tek tek inceleyip asıl seçici kurula 8 eser sundular. Asıl jüri de jüriydi yani: Alev Alatlı, A. Yağmur Tunalı, Prof. Dr. Bilge Ercilasun, Prof. Dr. Belkıs Altuniş Gürsoy ve Prof. Dr. İlber Ortaylı.

Cümbezin Kızı üzerinde oy birliği vardı. Fakat bu eserin ötesinde de ödül alması gereken çalışmalar mevcuttu. Şu son 8 var ya; hemen hepsi şu anda piyasada gezinen ve meşhur edilen birçok eserle boy ölçüşür.

Biz görmezden geliniriz

Nihayet sıra, en zor aşamaya gelmişti. Ödül kazanan eseri yayımlatmak.

Allah’tan Emine Işınsu Roman Ödülü ilan edilir edilmez, Emine Işınsu’nun kitaplarını yayımlayan Bilge Kültür, “biz basalım” dedi. Sağ olsunlar, piyasaya güzel bir kitap çıkardılar.

Bu büyük engel aşıldıktan sonra sıra daha büyüğünü aşmaya geldi. Romanı tanıtmaya. Mükemmel Türkçe, yetmez. Sizi ilk sayfada içine alıp kendi dünyasında yaşatan edebî güç; yetmez. Sovyetlerin yıkılmasına rağmen kabile mensubiyetini sürdüren sol cenaha ait değiliz. Onun için “sanat-edebiyat” basınımız, bizi görmez, biz yok sayılırız. Tıpkı Hilmi Yavuz’un bir konuşmasında dediği gibi bir zamanlar Hisarcıların, Marmaratörlerin ve tabii ki Törecilerin yok sayıldığı gibi. Tarikat, cemaat mensubu da değiliz. Dolayısıyla sağ da iktidar da bize kördür. İsterseniz ağzınızla kuş tutun.

9.000 Kıbrıslı kız çocuğu

Cümbezin Kızı, mükemmel bir kalemle size 1940’larda Kıbrıslı Türk ailelerin Filistinlilere satılan 9.000 kızından birinin yaşantısını anlatacak. EOKA’nın yeni yeni palazlanıp adanın bölünmeye başladığı günleri. Adanın fakirlik içinde kıvranan Türk nüfusunu. İsrail’in kurulduğu yılları. Ergenliğe henüz ayak basmamış Türk kızlarının parayı bastıran Araplara üçüncü, dördüncü karı olarak satıldığı yılları.

Cümbezin Kızı’nın Hatice’si size bütün bunları anlatacak ve romanın diğer kahramanlarını. Başta cümbez ağacını. Sonra dost kargayı. Ninanneyi. Ve baş kahramanı. Kıbrıs kıvranırken bir kurtuluşu, millî egemenliği dumanıyla gökyüzüne yazan Türkiye’ye açılan kapıyı, Gülcemal vapurunu. Hatice yaşadığı kıyamet boyunca Gülcemal’e erişmek için çırpınır. Kitabın kapağında dört direkli, iki bacalı vapur ne geziyor diye soranlara…

Bu Perşembe, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin en büyük salonunda, Farabi’de, Ülkü Demiray ödül beratını alacak. Jüri üyeleri seçimlerini anlatacak. Demiray eserini imzalayacak ve bir sonraki Emine Işınsu Roman Ödülü ilan edilecek. Okuyucularımı mutlaka beklerim. Emine Işınsu Roman Ödülü şöleni – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)

Gazeteci-Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli

Geçmişiyle / Geleceğiyle Türk Basın Hayatını

ve Gazeteci – Yazarları Anlattı.

(BİRİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: ‘Gazeteci-Yazar’ olarak tanınıyorsunuz. ‘Gazeteci’ isilmendirmesinde muğlâk bir taraf var gibi… Müellif, Muharrir, Muhabir, Musahhih, Editör, Redaktör, Sayfa Sekreteri, Yazı İşleri Müdürü gibi her biri ayrı ayrı işleri yapanlar ve hatta gazete satan bayi sâhipleri ‘Gazeteci’ olarak anılıyor. Hapsi ‘yazar’ olarak anılınca, yazarlar çoğalıyor. Okuyucu sayısı ise artmıyor, eksiliyor. Muhtemelen okuyucudan çok yazar var. Konu ile alâkalı görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Gazeteci, bir gazeteye yazılar kaleme alan kişidir. Bu haber de olabilir, yorum, sohbet, röportaj vesaire de olabilir. Eğer biri ‘gazeteciyim’ diyorsa gazetede ne iş yaptığı sorulabilir. Bunun cevabı; köşe yazarı, muhabir, foto muhabiri, karikatürist, sahife sekreteri, arşiv sorumlusu, yazı işleri müdürü, genel yayın yönetmeni, taşra veya yurtdışı temsilcisi olabilir ve de böyle bir kategori içine girer.

Gazeteci bana göre ‘fikir emekçisi’ demektir. Aşını ekmeğini buradan çıkaran kimsedir. Genelde de gazetecilere Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nce eğitimlerine göre; belirli süreyi ve resmî prosedürü tamamlayınca sarı basın kartı verilirdi. Gazete patronu da istediği kişiyi basın kartı sâhibi yapmak isterse genelde ‘muhabir’ olarak anlaşma yaparak sözleşme metnini Basın Yayın Genel Müdürlüğü’ne gönderirdi. Basın kartının câzibesi bir zamanlar çoktu. Dolayısıyla talep edeni de fazlaydı. Uçak, tren ve telefon ücretleri yarı yarıyaydı. Kamu araçlarına binmek parasızdı. Maçlara ve diğer etkinliklere gitmek de bedavaydı. Önceliklerde ön sıralarda yer alınırdı. Meselâ başkaları aylarca sıra beklerken gazete, SEKA’dan tirajının üstünde kâğıt alabilir, fazlasını piyasaya satabilirdi, satabiliyordu. Gazeteler toplumun ve siyâsîlerin üzerinde çok etkili bir sektördü. Dolayısıyla hızla zengin olmak isteyenler, cemaatler, kanaat grupları, ideolojik yapılanmalar, hatta siyâsî partiler ya gazete-dergi yayınlamaya başladılar, veya anlaştıkları bir yayın organıyla pazarlığa oturdular.

İki Buçuk Gazete

Bu anlattıklarım, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sisteminden (09 Temmuz 2018) çok önce, yâni parlamenter sistemin uygulandığı döneme ait. Henüz bilgisayar yoktu, internet uygulanmasına geçilmemişti. Merhum Turgut Özal Başbakan olunca bir kalemde bütün öncelikleri ve imtiyazları gazete ve gazetecilerden aldı. ‘İki buçuk gazete ancak yayın hayatına devam edecek’ diye de gazete patronlarını uyardı. Türkiye’nin ‘amiral gemisi’ olarak bilinen Hürriyet bu açıklama üzerine Turgut Özal’ı hedef aldı, ama bir müddet sonra el sıkışarak anlaştılar. Başbakan Mesut Yılmaz da randevu alarak gittiği Hürriyet Gazetesi Sâhibi Aydın Doğan’ın Kısıklı’daki evinde pijamayla karşılanmıştı.

Basın hayatımız gerçekten bu gelişmeler karşısında ciddî bir muhasebeye girdi o yıllarda. Teknolojinin hızla değişmesi, iletişim araçlarının yaygınlaşması her şeyi sil baştan düşünmeye mecbur bıraktı. Buna rağmen hâlâ halk arasında ‘naylon basın’ olarak bilinen onca gazete yayınlanıyor ve resmî ilanla ayakta durmaya çalışıyor.  Tirajları ise resmî ilan almak durumunda kaldıklarından istenilen rakamın altına düşemezler, düşemiyorlar. Dolayısıyla mutlaka o sayıyı bulmaları gerekiyor. Yoksa resmî ilânları kesilir.

Günümüze gelince, artık sıfır sâniyede dünyânın dört bir yanından haber ve görüntü alındığı düşünülünce yazılı medya geride kaldı. Dijital yayıncılık öne geçti. Referandumla kabul edilen (2017) Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi içinde Başkanlığını Prof. Dr. Fahrettin Altun’un yaptığı İletişim Başkanlığı medya ile alâkalı bir kurum olarak oluşturuldu. Sarı basın kartlarının renkleri turkuaz oldu. Sebebi bilinmeyen gerekçelerle bazı gazetecilerin basın kartları verilmedi.

İnsanlar Okuyor mu, Sorguluyor mu?

Okuyucudan çok ‘gazeteci’ var. Doğru. ‘Yazar’ da var o da doğru. Bizim inancımızda ‘oku’ emri önemlidir. Ancak bu ‘okuma’ biçiminde algılanırsa okumuyor insanlar. Cehâlet de böyle bir şey zaten. En zoru da mücâdelenin, cehâletle yapılanıdır.

86 milyon nüfuslu Türkiye’de yayınlanan gazetelerin toplam satışı 2 milyon kadar. Hürriyet 195 bin, Sabah 193 bin, Sözcü 183 bin ile ilk üç sırayı teşkil ediyor. (Ekim 2023)

126 milyon nüfusa sâhip Japonya’da Yomiuri Shimbun 14.4 milyon, Asahi Shimbun 12.7 milyon ve nihayet 3. Sıradaki Mainichi Shimbun 5.8 milyon gazete satılıyor. Ayrıca bu gazetelerin akşam baskıları da son gelişmeleri yansıtarak yeni baskılar yapıyor. Bir zamanlar İstanbul’da da akşam gazeteleri vardı. Saat 15.00’ten sonra baskıya geçer, özellikle otobüs ve tramvay duraklarında, vapur iskelelerinde satılırdı.

332 milyon nüfusa sâhip ABD’ye gelince finans çevrelerinin önemli gazetesi USA Today 2 milyon 246 bin satıyor. İkinci Wall Street Journal 2 milyon 81 bin ve 3. olarak da New York Times 1 milyon 118 bin tiraja sâhip.

Norveç’te 1000 kişiden 600’u gazete okuyor.

Okumamak bir kurgu. Gelişmiş ülkelerde gazete ve kitap okunuyor. Kâğıt, kitap ve gazete fiyatları mâkul seviyede. Türkiye’de ise SEKA gibi kâğıt fabrikaları satıldı, ithal kâğıt ülkemize girdi. Sorun bize has. Gazeteler artık etki alanlarını önemli ölçüde kaybetti. Bir zamanlar gazeteler tiraj almak için kuponla kitap dağıttı. Bu kısmen iyi idi. Ancak sonraları kab, kaçak, tencere, tabak, çanak, tılsımlı romatizma bileziği falan dağıtarak milyon tiraja vardılar. Promosyon bitince de dibe vurdular.

Telif Ödenemezse Fikir Hayatı Tıkanıyor, Üretim Olmuyor

İnsanlar çok satan değil de telif ödemeyen gazetelerde yazı yazmaya başlayınca yazar sayısı arttı, gazeteler yaşamaya devam etti. Pazar kazandırdığı için çok kuruluş ‘yazarlık kursu’ başlattı. Sertifikasını alan herkes kendinden menkul bir şeyler var sandı. Ama geldiğimiz nokta ortada. Artık ajanslar da eskisi gibi değil. Aboneleri azaldı. Anadolu Ajansı hâriç ayakta durabilen haber ajansları sayısı yok denecek kadar az.

Daha 20. Asrın başlarında bile Gazeteci Feridun Kandemir ve Yazar Ziya Şakir gazetelerde yayınlanan haber, röportaj ve dizi yazılarının telifi ile geçebiliyorlardı. Dolayısıyla Osmanlının son dönemi ve Cumhuriyetin ilk yılları fikrî oluşum ve gelişim için örnek bir dönem oldu. Aydınlar, yazarlar, âlimler yeni fikirler üretti ve hayata geçirdi. Bugün mümkün değil. Bunun için de fikir hayatımız dibe vurdu; kültür ve sanat hayatımız gibi.

Hâlâ toplum Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’ın mirasını yiyor. Muhafazakârlar biraz da Sezai Karakoç Üstadı yiyor ve bitiriyor. Yazara telif ödenirse, fikir hayatımız canlanır. Ama maalesef meslek kuruluşlarının da böyle bir meselesi yok. Hak-hukuk arama endişesi taşımıyor. Kendileri varlıklı ise, özellikle de kamudan destek alıyorlarsa onlara yetiyor da artıyor bile. Benim ömrün gazeteciliğe başladığımdan bu yana hep mahkemelerde geçti. Askere gittiğimde hakkımda 40 basın dâvâsı açılmıştı. Yaşım da 22 falan. En son internet sitemizdeki bir resimli romandan hakkımda dâvâa açıldı (2006) ve emekliliğimde 2014 yıllarında yazdığım eser Yürüyüş Yolu ve görüşümden dolayı mahkemeye verildim. Kurucusu olduğum veya üyesi bulunduğum meslek kuruluşları da umursamadı bile. Aklandım. ‘Geçmiş olsun’ diyen sayısı bile birkaç kişi. Dünyevîlik, hemen şöhret olmak, zenginlikle tanışmak, itibar artışı arzusu, yeni muhitler oluşması gazetecilik mesleğini geri planda bıraktı. Siyâsî irâdenin teşviki ve katkısı ile gazetecilik mesleği ayakta duruyor ve canlı.

Çetinoğlu: ‘Gazeteci’ isimlendirmesi ile alâkalı açıklamanız mükemmeldi. Teşekkür ederim. Sizin mesleğe intisabınız, özel tercihinizle mi oldu, tesâdüfî mi? Tercihiniz ise, sizi gazeteciliğe yönlendiren etkenler nelerdir?

Çiftçigüzeli: Gençliğimdeki idealizmin coşkusu ile koşarken kendimi gazetecilik mesleğinin içinde buldum. Gazeteler benim yaş grubum için, önemli ve etkili bir sektördü. Çılgınca yaşandı. Gazeteciler, çirkin 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra verilen yasal haklarla yeni bir döneme girdiler. Her gazete ve gazeteci kendisi gibi düşünmeyen kişi ve kuruluşları hedef gösteriyordu. Daha orta mektepte iken okuduğumuz kitaplar yüzünden hem okulda, hem basında arkadaşlarımla birlikte hedef olduk. Ahlaksız darbe ile gözaltına alındık. Piknikte bile baskınlara uğradık. Sonra gazete haberlerine baktım ve dehşete düştüm. Spor sahifesi ve yazarı Peyami Safa için abonesi olduğum Milliyet Gazetesi (1961) bile benim ve arkadaşlarımın yasak kitap okuduğumuzu, âyin yaptığımızı, gizli örgüt kurduğumuzu iddia eden haber yayınlıyordu. Güya ben ve arkadaşlarım İstanbul ile bağlantılı imişiz, Yassıada’dan bazı tutuklu siyâsîleri kaçıracakmışız. Üstelik orta mektep son sınıftayım. Kilis Asliye Ceza yetmedi, Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesine sevk edildik. Ancak aklandık. Mahkeme Başkanı son sözümü sordu; ‘Efendim arkadaşlarımla beraber kitap okumak, sohbet etmek, Risale-i Nur külliyatından Küçük Sözler kitabını, Necip Fazıl’ın Büyükdoğu, Eşref Edip’in Sebilürreşat Dergilerini bulundurduğumuz için illa mahkûm edecekseniz beni mahkâm edin. Ancak arkadaşlarımı ve kitaplarımızı serbest bırakın ki memleketsever birkaç gencin daha ufkunun açılmasına sebep olsun. Buna hepimizin ihtiyacı var. Kitapları müsadere etmeyin.’ Diye konuşmuştum. Ağır Cezâdan Beraat ettik. Daha sonraki yıllarda bizi yargılayan hakim ile tanıştım. Emekli olmuştu. Beni alnımdan öptü. Aklımda kaldığı kadarıyla sanırım ismi Abdülmecit Belli idi. Daha sonraki yıllarda ‘Adalet Mülkün Temelidir-Türkiye’de Hâkimler Var’ adlı bir kitabı yayınlandı. Bu kitap dolayısıyla Abdülmecit Belli’yi hâkimlikten atmışlar, dolayısıyla Gaziantep’te avukatlık yapıyormuş.

Mahkemede yaptığım savunmada merhum Zübeyr Gündüzalp’in etkisi ve tesiri vardı. Aynı iddia ile büyük bir iman, inanç, ihlas sâhibi Zübeyr Gündüzalp da mahkemeye verilmişti. Zübeyr Gündüzalp savunmasında ‘Başımdaki saçlarım sayısınca başlarım olsa ve her gün biri kesilse, bu hizmetten ve bu okumaktan vaz geçmem, vazgeçemem!’ demişti. Müthiş bir savunma idi. Bunu o yıllarda okumuştum. Daha sonraki yıllarda da bir üniversite hocasının talebelerine ders vermesi gibi Necip Fazıl’ın mahkemelerdeki savunması da öyleydi. Hele İlhan Selçuk’un bir yazısından dolayı birlikte yargılandığı Cumhuriyet’in Yazı işleri Müdürü Oktay Kurtböke’nin savunmasında ‘Bu yazıyı İlhan Selçuk bin kere de yazsa, bin kere basar ve bin kere sorumluluğunu üslenirim’ demesi iman ve inanç ile basın hukuku açısından hep gözümün önünde, aklımın bir yerinde kalmıştır. Dolayısıyla savunmalarımda hiç tevile gitmedim, inancım gereği fikrimi ve eylemimi savundum.

Ufukta Gazetecilik Göründü

Kilis’te iki yerel iki günlük gazete vardı. Huduteli Demokrat Partililerin, Kent ise Halk Partililerin yanında idi. 27 Mayıs 1960 hâin darbesinde Huduteli Gazetesinin sâhibi Merhum Muzaffer Akalar da Demokrat Parti yöneticileri gibi tutuklandı. Aklandıktan sonra sohbet ederken Kilis Demokrat Parti yöneticileriyle birlikte çıplak ayak sınırdaki dikenli mayın tarlalarında dolaştırdıklarını anlatınca, ben o delikanlı aklımla bu insanlık ve hukuk suçuna isyan etmiştim. 16 Yaşımda Huduteli’nde yazmaya başladım ben. Pırıltı diye bir sahife yönettim. Hem ciddî, hem mizahî yazılar kaleme alıyordum. Ancak Muzaffer Akalar bir gün beni yanına çağırdı ‘Siz benden ne istiyorsunuz, daha ayaklarımın altındaki yaralar iyileşmedi. Yürüyemiyorum bile. Yeniden mi kurumuş dikenler üzerinde çıplak ayak yürüyeyim!’ diye serzenişte bulundu. Meğer benim yazılarım ağır kaçıyormuş, daha sonraki yıllarda ‘askerlik dersi’ hocamız olan Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı beni şikâyet etmiş. Pırıltı’nın 6 sayı sonra yayını durduruldu.

Ben bu ara İstanbul’a mektuplar yazarak Milliyetçiler Derneği’nin kitaplarını ve İlhan Darendelioğlu’nun Toprak Dergisini ve yayınlarını getirtiyorum. Okuyup tartışıyoruz. Düşünen Adam dergisi de öyle. Milliyet’e zaten aboneyim. O yıllarda taşraya üç gün sonra geliyordu gazeteler. Abone olmayınca okuyamıyordunuz. Gelişmeleri sâdece radyodan tâkip etme imkânımız vardı. Radyo da her evde yoktu. Neler oluyor öğrenmeye çalışıyoruz. Gaziantep’te Faik Muhsinoğlu Yeni Ülkü diye günlük bir gazete yayınlıyordu. Yazı işleri Müdürü Doğan Erkol Kilis’e geldi, bana muhabirlik teklif etti. Sevinerek kabul ettim. İlk Haberim de ‘Renk Sinemasında yangın çıktı, 6 kişi öldü!’ biçimindeydi. Sevindim. Çünkü haber ismimle veriliyordu. Yüreklendim. İstanbul’da yayınlanan Babıali’de Sabah Gazetesi’ne mektup yazarak Kilis Muhabirliğine tâlip oldum. Yazı işleri Müdürü Hasan Tuncay bana olumlu bir yanıt verdi, gazetenin ilk toplantısında talebin görüşüleceğini bildirdi. Kilis Lisesi’nde 27 Mayıs 1960 ahlâksız darbesine arka çıkan ve darbe anayasasının arkasında olan öğretmenlerle de tartışıyorduk. Öyle bir münakaşa başlamıştı ki arkadaş grubumuzun sayısı her geçen gün aratıyordu. Millî Eğitim Bakanı İbrahim Öktem (CHP) bir genelge yayınlayarak okullarda böylesi tartışmalara fırsat verilmemesini ve öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmasını, gereğini yapmayan okul yöneticileri hakkında işlem yapılacağını bildirdi. Bunun üzerine talebe arkadaş grubumuz Gaziantep, Malatya, Adıyaman, Adana’daki Liselere mecburî tasdikname ile gönderildi.

Babıali Yokuşunda Portreler

Ben ise önce Çorlu’ya asker dayımın yanına gittim. Çorlu Lisesi’ne kaydoldum. 1963 yılı zor bir kıştı. Hürriyet Gazetesi’nden Yüksel Kasapbaşı, Abidin Benhur ve Yılmaz Öztürk Çorlu’ya girişte yolda kalmışlardı. Donarak şehit olduklarını öğrendik. Bunun üzerine Çorlu’ya gazeteci yağmaya başladı. Onların cansiperane hem kış haberi ve hem arkadaşlarına sâhip çıkışları beni etkiledi. Daha sonra Gayrettepe’deki Site Koleji’ne kaydoldum. Nihayet sonunda İstanbul Vefa Lisesi’nin öğrencisi oldum. Her gittiğim yerde önceliğim gazeteler ve kitap kırtasiye dükânları idi. İstanbul’da Babıali Yokuşundan çıkarken, Nuruosmaniye Caddesinden Kapalı Çarşıya girerken aman Allah’ım o kadar meşhur gazetecileri görüyor ve imreniyordum. Önce Abdi İpekçi, sonra Hasan Pulur’u fark ettim. Zorlansam diğerlerini de tanıyacağım. Cağaloğlu Şeref Efendi Sokağı da öyleydi. Güneş Matbaacılığın mürekkep kokusu sokağa taşıyordu. Aaaa! kapıda Babıalide Sabah, Son Havadis ve Ekspres, Kara Kedi gazetelerinin dağıtım için basın kamyonlarına yüklenişini görünce de yüreğim kıpır kıpır oldu, matbaaya girmek geldi içimden. Kapıdan Necip Fâzıl, Eşref Edip, Münevver Ayaşlı, Yaşar Kemal çıkmaz mı?

Gazete ve gazetecilik mi beni seçti, ben mi gazeteciliği seçtim bilemiyorum, basın hayatım meğer başlamış da haberim yokmuş. Gelişmeler tesâdüf de değil, tercih de değil, yönlendirme hiç değil. Ancak mutluyum, iyi ki gazeteci-yazar olmuşum. Hakkı savunuyorum, hukuktan yanayım, insan hakları olmazsa olmaz, fikir ve inanç özgürlüğünü önceliyorum.

Devam edecek

Konudan  Konuya  (37)

     -Nasraniyet / Hıristiyanlık ya intıfa edecek / sönecek veya ıstıfa edip / safileşip temizlenecek; İslâmiyet’e karşı terk-i silâh edecek / silâhı bırakacaktır. Çünkü Nasraniyet birkaç defa yırtıldı. Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide / Allah’ı bir bilmeye yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intıfa bulup / sönecek veya hakikî Nasraniyet’in esasını câmi olan / içine alan hakâik-i İslâmiyeyi / İslâm’a ait hakikat ve gerçekleri, doğruları karşısında görecek, teslim olacaktır. İşte bu sırr-ı azîme / büyük sırra Hz. Peygamber işaret etmiştir ki, “Hz. İsa nazil olup / inip gelecek, ümmetimden olacak, Şeriatımla / İslâm diniyle amel edecek / İslâm’a göre hareket edecektir.” (Buharî)

     -Şeriatın / dinin yüzde doksanı (zaruriyat / dinin yapılması zorunlu olan kısımları ve müsellemat-ı diniye / dinin sapasağlam oturmuş kuralları, esasları) birer elmas sütundur.

     Mesâil-i içtihadiye-i hilâfiye (üzerinde ihtilâf edilen içtihadî meseleler, konular), yüzde ondur.

     Doksan elmas sütun, on altının himayesine verilmez.

     Kitaplar ve içtihadlar Kur’an’a dürbün olmalı / onu göstermeli,

     Ona âyine / ayna olmalı; gölge ve vekil olmamalı.

     -İnsan fıtraten / yaratılış bakımından mükerrem / şerefli, saygı-değer bir varlık olduğundan, hakkı arıyor. Bazen bâtıl / doğru ve hak olmayan, boş ve yanlış olanlar eline geçer; hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken, ihtiyârsız / istemeyerek, dalâlet / doğru olmayan şeyler başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydirir.

     -Bâtıl / doğru ve hak olmayan şeyleri iyice tasvir etmek / her yönüyle anlatmak; safi / saf ve iyi niyetli zihinleri idlal eder. / Doğru ve hak yoldan çıkarır. Kaldı ki, kimse yanlışı bilerek kabul etmez, almaz; ancak doğru sanarak tercih eder.

     -Âlim-i mürşid / irşat edici, doğru yolu gösterici âlim / bilgin; koyun gibi olmalı, kuş gibi olmamalı.

     Çünkü koyun kuzusuna hazmolması gayet kolay ve yararlı olan sütü, kuş yavrusuna kay denen / yani hazmolmamış besin yani kusmuğu verir.

     -Bir şeyin vücudu, bütün eczasının / cüz ve parçalarının vücuduna / varlığına vabeste / bağlıdır. Ademi / yokluğu ise, bir cüz’ü / bir parçasının ademi / yokluğuyla gerçekleşir. Nitekim zayıf bir adam iktidarını / gücünü göstermek için, tahrip / yıkma ve bozma taraftarı olur, müspet / yapıcı olmak yerine menfîce / yıkıcı bir  hareket sergiler. Çünkü meselâ bir evin yapımı yıllar alırken, bir kiprit ile kısa bir zamanda yakarak varlığına son verebilir.

     -Menfaat ve çıkar üzerine dönen siyaset ve politika canavardır. Zira burada millet yararına yapılanları, körü körüne sırf birkaç oy için, karalamak gibi kötü bir niyet vardır. Doğruya doğru demek şiarımız olmalı. Yanlışa karşı ise, yıkıcı değil yapıcı, nezih ve güzel bir tenkitte bulunmalıyız.

     -Aç canavara karşı tahabbüb / sevgi gösterisinde bulunmak, onun merhametini değil, iştihasını açar! Üstelik bir de diş ve tırnağının kirasını ister!

     -Bütün ihtilâlât / ayaklanmalar ve fesadın / bozukluk ve fenalıkların asıl madeni / kaynağı ve bütün ahlâk-ı rezile / rezil ahlâkların muharrik / harekete geçireni ve menbaı / kaynağı sadece iki cümledir:

     Birinci cümle: “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!”

     İkinci cümle: “İstirahatım / rahatım için, sen zahmet çek, sen çaış, ben yiyeyim!”

     Birinci cümlenin kökünü kesecek tek bir devası var ki, o da vücub-u zekât / zekâtın farz olmasıdır.

     İkinci cümlenin devası hurmet-i riba / faizin haram olmasıdır.

     Adalet-i Kur’aniye / Kur’an adâleti, âlem kapısında durup, ribaya / faize:

     “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur” der.

     Beşer / insanoğlu bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi!

     Daha müthişini / dehşetlisini yemeden dinlemeli.

İzmir ve Derin Siyaset!

Günlerdir yerel seçimleri, ittifakları ve adayları konuşuyoruz…

Ancak öncelikle konuşulan iller İstanbul ve Ankara… Sanki öteki iller önemli değilmiş gibi!

Merakla Türkiye’nin üçüncü büyük şehri olan İzmir ile ilgili bir gerçekçi haber veya yorum duyarım diye bekliyorum ama nafile!

Neden acaba?

AKP – MHP itiifakı gözünü illaki İstanbul ve Ankara’ya dikmiş, başka bir şey dediği yok gibi!

Oysa ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi yıllardır çok kötü yönetiliyor. Belediyeyi mezhepçilik ve etnik kimlikler esir almış! İzmir’li belediyecilik hizmeti alamıyor…

“Sokak Kedisi” isimli YouTube kanalı gelmiş İzmir’in İstiklal Caddesi muadili olan Kıbrıs Şehitleri Caddesinde halkla röportaj yapıyor. Röportaja konuk olanların nerede ise tamamı CHP’li veya CHP’ye oy vermiş ama çoğunluğu CHP’den ve Tunç Soyer’den memnun olmadıklarını söylüyor.

Buna karşılık AKP -MHP bloğu ne yapıyor? Hiç bir şey yapmıyor … Seçimi kazanmak için her ortam oluşmuş ama Cumhur İttifakı’ndan çıt yok!

Nihayetinde siyasetin amacı seçim kazanmak ve yönetmektir. Ama Cumhur İttifakı nedense İzmir konusunda çok atıl duruyor … Eminim ki, geçmişte olduğu gibi İzmir’e yine kazanamayacak bir aday koyup burayı CHP’ye bırakacaklar!

İzmir, CHP’nin kalesi değildir ancak bilhassa “derin siyaset” tarafından CHP’ye bırakılmaktadır. Düşünün bakalım niçin?

Yazıp duruyorum, yerel seçimlerde zımni bir paylaşım söz konusudur. Partiler belirli şehirlerde birbirinin ayağına basmamakta ve kazanmak için adımlar atmamaktadır.

Bunun sebebi, “derin siyaset”in toplumun belli kesimlerinde artan psikolojik depresif basıncı kontrollü bir şekilde dışarı atmak için bu şehirleri bir vana olarak kullanmak isteyişidir… Bana göre İzmir bunun merkezidir…

Ancak bu, en çok İzmir’de yaşayan halkı hizmet alamamaktan ötürü çok etkilemektedir. İzmir her şeyi ile bir dünya markası olmalıdır ve halkı refah içinde çağdaş bir kentte yaşamalıdır. Fakat bu “derin siyaset” tarafından engellenmektedir.

Siyaset oyunundaki siyaset yapıcılar maalesef aldıkları kararlar ve uyguladıkları politikalar sebebiyle bizleri yani halkı hiç düşünmediklerini gösteriyorlar!

Örnek mi? İzmir’e bakın ne dediğimi anlarsınız!

Sen İzmit’i Seyret Yar Ben de Seni

Başlığı okuyan Sivaslı hemşerilerimiz hemen kızmasınlar. Türkülerini aşırmıyor, bir yazılık ödünç alıyorum sadece. Bu satırların yazarı da İzmit’i bir İzmit türküsüyle anlatmak isterdi ama İzmit’i anlatan bir türkü yok maalesef. TRT arşivinde 3 tane Kandıra yöresine 1 tane de Akmeşe’ye ait bir türkü var. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin derlediği 22 türküden oluşan 2 CD’lik bir çalışma var. Bunların çoğu oyun havası niteliğinde türküler ve hiçbiri İzmit’i anlatmıyor. Bu arada yar ile beraber çıkacağımız bir kale de yok zaten. Son cümlenin anlamını Sivaslılar ve yazının başlığına konu türküyü bilenler anladılar.

Yahya Kemal Beyatlı o meşhur şiirinde diyor ya hani “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” diye. Muhtemelen İzmit’in, Başiskele’nin veya Gölcük’ün bir tepesinden bu şehre baksa benzer bir şiir de İzmit için yazardı.

Daha önce başka yazılarımda da ifade etmiştim. Bir kere de burada tekrar edeyim. Ben, İzmit’i makyajla kocakarıya çevrilmiş bir afet-i devrana benzetiyorum. Coğrafi olarak dünyanın en güzel konumlarından birine kurulmuş ancak öte yandan on yıllardır plansız şehirleşmenin kurbanı olmuş bir şehir. Şehre genel olarak baktığınızda –birkaç tarihi eser haricinde- ne mimari var ne de estetik bir dokunuş.

Daracık yollar, bir otomobilin zor geçtiği sokakların etrafına yığılmış her biri birbirinden kötü binalar, hala belli bir düzene oturmamış ve hala neredeyse köy minibüsü tarzı gerçekleştirilen toplu taşıma sistemi. Koca şehre İstanbul’un hurdalığı muamelesi gösterilerek gerçekleştirilen bir sanayileşme süreci.

Güzelim şehir tüm bu özensizliğin, tüm bu hoyratça muamelenin neticesinde kimliğini kaybetmiş, vizyonunu kaybetmiş, daha da kötüsü ruhunu kaybetmiş. Müstesna istisnaları dışında şehrin yerlileri akvaryumdaki balık misali nerede yaşadıklarının farkında bile değiller. Şehirde neyin eksik olduğunu, şehrin neye ihtiyacı olduğunu bilmiyor ve bilmediklerini de hiç kimseden talep de etmiyorlar. Hala İzmit’in bir Anadolu kasabası olduğu zamanlarda yaşıyorlar. Halbuki bu kent artık 2,5 milyonluk bir metropol ve bir metropolün sahip olduğu / olacağı problemlere, çözümlere ve icraatlara ihtiyacı var.

Bu şehrin ciddi bir trafik sorunu var, bu şehrin ciddi bir otopark sorunu var, İstanbul’un dibinde yaşamasına rağmen bu şehrin ciddi bir kültürel faaliyet sorunu var, bu şehrin toplu ulaşım sorunu var, bu şehrin ülke ekonomisine sağladığı katkının büyüklüğü oranında gelirden pay alamama sorunu var ve daha nice sorunları var. Üstelik bu sorunlar gitgide daha da büyüyor ve bugün neşter vurulmazsa yarın daha da çözümsüz hale gelecek.

Bu şehrin artıp şöyle bir silkinip kendine gelmesi, bir vizyon ve ruh kazanması lazım. Aksi halde çok yakın gelecekte İzmit “yaşanamayacak şehir” haline gelecek. Tüm coğrafi güzelliğine rağmen “kaçılması gereken şehir” haline gelecek. Ve daha da beteri “mutsuz şehir” haline gelecek.

Gelin hep birlikte bu şehri önce gerçekten çok sevelim. Şairin İstanbul’u sevdiği gibi sevelim. Bu şehre bir ruh katalım, şehrin çehresini değiştirelim. Bu şehir, hayatımızda ortaya koyduğumuz en güzel eserimiz olsun. Ömrümüzün geri kalanında İzmit’in tepelerinden eserimizi yani bu güzel şehri yâri seyreder gibi seyredelim.

Umudu Sakla Döneceğim

Hiç kimsenin ulaşamayacağı yerdeyim

Kendimi bir buluta gömdüm gidiyorum

Göğüm gürültülü

Mevsim tarumar

Hele mart bir gelsin diyorum kendi kulağıma

Söz olsun sulu sepken şiirle karışık yağacağım

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla döneceğim

Kulağımı tıkayıp geçiyorum diş gıcırtılarımın arasından

Tırnaklarım acıyor çıkılmaz dağları tırmanmaktan

Dizlerim dermansız

Ellerim arkamda saklı

Gözlerim yaşla tepiniyor

Aklım ipin ucunda

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla… döneceğim

Dikiliyorsam, dikleniyorsam hayata

Yüz üstü düşünce acımıyorsa sırtım

Eli değnekli hayat yetişemiyorsa arkamdan

Koşul koymuyorsam sevmek için sevilmek için

Gökkuşağı yağmurdan sonra düşüyorsa pencereme

Ay ışığı sultani yegâh makamında söylüyorsa şarkı

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla… döneceğim

Yıldızlar tutuşmuşsa el ele

Güneş uzun hava tutturmuşsa

Gecenin dili lal

Rüzgâr tarumar saçlarıma hamal

Konup göçeni kalbimde hep bir ihtimal

Sağ olsunlar diyorum kalmasa da dizlerimde mecal

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla döneceğim

Dilime, gözüme yağmurlar şahit

Hele güz toprağı bir sevindirsin

Göçünü tamamlasın göçmen kuşlar

Dalından düşsün yaprak, çatlasın nar

Tarlaya düşsün buğday

Örtsün üstünü beyaz yorganını kar

Süpürgesini alsın eline kardan adamlar

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla döneceğim

Bilirsin beni inadım inattır

Söze sözüm biattır

İçimde biriken şiir yara kanatır

Dört mevsim yüreğimde sözlü sanattır

Bir uçtan bir uca vurduğum kanattır

Vurulursam eğer uçmakta, düşmekte haktır

Ama şimdi bekle

Ama şimdi umudu sakla döneceğim

Kavga Bitmiyor

Eskiden küçüklere örnek olmak çok önemli bir davranış ve düşünce şekliydi, yaptığınız eylemlerde özellikle çocukların etkilenmemesi için elden gelen tüm gayret gösterildi. Kavga edecekseniz, tartışacaksanız bile bunlar çocukların yanında yapılmazdı olumsuz düşünmesin, etkilenmesin diye.

Şimdi bakıyoruz teke tek kavgalar bile azaldı, ordu halinde koloniler halinde kavgaya girişiliyor, husumetli kimse kozlarını paylaşsın denilirdi ki bu konulara yani kavga konuları öyle eften püften konular değildi yok yan baktın, yok çarptın, yok çamura yattın gibi.

O zamanlar ellerde telefonlarda yoktu, fotoğraf makineleri de. Çekip hemen sosyal medyadan paylaşılıp, ranta dönüştürme, tarafları daha da galeyana getirme gibi…

Araya ayırmak için girilirdi, bir tekme de kendi atması için değil. İçindeki öfke krizini gidermek için değil, yere düşene vurulmazdı, bir kanalda izliyorum adam yere düşmüş artık hali yok gelen tekmeliyor, giden tekmeliyor bu nasıl bir acımasızlık?

Kim gelirse önüne vuruyor, kadın, çocuk, yaşlı hiç fark etmiyor birine vuruyor ya.

Günümüzde en gözde meslek aslında psikiyatr ya da psikolog olmalı müşterisi, hastası hiç mi hiç bitmez hatta sürekli artar. Bu konunun aslında gerçekten incelenmesi gerekir neden bu kadar saldırgan olundu?

Fakirlikten mi, ani aşırı zenginlikten mi, parayı bulamamaktan mı, parayı bulup helal haram ayırımı yapmamaktan mı?

Mutlak surette incelemeliyiz.

Yakında gizli huni takanlar artık hunilerini gizleyemeyecekler. Şuursuzca yapılan işler… Adaletsizce yapılan işler…

Zenginin çok zengin, fakirin çok fakir olduğu bir toplum daima başa bela olur…

Zenginleştik deniliyor! evet zenginleştik bundan 3-5 yıl önce 300-500 bine aldığımız evler 3-5 trilyon oldu eski para ile ama ev alabilen kimse yok…

Bankalar eskiden kredi veriyordu nerdeyse evin %70’i oranında şimdi ise şartlarınız iyi ise %30 oranında veriyor bu şartlarda kim ev alabilir?

Ailesinden kalmamışsa, ailesi yememiş birikim yapmışsa sonra ki nesil rahat hayat sürüyor yoksa kiralarda, ay sonunu nasıl denk getiririm diyor… Tabii bu arada ayağını yorganına göre uzatmayıp lüksü seven, maaşını 15’inde alıp 20’sinde boş cüzdanla dolaşanlardan söz etmiyorum.

Gerçek sorumluluk sahibi evini, ailesini nasıl geçindiririm diye düşünen gerçek anlamda düşünceli kişilerden söz ediyorum.

Paranın zor kazanıldığı bir ülkede yasaklı madde kullanımının da bu denli artması bir başka dengesizlik, parklar sokaklar satıcı dolu bulmak ve içmek istenirse çok kolay olduğunu söylüyorlar…

İşin özü tezatlar ülkesi olduk çıktık, ne kadar bu böyle devam eder bilinmez evet bir şeyler yapılıyor ama bir o kadar da olumsuzluklar yapılıyor, hayır olur inşallah…

SAYGILARIMLA

Yayıncılık Değişiyor

İşimiz fikir ve sanat. Fikir ve sanat da yayın dünyasında yaşıyor. Yirmi birinci asırda, şartların en hızlı ve kökten değiştiği dünyalardan biri de bu dünya, yayın dünyasıdır, şüphesiz.

Kitap yayıncılığında yayınevlerinin yazar peşinde koştuğu çağlar vardı. Şimdi yazarlar yayınevlerinin peşinde koşuyor. Bu yayınevlerinin çok büyüyüp zenginleşmesinden değil. Tam tersine. Yayıncılık, yapan pişman, yapmayan pişman denilen hâle geldi. 

Türkiye’nin en çok satan gazetesinin “Tirajımız bir milyonu aştı!” diye manşet attığı günü hatırlıyorum. 1960’larda mıydı, 1970’lerde mi… Bugün gazetelerimizin tamamının tirajları toplamı bu sayıyı bulmuyor. O tarihlerde nüfusumuz 30-40 milyondu. Bugünkünün yarısından az. Kişi başına gazete sayısındaki değişmeyi varın siz hesaplayın. Artmış mı, azalmış mı?

İki büyüğüm, hayatlarını kalemleriyle kazanırdı. Kalemlerinin hakkıyla! Tarık Buğra ve Tahsin Yılmaz Öztuna. Ücret almadan yazısını yayınlatana çok kızarlardı. Bu yalnız bir kızgınlıktan ibaret değildi. Meslek ahlakına tecavüz edilmiş gibi şiddetli bir tepki verirlerdi. Belki on yıl önce bir gazete bana köşe yazarlığı teklif ettiğinde ücreti sormuştum. Sanki rüşvet istemişim gibi bir muameleye maruz kalmıştım. Yazmadım tabii. Buğra ve Öztuna’nın hatırasını incitemezdim. 

2030 yaklaşıyor

Beş yıl kadar önceydi; bir futurizm merkezi, 2030’larda kâğıda basılı gazete kalmayacağını tahmin ediyordu. Ülke ülke son kâğıt gazetenin kalkacağı tarihleri vermişlerdi. Türkiye ve Rusya en geriden geliyordu ama sonunda bizde de iş bitiyordu. Yaşayanlar görecektir. Daha yedi yılımız var. Bu dijital gelecek tahminleri de her zaman tutmuyor. Kâğıda basılı kitabın da bugüne kadar sonuna yaklaşmamız lazımdı. Gel gör ki dijital kitaplar hızlı bir yükselişten sonra toplam kitap sayısının 1/3’ü civarında düz bir çizgiye oturdu. Dostlarım, benim tek tük genç dostum da var ama benim dostlarım genellikle olgun kişiler, “Ama kitabın şöyle ele gelişi, kâğıdın kokusu, teması…” diyorlar ve dijital kitaba pek yüz vermeyeceklerini söylüyorlar. Ben de onlara şu cevabı veriyorum: Haklısınız. Ne günlerdi o günler. Pişirilmiş kil tabletlerden okurduk. Bazı kitapların rengi kiremit rengiydi, bazılarının gri. Onların şöyle ele gelişi. Rengi, kokusu; ille de ağırlığı. İki kitaptan fazlasını ancak arabayla taşırdık. 

Ben hemen tamamen dijitale döndüm ama olgunlar da gençler de hâlâ kâğıttan okuyorlar. Hiç olmazsa üçte ikisi. 

Tasarım, üretim, pazarlama 

Aslında dijital kitabın, kâğıtta mümkün olmayan üstünlükleri var. Daha önce yazdımsa affedin; bir kere herhangi bir ismi veya ifadeyi arayabiliyorsunuz. Dijital kitaplarda indeks gereksiz hâle geldi. Sonra istediğim parçaların altını çiziyorum, istediğim yerlere düşüncelerimi, notlarımı yazıyorum ve bütün bunları ayrı bir dosya hâlinde ihraç edebiliyorum. Yıllar önce okuduğum bir kitabın içeriğini bu not ve önemli parçalar dosyasına bakarak hatırlamak, hangi kitapta ne denmişti sorusuna cevap bulmak çok kolay. Tek olumsuzluk, kitap okumak için kullanılan tabletlerin fiyatları. Bunu da, tablet yerine gittikçe irileşen akıllı telefon ekranlarıyla halletmek mümkün olabilir. Ama benim koskoca bir “Superamoled” ekranlı tabletim var; maşallah deyiniz. 

Kitap yayıncılığına döneyim. Yalnız yayıncılıkta değil, hemen bütün üretimlerde yirminci asırdan yirmi bire geçerken oluşan bir değişiklik var. Bunu Apple telefonları üzerinden, “Psikolojimiz: Kavga çıkaralım da reyting artsın” (20.02.2022) ve TOGG üzerinden, “Türkiye otomobil yapabilir mi?” (20/02/2020) yazılarımda anlatmıştım. Eski endüstri döneminde üretim önemliydi. Otomobil üretebiliyor musunuz? Telefon üretebiliyor musunuz? 1900’larda bunlar öldürücü sorulardı. Şimdi öldürücü sorular şunlar: Otomobil tasarlayabiliyor musunuz? Otomobilinizi pazarlayabiliyor musunuz? Telefon tasarlayabiliyor musunuz? Tasarladığınız telefonu pazarlayabiliyor musunuz? Tabii, tasarladıklarınızı başarıyla pazarlayabilmeniz için de piyasadaki rakiplerine göre bayağı bir üstünlüğü olması gerekir; otomobilinizin veya telefonunuzun. Tanınan bir markası olması… İtibarı olması. 

Yayınevi basımevi değildir

Seth Godin’den nakletmiştim. Eski endüstri kolları aşağıya sarkmış bir adam gibiydi. Kollar ve kafa sırasıyla şunlardı: Sol kol, tasarım. Kafa üretim. Sağ kol, pazarlama. Yani önemli olan ortadaki kafaydı. Ürettiğinizi, elinizi öpene babalar gibi satardınız. Şimdi der Godin, adam kollarını havaya kaldırdı. Tasarım ve pazarlama önemli olan unsurlar. İsterseniz üretimi Çin’de yaparsınız.  

Bizim yayınevleri de hızla bu değişimi hissediyor ve olup biteni kavrayanlar tutumlarını düzenliyor. Yayınevinin en önemli işi yazarı ve kitabı bulmaktır. Gerekirse birinci sınıf editörleri vasıtasıyla yazarla birlikte kitabı yazmaktır. Diğer önemli işi de kitabı pazarlamaktır. Bunun için bütün medyaları bilmesi ve kullanması gerekir. Belki de en çok sosyal medyayı. Geri kalmış yayınevlerinin kendilerini hâlâ, matbaacılığın biraz daha teferruatlı hâli gibi düşündüklerini görüyorum. Baş işleri kitabı bastırmak ve ucuza bastırmak. Para bağlamamak. Editörlükten deyince müsahhihliği anlıyorlar. Pazarlamadan da kitapları paketleyip göndermeyi. 

Fakat olup biteni anlayanların sayısı hızla artıyor. Benim gibi yaşlanan yayıncılar dirense de yerlerine geçecek gençler doğru yolu gösteriyor.