8.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 200

Olacaksa Eğer Bir Türk Tarikatı Olmasını Çok İsterdim

Çünkü Yesevi’den, Horasan erenlerinden, Yunus’tan, Hacı Bektaş’tan, Hacı Bayram’dan… Sonra bedevi bir zihniyet çekilmiyor be kardeşim.

Türkün bünyesine, Türkün dünyasına uygun değil çünkü.

*

Bize karşı atom bombası kadar güçlü, Gayrı müslüme karşı ise sinek kadar güçsüz, bu sahte olağan üstü güçlü bedevilerden bıktık artık.

*

Arada dağlar kadar arılık duruluk, arada dağlar kadar ilim irfan, arada dağlar kadar soy sop, gelenek görenek, kültür ve aidiyet farkı var.

*

Din sosuna batırılmış habis bir ur gibi içten içe çürüten, içten içe kuşatan, ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız.

*

Afyonun nerede ne zaman patlayacağı, haşhaşilerin sinsi bir yılan gibi nerede ne zaman sokacağı, nerede ne zaman bir Şerif Hüseyin, nerede ne zaman bir Şeyh Said, nerede ne zaman bir Hasan Sabah, nerede ne zaman yeni bir Feto çıkacağı belli değil.

*

İstediğiniz kadar İslam olun, aynı zamanda Türk olmadığınız sürece, bu milletin manevi dünyasında size asla yer yok.

*

Belki kafamızı karıştıracak, belki bizi biraz uğraştıracaksınız, ama eninde sonunda bu bünyeden muhakkak atılacaksınız.

Herkes kafasına şunu iyice soksun! İstedikleri kadar şeyh, istedikleri kadar, gavs, istedikleri kadar kutup olsunlar. İstedikleri kadar takla atıp, istedikleri kadar allayıp pullasınlar. İstedikleri kadar uçup, istedikleri kadar DOSTU (!) palavralarıyla milleti kandırsınlar

*

İçinde Türk olmayan, Türkün ruhu olmayan, her şey bu millet için, bu coğrafya için, bu devlet için bir BEKA meselesidir.

*

Bunu kafamıza küçük harflerle değil, büyük ve kalın harflerle muhakkak kazımak zorundayız. Kazımadığımız müddetçe Feto ve türevleri ne ilk ne de son olarak bu milleti can evinden vurmaya devam edeceklerdir.

*

Bataklık varsa sinek, sinek varsa sıtma muhakkak vardır. Bu batağın çaresi, temiz suyun gürül gürül çağlayacağı Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve faziletidir.

*

Tarikatçı değilim, çünkü aklımı kim olursa olsun kimseye ipotek edemem, ama çağdaş demokrasi, insan hak ve hürriyeti ve Türk milliyetçiliğindeki inançlara saygı prensibi gereği, tercihlerini böyle belirleyen bütün arkadaşlara saygılıyım. Umarım onlar da bana saygılı olurlar.

*

İlim için lazım olan aklın, din için de lazım olduğuna inananlardanım. Çünkü akla değer vermeyen ümmetlerin sonu cennet değil cehennemdir. Esarettir, uşaklıktır, rezilliktir, pisliktir.

*

 Bunu görmek için ille âlim olmaya gerek yok. Ağzına kadar hacı, hoca, seyyit, gavs, kutup, şeyh, şıh dolu İslam dünyasına bakmak yeter de artar bile.

*

Biliyorsunuz Türk milliyetçiliği çok sorgulandı. Özellikle de tarikatlar tarafından, ama Allah’a şükür milliyetçilik her sorgunun altından alnının akıyla çıktı. Fakat aynı şeyi tarikat ve cemaatler için söyleyemeyiz.

*

 Rezaletin biri bitmeden diğeri başlıyor. Paralellik, ihanet, ticaret, sapıklık, sahtekârlık, yobazlık, ajanlık, rüşvet, iltimas, sahtecilik… Skandalın haramın günahın ardı arkası kesilmiyor.

*

Biline ki devletler parasızlık sebebiyle değil, ahlaksızlık sebebiyle önce çözülür ve sonra dağılır gider!

*

Bir tek karınca kadar gücü olmayan, sosyal sorumluluk duymayan günümüz insanının kendisini fildişi kuleye hapsettiğinin farkına varması gerekir.

Oysa bir karınca kendi kolonisinden daima haberdardır. (Neml Suresi, 18)

Takdir düşünceye kalmıştır. Saygılar.

Kalitesiz Eğitimle Kalkınma Olmaz

İki hafta önceki yazımda “Bu eğitim kalitesi ile asla gelişmiş ve güçlü bir ülke olamayız” demiştim. Bu hafta açıklanan PİSA testlerinin sonuçları eğitim sistemimizdeki niteliğin (kalitenin) yerlerde süründüğünü bir kere daha yüzümüze çarptı.

PISA’nın açılımı “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” demek.  Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde, 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren bir araştırma bu.

Türkiye bu çalışmaya 2003 yılında dahil oldu. O tarihten sonra yapılan PISA sınavlarında Türkiye “nitelik atılımı” yapamadı. Türkiye’nin 67 ülke arasındaki sıralamadaki yeri pek değişmedi.

37 OECD ülkesi arasında Fen bilimlerinde 29’uncu, Matematikte 32’inci, Okuma becerileri, yani okuduğunu anlamada 30’uncu sıradayız.

Öğrencilerimiz matematik, okuduğunu anlama ve bilim konularında hep OECD ortalamasının çok altında puanlar almakta. Formüle etme, yorumlama ve akıl yürütme gibi alt bölümlerin hepsinde OECD ortalamasının altındalar.

PISA’da puanlar en düşük 1. ve 2. basamaklardan başlayıp en yüksek puanlar ise 5. ve 6. basamaklar olarak belirleniyor.

Bir ülkenin insan sermayesinin en kaliteli kısmını temsil eden grup ülke kalkınmasının potansiyel lokomotifidir. Bu kapasiteye erişme oranı ne kadar yüksekse ülkenin kalkınma hızı o kadar yüksek oluyor.

Türkiye’de öğrencilerin sadece yüzde 5,6’sı, (yaklaşık 50 bin öğrenci) en yüksek 5. ve 6. basamaklarda yer alıyor. Bu nitelikli kesimdeki insanlarımızı ne kadar değerlendirebildiğimiz de ayrı bir konu.

En yüksek 5. ve 6. basamaklarda öğrencilerinin oranı yüzde 22 civarında olan Güney Kore’nin Türkiye’nin imrendiği bir gelişmişlik seviyesinde olması asla tesadüf değildir.

23 yıldır ülkeyi yöneten iktidar eğitim deyince hep okul binalarına yaptığı yatırımlarla ve öğrenci sayısıyla övünüyor. Ülkeyi yönetenlerin nitelik (kalite) yönünden bir hedefi olmamasının bir sonucudur bu rakamlar.

*****************************

Öğretmenlerin Niteliği

Eğitim Sisteminin içinde bulunduğu bu durumdan çıkışı kolay olmayacak. Çünkü bu sistemin yetiştirdiği öğretmen kadroları da büyük ölçüde niteliksizdir.

Bu durumun kök sebebi belli. İktidarın hedefi nitelikli eğitim değil, “bizden olanların” yönettiği eğitim kurumları ile “dindar ve kindar” nesil yetiştirmektir.

Uluslararası standartta öğrenci yetiştirmek için bu nitelikte öğretmene ihtiyaç vardır. “Öğretmen bilmediğini öğretemez.”

Ayrıca ülkemizde öğretmen artık eğitimci değil, öğretici olmaya zorlanmaktadır.

****

Öğrencilerin Beslenme Sorunu

Eğitim sistemimizin üstünde bir sıkıntı daha var ve bu sıkıntı korkunç boyutlara ulaştı: Öğrencilerimiz iyi beslenememektedir.

13 bin öğrenciyle gerçekleştirilen bir araştırma, öğrencilerin yaklaşık yüzde 60’ının göreli yoksulluk sınırının altında, öğün atlayarak yaşadıklarını ortaya koydu.

İyi gıda almayan hatta aç olarak okula giden öğrencilerden başarı beklemek haksızlık olur.

****

Üniversitede Ders Anlatılmaz

Eğitim kurumlarımızda gerçek bir eğitim olduğunu söylemek mümkün değil. Üniversitelerimizde hala hocalar ders anlatır ve öğrenciler dinler, bir kısmı not tutmaya çalışır. Hocalar ya kendi yazdıkları veya başka bir yazarın ders kitabını parça parça anlatırlar. Hatta kitabı olmayıp, kendi ders notlarını kelime kelime yazdırarak ders anlattığını sanan üniversite hocaları bile gördüm.

Oysaki gelişmiş ülkelerdeki üniversitelerde, hoca gelecek derste hangi konunun işleneceğini ve ulaşabilecekleri kaynaklara dair bilgi verir. Ders günü bütün öğrenciler konuyu okumuş öğrenmiş olarak derse gelir. Konu hakkında hocanın ve öğrencilerin sorduğu sorular üzerinden tartışma yapılır.

Okuduğunu anlayamayan ve öğrendiğini anlatamayan, analitik düşünceye sahip olmayan öğretmen ve öğrencilerle bu yöntem nasıl uygulanabilir, bilemiyorum.

*****************************

Adalet Sisteminde Nitelik Sorunu

Okullarımızda nitelikli eğitim olmadığı gibi, iktidarın Avrupa’nın en büyüklerini yapmakla övündüğü, Adalet Saraylarında da nitelikli yargılama ve adalet yok.

En basit tahliye veya kira tespiti davaları için 10 ay sonraya duruşma gününün verildiği, sadece ilk derece mahkemesinden 2 seneden önce karar çıkmayan Adalet Saraylarımız var. İstinaf ve Yargıtay aşamalarıyla birlikte 5-10 yıllık sürelerin normal karşılandığı yargı süreçlerimiz var.

Oysaki hepimiz biliyoruz: “Geciken adalet, adalet değildir.”

****

“Anayasamızın 138. maddesine göre ‘hâkimler, Anayasa’ya kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.’ Bu nedenle yargılamada temel taş, ‘vicdani kanaattir.’ Vicdani kanaatin oluşum yeri ise ‘duruşma’dır.”

Yargıtay E. Başkanı Sami Selçuk “mahkemelerin ilk duruşmada veya ertesi gün/ çok kısa zaman içinde yapılacak 2. duruşmada karar verebilmesi gerektiğini, gelişmiş ülkelerde böyle uygulandığını anlatıyor. Sami Selçuk, Türkiye’deki duruşmaları merak eden, Avrupalı bir mevkidaşına birkaç duruşma izlettikten sonra yaşadığı mahcubiyeti de anlatmıştı.

****

En büyük adalet saraylarından birini yöneten Başsavcının da şikayetçi olduğu konuları hatırlayalım: “Azalan hâkim-savcı sayısını ihtiyaca binaen hızla artırma yoluna gidilince yargı mensuplarındaki nitelik irtifa kaybetti. Halkta yargıya karşı güvensizlik oluşmaya başladı.’’ Bu bağlamda ‘’kimi yargı mensupları … her türlü kirli işi yapmayı kendinde hak görmeye başladı.’’

Raporda İstanbul Anadolu Adliyesinde ‘’iş takibi ve aracılık yapan, rüşvete tevessül eden yargı mensupları’’ndan da örnekler veriliyor; ’Yargı içinde oluşmaya başlayan çete ve çetecikler’’den bahsediliyordu.

****

Niye eğitimden bahsederken yargı sistemini anlatmaya başladım? Çünkü;

Ekonominin gelişmişliği ve gücü ülkedeki hukuk ve demokrasi seviyesi ile orantılıdır.

Hukuk ve demokrasi talebi ise eğitim seviyesi ve şehirleşme ile doğrudan alakalıdır.

Bu eğitim seviyesi içinden nitelikli bir yargı sistemi çıkması mucize olurdu.

            Batının Kirli Yüzü

İnsanlığı kara kara düşündüren en büyük endişe; “acaba dünyanın geleceğinin nasıl olacak ve genç kuşaklara nasıl bir dünya bırakılacağıdır.”

            Günümüz insanını yakından ilgilendiren bu soru, mühim olduğu gibi cevabı da o derece önemlidir.   İnsanlığın, müştereklerde anlaşmasının zamanı henüz geçmiş değil. Fakat şimdilik bu müştereklerde birleşmek oldukça zor görünmektedir.

Bazı siyasi sorumluların, fikir adamlarının ve devlet yetkilerinin bu yönde fikir üretmelerine, gayret göstermelerine, ciddi girişimlerde bulunmalarına rağmen, bu gayretleri nafiledir. Bu çabalar yeterli düzeye gelse bile dünyayı yöneten kötü çoğunluğun gölgesinde kalacağı aşikârdır.

Günümüzde Gazze ve Filistin’de görülen “insanlık dışı” görüntüler, bizi oldukça korkutmakta ve umutsuzluğa sürüklemektedir. Dünya, barışı koruma ve birlikte yaşama hususunda sınıfta kalmıştır.

Batının “sözüm ona medeni” devletleri tarafından, “zalimlik, kin, nefret haksızlık, gasp, yağma vb. davranışlar kabul görmekte, teşvik edilmekte ve desteklenmektedir. Böylesi kötülükler kabul görürse, insanlığın geleceği vahim demektir. Dünyanın, “bencillik, kin ve nefret” duyguları ile kuşatılması oldukça korkutucudur.

Batı kötü bencil ve açgözlü olduğundan, sürekli kendilerine sömürülecek toprak aramıştır. Bu gaye için paylaştıkları coğrafyalara kan, gözyaşı ve ıstırap götürmüşlerdir.

Haçlı seferlerinin ortaya çıkmasının nedeni asla dini değildir. Aç kalan Avrupalı’nın Doğu’nun (Müslümanların) tüm topraklarını işgal etmek ve zenginleşmek olduğu bilinen bir gerçektir.

Matta İncili’nde 731: “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim. İnsanın düşmanları kendi ev halkı olacaktır.” ifadelerinin yer alması ürkütücüdür. Safsata olduğu aşikâr olan bu buyrukların, dini kitap vasfı asla olamaz.

Batı’nın gözünde insanın hiçbir değeri yoktur ve insan sadece kullanılmak için vardır. Napolyon’un söylediği şu sözler manidardır: “Askerler ölmek için vardır; … bir milyon adamın hayatına zerre kadar değer vermem.”

Avrupalı ülkeler, sömürgecilik, zulüm ve hırsızlık faaliyetlerini “meşrulaştırmak” için bölgeye “medeniyet götürüyoruz” yalanına sığınmıştır.

İngilizlerin, 500 yıl süren sömürgecilik dönemi; köle ticareti, kölelerin kullanılması, katliamlar, kıtlıklar ve toplama kamplarındaki zulümlerle doludur. İngiltere Aborjinleri sistematik olarak yok etti. Aralarına salgın hastalık yayarak, yemeklerine zehir katarak 750 bin siyah derili aborjini 31 bin kişiye indirdi. 2. Boer Savaşnda, çoğunluğu kadın ve çocuk olan yaklaşık 28 bin Boer (Hollandalıların soyundan gelenler) ve bilinmeyen sayıda siyah Afrikalıyı öldürdü.

Hindistan’ın Amritsar kentinde 13 Nisan 1919’da, barışçıl gösteriler sırasında 10 dakikada yaklaşık 1000 protestocu öldürüldü. Hindistan ile yeni oluşturulan Pakistan arasındaki sınır olaylarında İngilizler tarafından 1 milyon insan öldürüldü. İngiliz sömürgesi altındaki Kenya’da bağımsızlık amacıyla başlatılan Mau Mau İsyanı (1951-1960) sırasında, binlerce Kenyalı öldürüldü. Britanya İmparatorluğu döneminde, Hindistan’dan milyonlarca ton buğday İngiltere’ye ihraç edildiği için 12-29 milyon arasında Hint açlıktan öldü.

1943’te dönemin Başbakanı Winston Churchill, İngiliz askerlerine ve Yunanistan gibi ülkelere Hintlilerin ürünlerini gönderirken, 4 milyon kadar Bengalli açlıktan hayatını yitirdi. Churchill, Bengal kıtlığıyla ilgili bir açıklamasında, “Hintlerden nefret ediyorum. Hayvan gibi bir dine sahip, hayvan gibi insanlar. Kıtlık, tavşan gibi üredikleri için kendilerinin hatasıydı.” Demiştir.

İspanya ve Portekiz’in imparatorluk geçmişleri, acımasız ve kanlı sömürgecilikle doludur. Peru’yu işgal eden İspanyol Francisco Pizarro’nun belge ve günlüklerinde, İnka halkına soykırım yapıldığı ifade edilmektedir.

Belçika sömürmek için girdiği Kongo’da 1908 yılına kadar 10 milyon Kongoluyu katletti. Cani uygulamalarıyla zaman içinde “Kongo Kasabı” olarak anılacak Belçika Kralı 2. Leopold Kongo’yu kendi mülkü ilan etti. Kotalarını dolduramayan yerlilerin kendilerinin ve çocuklarının elleri ile ayakları kesildi. Brüksel’deki sarayına “Afrika Müzesi” açan Leopold, Kongo’dan getirdiği kişileri, “insanlar için düzenlenen hayvanat bahçesinde” sergiledi. Kongo’da yaklaşık 10 milyon kişinin hayatını kaybettiği düşünülüyor. Belçika’nın Ruanda’daki etnik politikalarının 1994’te yaklaşık 850 bin kişinin canına mal olan Ruanda Soykırımı’nın temelini oluşturduğu düşünülüyor.

Fransa, sömürgecilik faaliyetleriyle Afrika’nın batısında ve kuzeyinde 20’den fazla ülkede hâkimiyet kurdu. Bölgede 5 asır süren sömürge dönemi ve bağımsızlık savaşları, 2 milyondan fazla Afrikalının hayatına mal oldu.
Cezayirlilerin başlattığı gösterilerde, binlerce Cezayirli, Fransız askerlerince öldürüldü. Tarihe “8 Mayıs 1945 Setif ve Guelma” katliamı olarak geçen olaylarda, Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda yaklaşık 1,5 milyon kişi, Fransızlar yüzünden hayatını kaybetti.

İtalyanlar, Libya’yı kontrol etme çabaları sırasında yüzbinlerce Libyalının ölümüne, on binlercesinin yerinden edilmesine neden oldu.

Bugünkü Namibya topraklarında yer alan Alman Güneybatı Afrika’sında 1904-1907’de Alman General Lothar von Trotha’nın emriyle katliam yapıldığı, bunun Herero nüfusunun büyük çoğunluğunun ve Nama nüfusunun yarısının yok olmasına sebep olduğu ifade ediliyor. Toplama kamplarında ölenlerin kafataslarını ülkeye getiren ve bilimsel deneyler için kullanan Almanların, Herero ve Namalara karşı işlediği katliam, “20. yüzyılın ilk soykırımı” olarak nitelendiriliyor.

Almanlar 1933-45 yılları arasında diğer milletlerden 21 milyon insanı topluca kurşuna dizerek, toplama kamplarında fırınlarda yakarak, gaz odalarında zehirleyerek soykırıma uğrattılar. Milyonlarca Yahudi sistematik bir biçimde vurularak, asılarak, yakılarak ve zehirlenerek öldürüldü.

Alman siyasetçi Jürgen Todenhöfer, Batı’nın kirli geçmişiyle ilgili olarak; “Dünyayı sömürgeleştirirken, 50 milyon insanı öldürenler Müslümanlar değildi, aksine hepsi Batı’nın zorbalıklarıydı. Biz Batılılar dünyayı fikirlerimizin mükemmelliğiyle fethetmedik. Sanırım biz kendimizi bir yalan içerisine yerleştirmişiz. Bu yalan şu: “İyi olan, asil olan, yardımsever olan bizleriz.”  Gerçek bu değil. İnanıyorum ki, biz Batılılar dünyayı fikirlerimizin, değerlerimizin ve dinimizin mükemmelliğiyle fethetmedik. Yalnızca ve yalnızca başkalarından daha acımasızca zor kullandık. Daha ciddi olmam gerekirse; Haçlı Seferleri’nde 4 milyon kişiyi öldüren, sömürgeleşme döneminde 50 milyon insanı öldüren, 1. ve 2. Dünya Savaşlarında 70 milyon insanı öldüren, 6 milyon Yahudi’yi öldüren Müslümanlar değildi.” Şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.

Ufacık bir kısmını örnek verdiğimiz bu vahşet hatırlanırsa, Gazze’de yapılan soykırıma şaşırmamamız gerektiğini anlayabiliriz. Çünkü batı, yalancı, talancı ve katliamcıdır.

Bir dahaki yazımızda ABD’ nin karnesini göreceğiz.

Sevgiyle kalın.

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ’I vefatının 48. Yılında ( 11 Aralık 1975 ) saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz.

Hüseyin Nihal Atsız diyor ki: ” Ben yabancı kaynaklı hiç bir fikri benimsemeğe tenezzül etmeyecek kadar milli şuur ve gurura malik bir Türk’üm…”

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından, değişik liselerde uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yapan, 1944 Yılında Turancılık davasından yargılanan, 1964 – 1975 yılları arasında Ötüken Dergisini çıkararak Ülkemizin fikir ve düşünce hayatına çok önemli hizmetler yapan, Türkçü ve Milliyetçi kimliğiyle tanınan, romanlarında özellikle Göktürkler Dönemini akıcı ve yalın bir dille anlatan, Bozkurtların Ölümü, Bozkurtların Dirilişi, Deli Kurt, Ruh Adam, Yolların Sonu gibi pekçok kitabın yazarı, Orhun, Milli Mecmua, Ötüken, Ergenekon, Çınaraltı, Tanrıdağ  Kopuz gibi dergilerde yüreklere su serpen şiir, hikaye ve diğer yazılarını yayınlayan, Sosyalizm’e  karşı çıkan ve bu faaliyetler ile ilgili olarak muhtelif yerlere yazdığı mektuplarla akisler uyandıran, Türk Tarihine bütüncül gözle bakan, büyük bir şahsiyet abidesi, dava ve mücadele adamı, yaptığı büyük hizmetlerle iz bırakarak Milliyetçi Fikrin Ölmez ve Abide Şahsiyetleri arasında yerini alan HÜSEYİN NİHAL ATSIZ’I vefatının 48. Yılında ( 11 Aralık 1975 ) saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Prof. Dr. Mustafa E. Erkal

Ali Yerlikaya İstanbul Belediye Başkanlığına Aday Olmalı mı?

31 Mart 2024 Yerel seçimleri yaklaşırken meraklıların gözleri özellikle AKP ve CHP’nin büyük illerde aday gösterilecek isimlerine çevrildi.

                CHP’nin İstanbul ve Ankara adayları, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ken, AKP bu illerde kimleri aday çıkaracak büyük merak konusu. İstanbul için Ak Parti’de ismi geçenler arasında Tevfik Göksu, Süleyman Soylu, İstanbul İl Başkanı Osman Nuri Kabaktepe ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın adları sık sık telâffuz ediliyor.

                İstanbul’u almak, her iki parti içinde çok önemli. Özellikle AKP, 2019 seçimlerini kaybetmenin sancılarını halâ çekiyorken, bir de 2024 seçimlerini kaybetmek onlar için hayat memat meselesi olur. AKP için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tabiriyle: “İstanbul’u almak, Türkiye’yi almak demektir.”

                Bu yüzden AKP’liler, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı olacak kişiyi çok ince eleyip, sık dokuyorlar ki, adaylarını bir türlü açıklamadılar. Yalnız ismi geçen aday adayları arasında öyle birisi var ki, herkes ona dikkat kesiliyor. AKP, eski İstanbul valisi, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’yı aday gösterirse:

                İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın çalışma ve faaliyetlerinden muhalefet partileri dahi memnunken, birde İstanbul halkının valilik yaptığı dönemde 4 yıl aşinalığı var ki, AKP Yerlikaya’yı aday yapar mı yapar.

                Ali Yerlikaya: İçişleri Bakanlığı döneminde terörle mücadele, asayiş ve güvenlik gibi konularda önemli adımlar attı. Yerlikaya, terör örgütlerine yönelik operasyonları hızlandırdı ve asayiş olaylarının önlenmesi için çalışmalar yürüttü. Ali Yerlikaya, İçişleri Bakanlığı görevine atandığı günden bu yana, Türkiye’nin en önemli sorunlarına çözüm bulmak için çalışmalarını sürdürüyor. Yerlikaya’nın İçişleri Bakanlığı döneminde, göç meselesinin çözümü, terörle mücadele ve asayiş gibi konularda önemli başarılar elde edildi. Yerlikaya’nın bu alandaki çalışmaları, Türkiye’nin daha güvenli ve huzurlu bir ülke olması için önemli katkılarda bulunması, herkes tarafından takdirle karşılanıyor.

                Yerlikaya’nın bu başarılı hizmetlerinden dolayı ister istemez insanın aklına İstanbul adayı neden olmasın sorusu geliyor. Ancak bir de şu var ki siyaset; bir nevi insan öğütme merkezine benzer. Bu gibi durumlarda kimler harcanmadı, kimler siyasetin kirli çöplüğüne atılmadı ki?

                Ya kazanamazsa:

                Hayatı boyunca bunca başarılara imza atmış birisinin İstanbul Belediye Başkanlığında alacağı yenilgi, bütün kariyerini siler süpürür.

                Hâlbuki kendisinden önce yurdun çeşitli vilayetlerinde görev yapmış, öyle efsane isimler var ki, aradan yarım asırda geçse halâ adları dilden dile anılıyor. Bunlardan birisi, 980 öncesi Ordu vilayetimizde teröristlere diz çöktüren Recep Akkaya, Tokat, Aydın ve Erzincan’da görev yapan efsane vali merhum Recep Yazıcıoğlu, göreve giderken dahi makam arabasını kullanmayan Manisa valisi Refik Aslan Öztürk gibi isimler yanında yer almak dururken, siyasete girmek, üstelik işin sonunda bir de göz göre göre yenilgi riskiyle karşı karşıya kalmak herkesin kabulleneceği bir iş olmasa gerek.

Ali Yerlikaya’nın özgeçmişi:

“Ali Yerlikaya, 11 Ekim 1968 tarihinde Konya’nın Selçuklu ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Konya’da tamamladı. 1989 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu.

Kariyeri:

1990 yılında İçişleri Bakanlığı Kaymakam Adaylığı görevine başlayan Yerlikaya, sırasıyla;

1993-1994: Kayseri İli Felahiye İlçesi Kaymakamlığı

1994-1997: Hatay İli Erzin İlçesi Kaymakamlığı

1997-2000: Kahramanmaraş İli Derabucak İlçesi Kaymakamlığı

2000-2003: Şanlıurfa İli Hilvan İlçesi Kaymakamlığı

2003-2004: İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği

2004-2007: Sağlık Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu.

2007 yılında Şırnak Valiliği’ne atanan Yerlikaya, 2010 yılında Ağrı Valiliği’ne, 2012 yılında Tekirdağ Valiliği’ne, 2015 yılında Gaziantep Valiliği’ne ve 2018 yılında İstanbul Valiliği’ne atandı.

2019 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yaşanan terör saldırılarının ardından geçici olarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini de yürüten Yerlikaya, 2023 yılında İçişleri Bakanlığı görevine atandı.

Özel Hayatı

Ali Yerlikaya, evli ve dört çocuk babasıdır.

Aldığı Ödüller

Ali Yerlikaya, görev yaptığı süre boyunca çeşitli ödüllere layık görüldü. Yerlikaya’ya verilen ödüllerden bazıları şunlardır:

2007: Şırnak Valiliği’nde gösterdiği başarılı çalışmalardan dolayı İçişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü,

2010: Ağrı Valiliği’nde gösterdiği başarılı çalışmalardan dolayı İçişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü,

2012: Tekirdağ Valiliği’nde gösterdiği başarılı çalışmalardan dolayı İçişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü,

2015: Gaziantep Valiliği’nde gösterdiği başarılı çalışmalardan dolayı İçişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü,”

Filistin

Sızlıyor Selahaddin’in mezar taşı

Miraca dökülüyor Müslüman kanı

Abdülhamit Han’ın seccadesi yaşlı

Bak işte şimdi kalktı ecdad naaşı

x

Ak ruhları taşıyor yerde melekler

Sıra sıra dizilir küçük kefenler

Mavi gözlü değil sadece bebekler

Üzerinize olsun bütün lanetler

x

Şehidini gözlerinden öpen baba

Nasıl derim hakkını helal et bana

Yalnızca bir duam var, yeter mi sana

Evladına değil vicdanıma ağla

x

Ey İslam âlemi vahdetin çatlamış

Menfaat seni siyoniste dost kılmış

Arzı Mevud hayali kana susamış

Bu ihtiras yarın sizi de yakacak

x

Savaşta yavuz şiirde selim olan

Türk-İslam sancağını dalgalandıran

Düşmanına korku, cihana nam salan

Zalime Yavuz mazluma Selim gerek

x

Yeter artık bitsin ihanet davası

Türklük, Araplık değil birlik zamanı

Meydanda hak ile batılın savaşı

Filistin hepimizin yürek yarası

x

Uyanın bozkurtlar hami olma demi

Hilalsiz gitmez karanlıkta bu gemi

Surları titretsin Gökbörü’nün sesi

Duyulsun Gazze’de Türklerin nefesi

Gazeteci-Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli Geçmişiyle / Geleceğiyle Türk Basın Hayatını ve Gazeteci – Yazarları Anlattı.

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: 30-40 sene öncesine kadar ‘matbuat’ olarak anılan basın sektörü; yasama, yürütme ve yargı’dan sonra ‘dördüncü güç’ idi. Günümüzde bu isimlendirme kullanılmıyor. Basın, güç kaybına mı uğradı, başka sebepler mi var? Güç kaybına uğradı ise sebepleri nelerdir?

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Evet basın Türkiye’de güç kaybetti. Ancak gelişmiş ülkelerde daha da güçlendi. Artık yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelen 4. kuvvet falan değil medya. Çünkü patronların çoğu artık meslekten değil. Ya zengin birisi hobi olarak gazetecilik yapıyor. Yahut müteşebbis, patron işlerini daha da yoluna koymak, sermayesini büyütmek için elindeki gazeteyle ya iltifat, ya yalan ikilemi içinde çalıştırarak, ihâlelere giriyor, bankalardan destek alıyor, hükümetle karşılıklı flört ediyor. Veya cemaatin gazetesi ise kendi mensuplarını kolluyor, çemberden ayırmıyor, canlı tutmaya çalışıyor. Bir siyâsî partinin yayın organı gibi neşriyat yapan gazeteler de maalesef öyle. Söz konusu parti tarafından teşkilatını motive etmek için gazete bedava dağıtılır. Patronların içinde inşaatçı, turizmci, ihale takipçisi, ithalatçı, borsacı, bankacılar da bulunabiliyor. Gazetecilik ve gazete, patronların lokomotifleri oluyor, katarlarını, vagonlarını taşımak için yaptıklarından dolayı da itibar etkileniyor. Buna maalesef tarikat, cemaat ve kanaat önderleri de bulaştı. Mesela radyosu, televizyonu, yayınevi, dergisi falan bulunan ve hiçbir şey üretmeyen bir cemaatin milyar dolarlık sermayesinin olduğunu, hemen hemen her sektörde de bulunduklarını söylediler. İnanmak istemedim. Bunların çoğunun da siyâsî irâde destiğinde oldukları, basın kartı mensubu bulundukları da iddia ediliyor. Böyle bir gelişme medyanın itibarını ister istemez etkiliyor, gerçek anlamda gazeteci ve gazete böyle alengirli işlerin içinde olmaz.

Çetinoğlu: Beşinci gücün ‘internet’ ve ‘sosyal medya’ olarak anılan mecra olduğu görüşüne katılıyor musunuz? Hangi sebeplerle?

Çiftçigüzeli: Hızlı bir teknoloji yaşadığımız günümüzde, internet, yapay zekâ ve sosyal medya bir güç mü? Kontrol edilmezse evet bir yeni güç olarak yönetimlerin, ülkelerin ve toplumun başında Demokles’in Kılıcı gibi hep asılı duracak. Bir yerde sessizlerin sesini duyuracak, bir başka yerde ise frankaştayn olacak. Bu açıdan dünyâ adâletle yönetilecek, liderleri bütün evreni kucaklayacak, güven verecek, toplum onlara inanacak. Tersi anarşizme çanak tutmaktır. İşte burada inançla ilim örtüştürülerek birlikte yol almaları gerekiyor. Güce karşı bir başka güç de bunun alternatifi değil, tam tersi tetikleyicisidir. Dolayısıyla yönetimlerin hukuku, insan haklarını, demokrasiyi kendi hayatlarında uyguladıkları gibi, toplumu böylesine bir muhabbetle kucaklamalıdırlar. Yönetimlerin ve yöneticilerin vicdanı gibi denedim, muhasebe, murakabe ve değerlendirme birimleri bulunmalıdır.

Çetinoğlu: Günümüzde bir gazetenin çok okunması, uzun ömürlü olması için hangi özelliklere sâhip olması gerekir?

Çiftçigüzeli: Gelişmekte olan ülkeler cehâletle mücâdeleyi öne çıkarmadıkça ve öncelemedikçe okuma oranı giderek azalır, okunacak gazete, kitap, dergi ve hattâ internet siteleri uzun ömürlü olmaz. Çünkü sadâkat ve biat kültürü böyle bir şeydir. Ağabeye veya ustaya yahut bir büyüğüne teslim olunur, O’nun her şeyi en iyi bildiği kabul edilir. Günümüzde böyle bir resim var. Üstelik bu

gelişme de dini, mistik ve mânevî bir temel üzerinden götürülüyor. Siyâsî irâdenin de gücü elinde bulundurması, sürekli iktidarda kalması veyahut kontrol edebilmesi için buna teşne oluyor. Böylesi bir gelişme yarınımıza, istikbâlimize ipotek koymak anlamındadır. ‘Oku’ emri bizim inancımızın temelidir, öznesidir, olmazsa olmazıdır. Tersi ise ‘okuma’ emridir. İnananlar için oku hatırlatması hep yaşayacak. Bu sorun bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin meselesidir. Siyâsî irâde isterse bunun üstesinden gelebilir. İstemezse bu problem tartışılır gider. Sâdece aydınlar üzülür, beyin göçü devam eder. Dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerin yöneticileri birikim, donanım, tecrübe ve inanç yanında ufuk sâhibi de olmalılardır. Yarını bugünden görmeliler. İnsana yatırım yapmalılar. Teknolojiye bütçece ile her zaman sâhip olmak mümkün. Ancak insana değil.

Çetinoğlu: Günümüzdeki duruma göre sizce; basılı gazete mi tesirli, internet gazeteciliği mi?

Çiftçigüzeli: Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar gibi bir hatırlatma bu. Teknoloji çoğu şeyi esir alabiliyor. Gazetelerin hurufatı bir zamanlar elle dizilirdi, sonra entertipler gelip, mürettiphaneler kuruldu, ardından daktilolar gelişerek yazı makinalarına dönüştü, klişe yerine tipo oldu, ofset oldu, düz baskı târihe karıştı, siyah beyazın yerine çok renk hayatımıza girdi. Rotatifler küçüldü ama hız kazandı, yüzbinler basmaya başladı saatler içinde. Ulaşım ve iletişim de öyle. Gazete artık taşraya sıfır saniyede film ve görüntü geçebiliyor. Uçaklar her kente iniyor vs. Teknoloji gibi sosyal olaylar da hızla gelişiyor, bazı modeller size ulaşmadan yeni modelin tanıtımına geçiliyor.

Gazete de, yâni yazılı-basılı basın da elzem; internetteki sosyal medya da. Bütün bunlar okuma ile hayata geçiriliyor. Gazete de, internet de… Önce okumayı biçimlendireceğiz, ölçüp biçeceğiz. Sonrasında tercih yapacağız. Gazeteye daha kolay sâhip olunabilir, saklanabilir, ancak internet için biraz teknoloji bilmek gerekiyor. Toplumda etkisi ise birbirinden farklı değil. Bâzen internette bir gazete kupürü ile tezimizi aktarmaya çalışırken inandırıcılık farkı yaşanabiliyor. Her ikisi de gelişmiş toplumların olmazsa olmazıdır. Sanırım benim yaş grubumda olanlar ‘gazete’ diyecektir. Bu ara televizyonlarda yazılı haber tekniği ile alt yazı da geçilebiliyor, teleks haberciliği de yapılıyor. TRT Haber Merkezinde kuruluşunda yöneticisi olduğum (1990) Telegün-Teleteks Haberciliğinde istediğin habere anında ulaşabiliyorsunuz. Akıllı Telefonlar ise o güne kadar ki haberciliği, gazeteciliği, yayıncılığı sil baştan dizayn etti ve bugüne geldik.

Çetinoğlu: Gazetecilik mesleğinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Çiftçigüzeli: Gazetecilik mesleği hep olacak, hep yaşayacak, hep kamuoyunun oluşmasına yardımcı olacak. Hususan gazetecilik gelişmiş ülkelerin vaz geçilmezidir. Bazı yönetimlerin de korkulu rüyasıdır özgür gazetecilik. Mesela Türkiye’de son olarak Karaman ve Erzurum’daki küçük çocuklara taciz olayını gazeteciler ortaya koydu. Amerika’da yıllar öncesinin Nixon, İngiltere’de Watargate skandallarını gazeteciler gün yüzüne çıkardı vs. Bütün dünyâda resmi açıklamaların yapılması gazeteciler tarafından, basın müşavirliği aracılığıyla oluyor. Diktatörlüklerde ise yandaş gazetecilik vardır, ama vardır netice olarak.

Öte yandan gazetecilik mesleği sahalarına göre kurumlaşıyor. Spor gazeteciliği bütün dünyâda en fazla geçerli olan saha. Türkiye’de de öyle. Magazin gazeteciliği de daha fazla alaka görüyor. Daha da ilgi büyüyecek gibi görünüyor. Politika muhabirleri-yazarları ekonomi gibi homojen yapılarını ve yerlerini koruyorlar. Kültür, sanat, sinema gazeteciliği zayıflıyor. Uzman gazetecilik itibar çıtasını muhafaza ediyor, hangi saha olursa olsun yerini koruyor.

İletişim Fakültelerinin sayısının artması da bunun bir göstergesi olabilir. Peki mezunları iş bulabiliyor mu? Bu genç veya yeni gazetecinin maharetine, üretimine, vitrinine bağlı artık.

Çetinoğlu: Aynı değerlendirmeyi gazeteler için de lütfeder misiniz?

Çiftçigüzeli: Gazeteleri değerlendirmek derken ulusal medyamızı mı kastediyorsunuz? O zaman şöyle derim; iktidar yanlısı gazeteler, mevcut hükümetler devam ettikçe konumlarını korurlar. Bir zamanlar Demokrat Parti’nin Tasvir, Kudret, Millet, Köylü vs gazeteleri vardı bugün yok veya naylon tâbir edilen ilan gazetesi durumunda. Adalet Partisi’nin Adalet, Havadis, Son Havadis; CHP’nin Ulus, Tanin, Akis, Kim, 7 Gün adında gazete ve dergileri vardı. Bugün piyasa görünmüyorlar. Bazı gazeteler vardır ki tuttuğu parti veya cemaat mensupları onu yaşatmayı bir görev olarak kabul ettiğinden ayaktalar. Yeni Asya ve Millî Gazete buna örnek olabilir. Bugün için balayı yaşan iktidar gazetelerinin günümüzde sayısı epeyi kabarık. MHP yanlısı TürkGün yayın hayatını devam ettiriyor. Muhalefeti destekleyenler ise İyi Parti-Yeniçağ, Gelecek Partisi-Karar, Cumhuriyet, Sözcü, Korkusuz-CHP, Saadet Partisi-Millî Gazete diye tasnif edilebilir. Gazeteler sanki illâ bir siyâsî kuruluşun yanında olmak gibi bir fotoğraf veriyor. Belki tarafsız yayın yapabilseler etki alanları daha da genişleyebilecek.

Çetinoğlu: Yakın geçmiş dönemin gazeteci yazarlarından: (Alfabetik sıra ile) Abdi İpekçi, Ahmet Emin Yalman, Ali Naci Karacan, Bedîi Fâik, Celal Nuri İleri, Fâlih Rıfkı Atay, Halil Lütfi Dördüncü, Hüseyin Câhit Yalçın, Metin Toker, Nâdir Nâdi, Refi Cevad Ulunay, Refik Hâlid Karay, Selim Râgıp Emeç, Târık Buğra, Velid Ebüzziya, Yunus Nâdi… hatırlanıyor. Size göre günümüz gazetecilerinden, 40-50 yıl sonra hatırlanacak olan kimler var?

Çiftçigüzeli: Hatırlattığınız ünlü, maruf gazetecilerimizin yerleri hâlâ boş duruyor. Doldurulamadı. Hükümetleri ve toplumu sarsan Ahmet Emin Yalman yok. Her görüşe açık Şehit Abdi İpekçi de öyle. Ailece gazetecilik yapan Karacanlar târih oldu. Sâdece Bedii Faik için gazete alanlar da yok oldu. Celal Nuri İleri gibi solcular da artık görünmüyor ortalıkta. Metin Toker gibi damatlar da. Çanakkale ve İstiklal Savaşına katılan Falih Rıfkı Atay ismi yetiyordu yeni nesile. Zengindi ve çok cimri idi ama kurumları ile Halil Lütfi Dördüncü hâlâ var. Hüseyin Cahit Yalçın sürgünlere bile meydan okudu. Mustafa Kemal’in yakını Yunus Nadi ve devamında Nadir Nadi bir dönemin târihleriydi. Ref’i Cevat Ulunay kıraathane sohbetleriyle aramızda. Gazeteci Selim Ragıp Emeç gazeteciliği yine şehit oğluyla devam ettirdi. Velit Ebuziya ailesi devamıyla yakın târihti. Sürgündeki bir başka isim Refik Hâlid Karay’ın Memleket Hikâyeleri yeni baskılarını yapıyor. Küçük Ağa kitabını bastırmak için kapı kapı dolaşan Tarık Buğra’nın bugünkü özdeşlerinin bir eli yağda, bir eli balda. Üstelik Ankara’da plaket de alıyorlar.

Hangi Lider Kimin Eserini Okuyor?

Böylesi isimler esasında bir hayli fazla. Bunlar hak ediyorlar yıllar sonra hatırlanmayı. Târık Buğra ile Tercüman’da birlikte çalıştık. Büyük bir gözlemci ve aşırı duygusal idi. Bütün lüksü de bir çilingir sofrasında tüttürdüğü cigarısıydı. Edebali’nin Osman Gazi’ye ‘Ey Oğul’ diye yazdığı mektubun müellifi idi Tarık Buğra.

Yazar; liderleri etkileyecek, yönetimlerin dikkatini çekecek. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün söz konusu devrin savaşları, yorgunluğu ve imkânsızlığıyla yerli-yabancı 5 bini aşkın eser okuduğu biliniyor. Üstelik bunlar içinde de Fransız Jean Jacques Rousseau da var, Tevfik Fikret, Nâmık Kemal ve Ziya Gökalp de var. Diğerlerini saymıyorum bile. Bugün ülkemizde liderleri etkileyecek kaç yazar var acaba, liderlerin kitabını okuduğu bir müellifimiz var mı? Yoksa hepimiz mi okuma özürlüyüz? Bir nokta da buraya koyuyorum.

Günümüze dönelim hangi gazetecimiz 50 yıl sonra anılacak? Istırabı, acısı, birikimi, donanımı, ufku, şefkati, merhameti, aykırılığı, hoşgörüsü olanlar elbette hatırlanacak. Abdi İpekçi, Tarık Buğra anılmaya devam edecek. Belki bunlara birkaç isim daha eklenebilir yaşadığım ve gördüğüm kadarıyla; Ahmet Kabaklı, Mehmet Şevket Eygi, Çetin Altan, İlhan Selçuk. Buraya nokta koyuyorum.

Sonrasında eleştirilerek anılacak bir başka varlıklı isim de Sebil Gazetesi sâhibi ve başyazarı Kadir Mısıroğlu. Bir de bunun karşıtı kitaplarıyla dikkat çeken yazar-gazeteci Yılmaz Özdil. Bir zamanlar okuyucunun büyük alaka gösterdiği Emin Çölaşan da bazı suiistimallerin üzerine giden yazılar kaleme alırdı. Bunu artık İsmail Saymaz yapıyor. Daha önce de Soner Yalçın. Yarım asır sonra dünyânın düzeni böyle devam ederse anılır mı, yoksa unutulurlar mı bilemiyorum. Ancak 50 yıl sonra Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Taha Akyol’un anılacağına inanıyorum.

Çetinoğlu: Eskiden gazetecilikten yetişenler gazete patronu oluyordu. Günümüzde gazete patronluğu, iş adamlarının holdinglerin tekelinde. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çiftçigüzeli: Günümüzde gazete sâhipleri holding patronları mı? Çoğu yerde öyle maalesef. Çünkü hükümet ile araları çok iyi. İktidarın desteği ile ihâlelere giriyor, bankalardan düşük faizle kredi alabiliyor, şirketlerini büyüterek kamu arazilerine sâhip olabiliyorlar. Buna karşılık girdikleri zahmet, sâhibi oldukları medya ile hükümetin her yaptığı tasarrufa ‘evet’ demek. Böylesi fotoğrafları her hükümet zamanında görmek mümkün. Yâni her iktidar kendi zenginini ortaya çıkarıyor. Ancak bunu medya aracılığıyla yapmak şık değil, âdil değil. Eğer bu faydalı bir gelişme olsaydı zaman zaman manşetlerini bile Stalin’in hatırlattığı Pravda ve İzvestiya’ya sâhip Sovyetler Birliği dağılmazdı. Medyayı gazeteciler ve gazeteciliğe imkân tanıyan patronlar yönetmeli, akçeli işlere bulaşmamalıdır.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz bir mesajınız var ise, söz sizin Efendim, buyurunuz!

Çiftçigüzeli: Her şehirde bir gazetecilik meslek kuruluşumuz var. Ağırlık İstanbul ve Ankara ile İzmir’de. Yönetimlerle de çok iyi dirsek temasında bulunurlardı. Hatta bir tanesi Kaş’ta kamu arazilerini alarak üyelerine promosyon olarak vermişti. Bir başkası târihî binaları kendilerine tahsis ederek faaliyet gösteriyor. Bayram gazeteleri, bağışlar ve üye aidatları dolayısıyla bütçeleri kabarıktı. Genç gazeteciler yakalarına gazeteciler cemiyetinin rozetini taktıklarında gururla dolaşıyorlardı. Bu fotoğrafın hep böyle devam edeceği düşünülüyordu ki mesleğimiz sıkıntıya düştü. Gelişme alaylı-mektepli tartışmasının çok ilerisine gitmişti. Sonra daha önceki bu imkân ve fırsatlar çok geride kaldı. 212 Sayılı Basın Kanunu’yla fikir emekçilerini rahatlatan Bülent Ecevit gibi bir gazeteci de bulunmuyor günümüzde. Meslek grubuna üye olmayanlar da gazetecilik yapabiliyor. Baro gibi bir gazetecilik kuruluşu olsaydı telâfi edilir miydi? Hiç sanmıyorum. Sabah Gazetesi yönetimin bayram günleri de gazete yayınlamasının ardından cemiyetin Bayram Gazetesi gelirleri kayboldu. Sıkıntı yaşandı. Meslek kuruluşları mevcudu bile idâre etmekte zorlandı. Sendika zayıfladı, toplu sözleşmeler târih oldu. Başta dispanser, sosyal tesisler devre dışı kaldı. Onca meslektaşımızın tutuklanmaları kınanmakla kalındı. Emekli sayısı da arttı…

Çetinoğlu: Bugüne doğru gelirsek…

Çiftçigüzeli: Neredeyse her üniversitemizde de bir iletişim fakültesi açıldı. Bir dönem bendeniz de İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde metin çözümlemeleri dersi verdim. Öğrencilerimden hiçbiri gazeteci olacağını söylemedi ve mezun olmak için geldiklerini anlattılar. Üzüldüm. Ders programlarına, müfredata bakıyorum elbette yabancı dil önde. İletişim tasarımı ve kuramsalı, kamusal konuşma, örgütsel iletişim, sosyal psikoloji, hukuk, iktisat, siyâsî târih, araştırma gazeteciliği, haber editörlüğü, halkla ilişkiler, tanıtım, basın yayın, metin çözümlemeleri vs hepsi iyi de mekteplerden artık gazeteci yetişmiyor. Yetişen de değerlendirilmiyor. Staj için medya kuruluşları yasal görevlerini yerine getirmediği için stajyerlere soğuk bakıyorlar. Ancak torpilli olanlar devrede oluyor. Benim çalıştığım zamanda TRT’de de öyleydi. Adamını bulan staj yapabiliyordu. Oysa daha önceleri yurtdışı imkânları bile vardı. Sosyal güvencesi olmadan medyada çalışan onca genç kendini şanslı sayıyor. Medya sektörü ve çalışanları öylesine bir garip uygulama içinde. Gemisini kurtaran kaptan oluyor mantığı hâkim. Sorun iyi yönetim, ortak akıl meselesi.

Çetinoğlu: Bundan nasıl bir sonuç çıkarılmalı?

Çiftçigüzeli: Sonuç ülkeler iyi yönetildiğinde, idareciler problemler karşısında sağlıklı değerlendirmeler yaptığında, çalıştayların neticesi uygulandığında kısmî bir rahatlama olur. Meselâ, bu kadar İletişim Fakültesi gerekli mi? Bu müfredatla nereye kadar? Gelişmiş ülkelerdeki uygulamalar nasıl, bizde nasıl? Meslek kuruluşlarımızın da bunda sorumluluk alması gerekiyor.

Sonuçta son bir hatırlatmam da şöyle olsun. Sağcı diye bilinen devlet adamları ve bürokratlar en fazla kendi çizgisindeki gazetecilerden çekiniyorlar. Öyle ki bir müddet önce iyi arkadaş olanlar daha sonra ciddî bir konuyu kendi aralarında pek görüşemiyorlar, görüşmüyorlar. Çünkü bu insanlar hep kendilerinin önemli olduğunu, hiç hatâ yapmayacaklarını, eksikliklerinin bulunmadığına inanarak o makama gelince değişik bir psikoloji içine giriyorlar. Bir de hep iltifatlara alışmışlar, eleştiriye veyahut tasarruflarını bir başkasının değerlendirmesine tahammülleri yoktur. Yorumlanacak ise hep artılarını öne çıkaracaksın, eksilerini görmeyeceksin. Hemen hemen hepsi böyledir. Yarım asırlık meslek hayatımda milliyetçi-muhafazakâr bilinen devlet adamlarından onca hatırlamama ve ısrarıma rağmen sâdece her türlü yorum ve analize açık röportajı Sanayi Eski Bakanlarımızdan rahmetli Mehmet Turgut ile İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi iken yapmıştım. Yayınlandı. Çünkü alnı açık, yüzü pak idi. Diğerlerine gelince inşaallah ile maşallahla geçiştirip durdular. Bu hâlâ da böyledir. Çünkü onlar kendi çizgilerindeki arkadaşlarını çantada keklik görüyorlardı. Dolayısıyla milliyetçi, muhafazakâr, sağcı, İslamcı adına ne derseniz deyin öyle evrensel boyutta dünyâda ve ülkemizde ses getiren bir gazetemiz ve gazetecimiz maalesef günümüzde sayılamayacak, hatta yok denecek kadar azdır. Onlar da ya işsiz, ya az satan bir medya mensubu yahut kendi internet sitesinde görüşlerini yansıtmaya, gazetecilik yapmaya çalışıyor. Diğerlerinin ise bir ele yağdadır, ötekisi balda.

Çetinoğlu: Bu kadar mı ümitsizsiniz?

Çiftçigüzeli: Siyahlar olmazsa beyazın kıymeti anlaşılmıyor. İnancımızda ümitsizliğe yer yoktur. Her şeye rağmen ben ümitliyim; kollarını her kesime açmış, şeffaf, çağı yakalamış, ufku olan, inanç sâhibi, itibarlı değerli devlet adamları ve bürokratlarımız ile; kendi öz kaynaklarıyla sektöre giren iyi gazete, görevini ve mesleğini namusu gören örnek gazetecilik konusunda internet nesli, akıllı telefon ve yapay zekâ kuşağından umutluyum. Biraz zaman gerekecek eğer kıyâmet kopmazsa… Acı, ayaklara taş değince fark ediliyor bâzen.

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ (Kilis-1945) İlk ve orta mektebi Kilis’te okudu. İstanbul Vefa Lisesini bitirdi. İstanbul İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi Basm-Yayın ve Halkla İlişkiler Radyo-Televizyonculuk bölümünden mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habip Burgiba Yabancı Diller Enstitüsünden sertifika aldı. Yazarlığa orta mektep talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı, Pırıltı sâhifesini yönetti. İstanbul Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci olarak Cağaloğlu’na adım attı. Tercüman,Türkiye, Millî Gazete, Bugün, Özgür, Sebil, Millî Gençlik ve Ittihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir, musahhih, sâhife sekreteri, yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı olarak görev yaptı. 32 yıl TRT Ankara Haber Merkezinin değişik birimlerinde ve Kahire temsilciliğinde hizmet verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda

haber müdürü oldu, ülkemizde ilk defa TRT Telegün Tele-teks haberciliğini başlattı. Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu, yıllarca yönetiminde görev aldı. Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı kurucusu ve mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt içinde ve dışında çok sayıda millî ve milletlerarası program gerçekleştirdi. Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar verdi, milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara katılarak tebliğler sundu. İstanbul Ticâret Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘metin çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Urduca ile Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi. Yayınlanmış 23 eseri bulunuyor. 2018 yılında Tut Elimi Killize, Hemşinli Tevfik Abi, ikişer cilt halinde Millî Türk Talebe Birliği Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklal Marşı adlı çalışmaları yayınlanıyor. İstanbul Şerifali’de oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman Demirel Üniversitesi Türk Süsleme Sanatları hocası ressam, minyatür ustası müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli ile evli, Furkan ve Burkan’ın babası, Can ve Nil’in de dedesidir.

(BİTTİ)

DERKENAR

HÜSEYİN CÂHİT YALÇIN

Hüseyin Câhit Yalçın, çevresiyle ve devlet yöneticileriyle barışık bir insan değildi. Fakat zekâ yüklü müthiş bir polemik ve edebî kavga adamıydı.

İstiklâl Mahkemesi’nde idam talebi ile yargılanırken hâkim sorar: -Tanin Gazetesi’ni çıkarırken ne kadar sermâye koydunuz? – Üç bin lira. – Nereden buldunuz? – Borç aldım. -Kimden? – Sizden bile isteseydim verirdiniz!

İstiklâl Mahkemesi kürsüsündeki çatık kaşlıları böyle yumuşatmıştı. Fakat o virtüöz polemikçi olarak asla yumuşamamıştı. İdâmını talep eden savcıya:

– Böyle bir mahkemede idâma mahkûm olmayı, savcı ve hâkim olmaya tercih ederim! Diyerek, Azrail’in tüylerini diken-diken edecek kadar cesâretli ve tok sözlüydü.

Yalnızca güçlü bir kalem ve keskin kelâm sâhibi yazar değildi. Tükenmek bilmez bir enerjisi, sonsuza uzanan çalışma azmi vardı. Çabuk, hızlı ve çok yazardı. Yazdıklarını, yayından önce ve sonra asla okumazdı. En titiz okuyucu bile yazılarında hatâ bulamazdı. Çok da azimli idi. Malta’da sürgünde iken İngilizce ve Fransızca öğrendi.

Ömrü; kavgalar, sürgünler, mahkemeler ve hapishâneler arasında geçti. Paraya, değersiz bir pul gibi bakardı. Ömrünün son dönemlerini; bakkal, kasap ve manav borçlarını kapatabilme mücâdelesi içerisinde tamamladı.

(Oğuz Çetinoğlu: Kronolojik Târih ve Kültür Ansiklopedisi, C: 4, s: 2882. Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2008)

Cumhuriyet’e Doğru

23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ve Hürriyet ilân edildi.

     İstanbul bambaşka bir hâle dönüştü.

     Sanki kıştan bahara, geceden sonra sabaha çıkmışçasına yüzler güldü.

     Bilhassa aydınlar sevinç tebessümlerini, birbirlerine sunar oldular.

     Artık, istemeyerek de olsa yapılan zulüm ve tahakkümü ifade eden istibdada son verildi.

     Artık, Adâlet ve İslâmî olan Meşrutiyet ve Hürriyet, güleç yüzlerini gösterdi.

     Artık düşmanımız cehalete; ilim ve bilim silâhıyla, karşı koyabilmenin zamanı geldi.

     Artık, düşmanımız zarurete karşı san’atı harekete geçirecek yollar açıldı.

     Artık, düşmanımız ihtilâfa karşı, ittihat, ittifak ve birlik-beraberlik içinde, karşı koyabilecektik.

     Zaten, bizim malımız olan, fakat hakkıyla sahip çıkamadığımız için elimizden kaçırdığımız;

     Sanki onun da bizden kaçıp, Batı’ya sığınan Medeniyet’e, artık yeniden günaydın diyecektik.

     Artık, Meşrutiyet; bir bakıma Hürriyet ve Demokrasi denen; insan fıtrat ve yaratılışına

     En muvafık ve en uygun olan idare tarzını, daha iyi tanıyıp anlayacaktık. 

     Çünkü artık, eski hâl muhal / imkânsızdı. Ya yeni hâl veya izmihlâl / yıkılış ve çöküş;

     İstemesek de mukadder ve kaçınılmaz bir kader olacaktı.

     Osmanlı Devleti 18. yüzyılın başlarında, Batı karşısında yenilgilere uğramaya başlamış;

     Batı’nın askerî üstünlüğünün altında yatan gerçeklerin, ilim ve teknik olduğunu anlamıştı.

     Bu açığı kapatmak için, Batı’yı küçümsemeyi bir tarafa bırakmış;

     Batı’yı Batı yapan ilim ve tekniklerini almaktan başka çare olmadığını görmüştü.

     Bu duruma düşmemizin baş sebebi olarak; dinin kendisinin değil;

     Dinin -maalesef- yanlış, yersiz, izah, anlatı ve tefsirlerinin büyük rolü olduğu anlaşıldı.

     Bunun taassuptan gelen; dine körü körüne bağlanmaktan ileri geldiği görüldü.

     Bir bakıma İslâmı doğru anlamanın gerektiği bilincine varıldı.

     Yenileşme hareketlerine hız verilerek; gerilik bataklığından kurtulmanın yolları arandı.

     Bunun ancak ilim, fen ve tekniğe; hayatın her kademe ve safhasında yer vererek;

     Özellikle ilim, fen ve tekniğin gün ışığına kavuşturan hedefi doğrultusunda;

     Kendilerini yeni bir şevk, heyecan ve gayretle hummalı bir faaliyetin içinde buldular.

     Tabii bunu yaparken Batı’dan almamaları gereken; fakat üstün olmasının kapı açtığı

     Menfî oluşum ve örnekleriyle de karşılaştılar!

     Evet, 23 Temmuz 1908’de Manastır’da Kışla Meydanı’nda büyük törenlerle

     Meşrutiyet’in ilân edilmesiyle, ülkede büyük bir sevinç ve barış havası esmeye başladı.

     Bu tarihî sevinç ve coşkuya, aynı hararetle gayri müslimler de katıldılar.

     Bu atılan adımla, daha rahat bir nefes alacakları duygusuyla,

     Âdeta yerinde duramaz oldular. Yabancı ülkelerden dönüp gelen Ermeni ileri gelenleri;

     Gösterişli merasimlerle karşılandılar. Meşrutiyet’in ilânını barışın teminatı olarak gördüler.

     Fakat ne yazık ki, bu güzel havadan menfî mânâda istifade etmek / yararlanmak için,

     Ayrılık rüzgârlarına kapılanlar da çıkmadı değil!

     Bu güzel havayı temin eden Osmanlı Devleti’nin tüm unsurları kucaklayışını,

     Kavmî menfaatlara yönelerek, bindikleri dalı kesmeye çalışanlar da oldu.

     Aynı şekilde, bu güzel havayı teneffüs ederken, bunu yanlış biliş ve anlayışlarının

     Zebunu olarak; Meşrutiyet ve Hürriyet havasını İslâm’a ve Kur’an’a aykırı görenler oldu!

     Fakat, yanlış anlaşılan din yüzünden; Meşrutiyet ve Hürriyet’i İslâm dışı gösterenlere karşı;

     Tüm güçlü kalemleriyle, Meşrutiyet ve Hürriyet’i can u gönülden savunanlar;

     Zamanın yazılı basınında, büyük mücadele verdiler. Hâsılı kelâm:

     Cumhuriyet’e doğru atılan adımlar kolay atılmadı.

     Öyleyse, bugün içinde bulunduğumuz Cumhuriyet rejiminin kıymetini bilelim.

     Hürriyet havasını soluklarken, bu uğurda eza ve cefa çekenleri minnetle analım.

     Elimizden çıkmaması için, var gücümüzle Cumhuriyet ve Hürriyet’e kanat gerelim.

Vefat ve Başsağlığı

Devlet Klasik Türk Musikisi Korosu Kurucusu ve eski Şefi olan, 1955 – 1958 tarihleri arasında İstanbul Radyosu Müdürlüğü görevinde bulunan, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi tarafından 2011 Yılında ” Türkiye’nin Ayyıldızları Ödülü “

verilen, ” Cumhurbaşkanlığı Necip Fazıl’a Saygı Ödülü ” ne lâyık görülen, 1983 Yılında Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından ” Türk Kültürü Hizmet Ödülü ” takdim edilen, 1987 Yılında ” Devlet Sanatçısı ” unvanını alan, 1999 Yılında ” Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülü ” ne lâyık görülen, 2004 Yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı ” Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ” ile ödüllendirilen, uzun süre İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda Öğretim Üyeliği görevinde bulunan Prof. Dr. Nevzat Atlığ Bodrum’da tedavi gördüğü hastanede vefat etmiştir. Allah gani gani rahmet eylesin, ruhu şad, mekânı Cennet olsun. Aile fertlerine, yakınlarına, dost ve arkadaşlarına başsağlığı ve sabırlar dileriz.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Prof. Dr. Mustafa E. Erkal