8.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 199

100. Yılında Türkçülüğün Esasları

Geçen hafta sonunda, Ankara’da iki gün süren Türkçülüğün Esasları sempozyumu vardı. 2023, yalnız cumhuriyetimizin değil, cumhuriyetin fikir zeminini teşkil eden, Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları kitabının da 100. yılıdır. Kitabı 1923’te, Ankara- Matbuat ve İstihbarat Matbaası yayımlamış!

Yüzüncü yıl sempozyumunu Yeni Ufuk Dergisi etrafında toplanan ve bu yıl gayretlerine Töre-Devlet Yayınevi ve kitapçısını da ekleyen gençler düzenledi. Ev sahipliğini, Yunus Emre Kültür Merkezi’nde, Keçiören Belediye Başkanı Sayın Turgut Altınok yaptı. Tebliğcilerin listesi de konuya yakışıyor: Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Dr. Alihan Limoncuoğlu, Prof. Dr. Özcan Yeniçeri, Prof. Dr. Nadim Macit, Prof. Dr. Mehmet Akif Okur. Ben de konuştum. Sempozyum tebliğleri Yeni Ufuk’un özel sayısında yayımlanacak.

Malta’da sosyoloji dersi!

Töre-Devlet Yayınevi, yüzüncü yıla bir de özel Türkçülüğün Esasları baskısı hediye etti. Ciltli, kutulu ve numaralı özel bir baskı. Elimde 0007’ncisi var. Kitabın soldan-sağa yüzünde – şükürler olsun – sadeleştirilmemiş, Latin harfleriyle baskısı var. Sağdan-sola yüzünde ise orijinal, Arap harfleriyle basılmış hâli. Orijinalden yeni alfabemize transkripsiyonu tekrar ve dikkatle yapmışlar. Bazı hataları düzelttiklerini söylüyorlar. Eski yazıyı okumayı öğrenenler için de güzel bir kaynak olur Töre-Devlet baskısı.

Ben konuşmamda, Türk milliyetçiliğinin fikir tarihi boyunca bilime dayanmasına değindim. Yusuf Akçura’dan Ziya Gökalp’e, Gökalp’ten Sadri Maksudi’ye, bizim milliyetçiliğimizin fikir babaları hep “bilim, bilim, bilim” demiş. Bilim derlerken de sosyoloji öne çıkıyor. Sadri Maksudi Arsal’ın 1955 tarihinde yayımlanan eserinin adından belli: Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları.

Daha da ilginci var. İstanbul’u işgal eden İngilizler, milliyetçi direnişçileri tutuklayıp Malta’ya gönderiyor. Orda tutsaklar… Ziya Gökalp ne yapıyor biliyor musunuz? Bütün tutsakları toplayıp onlara sosyoloji dersleri veriyor!

Türkçülük ve ırkçılık

Bugün bu anlayışa ne kadar yakınız acaba? İstanbul’da, hem de yüksek düzeyde bir mecliste “Türkçülük” dediğimde dinleyicilerden biri, “Milliyetçilik tamam da, Türkçülük ırkçılıktır.” demez mi! “Türküm ama Türkçü değilim.” sözünü de hatırlarsınız.

Nedir işin aslı? Türkçülük ırkçılık hakkında ne düşünür? Bu sorunun baş muhatabı, Türkçülüğün ilk teorisini, ilk sistemini kurandır; Türkçülüğün Esasları’nın yazarıdır şüphesiz. Başkasına mı soracağız? Kitapta, ırkçılıkla ilgili bölümleri aldım. Buyurunuz, Ziya Gökalp’ten okuyunuz:

“İnsan için, maneviyat, maddiyattan mukaddemdir. Bu itibarla millîyette şecere aranmaz.”

“Filhakika, atlarda şecere aramak lazımdır, çünkü bütün meziyetleri sevk-ı tabiiye müstenid ve ırsi olan hayvanlarda da ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise, ırkın içtimai hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksini meslek ittihaz edersek, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahitlerin birçoğunu feda etmek iktiza edecektir. Bu hâl, caiz olmadığından (Türküm) diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur.”

 “Irkın, bu suretle, içtimai hasletlerle hiçbir münasebeti kalmayınca, içtimai seciyelerin mecmuu olan millîyetle de hiçbir münasebeti kalmaması lazım gelir. O hâlde milleti başka bir sahada aramak iktiza eder.”

“Kable’t-tarih zamanlarda bile saf bir kavim bulunmazsa tarihi devirlerdeki kavmî hercümerçlerden sonra, artık saf bir kavmiyet aramak abes olmaz mı?”

Milliyet genetik değil

“Bundan başka sosyoloji ilmine göre, fertler  dünyaya gelirken (lâ-içtimai) olarak gelirler. Yani içtimai vicdanlardan hiçbirini beraberlerinde getirmezler. Mesela lisani, dinî, ahlaki, bedii, siyasi, hukuki, iktisadi vicdanlardan hiçbirini beraber getirmezler. Bunların hepsini sonraları terbiye tarikiyle cemiyetten alırlar. Demek ki içtimai hasletleri uzvi verasetle intikal etmez, yalnız terbiye tarikiyle intikal eder. O hâlde, kavmiyetin millî seciye noktayı nazarından da hiçbir rolü yok demektir.”

Pek açık değil mi?

Konuşmamın son bölümü, Gökalp’in doğruları ve yanlışları üzerineydi. Irkçılık ve siyasî ümmetçilik konularındaki tespitleri, hatta öngörüleri de diyebiliriz, kanaatimce güçlü doğrularıdır. Sert hars (kültür) – medeniyet ayrımı için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bu başka konu.

Yukarıya aldığım pasajlar arasında da bilimin sonradan şüpheli hâle getirdiği, hatta yanlışladığı bir hüküm var. Doğrudur. İnsanda, millî diyebileceğimiz hiçbir miras genetik değildir. Millîlik terbiyeyle alınır, toplumdan alınır. Fakat son elli yıldaki araştırmalar, ahlaki, hukuki, iktisadi vicdanın bazı bileşenlerinin genetik olduğunu gösteriyor. İnsan toplum hâlinde yaşamak zorunda ve bu mecburiyeti sağlamak için fıtratına toplum hayatının bazı gereklilikleri kazınmış. Merhamet gibi, empati gibi, ahlâk gibi. Bu da başka bir konu. Gökalp’in, fertler dünyaya “la-içtimai” gelir hükmü tam doğru değil fakat kast ettiği anlamda, milliyetin genetiğe dayanmadığı iddiasında, haklı.

Şeyh Sait İsyanı, İngiltere ve Musul (13 Şubat 1925)

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi 2019 Cilt 3 Sayı 6

Hilmi Özden[1]

Özet

     Halifeliğin kaldırılmasını bahane eden çevreler Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanını çıkarmıştı. Bu İsyan daha önceden planlanmış İngiltere’nin desteğinde gerçekleştirmek isteniyordu. O sıralar Musul meselesi ile ilgilenen Türkiye İngiltere’nin kışkırttığı isyanlar sebebiyle iç sorunları çözmek istedi. Aksi halde yeni devlet yıkılabilirdi. İngiltere bunu bildiği için Türkiye’yi Musul meselesinin çözümünden uzaklaştırdı ve isyanlarla meşgul etti.

Anahtar Kelimeler: Türkiye, İngiltere, Musul, Şeyh Sait İsyanı

SHEIKH SAIT REBELLION ENGLAND AND MOSUL, (February 13, 1925)

Summary

The groups who excused the abolition of the caliphate launched the Sheikh Sait Rebellion in Eastern Anatolia. This rebellion was intended to be realized with the support of Britain, which was previously planned. At that time Turkey was interesting in the problem of Mosul, Turkey wanted to solve problems of rebellion against provoked from Britain.  Otherwise the new state could be destroyed. England knew this, Turkey was too occupied with the solution of Mosul and rebellion.

Keywords: Turkey, England, Mosul, Sheikh Said Rebellion

Giriş

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde İngiltere, Türkiye üzerinde diplomatik baskıyı yoğunlaştırmıştı ve 6 Ağustos 1924 günü Musul sorununu tek taraflı olarak, Türkiye’ye danışmadan, Milletler Cemiyetine götürdü. Hemen ertesi günü Hakkari bölgesindeki Nesturiler Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırıldı (7 Ağustos) ve İngiliz’in ekmeğine yağ sürdüler. Cumhuriyet henüz birinci yaş gününü bile kutlayamamış iken dış destekli bir saldırıyla karşı karşıya bırakıldı. Halifeliğin kaldırılmasından yaklaşık bir yıl sonra, 13 Şubat 1925’teŞeyh Sait, “din elden gidiyor” diye doğudaki bazı aşiretleri Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklandırdı.Şeyh Sait, yeşil bayrak açarak, sala getirerek yürüyor, “Halifelik kaldırıldı, medreseler kapandı, din elden gidiyor” diye propaganda yapıyordu. Din, (istismarcıların elinde) tehlikeli bir silahtı. İsyan çabucak yayılabilir, yalnız Doğudaki bazı illerle sınırlı kalmayabilir, Orta ve Batı Anadolu’ya da yayılabilirdi. Yayılmaya çalışılıyordu[2].

Şeyh Sait İsyanı

Şeyh Sait isyanını[3] organizatörü ise 1923 yılında kurulmuş olan gizli azadı teşkilatı idi. Şeyh ve aşiret reislerini elde etme gayreti içine giriyorlardı. Şeyh Sait bu hareketin elebaşı olarak ileri sürülmekte idi. Azadı mensupları 1924 yılında ilk kongresini yaparak isyanının planını çizmişlerdi. Ana stratejiyi de tespit etmişlerdi. Şeyh Sait bu toplantıda ön plana çıkarılmıştı. İsyanda 1925 yılına ertelenmişti. İsyan müddetine kadar teşkilat mensupları, aşiret reis ve etkili şeyhlerle temas edip, onları isyan hareketine katılmaya çağırıyor. Hükümet icraatlarına muhalif olan Türk unsurlarla özellikle Hilafet yanlılarını yanlarına almaya gayret ediyorlardı. Dış ülkelerden destek sağlama imkânları aranması da kararlaştırılmıştı. Gürcistan ve Irak’a temsilci gönderilerek Rus ve İngiliz desteğinin sağlanmasına çalışmıştır. Araları açık olan aşiret reislerini şeyhler vasıtası ile barıştırma faaliyetine girişilmiştir.

1925 yılında 2. kongresini yapan azadı mensupları, Şeyh Sait’in işareti ile Mayıs 1925’de isyanın başlatılmasına karar vermişti. Şeyh Sait müritlerinin çoğunlukta bulunduğu Lice, Hani, Piran, Palu bölgelerinde hazırlıkları gözden geçirmek için, seyahate çıkmıştır. Lice’nin Hanı bucağına gelen Şeyh Sait burada Torakanlı Reşit Ağa, Kör Hüseyin ağa, Eyüpoğlu Zülfı ağa, Pirandan öğretmen Fahri, Şeyh Sait’in kardeşi Abdurrahim ve Miri Hamdi beyin katıldığı bir toplantı yaptı. Ayaklanma tarihi 21 Mart 1925 olarak kararlaştırıldı. Esasen Şeyh Sait 1924 yılının 15 Kasımında oğlu Ali Rıza’yı İstanbul’a göndermiş, Seyid Abdülkadir’den muvafakat almıştır. Seyit Abdülkadir Ali Rıza ile yaptığı bu görüşmeden sonra, avdeti sırasında ona, Mustafa Kemal aleyhinde hazırlanmış beyannameleri de, dağıtmak üzere, teslim etmiştir.

Şeyh Sait’in beyanname mahiyetindeki aşiret reislerine ve bölge halkına yayınladığı fetva şöyledir:

“… Kurulduğu günden beri Din-i Mübin-i Ahmedî’nin temellerini yıkmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ile arkadaşlarının ahkâmına aykırı hareket ederek Allah ve Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslâmı sürdükleri için gayr-i meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslâmlar üzerine farz olduğu, Cumhuriyetin başında olanların mal ve canlarının Şeriat-i Garrâ-i Muhammediyye’ye göre helal olduğu ilan olunur”[4].

Hilafet, İngiltere ve Şeyh Sait İsyanı

1919-1926 yılları arasındaki Türk-İngiliz münasebetlerini inceleyen Ömer Kürkçüoğlu, Şeyh Sait isyanıyla ilgili olarak şu hususları belirtmektedir:

“1925 Şubatında Doğu Anadolu’daki Kürt ileri gelenlerinden Nakşibendi, Şeyh Sait’in giriştiği ayaklanma hareketi, Türkiye’nin istikrar ihtiyacını ve dolayısıyla Musul sorununda anlaşmaya varmak zorunluluğunu somut bir biçimde ortaya koydu. Ayaklanmanın dinsel sloganlara dayanması, Halifeliğin kaldırılmasının Kürtler’de böyle bir tepki için elverişli ortam yarattığını ortaya koyar. Ayaklanmanın önderi Şeyh Sait’in, “İslâm’ın Türkler’le Kürtler arasındaki tek bağ olduğu; Türkler de kendi geleceklerini düşünmek zorundadır.” biçiminde söylediği bildirilen sözleri, bu kanıyı güçlendirmektedir. Fakat dinsel sloganların gerisinde “Bağımsız Kürdistan” fikrinin yattığı da anlaşılmaktır[5].

Halifeliğin kaldırılmış olması, Kürtler’in ayaklanmasında önemli rol oynadığı gibi, Kürt unsurunun çoğunlukta bulunduğu Musul üzerindeki Türk iddiasını da zayıflatmıştır. Milliyetçi düşünceye yabancı olan Musul Kürtleri’nin, Türkiye’yi Irak’a tercih ettikleri söylenebiliyorsa, bunun başlıca nedeni, Halife’ye yani İslam ‘a olan bağlılıklarıydı. Musul sorununun çözüme kavuşturulmamış olduğu bir sırada Halifeliğin kaldırılması; İngiltere’nin İslâm etkeni dolayısıyla duyabileceği endişeyi gidermek için, ya da öteki nedenlerle alınmış olsa da, sonuçta Türkiye’nin Musul tezine manevî bir darbe indirmişti. İngiltere’nin Musul’daki bir görevlisi, Halifeliğin kaldırıldığı yolundaki haberi hayretle karşılayıp, inanmakta güçlük çektiklerini yazmaktadır. Bu İngiliz görevlisi, o zamana kadar “Kürdistan’ı patlamaya hazır bir volkan gibi kaynaştıran Türk propagandasının, Kürtlerin Halifeye kesin bağlılıklarına dayandırıldığını, Türkler’in kendi bindikleri dalı kesmelerinin ise, İngiltere için inanılmayacak kadar mükemmel bir şey olduğunu” belirtmektedir. İngiliz görevlisi, “tabii, bu yeni durumdan kendimiz için yararlanmayı ihmal etmedik” diye eklemektedir. Türk Hükümeti’nin Kürt ayaklanmasına karşı aldığı sert önlemler, Musul’daki mahalli Kürt ileri gelenlerinin tepkisine yol açmaktaydı. Bu tepkilerin, İngiltere bakımından yararlanmaya” elverişli bir ortam hazırladığı görülüyordu[6].

Burada Ömer Kürkçüoğlu’nun dikkatlerinden kaçan nokta halifeliğin kaldırılmaması(!) hususunda İngiltere’nin oynadığı roldür. İngiltere İslam dünyasındaki mezhebî ayrılığın kışkırtıcısı idi. Dolayısı ile din ve halifelik adına yapılan isyanlar o dönem de yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyetini parçalamaya ve Musul sorununun İngiltere lehine sonuçlandırmaya yönelikti. Kürtleri ve İslam dünyasını düşünen bir İngiltere asla olmayacaktı.

Sünni Halifeliğin Kaldırılmaması(!) Yönünde İngiltere’nin Planı

Gerek İstiklal Harbi sırasında gerekse ertesinde yeni devletin kuruluşu sürecinde İstanbul’da bulunan basın, Ankara’daki millî hükümete karşı genelde hasım gibi davrandı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde yürütülen karşı propaganda yeni devleti tehlikeye atıyordu. 1 Kasım 1922’de padişahlığın kaldırılması, peşinden cumhuriyet rejimi gibi demokratik bir sistemin kurulması İstanbul’da odaklanan basında eleştirilere yol açtı. Hele hele halifelik tartışılmaya başlanınca basındaki gizli direniş daha da arttı. Bardağı taşıran olay ise İngiltere Müslümanlar Cemaati başkanları olarak Ağa Han ve Emir Ali’den Başbakan İsmet İnönü’ye ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e yönelik mektup oldu. Mektuplar, 5 Aralık 1923 tarihinde Tanin ve İkdam gazetelerinde, 6 Aralık 1923 tarihinde ise Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayımlandı[7].

Hilafet Mektubu

Bu mektup, hilafet konusunda İngiltere’nin tavrını ve politikasını göstermesi açısından çok önemlidir. İngiltere; bunları, sömürge olarak yönettiği Hindistan’daki kendi adamlarına yazdırtmıştır. Mektupta halifelikle ilgili olarak dile getirilen görüşler, öneriler ve istekler, Ağa Han’ın ve Emir Ali’nin değil aslında İngiltere’nin direktifleridir.

Mektubun ana düşüncesi çok açıktır. İngiltere, daha bir aylık devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yer yer tehdit ederek hilafete dokunmamasını, bu makamın yetkilerini kısıtlamamasını, hele hele asla kaldırmamasını bildirmektedir. Bu durum, İngiltere’nin Türkiye’de laik bir sistem değil İslâmî bir sistem istediğini açıkça göstermektedir[8].

Hilafet ve İngiltere İslam Cemaati

 Gazi Cumhurbaşkanımıza Gönderilen Bir mektup Hilafet sorununa ilişkin İngiltere İslam Cemaati Başkanı Ağa Han ve Emir Ali tarafından Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya gönderilen 24 Teşrinisani 1923 tarihli mektubu (Tanin’deki çevirisi)

1- Yeni Türkiye’nin samimi dostları, dünyanın bağımsız milletleri arasında tam bağımsızlık konusundaki amaçlarının ve çabalarının övenleri olarak; Büyük Millet Meclisi’nin dikkatini, izninizle; halifenin, Sünni mezhepten oluşan büyük nüfus üzerindeki durumunun şu anki belirsizliğine çekmek arzusundayız.

Halifenin şeref ve etkisinin azalması yüzünden İslamiyet’in manevi gücüne ve bağlarına bir zayıflığın baskın olduğuna dikkat çekiyoruz. Bazı nedenlerden dolayı bu konuda örnekler vermek istemiyoruz. Fakat bu bir özel gerçektir[9].

2-Söylemeye bile gerek yoktur ki Sünni mezhebinde halifelik makamı, Müslüman halkı, büyük bir topluluk hâlinde diğerlerine bağlayan bir bağdır. Halifelik makamının dış saldırılar ile tehlikeye düştüğü zamanlarda, bütün dünyada Müslümanlık duygusu coşmuş ve Hindistan Müslümanları Türklerin bağımsızlıkları yönünde mücadele ederek İslam toplumunun sembolü olan hilafet makamını yok olmaktan kurtarmak görevini yaptıklarını sanarak Türk milletine sevgi ve yardım etmişlerdir.

O nazik zamanlarda Türklerin davasını ateşli biçimde savunduk. Trablusgarp Savaşı’ndan beri bir İngiliz İslam Cemiyeti, Türk milletinin acılarını ve sorunlarını azaltmak için bütün gücünü ve çalışmasını ortaya koydu. Bu yüzden, bütün Müslümanlarla birlikte ilgilendiğimiz bir sorun hakkındaki istek ve önerilerimizin hükümetinizce hoş karşılanıp dikkate alınacağına eminiz[10].

3-Önerilerimizden, milletvekillerine dayalı yönetimi aşağı düzeyde gösterip hafife aldığımız anlaşılmamalıdır. Saygıyla istediğimiz şey, Sünni âleminin din başkanlığı makamının şeriat kurallarına uygun biçimde dokunulmaz yapılmasıdır.

Fikrimizce, halifelik makamının yetkisini kısmak veya Türk siyasal yapısı içinde hilafet makamının bir dinsel yaptırım olduğu niteliğinin yok edilmesi (Türk devlet yapısı içindeki dinsel nitelikli halifelik makamının kaldırılması); İslamiyet’in yeryüzünde sahip bulunduğu manevi kuvvetinin çöküşüne yol açar ki bunu ne Büyük Millet Meclisinin ne Reis Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin onaylamayacaklarından eminiz[11].

4-Düşüncemize göre, halife, Sünni cemaatın birliğini temsil eder. Türk milletinin bir ferdinden ve kurucu milletin soyundan olması, Türkiye’nin İslam milletleri arasında üstün bir konumda olmasını sağlar[12].

5-On dört yüzyıldan beri, Sünni mezheplerinde ortak bir din kuralı olarak kabul edilen ilkeye göre Peygamberin vekili olan halife Sünnilerin imamı olduğundan, Sünniler arasında bağlantıyı yaratmakla varlık kazanmıştır. Bu ilke, İslam dünyasında bir nifak çıkartmaksızın Müslümanların düşüncesinden atılamaz[13].

6-Yüce makamınızın bildiği üzere, halifenin maddi kuvvetlerini yitirmiş olduğu zamanlarda bile İslam hükümdar ve reisleri milletlerini yönetebilmek ve halkı ibadete yönlendirmek için halifeye bağlı kalıyorlardı.

İslamiyet’in büyük bir manevi güç olarak kalması için halifelik makamının konumu ve şerefi hiçbir zaman papanın yerinden ve onurundan daha düşük olmamalıdır[14].

7-Bu ve buna benzer kuvvetli sebeplerden dolayı, biz Türkiye’nin hakiki dostları sıfatıyla Büyük Millet Meclisinin ve Türkiye’nin büyük ve aydın ulularından ve önderlerinden saygıyla isteriz ki:

Halifelik makamı, İslam topluluklarına güven ve saygı verecek ilkeler çerçevesinde İslamiyet’in manevi ve dinsel dayanışmasını korumaya hizmet eder bir duruma getirilsin. Bundan Türk devletinin kuvvet ve onuru da artacaktır.

İmzalar: Ağa Han-Emir Ali[15]

İkinci bir çevirisi olan mektup İngiltere’nin direktifleri ile hazırlatılmış Türkiye Cumhuriyetine direktif verir tarzda kaleme alınmıştı. Sünni mezhebinin temsilciliği ifadesi ise sık sık vurgulanıyordu. Halifeliğin sadece bir mezhep temsilciliği anlamına gelmediğini bilmemek saflık olurdu. Laik Türkiye Cumhuriyeti din elden gidiyor gibi yalanlara kulak asmıyordu ve İngiltere’nin aklına da ihtiyacı yoktu. Bunu anlayan İngiltere de her fırsatta Türkiye’ye güçlük çıkartacaktı.

Halifelik konusunda yapılmak istenen vurgunculuğu bu mektup çerçevesinde özetledikten sonra o yıllarda İngilizlerin teşviki ile çıkartılan isyanlara tekrar dönebiliriz:

7 Ağustos 1924 tarihinde Han Gediği olayı ile Nasturilerin Hakkâri’de ayaklanması, Hükümetin dikkatini bölgeye çekmiş, misyoner kılığındaki İngiliz subaylarının örgütledikleri Nasturilerin ÇAL (Çukurca), Oramer Çölemerik, Beytüşabab ve Habur suyu civanndaki ayaklanmaları üzerine Cafer Tayyar Paşa 14 Ağustos 1924’de ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmiş, isyanı bastırmak için bölgeye gönderilen birlikler faaliyette iken 4 Eylül günü; Yüzbaşı İhsan, Teğmen Vanlı Hurşit, Teğmen Rasim, Teğmen Ali Rıza ve Teğmen Tevfık 270 er ile birlikte, 10 otomatik ve 300 tüfekle firar edip, isyancılar tarafına katılmışlardı[16].

4 Ocak 1925 günü Şeyh Sait Şuşarın Gökoğlan Bucağı’nın Kırıkhan köyünde bazı aşiret reisleri ile bir toplantı yapmış, toplantı sonunda bir bildiri yayınlanmıştır. Piran’da mahalli jandarma, aranmakta olan asker kaçağı, şeyhin iki adamını tutuklamaya kalkınca, jandarmalarla şeyhin adamları arasında çıkan çatışmada bir jandarma erinin şehit olması isyanın öne alınmasına sebep olmuştur. Bu tarihte isyan fiilen başlamıştır. Şeyh Sait olayı, müteakip 14 Şubat 1925 tarihinde Emir-ü-l Mücahiddin Muhammed Sait Nakşibend[17]i imzası ile, daha önce hazırlanan beyannamelerle birlikte dağıtılmış, 16 Şubat 1925’de kendisine katılan Asilerle birlikte Genç’in merkezi Darahini’ye gitmiştir[18]. 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Sait ayaklanması, 15 Nisan 1925 tarihine kadar iki ay devam etmiştir, isyan kısa zamanda Genç, Çabakçur, Muş, Diyarbekir, Elazığ, Tunceli, Palu, Çermik Silvan dolaylarına yayılmıştır. İsyanın Çabakçur cephesinde, Melekanlı Şeyh Abdullah, Diyarbekir cephesinde bizzat Şeyh Sait, Maden Cephesinde, Şeyh Saitin kardeşi Şeyh Abddurrahim, Siverek cephesinde Şeyh Eyüp, askerlere komuta etmekte idiler. 7. Kolordu Komutanı Mürsel Paşa bir yandan gerekli tedbirleri alırken diğer yandın şeyhi isyandan vaz geçirmek için, O’nun güvendiği kişileri nasihat heyeti olarak kendisine göndermiştir Bunu 21 Şubat günü Piran’ın hükümet kuvvetlerince geri alınması takip etmiştir. Şeyh Sait bunun üzerine isyandan vaz geçme eğilimi göstermiş, fakat, çevresindeki ele başlarından Ömer Faro ile Liceli Abdülsamed’in tehdidi altında kalarak isyana devam etmiştir. Cumhuriyet Hükümeti, 21 Şubat günü bölgede sıkı yönetim ilân etmiş, B.M. Meclisinde Hiyanet-i Vataniye Kanunu çıkarılmış, yeterli hassasiyeti göstermediği kanaati ile Başbakan Fethi Okyar istifaya zorlanmıştır. 12 Mart 1925’de istifası kabul edilen Okyar’ın yerine 24 Mart 1925’de İsmet Paşa Başbakanlığa seçilmiş ve hükümeti kurmuştur. Bu hükümet zamanında sıkı yönetim ilânı, Takrir i Sükûn Kanunu çıkarılmış İstiklâl Mahkemeleri ihdas edilmiştir[19].

Bu tarihten önce 7 Mart 1925’de Şeyh Sait kuvvetleri ile Diyarbekir önlerine gelmiş, Diyarbekir’e saldırmış, bu saldın 11 Mart’ta tekrarlanmış, fakat her iki saldırıda geri püskürtülmüştür. 24 Mart’ta Ordumuz genel tenkil hareketine girişmiş, Ordu Müfettişi Kâzım Paşa (Orbay), Kolordu komutanı Mürsel Paşa (Bakü), Tümen komutanı Osman Paşa, Fırka Komutanı Kâzım Paşa (Dirik) ile Cemil Cahit (Toydemir) Paşa harekâtta görevlendirilmişlerdir. 23 Mart’ta Hınıs’a giren Osman Paşa 24 Mart’ta kasabadan asileri çıkarmıştır, isyan liderlerinden Hasananlı Halit ve Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza, Kerem İran’a kaçmışlardır. Devlet güçleri daha sonra Piran ve Maden’e girmişlerdir. 1 Nisan’da Hani, 6 Nisan’da Palu, 8 Nisan’da Çabakçur, 12 Nisan’da Darahini asilerden temizlenmiştir. Nisan ortalarında çözülen isyancılar takip edilip, isyan elebaşlarının çoğu ele geçirilmiş, 14 Nisan’da bozgunu sezen Şeyh Sait; İran’a kaçmak isterken, Kayınbiraderi Binbaşı Kasım’ın İhbarı Sonucu, Vartonun Çarbohor mevkiinde diğer asilerle birlikte yakalanmıştır. Bu yakalanışta, Kayınbiraderi Kasım bey kadar, Muş-Bitlis güzergâhını kullanıp, kaçmasına firsat vermeyen Muş halkının da fonksiyonu büyük olduğu için, isyancıların Muş halkına karşı husumetleri hâlâ devam edip gelmektedir[20].

Daha sonra Doğu Anadolu’daki gelişmelerde İstanbul basını ile İngilizlerin, rolü olduğu anlaşıldı. Cumhuriyet’in ilk günlerinde, İstanbul’daki İngiliz Elçiliği raporlarıyla İstanbul gazetelerinin yazılarını yan yana koyup karşılaştırınca insan şaşırıp kalınıyordu. Kim kimden esinleniyor pek belli değil ama iki taraf da ağız birliği yapıyor ve Cumhuriyet’i acımasızca hırpalıyordu. İngiliz diplomatları. “Türkler savaşta birleşir, barışta birbirine düşer” gibi düşünceler ve beklentilerle hareket ediyordu. ElçiLindsay, Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin pek uzun ömürlü olamayacağı, Ankara’nın da başkent olarak kalamayacağı mesajını veriyor, dolayısıyla Ankara’da büyükelçilik açılmamasını savunuyordu.Lindsay, Türkiye Cumhuriyeti’ne birkaç yıllık ömür biçiyordu[21]!

Sonuç

Şeyh Sait ayaklanması, İngiltere’nin Musul tezini güçlendirmiş, İngiltere’ye yaramıştır. Ayaklanma bastırıldıktan sonra Milletler Cemiyeti Meclisi, 16 Aralık 1925 tarihinde Musul konusunda İngiltere’nin isteği doğrultusunda bir karar aldı. Yani Musul vilayetinin Irak’a bırakılmasına karar verdi. Türkiye, Musul için İngiltere’ye savaş açabilecek durumda değildi; çaresiz, Milletler Cemiyeti kararını kabul etmek durumunda kaldı. 5 Haziran 1926’da, Ankara’da, Türkiye-İngiltere ve Irak hükümetleri arasında Hudut ve İyi Komşuluk İlişkileri Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma üzerine İngiltere’nin Türkiye’ye karşı düşmanca davranışları ve kışkırtmaları azaldı. Türkiye-Irak sınırında nispi bir güvenlik sağlanmış oldu[22].

Kaynaklar

Kalafat Y (1992). Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar, Boğaziçi Yayınevi, Ankara.

Şimşir B (2009). Kürtçülük II (1924-1999), Bilgi Yayınevi.

Toplu A (1996). Tarih İçindeki Anadolu Sakinleri ve İsyanlar-Ayaklanmalar, Ocak Yayınları, Ankara.

Zelyut R (2017). İstiklal Mahkemeleri (Meclis Tutanakları), Kripto Yayınları, Ankara.


[1] ESOGÜ

[2] Bilal Şimşir, Kürtçülük II (1924- 1999), Bilgi Yayınevi, 2009, Ankara, s.26.

[3] Geniş Bilgi için bakınız: Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar, Boğaziçi Yayınevi, Ankara, 1992.

[4] Yaşar Kalafat, a. g. e., s. 204.

[5] Yaşar Kalafat, a. g. e., s. 184., Ömer Kürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1916), Ankara, 1978, s. 290 vd. Şeyh Sait olayının İngiltere boyutu için bk. Robert Olson, The Emergence Of, Kurdish Nationalism and the Sbeikh Said Rebellion, 1880-1925, Austin 1969., a.g.e., s. 52-92 ve 128-150.

[6] Yaşar Kalafat, a. g. e., s. 185., Ömer Kürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1916), Ankara, 1778, s. 290 vd. Şeyh Sail olayının İngiltere boyutu için bk Robert Olson, a.g.e., s. 52-92 ve 128-150.

[7] Rıza Zelyut, İstiklal Mahkemeleri (Meclis Tutanakları), Kripto Yayınları, Ankara, 2017., s.218.

[8] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 218.

[9] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 220.

[10] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 221.

[11] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 222.

[12] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 222.

[13] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 222.

[14] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 223.

[15] Rıza Zelyut, a. g. e., s. 223.

[16] Abdülhadi Toplu, Tarih İçindeki Anadolu Sakinleri ve İsyanlar-Ayaklanmalar, Ocak Yayınları, Ankara, 1996, s.354-355.

[17] Şeyh Sait ve benzerlerinde bahsi geçen sözde Nakşi isyanlarının Türkistan Ahmet Yesevî ve Şah-ı Nakşibendî geleneğine bağlı Nakşilikle herhangi bir ilgisi kalmamıştı. Sadece feodal ve politik bir yapılanmaya dönüşmüştü. Kolaylıkla emperyalist devletlerce kullanılabilmişlerdir. Maalesef belgesiz ve araştırmacı tarihçi olmayan Necip Fazıl Kısakürek’e göre Doğu Anadolu’da çok etkili bir Nakşi şeyhidir ve son devrin din mazlumlarındandır.

[18] Abdülhadi Toplu, a. g. e., s.355-356.

[19] Abdülhadi Toplu, a. g. e., s. 356-357.

[20] Abdülhadi Toplu, a. g. e., s. 357-358.

[21] Bilal Şimşir, a. g. e.,  s.26-27.

[22] Bilal Şimşir, a. g. e ,  s.31.

İnsanlarımız ve İktisâdiyatımız

10 Aralık 2007 Târihinde Rahmet-i Rahmana Kavuşan Prof. Dr. SABAHADDİN ZÂİM ile Kasım 2007’de Yapılan Röportaj

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’de bir kavram kargaşası yaşanıyor. Sebebini Türkiye Cumhuriyeti’nin özelliklerine bağlayanlar var. ‘Tanımlamaya Türkiye Cumhuriyeti’nden başlamak gerekir.’ deniliyor. Biz de oradan başlayabilir miyiz Hocam?

Prof. Dr. Sabahaddin Zaim: Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kurulmuştur. İsmi üstünde: Cumhuriyet… Cumhur’a, yâni millet hâkimiyetine dayanan ve bu hâkimiyetin milletin temsilcisi olarak seçilen milletvekilleri ve başlarındaki Cumhur Başkanı tarafından yürütüldüğü devlet idâresi şeklidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları başta Atatürk, batı modeli bir demokratik rejimi benimsemişlerdir. Fakat bu hedefe muhtelif safhalardan geçilerek ulaşılmıştır. 1923’te Cumhuriyetin ana kalıbı kurulmuştur. Atatürk’ün şöyle dediği ifade edilir: “Ben diktatörlük yapacağım, benden sonra diktatör gelmemesi için…’ Bu sebeple tedricen çok partili rejime geçme denemeleri yapılmıştır.

1945’te çok partili rejimle, Cumhuriyetin siyâsî demokrasi safhası başlamıştır. 1927’de Teşviki Sanayi Kanunu ile başlayan özel sektör eliyle gelişme prensibi; 1930-1950 arasında iktisâdî zaruretle yapılan iktisâdî devletçilik teşebbüsünden sonra, 1950’de tekrar rayına oturtulmuş ve teşebbüs hürriyeti benimsenmiştir. 1963’te toplu sözleşme ve hür sendikacılık prensipleri ile Cumhuriyetin iktisâdî demokrasi safhası başlatılmıştır. Türkiye Devleti, Milletler arası Çalışma Teşkilatına üye olduğu gibi, sendika konfederasyonlarımız da bu teşkilata ve batı dünyâsındaki meslekî konfederasyonlara katılmışlardır. Sonrasında yapılacak iş, bu kurulmuş organizasyonların iyi işlemesini sağlamaktır.

Batı modeli demokrasi üç temele dayanır:1-Siyâsî kudretin, 2-İktisadî kudretin ve 3-Sosyal kudretin;  bir gurubun, bir şahsın, bir partinin elinde temerküz etmeyip toplumdaki muhtelif guruplar arasında mümkün mertebe dengeli dağılması ve her gurubun diğerini kontrol edebilmesidir.

Siyâsî kudretin dağılması siyâsî partiler vasıtasıyla olur. Bu sebeple siyâsî demokrasi çok partili rejimi gerektirir. Piyasa ekonomisinde iktisâdî kudretin bölüşülmesi toplu pazarlık sistemiyle gerçekleşir. Sosyal kudretin bölüşülmesi ise, sivil toplum kuruluşlarının güçlendirilmesiyle olur. Türkiye’de bu model teşekkül etmiştir.  Temel hak ve hürriyetlerin hepsi bu demokrasi modeli içinde bulunmaktadır.

Çetinoğlu: İnsanlarımız, şu veya bu fikri benimsemeden önce, kendilerini millî kültür ve iyi ahlâk ile donatılmalı. Ahlâk kavramında da kargaşa var. Nasıl bir ahlâk?

Prof. Dr. Zaim: Her toplumda ahlâkın temeli dindir. İslâmiyet’te de; ‘Ahlâk dinin yarısıdır.’ Denir. Hıristiyanlık’ta da, Musevilik’te de, Budizm ve Hinduizm’de de ahlâkî kaideler dinî esaslara dayanır.

Toplumu dinî köklerinden uzaklaştırıp, cemiyette materyalist ve seküler bir düzeni hâkim kılmak isteyenler, ahlâk kavramını ve muhtevâsını unutturup, ‘etik’ adıyla onu sekülerize etmek düşüncesindedir. Etik kavramı, özü ve muhtevâsı boşaltılmış ve dinî temelini kaybetmiş seküler ahlâk anlayışını hâkim kılmak için kullanılmaktadır.  Toplumda yapıcı tesiri azalır.

Çetinoğlu: Dinler-medeniyetler arası diyalog da çok tartışılıyor. ‘Toplumların birbirlerinin inançlarına ve değerlerine saygısız davrananlarından, sataşmalarından ve saldırmalarından sağlanacak hiçbir fayda yoktur!’ Deniliyor. Bu olumsuzluklardan kaçınmak için; ‘Hoşgörü, diyalog ve uzlaşma yollarından başka bir yöntem olmadığı…’ söyleniyor. Diğer tarafta; Aleyhimize sonuçlar doğuracağı endişesiyle diyalogu reddeden, hattâ diyalog arayışında olanları hâinlikle suçlayan aydınlarımız var. Bu konudaki görüşünüzü lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Zaim: Din Allah’ın nizamıdır. Tek tanrılı dinlerde olduğu gibi Budizm ve Hinduizm’de de kendi felsefî ifâdeleriyle, (adı başka bir kelimeyle ifâde edilse bile) bir Allah (cc) inancı vardır. Dinlerin maksadı insanların refahını ve felâhını sağlamaktır.

Milletler arası münâsebetlerde, siyâsîler; bâzen kendi dünyevî münâsebetleri için halkın din duygularını manüple edebilmektedir. Dinî liderlerin zaman zaman bir araya gelerek ihtilâflı konulara açıklık getirmelerinde fayda vardır. Bizim dinimizin bu husustaki prensipleri bellidir. 1-‘La ikraha fiddin. /  Dinde zorlama yoktur.’ 2-Leküm diniküm veliyedin. / Senin dinin sana, benim dinim bana’. Osmanlı toplumunda muhtelif din mensupları arasındaki münâsebetler güzel bir örnek teşkil eder. Bir Müslüman, gayrimüslim komşusuyla insanî münâsebetler çerçevesinde iyi geçinirdi. Komşusu öldüğünde de ‘Dinince dinlensin’ diye duâ ederdi.

Çetinoğlu: Kalite, yalnızca üretilen malın ve yaşanan hayatın değil, siyâset ilminin de eskimez ilkelerinden biridir. Bir ülkenin yönetimi, Hakk’a ve halk irâdesine ne ölçüde uyuyorsa o ölçüde kalitelidir. Böyle bir ortam mümkün mü, mümkün olursa bize neler sağlar?

Prof. Dr. Zaim: Elbette mümkün.İnsan fıtraten güzel insan olarak doğar. Dînî terbiyenin hedefi, bu güzelliğin hayatın ileri safhalarında da devamını sağlamaktır. Müslüman, ‘güzel insan’ demektir. İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. Örnek insanlar, Allah’ın seçilmiş kulları olan Peygamberler ve de en sonuncusu olan Peygamberimizdir. Onun hayatı en ince noktasına kadar tespit edilmiş ve yazılmıştır.

Hedefimiz, güzel insanların hâkim olduğu bir sevgi toplumu meydana getirmektir. Bu hususta çok çalışmak gerekir, problemli olanlarımız, halkımızın tabanından ziyâde, diplomalılar arasında daha fazla bulunmaktadır. Yönetimde güzel insanların çoğalmasına gayret etmek gerekir.

Çetinoğlu: Yönetim kadrolarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Prof. Dr. Zaim: : Güzel insanlar yönetime hâkim olursa, içte de, dışta da başarılı olurlar. Onun için denmiştir ki, ‘Adâlet mülkün temelidir.’ Zîra adâletin zıddı zulümdür. Bir toplum küfür ile değil, zulüm ile yıkılır. Arzu edilen iyi hedeflere hakkın yolunda, halka hizmetle ulaşılır.

Çetinoğlu: Gerek ülkemizde, gerek dünyâda sekülerleşmeye yönelişler gözleniyor. Aynı zamanda intihar olaylarında da artışlar… Bu olgular bağlantılı mı?

Prof. Dr. Zaim: Hayır. Dünyâ 20. asrın son çeyreğine kadar kâfi derecede sekülerleşmişti. Komünizmin yıkılışından sonra dünyâ tedricen din’e dönmeye çalışmaktadır. Bugün dünyânın en önemli problemi âile müessesesinin zayıflamasıdır. İslâmiyet’te ‘sıla-i Rahim’ müessesesi bunun için konmuştur. Yâni ‘yakınlarınızı ve akrabalarınızı ziyâret edin’ denilmiştir.

Câmilerde her Cuma hutbesinde hatipler sözlerini şu Âyet-i kerimelerle bitirir:  ‘Şüphesiz ki Allah adâletli davranmayı, iyilik yapmayı ve akrabayı görüp gözetmeyi emreder. Her türlü hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp ders almanız için size böyle öğüt verir.’ Maksat nedir? Cemiyetin çözülmesini ve yalnız kalabalıklar hâline düşmesini önlemektir.

İntiharlar inançsızlıktan doğar. Hayat mücâdelesinde pes etmek, demektir. Hâlbuki güzel insan, irâdesini Allah’ın gösterdiği doğru yolda kullanmakla mükelleftir. Bütün gayretine rağmen hedefine ulaşamazsa, irâde-i külliye’ye teslim olur, tevekkül eder. Çünkü Amentü’de imanın bir unsuru olarak kadere inanılmıştır. Güzel insanın görevi; Hayatının her safhasında imtihan içinde olduğunu bilmek, nimetlere şükretmek, musibetlere sabretmektir.

Çetinoğlu: Medeniyetler ve kültürler birbirlerini törpüleyip aşındırıyorlar. Globalleşme, insanlığın varacağı son durak mıdır?

Prof. Dr. Zaim: Globalleşme, hak ile batılın, daha geniş ölçüde yüzleşmesine yol açıyor. Son durak Hakk’ın yanındadır.

Çetinoğlu: Asr-ı Saadet, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerinde, İslâmî yönetimlerde; semavî dinlerin mensupları kadar, diğer inanç sistemlerine bağlı olanlar da huzur ve güven içerisinde yaşıyorlardı. Yirminci yüzyılda ne oldu da aynı dinin farklı mezheplerini ve yorumlarını benimseyenlerin elleri birbirlerinin boğazından ayrılmıyor?  

Prof. Dr. Zaim: İslâmiyet zayıfladığı, dünyâ yönetiminde yer almadığı için…

Çetinoğlu: İslâmiyet adına cinâyetler işleniyor. Cinâyetleri işleyenler kimi ve hangi düşünceyi temsil ediyorlar? İslâmiyet iklimi mi bozuldu, Müslümanlar mı zehirlendi? Çözüm nerede?

Prof. Dr. Zaim: Müslümanlar İslâm’ı hayatlarında rehber edinmediği için. Çözüm, Allah’ın ipine sarılmaktadır. Çözüm, İslâm’ın mânâsını ve muhtevâsını öğrenmek, bu kaideleri hayatımıza uygulamak ve yaşayışımızı ona göre düzenlemek, bu uygulamayı ihlâs ile yapmak, Allah’ın rızâsına nâil olacak seviyede yaşamak, yâni takvâ derecemizi artırmak, nefsimize hâkim olmak, mümin kardeşlerimizin meziyetlerini araştırarak, kendi kusurlarımızı tashih etmeye çalışmaktadır.

Çetinoğlu: Bilinen panzehirler 1500 yıla yakın bir süreden beri evlerimizin, gönüllerimizin, kafalarımızın en mutena köşelerinde duruyor. Durduğu yerden alıp, hayata uygulayacak güç nerede? Bu işi kim yapacak?

Prof. Dr. Zaim: Her birimiz yapacağız. Yarından itibaren… sorunuza verdiğim cevapta söylediklerimi yerine getirmeye çalışacağız: güzel insan olmaya gayret edeceğiz. Bu yolda başarı kazandıkça içinde bulunduğumuz toplum bir sevgi toplumu hâline dönüşecektir.

Çetinoğlu: Târihte Yahudilerle hiç savaşmadık. Onlara karşı düşmanca davranmadık. Hatta İspanya’dan kovulduklarında bağrımıza bastık. Cumhuriyet döneminde Yahudilere karşı dostça olmayan bir yaklaşımımız olmadı. Buna rağmen onların da bize karşı, yine düşmanca demeyelim, dostluğa sığmayan hareketleri, görünürde yok gibi. ‘Var’ dersek, inandırıcı örnekler göstermekte zorlanırız.

Ancak olup bitenleri incelediğimizde, İsrail’in Türkiye’ye bakış açısı ile ilgili olarak şüpheler doğup gelişiyor. Bu konuda bir yorum yapar mısınız?

Prof. Dr. Zaim: Türk milletinin ve devletinin, Yahudilerle bir meselesi olmamıştır. Fakat İsrail’de ve ABD’de Siyonist Yahudilerin hâkim oluşu, Filistin içinde Araplarla mücâdeleyi İslâm ile mücâdele hâline dönüştürmüştür. Türkiye de bundan etkilenmiştir.

Çetinoğlu: İslâm Konferansı Teşkilatı, günümüzdeki adı ile İslâm İşbirliği Teşkilâtı’nın (İİT)’nin 1972 yılında Cidde’de yapılan toplantısında belirlenen hedefleri arasında; Filistin halkına yardım edilmesi de yer alıyor.. Şüphesiz yardım ediliyor. Edilmeseydi mücâdeleye devam edemezlerdi. Fakat 34 yıl geçmesine rağmen hâlâ netice alınamıyor. Yine İİT’nin hedeflerinde belirtildiği gibi; Müslüman devletlerin vakar, bağımsızlık ve millî haklarının korunması konusunda başarı sağlanamadı. Nasıl bir engel var?

Prof. Dr. Zaim: Birinci engel az önce belirtilendir. Arap ülkeleri iktisâdî kaynaklarını, İİT’den ziyâde, Arap Birliği’ne akıtmaktadır. Kavmiyet esası, İslâm Birliği’nin önüne çıkmaktadır. İkinci sebep, hem İslâm dünyâsının, hem de Türkiye’nin temel meselesidir. O da şudur. İslâm dünyâsında halkın çoğunluğu inançlıdır. Fakat yöneticilerin çoğunluğu, temsil ettiği halka kıyasen inancında daha zayıftır. Bu durumda milletler, devletleri ile bütünleşemiyor. Birçok İslâm ülkesinde yönetime hâkim olanlar ya askerler veya büyük sermaye sâhipleri ile kabile reisleridir. Yâni toplum içinde küçük bir guruptur. Bunların dünyâyı yönetecek güçler tarafından manüple edilmesi daha kolay oluyor.

Çâre, İslâm dünyâsında demokrasiyi hâkim kılmaktır. O zaman toplumlar, kendilerini temsil edebilecek kimseleri yönetime getirecek, milletle devlet bütünleşecektir. O zaman o toplumlarda gelişme için vazgeçilmez unsurlar olan; fikir hürriyeti, inanç ve inancına göre yaşama hürriyeti, fikri ifâde hürriyeti, teşebbüs ve çalışma hürriyeti gibi temel insan haklarına toplumlar kavuşacaklardır. Gelişmenin yolu da budur.

Çetinoğlu: İnsanlığın huzurunu tehdit edebilecek en büyük tehlike ne olabilir?

Prof. Dr. Zaim: İnsanlığın huzurunu tehdit eden en büyük tehlike: Allah’ın gösterdiği yoldan, yâni Sırat-ı Müstakim’den ayrılmak, hak ve adâletin yerine zulmü hâkim kılmak, gelir dengelerini mahveden, sefâleti ve sefahatı kamçılayan zekâtsız, fâizli bir toplum hâline dönüşmektir.

Çetinoğlu: Muhterem Hocam! Zaman ayırdınız, hayra vesile olacak çok güzel sözler söylediniz, tavsiyeler lütfettiniz. Şükranlarımı sunarım Efendim.

  Prof. Dr. SABAHADDİN ZAİM   Konya’dan Balkanlara göç eden ve burada 3 asır yaşayan bir âilenin evlâdı olarak 1926 yılında Makedonya’nın İştip kasabasında dünyâya geldi. Babası, 1934 yılında İstanbul’a göç etme kararı alınca, 8 yaşında İstanbul’a geldi. 5 yaşında Makedonya’da başladığı eğitimine Fâtih ilçesinin Çarşamba semtinde devam etti. Okullarda din dersi olmadığı için, mülk sâhibi olarak ‘Bey’, ilmiye sınıfından olması sebebiyle de ‘Efendi’ sıfatlarına sâhip âilesinin yönlendirmesi ile mahalle camiinin imamından dersler aldı. Kur’an-ı Kerîm okumayı öğrendi.   1940 yılında Fatih Ortaokulunu, 1943 yılında İstanbul Vefa Lisesi’ni Lâtince ve İngilizce öğrenerek bitirdi. Yükseköğrenimini 1947 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamladı. 1950 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisans imtihanını verdi. 6 yıl kaymakamlık yaptıktan sonra 1953 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde asistan olarak akademik hayata başladı. Burada Doçent ve Profesör unvanını aldı, 1993 yılına kadar öğretim üyesi ve bölüm başkanlığı yaptı.   Aynı yıl Sakarya Üniversitesi’nin kuruluşunda görev aldı ve İktisadî  İdârî İlimler Fakültesi’nin Dekanı oldu. 1998 yılında emekliye ayrıldı.   9 Aralık 2007 târihinde ebedî âleme intikal etti.   1953 – 1998 yılları arasında; ABD, Almanya, Suudi Arabistan, Makedonya, Saray Bosna Üniversitelerinde misâfir öğretim üyesi olarak dersler verdiği gibi; İslâm Kalkınma Bankası’nda, İslâm Konferansı Teşkilâtı’nda, Millî Prodüktivite Merkezi’nde, Millî Birlik Komitesi’nde ve özel sektör kuruluşlarında; Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu Üyesi ve Başkanı unvanları ve ayrıca Müşâvir sıfatıyla görevler üstlendi.   Hocaların hocası Prof. Dr. Zaim, hayatı boyunca, yurt içinde ve dışında  sosyal faaliyetlerin  içinde aktif görevler üstelendi. Kurucu üyesi ve başkanı olduğu sivil toplum kuruluşlarından bâzıları: ABD’de Milletlerarası Müslüman Sosyal Bilim Adamları Cemiyeti, İngiltere’de Milletlerarası İslâm İktisatçıları Cemiyeti, Türkiye’de: İlim Yayma Cemiyeti ve Vakfı, Türkiye Millî Kültür Vakfı, Türkiye Aydınlar Ocağı, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı, Mülkiyeliler Birliği, Yeşilay Cemiyeti, İş Dünyâsı Vakfı, Anadolu Eğitim Vakfı, Vefa Lisesi Mezunları Vakfı.   22  adet Kitabı, 174 adet makalesi yayınlanan Sabahaddin Zaim adı; İstanbul Üsküdar’da Çamlıca Sabahaddin Zaim Eğitim Merkezi, İstanbul Küçükçekmece’de Sabahaddin Zaim Lisesi, İstanbul Ümrâniye’de Anafen Sabahaddin Zaim İlkokulu, Adapazarı’nda Prof. Dr. Sabahaddin Zaim Kız Lisesi…gibi birçok kurumun unvanında yer almıştır.  

(Bu sohbet, vefatından 1 ay önce, Erenköy’deki evinde geçekleştirilmiştir. O. Ç.)

Medrese Eğitimi

Bu ülkenin kurucu iradesinin yaptığı reformlardan başlıca biri de Medrese tekke ve zaviyelerin kapatılması idi.

Başbuğ Atatürk’ün yaptığı devrimlerde ne kadar haklı olduğunu ne kadar doğru kararlar verdiğini görüyoruz.

Başbuğ Atatürk’ün veciz ifadesiyle;

‘’Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder’’.

*

İslam, özellikle “Cahiliye Dönemi”nde görülen kız çocuklarının diri diri gömülmesine itiraz etmiş ve ikazla topluma yön vermeğe başlamıştı.

*

Arap toplumunda cinsiyetçi bir kültür kodu her zaman geçerliliğini korumuştur. Kadın, erkeğin hiçbir zaman eşiti olmadığı gibi, tam tersine hizmetkârıdır. Arap erkekleri, Müslüman olmadan önce de sonra da, daima bu geleneği korumuşlardır

*

Kur’an’da apaçık belirtilmeyen çok eşlilik bile, 4 eşle sınırlandırılarak dinileştirilmiştir.

*

Kısacası Arap kültürü, inen vahyi, dini-İslam’ı, kendi kültür kodlarıyla yoğurarak uyumlu hale getirmiş ve adını şeriat koyarak sürdürmektedir.

Araplar açısından bunda bir sorun yoktur. Çünkü bu uyum ve içselleştirme olması gereken bir durum olarak görülebilir. Burada sorun, Arap dışında kalan diğer toplumlardadır.

*

Türkler aynı şeyi yapıp, dini, kendi kültür kodlarıyla uyumlulaştırmak yerine, Arap kültürünü olduğu gibi alıp, onunla uyumlaşma sürecine girmişlerdir. Burada dönüştürmeyi yapan, kültür aktarımının temel unsuru medreselerdir. Bunun nedeni, hem kolaycılıktan ve hem de Türk toplumlarında yerleşik okul düzeninin kurulmamış olmasıdır.

*

İslam öncesi anaerkil yapıyı hayat tarzı edinmiş Türk toplumunda yaşanmayan trajik örneklerden biri:

Bir baba kemik yaşı oluşmamış( bilmin ortaya koyduğu 18 yaş) minicik kızını kendi elleriyle götürüp koskoca bir adama karısı olması için verdiren güçlü bir içsel sebep olmalıdır. O sebep, dini öğretimdir.

Medrese öğretimidir. Orada aktarılan ders içerikleridir.

*

Yoksa aklı başında herkese ders veren koskoca adam, minicik kızını, cahiliye Araplarının yaptığı gibi gidip neden çukura gömsün? Kızını diri diri gömen cahiliye dönemindeki Arap ile içinde yaşadığı dünyanın nasıl bir şey olduğunu henüz kavrayacak yaşa gelmemiş olan küçük bir kızı, götürüp kendi eliyle kocaya veren tarikat hocası arasında zihniyet bakımından hiç bir farkı yok. Her ikisi de kültür kodu. Tek farkın, küçük yaştaki kızını felakete sürükleyen adamın bu çağın insanı olması.

*

Çok ilginç;

Olay irdelendiğinde görülüyor ki, dini hassasiyeti çok yüksekmiş gibi görünen adamların, çelişkili davranışları var. Küçük kızı evlendirirken koyu dindar sanılan kişiler, şikâyet ortaya çıkıp, savcılık araştırmaya başlayınca, haklı çıkmak için kızın yerine başka birini, o kızmış gibi gösterip kemik yaşı raporu alıyor.

*

 Benzer biçimde ailenin öteki üyelerinin fotoğraflarla, çeşitli anlatımlarla savunmaya geçmeleri vb. Demek ki Müslümanlık ve iman bir yere kadar, oradan sonra bitiyor. Nerede bitiyor?

Olayların kendine zarar verecek hale gelmesiyle.

*

Bu nasıl bir iman; nasıl bir Müslümanlık?

İman: Reddedilmesi gereken her şeyi reddedip; kabul edilmesi gereken her şeyi kabul etmektir. İşlediklerinle Yüce Yaratana karşı kendini sorumlu görmektir.

Resmi Dil ve Kamerun İç Savaşı

Nokta TV’de yapıp sunduğum Geniş Açı programının bu haftaki konuğu Yeniden Aydınlanma Derneği Genel Başkanı Halil Konuşkan’dı. Halil Konuşkan Dünyadaki iç savaşları araştırmış, onlarca iç savaştan ders alabileceğimiz belli özellikleri çıkarmış. Sohbetimiz böyle günlük siyasi çekişmelerin dışında ama ülkemizi de yakından ilgilendiren bir konuda olunca programa ilgi iyi oldu.

Halil Konuşkan’ın bir TV programı içerisinde anlatabildiği örnek iç savaşlardan biri bana çok ilginç geldi.

****

KAMERUN İÇ SAVAŞI

Bir Afrika ülkesi olan Kamerun eski bir Alman sömürgesi idi. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların yenilgisi üzerine ülke, 1916’da Birleşmiş Milletler (BM) tarafından İngiltere ve Fransa yönetimine bırakıldı.

Kamerun, Ocak 1960‘ta Fransız ve İngiliz mandasından kurtularak bağımsızlığını ilan etti.

Osmanlı Devleti hükümdarlığı altında yüzlerce yıl kalan ülkelerde bile yerli diller yaşamaktadır. Fakat İngiliz ve Fransızların kültür emperyalizmi politikaları çok etkin oldu. Sadece 44 sene içinde (1916- 1960), İngiltere’nin payına düşen bölgelerde İngilizce ve Anglo-Sakson kültürü egemen olurken, Fransa’nın payına düşen bölgelerde Fransızca ve Fransız kültürü egemen oldu.

Ülke genelinde iki resmi dil (Fransızca ve İngilizce) sömürge dönemlerinden miras olarak kaldı. Bu resmi dillerden Fransızca on bölgeden sekizini kapsayacak şekilde nüfusun %80’i için resmi dil konumundayken, İngilizce sadece Kuzeybatı ve Güneybatı bölgelerinde resmi dil olmak üzere nüfusun %20’sine hitap etmekte.

Merkezi yönetim tüm ülkede resmi dili Fransızca olarak tutmak isterken, Nijerya sınırındaki Güneybatı Eyaletindeki İngilizce konuşanlar (Anglofon) kendi bölgelerinde resmi dilin İngilizce olmasını istiyorlar.

250’den fazla etnik yapının bulunduğu ve hiçbir yapının çoğunluğa sahip olmadığı ülkede yaklaşık 240 yerel dil ve lehçe kullanılıyor.

Ancak dikkat edilirse her iki taraf da atalarının konuştuğu dili değil, sömürgeci ülkelerin kendilerini erittiği kültür potasının dilini savunuyorlar.

2016’da talepleri kabul edilmeyen Güneybatı Eyaleti’nde başlayan protestoların kanlı bir hal alarak sürmesiyle Eylül 2017’de “Anglofon Savaşı” da denilen Kamerun İç Savaşı başladı.

2017 yılında ülkenin güneybatısındaki 2 eyalette “Ambazonya Cumhuriyeti” ilan edildi. Bir örgüt kuruldu ve bazı bölgeleri ele geçirmeye başladılar.

Güney Kamerun bölgelerinde Kamerun hükûmet güçleri ile Ambazonyalı ayrılıkçı milisleri arasında silahlı çatışmalar halen devam ediyor.

2022 verilerine göre, “Frankofon- Anglofon krizinde” ordu ile ayrılıkçılar arasındaki çatışmalarda en az 3 bin kişi öldü, 679 bin kişi yerinden oldu, 40 bin kişi ise komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı.

*****************************

ABD’de Etnik Yapılar ve Konuşulan Diller

Etnik, kültürel ve inanç açısından dünyanın en karışık ülkelerinden biri Amerika Birleşik Devletleri’dir.

ABD’de İspanyolca konuşan nüfus 41 milyon kişiden fazladır ve ABD nüfusunun %13’ünü oluşturmaktadır. İspanyolca, Amerika Birleşik Devletleri okullarında en çok okutulan yabancı dildir.

ABD’de kökenlerini “German” (Alman/Cermen) olarak belirten 45 milyondan fazla insan var. Bunlardan yaklaşık 1,4 milyonu için Almanca anadil.

Ayrıca ABD’de 3 milyon Çince, 2 milyon Fransızca, 1,5 milyon Vietnamca, 1 milyondan fazla Arapça konuşan var.

ABD nüfusunun beşte biri (%21,6) evinde İngilizce’den başka bir dil konuşmaktadır. Ancak ortak konuşma, yazışma ve anlaşma dili hâkim dil olan İngilizcedir.

Bütün bu karmaşık yapıya rağmen ülkenin herhangi bir bölgesinde “bizim evimizde konuştuğumuz dil (İspanyolca, Almanca, Fransızca, Vietnamca vd) resmi dil olsun” talebi yok.

*****************************

Dil, Millet Olmanın Temel Unsurudur

Osmanlı Devleti, hâkim dilin Türkçe olduğu, farklı milli kimliklerin yaşadığı bir dünya devleti idi.

Anadolu’da ortak dil Türkçe idi ancak Rumca, Ermenice, Lazca ve Kürtçe de konuşulmaktaydı. Balkan Yarımadası’nda çoğunlukla Slav dilleri, Yunanca ve Arnavutça konuşuluyordu. Türkçe ile Rumence azınlıklar tarafından konuşulmaktaydı. Suriye, Irak, Arabistan, Mısır ve Kuzey Afrika’da ise halkın çoğu Arapça konuşurken elit tabaka Türkçe konuşmaktaydı.

Osmanlı Devleti emperyalist devletler tarafından parçalandı. Osmanlı Devleti’nin dün fiilen hükmettiği topraklar üzerinde bugün toplam 45 ayrı devlet var.

Ayrılan devletlerin çoğu varolan, bir kısmı yaratılan “milli kimlikler” üzerinden inşa edildi. Türkiye Cumhuriyeti de bir “milli devlet” olarak kuruldu.

Cumhuriyeti kuranlar şu tespitleri yaptılar: Milli birliğin oluşmasında dil birliği çok önemli bir etkendir. Bir milletin ayırt edici özelliklerinden olan inanç, gelenek ve tüm kültürel değerlerin oluşması ve aktarılmasında dil vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Ortak dil toplumu benzer duygu ve fikirler çevresinde toplar. “Ülke içinde farklı dillerin resmi dile alternatif haline gelmesi milli birliği tehdit eder. Hâkim dilin resmi dil haline gelmiş olması vatandaşlık kavramını da güçlendirir.”

Ayrıca Türkçenin tek resmi dil olması aynı dilin farklı lehçelerini konuşan bütün Türk topluluklarında ortak anlaşmayı, ticari, siyasi ve kültürel işbirliğini artıracaktır.

Bu sebeplerle Türkiye’de evlerinde Kürtçe, Arapça, Ermenice, Fransızca veya İngilizce kullananların olması doğaldır. Bunların birer kültürel değerler olarak yaşatılması, bu dilleri öğrenmek isteyenler için “yabancı dil” eğitimlerinin verilmesi doğrudur. Ancak Türkçe dışında bir resmi dil istemek milli birlik için kabul edilemez.

Sağlıklı Şehir ve Belediyelerimiz (5)

“Yürümek en iyi ilaçtır “-Hipokrat. Sağlık fizik, mental ve psikolojik olarak bütün fonksiyonları iyi karakterli vücut olarak tarif edilir. Sağlığın olması, sürdürülmesi ve korunması için yapılan her iş, sağlanan her imkân önemlidir. Yazımın bu çerçevede değerlendirilmesini isterim. Şehrimiz özellikle Kocaeli Büyükşehir Belediyesi statüsü kazanmasından sonra sağlığımıza dolaylı olarak etki eden park, bahçe, yüzme havuzu, spor tesisleri, yürüyüş yolu, doğal yürüyüş parkurları gibi imkânlarını artırmıştır. Kocaeli’mizde küçüklü büyüklü parklarla birlikte okul bahçelerine, cami avlularına, köylere kadar yapılan spor aletli binlerce yerimizin olması ayrı bir imkândır.

Kocaeli Büyükşehir yayınlarından Yürüyüş Parkurlarımız ve Kocaeli Turizm Rehberi kitaplarından bu konuda çok daha detaylı bilgi sahibi olunabilir. Yürüyüş yolu parkurları 100’den fazla olup 250bin metreyi geçen toplam uzunluğa sahiptir. Kocaali’de yaşayan her insan kendi ilçe ve bölgelerinde bulunan bu yürüyüş yolları veya doğal yürüyüş parkurlarından istifade edebilir. Bu sayede büyük tıp üstadı Hipokrat’ın söylediği yürümek en iyi ilaçtır hikmetli sözüne uygun önemli bir iş yapmış olunur. Özellikle yürüyüş yolları kolayca ulaşılabilen, çeşme, çöp bidonları, tuvalet gibi ihtiyaçların da karşılanabildiği imkânlara da sahip olup bu önemli sporun yapılması bakımından teşvik edici her özelliğe sahiptir. Her biri farklı güzellikte olan bu yürüyüş alanlarından istifade etmek sağlığımız için iyi bir imkândır. Yürüyüş yapmayı alışkanlıklarımız arasında koymalıyız. Başkanlık yaptığı dönemlerde haftada 3 gün yapılan sabah yürüyüşleri ile İbrahim Karaosmanoğlu’nun insanlarımıza bu bakımdan da örnek olduğunu unutmamalıyız. Tema Kocaeli temsilcisi Nermin Tol’ün, sivil toplum kuruluşları, okullar, muhtarlıklar ve muhtelif kuruluşlardan insanların katılımına yönelik bilgilendirme çalışmaları ile 300-500 kişinin katıldığı bu yürüyüşler insanlarımızın ilgisini çekmekte ve teşvik edici olmaktaydı. Başkanın bizzat katıldığı bu yürüyüşler zaman zaman vali, kaymakamlar ve ilçe belediye başkanlarının da katıldığı 1000-1500 kişiye kadar insanın birlikte yürüyüş yaptığı etkinliklere dönüşmekteydi. Bu yürüyüşler birçok insanımızın bu sporu tanımasını, sevmesini sağlamış ve daha sağlıklı olunmasının yolunu açmıştır. Bu şekliyle Ankara’nın da dikkatini çekmiş ve Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu tarafından örnek proje olarak diğer illere de uygulanması yönünde tavsiye edilmiştir. Kocaeli’mizde insanlarımızın daha sağlıklı olmasına yönelik diğer bir hizmet de spor aletlerinin bulunduğu parkların yapılmasıdır. Bu spor aletleri küçüklü-büyüklü, kadın-erkek, yaşlı- genç her kesimden insanın kültürfizik yapmasını teşvik edici olmakta ve kolaylaştırmaktadır. Bir yandan çarşafıyla, diğer yandan aksakalı ile her özellikteki insanlarımızın buralarda spor yapması ve vücut dinamizmine katkı vermeye çalışmalarını görmek bir hekim olarak bana mutluluk veren görüntülerdir. Diğer bir imkân da büyük şehrimize ait bisiklet duraklarımızdır. 2014 yılında kurulan akıllı bisiklet sistemi KOBİS ile şehrimiz bu imkâna da kavuşmuştur. Belediyemizin yaptığı halen 100km’e yakın bisiklet yollarında 74 istasyon, 864 akıllı park ünitesi ve 535 akıllı bisiklet ile hizmet verilmektedir. Gittiğim Avrupa şehirlerini gördüğümde gıpta ettiğim spor veya ulaşım amaçlı bisiklet kullanabilme imkânlarının Kocaeli’miz de olması da ayrı bir kıvanç kaynağıdır. Tüm bunlar Kocaeli’mizin sağlıklı şehir olma özelliğine değer katan hizmetlerdir.

Ruh ve beden sağlığımızın korunması ve sürdürülmesi için kendimize uygun bir hareket alışkanlığını edinmemiz gerekir. Bu, yürüyüş olabilir, yüzme olabilir, bisiklet binme veya hafif jimnastik olabilir. Tabii ki bunların olabilmesi için uygun yer ve imkânların bulunması gerekir. Kocaeli’mizde kolayca ulaşabileceğimiz, buna uygun yerlerin olmasını bir şans olarak görüp günlük alışkanlıklarımıza bunu katmalıyız. Diğer bir husus ise bu yerlerin korunması ve düzgün kullanılmasıdır. Bu hassasiyetimiz buraların daha temiz ve uzun ömürlü olmasını sağlayacaktır. Bu imkânların yapılmasını sağlayan başta belediye başkanlarımız olmak üzere ilgililere teşekkür ederken her birinizin sağlıklı olmasını ve sağlıkta kalmasını dilerim.

Yeni Şeyler Söylemek…

Türkiye uzun zamandır bir durağanlık içinde. Yeni bir şeyler yok. Hâlbuki müzminleşmiş sorunların bazıları yüzyıllardır aynen veya ağırlaşarak devam ediyor.

Türk ilim adamları ve Türk aydınları; sosyal, kültürel, iktisat ve siyaset alanlarında ne yazık ki; ortaya yeni bir şeyler koyamıyorlar.  Düşünce âlemimiz sanki bir kısırlık içine girdi.

İktisadi, sosyal, kültürel ve siyasi meselelerimizin çok derin olduğundan şüphe yoktur. Ancak bunlar için, günümüzde ve gelecekte geçerli olacak yeni söylemlerimizin olması gerekir.

Denk bütçe, yıllardır konuşulur durur ama bir türlü gerçekleşmez. Türkiye’nin yer altı ve üstü zenginlikleri, Türk Milleti lehine kullanılmaktan çok uzaktır.

 Milli ekonomi ve bunun küresel ekonomi ile ilişkilerinin, Türk Milletine fayda sağlayacak şekilde nasıl gelişeceğini birileri bize anlatmalı. Yoksa maddi ve manevi fakirlik kaderimiz mi (öyle olmuş durumda) olacak?

Türkiye’nin geçmişten günümüze taşınmış sosyal ve kültürel meseleleri var. Aslında sosyolojik manada bir ve bütün olan millet yapımızın böyle bir meselesi olmaması gerekirdi. Fakat dış güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin planlı ve istikrarlı çalışması, bizim önümüzde süreklilik arz eden sosyal ve kültürel meselelerin varlığını oluşturdu. Buna karşılık Türk Aydınları, mutlaka değişik çalışma platformlarında, doğru tespitler ve çözüm önerileri getirerek, Türk Milleti’ni içine düştüğü bu durumdan çıkarmalıdır.

Milli iktisat yapısı kuvvetlenecek (aksine iyice yok oldu) bir Türkiye’nin, sosyal ve kültürel meselelerinde müspet gelişmeler yaşanacağına dair kimsenin şüphesi olamaz.

 Böyle bir süreç bağımsız siyaset uygulamalarını da kendiliğinden getirecektir.

Halkımız şu an söylenilenlerin aksine fakirlik (halen) içinde sosyal ve kültürel bir kargaşa çukurunda kıvranmaktadır. Hal böyle olunca dış güçlerin, Türk siyasetine yön verdiği algısı, halkın kafasına yerleşmiştir. Bu çok tehlikeli bir durumdur.

Türk Milletini, içine çekildiği bu tuzaktan çekip çıkaracak olan her zaman olduğu gibi Türk Aydınlarıdır!

Onun için Türk Milleti’ne önderlik edecek olan Türk Aydınları’nın, durum tespitinden ziyade; iktisadi, sosyal, kültürel ve siyasi konularda halka ulaştırılması gereken yeni söylemlerine ihtiyaç vardır.

Bu yapılamazsa, Türk Milleti’ne bu gün olduğu gibi (her zaman) bir ümitsizlik havası hâkim olur. Türk Milleti; temel sorunlarına çözüm getirecek milli bir değişim beklentisi içindedir. Türk Aydınları böyle bir milli değişim ve onun getireceği gelişimi sağlayacak, yeni söylemleri acilen geliştirmelidir. Bunun gecikmesinin, Türk Milletine faturası çok ağır olacaktır.

Bundan dolayıdır ki; Türk Aydınları her mekân ve zamanda yeni söylemlerini açıkça ifade etmelidir. Her sorunun, çözümünün bulunduğu halka mutlaka anlatılmalı ve çaresizlik ile alternatifsizlik içinde bulunmadığımız her fırsatta dile getirilmelidir.

Yeni şeyler söylememe (ve yapmama) adına ifade edilen tüm bahanelerin inandırıcılığı yoktur.

Birileri, Türk Milletinin sorunlarının çözümünü dahada ağırlaştıran uygulamaları “doğru” diye satarken, Türk Aydınları’nın buna karşılık çözüm önerileri sunamaması asla kabul edilemez.

Gün o gündür ki; yeni şeyler söyleme zamanıdır. Türk Milleti bunu beklemektedir. Süratle kısır tartışmalardan, suçlu aramaktan, bahane üretmekten kaçınarak, Türk Milleti’nin beklentileri karşılanmalı ve bununla birlikte milli değişimin önü açılmalıdır.

Konudan Konuya  (38)

     – Bir şeyde mehasin / güzellikler, iyilikler ve şeref hâsıl oldukça havâssa / önde gelenlere, üst tabaka ve seçkinlere mal ederler. Yani başkasının malını ve başarısını, başka birine bağışlarlar! Bir şeyde seyyiat / fenalıklar, kötülükler olsa, avama / halkın ilim irfanca alt tabakasına taksim eder / paylaştırırlar!

     – Devletler, milletler muharebesi / harp ve savaşları, tabakât-ı beşer / insan tabakaları, sosyal sınıflar muhârebesine terk-i mevki / yerini terk ediyor. Zira, beşer / insan esir olmak istemediği gibi, ecir / ücretli işçi olmak da istemez. Nitekim işçiler, çalıştıkları iş yerinde işe ortak olmak istiyorlar.

     – Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez’a / ağlama ve sızlamaya iltica etmemek / sığınmamak gerekir.

     – Hayatın yarası iltiyam bulur / iyileşir. Fakat, izzet-i İslâmiye / İslâm’ın gerektirdiği haysiyet, şeref ve yüceliğin, namus ve izzet-i milliye / millî izzet ve şerefin yaraları pek derindir.

     – Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır, bir kurşun otuz milyonun mahvına sebep olur. Nitekim, Sırplı bir neferin Avusturya Veliahdına attığı tek bir kurşun, Birinci Cihan Harbini / Birinci Dünya Savaşı’nı çıkardı. Otuz milyon nüfusun / insanın mahvına / yok olmasına sebep oldu.

     – Bir tane sıdk / doğruluk, bir harman yalanı yakar. Bir tane hakîkat bir harman hayâle müreccah olup tercih edilip, hayâllerden üstün tutulur. Öyleyse “Her sözün doğru olmalı. Fakat her doğruyu söylemek doğru değil.” Çünkü ya doğru söylemeli ya susmalı. Zira bu zaman ve zeminde, yalana cevaz / yol yok. Bu konuda şoförlerin çok güzel bir sözü var: “Haklı olup kaza yapmaktansa, haksız ol kaza yapma.”

     – Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır. Çünkü zâhiren / görünüşte çirkin görünen şeylerde bile; hikmet gözüyle bakıldığında, işin arkası, içyüzü ve sonu düşünülerek nazar edildiğinde; aslında o çirkin görüntü arkasında, ne güzellikler bulunduğu anlaşılır. Bu da hayattan tad ve zevk almamıza vesile olur.

     – İnsanları canlandıran emeldir, öldüren yeistir. Gaye, maksat ve güdülen hedefler; gayrete getirir. Yeis ise bunlara erişmekte, önümüzdeki en büyük engel teşkil eder. Evet yeis, her türlü ilerleme ve gelişmenin önüne çıkan, en büyük yol kesicidir.

     – Şöhret / ünlü ve meşhur olmak, insanın malı olmayanı dahi, insana mal eder. Bu da insanı yersiz bir gurûra sevk ederek, mânen düşüşüne sebep olur.

     – Deli adama “İyisin, iyisin” denilse iyileşmesi, iyi adama “Fenasın, fenasın” denilse fenalaşması nâdir değildir. Nitekim Hz. Muhammed olmuşu değil, olması lâzım geleni nazara veriyor. İnsanlara; nasıl olduklarını hatırlatmıyor, nasıl olmaları gerektiğini söylüyor ve onlardan bunu istiyordu. Çünkü biliyordu ki, insan mükerrem bir varlık. Fakat fıtraten iyiyi, doğruyu ve güzeli ararken yanlışa düşmekten kurtulamaz. Zira “Nübüvvet / Peygamberlik beşerde / insanlar için zaruridir.” Peygamber olmayınca, O yol göstermedikçe, doğruyu ve hakikati bulmaları âdeta imkânsız gibidir. Ancak gerçeğin etrafında dönüp dolaşır; fakat hakikate tam olarak vakıf olamazlar. Bunun içindir ki, Hz. Muhammed; sadece ve sadece gerçekleri, doğru ve hakikatleri nazara veriyor, halka ancak bunları sunuyor. Kısaca, insanların akıllarına kapı açıyor; tercih ve seçimi onlara bırakıyordu.

     – İnadın işi: Şeytan kendisine yardım etse, “Melektir” der, rahmet okur; muhalifini / kendisi gibi düşünmeyeni melek gibi görse, “Libasını / elbisesini değiştirmiş şeytandır” der, lânet eder.

     – En bedbaht / en kötü, fena, mutsuz, bahtsız ve talihsiz ve en muzdarip / ıztıraplı, acı çeken ve en sıkıntılı; işsiz güçsüz adamdır. Zira, atalet / tembellik ademin / yokluğun biraderzadesi / kardeş çocuğu yani yeğenidir. Sa’y / çalışma, vücudun hayatı ve hayatın yakazası / uyanık hâlidir.

     – Kudret-i Fâtıra / herşeyi farklı bir fıtrat ve yaratılışta ve en uygun şekilde yaratan kudret, ihtiyaç ile, hususan / özellikle açlık ihtiyacıyla, başta insan, bütün hayvanatı / hayvanları gemlendirip nizama sokmuş. Hem âlemi herc ü merç / karışıklık ve dağınıklıktan halâs edip / kurtarıp, hem ihtiyacı; medeniyete üstad ederek, terakkiyatı / ilerleme ve gelişmeleri temin etmiş / sağlamıştır.

Bağımsız Türk Cumhuriyetleri

Prof. Dr. Ahmet Kanlıdere ve Prof. Dr. İlyas Kemaloğlu tarafından yayına hazırlanan 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 214 sayfalık eserin zengin bir yazar kadrosu var.

Her biri alâkalı olduğu bağımsız Türk Cumhuriyeti hakkında târihî ve aktüel derinlikli ve tâze bilgilere sâhip öğretim üyesi yazarlar,  bölge ve dünya ticâretinde ve siyâsetinde söz sâhibi olmuş veya olacak devletleri; târihî, sosyal, siyâsî ve ticârî yönden tanıtıyor.

Hazin bir tecellidir ki, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlıklarını elde eden Türk cumhuriyetleri, birlik oluşturamamışlardır. Türkiye ile de arzu edilen ölçüde diyalog kuramamışlar, ticârî ilişkileri geliştirememişler, müşterek sanayi yatırımları tesis edememişlerdir.

Geniş bir ormanlık alan, taş duvarlarla 2’ye, 3’e veya 5’e bölünse bile, altta kökler, üstte dallar birbirleriyle temas hâlinde olur. Bu tabiat kanununu, aynı kökten gelen ana-baba bir kardeş milletler sosyal hayata uygulayamamıştır.  Oysaki Atatürk bu birliğin hayâlini 1933 yılında seslendirmiş ve neler yapılması gerektiğini açıklamıştı.   

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 2023 yılı itibariyle 32 yıl geçmiştir. Dünyâ ve hattâ devletler/milletler târihi itibâriyle uzun zaman sayılmamakla birlikte, aynı kökten gelen milletler söz konusu olduğunda, geçen zamanı, ‘heba edilmiş fırsatlar hâzinesi’ olarak değerlendirmek, akıl ve mantığın gereğidir.

***

Kitabın ilk bölümünde Dr. Öğretim Üyesi İbrâhim Kalkan, Sovyet yönetiminin Orta Asya’da uyguladığı politikaları mercek altına alıyor. Sonraki bölümlerde Doç. Dr. Vügar İmambeyli Azerbaycan’ın bağımsızlık sürecini, siyâset ve kültür alanındaki gelişmeleri, işbirliği düşüncesinin geliştirilmesindeki zorlukları tahlil ediyor. Prof. Dr. Ahmet Kanlıdere Özbekistan’ı anlatıyor. İbrâhim Kalkan Kazakistan’da 1986 yılında yaşanan Jeltoksan olaylarını özetleyip, ülkenin iktisâdiyatı, etnik problemleri, dış ilişkileri, bu ilişkilerle alâkalı Rus ve Çin faktörünü inceliyor.

Kazakistan 2022 yılında yeni bir isyankâr çalkalanmalara sahne oldu:

 Kazakistan’da Nur Sultan Nazarbayev 24 Nisan 1990’dan Mart 2019’a kadar istikrarlı bir ortamda cumhurbaşkanlığı görevini îfa etti. Görevi kızı Darga Nazarbayeva’ya devredeceği konuşulurken Kasım Cömert Tokayev Cumhurbaşkanı seçildi. 5 Ocak 2022 târihinde Kazakistan’ın hemen her bsölgesinde; ülkeyi perde gerisinden Nursultan Nazarbayev ve ailesi fertleri tarafından idâre edildiği ileri sürülerek ayaklanma başlatıldı. Nazarbayev Kazakistan Güvenlik Konseyi Başkanlığı görevinden alındı. Protestolar sebebiyle 164 kişi öldü, 9.900 kişi tevkif edildi.

Türkmenistan, Sefer Murat Türkmenbaşı’nın şüpheli ölümünden sonra yönetime gelen Gurbanguly Berdimuhammedov döneminde güçlenmiş görünmekle birlikte halkın refah seviyesinde önemli bir gelişme sağlanamamıştır. 

Gurbanguly Berdimuhammedov 22 Eylül 1981 doğumlu (teknik ilimler dalında) Dr. unvanına sâhip oğlu Serdar Berdimuhammedov’u 19 Mart 2022 târihinde, oyların %73’ünü alarak cumhurbaşkanı seçtirdi.

Yeni cumhurbaşkanı iyi bir eğitim görmüş bir yöneticidir. Babasının döneminde kısa sürelerle çok sayıda önemli görevler üstlenerek tecrübe kazanmıştır. Askerliğini, Türkmenistan’a has bir sistemle ‘Albay’ rütbesiyle yapmıştır. Çalışma hayatı boyunca bol miktarda madalyaya, fahri unvanlara lâyık görülmüştür. Bu unvanlardan biri de ‘Değerli Köpek Yetiştiricisi’dir.

Prof. Dr. Ahmet KANLIDERE: 1982’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yeniçağ Târihi Kürsüsünden mezun oldu. 1983’te Boğaziçi Üniversitesinde başladığı yüksek lisans eğimini Marmara Üniversitesi Târih Bölümünde tamamladı. 1988-1996 yıllarında doktorasını New York’ta, Columbia Üniversitesi Orta Asya Araştırmaları Anabilim Dalında yaptı. Türkiye’ye döndükten ve dört yıl Marmara Üniversitesinde çalıştıktan sonra, 1999-2000 eğitim-öğretim yılında, Kazakistan’daki Ahmed Yesevî Üniversitesi’nin Çimkent şubesinde ders verdi. 2004-2007 yılları arasında Taşkent’te Kültür Müşâviri olarak görev yaptıktan sonra Marmara Üniversitesi’ne döndü ve 2009’da Profesör oldu. 2016-2018 arasında Târih Bölümü Başkanlığını yürüttü. Hâlen aynı üniversitede Genel Türk Târihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görevdedir. Başlıca eserleri: *Reform within İslam: The Tajdid and Jadid Movement among the Kazan Tatars (1809-1917); *Kadimle Cedid Arasında: Musa Cârullah; *Orta Asya Türk Târihi (ed.); *19. Yüzyıl Türk Dünyası, (ed.); *Çağdaş Türk Dünyası, (ed. İ. Kemaloğlu ile); *Sosyalizmden Türkçülüğe Kazanlı Ayaz İshakî; *Yusuf Akçura, Damolla Âlimcan el-BarudîTercüme-i Hâli; *Ötüken’den Kırım’a Türk Dünyası Kültür Târihi, (ed. İ. Kemaloğlu ile birlikte); *Doğu ve Batı Arasında Bir Tatar Mollası: Zahir Bigi’nin Hayatı, Romanları ve Seyahatnames; *İdil-Ural ve Türkistan’da Fikir Hareketleri: Dinî Islahçılık ve Ceditçilik; *Muallim, Muharrir, Müverrih: Yusuf Akçura.
Prof. Dr. İlyas KEMALOĞLU: 2001’de Marmara Üniversitesi Târih Bölümü’nde lisansını, 2003’te ‘Altın Orda – İlhanlı Münasebetleri’ başlıklı tezle yüksek lisansını ve 2008’de MSGSÜ’de ‘Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi’ başlıklı tezle doktorasını tamamladı. 2012’de doçent, 2017’de profesör oldu. Rusça, İngilizce, Farsça ve çeşitli Slav ve Türk lehçelerini bilen Kemaloğlu, 2004-2008 yılları arasında Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Rusya-Ukrayna Masası’nda görev yaptı. 2009-2012 yılları arasında Türk Târih Kurumu’nda çalıştı. 2009-2013 ORSAM’da Avrasya Danışmanı olarak görev yaptı. 2013-2020 yıllarında MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü Öğretim Üyesi olarak çalıştı. 2020 yılından itibaren Marmara Üniversitesi’nde görev yapmaktadır. 2013 ve 2018 yıllarında arka arkaya iki kez Türk Târih Kurumu Bilim Kurulu’na aslî üye seçildi. Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi adlı çalışması, 2011’de TTK Teşvik Ödülü’ne, 2019’da İlim Yayma Sosyal Bilimler Ödülü’ne lâyık görüldü. Başlıca kitap çalışmaları: *Moğolların Kafkasya Politikası; *Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi; *Rusların Gözüyle Türkler; *Altın Orda Hanlığı’na Ait Resmî Yazışmalar (A. Melek Özyetgin ile birlikte,); *Avrasya Fatihi Tatarlar (haz.); *Ötemiş Hacı, Çengiz-Nâme (haz.,); *Rus Elçi Raporlarında Astrahan Seferi (haz.,); *Türk Dünyasında Sürgün ve Göç, (ed. N. Sarıahmetoğlu ile birlikte, 2015); İkinci Dünya Savaşı ve Türk Dünyası, (ed. N. Sa- rıahmetoğlu ile birlikte, 2016); Avrasya’nın Sekiz Asrı: Çengizoğulları, (ed. H. Alan ile birlikte); Rus Genelkurmay Belgelerinde İkinci Abdülhamid ve Osmanlı Ordusu (haz. M. Bashanov ile birlikte); Atlas Tartarica, (çev.) 

KATKIDA BULUNANLAR

Dr. Öğr. Üyesi Abzal DOSBOLOV: 1988 yılında Kazakistan’ın Türkistan şehrinde doğdu. 201l’de Hoca Ahmet Yesevi Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 2014’te Yalova Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Millerlerarası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. 202l’de Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler bölümünde ‘Postkolonyal Teori Çerçevesinde Kazakistan’ın Kültür Politikaları’ adlı doktora tezini savundu. Ocak 2022 târihinden itibâren Hoca Ahmet Yesevi Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesi, Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Prof. Dr. Fırat PURTAŞ: 1994 yılında Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 1995 yılında aynı bölümde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Rusya Federasyonu Millî Eğitim Bakanlığı’nın bursunu kazanarak 1997-2000 yılları arasında St. Petersburg Devlet Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Fakültesi’nde yüksek lisans yaptı. Doktorasını 2004 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı. 2008 yılında doçent, Şubat 2014’te profesör oldu. 2009-2012 yılları arasında Gazi Üniversitesi Dış İlişkiler Ofisi Koordinatörü olarak çalıştı. 2008-2019 yılları arasında Milletlerarası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürüttü. UNESCO Türkiye Millî Komisyonu bünyesinde kurulmuş Kültürlerarası Yakınlaşma İhtisas Komitesi’nin üyesidir. Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin akademik yayını olan ve SSCI’de taranan Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi’nin editörüdür. Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İİBF Dekanıdır. Kazakistan Cumhuriyeti’nin Bağımsızlığının 25. Yılı devlet madalyası sâhibidir. İngilizce ve Rusça bilmektedir.

Dr. Öğr. Üyesi İbrahim KALKAN: ODTÜ Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarını tamamladı. Orta Asya târihi ve siyâseti konularında çeşitli makaleleri yayımlandı. İlgi ve uzmanlık alanları Orta Asya düşünce târihi, Orta Asyalı aydınlar, modernleşme hareketleri, Orta Asya bölgesi ile Rusya ve Çin arasındaki ilişkilerdir. Hâlen Kırklareli Üniversitesi, İİBF, Milletlerarası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Dr. İbrahim Kalkan’ın çok sayıdaki makalelerinin yanı sıra bir kitabı da yayımlanmıştır: Kazakistan’da Siyâsî Modernleşmenin Kökenleri (1822-1920).

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL: 1993’te Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 1995’te BÜ’de yüksek lisans çalışmasını, 2005 yılında da Ankara Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. 2009 yılında ‘Milletlerarası İlişkiler’ alanında doçent, 2014’te profesör unvanlarını aldı. ASAM, SDE, USGAM, YTSAM ve Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) gibi think tanklarda kurucu başkanlık, merkez müdürlüğü, enstitü başkanlığı gibi görevlerde bulundu. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Lâtin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) ders verdi. 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi ve Ankara Kriz ve Siyâset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak akademik çalışmalarını devam ettirmektedir.

Türk Dış Politikası, Orta Asya, Güvenlik, Jeopolitik ve Kriz Yönetimi başlıca çalışma alanlarını oluşturmaktadır. 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı ‘Türk Dünyası Hizmet Ödülü’, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından ‘2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü’ başta olmak üzere çok sayıda Millî-Milletlerarası ödüle lâyık görüldü.

Doç. Dr. Vügar İMANBEYLİ: Lisans ve yüksek lisansını târih alanında İstanbul ve Boğaziçi üniversitelerinde tamamladı. Doktora çalışmasını Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde yaptı. 2009-2020 yılları arasında İstanbul Şehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde çalıştı. Ekim 2020’den beri Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü öğretim üyesidir. Akademik ilgi alanı genel hatlarıyla post-Sovyet coğrafyada târih, siyâset ve mukayeseli dış politikadır. Ali Merdan Topçubaşı, Azerbaycan-Osmanlı İlişkileri 1918, Avrasyacılık: Rusya’nın Kimlik Arayışı, Azerbaycan’da Din ve Kimlik (Sevinç A. Özcan ile birlikte) isimli kitap çalışmalarının yanı sıra Rusçadan yaptığı tercümeleri (A. G. Dugin, Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım; N. S. Trubetskoy, Avrupa ve Beşeriyet; N. S. Trubetskoy, Rus Ben-İdraki; M. E. Resulzade, Pan-Turanizm ve Kafkasya Meselesi; Y. T. Gaydar, İmparatorluğun Çöküşü: Sovyetlerden Dersler) yayımlanmıştır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

DERKENAR

TÜRK DÜNYASI:                                                                                  ESÂRETTEN BAĞIMSIZLIĞA,                                                       BAĞIMSIZLIKTAN TÜRK BİRLİĞİ’NE

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Türk cumhuriyetlerinde alfabe ve dil; birlik için ‘olmazsa olmaz’ unsurdur. Moskova yönetimi her bir Türk topluluğuna ayrı bir alfabe dayatmıştı. Bağımsızlıktan sonra Özbekistan ve Kazakistan, alfabede yaptığı değişikliklerle, Rusya dönemindekini aratacak yeni bir yapılanmayı tercih etmiştir. Kırgızistan ise bölgenin en fakir ülkesi olarak henüz alfabe meselesini gündeme getirememiştir.

Etnik problemler ve Çin baskısı moral bozucudur.

En istikrarlı ülke Özbekistan; Taşkent, Buhara, Semerkant, Fergana gibi târihî şehirleriyle göz kamaştırıyor.  Bölgenin en zengin ülkesidir. Türkiye ile temaslar sık ve ümit verici olmakla birlikte Rusya’nın etkisi devam ettiğinden ümit edilen neticeler hayli uzaktadır.  

Her Türk Orta Asya Cumhuriyetleri’ndeki soydaşlarımızın varlıklarını nasıl devam ettirebileceklerini, nasıl güçlü hâle gelebileceklerini ve nasıl birlik olabileceklerini düşünmek ve fikir üretmekle vazifelidir.

Kasıt veya cehâlet sebebiyle ‘Azerî’, ‘Kazak’, ‘Kırgız’, ‘Özbek’ ve ‘Türkmen’ olarak anılan soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın varlıklarını koruyabilmek, daha huzurlu ve daha müreffeh bir gelecek inşa edebilmek için tek alfabeli, tek dilli olmaları; ticârî, sınâî, sosyal ve askerî birlikler oluşturmaları şarttır. Bu vazife Mustafa Kemal Atatürk tarafından:

Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idâresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sâhip çıkmaya hazır olmalıyız.

Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Mânevî köprülerini sağlam tutarak! Dil, bir köprüdür; inanç, bir köprüdür; târih, bir köprüdür.

Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü târihimizin içinde bütünleşmeliyiz.

İfâdeleriyle Türk milletine ve yöneticilerine tebliğ edilmişti.

Atatürk, 1 Aralık 1921 târihinde TBMM’nde yaptığı bir konuşmada ise Pan-Türkizm ve Pan-İslâmizm konusunda şu sözleriyle îkazda bulunmuştur:

Dünya yüzünde mevcut bütün dindaşlarımızın huzurlu ve refah içinde yaşamalarını isteriz. Fakat bu toplumun büyük bir imparatorluk hâlinde, bir noktadan sevk ve idâresini düşünmek istiyorsak, bu hayaldir…

Tek dilli, tek alfabeli ve daha güçlü ve topraklarını daha iyi koruyabilen bir Orta Asyalı, ister Özbek, ister Kırgız, ister Kazak… adına ne derseniz deyin böyle bir birliktelik nasıl olmalı ve nasıl korunmalı diye düşünmemiz gerekir.

Bu tebligat ve ikazın gereklerini en samîmi tarzda benimseyen ve sınırlı imkânlarına rağmen uygulamaya geçen tek kişi Prof. Dr. merhum Turan Yazgan olmuştur. (1938-2012) Câlib-i dikkattir: Henüz Sovyetler Birliği dağılmadan 1980 yılında kurduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı ile devletin yapmaya teşebbüs etme cesâretini bile gösteremediği büyük işleri üstlenmiş ve imkânlarının fevkinde hizmetler gerçekleştirmiştir.

***

Türk Birliği: Hayâlden İdeale ve Sonra Gerçeğe…

1992 yılında Ankara’da Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi gerçekleştirildi. 2006 yılındaki toplantıda Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Zirve toplantıları adının, ‘Türk Dili Konuşan Ülkeler Konseyi’ olarak değiştirilmesini teklif etti. Teklif, 3 Ekim 2009 târihinde Nahcivan’da; Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye Cumhurbaşkanlarının iştirakiyle yapılan toplantıda imzalanan anlaşma ile kabul edildi. Özbekistan 14 Eylül 2019’da Konsey üyesi, Macaristan ise gözlemci üye oldu.

12 Kasım 2021’de İstanbul’da yapılan toplantıda konseyin adı, ‘Türk Devletleri Teşkilâtı’ olarak değiştirdi. Teşkilâtın Genel Sekreterliği İstanbul’dadır. Türkmenistan Teşkilata gözlemci üye olarak dâhil oldu.

Teşkilâtın; ‘Milletlerarası Türk Kültürü, Türk Devletleri Parlâmenterleri… gibi organları vardır.

03 Kasım 2023 târihinde İstanbul’da gerçekleştirilen toplantıda; teşkilat üyeleri arasında vize işlemlerinin kolaylaştırılması, ‘Türk Yatırım Fonu’ oluşturulması, ‘Alfabe Birliği’nin sağlanması gibi temennilerde bulunuldu.

Gönül arzu eder ki: Bu temenniler; Avrupa Birliği’nde olduğu gibi ‘Şengen Anlaşması’ benzeri bir düzenleme ile vize sistemi tamamen kaldırılsın.

Birlik üyeleri arasında gümrük birliği kurulsun.

Üye ülkelerde üretim maksatlı sıfırdan sanayi tesisleri kuracaklara verilmek üzere güçlü bir fon teşkil edilsin.

Bunlar şimdilik hayâl olmakla birlikte, birkaç sene içerisinde ideal hâline getirilirse hakikate dönüşmesi kolaylaşır.

Akıl ve mantık bunu gerektirir. 

Birlik budur. 

Güç bundadır. 

Huzur ve refah ortamı böyle sağlanır.