7.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 198

Üsküdar’ın Dost Işıklarıyla Aydınlanma

Bir yerlere davet edilmek, konuşmak, zaman ve enerji açısından yorucu tabii… Fakat bir yararı var. İnsana kendi birikimini gözden geçirme fırsatı veriyor. Daha doğrusu, gözden geçirmeye zorluyor! Görücüye çıkıyorsunuz. Açık, eksik gedik olmamalı. İşte bu yüzdendir ki yirmi yıl boyunca verdiğim dersi, yirmi birinci yılda verirken bile bir daha, bir daha gözden geçiririm ve her seferinde de epey bir ekleme-çıkarma yaparım.

100. yılında Türkçülüğün Esasları’nı hazırlarken de meslektaşlarımın tebliğlerini dinlerken de çok sayıda “aydınlanma” vuku buldu. Hani Hristiyanların epiphany dedikleri şey. Galiba bunlardan birkaçını yazacağım. Ama art arda değil.

Bu yazım, milliyet sosyologlarından Benedict Anderson’la Yahya Kemal ilişkisine dair. Bu iki zat birbirini hiç tanımadı. Muhtemelen yekdiğerinden haberleri bile yoktu. Fakat haberlerinin olmadığı bir ilişkilerini keşfettim.

Milliyet, görmeden sevmekmiş

Benedict Anderson, modernist milliyetçilik teorilerinden birinin sahibidir. Modernistler, milletin ve milliyetçilik duygusunun modern çağın, endüstri çağının bir ürünü olduğunu iddia eden gruptur. Modernist millet teorileri de bugün epey eskidi. Fakat modernistlerin millet teşekkülü hakkında söyledikleri bütün bütün yabana atılacak şeyler değil.

Anderson, Hayal Edilen Cemaatler kitabında, milliyet duygusunun basın kapitalizmiyle doğduğunu söyler. Basın ortaya çıkmadan, Avrupa’nın dünyadan pek haberi olmayan köylüsü, bilse bilse kendi köyünü ve komşu köyleri bilirdi. Mesela Alman köyündeyse ve çevresinde sadece Alman köyleri varsa, Alman’ın ne demek olduğunu pek hissetmezdi. Ama kitaplar, dergiler ve gazeteler gelmeye başlayınca ne görsün! Hamburg’da, Frankfurt’ta, Berlin’de tıpkı kendisi gibi insanlar var. Buna karşılık St. Petersburg’da başka, Paris ve Londra denilen şehirlerde başka türlü insanlar yaşıyor… “İşte” diyor, Anderson, mealen, “Biz duygusu böyle doğdu. O köylünün de, başkalarının da kafasında ‘biz’, ‘bizim’ dedikleri bir hayalî cemaat doğdu.”

Marksist bir İrlanda milliyetçisi

Gerçekten de milliyet, bu “biz” duygusudur. “Biz”, bazı coğrafyalarda gerçekten basın kapitalizmini beklemiş olabilir. Fakat her yerde böyle olmaya mecbur değil. Nitekim başka bir sosyal bilimci, Azar Gat, “Devletin olduğu her yerde millet vardır.” der ve eski Çin’den eski Mısır’a kadar iddiasını belgeler. Basın kapitalizmi olmadan da oluyor. Fakat Anderson’un “hayal edilen cemaat” kavramı değerlidir.

Kavram ve kitap Türkçeye maalesef yanlış çevrildi. Imagined Communities’deki ‘imagined’, hayalî değil hayal edilen demektir. Hayalî olsaydı yazar, ‘imagined’ değil ‘imaginary’ derdi. Kitabı, kapağını açmadan okuma alışkanlığı sahipleri, Anderson’un milliyetçilik karşıtı olduğunu zannedebilir. Öyle ya bak, millet hayalî imiş! Hâlbuki Anderson, milliyetçiliğin ruhunu, o bağlayıcı “biz” hissini anlatır. İnsanların hiç görmediği ve belki ömürleri boyunca hiç görmeyecekleri millettaşlarına besledikleri sevgiden, bağlılıktan söz eder. Benedict Anderson Marksist’ti fakat koyu bir milliyet sevdalısı, koyu bir İrlanda milliyetçisiydi. Anderson’un milliyetçilik hakkında yazdıkları, başka bir yazımın konusu olsun.

Yahya Kema’in hayal edilen cemaati

Gökalp’in milliyet duygusu hakkında söylediklerini yeniden okurken aklıma Anderson ve onun hayal edilen cemaatleri geldi. Sonra bir ışık çaktı! Bu kavramı başka bir yerden hatırlıyordum! Başka bir milliyetçinin, Yahya Kemal Beyatlı’nın Üsküdar’ın Dost Işıkları‘ından. Bir daha okuyun:

Ötmekte fecre karşı horozlar birer birer;
Geçtikçe her dakika belirmektedir seher.

Bilmem kaçıncı fecri vatan toprağında, biz,
Görmekle şimdi bir yaşatan vecd içindeyiz.

Etrafı okşuyor mayısın tâze rüzgârı
Karşımda köhne Üsküdâr’ın dost ışıkları…

Kimlersiniz? Ya bağrı yanık kimselersiniz!
Yâhut da her sabah uyanık kimselersiniz!

Dünyâ yüzünde, bir sefer olsun, tanışmadan
Öz çehrenizle sizleri görmekteyim bu an.

Sizlersiniz bu ân’ı ışıklarla Türk eden!
Eksilmesin şu mutlu şafaklar bu ülkeden!

Gönlüm, dilim, kanım ve mizâcımla sizden’im;
Dünya ve âhirette vatandaşlarım benim.

Hiç görmediğimiz ve belki de hiç görmeyeceğimiz millettaşlarımıza duyduğumuz “biz” hissi. Bağlılık. Rahmetli Dündar Taşer, son beyit için, “Benim millet tarifim.” derdi.

Kendi Gök Kubbemiz’in, pek hoş yeni bir baskısı çıkmış. Bende iki tane var ama bu yenisini de alacağım. Şu anda fark ettim: Kendi Gök Kubbemiz de “biz” demek değil midir? Oradaki “kendi” kelimesi de hayal ettiğimiz cemaat, yani millet değil mi? Yahya Kemal, hayal ettiği cemaatin üstüne bir de gök kubbe hayal etmiş. Dediği gibi: İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

Değerlerini Korumayan Muhafazakârlar

Karar Gazetesinde İbrahim Kiras Muhafazakârlığımız da bu kadar!” başlıklı bir yazı yazdı. “İstanbul’un ikonik yapılarından, basın tarihinin simgelerinden, şehrin hafıza nesnelerinden” biri olan Tercüman Gazetesi binasının yıkılması üzerinden “muhafazakarlığımızı” sorgulayan bir yazı idi.

2010’da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun kararı ile korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmiş olan Tercüman Gazetesi binasının, 2 sene sonra bu tescil kaydı kaldırılmış. İBB’nin “tescil durumunun yeniden değerlendirilmesi” talebi üzerine çalışmalar devam ederken bina (yerine otel ve rezidans yapılmak üzere) yıktırılmış.

“Tercüman gazetesi bu ülkedeki sağ siyasetin ve ‘muhafazakâr’ aydınların tarihinde çok önemli yeri olan bir kurum. İstanbul’un hafıza mekanlarından biri olan ikonik binasının korunmasını” isteyen ve yıkıma karşı çıkanların sadece “Solcu Mimarlar Odası ile ‘CHP’li belediye’ olması ilginç.  “Sağcılar ve muhafazakârlar seslerini çıkarmıyor.”

Bu tespitleri yapan İbrahim Kiras kendisini “muhafazakâr” olarak tanımlayan zümrenin, aslında tarihi değerlerimizi ve zenginliklerimizi korumak gibi bir derdi olmadığına dair örnekler veriyor. Ve şu önemli sonuca ulaşıyor:

“Türk toplumu geneli itibarıyla muhafazakâr bir toplum değil aslında. Geçmişin değerini bilen, köklerine sahip çıkma duyarlığına sahip olan insanlar değiliz biz.”

***************************

Cehalet ve Hırs

“Eskisini yıkıp yenisini yapmak” kültürümüzün iki sebebi olduğunu düşünüyorum.

İlki rant hırsı. Tercüman binası örneğinde 19 bin 344 metrekarelik 5 katlı bina yerine bu binayı kuşatmış 20 katın üzerindeki binalardan dikmek. Böylece çok değerli hale gelmiş arsaya 10 katı, 100 katı kapalı alana sahip binalar dikerek büyük kârlar elde etmek isteniyor. Semt yeşil alansız çirkin beton yığınları haline gelmiş, insanlar gökyüzünü bile göremez olmuş ne gam? Müteahhitler ve arsa sahipleri milyarlar kazanıyor ya.

İkinci sebep cehalet ve kültürsüzlük. Önceki yapıların tarihi ve sanat değerlerini bilmeyenlerin “modern ve kullanışlı” bina yapma hevesi ile de değerlerimiz yıkılıyor.

****

Selçuklu Devleti döneminde Türk hakimiyetine geçen, Osmanlı Devleti’nin en eski yerleşim yerlerinden olan, tarihi bir ilçemize gitmiştim. Burada gezebileceğim tarihi ve kültürel değeri olan eserleri sordum. Bırakın Selçuklu öncesi medeniyetlerle ilgili, Türk hakimiyetinde olan dönemlerle ilgili olarak da “Böyle bir eser yok, hepsi yıkıldı” cevabını aldım. Bu kadar eski bir ilçede bir taş köprü ve bakımsız bir türbe haricinde eser kalmamış.

En son ilçe merkezindeki meydanda var olan küçük bir tarihi camiyi kasaba halkı gece izinsiz olarak yıkmış. Yerine daha büyük, benzerlerini her yerde gördüğümüz, hiçbir sanat ve estetik değeri olmayan bol çinili bir cami yapmışlar.

Bu yıkıp yapmalarla kasaba halkı iyi şeyler olduğunu sanıyor. Ama pırlanta değerindeki ilçelerini tarihsel dokunun cazibesinden ve hafızadan mahrum ilkel bir kasaba haline getirdiklerinin farkında değiller.

***************************

Antik Eserler ve Arşivlerimizi De Koruyamadık

Cehalet ve hırsın birleşimi ile değerlerimize yapılan başka ihanetler de var. Mesela bir bölgede eski bir medeniyete ait eserler çıkmaya başladığında “antika” ve “tarihi eser kaçakçılığı” işiyle uğraşan birileri gizli ve kaçak kazılar yaparak, çıkan eserleri uluslararası iş yapan çetelere satıyorlar. Böylece kısa yoldan zengin olmayı tercih ediyorlar.

1871-1881 arası Bergama’dan çıkarılan, Zeus Tapınağı, Gymnasium ve Traianus Tapınağı dahil, muhteşem eserlerin bir kısmı izinsiz ama çoğu 2. Abdülhamid’in “müsaade-i mahsusası” yani özel izni ile Almanya’ya götürüldü. Oysaki 1869 Asar-ı Atika Nizamnamesine göre, eski eserlerin yurtdışına çıkarılması yasaktı.

“Zeus Sunağı ve yanında götürülen daha pek çok nadide eser için toplamda 40.000 Frank ödenmiştir.” Bu âsar-ı atikaya değer biçilemeyeceğinin farkında olunmakla birlikte, Osmanlı mali açıdan sıkıntıda olduğu dönemde Almanya’nın bu teklifini reddetmemiştir.”

Bu tarihi değerlerimizi satan Padişah 2. Abdülhamid’i muhafazakâr kesimin “ulu hakan” olarak yüceltmesi de ilginçtir.

Yine 1871’de Çanakkale’den Atina’ya kaçırılan Troya hazineleri ile farklı tarihlerde müzelerimizden, cami ve türbelerden çalınan ve dünyanın önemli müzelerinde sergilenen tarihi eserlerimizi de unutmamak gerekiyor.

Biz bu değerleri muhafaza etmeyi beceremedik. Çünkü bu kaçakçılıklarda rol alan ama en küçük payı alanlar da içimizden birileri idi.

Bu yüzden ülkemizdeki antik servetler Avrupa’ya kaçırıldı.

Oysaki bu zenginlikler bulunduğu yerde muhafaza edilse nesiller boyu tarihi hafızası olan yerlerde yaşayan halkın ufku daha açık olacaktı. Bu zenginliklerin muhafazası halinde yöre halkı nesiller boyu daha zengin ve daha güzel şehirlerde yaşıyor olacaktı.

****

Bir dönem okkası 3 kuruşa kâğıt hamuru yapılmak üzere Bulgaristan’a satılan 30-50 ton ağırlığındaki Osmanlı arşivini de hatırlayalım. Bugün Sofya Kütüphanesi’nin en nadide, en muteber eserlerini oluşturan bu eserlerin kopyaları daha sonra Türkiye’ye getirildi. Bugün, Bulgaristan Milli Kütüphanesi Nadir Eser Departmanı’nda Osmanlı Devleti’ne ilişkin bir milyona yakın arşiv belgesi bulunuyor.

Zaman zaman müzelerimizde, tarihi saray ve köşklerimizde, köklü kütüphanelerimizde bulunan çok değerli mücevher, eşya ve kitap gibi eserlerden bir kısmının sahteleriyle değiştirilmiş olduğuna dair haberler okuyoruz. Doğruysa korkunç şeyler bunlar.

Bu değerlerimize bile sahip çıkamıyorsak cahil ve hırslı işbirlikçiler sayesindedir.

***************************

Koruyamadığımız Diğer Değerlerimiz

Koruyamadığımız değerler o kadar çok ki…

Ormanlarımız, denizlerimiz, göllerimiz, akarsularımız… Havamız, suyumuz, tarım arazilerimiz…  

Ahlaklı, erdemli, toplumu önceleyen insan yetiştiren eğiticilerimiz…

Cumhuriyetin temel değerlerini yaşatan kurumlarımız, milli duygularımız ve düşüncelerimiz…

Bilim adamlarımız, sanatçılarımız, yurtdışına kaptırdığımız iyi yetişmiş doktorlarımız, mühendislerimiz ve diğerleri…

Birbirimize olan sevgimiz, saygımız ve bağlılığımız…

Ahlakımız, aklımız ve vicdanımız…

Hiçbir değerimizi yeterince muhafaza edemedik, edemiyoruz.

Hem de en çok, sözde “muhafazakâr, yerli ve milli” iktidarlar döneminde…

Karikatür Ciddi Bir İştir

Benim gibi sıradan insanların karikatür takipçisi haline gelmesinin hikâyesi hemen hemen aynıdır. Bizden önceki jenerasyonun karikatür vizyonu Gırgır’la bizim jenerasyonun da Leman’la gelişmiştir. 2000’li yıllarda Uykusuz bu bayrağı devraldı. Son dönemde ise Umut Sarıkaya tek başına ve binbir zahmetle Naber Dergisi’ni çıkartıyor. Helal olsun.

Mizah son derece ciddi bir iştir. O kadar ciddi bir iştir ki yanlış veya beceriksiz bir kişinin eline geçtiği zaman o kişiyi soytarıya çevirir. Mizahın şakaya gelecek bir yanı yoktur sizin anlayacağınız.

Karikatür de son derece ciddi bir iştir.

Karikatür sadece mizah için yapılmaz. Öyle karikatürler vardır ki yüzlerce sayfa kitabın veya saatlerce süren bir sinema filminin veya video kaydının anlatamadıklarını sadece bir sayfalık çizimde anlatır. En iyi hatiplerin bile saatlerce konuşarak anlatamadıklarını birkaç basit (!)çizgiyle beyinlere nakşeder.

Karikatürün ne kadar ciddi bir iş olduğunu en iyi bilenler, bir karikatür nedeniyle yargılanan ve önümüzdeki Cumartesi günü (23 Aralık) konuk edeceğimiz Murat Yılmaz ile o dönemki Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanımız Sayın Av. Ruhittin Sönmez’dir.

Şehrimizin ve hatta ülkemizin bu iki değerinin yargılanmasının sebebi herhalde mizahi anlayışlarının birilerince beğenilmemesi değildi.

Murat Yılmaz bir karikatür çizmişti, çizdiği karikatür Kocaeli Aydınlar Ocağı sitesinde yayınlanmıştı ve bu karikatürde anlatılan o vurucu gerçek birilerinin midesine fena oturmuş, hazımsızlık, gastrit ve kabızlığa sebep olmuştu.

Görüldüğü üzere karikatür o kadar ciddi bir şey ki aynı karikatür kimi insanın vücudunda endorfin salgılanmasına, beynindeki fosfor oranının artmasına, kan dolaşımını ve şeker dengesini bir düzene girmesine neden olurken kimilerinin de tahlil sonuçlarındaki tıbbı verilerinin olumsuz görünmesine neden olmaktadır.

Esasında karikatür öyle ciddi bir iştir ki, tıpkı turnusol kağıdı gibi bir insanın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu mu tahlil edip ortaya çıkarmaktadır.

İşte bu nedenlerden dolayı, biz de Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak önümüzdeki Cumartesi (23 Aralık) günü dünyaca ünlü karikatüristimiz Murat Yılmaz’ı ağırlayacağız. Murat Yılmaz hem konuşmasıyla hem de sergilenecek olan karikatürleriyle etkinliğe damgasını vuracak.

Neden Karikatür?

Ülkenin ve dünyanın pek çok problemi varken bizim karikatür ve mizah konulu bir etkinlik düzenlememizi eleştiren dostlarımız var. Canları sağ olsun. Ancak haksızlar. Biz karikatür konusunu ve konuğumuzu özellikle tercih ettik. Şöyle ki;

Öncelikle önümüz yılbaşı ve insanımızın bu yılbaşı döneminde ülkemizi ve dünyayı saran problemler deryasında boğulurken farklı bir konu konuşarak bir anlık teneffüs etmelerini istedik.

İkincisi yukarıda da ifade ettiğimiz üzere karikatür sadece mizah için yapılan bir sanat değildir ve dünyadaki pek çok ciddi problemi tek sayfalık bir karikatürle son derece vurucu bir şekilde beyinlere işleyebilirsiniz.

Üçüncüsü Türkiye’de refahın artması, kamu hizmetlerinin kalitesinin yükselmesi, ülkenin uluslararası dengede dengeyi belirleyen bir süper güç haline gelebilmesi için bizim bir Türk Rönesansı’na ihtiyacımız var. Takdir edersiniz ki Rönesans dediğiniz şey sanatçılarla ve gerçekten yetenekli sanatçılarla gerçekleşebilir. Bu hususa dikkat çekmek istedik.

Neden Murat Yılmaz?

Bize en çok sorulan sorulardan biri de neden başka bir karikatürist mesela Selçuk Erdem, mesela Umut Sarıkaya vb.değil de Murat Yılmaz’ı davet ettiğimiz.

Bir kere Murat Yılmaz da en az diğer isimler kadar tanınan ve karikatürleri sosyal medya başta olmak üzere pek çok platformda yayınlanan, paylaşılan bir karikatürist. Ve en önemlisi çizgilerine bakıldığı zaman bu çizginin Murat Yılmaz’a ait olduğunu sıradan insanı bile anlayabileceği özgün bir karikatürist.

İkincisi, iftiharla belirtiyorum ki Murat Yılmaz Kocaeli Aydınlar Ocağı’mızın bir üyesi. Böyle değerli bir üyemiz varken başkasını davet etmeye ihtiyacımız yok. Zaten böyle bir isim varken başkasını davet etmemiz çok ayıp olur.

Üçüncüsü ve belki de bu sebep aslında birinci olmalıydı, Murat Yılmaz doğma büyüme İzmitli. Tüpraş’tan emekli bir işçi. Hala İzmit’te yaşamaya devam ediyor. Şehrimizin böyle bir değeri varken dışarıdan bir isim davet etmek bu şehre karşı yapılmış çok büyük bir ayıp olurdu.

Murat Yılmaz’ı yıllar önce anlattığımız başka bir köşe yazısı var. O yazının linkini şuraya derc ediyorum, merak edenler bir zahmet okusunlar. (*)

Hülasa, 23 Aralık 2023 Cumartesi günü saat 15:00’de Fuar İçi Sivil Toplum Merkezi’nde harika bir organizasyona ev sahipliği yapacağız. Bu organizasyonun katılan herkesin ufkunu açacağı, hayata bakış açısını değiştireceği ve bundan sonra daha üretken bir insan olmak için çaba gösterme motivasyonu kazandıracağı konusunda kendimize güveniyoruz.

Hangi yaş grubundan olursa olsun sıradanlıktan ve problemlerin getirdiği baskı içinde yaşamaktan sıkılan tüm bireyleri bu programa davet ediyoruz.

Gelen herkes, hiçbir kazanım elde etmese bile hiç olmazsa bu şehrin ve bu ülkenin bir değeriyle aynı şehirde yaşıyor olmanın mutluluğunu yaşayacaktır.

Vesselam…

(*)https://kocaeliaydinlarocagi.org.tr/karikaturist-murat-yilmaz/

Üç Dergi

1-ALKIŞ

Kahramanmaraş Kültür ve Sanatevi’nin yayın organı olan Alkış Dergisi’nin ilk sayısı Mayıs 2002’de ‘Aylık Kültür Sanat ve Düşünce Dergisi’ tanıtımıyla, kültür hayatına kazandırıldı. 

19 X 27 Cm. ölçülerinde, tek renk baskılı kuşe kapak içerisinde birinci hamur kâğıda basılı, kapak dâhil 16 sayfalık derginin ilk sayısındaki künyesi şöyle idi: Sâhibi: Oğuz Alp Paköz. Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Nihat Yücel. Yayın kurulu: Oğuz Alp Paköz, Nihat Yücel, Haydar Okur, Ayşegül Taşkın, Ömer Kaya, Ahmet Temizyürek ve Sıddık Özer’den oluşuyordu.  

Derginin kısa sunuş yazısı, Oğuz Alp Paköz imzâsını taşıyor:

Alkış çok eskiden duâ mânâsında kullanılırdı. Duâ ile dâvâ aynı kökten türemiştir ve dâvâ, dilek demektir. Özdil Yayın Grubu olarak kültür-sanat ve edebiyat dergimizin adını ‘Alkış’ koyunca bu açıklamayı gerekli bulduk.

Kahramanmaraş yazar ve şâir yönünden çok şanslı. Ama sanatkârlarımız ya bir gurubun içinde kendilerini bağımlı buluyorlar veya kendilerini ferdî hürriyet içinde görüyorlar. Buna biraz da sanatkâr duyarlılığı eklenince karşımıza parça parça bölünmüş bir görüntü çıkıyor.

Alkış birleştirici ve bütünleştirici bir düşünceyle yola çıkıyor. Bu konuda ne kadar başarılı olur, bunu ileride göreceğiz. Herkese ve tabiata; sevgiyle, hoşgörüyle bakıyoruz. Okurlarımızın yanında; yazın serin bir soluk, kışın sıcak bir yuva gibi olmak istiyoruz. Baharlarda fışkıran esin, coşan gönül, bağlayan bir yürek olmak istiyoruz.

Dileğimiz bu, beklentimiz bu. Sevginiz gür, yüreğiniz hür olsun.

Ön kapağın iç kısmında Şeref Abken imzalı yazıdan seçilmiş cümleler:   

*Türk Milliyetçiliği, bütün vatandaşlarımızı ve milletimizin tamamını kucaklayan bir kavramdır. Bütün vatandaşlarımız Türk Kültürü ve Türk Ülküsüne, bağlı kalarak, Türk milletini her şeyin üstünde tutmak demek olan Türk milliyetçiliğini benimsemek hakkına ve görevine sâhiptir.

*Bütün Türk Vatandaşları olarak, bir yandan Cumhuriyetimize, Demokrasimize, Ülke bütünlüğümüze, Millet bütünlüğümüze, Ordu-Millet beraberliğimize ve Atatürkçülüğe hep birlikte bağlı kalacağız. Öte yandan da, bu müesseselere karşı girişilecek yıkıcı ve bölücü görüşleri, faaliyetleri hep birlikte reddedeceğiz.

*Aramızdaki görüş ve pozisyon ayrılıklarımız ne olursa olsun, bu millî beraberliği benimsemek şartıyla hepimiz Türk Milliyetçisi olacağız ve bu Millî berâberliği benimseyen her Türk vatandaşını Türk milliyetçisi kabul edeceğiz. Hürriyet ve demokrasi prensiplerine uygun bulunan ve milletimizin tamamını kucaklayan Türk Milliyetçiliği budur.

Dergideki diğer yazıların başlıkları ve yazarları: *Tutkular her gün tâzedir: Haydar Okur. *Karacaoğlan’ın Haleb, Maraş, Elbistan Yolu: Ömer Kaya. *Sen yoksun ve olmayacaksın: E. Metehan Mutlu. *Yarına savaş açalım: Sibel Handan Küçükdevlet. *Düşünce Tarihinde Tanrı Meselesi (Kitap tanıtımı): Ali Büyükçapar.

Şehir estetiğine ve kültürüne de ilgi duyan şiir ağırlıklı Alkış Dergisi’nin ilk sayısındaki şâirler: Ârif Eren, Bahaeddin Karakoç, Hasan Erderha, Oğuz Alp Paköz, Nihat Yücel, Ayşegül Taşkın, Günay Özdeniz, Sıddık Özer ve Cevdet Alperen.

Alkış Dergisi Dr. Oğuz Paköz yönetiminde çok muntazam olarak 22 yıl boyunca yayınlanarak 127. sayıya ulaştı.

6 Şubat 2023’te dokuz saat arayla meydana gelen, 7,8 Mw  ve 7,5 Mw  büyüklüklerindeki iki depremde Tıp Doktoru Oğuz Alp Paköz şehit olarak ebedî âleme intikal eti. Hayrü’l halefi sevgili kızları Aslıhan Ece, Neslihan Ece ve İsmihan Ece, depremin sebebiyet verdiği dayanılmaz acıların ıstırabı devam ederken, merhum ve mağfur sevgili babalarının Kahramanmaraş’ın edebiyat severlerine armağanı olan Alkış Dergisi’ni mahzun hemşehrilerine yeniden kazandırma kararı aldıl. Uzun yıllar derginin Genel Yayın Yönetmeliğini üstlenmiş olan Serdar Yakar, dergi yazarlarından Şaban Sözbilici, Ali Büyükçapar, Mehmet Uysal ve diğer vefalı dostlar yardımcı oldular ve dergi, Haziran 2023’te 128-129. sayılarla yeniden yayın dünyasına kazandırıldı. Böylece kızları ve dostları, merhumun ruhunu şad ettiler.  64 sayfalık bu sayıda; Oğuz Paköz dostu şâir ve yazar 37 kişinin Dr. Paköz hakkında kaleme aldığı şiir ve makaleler bulunuyor.

Derginin 130. sayısı Temmuz-Ağustos 2023’te, 131. sayısı ise Eylül-Ekim 3023 döneminde okuyucu ile buluşturuldu. Son iki sayının arka kapak iç sayfasında Oğuz Paköz’ün hiç ihmal etmediği şekilde bir Kahramanmaraş türküsünün notaları ile birlikte sözleri yer alıyordu.

Serdar Yakar’ın yazısı Kahramanmaraş’ın deprem sonrasındaki durumunu, yetkililere feryat şeklinde duyuruyor:

Sevgili dostlar; yıkık kent Kahramanmaraş’tan bir kez daha selâm gönderebilmenin, gönderilen selâmları alabilmenin kıvancı ile mutluyuz. Yaralarımız henüz çok taze… Geçen zaman yaralarımızı saracak ümidindeydik ama olmadı. Yıkılıp öldüğümüz gün ‘Yaşanacak ne varsa yaşadık bitti.’ sanmıştık. Yanılmışız. Gün geçtikçe acılar daha bir depreşti. Dostlar daha bir aranır oldu, ayrılık daha bir hissettirdi kendini. Gözpınarları kurudu, titremeler sardı her bir yanı. En küçük bir sarsıntı korku oldu çocuklara…

Bunca yıkılmışlığın arasında mutluluğa giden yolları aramadık değil. Hayat devam ediyor çünkü. Bebekler doğuyor, düğünler yapılıyor, vefatlar oluyor. İçten yıkık da olsak bunu gizlemeye, tebessüm ile örtmeye çalışıyoruz.

ALKIŞ DERGİSİ:

Cumhuriyet Mahallesi, Gaziosmanpaşa Bulvarı Ukde Sitesi B Blok Kat: 8 Nu: 19 Onikişubat Kahramanmaraş. Telefon: 0.533-330 19 97  e-posta: alkisdergisi@yahoo.com  // www.alkisdergisi.com.tr 

 2-KARDAŞLIK

Kerkük Vakfı’nın yayın organı olarak:  İstanbul’da, Ocak 1999’da, ‘Kültür, Sanat, Edebiyat ve Folklor Dergisi’ tanıtımı ve üç ayda bir yayın programı ile kültür dünyamıza kazandırıldı. 

20 X 28 santim ölçülerinde, renkli baskılı karton kapak içerisinde birinci hamur kâğıda tek renkle basılı 80 sayfalık dergideki önemli yazıların Latin harfleriyle İngilizce ve Arap harfleriyle yazılmış Türkçe metinleri de veriliyordu.

Birinci sayıda derginin künyesi şöyleydi: Kerkük Vakfı adına İmtiyaz Sâhibi ve Yazı İşleri Müdürü: İzzettin Kerkük. Editör ve Genel Koordinatör: Suphi Saatçi. Yazı Kurulu: Kemal Çapraz, Aydil Erol, Erşat Hürmüzlü, Habib Hürmüzlü, İzzettin Kerkük, Rabia Kocaman, Mâhir Nakip, Salah Nevres, Acar Okan, Ömer Öztürkmen, Suphi Saatçi, İhsan S. Vasfi ve Rifat Yolcu.

Kardaşlık veya Çalınan Okulumuz’ başlıklı sunuş yazısında, Prof. Dr. Suphi Saatçi, dergi hakkında şu bilgileri veriyor:

Her şeyden önce, dergimizin bu ilk sayısı ile sizlere sıcak bir merhaba diyoruz. Kardaşlık Dergisi’nin bütün camiası adına, saygı ve sevgilerimizi sunuyoruz.

Kardaşlık adıyla elinize ulaştık; öyleyse sormak hakkınız, niçin Kardaşlık ?

 Irak Türklüğünün kültür târihinde önemli yeri olan Kardaşlık Dergisi, 1961 yılının Mayıs ayında Türkmen Kardaşlık Ocağı tarafından Bağdat’ta yayın hayatına başlamıştı. Bu dergi, Irakta Telafer’den Mendeli’ye kadar uzanan ve geniş bir bölge üzerinde yaşayan Türkmenlerin dilini, dünya görüşünü, edebiyatını, kültürünü, sanat ve folklorunu bütün zenginliği ile yansıtan bir muhtevaya sâhipti. Dergi ayrıca Irak’ta günümüze kadar yayınlanmış Türkçe süreli yayınların en olgunu kabul edilmiştir. Irak Türkmenlerinin âdeta kimliği olan Kardaşlık, aynı zamanda edebiyatımıza büyük isimler kazandıran bir okul niteliğinde idi. Uzun süren yayın hayatı neticesinde, Iraktaki Türk varlığının en kıymetli koleksiyonu sayılır.

 Kardaşlık, sâdece Irak sınırları içinde tanınmış bir dergi de değildi; sınırları aşarak, Türkiye’de, Azerbaycan’da ve İran’ın Türkçe konuşulan bölgelerinde tanınmış, sevilmiş ve aranan bir dergi olmuştu. Türkiye’de birçok edebiyatçının ilgisini çeken bu dergi, ölümsüz Bayrak şâirimiz Ârif Nihat Asya hocanın da iltifatını kazanmıştı. Rahmetli Ârif Nihat hoca Kardaşlık Dergisi’ne doğum yıldönümü hediyesi olarak, şu dörtlüğü armağan etmişti:

Tashîhine baskısına Kerküklü kardeşler bakar

  Tattırır tadarım onda horyatların tadını

   Sınır demez yasak demez ırak demez gelir bana

  Kerkük’te bir dergim var ‘Kardaşlık’ koydum adını

Dergi, Irak İhtilal Komuta Konseyi’nin kararı ile kapatıldı, hakkımız gasbedildi. Bu düşüncelerle, Vakfımız tarafından yayınlanan dergiye Kardaşlık adını vererek, bizden zorla alınan bu okulun hatırasını gurur ve şerefle yaşatmak istedik. Ona karşı duyduğumuz saygıyı, bu şekilde göstermeğe çalıştık.

 Elinizdeki derginin, tek ve biricik gayesi Irak Türkmenlerinin dâvâsına hizmet etmektir. Çizgimiz; ilkeli, seviyeli ve sâdece doğruluk ve hakkaniyet ölçülerine bağlı yayın yapmaktır. Bu anlayışla, çizgimize yaklaşan herkese, gönlümüz ve kucağımız açıktır. Sevgi ve samîmiyet temeli üzerinde yükselen dâvâların, mutlaka hedefine ulaşacağına inanıyoruz.

Kardaşlık Dergisi,  100. sayının yayınlandığı zaman diliminde, Türkiye’nin ve dünyanın gündemde olan Filistm Meselesi ile alakalı olarak ‘Kerkük Vakfı’ imzalı bir ‘Duyuru’ yayınlamıştır:

Filistin halkının son günlerde mâruz kaldığı korkunç saldırılar, özellikle Gazze’ye havadan yağdırılan bombalar, büyük bir insanlık dramına dönüşmüştür. Şehirde yaşayan silahsız, mâsum ve savunmasız insanlara karşı girişilen bu korkunç katliamı şiddet ve nefretle kınıyoruz.

Hastane ve okul gibi savaş zamanlarında bile hedef alınmayan binalara yapılan bombalı saldırıları meşru gösterecek hiçbir gerekçe olamaz. Kadın, çocuk, hasta ve yaralı sivil insanların kaldığı binaların bombalı saldırılarda hedef alınması, İsrail Devletinin savunmak amacı ile davranmadığı, korkunç bir intikam duygusu ile hareket ettiğini gösteriyor.

Böyle bir vahşet, Birleşmiş Milletlere üye bir devlet tarafından değil, ancak ve ancak gözü dönmüş terör örgütleri tarafından işlenir. Bütün Türkmeneli toplumunu üzüntüye sevk eden bu vahşetin bir an önce durdurulması ve dünyâ kamuoyunun yeni fâcialara yol açılmadan insanlık dışı saldırılara set çekmesini için sesleniyoruz.

Bu korkunç saldırılarda şehit düşen masun Filistinlilere Allah’tan rahmet diliyoruz.

Derginin Editörü ve Genel Yayın Yönetmeni Yüksek Mimar Suphi Saatçinin estetik anlayışı ile hazırlanan Kardaşlık Dergisi, gönüllere olduğu kadar gözlere de hitap ediyordu. Hazin bir tecellidir ki Dergi, Ekim-Aralık 2023 döneminde yayınlanan 100. sayısı ile gönlümüzü ve gözlerimizi mahzun bırakarak, aşağıdaki vedâ mesajı ile yayın hayatımızdan çekiliverdi:

Matbuat dünyâsında meydana gelen gelişmeler, mâruz kaldığımız bütün baskı ve zorlamalara rağmen derginiz Kardaşlık, 25 yıl boyunca direnmiş ve yeni dünyâ şartlarına teslim olmadan gelenektem kaynaklanan yürüyüşüne devam etmiştir. Bu yürüyüşe devam etmek için tabii ki daha dinç ve daha dayanıklı ayaklara ihtiyaç vardır. Artık kulvarı, daha hızlı yürüyen dinamik koşuculara bırakmanın zamanı gelmiştir.

Bu açıdan işi tadında bırakmak en doğru yoldur düşüncesiyle siz değerli okuyuculardan helallik dileyerek vedâ ediyorum. Ayrılmanın verdiği üzüntü ile bu vedânın burukluğunu ben de yaşıyorum. Bâki kalan bu kubbede hoş bir sedâ bırakmak temennisiyle sizlere sağlık ve huzur içinde muhabbet dolu güzel günler diliyorum.

3-YENİ UFUK

Yüzüncü Sayısı Kasım 2022’de yayınlanan Yeni Ufuk Dergisi’nin birinci sayısına ulaşmak mümkün olmamıştır. 100. Sayı olması sebebiyle özel olarak hazırlanan 88 sayfalık derginin künye bilgileri şöyle idi: İmtiyaz Sâhibi: Mehmet Nuri Serbest, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Berkan Sözer, Genel Yayın Yönetmeni: Hasan Okyay, Editör: Ali Kerem Akdağ, Yayın Ekibi: Nimet Karakurt, Gözde Özen, Melda Karakaya, Fatma Aydın.

Aziz ve necip Türk milletinin millî ve mânevî değerlerine bağlı yayın yapan Yeni Ufuk Dergisi’nin 100. Sayısında kalem ürünleri bulunan yazarlar ve makalelerinin başlıkları:

Berkan Sözer: Millet Yolunda Verilecek Bir Mücâdelenin Mukaddimesi. Prof. Dr. İskender Öksüz: Dudaklarında Aynı Türkü: Tanrı Korusun Türk’ü. Ali Kerem Akdağ: Ölümsüzlük Mücâdelesi. Ali Kızgınoğlu: Kavakaltından Yeni Ufuklara. Aybike Yıldız: Bizim Hikâyemiz Yeni Değil. Prof. Dr. Yümni Sezen: Gençler ve Gençler. Erol Floran: Durumdan Vazife Çıkaranlar. Nail Kocabay: Yeni Ufuk Demek… Yunus Emre Özdemir: Her Kim Merdâne. Prof. Dr. İsmail Yakıt: 100. Sayısıyla Yeni Ufuk Dergisi. İbrahim Elçin: Çınarın Kurumayan Dalı Gölgesinde Büyümek. Bayram Kırış: Yeni Ufuk Güzellemesi. Dr. Sâkin Öner: Türk Milliyetçiliği Târihinde Yeni Ufuk Dergisinin Yeri. Ahmet Furkan Kılınçarslan: Hem Erenler Ölmez Efendim Sûret Değiştirirler. Emrah Varol: Yeni Ufuk’lara Doğru. Osman Kepenek: Yeniden Yeni Ufuklara. Çağrı Karşı: Kilim Gibi Dokunanlar. Hakan Şişik: İnsan Unsuru. Uğur Baş: Bozkurtların Dirilişi. Mehmet Hayati Özkaya: Nice Yeni Ufuklara… Hasan Okyay: Ateşten Nehirlerde Dövülen Halkalar. Erçin Yavuz: Kitabın Ortasından. M. Nuri Serbest:100 Ay. Hakan Paksoy: Ocaklarda Pişen Yürekler. Fatih Aydınuoğlu: Meğer Dost Elinden Ola Çâresi. Oğuzhan Saygılı: 100. Sayısına Ulaşan Yeni Ufuk Dergisi. Faruk Karabulut: İnsan Nedir? Sen Kimsin? Ubade Evli: Yeni Ufuk Dergisi.

Yeni Ufuk Dergisi’nin 111. Sayısı Ekim 2023’te yayınlandı. Kapağında Ziya Gökalp’ın fotoğrafı ve ‘Türkçülüğün Esasları 100 Yaşında’ ibâresi dikkat çekiyordu.

Bu sayının Yazarları: Havva Yaren Kızılırmak, Emral Varol, Ahmet Çağlar, S. Ahmet Arvasi, Ziya Gökalp, Kubilay Muhammed Özdemir, Fâtih Aydınlıoğlu, Kemal Gurbanov, Seyran Şâhin, Fatmanur Çelikyurt.

Muhammet Kubilay Özdemir’in ‘Türk Milliyetçiliği Irkçılık mıdır? Başlıklı yazısınan kısa bir bölüm:

Dünya’daki bütün milliyetçilikler bir kavme husumet amaçlı ortaya çıkmıştır. Meselâ Alman milliyetçiliği Yahudileri yok etmek, Stalin milliyetçiliği (!) Türkistan’daki Türkleri yok etmek amaçlı ortaya çıkmışken sâdece Türk milliyetçiliği kendini koruma refleksi olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca diğer milliyetçilikler gibi hiçbir kavme husumet amacı gütmemiştir. Bu sebeple Türk milliyetçiliğine ırkçılık yaftası takmak hem anlamsız hem de mesnetsiz bir suçlamadır.

Türkçülüğün Esasları’ adlı kitabında Ziya Gökalp’e göre Türkçülük: ‘Türk milletini yüceltmek’ demektir. Bu târife göre Türkçülük ve onun sistemleşmiş hâli olan Türk milliyetçiliği ‘Türk Milletini, milletler yarışında en üst seviyeye taşımayı ülkü edinen düşünme biçimidir.’

Irkçılığın yanlış bir düşünce olduğunu Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) vedâ haccında ‘Kavmiyetçilik (Irkçılık) yapmayın’ kelimeleriyle buyurmuştur. Bu cümlesiyle ırkçılığın yapılmaması gerektiğini kesin bir dille söylemiştir. Fakat peygamberimiz; ‘Kişi kavmini sevmekle kınanamaz’ ayrıca ‘Üstünlük takvadadır’ diye de buyurmuştur. Demektir ki ‘kendi ırkını başka ırktan üstün görmek onaylanmamışken, aslını inkâr etmemek, milletini sevmek ve ona hizmet etmek peygamberimiz tarafından yasaklanmamıştır. Aksine bu sözlerle özendirilmiştir.

Bunları bilen milliyetçi aydınlar Türkçülüğü ve Türk milliyetçiliğini hiçbir zaman ırkçılıkla bağdaştırmamıştır.

Bu sebeplerle Ziya Gökalp ‘Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak’ isimli kitabında ‘Türkleşmek ve İslâmlaşmak ülküleri arasında bir çatışma olmadığı gibi bunlarla çağdaşlaşmak ihtiyacı arasında da bir çatışma yoktur’ diyerek ‘Çağdaş bir İslam Türklüğü’ oluşturulması gerektiğini ifâde etmiştir.

Prof. Dr. İskender Öksüz’ün Yeni Ufuklar Dergisi hakkındaki teşhisi:

Yeni Ufuk’u önce dergi diye tanıdım. Bizim Millî Düşünce Merkezi Bilgi Şölenleri bitip insanlar sohbete ve çaya yöneldiklerinde mutlaka bir genç gelir ve Yeni Ufuk’un yeni sayısını bana verirdi.

Kısa zamanda fark ettim ki Yeni Ufuk sâdece bir dergi değil. Samsun, Bursa, Bolu… Türkiye’nin çeşitli yerlerinde konuşma yapmak için dâvetler alırdım. O dâvetlerin münâsip bir yerinde de yine bir veya birkaç genç peydâ olur ve kendilerini ‘Yeni Ufuk dergisindeniz.’ diye tanıtırdı. Jetonum geç de olsa düştü! Yeni Ufuk bir dergiydi ama aynı zamanda bir mektepti, aynı zamanda bir hareketti. Tıpkı bir zamanların Töre’si, Devlet’i, Bozkurt’u gibi…

Şimdi ise zaman başka, şartlar başka. Yeni Ufuk, zamâna ve şartlara göre; çağdaşı Türkçü dergilerden farklı bir iş yaptı ve aynı zamanda bir mektep olduğunu, teşbihten çıkarıp elle tutulur bir vakıaya dönüştürdü: Mefkûre Mektebi’ni kurdu!

Her yeni öğretim yılının başında, bana; ‘Biz Yeni Ufuk’tanız’ diyen o gençler, üniversiteye yeni gelen arkadaşlarını toplayıp Mefkûre Mektebi’ne gönderiyordu. Mektep ciddî idi. Gerçekten mektepti; imtihanıyla, dersiyle gerçekten Türkçülüğün temelleri öğretiliyordu.                      

***

‘Aylık Eğitim ve Kültür Dergisi’ olarak yayın hayatına devam eden Yeni Ufuk Dergisi’nin iletişim kanalları:

İstiklal Mahallesi Zübeyde Hanım Caddesi Nu: 48/A Pamukkale, Denizli. 0.554-643 66 33  

Şeyh Sait İsmi Bugün Kimin İşine Yarar?

Gazeteci Nedim Şener’in söylediğine göre 2014 Yılında Büyükşehir Belediye Meclisince Diyarbakır’ın bir meydanına Şeyh Sait ismi verilir. 2016 Yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediye eş Başkanı Gültan Kışanak ve eş Başkan Fırat Anlı’nın gözaltına alınıp çıkarıldıkları mahkemede PKK terör örgütüne üye olmak suçundan tutuklamalarının ardından, Büyükşehir Belediyesine Etimesgut Kaymakamı Cumali Atilla kayyum olarak atandı. 2019 Yerel seçimlerinde HDP’den Belediye Başkanı seçilen Ahmet Selçuk Mızraklı yine terörle iltisaklı bulunduğundan İçişleri Bakanlığınca görevden alınarak Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu onun yerine Kayyum olarak atandı.

                Nedense AKP Hükümetlerince atanan iki kayyum da vatan hainliğinden idama mahkûm edilen Şeyh Sait’in ismini o meydandan kaldırmıyorlar. Aksine Diyarbakır Silvan yolunu Elazığ’a bağlayacak olan 12 Km yolun adına da yine Şeyh Sait Bulvarı adı veriliyor ve kayyum vali bunu övünülecek bir marifetmiş gibi Şeyh Sait Bulvarı çalışmalarına başladıklarını ilan ediyor.

***

Mecliste Durum

                Kayyum Vali’nin bu açıklamasından sonra, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, 27. Dönem İYİ Parti milletvekili İsmail Koncuk ve Vatan Partisi Genel Başkan yardımcısı, Kayyum Vali’nin bu açıklamasına büyük tepki gösteriyorlar.

                İyi Parti Sözcüsü Ankara Milletvekili Prof. Dr. Kürşat Zorlu, Diyarbakır’daki Şeyh Said Meydanı’nın isminin değiştirilmesi için Meclis’te İçişleri Bakanının cevaplaması isteğiyle soru önergesi veriyor.

                Bunun Arkasından İyi Parti İstanbul Milletvekili Salim Ensarioğlu Şeyh Sait’e sahip çıkarak “İYİ Parti merkezden uzaklaşıyor” bahanesiyle partisinden istifa ediyor.

                CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e bu konu hakkında sorulan bir soruya: “Olayı tarihçilere bırakmak lâzım, yakınlarının acılarına saygı duymamız gerekiyor” cinsinden cevaplar veriyor.

                Aslında bu konu hakkında tarihçiler söylemişler söyleyeceklerini ama nedense yaklaşan seçimler dolayısıyla hain Şeyh Sait’e ilgi duyanların oylarını almak için ne AKP den bir ses çıkıyor, ne de ana muhalefet partisi CHP Genel Merkezinden. Oysa olay gayet açık ve net. Fransızların bir sözü vardır: “Biz kediye kedi deriz.” Hain Şeyh Sait bir katildir biz de Katile katil deriz…o kadar!

                İşte size tarih, birinci ağızlardan nakledilen ifadeler:

“ Mim Kemal Öke: “Musul meselesinin çözüme kavuşturulamadığı bir sırada bu ayaklanmanın çıkması İngiltere’ye yararlar sağlayabilirdi. Bir kere Türklerin Türkiye’deki Kürtler ile barış içerisinde yaşayamadıkları ortaya serilirse Türkiye’nin Kürt unsuru da bulunan Musul üzerindeki iddiasını zayıflatmış olurdu. Şeyh Sait isyanının İngiltere’ye sağlayacağı ikinci bir fayda da fırsattan istifade ile Irak’a karşı askeri bir harekâta girişmediği sürece, iç ayaklanma ile uğraşan bir Türkiye’nin Musul meselesinde direnmesini de güçleştireceğiydi ( 24).”

Cumhuriyet: İlla-i Vatan ismi teşkilatın görünen ismidir. Hakiki isim ise “Müdafaa-i Hukuk-u Hilafet-i Kübra’dır. Vahdettin firara karar verdikten sonra komite üyeleri de Romanya’ya firar etmiş ve bir otelde hilafet kongresi yapmışlar, kongre başkanlığını da Sabık Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali Bey yapmıştır. Kongrede hilafet komitesinin yapacağı işler ve faaliyet projeleri görüşülerek bu hususa dair birtakım esaslar hazırlanmıştır.

Kongrenin aldığı kararlarından Vahdettin haberdar edilmek üzere Mehmet Ali San Remo’ya gitmiş ve verilen kararlar tasdik olunmuştur. Aynı zamanda komite memleketimizde suikastlar yapmak ve ihtilal çıkarmak için bazı tertibatta almıştır.

Bu arada hilafet kabinesinin de şekli belirlenmiş, bu şekle göre Mehmet Ali Sadrazam, Hamdi Harbiye Nazırı, Rıza Tevfik Maarif Nazırı, Hoca Sabri Şeyhülislam vazifelerini yürütecektir.

Konferansın aldığı kararları tatbik etmek için münasip bir zaman bekleniyor, her biri birer vazife alan kişiler birer birer memlekete gelerek faaliyete başlamışlardı. Bu sırada İstanbul teşkilatı tekrar talimat almak üzere Romanya’ya gidip gelen Sabık Yeniköy Daire-i Belediye Müdürü evrak ve vesikalar ile beraber yakalanarak tutsak edilir. Bu suretle yakalanan bu adamın üzerindeki evraklar meselenin hakikatini de ortaya çıkarmış oluyordu (13).

___________________________________________ (13) Cumhuriyet Gazetesi, 23 Haziran 1925, s. 1–2.

2. İSYANIN BAŞLAMASI VE YAYILMASI 2.1. İsyanın Başlaması

Şeyh Said Piran köyüne gelmeden önce Bitlis’te tutuklu bulunan Cibranlı Halit Yusuf Ziya’ya bir adamını gönderir. Cibranlı Halit, Yusuf Ziya’dan isyan hazırlıklarını hızlandırmaları ve Diyarbakır üzerinden Suriye ile temasa geçmelerini istemiştir. Bunun üzerine Şeyh Sait de Hasananlı Halit’e Malazgirt üzerinden Bitlis’e gidip Cibranlı Halit ve arkadaşlarını kurtarma girişimine başlaması emrini verir. Şeyhin kendisi de Şuşar Gökoğlan nahiyesinin Kırıkan köyüne hareket eder. Zirkanlı Miralay Selim ve bölgenin bütün şeyh ve ağaları ile Karlıova’daki Cibranlı Baba, Kamil ve Hatoğulları yüzlerce silahlı adamı ile Kırıkan köyüne gelirler. Şeyh Sait burada “ Kurulduğu günden beri dini mübini Ahmadi’nin temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ile arkadaşlarının kuranın ahkâmına aykırı hareket ederek Allah ve Peygamberi İnkâr ettikleri ve Halife-i İslam’ı sürdükleri için gayri meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamlar üzerinde farz olduğunu. Cumhuriyetin başında bulunanların ve Cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının şeraiti Gurra-i Ahmedi’ye göre helal olduğu vs.” şeklindeki fetvayı verir. Karlıova kazasının Kanireş köyüne gelen Şeyh Sait burada da aşiret reisleri ile görüşmelerde bulunup isyan için hazır olmalarını ister. Daha sonra Solhan’ın Melekan köyüne giden Şeyh Sait burada Şeyh Abdullah ile birlikte isyan planını hazırlar. Buradan ayrıldıktan sonra Çobakçor, Simsor, Darahani, Lice ve Hani’yi gezerek sonra da Piran’a gelir(9).

Bu bölgede büyük bir nüfuza sahip olan Nakşibendî Şeyhi Sait, Genç vilayetlerinde bir dolaşma hareketi yaparak gittiği her yerde devlet ve hükümet aleyhinde propagandalar yapmış ve hükümete muhalif olan aşiretlerle görüşmüştü. Şeyh Sait’in reisi olduğu Piran köyüne geldiğinde jandarmalar aranmakta olan asker kaçağı iki kişiyi fark ederek tutuklamaya kalkınca da jandarmalarla şeyhin adamları arasında çıkan çatışma isyanı erken de olsa fiilen başlatır(10).

______________________________________________ (9) Aziz Aşan, Şeyh Sait İsyanı, İstanbul, 1991, s. 11–12

(34)

Yalnız, isyan başlamadan önce evinin sarıldığı gören Şeyh Sait ile jandarma teğmeni arasında şöyle bir diyalog geçer. Şeyh Sait jandarma teğmenine haber göndererek;

“__ İstediğiniz adamlar benim yanımdadır. Şimdi bunları yakalarsanız benim şerefim ve haysiyetimi çiğnemiş olursunuz. Hükümetin kolu uzundur, bu suçluları istediği zaman yakalayabilir.” der. Buna karşılık Teğmen de şöyle karşılık verir:

“__ Bizim görevimizde bunları yakalamaktır. Bu iş için buraya geldik, yakalayıp götürmek zorundayız.” Bunun üzerine Şeyh Abdurrahim araya girerek;

“__ İstediğiniz adamların hepside suçlu değiller. Bunların içerisinde suçlu olmayanlarda vardır. İzin verin bunlar dışarı çıksınlar, ne yaparsanız yapın.” der ve Şeyh Abdulrahim’in bu önerisi kabul edilir fakat ne olduysa o anda olur, Şeyh Abdulrahim subay ve erler üzerine ateş açar(11) .

Şeyh Sait ise Piran olayını Savcı Süreyya Beye şöyle anlatmaktadır: “ Bir jandarma müfrezesi ziyaret kafilesi içinde bulunan iki kişiyi tutmak istemiş. Onlarda bir haneye girerek teslim olmamışlar. Silahla mukabele ederiz demişler. Bunun üzerine müfrezenin başındaki zabit efendi bana gelerek siz söyleyiniz teslim olsunlar dedi. Ricasını kabul ettim. Sonra o adamlara haber gönderdim. Teslim olmayız, biz ant içmişiz dediler. Zabite söyledim, bunlara ziyaret esnasında dokunma diye rica ettim. O da kabul etmedi. Sonra silah patladı, bir nefer vurulmuş, diğer jandarmalar da tutulmuşlar. İşte bu vaka üzerine oldu bu hadise” (13).

______________________________________________

(11) Uğur Mumcu, Kürt- İslam Ayaklanması (1919–1925), Ankara, 1991, s. 68. (12) Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e. s. 36–37

(35)

2.2. İsyanın Yayılması

Şeyh Sait ve adamları kendilerine göre plan yapmışlardı. Bu plan gereğince isyan bölgelere ayrılmış ve bu bölgelere isyanı idare etmesi için komutanlar da belirlenmişti. Genel komutan Şeyh Sait idi. Hedef olarak da Telalu da toplanılacak, Diyarbakır’a taarruz edilecek, Lice’ye taarruz edilecek ve İzzet kuvvetleri de Lice alındıktan sonra Şeyh Sait’e katılacaktı (14).

1- Çobakçor Bölgesi: Bu bölgedeki isyancıları Şeyh Şerif komutasında Çan şeyhlerinden İbrahim ve Hasan tarafından yönetilecek. Çobakçor ele geçirildikten sonra Göykün ağalarının da desteği ile Elazığ’a doğru yürünecekti. Gezik ve Kığı boğazları tutulacak, askerlerin bu yönden gelmeleri engellenecekti.

2- Muş Bölgesi: Bu bölgedeki isyancılara Melekanlı Şeyh Abdullah kumanda edecekti.

3- Diyarbakır Bölgesi: Bu bölgenin de kumandanlığını Şeyh Sait kendisi üzerine almıştı. Kardeşi şeyh Abdulrahim de Maden’deki kuvvetlere komuta ediyordu. Abdulrahim Maden ilçesinden sonra Siverek’e doğru yol açacak, Siverek de Şeyh Sait’e bağlı Şeyh Eyüp tarafından ele geçirilecekti (15).

Ayaklanmacılar ilk olarak telgraf tellerini kesip haberleşme ağına son vermişlerdi. Aynı gün Piran’dan hareket eden Şeyh Sait 15 Şubat günü Genç vilayetine bağlı Piçar nahiyesinin Hakik köyüne varır. Bu zaman zarfında kendisine Paro oğlu Ömer Ağa kumandasında Butyanlı, Fakih Hasan oğlu Abdulhamid’in kumandasında Mistanlı, Ömer oğlu Haydar Ağa kumandasında Tavaslı, Tavberli Molla Ahmet kumandasında Silvanlı aşiretleri katılmıştır.

______________________________________________ (14) Genel Kurmay Belgelerinde Kürt İsyanları –ııı, İstanbul, 1992, s. 70. (15) Uğur Mumcu, a.g.e. s. 70.

(36)

Hakik köyünde Şeyh Said ve aşiret reisleri şu kararları almışlardır:

a) Genç vilayet merkezi Darahani zapt edilecektir.

b) Burada ekserisi Kürt olan kırk kadar jandarma mukavemet ederse silahla karşılık verilecek.

c) Ölenler şehit sayılacak

d) Çatışmada ölen düşmanlar için şeran kısas ve diyet mevzubahis değildir.

Şeyh Sait ve isyancılar 16 Şubatta Hakik’den Darahani’ye hareket ettiler ve gece yarısı şehre girdiler. Burada hiçbir direnişle karşılaşmayan isyancılar ilk iş olarak Ziraat Bankası kasasına el koydular (16).

İsyancılar yürüyüşlerine devamla Lice’ye bir buçuk saat mesafede Titek köyüne geldiklerinde Liceli Mehmet Şerif hoca tarafından karşılanmışlardır ve hoca Lice’ye o gece girmemesini aksi halde çok kan döküleceğini Şeyh Sait’e haber vermiştir. Sait, hocayı Lice’ye iade ederek, halka maksatlarını anlatmasını tembih etmekle beraber, Tilek köyünde ordugâh kurar. Neticede Lice’ye girmemeye karar verilir. Tam bu sırada şeyh Sait’in kardeşinden müjdeli bir haber alınır. Serdi köylü Şeyh Mehmet Methi, asiler üzerine sevk edilen bir piyade alayını Kıs ovasında bozarak Diyarbakır istikametinde geriye atmıştır. 21 Şubatta Lice’nin cenubundaki Hezan köyüne varan Şeyh Sait hükümet kuvvetlerinin Lice’ye yaklaşmakta olduklarını haber almış ve cephenin teşkilini tesri için emir vermiştir neticede alay elli kadar esir, bir miktar cephane bomba ve tüfek bırakarak çekilmiştir.

Muharebeden sonra Hari köyünde geceleyen Şeyh Sait’e Piran’ın milis kuvvetleri tarafından geri alındığı, Piran’daki asilere kumanda eden Öğretmen Fahrinin öldüğü, Hani’nin de tekrar hükümet tarafından ele geçtiği bildirildi. Darahani ile muvasalasının kesilmemesine çok ehemmiyet veren Şeyh Sait, bu raporları alır almaz 22–23 Şubat gecesi kuvvetlerini Hani civarındaki alay üzerine sevk etti. Başlayan muharebe neticesinde alay bir batarya, top ve mermilerini bırakarak Diyarbakır istikametine çekilmeye başladı. Gece asiler, 26 Şubat sabahı da Şeyh Sait Hani’ye girdi.

______________________________________________ (16) Aziz Aşan, a.g.e. s. 12

(37)

Şeyh Sait Hani’ye girer girmez Kaban civarına Yarbay Cemil komutasında bir süvari alayı yetiştiğini haber aldı. Derhal kuvvetlerini toplayan şeyh, bütün alayı pusuya düşürerek esir aldı. Şeyh Sait Diyarbakır istikametinde çekilen piyade alayının Ali Bardak köyünde yeniden mevzie girdiğini haber alınca kuvvetlerini hemen Ali Bardak üzerine sevk etti. 28 Şubatta mevcudu 80 kişiye inmiş olan alaya taarruz edildi ve müfreze kaçırıldıktan sonra Ali Bardakta toplanıldı.

Görülüyor ki bütün vilayet merkezi, valisi, memurları, jandarması hiçbir tedbir almadan, hiç karşı koymadan asilerin eline geçmiştir. Hâlbuki isyandan vilayetin haberi vardır. İsyandan çok evvel Çobakçor’da Mehmet Zeki isminde fedakâr bir Türk öğretmeni İçişleri bakanlığına telgrafla malumat vermiş ve devlet aleyhine hazırlanan isyanı bildirmişti fakat durumu Ankara’ya bildiren öğretmen Mehmet Zeki Şeyh Sait ile işbirliği yapan Genç Valisi, Çobakçor kaymakamı ve hâkim Bağdatlı Rıza’nın telkinleriyle hapse atılır. Genç valisini ikaz eden yalnız Çobakçordaki Türk öğretmeni olmamıştır. Birinci Millet Meclisinde vatanına hizmet ettikten sonra ikinci meclise seçilmeyen Genç milletvekillerinden Hamdi de daha 1924 de içişleri bakanlığına isyan hazırlıklarını ve nahiye müdürlerinden Tayyib’in Şeyh Sait ile muhaberede bulunduğunu ve İngiliz emeline hizmet ettiğini ihbar etmiştir(17).

Piran’da 13 Şubat 1925 tarihinde başlayan isyan vakası meydana geldikten sonra isyana iştirak edenler derhal telgraf hatlarını keserek haberleşmeyi durdurmuşlardı ve hükümete karşı isyan ettiklerini ilan etmişlerdi. Aynı günün gecesinde başka bir şeyh tarafından Genç cephanesine ve jandarma binasına saldırı olmuş, Çobakçorda da aynı şekilde hükümet konağına bir saldırı meydana gelerek hükümet konağı isyancılarca ele geçirilmişti. Böylece Genç, Çobakçor, Hani, Lice ve Palu kasabasında isyan mıntıkası şeklini almıştır (18).

_______________________________

(17) Behçet Cemal, Şeyh Sait İsyanı, İstanbul, 1955, s. 27–32. (18) Vatan Gazetesi, 26 Şubat 1925, s. 1.

(38)

Şeyh Sait ise isyan hadisesinin yayılmasını şöyle anlatmaktadır: “ Piran’da vuku buluna çatışmadan sonra ben artık köyde kalmadım ve döndüm. Yolda esnayı avdette kafileye birçok kişiler iltihak ederek galeyan gösterdiler ve sonraki hadiseler bu yüzden oldu.”

İsyanın başına geçme gerekçesini de şöyle açıklamaktadır: “ Onlar çoktu ve silahları vardı beni dinlemiyorlardı. Onlar beni zorladılar. Ben de kaderim olarak onların içinde bulundum” (19).

Bu gelişmeler olurken diğer cephelerden de Şeyh Sait’e olumlu haberler geliyordu. Şeyh Şerif Çobakçor ve Palu’yu aldıktan sonra Elazığ üzerine yürüdü. Elazığ’ın savunmasını üstlenen 17. Tugay komutanı Albay Osman Beyyurdu tepelerini tutu. Bu tepelere doğru ilerleyen isyancıların üzerine ateş açılarak ilerleyişleri durduruldu. Daha sonra toparlanan isyancılarla şiddetli çarpışmalar oldu. Hükümet kuvvetleri epey kayıp vererek geri çekildiler. Elazığ’a giren isyancılar hapishanedeki mahkûmları serbest bırakıp Malatya üzerine yürüme kararı aldılar. (20)

Vali Hilmi Bey, Elazığ’ın asiler tarafından nasıl ele geçtiğini 10 Nisan 1925 tarihli Cumhuriyet gazetesine verdiği beyanatta şöyle anlatmaktadır:

“ Asiler Gençten ve Çobakçordan sonra yavaş yavaş Palu’ya doğru yürüdüler.

Asileri Murat nehrinin garbına geçirmemek için Havik geçidine bir müfreze gönderdik ve bu müfrezeyi sonradan takviye ettik. Fakat 23 Şubat sabah saat dörtte Havikte telgraf konuşması kesildi. Saat on bire kadar duruma dair hiçbir haber alamadık. On birde oğlumu otomobil ile keşfe gönderdim. Bir saat sonra dönen oğlum asilerin merkeze yani Elazığ’a yirmi kilometre mesafede Abusi köyüne geldiklerini haber verdi.

Bu durum üzerine Osman Bey Harput şarkındaki Kayakara mevkiinden itibaren kesrek köyüne kadar birbirine bağlı olarak uzanan tepelere top, makineli tüfek ve katırlı

_____________________________________________ (19) Dünya Gazetesi, 15 Nisan 1925.”

“Dinde Zorlama Yoktur”

     “Lâ ikrâhe fi’d-dîn.” / “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara: 256)

     Allah onu zorla kimseye vermez. Dîni, kişinin kendi tercihi / istemesi ile dilemesi gerekir. Dinde zorlama kanunu yoktur. Mânânın aslı “Zorlama dinde yoktur.” demek olur. Yani sadece dinde değil, her neye olursa olsun, zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslâm dininde yoktur. Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Bunun için isteğe bağlı hareketlerden birisi olan zorlama, dinde yasaklanmıştır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama, yalnız dinde zorlama değil herhangi bir şeye olursa olsun, zorlama türünün hepsidir. Yoksa dinde zorlama yoktur, ama dünyaya zorlama olabilir demek değildir.

     Dinin özelliği, zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Din “zorlayınız” demez, zorlama meşru ve muteber olmaz. Zorlama ile yapılan amelde, dinin vaad ettiği sevab bulunmaz. Rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. Dinin isteklerinin hepsi zorlamasız, iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır. Zorlama ile itikat (iman) mümkün değildir. Zorlama ile gösterilen iman, gerçek iman değil. Zorlama ile kılınan namaz, namaz değildir. Oruç da öyle, hac da öyle, cihad da öyledir. Zorlama, din için yoktur. Yahut zorlama, din için, dine sokmak için yapılmaz.

     İslâm yurdunda zorlama yasaklanmıştır. Hattâ hiçbir kimseye İslâm dinine girmek için bile zor kullanılamaz. Herkes dininde serbest ve seçme hakkına sahiptir. İslâm hükümleri altında müşrik, kitap ehli (yahudi, hristiyan), hepsi din hürriyetleriyle yaşayabilirler. Fakat her kim olursa olsun, ahdinde (sözünde) durmayanlar da suçuna göre cezasını görür. Kendi rızasıyla İslâm’ı kabul ettikten, Allah’a ve Peygamberine söz verdikten sonra döner, irtidad eder (dinden çıkar) da tevbe etmezse cezalandırılır. Ki, bu bir zorlama değil, verdiği sözden caymanın zorunlu bir sonucudur.

     Bundan başka ibadet ve diğer muameleler gibi rıza şart olan amel dallarında da, zorlama geçerli değildir. Fiilin geçerliliğine engeldir. Ancak fiil, şer’î bir fiil olmayıp, hisse bağlı bir fiil olursa o başka. Ve herhalde zorlama bir saldırıdır, derecesine göre cezayı hak ettirir. İşte hak dinde vicdan hürriyeti, ahd (söz verme), andlaşma ve hukuk bu kadar yüksektir. Hattâ bundan dolayıdır ki, cihad ilânında bile düşmana ya hak dini kabul etmesi veya mağlubiyeti kabul ederek dininde kalıp, hakları saklı olmak üzere, İslâm uyruğunda vergi vermesi arasında kendi arzusuna bırakılan bir teklif yapılır. Bunlardan birini kabul ederse, andlaşma ile ahdine riayet edilir. Kabul etmediği ve savaş yoluyla mağlup olduğu takdirde de, yine din değiştirmeye zorlanmayıp, adalet ölçüleri içerisinde bir vergiye, bir intizama mecbur tutulur. Demek cihad, din değiştirmek için zorlayıcı bir vasıta değil, hak dinin yüceliğini fiilen ispat eden hak bir delildir. Çünkü zorlama ile din olmaz.

     Fakat aklî ve ilmî delilleri dinlemeyen kâfirlerin ve zâlimlerin saldırıları da, böyle fiilî bir delil olmadan durdurulmaz, herkes her türlü haksızlık ve zorlama ile karşı karşıya gelir. Bununla beraber cihad ve savaş, bir zorlama değil, bir yarıştır. Hangi tarafın tehdidini yerine getireceği bilinmeyen bir imtihandır. Bir de cihad, dinin hükmü geçerli olan İslâm yurdunun dışında cereyan edeceğinden zorlamanın kaldırılmış olduğu din çevresinden dışardadır. Dâr-ı harb (Kâfir yurdu) zaten zorlama yurdudur. Böyle iken Allah’ın beyanı dikkatle incelenirse anlaşılır ki “Dinde zorlama yoktur.” açık ifadesi, cihad emrinin gayesini tespit etmektedir. Yani cihadın hikmeti, insanları zorlamadan (baskıdan) korumak, zorlama kabul etmeyen dini hakim kılarak Allah’ın kelâmını yükseltmek, yani herkesi mensub olduğu inançtan zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın isteyerek kabul edilip yayılmasına set çekmek isteyen ve gücünün yettiğince zor kullanan hak düşmanlarının savulması ve engellerin kaldırılması ile sağlam bir kalb ve güçlü bir akıl için açıkça ortaya çıkmış bulunan doğruluk yolunu, hakkın egemenliğini herkese arz ve ilân etmek; böylece İslâm dinini, bütün dinlerin genel bağlantısı ve ilerleme hedefi olan genel bir din olarak savunup açıklamaktır.

     Bunun için İslâm’da savaşın gayesi intikam, öldürmek, din değiştirmeye zorlamak değil; hasmı mağlup etmek ve zorlayıcı gücünü alıp, dininde serbest olarak hakkın hükmüne tabi tutmaktır ki, Allah’ın kelâmını yükseltmek bundadır. Bu sebeple her ne zaman müslümanlara bir zayıflık gelir, hak din savunulmazsa fitneler kopacak, zorlama çoğalacak, bütün insanlık allak bullak olacaktır.

     (M. Hamdi Yazır’ın hey’etçe sadeleştirilen: Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinden.)

Canım Kerkük Kanım Kerkük

Türk’ün yüce ocağısın

Balaların kucağısın

Ekinlerin nacağısın

Canım Kerkük Kanım Kerkük

*

Turan’a sen sancak oldun

Yıldız yıldız hilâl doldun

Sanma sakın bugün soldun

Canım Kerkük Kanım Kerkük

*

Binlerce yıl Türk’ün yurdu

Kocamayan yiğit kurdu

Namert eller seni vurdu

Canım Kerkük Kanım Kerkük

*

Gün gelecek gün gelecek

Bayrak gökten kan silecek

Ahım arşı bak delecek

Canım Kerkük Kanım Kerkük

*

Vatan vatan yerde yatan

Ellerime acı batan

Şehitlerim yürek katan

Canım Kerkük Kanım Kerkük

*

özden sensiz uyanamaz

Deniz içse hiç kanamaz

Ateşleri bak yanamaz

Canım Kerkük Kanım Kerkük

Kiralardaki Artış Türkiye’ye Özgü

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan’ın, Hürriyet’te Ahmet Hakan’ın sorularına verdiği cevaplar gündeme oturdu.

Erkan’ın, İstanbul’daki yüksek kira fiyatlarından yakınan cümleleri oldukça samimi: “İstanbul, Manhattan’dan pahalı olur mu? Biz İstanbul’da ev bulamadık. Müthiş pahalı. Annemlere yerleştik, onların yanında kalıyoruz.”

Hafize Gaye Erkan’ın brüt maaşının 161 bin TL olduğu,  yan ödemelerle beraber net maaşının 300 bin TL’yi geçtiği söyleniyor. Aslında (Fatih Altaylı’nın ifadesiyle) Merkez Bankası Başkanı Gaye Erkan “on milyonlarca dolar birikimi olan bir uluslararası bankacı.”

Yani bu kadar geliri olan birisi için bile İstanbul’daki konut fiyatları ve kiraları çok pahalı.

Bunu hepimiz biliyorduk. Ama ülkeyi yönetenler şu gerekçeye sığınıyorlardı: “Tamam Türkiye’de konut fiyatları ve kiraları çok yükseldi ama bu dünyada da böyle. Bütün ülkelerde olduğu gibi bizde de artması normal.”

Gaye Erkan’ın tespiti ise tam tersi yönde: “Kiralarda Türkiye’ye özgü bir artış söz konusu.”

Bu sözün çok doğru olduğu açık. Çünkü mesela bu yıl içinde Avrupa’da konut fiyatları ortalama yüzde 1,1 azalırken, Türkiye’de yüzde 89,2 artış oldu. “Bizi kıskandığı” söylenen Almanya’da bu yıl konut fiyatları ortalama yüzde 9,9 düşmüş. Kira artışları da normal olarak bunlara paralel seyrediyor.

Yani Türkiye genel bir sorunun parçası değil, kötü yönetimi ile sorunu kendisi yaratan bir ülke.

Erkan, “kira sorunu nasıl çözülecek?” sorusu üzerine “Arz eksikliği ve ucuz finansman olduğu zaman bazen dengeler bozulabiliyor. İşte burada bizde de en önemli sorun sosyal konut arzı. Çünkü sosyal konut eksikliğinden dolayı kiralarda artış var. Bir insanın 10 evi olmamalı, 10 insanın bir evi olmalı. Ev ve gıda çok önemli” dedi.

Merkez Bankası Başkanının konut fiyatları ve kiralardan yakınması samimi. Ama “Kiralarda da fiyat artışının yavaşladığını görüyoruz” sözünün gerçeği yansıttığından emin değilim.

Belki de kiralar o kadar uçtu ki bundan sonra artış hızı düşecek. Yani daha da pahalanmaya devam edecek ama pahalılaşma hızı azalacak. Çünkü fiyatlar o kadar arttı ki son verilere göre konut satışlarında (Kasım 2023’te, Kasım 2022’ye göre) yüzde 20,6 düştü.

Gaye Erkan’ın yakın zaman için umut verici bir sözü yok. “Kiraların enflasyonun daha gerisinde kalması için zamana ihtiyacımız var. Ulaşım ve yemek gibi hizmet gruplarında fiyat artışlarının yavaşlamasını 2024 sonunda göreceğiz. Kira ve eğitim gibi gruplarda ise biraz daha yavaş olacak” dedi. Anlaşılıyor ki, önümüzdeki sene de kira ve eğitimde fiyatların yükseliş trendi devam edecek.

Oysaki ekonomiden sorumlu bakan Mehmet Şimşek “özellikle büyükşehirlerde kiralarda gerileme başladı” diyeli 3 gün oldu. Merkez Bankası Başkanının açıklaması Bakanın bu sözünü yalanlar mahiyette.

Çünkü, “kiralarda fiyat artışı yavaşladı” demek başka, “kiralarda gerileme başladı” demek çok başkadır.

Geçen sene 5 bin TL olan kiranın 10 bin TL’ye çıkması yüzde 100 artış demek. Gelecek sene kira 17 bin TL’ye çıkarsa, artış yıllık yüzde 70 olacaktır. O zaman “kira artış hızı yüzde 100’den yüzde 70’e düştü” denecektir. Gaye Erkan’ın ifadesi bunu anlatıyor.

Oysaki Mehmet Şimşek’in “kiralarda gerileme başladı” ifadesi mevcut 10 bin TL kiranın, mesela 8 bin TL’ye düştüğü/ düşeceği anlamına gelir ki bu asla gerçek durumu yansıtmıyor.

*******************************

Konut Arzını Artırmak Kolay Değil.

Merkez Bankası Başkanının sözlerinden 2026’dan sonra da kira artışlarının hız kesmesi için yapısal tedbirlere ihtiyaç olduğu, konut arzının artırılması gereğini anlıyoruz.

23 yıllık iktidarında en büyük övünç alanı İNŞAAT olan bir iktidarın bu temel meseleyi hala çözmekten çok uzak olduğu açık.

Bir yandan deprem bölgesinde yapılması gereken 650 bin konut ve işyeri var. Diğer taraftan sadece Marmara bölgesinde muhtemel deprem sebebiyle yapılması gereken kentsel dönüşüm kapsamında yapılacak en az bir milyon konut ve işyeri ihtiyacı söz konusu.

Bunlar sıkıntıyı azaltmayacak, mevcut durumun daha kötüye girmemesi için yapılması gerekenler. Bunun üstüne, artık ne kadar rahatlatacaksa o kadar daha, sosyal konut yapıp asgari ücret civarında geliri olan kesimlerin alabileceği fiyatlarla satılması gerekecek.

Bütün bunlar için ne finans imkânımız ve ne de malzeme ve işgücü kapasitemiz var.

*******************************

Kira Artışlarında Yabancılar ve Sığınmacıların Rolü

Taşınmaz fiyatları ve kiraların artışını dizginlemek için, iktidarın hiç aklına bile getirmek istemediği, üç temel sorunu çözme iradesine ihtiyaç var:

  1. Hükümetin yabancılara taşınmaz satışlarını kolaylaştıran tavrı devam ediyor. 400 bin dolarlık bir taşınmaz alan yabancılara (kalabalık da olsa ailelerinin tamamına) vatandaşlık verilmesi uygulaması devam ediyor. Dünyanın tanınmış mafya liderlerinin bile bu yolla Türk vatandaşı yapılmış olduğunu gösteren örnekleri duyunca üzülmemek elde değil. Yabancılara taşınmaz satışı ve konut alana vatandaşlık verilmesi uygulaması derhal durdurulmalıdır.
  2. Sayısı tam olarak bilinmeyen (10-13 milyon civarında) ve ne kadarına vatandaşlık verildiğini bilemediğimiz sığınmacıların ülkemizde kalıcı hale gelmesi adeta teşvik ediliyor. On milyonun üstünde sığınmacı yabancının işgal ettiği konut sayısı tahminen 2 milyona yakındır.

Sığınmacıların yarattığı sosyal, ekonomik ve güvenlik sorunları bir yana, sadece taşınmaz fiyatları ve kiraların artışını engellemek için en kestirme yol sığınmacıları vatanlarına göndermektir.

  • Köyden şehire göçlerin durdurulması ve hatta köye dönüşleri teşvik edici önlemlerin alınması şehirlerdeki konut talebini ve buna bağlı olarak fiyat ve kira artışlarını düşürecektir. Üstelik, bu yapılabilirse tarım ve hayvancılıkta üretim artışı sağlanabilir ve gıda enflasyonu da düşürülebilir.