7.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Mayıs 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 197

Bizim Olağanımız Tek Olağan Değil

Bilim düşüncelerine devam ediyorum. Neyi aradığımızı bilerek, ne bulacağımızı yaklaşık da olsa tahmin ederek gözlüyoruz, ölçüyoruz. Yeterli gözlem ve deney birikiyor ve o ölçtüğümüz doğa olayının nasıl işlediğine dair bir teori kuruyoruz. Bu sefer teorinin işaret ettiği yönde ve teoriyi yanlışlayacak veya doğrulayacak ölçmelere yöneliyoruz: Evet/ hayır deneylerine. Gözledikçe, ölçtükçe hâkimiyetimiz artıyor.

Teori hep doğrulanıyorsa ne âlâ. Bir kere yanlışlandı mı, yanlış olduğuna mı karar veriyoruz? Yanlışlanan teoriler çöpe mi gider? Geçen yazımın sonundaki soru buydu ve yerim bitmişti.

Evet, bazen bütün bütün çöpe giden teoriler vardır. Mesela, Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nın yazarı Thomas Kuhn’un da örnek verdiği, flojiston teorisi öyleydi. Descartes’in yerçekimini bütün kâinatın içinde yüzdüğü “esîr”deki anaforlarla izah eden teorisi de.

Bu teoriler gerçekten çöpe gitti. Bugünden baktığımızda bunların yanılmasının sebebi ilginç. Ya bilinmeyen bir şey sonradan keşfediliyor veya var zannedilen bir şey aslında yok. Flojiston teorisi tartışılırken oksijen henüz keşfedilmemişti. 20 asra kadar varlığına inanılan esir (ether) aslında yoktu. Tıpkı flojistonun olmadığı gibi.

İnşaat yaparken Newton’u kullanırız

Fakat bilimdeki yeniliklerin çoğu, olmayan bir şeyin keşfi veya var olduğu sanılan bir şeyin yokluğu şeklinde ortaya çıkmıyor. Bir alanda doğrulanan, bütün testlerden geçen teoriler, bir bakıyorsunuz başka alanlarda çalışmıyor.

Başka alan ne demek? Newton kanunları, bizim algıladığımız, boyutların metre mertebesinde, ağırlıkların kilogram mertebesinde olduğu evrenimizde hâlâ geçerli. Hâlâ çalışıyor. İnşaat yaparken, uçak veya füze uçururken, gemi yüzdürürken hâlâ Newton’un denklemleriyle hesap yapıyoruz. Fakat boyutların metrenin on milyarda biri, ağırlıkların gramın milyar defa katrilyonda biri olduğu atomların evreninde, Newton’un kanunları çalışmıyor. O kâinatta kuantum mekaniği, kuantum teorisi işe yarıyor. Ben, bilim mesleğine o evrendeki atomların enerjilerini ve başka özelliklerini hesaplayarak başladım.

Güneşin kütlesi, milyar kere milyar kere milyar ton! Uzayda uzaklıklar ışık yılıyla ölçülüyor. Işık yılı zaman ölçüsü değil, uzaklık ölçüsü. Işığın bir yılda aldığı yola eşit. Işık, saniyede 300.000 km gittiğine göre bir yılda aldığı mesafeyi siz hesaplayın. Kopya vereyim, saniyede aldığı yolu 365 x 24 x 60 x 60 ile çarpacaksınız. İşte, bize göre düşünmesi bile zor büyüklükteki bu evrende de Newton kanunları değil, Einstein’ın özel ve genel izafiyet teorileri geçerli.

Evren var evrenler var

Atomların evrenine mikro kâinat, galaksilerin evrenine makro kâinat diyoruz. Birinde geçen kanunlar diğerinde geçmiyor. Daha doğrusu doğanın bize öğrettiği şu: Sizin teorileriniz ve kanunlarınız, belli sınırlar içinde geçerlidir. O sınırları aştığınızda kanunlar, teoriler değişir.

Öğrencilerime kuantum teorisini anlatırken elektronların girişimi deneyini anlatırdım. O düşünce deneyinde, bir elektronun aynı anda iki delikten birden geçtiğini kabul etmeleri gerekirdi.

Pratikte yapılması zor deneyler bazen düşüncemizde yapılır. Kuantum teorisinde bunlar bolcadır. Elektronun aynı anda iki delikten birden geçerek girişim yaptığı deney de böyle bir düşünce deneyiydi. Bu “düşünce deneyi” sonra gerçek deney olarak da yapıldı ve aynen düşüncedeki gibi çalıştı. Bir cisim aynı anda iki yerde birden bulunuyordu. Yetmez… Bir cisim aynı anda birçok yerde bulunuyor. Başka? O gençler, maddeyi tarif ederken “uzayda bir yer kaplayan” diye başlayan bir tarife alışık olarak üniversiteye gelirler. Biz de onlara hiçbir parçacığın; yani elektronun, protonun, nötronun ve onların da yapısındaki temel parçacıkların hacim diye bir özelliği olmadığını anlatırız. Şimdi madde, “uzayda bir yer kaplamayan” mıdır?

Mantığınıza o kadar güvenmeyin

Öğrencilerimin her yıl uğradıkları şaşkınlığı seyrederdim ve sonra izah ederdim: Sizin makul dediğiniz, madde dediğiniz, dalga dediğiniz, delik dediğiniz, geçti/ geçmedi diye düşündüğünüz her şey ömür boyu kendi çevrenizden edindiğiniz izlenimlerdir. Atomların evreni sizin evreninizde edindiğiniz anlayışlara uymak zorunda değildir. Bilim felsefesi diliyle söylersek, bizim bütün “makul”lerimiz, ömür boyu başımızdan geçenlerden inşa ettiğimiz bir tümevarımdır. Fakat bizim gözlemlediğimiz dünyalar, var olan bütün dünyalar; ömrümüz de bütün zamanlar değil.

Şaşırtıcıyı, olağanüstüyü bilimin dışında arayanlara duyurulur. Doğanın kendisi, bilimin kendisi şaşırtıcıdır, olağanüstüdür. Çünkü doğa bizim olağanımızdan ibaret değil.

Sevdiğim, anlatmaktan hoşlandığım bu bahsi hoş bir hatıramla bitireyim. 1970’lerde bu konulardaki bir yazım üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı beni Bolu’daki eğitim merkezlerinde, il müftülerine kuantum teorisini anlatmam için çağırmıştı. Elektronun aynı anda iki delikten birden geçtiği de anlatılanlar arasındaydı. Konuşma bitince İstanbul il müftüsü yanıma geldi. Kıdemli, yaşlı, diğerlerinin saygı gösterdiği güzel bir insandı. “Evladım”, dedi, “Allah senden razı olsun. Hep merak ederdim. Cennetin yedi kapısı var derler, sonra da Rıdvan cennetin kapısında bekler diye anlatırlar. Ben düşünürdüm, bir Rıdvan yedi kapıda birden nasıl bekliyor diye. Şimdi rahat ettim.”

Prof. Dr. DİLÂVER GÜRER ile TASAVVUF Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Mülâkatımıza Tasavvuf kavramının târifi ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Dilâver Gürer: Çok kıymetli Oğuz hocam, sözlerime başlamadan önce, bana bu röportaj imkânını tanıdığınız için size sonsuz teşekkürlerimi arz ediyorum.

Günümüze kadar tasavvuf kavramının gerek sûfîler tarafından gerekse sûfî olmayanlar tarafından yâni içeriden ve dışarıdan pek çok târifi yapılmıştır ki bu târiflerin sayısı yüzlercedir. Tasavvuf dinî hayatın tamamını kuşattığı için kavram anlamıyla da onun târifini yapmanın zorlukları vardır. Genellikle tasavvuf çevrelerinde eskiden beri “Tasavvuf hâldir, kâl değildir” yâni o yaşanarak öğrenilen bir ilimdir, kitaplardan ve söz ile onu öğrenmek mümkün değildir, şeklinde bir târif yapılır. Bu bize tasavvufun bir “içeriden” bir de “dışarıdan” târifinin yapılması gerektiğini gösterir. Tasavvuf’un içeriden yâni bizzat onu yaşayan sûfîler tarafından çok çeşitli târifleri yapılmıştır. Bu târiflerin birbirinden farklı olmasının sebebi her sûfînin içerisinde bulunduğu hâl ile ilgilidir. Başka bir deyişle her sûfî içinde bulunduğu özel duruma ve o anda yaşadığı hâle göre tasavvufu târif etmiştir. Bu târiflerden bâzıları şunlardır:

*Ma’rûf-ı Kerhî (v. 200/849): “Tasavvuf, hakîkatle (mârifetle) donanmak ve insanların sâhip olduğu şeylerden (dünyâlıktan) yüz çevirmektir.”

*Seriyy-i Sakatî (v. 251/865): “Tasavvuf güzel ahlâktır.”

*Ebû Hafs Haddâd (v. 270/883): “Tasavvuf tamamen edeptir.”

*Cüneyd-i Bağdâdî (v. 298/910): “Tasavvuf, Hakk’ın seni sende (kötü sıfatlarında) öldürmesi ve kendisiyle (güzel sıfatlarla) diriltmesidir.”

Ebu’l-Hüseyin Nûrî (v. 295/907): “Tasavvuf nefsin bütün isteklerini ve zevklerini terk etmektir.” “Tasavvuf hürriyettir, şerefli olmaktır, gösterişi terk etmektir, cömertliktir.”

Sûfîlerin bunlardan başka “Tasavvuf, dînin ihsan boyutudur” “Tasavvuf, nefsin terbiye ve tezkiye edilmesidir” “Tasavvuf, takvâdır” “Tasavvuf, mârifetullah elde etmektir” şeklinde özetleyebileceğimiz pek çok tasavvuf târifleri vardır. Biz bu târifleri genel olarak değerlendirecek olursak, başka bir ifâdeyle “dışarıdan” bir târif yapacak olursak “Tasavvuf, dindar bir Müslüman’ın Cenâb-ı Hakk’a daha yakın olmak maksadıyla, nefsini terbiye ederek, ibâdet ve irfan yolunda yürümesi, böylece kâmil bir insan olmaya çalışmasıdır” diyebiliriz.

Diğer taraftan tasavvuf kelimesinin türediği kök kelime hakkında da çok farklı görüşler vardır. Meselâ: Sûfîler Hak yoluna hizmet ve ibâdette dâima ilk safta yer aldıkları için, sıra, dizi anlamındaki ‘saff’ kelimesinden; bâzı ve özellikle de ilk dönem Sûfîleri -ki biz bunlara zâhid diyoruz-  kimi zaman çöllerde, kırlarda biten bitkilerle karınlarını doyurdukları için, çölde yetişen bir bitki olan ‘sufâne’ kelimesinden; Sûfîler kalp, ruh ve nefis temizliğine önem verdikleri için, temizlik, saflık anlamındaki ‘safâ’ kelimesinden; tarîkatlerde şeyhlerin ve etrafındaki müritlerin hayatı ile benzerliğinden dolayı, Hz. Peygamber’in mescidinin bitişiğindeki bir bölümde yaşayan ve hayatlarını Hz. Peygamber’e yakınlık içerisinde ilim ve zikir ile geçirmiş olan Ashâb-ı Suffe’nin ‘suffe’ kelimesinden; Sûfîler hikmet ile uğraştıkları için, Yunanca bir kelime olan ve hikmet anlamına gelen ‘sophia’ kelimesinden; Sûfîlerin, İslâm târihinde tevazuun, âbidliğin simgesi hâline gelmiş yün elbise giymeleri sebebiyle, yün anlamına gelen Arapça ‘sûf’ kelimesinden türediği şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Bugün îtibâriyle, araştırmacılar arasındaki yaygın kanaat tasavvuf kelimesinin yün anlamına gelen “sûf” kelimesinden türediği şeklindedir. Çünkü az önce zikredilen diğer kelimelerden “tasavvuf” kelimesinin türemesi Arapça gramer kurallarına göre mümkün değildir. İslâm kültüründe yün elbise giyme geleneği Hz. Peygamber’den önceki peygamberlere kadar uzanır ve tevâzu, alçak gönüllülük, fakirlik gibi erdemleri sembolize etmektedir.

Çetinoğlu: İslâm târihinde ilk mutasavvıflar;  

Ord. Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü’nün tespitine göre Hoca Ahmed Yesevî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bektâş-ı Veli, Yunus Emre, Hacı Bayrâm-ı Veli ve Şeyh Bedreddin olarak biliniyor.

Bu şahısların, İslâmiyet’i tebliğ konusunda başarılı çalışmaları olmuştur.

Buna rağmen bâzı ilâhiyatçı profesörler, tasavvuf ilminin ve isim vermeksizin mutasavvıfların aleyhinde sözlü ve yazılı beyanda bulunuyorlar. Yorumunuzu lütfeder misiniz?

Prof. Gürer: Estağfirullah, dilimin döndüğünce ifâde etmeye çalışayım. Biliyorsunuz ki, bu tür eleştiriler toplumu oluşturan entelektüel kesim içerisinde diğer grup veya kişiler için dâima olagelmiştir. Bu durumu bir nevi ilmin veya entelektüel olmanın “tabîi akışı” olarak niteleyebiliriz. Özelde mutasavvıfların eleştirilmesine gelince, bunu da birkaç gruba ayırmak mümkündür. Bu eleştirilerin insaflısı var, insafsızı var; iyi niyetlisi var, kötü niyetlisi var; haklısı var, haksızı var. Dolayısıyla eleştiriyi genel olarak değil de her bir eleştiriyi müstakil olarak değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim. 

Çetinoğlu: Mutasavvıflar aleyhindeki görüşlerin; tasavvuf ilminin, Peygamber Efendimizin ebedî âleme doğuşundan sonra ortaya çıkması ile bağlantısı olabilir mi?

Prof. Gürer: Elbette ki olabilir. Aslında İslâm dünyâsında her alandaki târihî problemlerin neredeyse tamamının Hz. Peygamber’in irtihali sonrasında ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Biz tasavvuf akademisyenleri tasavvufu bilhassa dinin ihsan boyutu, yâni dinin ahlâk, ibâdet ve irfan boyutu olması yönüyle açıklarız. Bu boyutun yanında dinin bir de iman yâni inanç esasları boyutu (Kelâm) ile ibâdet ve gündelik hayat boyutu (Fıkıh/İslâm Hukuku) vardır. Diğer iki boyutu dinin teorik kısmını oluşturur, ihsan boyutu ise daha çok ferdî uygulamaya dayanır. Başka bir ifâdeyle Fıkıh’ta ve Kelâm’da kurallar bellidir ve bu kuralların uygulanıp uygulanmadığı kolaylıkla değerlendirilebilir, fakat Tasavvuf bir uygulamadır, teori değil pratiktir. Meselâ bir kimsenin kaç rekât namaz kıldığını, namazda okuduğu sûre ve duâlardan onun imanının olduğunu anlayabiliriz; yine namazının bozulup bozulmadığını Fıkh’ın belirlediği kurallara göre bilebiliriz. Ancak, o kimsenin namazında ne kadar gaflete düştüğünü, namazında ne kadar miraç yaşadığını, yâni namazdaki takva ve huşusunun ne kadar olduğunu ölçemeyiz.

Kur’an nefis terbiye ve tezkiyesinden (temizlemesinden) bahseder. Kur’an’da, Hz. Peygamber’in en önemli görevlerinden birisi olarak Müslümanları temizlemesi (tezkiye) sayılır. Madem ki nefsi temizleme bir Müslüman için bu kadar önemli o halde, Peygamberimiz’den sonra da nefis tezkiyesinin Müslümanlar arasında olması gerekir. İnsanlar bu hususta mutasavvıflara giderler. Her mutasavvıfın nefis temizleme usulü ise farklı farklıdır. İşte burada farklı görüşler ortaya çıkar ve eleştiriler başlar. Dini bilenler, kendilerinin din anlayışına, kendi usulüne uymayan görüşleri ve dini uygulamalarını, Meselâ nefis tezkiyesini eleştirirler. Fakat Hz. Peygamber zamanında böyle bir farklılık ortaya çıkmadı, tabîi olarak da çıkamaz, zira ihtilaf, anlaşmazlık ortaya çıktığında Hz. Peygamber ihtilafı ortadan kaldırırdı, çünkü o dinde otorite idi, eğer o hükmünde yanılacak olursa vahiy onun görüşünü düzeltirdi. Peygamberimizin âhirete irtihalinden sonra, onun tek başına yaptığı görevleri Müslüman toplumda bâzı gruplar yerine getirmeye çalıştı. Böylece faklı görüş veya uygulama dediğimiz mezhepler ve tarîkatler ortaya çıktı; Peygamberimiz zamanında tek mezhep yâni tek görüş ve tek tarîkat (uygulama) vardı, ondan sonra ise farklılıkların ortaya çıkmasından daha tabîi bir şey olamaz. Bu durum târihî/sosyolojik bir gerçeklik ve mecbûriyettir. Ne var ki, bu farklılıklar zaman zaman toplumda zenginlik boyutunu aşarak, tartışma, hattâ Müslümanlar arasında ölümle sonuçlanan büyük ve uzun süreli kavgalara sebep oldu. Burası üzücü. Yoksa din yâni İslâm Hz. Peygamber’den sonra bu mezhep ve tarîkatler vasıtasıyla sonraki nesillere büyük oranda aslı korunarak aktarılmıştır.  

Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra zuhur eden her yeni gelişme bid’at midir?

Prof. Gürer: Bid’atin kelime anlamı sonradan ortaya çıkmak ve önceki şeylere benzememek demektir. Cenâb-ı Hakk’ın Bedî’ esması vardır; Bedî’, bir şeyi örneği, benzeri önceden olmadan, yepyeni bir muhteva ve şekilde yaratmak demektir. Bid’at kavramı gelenekte daha çok Hz. Peygamber’den sonra dinde onun yapmadığı bir şeyi/ibâdeti icat etmek ya da onun yaptığından başka bir şekilde yapmak, onun yaptığını değiştirmek ve bozmak demektir. Bid’at kelimesini sözlük anlamında alırsak tabîi ki Hz. Peygamber’den sonra İslâm toplumunda olan her şey bid’attir. Bu bidati ise iyi-kötü, doğru-yanlış, kamil-eksik gibi tanımlamalarla tanımlamak gerekir.  

Çetinoğlu: ‘Bid’at, bid’attir. Hasenesi, seyyiesi olmaz’ diyenlere verilebilecek mâkul bir cevap var mı?

Prof. Gürer: Az önce de söylediğim gibi, burada kavram kargaşası var; böyle bir cümleyi kullanan kişi, eğer bid’at kavramından, Hz. Peygamber’in getirdiği ve gösterdiği dinî uygulamaların tahrif edilmiş şeklini kastediyorsa, elbette ki bu bid’atin iyisi kötüsü olmaz. Fakat bid’at kavramından Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan şeyleri kastediyorsa, bu durumda da elbette ki bid’ati iyi veya kötü diye ayırmak mecbûridir. Lise yıllarımda öğrenci iken, ülkemizde çok büyük müntesip sayısına sâhip bir tarîkate mensup birisi, “biz yakında Mekke ve Medine’de de hâkimiyet kuracağız ve Kabe’nin etrafındaki revakları ve üst katını yıkacağız, çünkü onlar Peygamberimizden sonra yapıldı, onlar bidattir” demişti. Bir lise öğrencisi olarak dahi bu düşünce bana akıl dışı ve saçma gelmişti. Her şeyi Peygamberimizin zamanındaki gibi korumak mümkün mü? Sonra İslâm’da şekil değil asıl önemli olan mânâdır. Buna dikkat etmek lâzımdır. Teravih namazlarının cemaatle kılınması Hz. Ömer’in uygulamasıdır. Bu uygulamayı beğenen Hz. Ömer “bu ne güzel bir bidat oldu!” demiştir. Bid’atin, velev ki ibâdetlerle ilgili olsa dahi, iyisi ve kötüsü olduğunu herhalde Hz. Ömer’in bu uygulaması ve sözünden daha güzel ifâde eden bir söz olamaz; bugün hiç kimse de Hz. Ömer’den daha Müslüman ve Hz. Peygamber’i ondan daha iyi anladığını iddia edemez.     

Çetinoğlu: Tasavvufî akımlardan Melâmilik ve Kalenderîlik hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Gürer: Aslında her iki grup da aynı ya da birbirine çok yakın meşrebi yâni tasavvufî anlayışı ifâde eder. Her iki meşrep de din ve ibâdetinde hiç kimseden çekinmemeyi, kibir ve riyadan son derece kaçınmak, bu sebeple iyi taraflarını gizlemeyi esas alır. Aslında bu tavır toplumda şekilci din anlayışının yaygınlaştığı, ihlâs ve samîmiyetin azaldığı, dinî bir menfaat aracı olarak kullanmanın, dinden “menfaatlenmenin” çoğaldığı zamanlarda böyle bir din anlayışına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Kalender kavramı, biraz daha “şekilde tepki”yi ifâde ederken, melamî kavramı biraz daha davranışı ve düşünceyi önceler. Meselâ Kalenderîler saçlarını tıraş ederler, sakallarını ve kaşlarını kazırlar. Melamîler ise ibâdetlerini gizlemeyi ve riyadan, gösterişten sakınmayı öncelerler. Önceleri tasavvuf mensupları arasındaki kişilerde görülen iki anlayış zamanla tarîkat hâline gelmiştir. Kalenderiyye İran’ın Save şehrinde doğan ve 630/1233 yılında Şam’da vefat eden Cemâleddîn-i Sâvî ile birlikte bir tarîkat görünümü kazanmıştır. Zamanla bilhassa Ortadoğu’da çeşitli bölgelerde görülen Kalenderî akımlar Sünnî inanç ve ibâdet esaslarından çok uzaklaşmış, âdeta gayr-i İslâmî bir muhteva ve görünüme bürünmüş, birtakım gayr-i meşru fiillerin yapıldığı, haramların işlendiği mekânlar ve gruplar hâline dönüşmüştür.

Melamîlik tavrı da Bıçakçı Ömer Dede ile birlikte bir tarîkat ismi olmuştur. Akşemseddin, Hacı Bayram’ı Veli’nin birinci halifesi olarak kabul edilir ve onun yerine posta geçer. Ancak Bıçakçı Ömer Dede de halifelik iddiasında bulunur ve o da tarîkat faaliyetlerinde bulunur. Akşemseddin Sünnî esaslara sıkı sıkıya bağlı iken, Ömer Dede biraz daha kalenderî melâmî meşrebi benimser. Bu sebeple onun tarîkatine Melâmetiyye adı verilmiştir.

Tasavvuf târihinde üçüncü devre melamilîliği diye bir tâbir de vardır. Birinci devre Hamdûn Kassâr’ın (v. 181/884) adıyla anılır. İkinci devre az önce de söylediğimiz gibi Bıçakçı Ömer Dede ile başlar. Üçüncü devre ise, Mısır’da doğan ve 1888 yılında Usturumca’da vefat eden Muhammed Nuru’l-Arabî ile başlatılır. Pek çok kitabı günümüze kadar ulaşan ve arkasında pek çok halife bırakan Muhammed Nuru’l-Arabî 19. yüzyılın çok renkli ve önemli mutasavvıflarındandır.

Melametî gruplarda zaman zaman sünnî akide ve ibâdet anlayışına aykırı davranış ve düşüncelere rastlamak mümkündür.

Çetinoğlu: ‘Şeyhü’l-Ekber’ olarak anılan Muhyiddin İbn Arabî’nin İslâmiyet’in öğrenilmesine katkıları konusunda neler söylemek istersiniz?

Prof. Gürer: Sadece İslâm ve tasavvuf târihinin değil, insanlık düşünce târihinin hiç şüphesiz en meşhur simalarından birisi Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’dir. Sâdece felsefeyi değil kendisinden önceki bütün düşünce sistemlerini muazzam bir sistem bütünlüğü içerisinde tetkik etmiş bir düşünürdür. Kendisinden sonra dünyâda ortaya çıkmış olan bütün düşünce sistemlerini etkilemiştir. Bu etki sâdece yeni ortaya çıkan düşünce sistemleri ile sınırlı kalmamış, ondan binlerce, yüzlerce yıl önce ortaya çıkmış olup onun vefatından sonra varlığını devam ettiren bütün düşünce akımlarını da içine almıştır. Onun sisteminin ana konusunu Varlık yâni Tanrı’nın varlığı, mahlûkatın varlığının Yüce Yaratıcı olan Allâhü Teâlâ ile irtibatını ortaya koymaktır ki bu mesele insanoğlunun zihninin, aklının, fikrinin, kalbinin ezelden ebede tam da ortasında durduğu insanlık düşünce târihinin en önemli meselesi olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

İşte bu sebeple, İbnü’l-Arabî’nin eserleri, kendisinden sonra, İslâm dünyâsı ile birlikte, bilhassa Avrupa’da okunmuş ve fikirleri her asır daha da yaygınlık kazanarak bugünlere gelmiştir. Son yüzyılda ise Batı’da ve Doğu’da fikirleri araştırılan en önemli düşünürlerin başında gelir. Bu itibarla tıpkı Muhammed Hamidullah’ın da bir mektubunda üzerine basa basa vurguladığı gibi, dünyâda İslâm’a ihtida etmede en büyük pay sahibi olan kişi, Mevlânâ Celaleddin-i Rumî ile birlikte ona âittir. İnsanlık târihinin en büyük medeniyetlerinden birisini oluşturan Osmanlı medeniyetinin sosyal ve ferdî ahlâk altyapısı Mevlânâ’ya âit iken, fikri altyapısının, düşünce altyapısının mayası İbnü’l-Arabî’nin düşüncesidir. Daha doğru bir ifâdeyle Osmanlı medeniyeti sünnî ve sufî bir medeniyettir ve bu medeniyetin Sûfîlik yönü büyük bir oranda ismini zikrettiğimiz iki şahsiyetin din, insan, hayat, Allah ve varlık düşüncesi üzerinde şekillenmiştir.         

Çetinoğlu: Tarîkatların zamanla çok sayıda kollara ayrılmasının İslâmiyet’e olumlu veya olumsuz tesirlerini tahlil eder misiniz?

Prof. Gürer: Tarîkatlar milâdî 1100’lü yıllardan itibâren İslâm dünyâsında çoğalmış, bu yüzyılda İslâm dünyâsının her tarafına yayılmıştır. Bu yayılmanın sebepleri arasında, Haçlı ve Moğol istilaları, iç karışıklıklar, dinî ve fikrî kavgalar, ekonomik sıkıntılar, göçler gibi birden çok etken sayılabilir. Bir de bir fikrin, bir düşünce akımının bir toplum içerisinde ortaya çıkıp, taraftarları çoğaldıktan sonra teşkilât hale gelmesi sosyolojik, kültürel ve târihî kaçınılmaz bir süreçtir. Tarîkatların çoğalmasında bu gerçekliği de gözden uzak tutmamak gerekir. Müslümanların kendilerine İslâm’ı öğreten ve Müslüman toplumlarda hayatî görevler yerine getirmiş olan tarîkatları benimsemeleri tasavvuf târihi açısından olumlu bir gelişme sayılabilir. Fakat diğer taraftan muhtevâ olarak kaliteyi düşürdüğü, ehliyetli ve kabiliyetli olanların yanısıra, kabiliyetsiz, hiçbir yetkinliği olmayan insanların tasavvufî grupları kalabalıklaştırması, elbette ki kalite düşüklüğünü de beraberinde getirmiştir. Buna bir de bu alanı kötüye kullanan, istismar eden kimseler ve tarîkat görünümü altında topluma fayda yerine zarar veren zümre ve kişiler eklenince olumsuzluk iki katına çıkmaktadır. Fakat bütün olumsuzluklara rağmen tasavvuf kültürü, geleneği ve tarîkatlar Osmanlı toplumu, Osmanlı Devleti ve Osmanlı medeniyeti gibi insanlık târihinde eşine rastlanamayan bir medeniyetin mayasını oluşturmuş, alt yapısını kurmuş ve inşa etmiştir. İlimde, fikirde, sanatta, siyasette, ticarette, üretimde, idarecilikte, insan anlayışında, çevre anlayışında, varlık anlayışında, kısaca hayatın her alanında ve bu alanlardaki başarılarda, son yüzyıla gelinceye kadar, Osmanlı toplumunda tarîkatların ağırlığı söz konusu idi. Şu kadar ki, târih boyunca, dine, topluma ve devlete zarar veren tasavvufî gruplar içerisinde bâzı tarîkatlar ve bâzı tasavvufî kişiler maalesef hep var olmuştur. 

Çetinoğlu: Nesimî ve Hallac-ı Mansur, Yunus Emre ve Mevlâna Celâleddin-i Rûmî tasavvuf ehli olarak bilinir. İlk ikisinin katledilmek suretiyle cezalandırılmasının, Ebüssuûd Efendi’nin sonraki ikili aleyhindeki beyanlarının, tasavvufla alâkalı olumsuz görüşlerin oluşmasında rolü olduğu kanaatinde misiniz? 4 isme, Şah İsmâil’i ve Şeyh Bedreddin’i dâhil edenlerin görüşlerine katılmak mümkün mü?

Prof. Gürer: Ebussuud Efendi’nin tavrının biraz siyâset taşıdığını düşünüyorum. Öyle anlaşılıyor ki o dönemlerde bâzı tasavvufî görüşler, mahrem kalması gerekirken ya da ehli arasında konuşulması gerekirken, belki de bu düşünceleri, art niyetle kullanan kimselerin elinden almak için bu iki Sûfî şahsiyet hakkında olumsuz görüşler, fetvâlar vermiştir. Bu iki şahsiyetin bâzı şiirlerinden dolayı Ebussuud Efendi’nin onlar hakkında olumsuz düşünce beyan ettiğini biliyoruz. Şiir ise, düşünceyi ifâde açısından hepimizin bildiği gibi çok dalgalı bir alandır. Meselâ Yunus Emre’nin:

Cennet cennet dedikleri/Bir köşk ile birkaç huri/İsteyene ver onları/Bana seni gerek seni

Dörtlüğü bir fetvâ ortamında gündeme geldiğinde müftü efendinin bu dörtlükteki “cenneti küçümseme” ihtimalini gözardı etmemesi gerektiğini, hattâ diğer ihtimallerden önce bu ihtimali düşünmesi ve hükmünü, fetvâsını buna göre vermesi gerektiği apaçık ortadadır. Müftü efendi, Yunus Emre’nin sağlam inançlı bir Müslüman olduğunu bilse de, def’-i mazarrat (zararın bertaraf edilmesi) ilkesiyle hareket edecek ve halk arasında ucu açık olan bu tür sözlerin yaygınlık kazanmasını önlemek için fetvâsını ona göre verecektir.

Yunus Emre ve Mevlânâ’nın dışındaki diğer dördünün durumu biraz farklıdır. Bu ikisi Sünnî sınırlar içerisinde değerlendirilir. Hallâc-ı Mansur’un idamı tamamen siyâsî sebeplere dayanır ve toplumda isyan çıkarmasından korkulduğu için, çok zorlama bir fetvâ ile idam edilmiştir; dinî görüşlerinden dolayı değil. Şah İsmail Şiî’dir ve Osmanlı Devleti’ne (Yavuz Sultan Selim’e) savaşmıştır. Nesîmî Sünnî akideye zıt fikirlere sâhip olduğu için, yâni Hurûfîlik gibi, hulûlîlik (tanrının insana hulul ettiği) gibi sünnî esaslarla asla bağdaşmayan inançlarından dolayı Sünnî toplumda kabul görmemiştir. Şeyh Bedreddin kadı iken isyan çıkaracağı iddiası ile idam edilmiştir. Yâni onun idamı da tıpkı Hallac-ı Mansur’un idamı gibi fikri değil siyâsîdir.

Özetle, elbette ki Ebussud Efendi’nin Yunus Emre ve Mevlânâ gibi Sûfîler hakkındaki olumsuz görüşleri bilhassa medrese çevrelerinde etkili olmuştur ve bu etki ilâhiyat çevrelerinde hâlâ devam etmektedir. Bu dört isme Yunus Emre ve Mevlânâ’yı ilave etmeyi doğru bulmadığım gibi Hallac-ı Mansur’u da diğerlerinden ayırıp bu ikisinin yanına koymamız gerekir diye düşünüyorum. Daha da ötesi, diğer üçünün de, yâni Nesîmî, Şeyh Bedreddin ve Şah İsmâil’in, birarada değil ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için söyleyemedikleriniz varsa, söz sizin efendim… Buyurunuz!

Prof. Gürer: İnsanoğlu için önemli olan bağlı olduğu, ön kabulle kabul ettiği ilke, topluluk ve inanç sistemlerinden ziyâde, o kişinin kendisinin nasıl bir hayat ortaya koyduğudur. Tasavvuf şöyle güzeldir, böyle iyidir ve biz de Müslümanız, İslâm’ı kabul etmişiz, Hz. Muhammed’i peygamber, Kur’ân-ı Kerîm’i ilâhî kitap olarak kabul etmişiz. Falanca mezhepteniz, filanca tarîkatteniz, filanca şeyh efendiye bağlıyız. Bunlar teorik şeylerdir. Haddim olmayarak söyleyebilirim ki, bizi bu dünyâda insan yapacak ve âhirette hesap gününde de kurtaracak şey, bu teorik kabul ve bağlılıklarımızdan ziyâde, bizim nasıl bir hayat ortaya koyduğumuz, dinimizi nasıl yaşadığımız, peygamberimizin izinden nasıl gittiğimiz, rehberimizi nasıl takip ettiğimizdir. Sûfîlerin en başından söylediği gibi: Tasavvuf lâf değildir, uygulamadır, sâlih ameldir, kal değildir, haldir, yaşamaktır. Yüce Allah hepimize güzellikleri güzelce yaşamayı, bildiğimiz doğrularla amel etmeyi, Hakk’ın peşinden gitmeyi nasip etsin; kuru iddia sâhibi olmaktan, bağnazlıktan, yobazlıktan, taassuptan, bâtılın peşine düşmekten korusun.   

Kıymetli hocam bana böyle bir imkân verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum, size, sevdiklerinizle birlikte sağlıklı, mutlu bir ömür diliyorum. Başarılarınızın devamını niyaz ediyorum.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim efendim. Cenâb-ı Allah benim için niyaz ettiklerinizi, daha fazlasıyla size ve âileniz fertlerine de ihsan buyursun.  

Prof. Dr. DİLÂVER GÜRER: 1965 yılında Yozgat’ta doğdu. 1981 yılında Yozgat Lisesi’nden, 1986 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, Haziran 1987’de Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Dâire Başkanlığı’nda, uzman yardımcılığına tâyin edildi. 1992-1993 öğretim yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tasavvuf Bilim Dalı’nda doktoraya başladı. 1995’te Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Tasavvuf Ana’ bilim Dalı’na araştırma görevlisi olarak tâyin edildi. 1997’de ‘Abdülkâdir Geylânî ve Kâdiriyye’nin Kolları’ isimli çalışması kabul edilerek doktor unvanına sâhip oldu. Fransa ve Mısır’da, ilim şubesi ile alâkalı araştırmalarda bulundu. 2002 yılında, alanında doçent, 2007 yılında profesör oldu. Yazar, hâlen Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanı’dır. Arapça ve İngilizce bilmekte’dir. Yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalesi vardır. Yayınlanmış Kitaplarından Bâzıları: 1-Abdülkâdir Geylanî, Hayatı Eserleri, Görüşleri: İnsan Yayınları. 2-Peygamber Kıssaları: İnsan Yayınları. 3-Fusûs’l-Hikem ve Mesnevî’de peygamber kıssaları: İnsan Yayınları.  4-Cilâ’ül Hâtır – Yolun Esasları (Abdülkâdir’i Geylânî’den tercüme): Gelenek Yayınları. 5-Risâleler (Abdülkâdir’i Geylânî’den tercüme): İnsan Yayınları. 6-Düşünce ve Kültürde Tasavvuf. Ensar Yayınları. 7-Mesnevî-i Şerif Şerhi (ortak yayın) 8- Mecâlis-i Seb‘a (Mevlânâ’dan tercüme): İlkharf Yayınları. 7-Mevlânâ, Hayâtı ve Yolu: Rumi Yayınları. Yazarın bunların dışında, çeşitli toplantılarda sunmuş olduğu tebliğleri, dergi ve kitaplarda yayınlanmış makaleleri ve kitap bölümleri gibi çalışmaları ile çeşitli ilmî ve akademik faaliyetleri bulunmaktadır.    

Menfî Felsefe ve İman Gözlüğü

     Menfî Felsefe, her şeyi çirkin ve korkunç gösteren siyah bir gözlüktür.

     İman gözlüğü ise, her şeyi güzel, dost gösteren; şeffaf, berrak, nuranî / nurlu bir gözlüktür.

     İnsan ise, bütün mahlûkatla ilgilenir. Her şeyle bir çeşit alış verişi vardır. Kendisini kuşatan şeylerle lâfzen / sözle ve mânen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye yaratılıştan mecburdur.

     Menfî Felsefe gözlüğü ile geçmiş zamana baktığında; mazi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı  üstüne çevrilmiş, karanlık, korkunç, büyük bir mezarlığı andıran bir şekilde görür. Fakat bu görüşte insan, pek büyük bir dehşet, yalnızlık ve ümitsizliğe düşer.

     İman gözlüğü ile mazi tarafına baktığı zaman; hakikaten o ülkeyi altüst olmuş bir şekilde görürse de, can kaybı yoktur. Sâkinlerinin daha güzel, nuranî bir âleme nakledilmiş olduklarını anlar. O kabirleri, nuranî bir âleme girmek için kazılan yer altı tünelleri olarak algılar. İman gözlüğünün insana verdiği sevinç, ferahlık ve güven; binlerce “Elhamdülillah” dedirten bir nimet olur.

     Gelecek zamana Menfî Felsefe gözlüğü ile bakınca; onu çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek; karanlık, korkunç ve büyük bir kabir şeklinde görür.

     İman gözlüğü ile bakınca; Hâlık / Yaratıcı, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın insanlara hazırladığı çeşit çeşit nefis, leziz yiyecek ve içecekleri içinde bulunduran; Rahman’ın bir sofrası olarak görür. Bu da ona binlerce “Elhamdülillah” dedirtir. 

     Menfî Felsefe gözlüğü ile semâvâta / göklere bakınca, şu sonsuz boşlukta, milyarlarca yıldız ve kürenin bir manevra gibi yaptıkları pek sür’atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşet, vahşet, ürküntü ve korkuya kapılmaması olası değil.                                                                                                                                       

     Semaya İman gözlüğüyle baktığında; o garip, acip manevranın; bir kumandanın emri ile,  nezareti / gözetimi altında yapıldığını görür. Semavat âlemini süsleyen o yıldızların ışıklı kandiller şeklinde olduklarını farkeder. O koşuda korku, dehşet ve yabancılık duymaz. Ancak onlara muhabbet eder. Semavat / gökler âlemini bu şekilde tasvir eden İman gözlüğünün verdiği nimete; elbette binlerce “Elhamdülillah” söylemek bile ona az gelir.

     Menfî Felsefe gözü ile dünyaya bakan insan; arz küresini başıboş, yularsız, güneşin etrafında serseri bir şekilde gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık, kaptansız bir kayık gibi görür. Dehşet ve telaşa düşer.

      Dünyaya İman gözlüğü ile bakarsa, dünyayı; arzın Rahmanî bir gemi olup, Allah’ın kumandası altında bütün yiyecek, içecek ve giyecekleri ile beraber, insanları gezdirmek için güneşin etrafında dolaştırılan bir gemi şeklinde görür. İman gözlüğünden doğan şu büyük nimete, binlerce defa “Elhamdülillah” demeye başlar.

     Menfî Felsefeci bir adam ön cihete, yani ileriye bakarsa görür ki, bütün canlı mahlûkat -insan olsun hayvan olsun- kafile kafile, büyük bir sür’atle o yöne gidip kayboluyor! Yani yokluğa gidip, yok oluyorlar! Kendisinin de o yolun yolcusu olduğunu bildiğinden, üzüntüsünden çıldıracak bir hâl alır!

     İman gözlüğüyle bakan bir mü’min, insanların o yöne gidişleri, seyahatleri; yokluk âlemine değil, göçebeler gibi yayladan yaylaya bir geçiş olduğunu görür. Geçici / fâni yerden bâki / kalıcı bir menzile, yani hizmet çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olduğunu anlar. Yokluk âlemine gitmek değil diye, bu ciheti memnûniyetle karşılar.

     Fakat, yol esnasında ölüm, kabir gibi görünen meşakkatler, netice itibariyle saâdet ve mutluluktur. Çünkü, nuranî âlemlere giden yol kabirden geçer. En büyük saâdetler büyük ve acı felâketlerin sonucudur. Nitekim, Hz. Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saâdete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla erişmiştir. Yine, ana rahminden dünyaya gelen çocuk, geçtiği tünelde çektiği sıkıcı, ezici zahmet neticesinde dünya saâdetine ulaşır.

     Menfî Felsefe gözlüğüyle dünyaya gelenlere bakılsa, “Bunlar nereden nereye gidiyorlar ve niçin dünya memleketine gelmişlerdir?” diye edilen soruya, doğru dürüst bir cevap alınamaz. Tabiatiyle hayret, tereddüt ve kararsızlık azâbı içinde kalınır.

     Fakat İman gözlüğü ile bakınca, insanların; kâinat sergisinde teşhir edilen garip, acip kudretin mucizelerini görmek ve mütalâa etmek / tetkik edip düşünmek için, Ezel Sultanı tarafından gönderilmiş mütalâacı olduklarını anlar. Bunlar o mucizenin azametine ve kıymet derecesine ve Ezel Sultanı olan Allah’ın azametine delâlet derecelerine vâkıf oldukları nispetde; dereceler aldıktan sonra, yine Ezel Sultanı’nın memleketine dönüp gideceklerini anlar. Bu anlayış nimetini kendisine veren iman nimetine “Elhamdülillah” demekten de kendisini alamaz.

Batı’nın Utanç Dolu Geçmişi

Gazze’de yaşanan insanlık dışı soykırım sahnelerini ilk izlediğimizde, önce şaşırdık, yadırgadık, adeta kanımız dondu. İnsanlığımızdan utandık. Biz utandıkça, yerdikçe, ağladıkça İsrail daha da azıttı.

Gün geçtikçe hayretten hayrete düşüren bu vahşet, daha da dayanılmaz hal almaktadır. Bu ne gaddarlıktır Yarabbi! Kötülüğün, çirkinliğin, katliamın böylesini tarihler yazmamıştı.

Artık duygularımız bu vahşeti kavrayamamaktadır. Vicdanlı insanlar şaşkınlık içindedir. Ve bu zulüm gittikçe şiddetlenerek büyümektedir.

Bütün bu rezilliklerin nedenini kavrayabilmek için, bir masum milleti bu hale getirenlerin karakterini, ahlakını öğrenme merakı doğdu. “Batı” diye ağzımızdan düşüremediğimiz; İngiliz, İspanya, Portekiz, Belçika, Fransa, İtalya ve Alman milletinin geçmişine baktığımızda, karakter şifrelerini çözdük. Sahte gülücüklerle, şımarık, medenilik ukalası bu insanların, aslında vahşi, gaddar, merhametsiz, yağmacı ve sabıkalı katil olduklarını gördük.

Birinci yazımda, bu ülkelerin çirkinliklerinin ufak bir kesitini okuyucularımla paylaşmıştım. İnsanlığa yapılan bu iğrençlikler karşısında, insanlığımızdan utandık. Bu yazımda da batının çağdaş ülkelerinin “sözüm ona lideri” ABD ve İsrail’in karnesine bakacağız.

ABD, 70 milyon Kızılderiliyi kendi topraklarında katletmiştir. ABD, bu katliamlar üzerine kurulmuştur. 15 milyon Afrikalı, köleleştirilerek Amerika Kıtası’na getirildi. Otuz beş milyon Afrikalı işkence ve kötü muamele neticesinde hayatını kaybetti.

ABD, 1945 yılında Japonya’ya iki atom bombası atarak 350 bin kişinin ölmesine ve binlerce insanın sakat kalmasına sebep oldu. 1945 yılında çocuk ve kadınların çoğunlukta olduğu 200 bin kişiyi öldürdü. 1950’de üç sene boyunca bombalanan Kuzey Kore’de dört milyona yakın insan öldü. 1950 yılında Guatemala’da 200 bin sivil öldürüldü. 1950-1959 yılları arasında Küba’da 60 bin kişi katledildi.

ABD, 1962-1975’de üç milyon Vietnamlı sivili öldürdü. Zehirli portakal gazı kullanarak soykırım yaptı. 1991 yılında Irak’a altı haftada 85 bin ton bomba atıldı. 113 bin sivil Iraklı öldü. 1991’den 1998’e kadar, kötü beslenme ve hastalık nedeniyle yarısından fazlası çocuk olan bir milyonun üzerinde Iraklı hayatını kaybetti.

ABD,11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi saldırılardan sonra Afganistan’ı işgal etti. Afganistan’da 150 bin sivilin ölmesine yol açtı. 2003 yılında Irak’ı işgal eden ABD bir milyondan fazla Iraklıyı katletti.  4,7 milyon Iraklı evini terk etti. ABD bu katliamlarına ‘Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu’ adını verdi. 2011-2018’de silahlandırdığı PKK-PYD ve DAEŞ terör örgütlerini kullanarak bölgede yüz binlerce insanın ölmesine ve beş milyonu geçen Suriyelinin evlerini terk etmesine sebep oldu.

ABD, Felluce’de 1500 sivili sokaklarda öldürüp çürümeye terk etti, cesetleri köpekler tarafından yenilmeye başlandı.  250 bin kişi bölgeden sürüldü. Irak’a özgürlük getirme bahanesiyle, 100 binin üstünde sivil halkı katletti.

ABD, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdı. 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası atıldı. Bu yok etme harekâtında çoğunluğu çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde 250 bin Alman mülteci Danimarka’ya sığındı. Üçte birini 15 yaşından küçük çocukların oluşturduğu Almanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarına alındılar. Binlerce çocuk ve yetişkin tifüs, bağırsak iltihabı, ishal sonucu yaşamlarını kaybettiler.

ABD’nin yardım sağladığı ve silahlandırdığı İsrail hükûmeti, yüz binlerce Filistinliyi öldürdü. İsrail, ABD desteğiyle Filistinlilerin üzerine korkunç bir ırk ayrımı ve yerleşim rejimi dayatmaya devam etmektedir.

Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, 1902 yılında, ‘İsterseniz, masal gerçek olur’ demişti. İsrail devleti 14 Mayıs 1948’te kuruldu. İsrail’in kurulması ile Filistin’in kara günleri de başlamış oldu. İşte Yahudi’nin Katliamlarla Dolu Tarihi:

1946-Kral Davut Katliamı: İsrail örgütü Irgun’un 22 Temmuz tarihinde Kral Davud Oteli’ne düzenlediği saldırıda, aralarında İngilizler, Araplar ve Yahudilerin bulunduğu 96 kişi hayatını kaybetti.

1946- Der Yasin Katliamı: Filistin’in köyü Der Yasin’e giren Moşe Dayan’ın liderliğindeki çete, uyumakta olan 576 Filistinliyi, bomba ve otomatik silahlarla tarayarak öldürdü.

1948- Safsaf Katliamı: İşgalci İsrail ordusu 29 Ekim 1948’de Safsaf köyüne girdiğinde bilanço 70 ölüydü. Aynı gün El-Halil’deki Davayima Köyü’nd,e aralarında kadın ve çocuklarında bulunduğu 80 Filistinli öldürüldü.

1953- Şaron Katliamı: Batı Şeria’daki Kibya Köyü’ne baskın yapıldı. 67 kişinin yaşamını yitirdiği baskının lideri Ariel Şaron’du.

1956- Kufr Kasem Katliamı: İsrail ordusu, Kufr Kasem isimli köyde katliam yaptı. Bu saldırıda ölen 49 kişinin arasında kadınlar ve çocuklar da vardı.

Yine 1956- Samu Köyü Katliamı: Samu köyüne giren İsrail askerleri 18 Filistinliyi vurdu, köy yerle bir oldu. 1968: İsrail uçakları 15’ten fazla Filistin köyüne havadan napalm bombası yağdırdı. 56 kişi feci şekilde can verdi. İrbid şehrindeki bombardımanda ise ölü sayısı 30’du. 1970-12 Şubat tarihinde Mısır sınırında bir fabrikayı İsrail uçakları vurdu, 70 işçi hayatını kaybetti.

Suriye, Mısır, Libya Katliamı: İsrail hava kuvvetleri, 19 Şubat 1973’te Libya Havayolları’na ait bir uçağı düşürdü. 107 yolcu ve mürettebat ne olduğunu anlayamadan can verdi. İsrail uçakları 1970 yılında Mısır’daki Sha’a eyaletinde bir okulu bombaladı, 46 çocuk öldü. 1971’de Suriye’deki bombardımanda ise en az 200 kişi yaşamını yitirdi.

1982- Sabra ve Şatilla Katliamı: 1982 yılında Şaron’un emriyle, Hristiyan Falanjistler, Lübnan’daki Filistinlilerin yerleştiği Sabra ve Şatilla kamplarını bastı, 600 kişiyi doğradı. Bu katliamda, bin 800 kişi de kayboldu. Sabra ve Şatilla’da katledilen 991 kişiden yalnızca 328’inin kimliği tespit edilebildi.

1990- Kudüs Katliamı: İsrail askerleri Mescid-i Aksa’yı yıkarak yerine Süleyman Mabedini inşa etmek isteyen Yahudilerle Filistinliler arasında çıkan çatışmada 30 Filistinli öldürüldü 800 Filistinli yaralandı.

1996-Kana Katliamı: Lübnan’daki Kana mülteci kampına düzenlenen kanlı saldırıda çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 109 kişi can verdi.

2002-Cenin Katliamı: İsrail uçakları ve helikopterleri, havadan attıkları füzelerle, bütün bir kampı imha etti, ardından buldozerlerle enkazı ezdi. Sağ kalanların genç olanları da kurşuna dizildi. Bu katliamda ölü sayısı en az bin 300 olarak ifade edildi.

2006- Lübnan Katliamı: İsrail bir ay Lübnan’ı bombaladı. Savaşta binlerce sivil öldü.

Gazze Katliamı: 27 Aralık 2008 tarihinde İsrail’in saldırıları nedeniyle 1000’den fazla insan hayatını kaybetmiştir.

Mavi Marmara Katliamı: İsrail, 31 Mayıs 2010 tarihinde Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine havadan helikopterlerle indirme yaptı. Barış gönüllüsü en az 9 kişi hayatını kaybetti.

Bu katliamlarla birlikte, Gazze’deki soykırım bütün çirkinliğiyle devam etmektedir. Dünya şaşkın Filistin halkı perişandır. Tüm umutlar tükenmek üzeredir. Umarız geç kalınmaz. Gönlümüz Gazze’de, akan gözyaşlarımız Gazze içindir.

Bu acı ve ıstırabın tez son bulması umuduyla…

Sevgiyle kalın.

Selâm Olsun

Geçtik bahar ile yazı

Devran döndü gördük güzü

Kuralı bu, işin özü

Kara kışa selâm olsun

*

Hayaliyle yaşadığım,

Desen desen döşediğim

Görmekten mutlu olduğum

Kutlu düşe selâm olsun

*

Ayrılınca özlediğim,

Yüreğimde közledigim

Vatan diye bellediğim,

Dağa taşa selâm olsun

*

Bir başkadır dost yarenler

Dostluğa değer verenler

Hakk’ın sırrına erenler,

Hoş bakışa selâm olsun

*

Selâm aşka ve sevgiye

Selâm kalpte güzelliğe

Allah Allah diye diye

Akan yaşa selâm olsun

Sarıkamış Harekâtı Nedir? Ne Değildir?

Birçok kesim tarafından başarısız bir harekât olarak nitelendirilen, sorumlusunun Enver Paşa olduğu söylenilen Sarıkamış Harekâtı…

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914 günü Goeben ve Breslau adlı Alman gemilerinin, İngilizlerin takibinden kurtulması için Çanakkale Boğazından içeri girmelerine izin vermiştir. İmzalanan tarafsızlık anlaşmasına göre Osmanlı Devleti, bu gemileri 24 saat içinde kara sularından çıkarması veya silahlarından tecrit etmesi gerekiyordu; Osmanlı Devleti bunların hiçbirisini yapmadı. Enver Paşa’nın gizli izni ile boğazdan girmesine izin verilen bu gemiler heyet-i vükelâca yani Bakanlar Kurulunca, Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış gibi gösterildi ve Almanya’dan iki gemi satın alındığı ilan edildi. Goeben’e “Yavuz Sultan Selim” ve Breslau’ ya da “Midilli” adı verildi.” Osmanlı Donanma Komutanlığı’na atandıktan sonra Tuğamiral Suschon komutasındaki Osmanlı Donanması (1 muharebe kruvazörü, 5 hafif kruvazör, 4 muhrip ve 1 mayın gemisi), 29 Ekim günü eğitim amaçlı çıktığı Karadeniz’de, Rus limanları Odesa, Kefe ve Novorsisky limanlarını bombardımana uğrattı. Bunun üzerine 1 Kasım’da Ruslar, Osmanlı Devleti’ne savaş açarak, Kafkasya sınırlarından taarruza geçtiler. Böylece Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı ile karşı karşıya gelmiş ve 1. Dünya Savaşına dolaylı olarak katılmış oldu. Dönemin Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı arasındaki muharebelerden biri de Sarıkamış Muharebesidir. Sarıkamış Harekâtından önce yapılan muharebelerde Osmanlı Devleti Rusya’yı birçok yerde mağlup etmiş ve geri püskürtmüştü. Örneğin, 7–9 Kasım tarihlerindeki Köprüköy Muharebeleri ve 21 Kasım’da gerçekleştirilen Azap Muharebelerinde Rus ordusu, Türk ordusu tarafından mağlup edilmiştir. Rus ordusu Azap mağlubiyetinden sonra Horum’a çekilmiştir, zaten gerisi Sarıkamış bölgesidir. Ancak Hasan İzzet Paşa’nın emri ile Rus ordusu takip edilmez. Bu çok büyük bir hata olmakla beraber Ruslar’a da toparlanma fırsatı vermiştir çünkü daha Aralık gelmemiştir ve havalar fazla soğuk değildir. Ama yine de takip bırakılır. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki Sarıkamış Harekâtı söylenildiği gibi Almanların veya Avusturya-Macaristan’ın yükünü hafifletmek için yapılmış değildi. Elbette bu da harekatın bir sebebidir ancak harekâtın asıl amacı tamamıyla vatan ve hudut savunmasıydı. Doğu Anadolu bölgesi neredeyse Erzurum’a kadar gelen Rus destekli Ermeni çetelerin ve sivil Rus askerlerin zulümleri altında ezilmekteydi. Köyler basılmakta, halka eziyetler yapılmaktaydı. Burada bir parantez de harekâtın zamanına açılmalıdır. Harekatın baharda yapılmasının Türk ordusu için daha elverişli ve sağlıklı olacağı söyleniyor ancak bu tazelenme sırasında Rus ordusu da aynı şekilde tazelenecek ve yerine yeni yeni kuvvetler getirmeyecek miydi? Haydi bahar beklendi diyelim Doğu’daki halka ne denilecekti? “Havalar çok soğuk harekât yapılmaz bir süre Rus zulmüne katlanın” mı diyeceklerdi? Sarıkamış her iki devlet için de kilit noktaydı. Osmanlı için Rusların saldırı noktası, Rusların da silah, cephane, gıda gibi imkanlarını sağladığı merkezdi ve burası Tiflis ile demir yolu bakımından bağlantı noktasıydı.

Rusların Doğu Anadolu’yu İşgali
Rusların Doğu Anadoluyu İşgali

Sarıkamış harekâtından önce bu harekât için bir İhata (çevreleme, kuşatma) planı hazırlanmıştı. Plana göre harekât 22 Aralık 1914 tarihinde yapılacaktır. Bu plana göre 9. Kolordu Bardız üzerinden düşmanın kuzey kanadını kuşatarak Sarıkamış’a inecekti. 10. kolordu ise Oltu üzerinden Rus mevzilerinin gerisine düşecekti. Aralığın 22’si gelmiş ve harekât başlamıştır. Enver Paşa ve 9. Kolordu planlandığı gibi ve belirtilen süreden daha kısa sürede Bardız’a gelmiştir. Hafız Hakkı Paşa öncülüğündeki 10. Kolordu da planda belirtildiği gibi Oltu’ya gelmiştir. Ancak Hafız Hakkı Paşa burada plana uymayarak sadece 32. Tümeni Bardız’a göndermiş ve 30 ve 31. Tümenleri ise Rusların peşine gönderip Kosor Boğazına yönelmiştir. Bu takip neticesinde Allahuekber Dağları geçilmeye mecbur kalınmıştır. Donma olaylarının birçoğu da burada gerçekleşmiştir. Ayrıca yoğun sisten dolayı da bir süre 30. ve 31. Tümenler birbirleriyle çatışmıştır. Rasim Teğmen’in durumu fark etmesiyle olay son bulmuştur. Planın aksaması üzerine Enver Paşa, 25–26 Aralık gecesi Sarıkamış’a baskın yapılması düşüncesindedir. İhsan Paşa ve Şerif Paşaların itirazlarına rağmen baskın yapılmış, düşman püskürtülmüş ve teçhizatları ele geçirilmiştir. Ancak Paşaların ısrarları üzerine taarruz durdurulur. Bu taarruzun durdurulması Rus ordusu için can suyu olmuştur. Rus komutan Maslowski ve General Nikolski de bunu doğrulamaktadır. Hareketsiz kalan ordu geceyi açıkta ve -20 derecede geçirmek zorunda kalır. Bir başka donma olayı da burada gerçekleşmiştir. Tarihler 30 Aralık’ı gösterdiğinde Hafız Hakkı Paşa kolordusuyla Sarıkamış’a gelmiştir ancak Şerif ve İhsan Paşalar Ruslar’a esir düşmüş durumdadır. Ne yazık ki planda çok işe yarar gözüken bu harekât uygulamada kötü gitmiştir. Rus General Maslowsky, “Sarıkamış düşseydi, Rus ordusu hezimete uğrayacak ve Kafkasya’dan çekilecekti.” diyerek bu harekatın önemini de belirtmiştir.

Sarıkamış İhata Planı

Harekât konusunda önemli bir başka konu da şehit sayısıdır ve bu şehitlerin tek kurşun atmadan şehit oluşudur. Birçok kişi tarafından bilinen ve yaygın olarak kullanılan sayı 90 bindir. Ancak harekâta katılan muharip birliğin sayısı bile 90 bin değildir. Sarıkamış Harekâtına katılan muharip güç yaklaşık 76 bindir. 76 binlik bir ordudan nasıl 90 bin şehit sayısı çıkartılmıştır anlamış değiliz. Fahri Belen şehit sayısını Türk ordusunun 50 bin Rus ordusunun 30 bin; Rus General Maslowsky Türk ordusunun şehit sayısını 23 bin esir sayısını da 5 bin olarak tanımlamakta; Genelkurmay ise toplam zayiatı 60 bin olarak zikretmektedir. Peki Osmanlı Devleti bu harekâta destek göndermiş miydi? Evet, göndermişti. Harekâttan 45 gün önce İstanbul’dan içerisinde birçok gıda, elbise vs. bulunan Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmet ve Mithat Paşa isimli 3 gemi yola çıkmıştı. Ancak bu 3 gemi Zonguldak’ı bombalayan Rus donanmalarının dönüş yolunda fark edilmiş ve donanmaların ateşi ile batırılmıştır. Şimdi bunlardan sonra Sarıkamış’ı yeniden ele almak gerekmez mi? SARIKAMIŞ HAREKATI NEDİR? NE DEĞİLDİR? | by Barış Güzeler | Medium

·

Follow

4 min read

·

Jun 8, 2020

Birçok kesim tarafından başarısız bir harekât olarak nitelendirilen, sorumlusunun Enver Paşa olduğu söylenilen Sarıkamış Harekâtı…

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914 günü Goeben ve Breslau adlı Alman gemilerinin, İngilizlerin takibinden kurtulması için Çanakkale Boğazından içeri girmelerine izin vermiştir. İmzalanan tarafsızlık anlaşmasına göre Osmanlı Devleti, bu gemileri 24 saat içinde kara sularından çıkarması veya silahlarından tecrit etmesi gerekiyordu; Osmanlı Devleti bunların hiçbirisini yapmadı. Enver Paşa’nın gizli izni ile boğazdan girmesine izin verilen bu gemiler heyet-i vükelâca yani Bakanlar Kurulunca, Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış gibi gösterildi ve Almanya’dan iki gemi satın alındığı ilan edildi. Goeben’e “Yavuz Sultan Selim” ve Breslau’ ya da “Midilli” adı verildi.” Osmanlı Donanma Komutanlığı’na atandıktan sonra Tuğamiral Suschon komutasındaki Osmanlı Donanması (1 muharebe kruvazörü, 5 hafif kruvazör, 4 muhrip ve 1 mayın gemisi), 29 Ekim günü eğitim amaçlı çıktığı Karadeniz’de, Rus limanları Odesa, Kefe ve Novorsisky limanlarını bombardımana uğrattı. Bunun üzerine 1 Kasım’da Ruslar, Osmanlı Devleti’ne savaş açarak, Kafkasya sınırlarından taarruza geçtiler. Böylece Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı ile karşı karşıya gelmiş ve 1. Dünya Savaşına dolaylı olarak katılmış oldu. Dönemin Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı arasındaki muharebelerden biri de Sarıkamış Muharebesidir. Sarıkamış Harekâtından önce yapılan muharebelerde Osmanlı Devleti Rusya’yı birçok yerde mağlup etmiş ve geri püskürtmüştü. Örneğin, 7–9 Kasım tarihlerindeki Köprüköy Muharebeleri ve 21 Kasım’da gerçekleştirilen Azap Muharebelerinde Rus ordusu, Türk ordusu tarafından mağlup edilmiştir. Rus ordusu Azap mağlubiyetinden sonra Horum’a çekilmiştir, zaten gerisi Sarıkamış bölgesidir. Ancak Hasan İzzet Paşa’nın emri ile Rus ordusu takip edilmez. Bu çok büyük bir hata olmakla beraber Ruslar’a da toparlanma fırsatı vermiştir çünkü daha Aralık gelmemiştir ve havalar fazla soğuk değildir. Ama yine de takip bırakılır. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki Sarıkamış Harekâtı söylenildiği gibi Almanların veya Avusturya-Macaristan’ın yükünü hafifletmek için yapılmış değildi. Elbette bu da harekatın bir sebebidir ancak harekâtın asıl amacı tamamıyla vatan ve hudut savunmasıydı. Doğu Anadolu bölgesi neredeyse Erzurum’a kadar gelen Rus destekli Ermeni çetelerin ve sivil Rus askerlerin zulümleri altında ezilmekteydi. Köyler basılmakta, halka eziyetler yapılmaktaydı. Burada bir parantez de harekâtın zamanına açılmalıdır. Harekatın baharda yapılmasının Türk ordusu için daha elverişli ve sağlıklı olacağı söyleniyor ancak bu tazelenme sırasında Rus ordusu da aynı şekilde tazelenecek ve yerine yeni yeni kuvvetler getirmeyecek miydi? Haydi bahar beklendi diyelim Doğu’daki halka ne denilecekti? “Havalar çok soğuk harekât yapılmaz bir süre Rus zulmüne katlanın” mı diyeceklerdi? Sarıkamış her iki devlet için de kilit noktaydı. Osmanlı için Rusların saldırı noktası, Rusların da silah, cephane, gıda gibi imkanlarını sağladığı merkezdi ve burası Tiflis ile demir yolu bakımından bağlantı noktasıydı.

Rusların Doğu Anadolu’yu İşgali
Rusların Doğu Anadoluyu İşgali

Sarıkamış harekâtından önce bu harekât için bir İhata (çevreleme, kuşatma) planı hazırlanmıştı. Plana göre harekât 22 Aralık 1914 tarihinde yapılacaktır. Bu plana göre 9. Kolordu Bardız üzerinden düşmanın kuzey kanadını kuşatarak Sarıkamış’a inecekti. 10. kolordu ise Oltu üzerinden Rus mevzilerinin gerisine düşecekti. Aralığın 22’si gelmiş ve harekât başlamıştır. Enver Paşa ve 9. Kolordu planlandığı gibi ve belirtilen süreden daha kısa sürede Bardız’a gelmiştir. Hafız Hakkı Paşa öncülüğündeki 10. Kolordu da planda belirtildiği gibi Oltu’ya gelmiştir. Ancak Hafız Hakkı Paşa burada plana uymayarak sadece 32. Tümeni Bardız’a göndermiş ve 30 ve 31. Tümenleri ise Rusların peşine gönderip Kosor Boğazına yönelmiştir. Bu takip neticesinde Allahuekber Dağları geçilmeye mecbur kalınmıştır. Donma olaylarının birçoğu da burada gerçekleşmiştir. Ayrıca yoğun sisten dolayı da bir süre 30. ve 31. Tümenler birbirleriyle çatışmıştır. Rasim Teğmen’in durumu fark etmesiyle olay son bulmuştur. Planın aksaması üzerine Enver Paşa, 25–26 Aralık gecesi Sarıkamış’a baskın yapılması düşüncesindedir. İhsan Paşa ve Şerif Paşaların itirazlarına rağmen baskın yapılmış, düşman püskürtülmüş ve teçhizatları ele geçirilmiştir. Ancak Paşaların ısrarları üzerine taarruz durdurulur. Bu taarruzun durdurulması Rus ordusu için can suyu olmuştur. Rus komutan Maslowski ve General Nikolski de bunu doğrulamaktadır. Hareketsiz kalan ordu geceyi açıkta ve -20 derecede geçirmek zorunda kalır. Bir başka donma olayı da burada gerçekleşmiştir. Tarihler 30 Aralık’ı gösterdiğinde Hafız Hakkı Paşa kolordusuyla Sarıkamış’a gelmiştir ancak Şerif ve İhsan Paşalar Ruslar’a esir düşmüş durumdadır. Ne yazık ki planda çok işe yarar gözüken bu harekât uygulamada kötü gitmiştir. Rus General Maslowsky, “Sarıkamış düşseydi, Rus ordusu hezimete uğrayacak ve Kafkasya’dan çekilecekti.” diyerek bu harekatın önemini de belirtmiştir.

Sarıkamış İhata Planı

Harekât konusunda önemli bir başka konu da şehit sayısıdır ve bu şehitlerin tek kurşun atmadan şehit oluşudur. Birçok kişi tarafından bilinen ve yaygın olarak kullanılan sayı 90 bindir. Ancak harekâta katılan muharip birliğin sayısı bile 90 bin değildir. Sarıkamış Harekâtına katılan muharip güç yaklaşık 76 bindir. 76 binlik bir ordudan nasıl 90 bin şehit sayısı çıkartılmıştır anlamış değiliz. Fahri Belen şehit sayısını Türk ordusunun 50 bin Rus ordusunun 30 bin; Rus General Maslowsky Türk ordusunun şehit sayısını 23 bin esir sayısını da 5 bin olarak tanımlamakta; Genelkurmay ise toplam zayiatı 60 bin olarak zikretmektedir. Peki Osmanlı Devleti bu harekâta destek göndermiş miydi? Evet, göndermişti. Harekâttan 45 gün önce İstanbul’dan içerisinde birçok gıda, elbise vs. bulunan Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmet ve Mithat Paşa isimli 3 gemi yola çıkmıştı. Ancak bu 3 gemi Zonguldak’ı bombalayan Rus donanmalarının dönüş yolunda fark edilmiş ve donanmaların ateşi ile batırılmıştır. Şimdi bunlardan sonra Sarıkamış’ı yeniden ele almak gerekmez mi!

Mesleksizlik Oh Ne Rahat!

Yeter ki diploman olsun. Zaten üniversiteler de bunun için var. Hele de kamuya torpil bulup yatağı serdin mi, senden iyisi yok. Maalesef görünen resim böyle. Liyakat, hak ediş, uzmanlık çoğu zaman saf dışı. Bir örnek vermek gerekirse “Kimse devletimiz yardım yapacak diye düşünmesin. Kayıtlı üç-beş sanatçı var. Geri kalan 25 bin sanatçının ne sağlık, ne emeklilik güvenceleri yok. İş bu kadar vahim” diye görüşümü destekliyor Sanatçı Orhan Gençebay. (Karar 09 Aralık 2023)

Hal böyle iken siz teknolojinin modeline ulaşamıyorsunuz, yeni bilgisayarlar ve akıllı telefonlar vitrine geliyor. İstediğiniz metni akıllı telefonla arzu ettiğiniz yabancı dile çeviri yaptırabiliyor, bir maruf kişiye kendi sesinden istediğinizi söylettirebiliyorsunuz. Artık bir de bunun üzerine yapay zekâ eklenmez mi? Haydi yak buradan mı diyeceksiniz, yoksa bunu yakalamak için koşturacak mısınız?

Ortak Akıl Yeter

Fikri ve estetik eser üreten herkesi kuşatan ve kucaklayan Cafer Vayni ve arkadaşlarının görev aldığı Telif Hakları Derneği ufku olan bir sivil toplum kuruluşu. Kültür Bakanlığı ve MESAM’ın katkısı ile artık bir uzmanlık akademisi olan Doğuş Üniversitesi’nde 3. Kültür Endüstrisi ve Telif Hakları Sempozyumu Müzik Endüstrisinde Telif Hakları konulu önemli bir ortak akılın önde olduğu çalışma gerçekleştirdi. Sempozyum düzenleme ve bilim kurulu, yürütücüleri, koordinatörleri yapay zekayı da ihmal etmediler. Çünkü aynı günde Avrupa Birliği’nde 2025’e kadar yürürlüğe girmesi beklenen tarihi yapay zekâ yasası görüşülüyordu. Buna göre, yapay zekâ ile ilgili modeller ve sistemler piyasaya çıkmadan önce şeffaflık yükümlülükleriyle uyumlu olmak zorunda. Duygu tanıma, sosyal puanlama, cinsel yönelim veya dini inançlar gibi hassas verileri çıkarmak için biyometrik sınıflandırma yapılması yasak kapsamına alınıyor. Bizimkiler ise hala enflasyon, hayat pahalılığı, zamlar, asgari ücret, geçim indeksi ve açlık sınırı muhabbetine bile girmiyor, sivri ve kirli dil kullanmaktaki maharetlerini öne çıkarıyorlar.

İki gün süren bu sempozyumda öyle klasik gündem maddeleri hiç yoktu. Kamudan alınan ödeneğin gerektiği yerlere harcamasının işareti program akışı ve sorgulamasıyla ortaya çıkan izleyicilerin çıtasının yüksekliği idi. Daha açılışta bile sunucu Doç. Dr. Nermin Özcan Özer’in güzel Türkçesi ve birikimi hemen kendini ele veriyordu. Tebliğler uzmanların görüşleriyle kayıtlanmıştı. Kültürel miras ve fikri mülkiyet ilişkisinden tutun güncel gelişmeler ışığında Türkiye’de görsel-işitsel alanda faaliyet yürüten icracı sanatçıların fikir haklarından tutun; telif hakkının yapay zeka ürünleri açısından değerlendirilmesi, yapay zekanın öğreniminde  eser kullanımı ve fikri mülkiyet, dijital platformlarda musiki eserlerinin kullanımına ilişkin uluslararası telif hakkı sözleşmelerini uygulanacak hukuk, iktibas serbestisi, edisyon sözleşmeleri, müzik eserlerinde notasyonun rolü, değişikliklerin hukuki sonuç değerlendirmeleri, lisans süreçlerinin karşılaştığı sorunlar, uyuşmazlık çözme, hukuki ve ihtiyati tedbirler, hukuki kararların değerlendirilmesi, teminatlar, arabuluculuk, tahkimle çözüm, meslek birliklerinin yetkileri, şikayet usulü bağlamında hak arama özgürlüğüne kadar sanatçıların sorunlarına ve yasal güncellemelere kadar her sorun görüşüldü, tartışıldı, sorgulandı, çözüm yolları arandı.

Yeni Bir Arayış ve Kemal Sunal

Sempozyuma Bakırköy 1. Fikri Sınai Haklar ve Ceza Mahkemesi Hakimi Sayın Fatma Sonan Dolunay ve Yargıtay üyesi, Fikri Haklar Akademisi kurucularından Doç. Dr. İhsan Baştürk de alışılmışın dışında birer tebliğ ile katıldı. Genç akademisyenlerin ve doktora yapmış avukatlarımızın tebliğleri bana yârin ki hukuk de devletimiz için de umut verdi, moral yükledi doğrusu.

Yeşilçam sanatçılarımızın sosyal medyada hayatlarını okuyorum de her biri ayrı ayrı drama yapılacak hikayeler. Neredeyse hiçbirinin sosyal güvencesi olmamış, zor günler geçirmişler, hayatları hep müşkülatlar içinde devam etmiş. Hayattakiler veya mirasçıları onların haklarını korumaya çalışıyor günümüzde. Kemal Sunal Ailesi de onlardan biri. Dava 10 yıl sürmüş. Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fülürya Yusufoğlu’nun oturum başkanı olarak bilgilendirmesine göre artık gösterime giren her Kemal Sunal filminden Yargıtay kararına göre mirasçıları telif alacak.

Musa Eroğlu ve Karakoç’un Mihribanı

Telif hakları konusunda Cafer Vayni ve arkadaşları çekirdek bir kadro kurdu. Fikri hak arama işini yürütüyor. Böylesi hizmetleri yapmakla yükümlü Kültür Bakanlığı eski kurmaylarından Prof. Dr. Emre Kongar’ın “Ben Müsteşarken” adlı kitabını okumuş ve yaşamış ki söz konusu yıllarda (1990) ideolojiler her kesimi temsil etmiyor, dolayısıyla meslek kuruluşları herkesi kucaklamıyor. Ayrıca daha önce 4 olan meslek kuruluşu sayısı bugün 27. Buna rağmen neticede iyileştirme olmuyor, tam tersi kargaşa yaşanıyor. Cafer Vayni’ye göre Sanatçı Musa Eroğlu, Şair Abdürrahim Karakoç’un Mihriban adlı şiirini bestelemeseydi, bu eser bir köşede veya kitabın içinde “Sarı saçlarına deli gönlümü bağlamışım çözülmüyor Mihriban” olarak kalacaktı. Oysa beste ile milyonlara ulaştı. Haklı ve önemli bir tespit Cafer Vayni’nki.

Komşunun 80 Sanatçısı Tanınıyor, Bizim İse..

Bestekar, şair, Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği Başkanı Recep Ergül Aşık Veysel’i misal verdi. Şöyle dedi; “Sazı ve sesi öyle çok güzel değildi. Ancak yüreğinde bir sevgi vardı. Herkesi kucakladı. Şair Ahmet Kutsi Tecer’in (benim de fakülteden hocamdı) Sivaslı halk şairlerini bir araya getirdiği toplantıda Aşık Veysel’e soruyor, “Senin şiirin, türkün yok mu?”. Cevabı düşündürücü ve yürek yakıcı Aşık Veysel’in; “Demelerim var ama, söylemeye utanırım!” diyor Aşık Veysel. Oysa “Güzelliğin on para etmez/ Bendeki bu aşk olmasa “dize ve melodisi günümüze kadar geliyor. Dolayısıyla telif rakamlar demek değildir.

Recep Ergün Azerbaycan Şusa’daki Türk Dünyası Başkentleri etkinliğinden bahsederken de, bölge halkının Türk dizilerinden Türkiye Türkçesi öğrendiklerini, bu filmlerden ciddi bir telif alındığını anlattı. Bunu yeni nesillere aktarmak ve duyurmak zorunda olduğumuzu vurguladı.

MESAM Başkanı Ergün’ü tuttum. Ufku açık bir aydın. Şunları da hatırlatmayı ihmal etmedi;

-MESAM 1986 yılında kuruldu. Belki bu arada 20 bakan geldi, geçti. Ülkemizde çok güçlü bir kültür alt yapısı mevcut. Ancak bugün Ermenistan ve Yunanistan’ın bütün dünyada tanınan 80 kadar müzik sanatçısı var iken, bizim birkaç tane. Üstelik önümüz hala açık. Yıllar önce TV yoktu ama müzik yine vardı. Çok ciddi zorluklarla karşılaşıyoruz. Böylesi çalıştaylar ise doğru adreslerdir.

Uzman Üniversite ve İddialı Rektör Hocamız

Prof.Dr. Alper Gümüş’e göre de müzik toplumsal bir zenginliktir; dil ve din de müzikten ayrı değildir, sosyal ve ekonomik bir oluşumdur.

Bu önemli toplantıya Kültür Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdür Yardımcısı Fatoş Altunç gelemedi ama Doğuş Üniversitesi Rektörü Turgut Özkan kültür endüstrisinin dinamik bir olgu içinde geliştiğini, hayatı şekillendirdiğini, yerelliği beslediğini, yaygınlaşmasıyla yönlendirmenin artabileceğini, sınırların kalkabileceğini, yeni mekanlar ortaya çıkaracağını, dolayısıyla fikir emekçilerinin her zaman yanında olduklarını ve böyle bir işlevi yerine getireceklerini söyledi. Rektör hocayı tuttum. Donanımlı, yürekli ve cesur. Bakir bir sahaya el atarak orayı güzelleştiriyor, iyileştiriyor üstelik. Biliyor ki müzik evrensel bir oluşum. Sınırı yok.

Sanat olmayan kültürel miraslarımız da var. Anadolu Üniversitesi’nden Özge Özsoy böyle bir anlaşmanın 2006’da yapıldığını, aşıklık, geleneksel sohbetler, yaren toplantısı, sıla geceleri, Dede Korkut  ata mirası, efsaneler ve müzikleri örnek verdi. Bu konuda Türkiye dünyada 2. Sırada. Bu kültürel miras da kayıt altında. Türkü derleyicileri ve bunu kayıt edenler de unutulmamalı.

Sinamacının Adı Var

Kısa adı BİROY olan Sinema Oyuncuları Meslek Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Emre Yetim ulusal ve uluslararası mevzuatlara temas etti. İcracı sanatçılarn fikri haklarını öne çıkardı. Fakat uluslararası VİPO Pekin Anlaşmasında Türkiye yok. Yazık. Çünkü hakların yönetimi meslek birliklerine emanettir bir bakıma. Sinemada güçlü taraf, dilediği sözleşmeyi icracı sanatçılara dikte ettirebiliyor. Sinema alanında yurtiçi telif haklarına erişim maalesef olmuyor. Sinema filmleri ihracatında Türkiye, Amerika’nın ardından dünyada ikinci sırada. Toplam 750 milyon dolarlık film ihracı (2020) yapılmış.

Bir sorum üzerine Emre Yetim, sinema sektöründe serbest çalışıldığından statüleri işçi değilmiş. İşçi kabul edilmiyorlarmış. Dolayısıyla Hoolywood’daki gibi lokavt veya grev gibi sorunlarla karşılaşmamışlar.

Eğitimini Türkiye alan Doç.Dr. Jordan Delev Mekedonya’yı anlattı, baktım telif haklarında bizden önde görünüyorlar. Covit 19 döneminde bile telif hukuku aksamasına rağmen devam etmiş.

Yapay Zekâ Hukuku Değiştirecek

Avukat Sertel Şıracı’nın iddiasına göre; 2 artı 2 artık dört değil. Yapay zeka hukuku değiştirecek. Milletlerarası özel hukukçu Eskişehir Osmangazi Üniversitesinden Burcu İrge Erdoğan’a göre yeni uluslararası düzenlemeler var, Avrupa Birliği hukuk bu açıdan diğerlerinden farklı, kamu düzeni için müdahale edilebilir, devletin işleyişini korumak gereklidir, Amerika Yazarlar Birliği üyelerinin telif haklarını koruyor.

Telif Hakları Derneği Başkanı Cafer Vayni ve arkadaşları Yarınki Türkiye’nin fikri gelişmesinde, felsefi sorgulamasında hem önemli rol alıyor, hem hukuklarını savunuyor ve hem de peşinden gelen nesillere örnek faaliyetler yapıyor. Şöyle dönüp arkama bakıyorum da bir eli yağda, bir eli balda olan sivil toplum kuruluşları yöneticileri görkemli binalarda, şatafatlı ofislerde ahkam kesiyorlar, kadroları bir hayli fazla ama, yeri yurdu olmayan, yeterli bütçesi ve çalışanı bulunmayan, bütün hizmetleri birkaç kişinin sırtında olan sivil toplum kuruluşları çok önemli şeyler yapıyorlar. Bir örneğini vermem gerekirse Telif Hakları Derneği derim mesela. Sonra devletin yapması gerekeni yapan ve Mehmet Akif Ersoy ile eseri Safahat’ı dar imkanlarla 27 dile tercüme ettiren, İstiklal Marşı Şairimizi 15 ulusal ve uluslararası sempozyumlarda değişik ülkelerde tanıtan Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı bir başka örnektir. Dilerim Türkocağı ve KOCAV gibi bu örnek kuruluşlarımızın sayıları artar. Türk fikir hayatı, yazarları, sanatçıları uluslararası toplumda daha fazla tanınır.    

     Unuttun

Nafile bir çabada savruldu tanelerin

Çiçekleri toplarken koklamayı unuttun

Tutuşan çöl misali bir damlaya koşarken

Okyanusta bir gemi olduğunu unuttun

                           *

Uysal dalgaları kasırgalara çevirdin

Sular çekildi nehri yatağına küstürdün

Gökyüzü karanlık hilali yorgun düşürdün

Sen şükür rahmetinde yıkanmayı unuttun

                           *

Ey besmelesiz nefes bak sevmeleri vurdun

Sözlerin diken daldaki gülü üzer oldun

İşte çok söyleyip sonra da pişmanlık duydun

Sen aklın zekâtını suskunluğu unuttun

                            *

Tebessüm saklanır varlığından köşe köşe

Ahın kalır gökteki serçenin yüreğinde

Hadi bir selam ver aynadaki kırgın yüze

Sadaka ehline ikram sunmayı unuttun

                            *

Bak göçtün gittin ömür konağı oldu viran

Kalmadı ardından bir dua bile okuyan

Sana komşu olan mezar sahibi perişan

Süzülen kum saatine bakmayı unuttun